9 Temmuz 2011 Cumartesi

Nihayet Rahatça Nefes Alabilmeye Başlayan Kız Bebeği Freya’nın Anlattıkları


Birazdan okuyacağınız şiir size bir aşk şiiri olarak gelebilir. İşin iç yüzü çok daha farklı. Bu blogta Wolverine isimli güzide grubun yeni albümünden ve grubun vokalinin hasta olan kızı için yaptığı bir şarkıdan bahsetmiştik. Bu şiir dediğimiz şey ise grubun vokali Stefan Zell’in kızı Freya için yazdığı şarkının ta kendisi.

Uzun zamandır Freya’yı arıyordum. Nasıl bir bebektir? Görünümü sağlıklı mıdır? Yüzü gülüyor mudur? Gerçekten çok merak ediyordum. Ne yaptım, ne ettim, zorda olsa birkaç resim elde edebildim. Başlangıçta hasta olan Freya’yı anne babasının arasında o tomurcuk haliyle görmek, minicikken rahatsızken görmek üzücü bir durum. Ama en yukarıda görüldüğü gibi bir dünya tatlısı Freya..

Bunun gibi hayatın ta içinden olan şeyleri, gerçek ve samimi duyguları gerçekten çok seviyorum. Stefan ve ailesinin, hatta Stefan'ın anne babasının bile görüntülerine şahitlik ettim. O kadar bizden biriler ki. Dünyalar tatlısı 2-3 kedi ile geniş bir aile sımsıcak bağlarla hayatlarını devam ettiriyorlar. Bizimkiler mi? Ehh, onlar Bebek ve Etiler’de caka derdindeler..




EMBRACE

Gözlerini açtığın anda
Tamamen değiştirdin beni
Tam o an dünyada değildim bile
Sadece sen ve ben vardık

Yeniden bütünüyle olduğum kişiyi tanımlamıştın
Masumiyetin ne olduğum konusunda yardımcı oluyordu

Bütün mutluluğumuzdan bizi mahrum bırakan
Herkesin tüm ihtiyacını duyduğu sadece bir nefesti
Tam o anda kayıp olduğumuzu gördüm
Ve başka bir ‘biz’ olamıyorduk

Hissediyorum ve hissediyorum, karanlığı ve dipsiz çukuru
Karanlık tüm dünyamı kucaklıyordu

Hayatımı senin için takas edeceğim, kalbimi ayıracağım
Sensiz hala kaybolmuş olacağım, okyanusta boğulacağım
Ben senim, sen bensin, ayrı addedilemeyiz
Umutla giydirilmiş geleceğin kucaklaması bizimkisidir

Karanlık bulutlar yavaşça dağıldı
Hayata yeni bir geçit sunuldu
İnanamayacağımız şeylere aniden inanmamızı sağlayacak
Ve bunu taşıyabileceğimiz bir sebep verdiler bize

Hayatımı senin için takas edeceğim, kalbimi ayıracağım
Sensiz hala kaybolmuş olacağım, okyanusta boğulacağım
Ben senim, sen bensin, ayrı addedilemeyiz
Umutla giydirilmiş geleceğin kucaklaması bizimkisidir

Karanlık bulutlar yürüyeceğimiz yollara gölge edecek
Ve sorgulamalar aklımız ve umudumuza meydan okuyacak
Ama çökecek karanlığa rağmen kendimi adayacağıma
Ve sadık kalacağıma eminim
Sevginin gücü şekillendiricidir
Ve bu doğduğunda güçlü kucaklamamızla gerçekleşmişti



Vokalist Stefan Zell bu şarkıya dair şöyle demişti:

“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.

Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Dünyanın En Çok Nesini Özlüyorum?


Dünya'nın en çok nesini özlüyorum, biliyor musun?

Geceleri yağmurun damda çıkardığı sesi özlüyorum.

O sesle uyurdum. Çocukluk yıllarımda akademiye hazırlanırken uyumayıp sabah dörtlere, beşlere kadar çalışırdım. Çalışmalardan sonra en fazla iki saat uyuyabilirdim. Ama çok yorgun olurdum. Öylece yatardım.

Son sınavımdan önce de aynı şey oldu. Uyuyamazsam hayatta geçemeyeceğimi biliyordum.

Yağmur yağdı mı peki?

Hayır.

Ama babam.. Babam odamda volta attığımı duydu. Uyuyamadığımı biliyordu. Dışarı çıktı, bahçe hortumunu aldı ve yukarı doğru tutup suyu açtı. Tavana yağacak şekilde. Tıpkı yağmur gibi. Ben uykuya dalana kadar orada durup yağmur yağdırdı. Bazen gerekseydi günlerce orada duracağını düşünürüm.

Onu özlüyorum. Ve şimdi her şeyden çok yağmur yağmasını istiyorum. Sadece bir süreliğine..

Yağsın o zaman yağmur.



Babylon 5 – Sezon 3 Bölüm 8 – Messages from Earth bölümünden.. Dört yıl boyunca dünyadan uzak bir şekilde uzayda yaşayan Kaptan John Sheridan’ın dünyaya duyduğu özlemden..

30 Haziran 2011 Perşembe

Nasıl Elit Kulüp Olunur?


‘Futbol Sadece Futbol Değildir’ kitabının yazarı ve Financial Times gazetesinin köşe yazarı Simon Kuper’in futbola dair yazdıkları futbol ile yakından ilgilenenler için her zaman ilgi çekici olmuştur. Yakın bir dönemde yazdığı bir makalesini elime geçirdim ve orada Galatasaray’a dair yazdığı bir cümle oldukça ilgimi çekmişti. Makalenin belli bir bölümünü elimden geldiği kadar Türkçe’ye çevirdim. Buyurun..



10 yıl önce Leeds United, Valencia, Rangers ve Lazio gibi takımların milyon avro bütçeli elit takımlar statüsüne gireceğine inanılıyordu. Bu yüzden şunlar bekleniyordu: Eğer üst düzey oyuncular alırlarsa uluslararası kupalar alabilirler ve bu kupaların sonucunda dünya çapında taraftarlar kazanıp artan gelirler sonucunda uzun dönemde elit kulüp olabilirlerdi. Siz buna elit kulüp olabilmek için gerekli olan büyüme modeli adını verebilirsiniz.

Şimdi bu büyüme modelinin başarısızlığa uğradığını biliyoruz. Kulüplerin büyük çoğunluğu şimdi seçkin kulüpler listesine giremeyeceklerini kabulleniyorlar. Sürekli büyüme yolunda gitseniz bile Barcelona, Liverpool ve Bayern Münichleri yakalayabilmek gerçekçi bir yol olarak görünmüyor. Büyüme modeli işe yaramadı. Bazı kulüplerin bütçeleri 100 milyon avrolar seviyesine çıktı. Hala gerçekten çok önemli ve fazla sayıda oyuncuları bünyelerine katıyorlar ama yeni bir Manchester United olabileceklerini sanıyorlar, 10 yıl önce Leeds United’ın sandığı gibi.

Elit bir kulüp olmak için geriye iki yol kalıyor.

1. Çok güçlü tarihsel marka oluşunuzu yüksek gelire çevirebilirsiniz. – Barcelona, Bayern Munich ve Manchester United’ın kullandığı metot.
2. Milyarder bir para babasına sahip olabilirsiniz. – Chelsea ve Manchester City’nin kullandığı metot.

Biz ilk modele göz atalım. Son on yılda bazı kulüplerin her geçen zaman markalarını büyüttüklerini, marka değerlerini arttırmak için çılgınca denemeler yaptıklarını keşfediyoruz. Aşağıda Avrupa’nın en çok taraftarına sahip popüler kulüpleri yer alıyor.
Kulüp adı ve milyon üzerinden taraftar sayısı:

Barcelona 44,2
Real Madrid 41,9
Manchester United 37,6
Chelsea 25,6
Zenith 23,9
Liverpool 23
Arsenal 21,3
AC Milan 21
Bayern Munich 19,8
Juventus 17,5
CSKA Moskova 11,1
Inter Milan 10,3
Olympique Lyon 9,4
Olympique Marsilya 9,4
Galatasaray 9
Spartak Moskova 8,1
Fenerbahçe 7,3
Wisla Krakow 6,5
Ajax 6,5
Dinamo Moskova 5,7

Kaynak: Sport + Markt, 2008

İlk 10’a göz atın. Buradaki takımların çoğu 1970’lerden beri büyük olan kulüplerdi. Sadece Chelsea buna dâhil değil ama Sport + Markt’ın araştırması burada kırılgan bir hal alıyor. Tahminlere göre geçtiğimiz yıl Chelsea taraftarları 6 milyon rakamına yaklaşmıştı. Eğer Abramovich Chelsea’yi bırakırsa elitlik elden uçup taraftar kaybı yaşanabilir. Görüldüğü üzere küresel seçkinlikte Chelsea diğer takımlara nazaran daha kırılgan bir statüye sahip.

Dünyanın en güçlü marka değerine sahip sadece 8-9 tane kulüp var: Arsenal, Bayern, Barcelona, Real Madrid, Manchester United, Liverpool, Milan, Juventus ve Inter. Sadece Galatasaray’ın bu listeye girmesi gerçekçi görünmektedir. Zenit’in ise Rusya dışında taraftarı olmadığı için işi zor.

Diğer bir elit kulüp olabilme seçeneği ise bir para babasına sahip olmaya bakıyor; Chelsea, Manchester City, büyük Rus ve Ukrayna kulüpleri gibi.. Günümüzde para babalarının Avrupa futbolundaki konumları, faydalı olup olmadıkları tartışma konusu. Söylenebilecek şey ise futbolun içinde kalmaya devam edecekleri.

Michel Platini özellikle para babalarından hoşlanmıyor. Futbol haricinde birçok iş planına sahipler. Alman kulüpleri henüz para babalarının kulüp satın almalarına müsaade etmiyor.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Artık Yaş 35 ve Ömrün Yarısına Dokunmak


Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.


Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

Cahit Sıtkı Tarancı bu muazzam şiirin sonunu “Bir namazlık saltanatın olacak, taht misâli o musalla taşında” lafıyla sonlandırdığında hayatın özlerinden birine ulaşıyorsunuz. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım herkesin ulaşacağı nokta bellidir. Bu son ise çok ciddi bir şeydir. Hayatın bütününü anlamak konusunda fazla söze gerek bırakmaz.

İnsan hangi yaşta olursa olsun beş, on, yirmi yıl sonra nasıl bir hal alacağını, her şeyden önce, yaşayıp yaşamayacağını, bu dünyada nasıl bir konuma sahip olduğunu ve neler başardığını sorguluyordur muhakkak. İçinde bulunduğumuz yaşın güzelliğini tadıp tatmadığımız her bireyin kendi içinde cevaplandırması gereken bir ana denk geliyor. Onlu yaşlarda bir veletken ve daha hayata dair pek bir şey bilmezken, sorumluluk ve hayata sıkı sıkıya tutunmak kavramlarının farkında bile değilken, orada burada 18 yaşının reşitlik demek olduğunu okurdum. Bunun ne demek olduğunu tam olarak idrak edemezdim. 18 yaşına girdiğimizde bir anda farklı mı hissedecektik? Bir anda farklılaşmış fizyolojik ve psikolojik devinimler mi kuşatacaktı bizi? Ne yani, 18 yaşına basar basmaz bir anda kanatlarımız mı çıkacaktı? Bir anda büyüyecek miydik? Büyük adam mı olacaktık?

Her ömrü yeten gibi ben de erişmiştim 18 yaşına ve hiçbir farklılık hissetmemiştim. Bir gün önce ne hissediyorsam, bir gün sonra aynı şeyleri hissediyordum. Tek farkı, bir gün öncesinde birçok kanuni hakka sahip değilken, bir gün sonra o haklara sahip oluyordum. Ama gariptir ki, eğer o yaşta çalışmıyorsanız ve okumuyorsanız devlet güvencesinden mahrum kalıyordunuz. Velinizin sigortası size teğet bile geçmiyor oluyordu.

Yirmili yaşlar da daha çılgınca anların yaşandığı ve biraz daha bilinçlendiğimiz zamana denk düşüyordu. 18 yaşında ne kadar veletlik ve şımarıklık yapıyorsanız, başınıza çok büyük ve önemli bir şeyler gelmediği sürece 25 yaşınızda da aynı şeyleri yapıyordunuz. Sadece biraz daha bilinçli oluyordunuz ama ‘olmuş’ sayılmıyordunuz.

Peki, iyice bilinçlendiğimi, birçok anlamda olduğumu, hayatın gerçek anlamıyla ayırtına vardığımı bizzat kafamın içinde hissettiğim yaş sınırı neydi? Ne zamanki 28 ve 29’lara eriştim, birçok şey daha farklı hissettirmeye, daha gerçekçi algılamaya meyillendi. Artık atılan her yaş adımı daha fazla bilinçlenmek ve hayatın daha fazla farkında olmak demekti. Şunun ayırtına vardığım söylenebilir. 28-29 yaşına kadar sürekli bir gelişim, bilgilenme, doygunluk ve bilinç seviyesi yükselişi söz konusuydu ama bu yaş sınırına eriştikten sonra kazandığınız her bir yıl logaritmik olarak sizi daha fazla olgunlaştırıyordu. Daha keskin farklılıklar söz konusuydu. Özellikle 30 yaşına adım attığımda birçok şey benim için çok farklıydı artık. Çok garip hissettirmişti. Dile kolay, gençlik çağı denen şey artık arkanızda kalıyordu. Eskisi gibi hissetmiyordunuz. Biraz daha büyümüş, daha az yavşak, çocuksu aptallıklardan daha fazla uzak ve daha bir bilinçlilik. Adım attığınız her yaş öyle farklı hissettiriyordu ki bir yıl önceki insan olmuyordunuz. Çok rahat bir şekilde üç yıl önceki insan olmadığımı söyleyebilirim. İki yıl önceki insan da değilim. Bir yıl önceki de.. 28-29 sonrası hep böyle hissettim. Deve dönüştüğünü, zeka pırıltılarının daha fazla ışıdığını, aptalca şeylerden uzaklaştığını ve yavşakça şeylerle hiç işiniz bile olmadığını hissediyordun.

Ama..


Ama ki her ne kadar hissedişlerim bir nevi olmuşlukla eşdeğer olsa bile hâlâ yaşımı lanse eden insanlarla aynı klasmanda olmadığımın çok iyi farkındayım. Klasik bir yaşama sahip olan 35 yaş insanı olmadığımı çok iyi biliyorum. Bilgi, birikim, olgunluk, hayatı bilme ve sorumluluk anlamında bir 35 oldum belki ama hayatı karşılamak, hayata karşı güçlü durmak, klasik 35 yaş haricindeki çocuksuluklara açık olmak anlamında yolumda yürümeye devam ediyorum. 35 yaş insanı hayatı yaşamadığımı fark ediyorum. Deli bir özgürlük isteği, deli bir bağımsız yürüme arzusu, eski kuşak 35-40 yaşlarının çocuksu bulacağı şeyler üzerinde hâlâ büyük bir istekle tutunma arzusu. Ortalama 35 yaş Türk erkeğinin müziği iplemeyeceği, sinemaya tırıs geçeceği, bu tür kulvardaki coşkusuzluğu yok ruhumda. Olayın özü coşku boyutunda olmasın? Hâlâ büyük bir coşkuyla müzik dinlemek ve onu yorumlamak, büyük bir şevkle izlenen eserlerin içeriğine kilitlenmek ve edebi bir dile kotarmak farklı tatlar anlamına geliyor. Belki de ekonomik durumun getirisi olsa gerek. Hayat ile oldukça zor şartlar altında savaşanların önceliği midesine ve ailesine yemek getirmek iken, müzik ile kendinden geçmesi o ruh haliyle ne kadar mümkündür ki?

Ömrün yarısına resmen geldim bu gece itibariyle. 30 Haziran 1976 yılında başladığım bu hayat yürüyüşüne hâlâ devam ediyorum. Daha ne kadar sürecek bilemiyorum tabii ki. Ama gerçekten de ömrün yarısına eriştim mi? Olgunluk, birikim, sıfır yavşaklıkla belki eriştim ama hissedişim çok farklı söylüyor.

Bazen Engin abinin o güzel laflarını hatırlıyorum; 54 yaşındaki Engin abimin o güzel lafını: “Eğer bu müzik olmasaydı bu kadar mutlu, genç, enerjik ve idealist olmazdık. Belki de bir katil olur çıkardık.”

Gerçekten de öyle Engin abim. Gerçekten öyle. Hayata dair tek bir kesit bile keskin bir yola çıkarıyor sizi, mutlu kılıyor. Tarancı için 35 yaş ömrün yarısı olabilir ama eğer yüze erişme şansım olursa bilesin ki ömrümün yarısına 15 yıl daha var büyük adam. Onu geçtim, yüzümde çizgi bile yok, mor halkadan tek bir adedini bile bulamazsın. Hâlâ otuzu bulmamış bir yüz ifadesine ve görüntüsüne sahibim. Otuzlu yaşları gösterişim ancak kırkımda olacak zannedersem büyük şair.

Yeni yaşıma harika bir tatla giriyorum. Sayısız kere, peş peşe dinleyip duruyorum. Hayat çok ama çok güzel, her şeye rağmen iyi ki varız hayatın içinde diyorum. Çünkü daha yaşanacak, dinlenecek, izlenecek, gözetilecek ve adımlanacak büyük yollar var. Şarkıda olduğu gibi;

Dalgalar tamamen kırılırken
Kendi umudunda olduğu gibi hayata daha fazla tutunursun
Yanlış bir yol üzerindeyken
Yolunu değiştirirsin

Ve nihayetinde kendi yolumu yaratırım.


23 Haziran 2011 Perşembe

Ve Tanrı Erkeği Yarattıktan Sonra Havva’yı Yarattı


Sorumluluk deriz. Attığımız adımları ve yaptıklarımızı izleriz. Hayatı izleriz. Gizemlerini. Sürekli sorular sorarlar bizlere. Sorumluluklar altında eziliriz. Yükümüz ağır gelir bazen. Sorgularız yaşamın anlamını. Sorumluluk benimdir ve kimsenin üstüne atamayız deriz.

Benim sorumluluğum! Benim hayatım!

Ama.. Ama yükünü hafifletmekten bahsediyorum. İyi insanlarla kötü insanları ayırt etmek çok kolay. Bir de hayatlarının kabına çekilenler var. Kendi dünyasında yaşayanlar. Dışarıda gelip geçen hayata el bile sallamayan. Farkında bile olmayan. Özellikle sorumluluk hissiyle dolu olanlar! Bu onları tüketiyordu. Hayata, işe, kendi iç dünyalarına ve birçok gerçeklere karşı hata yapmamaya çalışırlar. Ama bir süre sonra giderek yalnız, herkesi uzaklaştıran insanlara dönüşürlerdi.

Suratsız mı?

Öyle de denebilir.

Endişe ve şüphelerin arasında sıkışmış ve kaybolmuş olurlar. Endişe küpün dolunca insanlar sana gelmezler. Çünkü yenilerini eklemek istemezler. Arada bir endişe küpünü boşaltmak gerekir, yoksa herkesten uzaklaşırsın. Gözlerine baktığında bir sürü yüz görürsün. Hatırlarsın birçok geçişi. Kapınız çaldığında gelenin kim olduğunu anlamanız için bir başkasına ihtiyaç duymazsınız. Belki de bu yüzden Tanrı erkeği yarattıktan sonra Havva’yı yarattı. Herkesin konuşacak, yükü omuzlamanıza yardımcı olacak birine ihtiyacınız olduğunu biliyordu.



Gerçek mi?

Belki de ufak bir hikâye yeterli olacaktır.

Yıllar önce kadın adamın evine gelip evi temizlemesine yardım ederdi. Adam bir gün dayanamayıp sorar:

“Senin evin o kadar kirliyken neden benimkini temizlemeye heveslisin?”

Ve kadın cevap verir:

“Çünkü senin evini temizlerken kendiminkini ne kadar kirlettiğimi düşünmüyorum. Kendi evimi süpürürken kafamdaki tek şey yeri süpürmek oluyor. Ama evinin temizliğine yardım ederken, sana yardım ettiğimi düşünüyorum. Sana duyduğum sevgiyle bu temizlikmiş gibi gelmiyor bana. İçimden geliyor. "


Yaşam tarzınızdan dolayı dağınıklığınız belki ikinizin toplayabileceğinden fazla olabilir. Ama onun yanınızda olmasından memnun olurdunuz.

Değil mi?

Nazi Şifreleri ve Coventry’nin Feda Edilmesi


Almanlar tüm önemli mesajlarını şifreli gönderirlerdi. Bu şifreye Muamma denirdi. İngilizlerin bu şifreyi çözdüğünü bilmiyorlardı. Churchill'in adamları Coventry'nin bombalanacağını öğrendiler. Coventry'yi boşaltırlarsa Almanlar şifrenin çözüldüğünü fark edip değiştireceklerdi. Bu, Müttefiklerin savaşı toptan kaybetmesine yol açacaktı. Şehri boşaltmazlarsa yüzlerce masum erkek, kadın ve çocuk ölecekti.

Peki ne oldu?

Sırrı sakladılar. Şehri boşaltmadılar.

14 Kasım 1940'da Coventry tahrip edildi. 500 Alman bombacısı şehre 500 tonluk 150,000 bomba bıraktı. 568 insan öldü ve 400’den fazlası kötü bir şekilde yanarak yakacak odun gibi yığıldı. Şehrin en eski katedrali bile nasibini aldı.



Churchill birkaç gün sonra harap şehri dolaştı. Ne yaptığının farkında olduğu gözlerinden okunabiliyordu. Karanlıktı, büyülü gibiydi.

Bazen çok karanlık kararlar almak zorunda kalırsınız. Milyonları kurtarmak, savaşı kazanmak uğruna yüzlerce canı feda edersiniz. Zamanın devlet adamları için çok güç şeyler yaşanmış olsa gerek. Kolay mı? Saçma sapan meselelerden dolayı 50 milyon insanın ölümüne neden olmak ve bunun vicdanî muhasebesini yapıp yapmamak..

22 Haziran 2011 Çarşamba

Ursula K. Le Guin Neden Okunmalıdır?


Ursula K. Le Guin bilim-kurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından biri. Ama onu diğer bilim-kurgu ve fantastik edebiyatı yazarlarından keskin farklılıklarla ayıran önemli yönleri mevcuttur. 1966 yılından beri yazan ve hâlâ yazmaya devam eden 82 yaşındaki yazar, eserlerine yedirdiği kölelik, özgürlük arayışı, hayatı sorgulamak, varoluşçuluk, Taoizm, Yunan mitolojisi, toplumların değişime gösterdiği reaksiyon, psikolojik ve felsefik dokundurmalar gibi konularla sizi bilim-kurgu ve fantastik öğelerden hayatın gerçekliğine götürür. Bilim-kurgu ve fantastik dokumaları sadece araç olarak kullanır. Bilirsiniz, birçok bilim-kurgu eserinde teknolojik gelişmeler anlatılır, fantastik edebiyatlarda savaşlar gırla gider, kılıçlar kuşanılır, ayrıntılı savaş sahnelerinden ve büyü sanatlarından demler vurulur. Fakat Ursula’da işler tamamen değişir. Politika, psikoloji ve toplumbilimin öne çıktığı ve alternatif toplum ve hayat modellerinin sorgulandığı bilim-kurgu yaklaşımını tercih ettiğini görürüz.

Eserlerinde anarşist ruhtan izlere rastlarsınız. Kadınların ezilen tarafta olduğunu insanları rahatsız etmeden feminist teoremlerini de yedirir; köle bir toplumda anaerkil aileler yaratır. Onun kahramanları Frodo, Gandalf, Aragorn gibi abartılmış karakterler değildir; bazen yaşlı, bazen çaresiz, bazıları sakat ve hasta insanlar ve yahut intikam peşinde bile koşamayacak kadar çaresiz çocuklardır. Soylu kurtarıcılardan dem vurulmaz. İnsanların değişime karşı nasıl başkaldırabileceklerini ve dengesinin nasıl bozulacağını alternatif yollarla aktarır. Aslında görürsünüz ki, kırk yıl önce söylediği şeyler günümüz dünyasında gerçekleşmektedir. Ursula’nın ileriyi çok iyi gören bir sanatçı olduğu kadar o an yaşadığı dönemin çok ötesinde fikir, zekâ ve anlayışa sahip olduğunu görürsünüz. 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde Afro-Amerikalılar canlı canlı yakılırken, Ursula ırkçılığın saçmalığından nasıl bahsedeceğini çok iyi biliyordu.

Neredeyse bütün önemli eserlerine sahip olduğum Ursula neden okunmalıdır?

“Bağışlamanın Dört Yolu” isimli öykü kitabında “Bir Kadının Kurtuluşu” öyküsünde kadın kahramanın gözünden bizlere olayı aktardığı kısa bir bölüm ilgi çekicidir. Bizden farklı olanlara hiç dayanamadığımız bir toplum ve zaman diliminde, böyle bir bakış açısı ilginç olsa gerek.



“Werel’in yabancıları topraklarına kabul edip diplomatik ilişkiler kurulmasına razı olmalarının üzerinden ancak kırk yıl geçmişti. Tarih kitabını okumayı sürdürdükçe Werel’deki baskın halkın doğasını biraz biraz anlamaya başlamıştım. Kendilerine sahip diyen, Büyük Kıta’nın ve en sonunda dünyanın bütün diğer halklarını zapt eden siyah derili ırk, sadece tek bir varlık biçimi olduğunu düşünerek yaşamıştı. Kendilerinin insan denilen şeyin olması gerektiği gibi olduklarına, yapması gereken şeyleri yaptıklarına ve bilinen her şeyi bildiklerine inanmışlardı. Werel’deki diğer bütün halklar onlara karşı koyduklarında bile onları taklit etmiş, onlar gibi olmaya çalışmış ve onların malı olmuştu. Gökten, başka türlü görünen, başka türlü hareket eden, kendilerini esir ettirmeyen, zapt ettirmeyen başka türlü bilen insanlar gelince sahip ırk onları istemedi. Kendileriyle eşit olduklarını kabul etmek tam dört yüz yıllarını aldı.

Erod’un her zamanki gibi çok güzel bir konuşma yaptığı Radikal Parti’nin bir toplantısındaki kalabalık arasında ben de vardım. Kalabalıkta yanımda, söylenenleri dinleyen bir kadın dikkatimi çekti. Teni garip bir kavuniçi-kahverengi rengindeydi; gözlerinin kenarlarında beyazlar görünüyordu. Hasta olduğunu düşündüm. Ürpererek uzaklaştım. Hafif bir tebessümle bana baktıktan sonra dikkatini konuşmacıya döndürdü. Saçları bir yumak veya bulut halinde kıvır kıvırdı. Giysileri narin bir kumaştandı, garip bir moda. Aklıma kadının ne olduğu, buraya hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir dünyadan gelmiş olduğu çok sonra geldi. Ve işin ilginç tarafı, bütün o garip teni, gözleri, saçları, aklı bir yana insandı, en az benim kadar insan: Bundan hiç kuşkum yoktu. Bunu hissetmiştim. Bir an için bu beni derinden rahatsız etti. Sonra beni rahatsız etmeyi bıraktı ve büyük bir merak hissettim, neredeyse bir tutku, ona doğru bir çekim. Onu tanımayı diledim, onun bildiklerini bilmeyi.

İçimde sahip ruhuyla, bir ruh çekişiyordu. Bütün hayatım boyunca da bu böyle olacak.”

Godfather’ına Trip Atan Şımarık Galatasaray Çocuğu


Takımın teknik sorumlusu bazı oyuncuları ister. İstediği trio aynı takımdandır. Alınması istenen trionun aynı takımda olması bazı anlamlarda daha az trafik kat etmek ve emek sarf etmektir. Atlarsınız jete, ilk olarak kulüple konuşursunuz. Resmi sitenizde trioya dair kulüple görüşmeye başladığınızı ifade edersiniz. Jetten indiğinizde de kulüple görüştük, oyuncularla da görüşme devam edecek, daha hiçbir şey belli değil dersiniz. İşte her şey o zaman kopmaya başlar.

Trionun Spartaküs tarafına eleştiri başlar. Kalaslıktan tut kazmalığına kadar. Teknik ayak tarafına istikrarsız damgası vurulur, golcü tarafına da yaşlı, moruk, dede yaftası.. Bahsi geçen paralar büyük paralardır. Yıllık 5-6 milyondan bahsedilir. Haliyle bu kadar para neyin nesidir eleştirileri de gırla gider. Kimisi teknik ayağa süper adam derken, kimisi başka adam mı yoktu der. Ve aslında en büyük argüman yaratılır taraftarlar tarafından. Trionun istediği takım zamanında Sarı Kırmızılı tarafın genç kaptanını istemiştir. Argümana göre bu genç çocuk başkandan izin ister gitmek üzere, başkan da ‘hop, dur orada, sana ben onları getireceğim’ der. Geyiktir tabii ki ama bu geyiği üretenlerin acayip hoşuna gitmiştir. Onlara göre başkan ne isterse alacaktır. O bizim babamızdır. Biz ise Şişko Nuri.. Şımarığın önde gideniyiz. Biz isteriz. Baba alır. Trioyu istemiştik, kırbacı vurmak için. Sonra olmayınca kırbaç elimizde kaldı ve bazılarımız kendimizi yerden yere vurmaya başladı.

Ama sadece bu mu? Galatasaray taraftarı üç yıllık depresyondan kurtulamamıştır. Kaç tanesi tam olarak ne istediğini ve ne söylediğini bilmektedir? Birinin ak dediğine bir başkası kara diyor. Öyle bir üç yıl yaşanmıştır ki depresyon, paranoya, korku, şüphe bizim bir parçamız olmuştur. Seçilen bir ismi bir kısmımız eleştirirken bir kısmımız övüyor. Bir kısmı ücrete takarken bir kısmı iş yapmaz diyor. Ama bazı gerçeklikleri ne kadar algılayabiliyoruz? Eğer bir oyuncuya yıllık üç milyon öneriyorsanız ve kabul etmiyorsa, bu rakamın dört veyahut beşe çıkarılmasını mı istiyorsunuz? Varsayalım babamız biz şımarıkları memnun etmek için üç olan teklifi dört veya beş yaptı; kaç lira olursa olsun ücrete hiç bakmayan Şişko Nuri’lerden mi olacaktık? Yoksa babamız eşeğe yüz bin lira mı vermeliydi, bedeli bin lirayken.

Bir baba var. Yeni bir işe atılmış. Enerji vermiş çevresine. Çevresinde çocukları. Ama bu çocuklar üç yıl boyunca büyük acılar çekmiş. Bazıları Galatasaraylılık benliklerini bile kaybetmiş. Gerçek Galatasaraylılığın ne olduğunu unuttuğumuz bile söylenebilir. Kesin aldık, işlerini bitirdik dememiş. Kulüple görüştük, oyuncularla görüşüyoruz, daha bitmiş ya da kesinleşmiş bir şey yok demiş. Bala yaldır yaldır koşan aç ayılar gibi saldırmışız. Kendi kafamızda bitirmişiz bile transferi. Ne bitirmesi? Aklımızın ve yazıtlarımızın içindeki kadrolara bile koymuşuz. Formasyonlara dahil etmişiz. Kimini forvete, kimini sağ açığa, kimini forvet arkasına koymuşuz. Forvet arkasında mevcut koşu yollarını bile işaretlemişiz. Kendi kendimize çalıp kendi kendimize oynamışız.

Babamız, aha oğlum, sana trioyu aldım dememiş. Görüşüyorum demiş. Ama biz atmışız hayvanlar gibi solomuzu. Öyle ya, üç yıllık garip hissedişin ve de kör uçuşun etkisinde yaşamaktan bıkmış olsak gerek, hemen rakiplerimize orta parmaklarımızı bile göstermeye başlamışız. Halbuki, ben de bu trioya sürekli ‘muhtemel’ demişim. Biliyordum çünkü kesin olmadığını, bitmediğini.. Babamı dikkatli ve iyi dinlemiştim. Rakiplerimle alay etmek işim değildi.

Bazılarımız için trionun takıma ne vereceği o an için önemli bile değildi. Önemli olan düşman bellediği rakip takımın taraftarlarına belden aşağı vurmaktı. Onlarla dalga geçmekti. Onların alamadığını biz aldık diye kendi kendimizi zevklendirmekti. Babam genç kaptanımın ayağına istediği takımı getiriyor demenin muazzam tadını yaşamaktı.

Biz babamıza çok güveniyorduk. Ne istersek alır sanıyorduk; şeker, dondurma, bisiklet, oyuncak ayı, tabanca, altın semerli eşek.. Bazılarımızın istediği, bazılarımızın istemediği, bazılarımızın çok pahalı bulduğu, bazılarımızın gereksiz bulduğu oyuncaklara bakmaya gitti baba. Aralarından birini aldı. Diğer iki oyuncağı bir türlü alamadı. Neler yaşandığı belli de değil ya! Oyuncak ayılardan biri çok ama çok para istiyor. Diğeri de öyle ama gelmek istemiyor. Elin Britanya Adaları’nda bile ‘vatanım, vatanım’ diye kendisini yerden yere vurmuştu bu deyyus oyuncak.. Babamız alamadı işte. Şimdi gün babamıza kıçımızı çevirmek, ona trip atmak günüdür. ‘Onlara ret edemeyecekleri bir teklifte bulunacağım’ demesine alıştığımız ve bundan büyük gurur duyduğumuz babamızın iş bilmezliği olarak göreceğiz bunları..

Ama ne kadar da garip!

Babamız ‘ben The Godfather’ım ulan, ret edemeyecekleri teklifleri yapacağım’ dememişti. Onu, biz çocuklar kendi kendimize yaratmıştık. O ne isterse alabilirdi. Biz böyle bir hayal dünyasının içine düşmüştük. Alice’dik biz. Biz en çok neden kızıyoruz babamıza biliyor musunuz?

O kadar istediğiniz adamı biz alıyoruz ulan, ha ha ha ha diye dalga geçtiğimiz Siyah Beyazlı taraftan dolayı. Çünkü bir tokatla oturdun aşağıya. Babam kaptanıma istediği takımı alıyor, getiriyor diye dillendirdiğin repliğin ve kendini çok fazla Kaf Dağı’nda hissetmenin acı cevabını feci bir tokatla yüzünde hissettiğin için. En çok bunlar için babana kızıyorsun. Karşı tarafla zamanında alay ettiğin ama aynı alaylara şimdi sen maruz kaldığın ve buna dayanamadığın için babana kızıyorsun. Üçün üçünü alacağız ulan diye böbürlenirken, üçün birini aldılar lafına dayanamadığın için babandan nefret etme yoluna doğru gidiyorsun.

Halbuki bir çoğunu istemeyen sendin. Parasını çok bulan da sendin. Kendiniz çaldınız, kendiniz oynadınız. Babanızın bunda o kadar büyük bir payı olmasa gerek. Çünkü şımarık çocuk şımarıktır. Baba dayağından anti şımarıklık şırıngalanmaz.

16 Haziran 2011 Perşembe

Kız Bebeğinin Dokunuşu: Hayat Deneyimlerinden Gerçek Sanata Ulaşmak


Müzikten sinemaya, dizilerden medyaya kadar popüler kültürün doluluğu tartışma konusudur. Söyledikleri ne kadar anlamlıdır, ne kadar içi doludur? Ne kadarı gerçeklerden, ne kadarı erdemlerden, insan doğasından, dünyadan ve yaşananlardan bahseder? Günümüz popüler kültür şarkılarının kaç tanesi adam akıllı şeylerden bahseder. Her şey aşk mıdır? Eğlenmek ve dans mıdır?

Kazım Koyuncu Asiye’yi söylerken, Volkan Konak Cerrahpaşa’yı söylerken neden ayrı bir yerde tutulurlar? Hayatın içinden oldukları ve deneyimlerden yola çıktıkları için mi? Volkan Konak Çernobil faciası yüzünden kanserden vefat eden babasına dair herkesin bir dertten muzdarip olduğunu, bir tarafın hayatın en karanlık ve burkucu yönüyle savaşıp, kederlenip diğer tarafın bu duyguları dikkate almadığını söylerken sanatın hangi ormanını adımlamaya başlamıştır?

Ya da Kazım Koyuncu Asiye’de ‘senin gibi gelini cebimde taşırım’ derken gerçek sevginin hangi motifine dokundurmuştur? Şarkıyı yazan Kazım Koyuncu değildir ama adı geçen Asiye’nin Akçaabat’ta 1895 yıllarında bu yollardan geçtiği söylenir. Bu türküyü yakan meşhur Sait Uçar’ın babasının amcası Deşmanoğlu Kamil’dir. Kamil tütün almaya Akçaabat’a gider ve döndüğünde sevdiği Asiye’nin fakir bir aileye verildiğini ve düğün kurulduğunu görür. Düğüne katılıp patlatır şarkıyı. Sonrasında Asiye kocasından ayrılır ve Deşmanoğlu Kamil ile evlenir.

Müziğin belli bir evrenselliği var. Anadolu insanı kendi hayat şartlarına sahip olduğu gibi her geçen zaman şehirleşmenin, kırsal kesime modern bilgi akışının artması derken bazı şeyler farklılaşıyor. Artık 40-50 yıl öncesinin Anadolu yaşamından kesitler göremiyoruz. Ama özünde insanoğlu bir çok anlamda büyük ortaklıklara sahip. Bir sanat söz konusu ise yöresellikten olduğu kadar evrensellikten de dem vurmak gerekebilir. Her geçen zaman yozlaşan şarkı sözleri, hayat anlamları, çöp yığını halini almış kirli bilgi(!) akışı derken garip bir yolculukta buluyoruz kendimizi. Tüm bu yolculukların ardından benim çapamı atacağım liman ise İsveç olacak. Geçtiğimiz günlerde benim için en özel anlamlardan biri olan İsveçli progressive grubu Wolverine’in yeni albümünden bahsetmiştim. Albümde bahsedilen şeylere geldiğimde ise çok etkilendiğimi ve büyük ortaklıklar bulduğumu söylemeliyim. Hayatın içinden olan şeyler gerçeğin parçacıklarıysa eğer karşımızda gerçeğin, sanatın ve erdemlerin yansıması duruyor.



Albümde beşinci sırada yer alan “Embrace” parçası beni en çok etkileyen parçalardan biriydi. Müzikal olarak neden bu kadar çok etkilendiğimi parçayı yazan vokalist Stefan Zell’in yazdıklarını okuduğumda çok daha iyi anladım. 2008 yılında kalp rahatsızlığıyla doğan kızına dair yaşadıklarını anlatan Zell şöyle diyor şarkıya dair:

“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.


Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”



Şarkının girişindeki o karanlığı ailenin karanlığı olarak algılayabiliyorsunuz. Acı çeken anne baba, kalbinden rahatsız olan tatlı Freya.. Parça soloya, enerjiye ve coşkunluğa kavuştuğunda ise biliyorsunuz ki Freya artık sağlıklıdır. Karanlık örtüsünü yavaş yavaş kaldırmıştır.

Günümüzde TV’lere çıkan saçma sapan popüler kültür müzikleri ve söylemleri umurumda bile değil. Müzik birçok kişi eğlence, zıplamak, dans etmek de olabilir. Umurumda da değil. Bizi biz yapan, insan yapan, karakterli yapan şeyler ortada. Pink Floyd söylemleriyle milyonları nasıl etkilemişse Wolverine’in aynı yolun yolcusu olduğunu söyleyebiliriz. Müziklerine kulak kabartanlar Pink Floydish hislere dalacaklardır. Yeri gelince ‘Pulse’ parçasıyla Depeche Mode’a atıfta bulunacaklardır.

Başka nelerden bahsediyorlar? Dünyayı çok yakından takip ettiklerini ve bunu güçlü bir bilgi altyapısıyla beslediklerini söyleyebiliriz. Devamını onlar getirsinler:

Giriş şarkısı Downfall üzerine: “Bugün dünyada hepimizi kuşatan ve bize ilhamlar veren birçok olay yaşanıyor. Küresel ısınma, Ortadoğu sorunu, kapitalizm, yoğun nüfus, petrol endüstrisi ve diğer sorunlar.. Ayrıca diğer taraftan çok kişisel taraflarımızdan gelen ilhamlara sahibiz. Grup ve bireysel olarak hayatlarımızı yaşarken bir yandan da dünyanın tamamı bir yerlere doğru gidiyor ve bunun sıkıntısını da hissediyoruz. Kısacası, ‘Downfall’ dünyanın sonuna dair bir uvertür çeşididir.”

İkinci şarkı Into the Great Nothing üzerine Marcus’un (davul) söyledikleri: “Bu şarkıyı yazarken niyetim; Amerikalı idoller, Britneyler ve büyük patronlar gibi radyo ve medya tarafından manipüle edilen günümüz müzik endüstrisi üzerineydi. Stephan ile konuşurken gördüğümüz bir şey vardı ki, o da batı dünyasında hemen hemen her şeyin tüketim makinesi halini alması, böyle bir dünyanın yaratılmasıydı. Burada insanların nelerden hoşlanıp hoşlanmadıkları dikkate bile alınmıyor.”



Albümün girişi Downfall (çöküş) iken bitişi ise Beginning (başlangıç)’dir. Albüm konsept bir albümdür. Konular birbirini takip eder ve şarkılar birbirine bağlanır. Bütünsel bir hikâye örgüsü anlatılır. Albümün sonunda kötü bir son vardır, dünya yıkılmıştır. Dünya yıkıldıktan sonra tertemiz bir başlangıç yapabilirsiniz. Bahsi geçen dünya ise sadece yaşadığımız dünya değildir. Ya kendi iç dünyamız ya da toprak, kum, kaya, sudan oluşan yaşadığımız dünyadır. Hangi dünyayı seçeceğimiz bizim seçimimize bırakılmıştır. Artık yeni bir boyut vardır. Yeni bir boyut içinde yeni bir umut söz konusudur. Her şeyin özünde insanoğlunun doğası ile birlikte doğanın özü yatar.

9 Haziran 2011 Perşembe

If Religion Were to be a Fragile Form of Art, then Wolverine Would Be Its Messenger



Imagine a fictional world of dreams. A world that has been created solely by you. A place where you can picture both your happy and bleak moments with just a touch of the brush. It might be a world of dreams but nonetheless, it might be a world of dreams. Yet, it is made up of your realities, sad or impressive memories, your delicate moments. It is embodied from your expactations and yearnings. This fictional world is not for the ones that cannot appreciate real art or lack the capacity to visualize things in a wide perspective. If you do not embark on a journey or take a step into the world of dreams as soon as touches your ears melodies reverberating from that screen of mysteries. The fragile and delicate form of arts is not for you. They provides a melody consists of beats which offers imaginable motifs for melancholic souls seeking intensity, euphoria impactful ambiance and fragile art.

Naturally, this world of dreams has not just taken shape in my mind. The stroke of the brush is triggered as soon as the impact of the notes taking root from and adorned with brightness by the spiritual world are heard by us. This is a landscape that includes not only our deepest enjoyments and fragility but also depict the mysterious power that eventually leads us to the realities which make us happy. And as such I perceive a world of dreams that is untouched. Each note and sound that reaches our ears has extreme importance for me. You will not be able to identify a single false note among thousands. Each note mesmerizes you. You would find yourselves questioning how such art could be created. The artwork reflects an authentic perfection and mystery. Each one the notes has already started to create “terra incognita”. The sacred and mysterious land..

We place this art piece that has been identified with our personality for years, giving us energy, shaping our spirit, expressing all our habits, love, imagination and love of arts in a house of glass. This most eye-catching and magnificent part of the view to our world of dreams takes up the most coveted place in the glasshouse. Once we start listening and observing it, we would be lost in it. We cannot refreain from glancing at it or bear to part with it. This magnificent view stares at us from our house of glass; the perfection of this view and art form as well as its fragility and delicateness consumes us. We would already be lost in a deep haze of joy. Our bones start to shatter, and our knees buckle. We let go of our spirit free into the deep blue of this world of dreams. Here the pleasures reach their peak leaving goose bumps..

When this is the case nothing would be able to stop you from sampling this taste, this musical flavor. The harmony created by melodies continues to light up your house of glass. It sparkles in a tremulous way..

They name it “COMMUNICATION LOST”

Such an excellent piece of art that has taken well part of 5 years to create and been awaited with eagerness for the last few years, would not fall short of meeting all your expectations. Even when I listened to it for the first time it had this affect on me. I cannot believe my ears and fall into the depths of this spirit that has been let loose on my feelings. It is a rare occurrence that notes would take you to the most cherished and mysterious instants of life, the first time you hear them. Such power! Is it possible? You will not be able to find even a single gap, falut or nonsense. There would not be a single common or meaningless piece in it. You would understand, understand why 3-4 years were spent working on an album and why such an incredible, powerful, spiritual art work that wraps around our souls has been created..

Wolverine is a great beauty with the sole purpose of creating art that originates from Sweden, a place giving life to real art. Very few people have heard about it. It is the nature of things isn’t it? The tiny pieces of truth always remain unceovered. They are not a product of popular modds, temporary fads and envies we harbor. They are there to perform real music. So it seems, the product of 3-4 years of work is to enwrap us in inspiration, to relay us messages from depths of life, so souuth our souls. Talent must be something like this.

Atmosphere? The most effective indeed..

Acoustics? All around you..

Vocals? The kind that sends you the world of fairies with is clarity..

Cello, violin, keyboard, piano and other exotic instruments to bewitch you..

In comparision to this progressive masterpiece of art that is full of distinguished melodies, for a moment, even Pink Floyd, which has a deep place in my heart, seemed weak and hazy.

If the existence of melodies is real and you think there is a musical masterpiece that would shoot you through your heart then the “Communication Lost” creation of Wolverine has already pulled the trigger. It has long sent your old favorites into oblivion. What is left to you would be to say your thanks..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails