9 Mart 2010 Salı

Mahalle Maçından Bir Dost ve Eski Mektuplar


İnsanların belirli isimlerle adlandırdıkları bazı dönemler vardır. Bu isimler, kişiden kişiye kendi bakış açılarınca değişiklikler gösterir: Aydınlık, Karanlık, Işık, Mutluluk, Karamsarlık, Rezalet Dönemleri gibi…

Pendik Tavşantepe deyince aklıma gelen ilk şey, gökyüzünde yükselmiş olan bir güneş ve bu güneşin denize vurması, yansımalarını oluşturması, geceleri yakamozlarla ışıldayan bir deniz, gezinen tekneler ve bu yönüyle pozitif bir anlam, görüntü, manzara sunarak akıllara ışığı, aydınlığı, mutluluğu getirmesiydi.

1991-2000 yılları arasında Pendik Tavşantepe’de yaşamıştık. Tavşantepe, Pendik’in güzel yerlerinden biriydi. Bulunduğumuz yer siteler kenti olmakla birlikte, biraz yüksekteydi, muazzam bir manzaraya sahipti. Dairemiz denizi direkt karşıdan görürdü ve deniz çarşaf gibi önümüzde uzanırdı.

Arkadaşlık açısından en güzel, en verimli ve en derin paylaşımlarım ilk burada başlamıştı. Hayatımda gerçekten etkili olmuş kişilerdi. Gerek kişiliğin çizilmesinde, gerek paylaşımlarda, gerek olaylara bakış açılarında. Bu arkadaşlığın yanı sıra yaz mevsimine girildiğinde oluşan sinerji, mevsimin o güzelliği, yapılanlar, gece çıkmaları ve o güzel manzara bir araya gelince ışık, gözleri kamaştırıyordu.

17 yaşında bir kerataydım. Yine her zamanki gibi mahallede top koşturuyordum arkadaşlarla. Aynı mahalle içinde iki takıma ayrılmıştık. Genelde atak oynuyordum ve bir arkadaşı geçmek pek kolay olmuyordu. Adeta taştan bir engeldi, süper defans yapıyordu ve şaka yollu takılıp duruyorduk. İlk o zaman tanışmıştık. Böyle maçlar devam ede geldi ve her seferinde şakalaşmalarımız devam etti. 13 yaşındaydı ve adı Seçkin’di.

O zaman için kuzenimden sonra hayatımda en önemli insanlardan biri olacağını nereden bilebilirdim ki? 13 yaşındaydı ama yaşıtlarına göre bayağı olgundu. Sonrası, yıllar boyu paylaşılacak güzelliklerdi.

Yıllar boyu, her gün onlardaydım, bazı geceler kalırdım bile. Bana yatağı açardı ve bazen yanıma gelirdi, sabaha kadar muhabbet ederdik. Apartmanlar hemen yan yanaydı. 9 katlı bir apartmanın en üstünde otururlardı ve bazen balkonda muhabbet ederdik sabaha kadar. O yükseklikten denize kuşbakışı bakarken, deniz o karanlıkta uzanırken, muhabbetlerin tadı bir başka olurdu.


18-19 yaşlarım aynı zamanda yazı konusunda tam manada gerçek girişimlere başladığım dönemdir. O sıralarda büyük abim her ay Blue Jean alırdı. Mektup arkadaşlığı bölümü vardı ve mektup arkadaşı edinmek için Blue Jean’e gönderdiği bir mesaj yayınlanmıştı. O günden sonra evimize onlarca mektup geliyordu. Postacı, “bu kadar mektup ne ayak, imanım gevredi, sizin oğlan çapkın falan mı diye takılırdı” abim için. Abim bir ara bak bu kız metalciymiş, sen yazsana falan demişti. Öyle bir mektup daha çıkarıp vermiş ve istersen sen yaz bunlara demişti. Bu olayla iki tane mektup arkadaşım olmuştu.

Öncelikle 18-19 yaşında olmama rağmen gerçekten saf duygularla yaklaşan biriydim. Kesinlikle, şunları bir kafalayayım, tavlayayım tarzı abazan bakış açılarım yoktu. Tek isteğim, yeterince arkadaşa sahip olmama rağmen, mektup yazmayı seviyor olmaktan ve daha doğrusu bir şeyler yazıyor olmaktan gerçekten memnuniyet duymamdan dolayı bu yolla güzelce bir şeyler paylaşma isteğimdi. Mektup arkadaşlarım bana hemen cevap vermişlerdi. Diğer tüm mektup yazanların koca olmayı teklif ederken benim farklı yaklaştığımı söylemişlerdi.

Mektupların cevabını beklemek harika bir duyguydu. Hemen hemen her gün insan posta kutusunu kontrol ediyordu. Atilla Çelik adına yazılmış bir mektubu ele almak öyle mutlu edici bir şeydi ki.


Şu an için düşündüğümde, mektupların kurumaya yüz tuttuğunu ve elektronik postaların yeni krallar olduklarını tartışmanın asıl anlamı bu esnada ortaya çıkıyor. Elektronik posta denen şey asla bir mektupla boy ölçüşemez. Evet, elektronik posta çok önemli, zaman konusunda muazzam önemli, uğraştırmak açısından uğraştırmıyor da. Ama mektup öyle değildi. Tamamen emekle kaplanan, elle yazması bile bir alın teri isteyen, mektubu postaya götürmesi de emek isteyen ve cevabı beklemenin getirdiği geçen zamanlar da gizeme gizem katıyor ve anlam veriyordu. Kimden olursa olsun, mektup almak, posta kutusunu açtığımda bir mektupla karşılaşmak, beni dünyanın en mutlu insanlarından biri yapıyordu. Bu duyguyu kesinlikle yaşamak gerekiyordu.

Yıllardır postaneye bir mektup atmadım. Yıllardır tek bir mektup dahi almadım. Ama o zamanlar yaşadıklarım bilinçaltıma öyle işlemiş ki, aradan geçen 13-14 yıl sonrasında, bazen rüyalarımda mektup beklerken görüyorum kendimi. 2000 yılına kadar yaşadığım Pendik’teki bu ev mektuplar açısından ruhuma çok işlemişti. Bugün bile bir rüya gördüğümde, kendimi o evde yaşarken ve sürekli posta kutusuna bakarken görüyorum. Ve ne hikmetse posta kutusuna her bakışımda bir avuç dolusu mektupla karşılaşıyorum. Tam okumak istiyorum ki, her seferinde rüyam sonlanıyor. Bunca yıldır hala niye aynı tarz rüyayı görürüm, bilmiyorum diyemem ama bilinçaltıma bu denli işlemesi araştırılmaya değer.

4 yorum:

LLuvia dedi ki...

Hayatım boyunca hiç mektup almadım. Ama birkaç tane atmıştım. Onların cevaplarını beklerken çok heyecanlandığımı ama karşılığında telefon açtıklarını hatırlıyorum. Fatura hesap özeti gelince bile seviniyorum ben :)
Uzaklara gidersem mektup olayını canlandırmaya çalışıcam :) Ya da kartpostal!

nihansu dedi ki...

Ben çok yazdım bu konuda, özellikle internet icad oldu mertlik bozuldu türünden. Yapım gereği nostalji topağı şeklinde geziniyorum ortalarda, ve hiçbir mektubun tadını bir elektronik postada bulamıyorum, ya da her yılbaşında simli kartpostal almanın keyfini süremiyorum hiç. Mektup arkadaşlarım benim de olmuştu ve her gün eve geldiğimde posta kutusunda adıma yazılı bir zarf bulmak ne heyecan vericiydi. Çocukluğumdan beri yazmayı çok sevdiğimden tüm arkadaşlarımla mektuplaşırdım.
Tüm bunların yaşla bir ilgisi olmadığını, eskiye duyulan özlemin dışında bir anlamı olduğunu biliyorum artık. Yazan kişinin ellerinin değdiği, belki kokusunun sindiği ve zamana yayılan içinde bir bekleyişin olduğu birşey mektup. Zaman, hız ve etkileşimli bir paylaşım açıcından internetin hakkını çok yemek istemesem de yine de eski kafalıyım biraz sanırım.
Ve bir itiraf; hala mektuplaştığım bir arkadaşım var, o da benim gibi düşünüyor ve onunla hiç e-mail göndermiyoruz birbirimize :))

nihansu dedi ki...

Bu konuda çok yazdım; internet icad oldu mertlik bozuldu türünden.
El ile yazılan bir mektubun tadı başka hiçbirşeyde yok.
Ve bir itiraf; hala mektuplaştığım bir arkadaşım var.

(Not: Bu yorumu çok daha uzun yazmıştım ama yazdığım yorum kayboldu, yine de ilk yorum da gelirse şaşırmayın :)) )

Atilla Çelik dedi ki...

Mektup yazmak adı üstüne emek ve zaman isteyen bir şey. Misal şu an sürekli mektuplaşabilir miyim diye düşünüyorum da çok zormuş gibi geliyor. Aslında tamamen zaman yaratma mevzusu. Misal işten çıktıktan sonra yatana kadar yaratabileceğimiz zamana bakar. :)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails