30 Haziran 2009 Salı

Kiraz Çiçeği (Sakura)

Kiraz çiçekleri ya da Japonca adıyla ‘sakura’ Japonya ile özdeşleşmiş, Japonya’yı çok iyi ifade eden ve en çok bilinen sembollerinden biridir. Nisan ayı başında çiçeklerin açmasını ifade eden sakura, yeni başlangıçların simgesidir. Nisan ayı, mevsimlerin değişmeye başladığı, yeni okul yılını ifade eden ve çalışanların yeni çalışma dönemine başladığı aydır. Ayrıca üniversite öğrencilerinin de üniversiteye başladıkları aydır. Tüm bunlar Nisan ayında açan kiraz ağacı çiçekleri ile ilişkili tutulduğundan, söz konusu çiçeğin Japonya için derin anlamları söz konusudur. Tüm Japonya’da hanami diye adlandırılan parklarda ve diğer yerlerde kiraz çiçeklerini seyretmek için festivaller, toplantılar ve partiler yapılır. Ayrıca bir çok aile kiraz çiçekleriyle kaplanmış ağaçların altında piknik yaparlar.

Japonya’da diğer ülkelerin aksine 200’den fazla kiraz ağacı türü vardır. Özel günlerde çiçeklerden sıcak içecekler yapılmasının yanında, insanlar şekerlemelerini kiraz ağacı yapraklarını ambalaj olarak kullanarak yiyebilirler. Ama asıl ilginç olan, kiraz ağacının meyvesi için değil, çiçekleri için yetiştirilmesidir.

Her yıl mart ayında Japonya’nın resmi meteoroloji bürosu, ülkenin farklı yerlerinde kiraz ağacı çiçeğinin ne zaman açacağını ilan yoluyla bildirmektedir. Mart ayı sonunda ülkenin güneyinde, Okinawa’dan açmaya başlar ve Mayıs ayında da Hokkaido’ya, kuzey bölgelerine doğru yayılır. Büronun ilanıyla insanlar gezintilerini plan dahiline alırlar. Kiraz çiçekleri açtığında ve festivaller başladığında bir çok insan en ünlü yerlere akın eder.

Her ilkbahar mevsiminde Tidal Basin çevresinde 1,700 ağacın çiçek açmasının anısına, Washington’da Uluslararası Kiraz Çiçeği Açma Festivali kutlanmaktadır. Buradaki ağaçlar, 1912 yılında Japonlar tarafından Amerika Birleşik Devletleri halkına bir hediye olarak gönderilmişti.

Samuraylar diktirdikleri kiraz ağaçlarının çiçekleri ortaya çıktığı zaman uzun uzun seyrederlerdi. Bu olayın felsefe derinliği şurada yatıyordu: Kiraz çiçekleri en olgun zamanında düşmektedir ve bu yönüyle samurayın savaş anında, en güçlü zamanında ölebileceğini, her an ölüme hazır olması gerektiğini hatırlatıyordu. Böylelikle bir samuray, yaşam ve ölüm kavramlarının sorgulamasını en anlamlı şekilde yapmış oluyordu.

29 Haziran 2009 Pazartesi

Fizik Futbolu Akıl ve Teknik Futboluna Karşı




Sekizincisi düzenlenen Konfederasyon Kupası bu yıl her zamanki organizasyonlardan daha çekişmeli geçti. Bunda, dikkatimizi çeken iki etken söz konusuydu. Birincisi yarı finale oldukça sürpriz takımların çıkması. İkincisi ise sürprizi yapan takımların dünyanın en iyi akıl ve teknik futbolunu oynayan iki takıma karşı adeta kan kusturmasıydı.

Yarı finaller, üçüncülük ve final maçlarına göz attığımız zaman bir tarafta akıl ve teknik futboldan demetler sunan, dünyanın en iyi topunu oynayan İspanya ve Brezilya, öbür tarafta ise daha çok fizik gücü ve mücadelesi ile haddini bilerek nefes aldırmamacasına oynayan ABD ve Güney Afrika Cumhuriyeti…

Güney Afrika ve özellikle ABD’nin rakiplerine kök söktürmesi acaba görece daha zayıf takımların dünyada söz sahibi milli takımlara karşı oyunlarında farklı bir devrim yaratacak mıdır? Misal 2010 Dünya Kupası bir sürprize gebe olabilir mi? Dünyada söz sahibi olan bir takım yerine haddini bilerek fizik gücüyle oynayan bir takımı finalde görebilir miyiz? Bu turnuvada fizik ve mücadele futbolu daha çok ön plana çıkabilir mi?

Gerçi fizik futbolu akıl ve teknik futboluna karşı diyoruz ama, ABD ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin yetenekleri ve kapasiteleri nispetince hadlerini bilerek oynamaları ve yeterliliklerine göre taktik varyasyonlar içine girmeleri akıl işi değil midir? ABD’nin Brezilya’ya müthiş bir kontratak sonucunda attığı ikinci gol vardır ki, kontra ve hızlı atak anlamında belki de dünyanın en güzel gollerinden biriydi. İşin garip tarafı her iki takım daha çok fizik güçleri, kondisyonları, mücadeleleri, geriye yaslanıp aşırı sıkı alan savunmaları ve nefes aldırmamaları ile yetenek olarak kendilerinden daha üstün olan rakiplerine göz açtırmamaya çalıştılar. O kadar ironiktir ki İspanya ve Brezilya gibi takımlara kan kusturan ABD Milli takımı peş peşe dört pası bile yapamıyordu. Donovan gibi oyuncuları hariç bu kadar top kullanma özürlü olan bir takımın bu direnci taktire şayan.

Sonuç olarak umuyorum ki takım bazında Güney Afrika Cumhuriyeti ve ABD ayarında olan takımlar sistemlerinde bir değişikliğe gidebilirler. Bazı takımlar konfederasyon kupasındaki sürprizlerin neticesinde büyüklere nasıl kök söktüreceklerinin yollarını bulmuş olabilirler. Bu durumdan ülkemizin görece zayıf takımları feyz alırlar mı bilemem ama şu belli oldu ki, koşmadan, mücadele etmeden, güçlü olmadan ve kondisyona sahip olmadan günümüz futbolunda başarılı olmak imkansıza yakındır artık. Bu gerçeklik suratlara tokat gibi çarpmak üzere havada beklemektedir.

Sesimi duy ey Galatasaray!

25 Haziran 2009 Perşembe

Galatasaray'dan Beklenen Futbol

Galatasaray kabuk değiştirecek. Bu bir gerçek. Yeni bir sistemin getirileri zorlu, sancılı ve kanlı olacaktır. Hangi devrimin kolay olduğu görülmüş? Yeni futbol anlayışıyla birlikte bizlere sabretmek düşecek. En kötü futbolumuz böyle olsun! Kondisyonsuz, güçsüz ve kendi içinde parçalara ayrıldığı bir dönemde böyle bir futbol ortaya koyabilen bir takımdan yeni sistem sonrası daha iyisini beklemek hayalcilik midir?

Textures - Awake

Bazı gruplar bazı insanların hayatında önemli yer ederler. Müzik denen şey bazı kişiler için öylesine bir eğlencedir. Bazıları için ise hayatın en önemli anlamlarından biri. Bazı isimler ise hayalgücüne olan büyük katkısı nedeniyle belki de hayat değiştirir. Hayatın şeklini değil; hayata bakışımızı, hayalgücümüzü, mutluluğumuzu... Yeni ilhamlar yüklenir beyin loblarımıza. Tıpkı Textures isimli zevatların benim dünyama da kattıkları ilhamlar gibi.

8 Ağustos tarihinde İstanbul Let's Open Air festivalinde yer alacaklar. Tabii böyle bir güzelliği kaçırmayıp orada olacağız.

Man down

This hardened shell is broken

My fate is bound to what I’ve done

Regrets – I shuffle down the hallway

Precious time – It’s all gone overboard

Here is your calm down pill I’ll never be the same – It’ll never be the same

With eyes wide open – My body’s floating down the river

This live – What have I confined you for? It’s all inside – It’s all in silence

When the raven gets its way

A Million thoughts are swept away

And then you leave it all

You leave it all behind

24 Haziran 2009 Çarşamba

Babylon 5, Bilim Kurgu ve Hayata Paralellik



Bilim kurgu film ve dizilerinin açılımı ya fanatiklik derecesinde kabul görüyor ya da yanından bile geçilmiyor. Yanından geçmeyenler için bilim kurgu filmleri saçmalık ve paso savaş uçaklarının ciuuv ciuuvv diye saçma sapan uçmasından ibaret olarak algılanıyor. Fakat bilim kurgu tarihinde çığır açmış dizilere göz attığımız zaman hayatın ta kendisini görüyoruz. Hayat ile ilgili inanılmaz paralellikler söz konusu; dünya tarihi, felsefe, insanoğlunun yaradılışı, hayalleri, umutları, aşkları, ekonomik ve politik seçimleri, hatta inanç ve dinleri. İnsanlık adına aklınıza gelebilecek her şeyin mevcut olduğunu görebildiğimiz büyük bilim kurgu dizileri söz konusu.

Bazı bilim kurgu dizileri içerikleri itibariyle adeta çığır açıyorlar. Bu anlamda Babylon 5, Battlestar Galactica ve Farscape gibi dizilerin asıl anlatmak istedikleri mesajlar açısından Lost, Heroes, Prison Break gibi dizilerden fersahlarca ötede olduğunu düşünüyorum. Hatta yeni dönem dizileri bu anlamda bu dizilerle aşık dahi atamazlar. Tabii Six Feet Under gibi şaheser ötesi eserleri kenara ayırıyoruz.

Gelelim Babylon 5 dizisine. 1994-1998 yılları arasında yayınlanmıştır. 1998 yılı sonrasında ek olarak sinema paketleri çıkarılmıştır. J. Michael Straczynski tarafından yaratılan dizi 1986 yılında yazılmaya başlandı ve dizi başlamadan önce senaryo çoktan tamamlanmıştı bile. O yüzden çok sağlam olay kurgusuna sahiptir. Ekşi sözlükte kısaca şöyle geçer:

Belli bir giriş-gelişme-sonuç örgüsüne sahiptir. minbari adı verilen, bir yere kadar elf'lerle özdeşleştirilebilecek bir ırkla yaptığımız savaştan 10 sene sonrasında geçer (2258). ender's game'dekinin benzeri, karşı taraf, kazanmakta iken nedeni bilinmez bir şekilde teslim olmuştur. barışı pekiştirmek maksadı ile babylon adı verilen, çeşitli ırkların bir araya gelebileceği bir istasyon yapılır. bu istasyonların ilk 3'ü yapım aşamasında, 4.sü ise göreve başlamasından kısa bir süre sonra etkisiz hale getirilir, dizinin konusu 5.sini kapsar. ilk 4 season shadows-vorlons savaşını (ki 4. season'ın 6. ep.inde bu savaş sonuçlanır) geriye kalan episodelar ise savaş sonrası yaşananları konu eder. dizinin başlıca ırkları insanlar, minbariler, japonları ve asil avrupalıları anımsatan centauriler, onurlu ve vahşi narnlar, spoil olacağı için bilgi veremediğim vorlonlar ve shadows'dan mürekkeptir. (Yazar: ponthus)



Dizide beni en çok etkileyen ve adeta Nirvana’ya eriştiğimi hissettiren o kadar şiirsel bir yapı var ki hayatın ta kendisini tüm gizemleri ve çağrışımları ile etkileyici bir şekilde aktardığı için yer yer gözlerimin dolmasına ve coşkunluğa ulaşmama engel olamadım. Özellikle insanoğlunun ileriki bölümlerde Atalar dediğimiz Vorlonlar ve Shadow’larla olan bağlantısı, bunun gerçekte dinler ve yaradılış tarihiyle ilgili ince nüansları içermesi ve aslında çok derin bir dünya tarihinin çizilmesi gibi ince mesajlar o kadar sürüyle var ki her birini paylaşmak istesem blog sayfaları yetmezdi. Bu öyküde Vorlonlar ve Shadow’ları Tanrı – Şeytan ikilemi altında değerlendirdiğimizde insanın durup düşünmesi gerekiyor. Asıl verilmek istenen mesaj dinler tarihi açısından çok açık.

Dizide Vorlonlar belli kurallara sadık ve yukarıdan bakanlar olarak ifade edilirken, Shadow’lar özgürlüklerine düşkün, kural tanımayan, düşmanî bir tarafı simgeliyor. İnsanoğlu da bu büyük iki eski ırkın arasında adeta bir piyon haline geliyor. Ama dizide aktarıldığı şekliyle -spoil olacağı için nasıl tepki verildiğini açıklayamam- insanoğlunun her iki ataya karşı verdiği cevap ve yürekliliği kalpleri yerinden oynatacak etkiye sahip.

Dizilerde klasikleşmiş olan son anda, son saniyelerde başarmak, mutlu sonla bitirmek gibi klişe kurgu öyküleri Babylon 5’da söz konusu değil. Eğer olaylar örgüsü içinde ortada bir savaş varsa milyarlarca kişi bir anda öldürülecektir. Ölecektir. Kimse de o an için bunun önüne geçemeyecektir. Son anda bir şey başarılamayacaktır.

Dizideki diyalogların oldukça başarılı olması, şiirsel, duygu yüklü geçişler diziyi bilimkurgu dizisi olmaktan alıyor, yaşam ve felsefe dolu bir yapıya oturtuyor. Aslında dünyanın tam bir yansımasını görüyorsunuz. Hayatım boyunca en etkilendiğim sayılı dizilerden biri olan Babylon 5’da geçen aşağıda bahsedeceğim diyalog ise beni benden almıştır.

Açıklama: Kaptan John Sheridan Babylon 5 üssünün komutanıdır ve işini oldukça ağır şartlarda, en iyi şekilde yapmaya çalışmaktadır. Dizinin baş kahramanı olduğunu söylemek abes kaçmaz. Söz konusu bölümde Babylon 5’de her ırk kendi dinini ve inançlarını tanıtacak, törenler uygulayacak ve diğer ırklar da diplomatik anlamda bu törenlere katılacaktır. Diğer ırkların inançları genelde tek bir şarta, tek bir inanca, ırklarının tüm insanlarının aynı ‘şey’e inançları noktasında şekillenirken dizinin final bölümünde yer alan sahne ise aslında dünyanın mozaikliğine ışık tutacaktır.

Biz bu son sahneye girmeden önce Kaptan John Sheridan’ın yoğun işleri nazarında çok büyük sorumlulukların altında ezilirken, dünyadan Babylon 5 üssüne gelen bir rahibin kendisine verdiği bir öğüt ve o esnada anlattıkları dikkat çekiciydi. Rahip, kaptana bunca sorumluluk altında ezildiğini ve bir desteğe ihtiyacı olduğunu iletirken sorumluluklarından bazılarını diğer çalışanlarına paylaştırmasını, sadece işine odaklanarak dışarıda yaşanan bir hayatı ve aşk yaşamını kaçırdığını, ayreten yanında bir kadının gücünü taşıması gerektiğini anlatmak ister. Bu düşüncelerini ise şöyle bir diyalog ile süsler. Aklımda kaldığı kadarıyla aktarayım.

“Yıllar yılı hep dağınık ve pasaklı biri oldum. Sürekli işimle meşguldüm ve diğer şeylerle ilgilenemiyordum. Beraber olduğum bir kadın vardı. Evime gelir ve ne zaman görsem evimi toparlanmış, temizlenmiş görürdüm. Anlamadığım şey ise beraber olduğum kadının evi benim evim kadar dağınıktı. Ama ısrarla benim evimi düzeltirdi. Nedenini sorduğumda bana şöyle dedi: ‘Kendi evimi temizlerken olaya sadece temizlik olarak bakıyorum. Yerleri o an silerken aklımdan geçen tek şey bunun bir temizlik olduğu ve başka bir şey ifade etmediği. Ama senin evini temizlerken yaptığım işe temizlik olarak bakmıyorum. Senin odanın her tozunu alırken hissettiğim ve düşündüğüm şey sana olan sevgim. Temizlik yaparken sana olan aşkımla dolu oluyorum ve sevgimle temizlik yapıyorum.”

Gelelim biz diğer ırkların kendi dinlerini tanıttıktan sonra dünyalıların dinlerini diğer uzaylı ırklara nasıl tanıttıklarına…

- Ne tür bir gösteri planladı?
- Dünya'nın baskın inanç sistemini sergileyeceğini söyledi.
- Davul sesi duymuyorum.
- Ya da çan.
- Ya da ilahiler.
- Doğru yer olduğuna emin misiniz?
- Yeter, ben gidiyorum.
- Burada beklememizi söyledi,bekliyoruz.

- Pekala, hepimiz hazırız.
- Buradan gelin lütfen.

- Bu Bay Harris. Bir ateist.
- Peder Cresanti, Roma Katoliği.
- Bay Hayakawa, Zen Budisti.
- Bay Rashid, bir Müslüman.
- Bay Rosenthal, bir Ortodoks Yahudi.
- Oglala Siyu inancından Koşan Geyik.
- Peder Papapoulous,bir Yunan Ortodoksu.
- Ogigi-ko, Ebo kabilesinden.
- Machukiak, bir Yupik Eskimo.
- Sawa, Jivaro kabilesinden.
- Isnakuma, bir Bantu.
- Bayan Chang, bir Taocu.
- Bay Blacksmith, bir aborijin.
- Bayan Yamamoto, bir Şinto.
- Bayan Naijo, bir Maori.
- Bay Gold, bir Hindu...
……..
……
….

.

23 Haziran 2009 Salı

DGM - Hereafter




Underground grupları yakından takip ettiğim oluyor. Bu bağlamda bayağı bir albüm çıkarıp fazla tanınmayan İtalyan Prog-power grubu DGM'e ayrı bir parantez açmak lazım. Son aylarda sürekli dönüp duruyor bu grubun son albümü olan Frame ve kesinlikle bana ilaç gibi geldiğini söyleyebilirim. Heavy Metal'in kendine has ruhu, coşkusu, enerjisi ve gaz riffleri tam yol devam ediyor. İleride aynı lezzetle yola devam etmeleri dileğimle...

İlk klipleri olduğu için klibin kalitesini sorgulayacak değilim. Özellikle 2:45 civarında başlayan o leziz köprü bölümü beni benden alıyor.

İlerinin Apaçık Olması Neye Yarar?


İlerideki ormanı da, gerideki denizi de sis kaplamış. Oysa dağın uzaktaki doruğu bir ilkbahar göğü kadar canlı. İleride, ağaçlar ve gölgeler arasında pusuya yatmış nişancılar saklı. Geride, sürüklenen ağaçlara tutunmuş, başları suyun altında suikastçılar giderek yaklaşıyor.

İlerinin apaçık olması neye yarar?

***

Kuşkular saldırır sana. Şaşkınlık hükmünü sürer sende. Dünü yarından ayıramazsın. Yüreğini dinle, rehberin o olsun. Bir davul gibi vuran yüreğin. Kış ırmakları gibi gümbürdeyen yüreğin. Sonunda ses ve sessizlik birbirinden ayırt edilemez olur.

Dinle.
Dinle.
Dinle.

Su değil, kan.
Senin kanın!

***

Güzellik, en sert kış gününden daha soğuk olabilir. Isıtan sevgidir, güzellik değil.



***

O yıl Lord Shayo buz gibi soğuk kış denizinde dondu; halefi Lord Ryoto’ya bahar çiçekleriyle yüklü bir dal çarptı; bir sonraki varis Lord Moritake, yazın çakan bir yıldırımla kavruldu. O zaman Koseki bölgenin lordu oldu.

“Havayla başa çıkamam ki” dedi.

Sonbaharın ilk yağmurları düşerken, bütün muhafız birliklerini idam etti, bütün cariyelerini manastıra, aşçıları sürgüne gönderdi, ahır şefinin kızıyla evlenip Şogun’a savaş açtı.

Lord Koseki, otuz sekiz yıl hüküm sürdü.

***

Savaştaki kayıplarımdan dolayı üzüntü duymalıyım elbette. Yenilgi hiçbir zaman hafife alınmamalıdır. Ancak, estetik bakış açısını da bırakamıyorum, bundan daha zarif güzelliğe sahip bir sonuç da olamazdı.

Hafif hafif yağan karın beyazı. Dökülen kanın kırmızısı.

Bundan daha beyaz bir beyaz, daha kırmızı bir kırmızı, daha soğuk bir kar, daha ılık bir kan olabilir mi?



***

Bilgeler, mutluluk ile acının bir olduğunu söylerler. İlkini bulduğumuz zaman ikincisini de bulduğumuz için olmasın bu?

***

Sözler yaralayabilir. Sessizlik iyileştirebilir. Ne zaman konuşacağını, ne zaman konuşmayacağını bilmek, bilgelerin bilgeliğidir.

Bilgi engelleyebilir. Bilmemek özgürleştirebilir. Ne zaman bileceğini, ne zaman bilmeyeceğini bilmek, kahinlerin bilgeliğidir.

Sözcüklerin, sessizliğin, bilginin ya da cehaletin engellemediği kıvrak bir kılıç pürüzsüz keser. Bu, savaşçıların bilgeliğidir.

***

Tanrı ve tanrılar, atalar ve ruhlar, iblisler ve melekler, bunların hiçbiri senin yaşamını yaşayamaz, senin ölümünü ölemez. Ne kehanet, ne insanların aklını okumak, sana, senin doğru yolunu gösterebilir.

Ben bu kadarını öğrendim.

Gerisini sen öğreneceksin...

22 Haziran 2009 Pazartesi

Frank Rijkaard'ın Tükürüğü




Şu meşhur tükürük Rijkaard’ın Galatasaray’a gelmesinin ardından çok konuşuldu. Aradan tam 19 yıl geçmişken Rijkaard’ın Völler’in sırtına yolladığı tükürüğün medya sayfalarına taşınması çok manidar. Medyanın Galatasaray’a dair sürekli kusur arama macerasına değinmeyeceğim. Ama günümüz habercilerinin hiç çalışmadığı ve hiçbir şey bilmediği de bir gerçek. (Bazı isimleri kesinlikle ayırıyoruz.)

Peki bu tükürük meselesinin özü nedir?

Neden böyle bir şey oldu?

Aslında bu olayı aşıp daha gerilere gitmek, Almanya ve Hollanda arasındaki mevcut gerilime bir göz atmak lazım.

Özellikle 80’li yılların sonu ve 90’lı yılların başında Hollanda ile Almanya arasında inanılmaz bir gerginlik söz konusuydu. Aslında bu gerginliği yaratan Hollandalılardı ve kendilerince haklıydılar. Her şey 1940’lara dayanıyordu. Hitler Almanya’sının Hollanda’yı işgaline… Tüm gerginliğin asıl nedeni buydu.

1974 yılında 2-1 Almanya’nın galibiyeti ile sonuçlanan maç esnasında ileriki günlerde göreceğimiz düşmanlık yoktu. Ne olduysa sonradan oldu. Özellikle 1980 ve 90 Hollanda kuşağının bir önceki eski kuşağa oranla sert, düşmanca tavır ve bakış açıları olmuştu. Bunu ülkelerinde yaşayan Türklere ve diğer yabancı uyruklara olan tavırlarından da anlayabilirsiniz. 80-90 döneminin gençliğinin en nefret ettiği ülke sıralamasında ilk sırayı rakipsiz Almanya alıyordu. 1988 yılındaki Hollanda – Almanya maçının inanılmaz sert ve düşmanca geçmesinin en önemli sebebi buydu. Çünkü o günün kuşağı Alman’lara Hitler’in çocukları gözüyle bakıyor ve bu düşünceyi Hollandalı futbolcular da taşıyordu. Nitekim Hollanda, Almanya’yı 2-1 yenip finale çıkınca Hollanda kurulduğundan beri belki ilk kez bu kadar inanılmaz sevinmişti. Çünkü toplam nüfusun %70’i dışarıdaydı.

Dile kolay, nefret ettikleri ülkede düzenlenen bir şampiyonada yarı finalde en nefret ettikleri ülkeyi yenmişlerdi. Dışarı çıkan Hollanda halkı ne kadar bisikletleri varsa havaya kaldırmışlar ve “işte, bisikletler bizim, havaya yükseliyor” demişlerdi. Bu tepkinin anlamı manidardı. Çünkü Hitler Almanyası Hollanda’ya girdiğinde Hollandalıların bisikletlerine el koymuşlardı.

Maç sonrasında yaşananlar ise inanılmayacak gibiydi. Öyle düşmanlık vardı ki forma değiştirme muhabbetine dahi girmemişlerdi futbolcular. Sadece Koeman, Olaf Thon’un formasını almıştı. Ama ne için olduğu inanılır gibi değildi.

1974 ve 1988 yılında Hollanda formasını giyen Hollandalı oyuncular Almanya üzerine şiirler yazıyorlardı. En felsefik şiirin ise Ruud Gullit’e ait olduğu söyleniyor. Bu şiirlerde Almanya siyah olarak betimlenirken, Hollanda beyaz olarak betimleniyordu. Hatta Koeman’ın yazdığı şiir okunduğunda Olaf Thon’un formasının akibeti de belli olmuştu. Şiire göre Koeman söz konusu formayı kıçını silmek için kullanmıştı. Alman oyuncular geçmişte yaşanan utanç dolu olayların asıl sorumlularının kendileri olmadığını ifade etseler ve haksızlığa uğradıklarını iddia etseler bile Hollandalı futbolculara göre onlar Hitler’in çocuklarıydı.

Anlayacağınız, o zaman inanılmaz bir gerginlik söz konusuydu, futbolcuların üzerinde şiir yazacakları kadar. Bu şiirlerden en kötülerinden birini ise Neeskens yazmış, onu da belirtelim.

Gelelim 1990 Dünya Kupası’nda Rijkaard’ın Völler’e tükürmesine. Bu tamamen ayrı bir olaydı. Hem de 1988’deki gerginlik hala devam ederken… Rijkaard, Hollandalı diğer futbolcuların aksine kesinlikle ırkçı bir yaklaşıma sahip değildi kişilik itibariyle. Yapısı müsait değildi. Sahada oldukça sakin olan bir futbolcuydu. Ama 1990 yılındaki Almanya maçında Rijkaard’ın Völler’e yaptığı faul sonrası Völler’in oldukça kaba bir şekilde Rijkaard’a ırkçı hakarette bulunduğu, sahada centilmenliğiyle tanınan Rijkaard’ın bu yüzden çileden çıktığı bilinmektedir. Ama tüm bunlara rağmen Rijkaard, belki de meslektaşını korumak ve olayı büyütmemek amacıyla olsa gerek, Völler’in ne söylediğini açıklamamıştır. Sahaların centilmen ve sakin efendisi öyle ağır bir hakarete maruz kalmıştı ki dayanamamıştı.

Hollanda ve Almanya arasındaki tarihe dayalı düşmanlık ortadayken ve böyle bir ortamda Rijkaard’ın söz konusu futbol savaşına hiç bulaşmadan kendi şahsına yönelik bir duruma tepki göstermesi ayrıntıcığı ortadayken, bu konuda haber yapanların asıl amaçlarını sorgulamakta fayda var.

19 Haziran 2009 Cuma

Arsene Wenger vs Alex Ferguson




Ülkemiz ve dünya futbol arenası incelemeye tabi tutulduğunda ‘istikrar’ konusunun inanılmaz önemli olduğu gerçeğine şahitlik etmişizdir. Özellikle ülkemiz takımlarının gömlek değiştirir gibi teknik direktör değiştirdiği bir ortamda hemen Arsenal’ın Wenger ve Manchester United’ın Ferguson’una atıfta bulunmamız değişmeyen bir kural halini almıştır.

Peki söz konusu uzun yıllara dayalı istikrarlı sistemin uygulanabilirliği nedir? Öte yandan Wenger mi yoksa Ferguson mu daha başarılı bir yol takip etmektedir?

Wenger’in kariyerinde iki önemli dönüm noktası vardır. İlki 1987 yılında Monaco’nun başına getirilmesiyle başarılı bir takım yaratması. İkincisi ise 1995 yılında Japon takımı Grampus Eight’deki bir yıllık deneyiminin ardından 1996 yılında Arsenal’in başına getirilmesidir. Adı sanı duyulmayan bir takımdan Arsenal’in başına getirilmesi ve başlangıçtaki sıkıntılara rağmen takımdaki yerini koruyabilmesi, bir sistem oturtabilmek için sonuna kadar desteklenmesi ve sabır gösterilmesi öğesinin önemli bir parçasıydı. Wenger on üç yıldır Arsenal’in başında olmasına rağmen Avrupa’da hiç kupa kaldırılamamıştır.

Ferguson ise yaptıklarıyla ‘sir’ lakabını neden aldığını bizlere fazlasıyla kanıtlamış kurt bir hoca. Özellikle İskoçya’da Rangers-Celtic hegemonyasını, sıfırdan yarattığı bir Aberdeen gerçeği ile yerle bir etmesi onun ne kadar özel bir hoca olduğunu kanıtlıyordu.

Şöyle bir görüntü aklınıza getirin: Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş ve Trabzonspor’un olduğu bir ligde misal Konyaspor’un başına gelen bir hocanın sıfırdan, çok genç oyunculardan bir takım yarattığını ve ligdeki büyük takımların varlığına rağmen üç kez şampiyonluk kazandığını, bununla kalmayıp Avrupa Kupa Galipleri Kupası ve Süper Kupa’yı da hanesine eklediğini varsayın.

Ama ülke olarak asıl feyz almamız gereken, Ferguson 1986 yılında Manchester United’ın başına geldiğinde 1990 yılına kadar Manchester inanılmaz kötü yıllar geçirdi. 1990 yılında kazanılan Avrupa Kupa Galipleri Kupası’na kadar hiçbir kupa başarısı yoktu. Bazen ligin diplerine demir atılmıştı. Fakat her şeye rağmen yönetim Ferguson’un arkasında durmuş; 8 Premier Lig şampiyonluğu, 1 FA Kupası, 6 FA Charity Kupası, 2 Şampiyonlar Ligi, 1 Kupa Galipleri Kupası, 2 Kıtalararası Kupa ve 1 UEFA Süper Kupası bu sabırla kupalar hanesine eklenmiştir.

Artık günümüze baktığımızda Arsenal ve Manu takımları bir takım kimliğinin iyice ötesine giderek adeta bir şirket, bir kurum yapısını kazanmıştır. Sportif başarılar önemli olmakla birlikte en az bunlar kadar başarılı olma mertebesini kazandıran şey ise kulübü mali anlamda çok iyi para kazanan güçlü bir kuruma, şirkete dönüştürmek. Wenger ve Ferguson’un adeta bir şirket CEO’su tadıyla sağladıkları mali başarılar neden vazgeçilmez olduklarını, daha doğrusu sportif bir başarı elde edilemese bile sonuç itibariyle neden başarılı kılındıklarını açıklayan en önemli noktadır.

İki hocayı teraziye vurduğumuzda Ferguson’un başarılar açısından inanılmaz ağır bastığını görebiliyoruz. Bunun en önemli sebebi, bana göre, Wenger’in genç oyunculara daha fazla takıntılı olması. Eğer bir takıma çok fazla genç oyuncuyu monte ederseniz, tecrübesizliklerinin neden olacağı olumsuzluk özellikle Avrupa arenasında sırıtacaktır. Ferguson ise elindeki genç oyuncuları mükemmel derecede işlemekle birlikte genç oyuncularla tecrübeli oyuncuların optimal uyumunu sağlamakta ve denge duyusu oldukça sağlıklı olan bir kadro ile maçlarını oynamaktadır. Wenger’in kadroyu sürekli gençlerle yenilemesi, gençlerin ağırlıkta olması ve her yıl peşi sıra gerçekleşen genç oyuncu rotasyonu tecrübe ve uyum açısından takım olabilmenin önüne geçen en önemli engeller olarak dikkati çekiyor.

Eğer takımınız kadrosal anlamda süreklilik kazanamamışsa ve her yıl sürekli değişime uğruyorsa takım olma prensibini gerçekleştirmek güçleşecektir. Ferguson açısından olaya baktığımızda Manu ile özdeşleşmiş ve yıllarca Manu formasını giymiş bir çok futbolcu ismi sayıklanabilir: Ryan Giggs, Paul Scholes, Neville kardeşler, Roy Keane, Bryan Robson…

Arsenal açısından böyle uzun bir liste çıkarmak oldukça güç. Ferguson’un özellikle gençleri çok daha başarılı bir şekilde işleyebilme, inanılmaz özellikler ekleyebilme becerisiyle beraber takım içinde yer alan oyuncuların varlıklarını uzun süreye yayması, Manu’nun uzun süre rakipsiz olmasının en büyük nedenlerinden biriydi. İlk geldiği günlerde fiziksel anlamda oldukça güçsüz olan, ayakta zoraki duran Christiano Ronaldo’dan günümüzün futbolcu canavarını yaratan ve Wayne Rooney’i günümüzde komple bir futbolcuya dönüştüren Ferguson işlemeciliğinin üstün yetisinin altını çizmek lazım.

Bu iki takım en kötü zamanlarında bile aynı isimlerle yola devam ederken, Manu Ferguson geldiğinde ilk yıllarda diplerde sürünürken hâlâ Ferguson’un arkasındayken, ülkemizde neden uzun yıllara dayalı planlı ve programlı bir sistem uygulanmaz? Ülkemizde istikrara dayalı, sportif başarıdan ziyade mali olarak başarılı bir kurum, gerçek bir şirket hüviyetindeki futbol işletmelerini kurabilmek ne kadar mümkündür? Eğer olaya Wenger ve Ferguson açısından yaklaşmak istersek ülkemizde böyle bir sistem imkansıza yakın gibi görünmektedir. Bunun bir çok nedeni var.

Öncelikle ülkemizde her şeyin sportif başarıya odaklandığı bir futbol anlayışına sahibiz. Taraftar olarak bunu ön plana alan zihniyeti geçtik; yöneticilerimiz de her şeyi sportif başarıdan ibaret olarak görmektedir. İstikrarı sağlamak anlamında aydın bir düşünceyle ve radikal bir kararla yola çıkan bir yönetim mevcut olsa bile sportif başarısızlık durumunda bu aydın düşünceyi sürekli boğmak isteyecek bir taraftar profilini maalesef es geçemiyoruz. Çünkü taraftar her ne kadar “yensen de yenilsen de taraftarın seninle” diye tezahürat etse bile, peş peşe üç mağlubiyet sonucunda takımını yerden yere vuracak ve protestolara başlayacaktır. Öncelikle sağlam bir sistem kurmak adı altında istikrarı düşünen yönetimlerin isteği, düşüncesi ve geleceğe dair planlarını taraftara çok iyi anlatabilmesi kritik bir noktadır. İster kabul edelim, ister etmeyelim, günümüzde kulüp yöneticiliği bir nevi taraftarın reaksiyonuna göre hareket edebilme sanatına dönüşmüştür.

Peki Wenger ve Ferguson’un kurduğu scout sistemini, yani oyuncuları izleme komitesinin oldukça etkin çalışabilmesini ülkemizde sağlayabilmek mümkün müdür? Fazlasıyla mümkündür ama bunun için maalesef önemli bir mali altyapıyı sağlamak gerekmektedir. Hem oyuncuları ararken paraya ihtiyaç vardır, hem de önemli bir gelecek vaat eden gençleri kulübe kazandırabilmek ve genç oyuncunun kulübünü ikna edebilecek mali yeterliliğe sahip olmak gerekmektedir. Bu anlamda daha fazla paraya sahip olan ve dünya üzerinde önemli bir isme sahip olan takımların bir adım değil, fersahlarca adım önde olduklarını kabul etmek lazım. Örneğin Arsenal ve Manu’nun talip olduğu bir genç oyuncunun Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş tarafından her anlamda ikna edilebilmesi çok güç. Maça öncelikle 3-0 yenik başlanıyor.

Bu noktadaki en önemli sıkıntılardan biri kulüplerimizin 15-16 yaşındaki oyunculara minimum bir anda 5-6 milyon euro ödemesinin imkansıza yakın olması. Çünkü futbol kültürümüzde maalesef 15-16 yaşındaki bir çocuğa 5-6 milyon euro öderseniz, hem medya hem de taraftarlar tarafından tefe koyulursunuz.

Örneğin Arsene Wenger Carlos Vela için 2005 yılında daha on altısındayken 10 milyon dolar teklif etmiş ve 5 yıllık sözleşme imzalanmıştır. 16 yaşında bir çocuğun İngiltere’de çalışma izni mümkün olamadığından Celta Vigo, Salamanca ve Osasuna gibi takımlarda kiralık oynamış ve bu sezon formasına kavuşmuştur.

Ya da Cesc Fabregas…

Henüz 15 yaşındayken Barcelona altyapısından Arsenal’e 5 milyon euroya kazandırılmıştır.

Hem de Arsenal altyapısına…

Bizim ülkemizde böyle bir transfer ve transfer ücreti inanılmaz eleştirilere maruz kalacakken Arsene Wenger bu transfer hakkında şöyle diyordu: “Onu bu kadar ucuza nasıl aldık, hâlâ inanamıyorum!”

Şu an Fabregas’ın nasıl bir oyuncu olduğu ortada ve kulübüyle 2014 yılına kadar sözleşme uzattı.

Fabregas’ın günümüzdeki yetkinliği tamamen futbolcu izleme komitesinin başarısıdır. Çünkü genç oyunculardaki cevheri görebilmekle birlikte o cevheri işleyebilmek, çocuk yaşta olsalar bile oldukça yüksek rakamlarla satın alıp, birkaç yıl boyunca A takımda oynatmadan pişmesi için beklemek de tamamen sabırlı bir sistem ve istikrar planının karşılığıdır. Bu anlamda düşündüğümüzde ülkemizde böyle bir sistem ve planın neden ‘şu an için’ söz konusu olamayacağını şu ufacık örneklerle bile görebilmek mümkündür.

Moleskine Defteri ve Sanrılar




Zaman…

İlerledikçe insanoğlunun daha da geliştiğine eşlik eden zaman… Bazı noktalarda gelişimden bahsedilebilirken bazı noktalarda geriye mi gidiyoruz, nedir? Yüzyıllar öncesinin eserlerini düşünüyorum. Ne kadar da ileri, zamanın ötesinde… Günümüzde bile zamanın ötesinde… Zamanımızda hâlâ üstüne çıkılamadı onların.

Ne kadar da ironik!


17. yüzyılın karanlığında 1642 yılında başlayıp 1663 yılında bitirebildiği on iki kitaplık “Kayıp Cennet”i (Paradise Lost) ile tanrı ve şeytanın mücadelesini aktaran, iyilik ve kötülüğü savaştıran, “bana bütün hürriyetlerden evvel, bilmek, düşünmek, inanmak, vicdana göre konuşmak mertebesini veriniz” diyen, kutsal kitaplardaki Adem ve Havva sorununu “Kayıp Cennet” hamlesiyle esrarengiz bir şekilde yorumlayan, 1640 yılında görme yeteneğini yitirmeye başlayıp 1651 yılında tamamen kaybeden, bir rivayete göre körlüğü mum ışığı altında sürekli yazmasına dayandırılan bir John Milton var mı şu günlerdeki tarih sahnemizde?

Yeryüzünün gelmiş geçmiş en iyi on eseri arasında yer alan Kayıp Cennet (Paradise Lost) kitabıyla şeytanın Adem ve Havva’yı cennetten kovdurmak için planlar yapmasını, şeytanın cennetten kovulmasını ağdalı ve karanlık bir şekilde anlatmaktaydı. Şeytan bir kahraman gibi anlatıldığı için eleştiri oklarına hedef olmuştur. Ama dikkatli okuyucular şeytanın karizmasının sabit olduğunu ama iyilik çıtasının sürekli düştüğünü gözlemleyeceklerdi.



Hürmüz’le Hind’in zenginliğini gölgede bırakan,
ya da görkemli Doğu’nun cömert eliyle krallarına
yaban inciler ve altınlar yağdırdığı bir ülkede,
o korkunç mevkiye kendi çabasıyla yükseldiği
o yüce tahtına tantanayla kurulmuş oturuyordu şeytan.
ve can havliyle, umudunun da ötesinde
yükseldiği bu yerde, cennete karşı açtığı
boşuna bir savaşı sürdürüyordu bıkıp usanmadan,
ve olanlardan ders almayan mağrur hayal gücü
şöyle dile getiriyordu aklından geçenleri:

-“ey göğün tanrıları, hükmedenler, hükmedilenler!
ezilmiş ve kovulmuş olsam da hiç bir derinlik
tutamayacağına göre boşluğunda ölümsüz canlılığı,
cenneti yitirmiş saymıyorum kendimi: düştüğü yerden
yükselerek belirecek göksel erdemler, daha görkemli
ve daha ürkütücü herhangi bir düşüşten,
ikinci bir yazgıdan korkmamanın güvenliği içinde.”


(Paradise Lost ikinci kitaptan)


Ortaçağın karanlık din dehlizlerine bölünmüş evrelerinden itibaren baskıcı Katolik düşüncesine karşılık oluşturulan Protestan görüşlerin ışığında, İngiltere’nin de içinde yer aldığı Rönesans hareketinin bir parçası dahilinde sayılabilecek John Milton’ın varlığı ve düşünceleri, dönemine göre oldukça cesur olmayı gerekli kılıyordu.

İkliminin neden olduğu karanlık, puslu ve kasvetli havası, İngiltere’nin dünya edebiyatına neden çok derin, şiirsel, karmaşık, ağdalı ve kasvetli yazarları sunduğunu çok iyi açıklamaktadır. John Milton, dünyanın en iyilerinden biri olan (belki de en iyisi) William Shakespeare’ın ardından Britanya’da ikinci sıraya rahat bir şekilde koyulabilecek isimlerdendir. John Milton söz konusu çığlıklarıyla insanlara Tanrı’nın yolunu doğru bir şekilde yansıtmak istediğini belirtse bile şiirleriyle bir nevi Homeros ve Dante gibi isimlerin peşinden koşmaktadır. İlahiyattan ziyade plan, eylem ve sonuç peşindedir. Bir Protestan’ın İngiliz kilisesine karşı çıkışının nüansları yatar. Kayıp Cennet, Karl Marx’ın üretemeyen işçilik kavramına konu olmuş ve ona göre bu eser ticari bir mal değildir.



İngiliz Dili ve Edebiyatı’na 1700 tane kelime kazandıran, günümüzde insanlar 200-300 kelimeyi aşamadan konuşabilirken, o dönemde 25000 kelime kullanan, bu yönüyle Goethe’yle birlikte dünyanın en çok kelime kullanabilen nadir yazarlarından biri olan, 1564-1616 yılında yaşamasına rağmen o zamanlar üzerinde durduğu konuların hâlâ üzerinde durulması, tartışılması ve olaylar örgüsünün devam etmesi nedeniyle dehalığını kanıtlayan, yazdığı soneler ve oyunlarla alanında rakipsiz William Shakespeare gerçekliği tüm kasvetleri üzerimize çekiyor.

“Ya sizi denize doğru sürüklerse efendimiz?
Yahut denize inen uçurumun korkunç kenarına götürür de
orada aklınızı başınızdan alacak başka bir şekle girerek sizi cinnete sürüklerse?
Düşünün bir kere…
O tepe zaten başka bir sebep olmasa da dibindeki kulaçlarca derin denize doğru bakıp dalgaların gürültü gümbürtüsünü işiten her insanı hayattan ümit kesme çılgınlığına kaptırabilir.”


Belki de yeryüzüne onun kadar iyi İngilizce bilen ve kullanabilen kimse gelmemiştir. Şiirselliğin çok zor olduğu ve önemli bir deha gerektirdiği İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda sadece kullandığı dil ile müziğin ruhumuzda yarattığı duygusallık etkisini yaratabilen, “insanlar yalnızca kendilerinin hissetmediği acıları çekenleri teselli edebilirler” diyerek derin duyguları, güçlü heyecanları, acıları ve sevinçleri dramatik sesten ibaret tutmayıp lirik ses egemenliğine hükmeden gerçekliğin kendisidir.

Yıldızları süpürürsün, farkında olmadan
Güneş kucağındadır, bilemezsin
Bir çocuk gözlerine bakar arkan dönüktür
Ciğerinde kuruludur orkestra, duymazsın
Koca bir sevdadır yaşamakta olduğun,
Anlamazsın uçar gider, koşsan da tutamazsın…


Çok değil, 1871 yılında Fransa Auteuil’de doğan, William Shakespeare’dan sonra en etkili yazarlardan biri olarak itham edilen, çok hareketsiz bir insan olmasına rağmen içinde taşıdığı oldukça hareketli hayal gücü, sadece bir arkadaşının kendisine bakışından sayfalar dolusu malzeme çıkarabilmesi, uykuya giriş evresini otuz sekiz sayfaya sığdırması, paragraflar uzunluğundaki tek cümleleriyle dikkati çeken, bir satırı dahi atlatmadan okutabilmeyi sağlayacak kadar akıcı ve yoğun stiliyle sıradan bir yazar statüsünde olmadığını kanıtlayan Marcel Proust’un varlığını, yoğunluğunu ve tarzını özlemiyor değiliz günümüzde.



Yaşanılan her şeyin mantıklı açıklamaları üzerinde durmak yerine, her histen duygusal analizlerle süsleyerek günlük yaşamda yemek yemek, gezmek, ceket giymek gibi olağan şekilde yaptığımız sıradan eylemlerin bilinçsiz olarak hafızamızı tetiklediğini, böylece gündelik yaşamdan yola çıkarak geçmişimizle ilgili bir çok şeyi aydınlatabileceğimizi iddia etmişti. Hayatını fiziksel yaşamdan ziyade zihinsel anlamda yaşayan, yaşama zihinsel bakmasından kaynaklı olarak yengeç burcu olmanın getirdiği evcimenlik ve duygusallıkla sürekli ilhamla dolu olması, küçük bir odaya kapanarak büyük bir dünyayı yazması sonucunda, en basit, en sıradan bir hissin peşine düşüp derinlemesine hissettiği duyguları birbirine geçmiş halkalar gibi anlatarak felsefeci yönünden fazlasıyla örnekler sergilemişti.


Yukarıda bahsi geçenlerle aynı kalite ve derinlikte bir çok yazarın ismi pekala sayıklanabilir. Ama hepsi için yerimiz yok. Günümüzde onların yarattığı etkiyi yaratan ve onların üzerine çıkabilecek isimler göremiyoruz.

Hani zaman ilerliyordu?

Hani ilerleyen zaman insanoğlunu geliştiriyor ve ufkunu genişletiyordu?

İnsan zihni kendi içinde zamandan bağımsız olarak büyük bir cevher potansiyeli taşır. Hangi zamanda yaşandığı değil, toplum ve yaşam örgüsünden şiirsel gözlemleri çıkaranlar normal insan silüetinin üzerine çıkabiliyorlar belki de…

Günümüzde elimize aldığımız bir çok bestseller (en çok satan) kitabına baktığınızda yukarıda adı geçen isimlerin yazım tarzı ve şiirselliğinin yanından bile geçemeyeceğini görürsünüz.

Yoksa insan zihni geriye mi gidiyor?

Odaklandığı konular içinde kompleks ve şiirsel geçişlerin artık yeri yok mu?

Bu tadı alabilmemiz için yukarıda adı geçen 17. yüzyıl insanlarına mı kalmamız gerekiyor?

Zannedersem, onlar kadar müthiş olmasa bile insanoğlunu, insan zihnini ve hayatı sorgulaması nedeniyle bir moleskine defterine hayatın gerçeklerini ve sanrılarını döken bir insanoğlunun aşağıdaki tespitleri, günümüzde bestseller olan kitapların neye göre en çok satan kitap olduğunu ve böyle düşünmüş bir akıl deposunun neden en çok satamayacağını az da olsa ifade edebiliyordur.

Moleskine defteri, ikinci yüzyıldan beri üretilen siyah vinil kapaklı, sarı yapraklı, sade, küçük bir defter çeşididir. Van Gogh, Picasso, Ernest Hemingway, Bruce Chatwin gibi ünlüler kullandığı için çok tanınmıştır.
-------------------------------------------------------------------------------------------------

Moleskine defteri, 97. not: eskatolojik* iç sıkıntısı.

Sık sık, Homo sapiens’in neslinin tükenmekte olduğu hissine kapılıyorum. Bu durumun mantığını ve kaçınılmazlığını görüyorum. Ve kendime, türümüz yavaş yavaş kendi sonuna doğru yürüyor diyorum. Olayı felaket tellallığı gibi görmemek lazım, ama benim de ümitsizlik yaşamaya hakkım var tabii ki.

Dünya 4,5 milyar yaşında. Haklısınız, belli bir büyüklükten sonra sayıların ifade ettiği değeri algılamak kolay değil. Ama sizi temin ederim, bunlar ansiklopedide yazan rakamlar. Biz istesek de istemesek de Dünya 4,5 milyar yıldır orada duruyor.

İnsanlığa gelince, onun geçmişi iki milyon yılı ancak buluyor. Bu durum size gayet normal gözükebilir, ama 140 milyon yıl hüküm süren dinozorları düşününce, bana komik geliyor… Ayrıca bu hayvanlara karşı duyduğum saygıyı da arttırıyor.

İnsan cinsinin farklı türleri arasından sadece birisi hayatta kalmayı başarabildi, o da bizimkisi. Homo sapiens. Onun hikayesi, ki ilginç bir hikaye bu, muhtemelen bundan yüz yirmi bin yıl önce Afrika’da başladı. Bazıları onun başka bir yerde de ortaya çıkmış olabileceğini düşünüyorlar, mesela Asya’da ve çok daha uzun bir süre önce. Ne olursa olsun, bu güzel bir yaş. Yok olmak için güzel bir yaş… Ben olaylara farklı bir gözle bakamıyorum. Bugün ya da yarın sıra bize de gelecek. Bazen bunun düşünülenden çok daha yakın olduğu ve türümüzün günlerinin sayılı olduğu hissine kapılıyorum.

Herhalde bunu düşünen tek kişi ben değilimdir.

Belki de, ben diğerlerinden biraz daha ümitsizim. Elimde benden başka kimsenin bilemeyeceği bilgiler var ve bunlar beni haklı çıkarmak için uydurulmuş şeyler değil. Ama şimdiden emin olduğum bir şey var, benim haricimdeki birileri de bunu hissediyor ve tahmin ediyorlar; Tarihin sonuna geldiğimiz, bundan daha ileriye gidemeyeceğimiz, sınırı belki de çoktan aştığımız yönündeki bu tuhaf kanıyı…

İnsanlık kendi içinde de büyük bir çelişkiyi barındırıyor; hem çevre şartlarının değişimine en iyi uyum sağlayabilen, hem de kendini yok etmeye en meyilli tür. Aşıyı icat eden de, Auschwitz’i organize eden de, İnsan. DHEA** ve nötron bombası. Eminim ki günün birinde ölümsüzlük de icat edilecek.

Yanılmayı çok isterdim, hâlâ insanlığa inanabilmeyi de, ama olaylar bunu zorlaştırıyor ve işaretler var.

Öncelikle şu biz her şeyi denedik duygusu: Komünizm, Kapitalizm, Liberalizm, Sosyalizm, Hıristiyanlık, Musevilik, İslam, Ateizm… Her şeyi. Biz şimdiden her şeyi denedik ve bütün bunların nasıl sonuçlandığını biliyoruz: Kocaman bir kan gölünde. Kendi kendimize karşı bitmek bilmez bir katliam. Çünkü biz böyleyiz. Homo sapiens böyle. Dünyanın ve kendinin yıkıcısı, bir süper yok edici. Peki, bu şekilde onun sonu gelmeyecek mi?

Bunu düşünen bir tek ben olamam.

Başka şeyler de var. Mesela, her geçen gün daha güçlü, alt edilmesi daha zor olan, İnsan’a karşı mücadelesinde sürekli mevzi kazanan virüs var. Sonra iklim var, ozon tabakası, küresel ısınma, aşırı nüfus, toprak erozyonu, sayıları ve yıkımları sürekli artan doğal afetler var. Düşüşümüzü ve kutuplaşmamızı durdurmaktan aciz olan, çıkmazdaki politika var. Kuzey ve Güney eninde sonunda karşı karşıya gelecekler… Gerçekçi olmakta fayda var; uyum konusunda evren şampiyonu olsak da, bela peşinde böyle koşmaya devam edersek, günün birinde sonumuz geri dönüşüm makinesi olacak.

Ve biz Evrende yalnızsak benim eskatolojik iç sıkıntım daha korkunç bir hal alıyor. Ama bu durum tek başımıza olma olasılığını azaltmıyor. İki milyon yıllık bir evrimin sonunda, Homo sapiens yalnız olacak. Sonsuz Evrende düşünen tek varlık. Yaşamın tam bir mucizesi mi, ters yönde bir araba kazası mı? Gidin araştırın! Ver bir gün, yok olacak. Her zamanki gibi yalnız. Sonsuzluğun zenginliğine yapılan bir nanik. İnanılmaz bir israf.

İşte. Bu benim eskatolojik iç sıkıntım. Sık sık, Homo sapiens’ın neslinin tükenmekte olduğu hissine kapılıyorum.

Belki de doğanın devreye girmesinin zamanı çoktan geldi.


------------------------------------------------------------------------------------------------


*Eskatolojik: Yunanca eskhatos (son) ve logos (söylem) sözcüklerinden oluşur. İnsanın nihai kaderiyle ilgili doktrinlerin ve inançların bir bütünü. Öğretinin konusu insanın sonudur.

**DHEA: Böbreküstü bezlerinin ürettiği yağları eriten bir hormon.

------------------------------------------------------------------------------------------------


Fransız yazar Henri Loevenbruck, Kopernik Sendromu isimli eserinde kendisini şizofren sanan bir karakterin üzerinden yürüttüğü psikolojik gerilim öğeleriyle dikkatleri çekiyor. Sürekli duyduğu seslerin sanrılar değil, başka insanların düşünceleri olduğunu anlayan Vigo Ravel’in moleskine defterine düşüncelerini günlük tadında sık sık not etmesi ve hikaye örgüsü içerisinde söz konusu günlüğe bizim de şahitlik etmemiz, insanoğlunun zihinsel anlamdaki düşünce muhteşemliğinden daha başka ne olabilir ki?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails