21 Mayıs 2010 Cuma

Darağacı Gübresi ve Görünmezlik


Nice benlikler ve yaşam özleri, acı ve karamsarlık gübresinden tadan darağaçlarında asılmış. Ruhlar sallanmış dallara asılmış iplerde.. Kimisi ipini keserek yeşil zemine düşmüş ve yoluna devam etmiş. Kimisi benliğini mahkum etmiş. Yüzümüzdeki kırışıkları, hayatı ve deneyimlerimizi kabul etmek. Acımızı kabul etmek. Yüzümüzdeki kırışıkların yarattığı yolların üzerinden gülümseyebilmeyi başarabilmenin minik adımları.. Beynimizin içinde asıp durduklarımız.. Yaşamlarımız ve bakış açılarımız. Gübreyi besleyip beslemeyeceğimiz zihnimizin derinliklerinde saklanmış.

Hayallerimiz ve kurgularımız bir hap gibi. Hemen hemen her şeyi öldürebilecek ve iyileştirebilecek bir hap. Okyanustaki bir damla gibi. Yaşam ise okyanustaki bir damla. Hepsi, her şeyi denemek hap gibidir. Savaşanlar için acıyı da kabul etmektir. Tıpkı neşenin her daim kabul edilebileceği gibi. Ne bir eksik, ne bir fazla..

Belki de bir çok şey zihinsel. Atılan her adımda ilk günün heyecanını yaşatabilme gücüdür. Kabuslarla kaplıyken bu puslu gübreye yaşam özü ve neşesinden birkaç miligram enjekte edip yeşilliğe dönüştürebilmektir. İlk kez duymaların, hissetmelerin ve yaşamaların çoğunluklarıdır.

İlk kez dinlediğimiz karmaşık bir müzikten, ilk kez okuduğumuz kaotik bir yazıttan, ilk kez göz attığımız bulamaçlı bir sanat eserinden çoğunlukla bir şey anlayamayız. Daha sonrasında üzerine sürekli gittiğimizde, karmaşıklığı kabul edip kendimizi tam olarak verdiğimizde – tıpkı kendimizi hayata verdiğimiz gibi- bazı ufak anlarda onu gayet iyi bildiğimiz hissine kapılırız. Eğer kaçıncı zorlayışımızda onu algılayabilirsek ilk kez duymak, dinlemek, okumak ve yaşamaktan bahsedebiliriz. Kaçıncı seferde olduğu önemli değil. İlk ne zaman özümsediğin önemlidir.

Peki en başta eksik olan nedir? Kavrayış, zeka, algılama, stresler yoksa bellek mi? Belleğimizdir zannedersem. Çünkü dinlediğimiz, okuduğumuz, göz attığımız o şey öyle büyük, derin ve kaotiktir ki, belleğimiz bu büyüklüğün yanında küçücük kalır. Uykuya giriş evresindeyken binlerce şey düşünüp uyandığında o düşündüklerinin çoğunu unutan bir insanın belleği kadar, bir nevi bunamış, Alzheimer geçirmiş ve söylenen bir kelamı birkaç dakika, saat, gün sonra hiç hatırlamayan bir insanın belleği kadar kısa sürelidir. Beynimizin içinde binlerce anı saklı. Binlerce bilgi, yaşam deneyimi ve akışı.. Ama öyle bir beyin işleyişine sahibiz ki, anılar hemen dönmez bize. Hatıralarımız yavaş yavaş belirginleşir.


Dünyanın milyon yıllık yaşamının örneklemelerinden yola çıktığımızda en akılda kalıcı olanlar o kadar dahiyane olmayıp oldukça basit olanlardır. Basitlik rahat hafızayı ve çabuk beğeniyi üstün kılar. Dünyayı popüler anlamda en çok kasıp kavurmuş eserler en akılda kalıcı olanlar olmuştur. Ender nitelikteki eserleri hemen belleğe kaydedemeyişimiz gibi, bu eserin her birinde de ilk önce algıladıklarımız o kadar dahiyane olmayanlardır.

Asıl esrar nerededir biliyor musunuz?

Dahiyaneliğin ve üstünlüğün farkına varıldığında, bu eserin bizlere aslında çok daha başka şeyler vaat ettiğini, anlattığını ve keskin çentiklerle kazınmış hassasiyete sahip olduğunu düşündürme boyutudur. Her göz atışımız, dinleyişimiz ve okuyuşumuzda görünmez bir şeyler saklıdır derinliklerinde. Her defasında ilk kez hissediyormuş gibi. Bir sisin arkasında, solgun çizgiler ardında saklanmışçasına eserin görünmezliği ve gizemini koruması gibi. Onu anladığımız an birden derin boyutlara düşerken buluruz kendimizi. Titrek, kendinden geçmiş ve mutlu.. Her denememizde ondan farklı şeyler alıyorsak eğer, onu hiçbir zaman tam anlamıyla ele geçirememiş ve özümseyememişiz demektir. Aslında bu yönüyle hayatın kendisine benzer bu kaotiklik olgusu..

Ama bu eserlerin güzel bir tarafı var sanki. Hayat gibi aldatıcı ve oynak değiller. Her daim ruhunla beraberler. Hayat gibi bize ilk önce olayın iyi tarafını vermekle başlamıyorlar işe.

Büyük çabalar, denemeler ve savaşımlar sonucu keşfedilen güzellikler uçup gittikten sonra, aklımıza karışıklıktan başka bir şey vermeyecek olan yeni keşiflerin bizim için gizemli ve sihirli kıldığı, bizlere kendi ruhundan bıraktığı nefesi ve cümlesidir. Her gün farkına varmadan önünden geçip durduğumuz o ruh, nefes ve cümle, sırf güzelliğinin gücüyle görünmezliğini koruyup öylesine beklerken, en son sırada çıkar karşımıza.

Yaşadığımız hayattan ne farkı vardır ki bu hissin ve kaçırdığımız şeylerin?

Gerçekten derin olan bir şeyi tam anlamıyla özümseyebilmek ve içeriğini kavrayabilmek için bir insanın kavraması gereken zaman yıllara, asırlara ihtiyaç duyabilir. Asıl önemli olan bu kaybolmuş zamanların farkına varıp, gübreleri anlamsız çukurlara savurup zihin ışığının rehberliğinde koşturmaktır. Eğer bunu yapmasaydık bazı dahilerin nasıl farkına varırdık? Belki de sırf bu yüzden bazı dahiler ölümlerinden yüzyıllar sonra anlaşılabilmişlerdir. Belki de durum çok farklıdır. O dahiler bunu kasıtlı olarak yapmışlardır belki de. O dönemin toplumlarının kavrayışsızlığından kurtulabilmek ve gelecek nesillere bir şeylere bırakabilmek için! Belki de gelecek kuşaklar için yapılmıştır her biri!

Yanlış kararlardan kaçmak için ürkekçe önlemler almak gereksizdir. Hayat uçup gider elimizden. Yanlış karar, eleştiri ve yargılar sonsuza kadar var olacaklar. İnsanoğlu yaptıklarının izlenmesini istiyorsa, yeterince derinliği olan bir yere, çok uzak geleceğe fırlatmalıdır ürününü, çabalarını ve emeğini. Yüzeysellikler dünyasına atılmış bir ürün, tüm ışıltısına rağmen karanlıkta kaybolmaya mahkumdur. Bu kehanet tutar mı tutmaz mı bilinmez. Kehanet tutmasa bile bu kişinin zeka kıtlığına işaret etmez. Varolan benlik yeterli değilse, değildir.

Bu tıpkı insan ruhundan çok iyi anlayabileceğimizi düşünsek bile, çok ama çok iyi bildiğimiz ve tanıdığımız şeylerin gelecekteki karakter ve dünyalarını asla tam anlamıyla tahmin edemeyecek olmamızdandır.

İnsanoğlunun söz konusu olduğu bir denklemin “eşittir”i yoktur ve sonsuz bir “dengesizlik” payı vardır.

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails