27 Mayıs 2010 Perşembe

Ruhuma Dökülen Şelale: Nevermore ve Poe


Derken ciddi ve haşin suratıyla bu abanoz kuş,
Kaderimi gülümsemeye dönüştürdü,
'Sorgucun kırkılmışsa da hiç kuşkusuz' dedim
Korkak değilsin sen,
Gecenin kıyısından gelen
Suratsız ve yaşlı kuzgun-
Gecenin Plutonian kıyısındaki saygı değer adın nedir,
Söyle bana.'
Kuzgun dedi ki 'birdahaasla.'

Çok şaşırmıştım bu çirkin kuşun konuştuğunu duyup
Böylesine açıkça,
Pek alakalı olmasa-yanıtı pek anlamlı olmasa da;
Çünkü kabul etmeliyiz ki yaşayan kimse henüz
Mazhar olmadı oda kapısının üstünde bir kuş-
Kuş ya da hayvan görmeye
Oda kapısının üstündeki büstte,
Bir isimle 'birdahaasla' diye.



Edgar Allen Poe ve Kuzgun! Dehşet, korku ve çaresizlik..

Eserlerindeki içeriğe ve yüzüne baktığınızda, Poe’nin “Merhaba ruhumu yakan dünya” dediğini duyumsarsınız. Bir devir yıkmış, bir devir başlatmıştır. Edebiyat tarihinin göstergelerini yerinden oynatmış bu dahi adamın mezar taşının en üstünde aynen şöyle yazar:


“Dedi Kuzgun: Bir Daha Asla”

Dünya tarihinin en iyi edebi eserlerinden ve şiirlerinden olan “Raven” eserinde kuzgun sürekli konuştuğu arkadaşı olur Poe’nin. Nevermore’dur adı kuzgunun. 150 yıl sonra kuzgunun ruhu dirilir bir müzik grubunun adı altında. Söylemleri, müzikleri ve etkileyici unsurlarıyla politika, felsefe, insanoğlu meseleleri ve yer yer insanoğlundan uzak duran tavırlarıyla Poe’nin ruhunu yüzümüze vurmaya başlarlar. İsim ilhamları kuzgundan gelmiştir ve yapacakları işler Poe’nin derinliğinden farksız olacaktır. Yüzeysellikten uzak, dehşet, korku, çaresizlik ve hayal gücü saçan..

Nevermore, Poe’nin bizlere yansıttığı ruh halini yaptığı müzikle aktarıyor adeta. Bir şelale gibi içimize dökülen, bizlere aktardığı ilhamla dizlerimizi titreten, nefesimizi kesen ve bu dünyadan uzaklaştırıp sana ait özel bir dünyaya kapı açan dönüşümün temsilcisidir Nevermore. Hissettirdikleri, verdikleriyle bu dünyanın en güzel şeylerindendirler benim için. İçimi titreştiren, ayaklarımı yerden kesen, gözlerimi dolduran, ruhumu kabartan, bana haz ve mutluluktan öte şeyleri veren… Onlar kesinlikle Poe’nin ve Kuzgun’unun günümüzde varolmuş haliler. Parçalarında sık sık geçen "grave" kelimesi ise Poe'nin mezar taşındaki kuzguna bir atıf tadındadır.


Ben siyah efendiyim
Ben köleyim
Dünyamız ölürken
Hepimiz safız

Ben karanlığım
Ben mezarım
Nefret etmeyi seveceğin sesinim

Dünyayı ya da kendini sorumlu tut
Ya da sadece değiştiremeyeceğin şeyleri kabul et

Kan ve kemiklerle değerli taşlarını istifle
Kendini diğerlerinden ayıran duvarı inşa et
Kendini paramparça et ve arkadaşlarını öldür
Kendini diğerlerinden ayıran duvarı inşa et

İşte duvarı inşa ettiğin gün dünyamız öldü
Duvarı inşa ettiğin gün bir alçak oldun


Günlerdir nefesim kesiliyor. Sürekli yazmak istiyorum ama hazzın fazlalılığı yazdırmıyordu. Albüm üzerine yazdırmıyordu ama haftalardır burada deliler gibi yazıp duruyorsam Nevermore’un yeni albümü suçludur bundan. Nevermore’un 31 Mayıs tarihinde çıkaracağı The Obsidian Conspiracy albümünü üç haftadır dinliyorum. Her gün, kesintisiz ve bıkmamacasına. Şimdiden bana göre 2010 yılının tartışmasız en iyi albümüdür.

Nevermore şekil değiştirmiştir. Olgunluk, daha fazla ustalık, daha epik bir güç, hız ve sertliği ehlileştiren bir dervişlik, muazzam müzik birikimi, muhteşem bir vokal performansı ve nihayetinde benliğimi kaybedişim. Her dinlemede daha çok bağlanıyor, seviyorum. Her dinlemede farklı duygular ve tatlar alıyorum. Anlatamıyorum da..

Gitarist Jeff Loomis’in ustalığı her geçen gün büyüyor. Alamet-i farikasını oluşturuyor Nevermore ruhunun. Warrel Dane ise Kuzgun’un söylemek istediklerini akıllara durgunluk verecek şekilde yansıtıyor bizlere. Opera eğitiminden geçen, 5-6 oktavlık bir sese sahip olan Dane, bu albümde kendisini öyle geliştirmiş ki kelimeler kifayetsiz kalıyor. Bir ses düşünün. Albüm boyunca asla aynı şekil ve tempoda kalmayan. Her şarkıya özel bir ruh katabilmek için değişip duran. Birinci şarkıdaki vokal yapısı ile dördüncü şarkıdaki vokal yapısı birbirinden bağımsız olan.

“And The Maiden Spoke” ya da "She Comes In Colors" parçasına kulak kabartın. Beş dakikalık parça içerisinde dört-beş farklı vokal ve farklı ruh stiline şahitlik edin. Kulaklarınıza çalınan o sesin ustalığı ve derin ruhu karşısında çaresiz kalın. Şarkının ruhu ve özü değiştikçe Dane’in muazzam sesi de değişiyor o ruhun rotasına göre. Her dinleyiş sonrasında kendime şunu söylüyorum Dane hakkında:

“Ne zaman, nerede, nasıl bir ses kullanmak gerekiyorsa tam zamanında, mekanında ve tadında kullanmış.”

Kulaklarınızı storyteller tarzı vokal stiliyle beslediğiniz an, işte o an çöküşünüzün geldiği zamandır. Nevermore bunu her zaman yapıyor. Ne zaman storyteller tarzı bir vokal stiline yatay geçiş yapıp müziği ona göre uyumlaştırsalar içimde bir şeyler kırılıyor. Tam o an, dünyam şekil değiştiriyor, yeni bir boyut açılıyor karanlık bir evrene, o evrenin derinliklerinden sesler çalınıyor kulaklarıma. Warrel Dane tarafından…


Sağa dön, sola dön
Eğer hatalarım için beni yargılamak istersen
Ruhum gitmek için heveslidir

Acı veren hayallerimde uyanık,
Anlaşılır ve zıtım.
Uyuyor, rüya görüyorum aşağıdaki dünyada
Takıntılı ve yeniden doğmuş gibi

Ayın yükselişini hissediyorum
Kafamın içinde
Hissediyorum
Söylenmeden bırakılmış her şeyin sonuçlarını


Yeni albüm bir önceki albümlere nazaran daha fazla duygu ve ruh odaklı. Onlar gibi aşırı enerjik, çok gaz değil. Daha sofistike ve mistik odaklı bir ruh düzleminde yapacağını yapıyor. Her albümün son parçasında Nevermore’un yaptığı bir şey vardır. O da ilgili parçanın en karmaşık, gaz, enerjik, değişken ve komplike olmasıdır. Bu yönüyle albümlerin son parçaları epik bir destan havasındadır. Ayrıca Nevermore’un her albümünün sonundaki parça, albüme ismini verendir. Destansı havasıyla şaşkınlık dalgalarına maruz bırakırlar bizi. Çünkü coşkunun en üste taşındığı köprüdür burası.

Albüm kapağını bir önceki albümde olduğu gibi Katatonia, Opeth ve Riverside gibi grupların albüm kapakları tasarımlarından tanıdığımız ve bu müzik türünün en iyi grafikerlerinden biri olan Travis Smith yaptı. Smith’in yaptığı albüm kapakları ise oldukça derin, kaotik ve ilgili grubun müzik ruhuyla ilintilidir.


Güney kıyılarına götür beni
Kolayca görülmeyen boşlukların içinden
Daha fazlası için arayışım

Yüksek bir yere götür beni
Kolayca görülmeyen boşlukların içinden
Bazı şeyler sadece açıklanamaz

Yeniden buradayız
Aldatıcı kurnazlık vadisinde
Nereye gider
Akıntıya karşı mı yüzer
Ya da kim ne biliyordur ki
Kader, sessizlik, ruhun doğruluğu hakkında

Bir kez daha söyleyeceğim
Dünya hala düzensiz, eğrilen burkulan bir küredir
Kimsenin bir şey anlamadığı

Şu kayaların ardından büyüyen şey
Trajedinin hızlı bir hissi olsa gerek
Ve zaman durdu



Benim için de zaman durdu Nevermore.. Benim için de… Üç haftadır.. Poe’nin karanlık ruhu gibi peşimdesiniz.. Ruhumu yakan dünyada..


http://www.youtube.com/watch?v=iVLtkrryj4M

http://www.youtube.com/watch?v=rW3tnXlYHmo

Eğer Sen Olmasaydın


Müzik neden bu kadar güzel? Neden insanların hayata bakış açısına bu kadar çok anlam katıyor? Onunla her şey neden daha güzel ve daha anlamlı?

Beyninizden kalbinize, kalbinizden içinize akan bir şelale gibi.. Akar usul usul.. Hissedersiniz damarlarınızda.. Mutlu olursunuz. Sevinçli olursunuz. Çok farklı bir mutluluktur bu. Dünyada eşi benzeri olmayacak kadar..

Melodiler kulağa çalınıp damarlara aktığında bambaşka bir insana bürünüyoruz. Hayatın korkutuculuğu, zorluğuymuş umurunuzda bile olmuyor o an. Size sonuna kadar yaşama isteği veriyor, melodileri daha fazla tadabilmek uğruna.

Eğer sen olmasaydın müzik.. Dünya, insanlar ve her şey nasıl olurdu acaba? Bunun cevabını uzun uzun veremem ama hayatımın en güzel insanlarından biri olan sevgili Engin ağabeyim, yaşı 55’e dayanmasına rağmen hala çatır çatır safkan Heavy Metal dinleyen ve bir çok gençten daha enerjik, mutlu, içten ve huzur verici olan sevgili Engin ağabeyim vermişti bir gün cevabını:

“Eğer bu müzik olmasaydı gaddar olurdum, katil olurdum, mahpus damlarına düşerdim, şerefsiz, ikiyüzlü, ruhsuz bir o.. çocuğu olurdum.”

Güzel bir günün başlangıcında beni çarpan melodiler gelsin Lifehouse’dan. It Is What It Is şaheseri. Muazzam hayat enerjisi, mutluluk ve sükunet.. Yak sigaranı, yaslan arkana. Bu melodiler eşliğinde var mı ötesi?

26 Mayıs 2010 Çarşamba

True Blood: Gizli Six Feet Under Darbecikleri?


Yıllardır sinema ve dizileri yakından takip ederim. Onları izlerken bazen Nirvana’ya ulaştığımı hissederim. Özellikle ruhuma işleyen ve beni çok etkileyen dizileri izlerken hissettiğim ve aklıma gelen şeyleri düşündüğümde kalbim duracak gibi olur. Çünkü aklıma öyle şeyler gelir ki, hayata defalarca geldiğimi, defalarca öldüğümü, her seferinde dirildiğimi, kalbimin sıkıştığını, yüreğimden pençelendiğimi ve en sonunda beynimin en ufak loblarına kadar darbeler yediğimi hissederim. Ama bu karanlık bir darbe değildir. Yaşadığımı hissettirir bana. Çok büyüdüğümü, muazzam bir düşünen organizma olduğumu ve aklıma getirdikleriyle beni her geçen zaman şekillendirdiğini, ruhuma rehberlik ettiğini.

Burada şu ana kadar izlediğim tüm dizilerin çetelesini tutacak değilim. Kimisini eğlenerek izlemişimdir beni çok etkilemeksizin. Ama kimileri vardır ki beni kuyuların en derin dibine atmış ve her seferinde de çıkarmıştır. Ruhuma en sert darbelerden birini, belki de en sertini aldığım tartışmasız bir dizi vardır. O da Six Feet Under’dan başkası değildir.


Peki Six Feet Under’ı bu kadar özel yapan neydi? İzlerken her saniyesinde kendimi neden çok farklı bir dünyada hissederdim? Sanki ben de o dizinin içindeymiş ve hayatta daha önce hiç rastlamadığım şeylere rastlayıp garip bir rahatsızlık içinde yüzüyormuşum gibi. Six Feet Under’ı diğer dizilerden ayıran en önemli özellik insanoğlunun trajedisi, kırgınlığı, öfkesi, mutluluğu, hayata bakış açısı, karakterlerinin çok derin bir şekilde betimlenmesiydi. Gerçek bir aile vardı orada. Gerçek karakterler ve gerçek hayat öyküleri. Her ne kadar kırgın, sıradışı, arıza ve hazin olsalar da..

Bazı dizilerde karakterler pek dikkat çekmez. Keskin çizgilerle beğenimize sunulmazlar. Herkesin görebileceği sıradan ve klişe karakterlerden ibarettirler. Ama Six Feet Under karakterleri öyle değildi. Her birey kendi içinde inanılmaz absürdlükler ve anormallikler taşır, başlarına gelen olaylara çok farklı tepkiler verirdi. İnsan ilişkileri trajik, karanlık, derin ve oldukça sert, keskin virajlar içerirdi. Tek bir normal karakter bulamazdınız. Sevinçleri normal insanlar gibi değildir. Üzüntüleri de.. Dizi boyunca sizi esir alan şey boğazınızı mengeneye almış eller, garip bir karanlık ve suratınıza balyoz gibi inen yumruklardır. Herhalde en keskin tanımlama sizi çok sert bir darbenin beklediği olacaktır.

Başka nelerdir bu dizide bizi garabete sürüklemiş olan şeyler? Serttir. Evet, gerçekten çok sert ve ağır bir dizidir. Her anlamda. Karakterlerden cesurca sahnelere kadar. Bu diziyi yapanlar anlatmak istediklerini anlatabilmek için halka açık bir TV kanalında asla yayınlanamayacak görüntülerden demetler sunarlar. Her bir karakterin kendi içinde diğerlerinden ayrıldığı, ortaklıkların bulunmadığı, ikili diyalog ve hayata dair düşüncelerin şiirselliği ve ağırlığı, insanoğlunu insan yapan özelliklerin dışavurumu derken aslında insana dair ne kadar özellik varsa öğretici edasında olmadan yelpazeyle yüzümüze estiriliyordu ilgili sahneler.


Yanılmıyorsam yaklaşık 3-4 haftadır sinema izlemiyorum. Elimde çok fazla dizi arşivi vardı izlemediğim veyahut ilk bölüm ya da sezonlarını izleyip devamı için beklediklerim; Spartacus’ten The Vampire Diaries’e, Fringe’den Flashforward’a, Supernatural’den True Blood’a kadar.. The Vampire Diaries sonrası True Blood’dan o kadar emin değildim. The Vampire Diaries gibi öylesine bir vampir filmi bekliyordum. Gençlik dizisi havasında olan, insanları pek rahatsız etmeyen, karakterlerin o kadar öne çıkmadığı, öylesine eğlencelik bir dizi bekliyordum. Ama True Blood direkt HBO damgasıyla başlayınca orada bir beklemem gerektiğini düşündüm. Çünkü HBO’nun dizileri normal değildi. Çok iyi işlere imza atıyorlardı.

True Blood kurgusundan senaryosuna, sahnelerinden ışıklandırmasına, yaratılan ev modellerinden insan ilişkilerine, karakterlerin yapısından tavırlarına kadar her defasında bir diziyi aklıma getirdi: Six Feet Under.. Rahatsız edici, yumruk gibi darbeler indiren, karanlık, çılgın, absürd ve cesur! Hatta öyle ki her iki dizideki bazı karakterlerin sevinçleri ve hüzünleri aynıydı neredeyse. Six Feet Under’ı izlerken Nate’i ağlarken görürdünüz. Ve neden ağladığını sorduğunuzda size gözyaşları içinde “Kurt Cobain ölmüş” gibi ebleh cevabını verirdi. Ya da karakterler deli gibi ağlarken veyahut adeta ölmeleri gerekirken birden çılgınlar gibi sevişirken buluyordunuz kendilerini. Dengesiz, şaşırtıcı ve rahatsız edici. True Blood’da olduğu gibi.


Çok ortaklıklar var. Six Feet Under’da en ilgi çekici sahneler Fisher ailesinin mutfağında geçerdi. True Blood’daki Stackhouse ailesinin mutfağının görüntüsü ve oradaki muhabbetlerin yarattığı hissin Fisher ailesi mutfağından bir farkı yoktur. Sookie Stackhouse babaannesini kaybeder. Babaannesinin ölümü sonrası evde toplanan ahaliye babaannesinin ölmeden önce yaptığı turtaya dokundurtmaz bile. Herkesi kovdurur. Alır turtayı, mutfak masasına koyar. Geçer başına. Elinde çatal. Gözyaşı döke döke, tane tane, usulca, minik hamlelerle turtanın tadına bakar. Her tadımda gözyaşları büyür. Siz de büyürsünüz. Gözyaşlarıyla.. Ne kadar da paralel! Aynı keskin ruh hali. En arızasından..

Ve en sonunda şunu sordum kendime. True Blood ile Six Feet Under neden bu kadar ortak? Neden hep karşılaştırma gereği duyuyorum. Bunda olan onda, onda olan neden bunda var? Karakterlerin halleri neden aynı ve keskin çizgilerle ayıklanmış? Bu eşek kafamın yapmadığı bir şey vardı. O da True Blood dizisinin yaratıcısının kim olduğuna hiç bakmayışımdı. Baktığımda ise şok olmuştum. Her şey anlaşılmıştı. Açığa çıkmıştı. Six Feet Under’ı yaratan adam olan dahi, ruh hastası yazar, prodüktör ve yönetmen Alan Ball, True Blood’un da yaratıcısıydı.


Alan Ball bambaşka bir zeka. Yaptığı iş şahsına münhasır. Dibine kadar imzası var. Bu 'Alan Ball İşi' diye haykırıyor. Çok özel. Rahatsız edici ama aslında insanoğlunun gerçek yüzünü öyle yansıtıyor ki bizlere..

True Blood’da da aynı tokatları atmaya devam ediyor. Bu diziye vampir dizisi gözüyle başladım ama hakikat daha farklıymış. Alan Ball vampir, şekil değiştiren, zihin okuyan gibi karakterleri bir araya getiriyor ama yerküre üzerinde nefes alan ya da almayan her organizmanın bir bağ ve iletişim içinde olduğunu, ne olursa olsun duygulara sahip olduğunu, özünde iyilik taşısa da günahları da beraberinde getirebildiğini, insanoğlunun aslında göründüğü gibi olmadığını, bazen kötü görünse de özünde kötü olmadığını ya da iyi görünse de ikiyüzlünün en dik alası olabileceğini söylüyor bizlere. İnsanoğlu kaypaktır. Dönektir. İkiyüzlüdür. Suratımıza çarpıyor bunları.

Yoğun insan ilişkileri, paylaşımlar ve diyalogların çemberinden geçerken tamamen insan olduğumuzu, kusurlarımız, hatalarımız ve aptalca hamlelerimiz ile insanlığın farkına varabildiğimizi fark ediyoruz. Hayatımızda başımıza gelen keskin dönemeçler bizi hiç ummadığımız bir şekle dönüştürebiliyor. Ne olursa olsun önemli olan hayata tutunmak. Hep yanlışlar yapsak da önemli olanın mücadele, huzur ve mutluluk olduğu.. Önemli kusurlarımızla da olsa tutunabilmek hayata.


True Blood’ı ‘eh işte, bir vampir filmi’ diye geçiştirmek ise Alan Ball’ün dehasına hakarettir. Her ne kadar inanılmaz rahatsız edici sahnelerle bezeli olsa da! Six Feet Under çok mu farklıydı peki?

Aslında özünde gerçek bir hikayedir True Blood'daki. Tüm vampirlere, zihin okuyucuya ve şekil değiştiriciye rağmen. O gerçeklik görüntüde değil, zihinde ve derinliklerde.. Hakikatı alabilmek algılama antenlerimize bakıyor. İnsanoğlu olarak hep aç değil miyiz zaten?

25 Mayıs 2010 Salı

Harry Kewell'ın Sonuna Kadar Yanında Olanlar?


Harry Kewell'a dair son zamanlarda çok şey yazılıp çizildi. Sakatlık ve yaşlılık gibi bahanelerin dönüp durduğu bir düzlemde Harry Kewell gibi Galatasaray ruhu ile özdeşleşmiş bir insanın taraftarlara, Sarı Kırmızı armaya doğru düzgün veda edemeden yollanacak oluşu gurur kırıcı. Öte yandan tüm düşünceleri bir potada erittiğimizde bazı arkadaşlarımızca da Galatasaray'a onca emek vermiş yerli oyunculara gösterilmeyen vefanın neden yabancı bir futbolcuya gösterilmesi gerektiği üzerinde duranlar da var. Kewell'ın en büyük destekçilerinden olduğum bilinen bir gerçek beni tanıyanlarca. Kewell'a dair alınan karara yönelik olarak bir çok şey yazılıp çizildi. Ben ise çok üzüldüğüm için hâlâ yazacak ruh yapısını yakalayamadım.

Herneyse, asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Ülkemizde Harry Kewell'a duyulan sevgi ortada. Onun için açılan sayfalar mevcut. Bu sayfalardan biri ise Harrykewellfan.net. İlgili hayran sitesi Harry Kewell'ın gönderilmemesi ve yeniden sözleşme imzalanması için bir kampanya başlattı. Aslında tek yapmanız gereken aşağıdaki bağlantıya erişerek en azından görüşlerinizi paylaşarak da olsa destekçi olmanız.

http://harrykewellfan.net/harry-kewellin-goz-gore-gore-takimdan-ayrilmasina-goz-yummuyoruz.html

Gelinliğin Karanlık Tarafı ve İntikam!


ABD'de yaşayan Kevin Cotter 12 yıllık eşi tarafından terk edilir. Eşi bütün eşyalarını alır gider. Tek bir eşyasını bırakır. O da gelinliğidir. Kadın çekip giderken kocasına "bu gelinlikle istediğini yapabilirsin" der laf sokarcasına. Kevin Cotter ise sen misin bunu diyen misali, kendisine bırakılan gelinliği 101 şekilde kullanabileceğine dair yola çıkmış. Bunları kendi blogunda yayımlamaya başlamış.

Arkadaş kendisini olaya öyle kaptırmış ki şimdilik 23 kullanım şekli bulabilmiş. Gelinliğin Darth Vader kostümü olarak kullanmaktan krampon sileceği, makarna süzgeci, ter bezi, masa örtüsü, yoga minderi, diş ipi, dizlik olarak kullanmaya kadar fonksiyonu olduğunu öğreniyoruz böylece. :) Devamı da gelecekmiş. Manyak herifin incilerle süslü gelinliği hangi alanlarda kullanabildiğini görmek istiyorsanız aşağıdaki bağlantıya tıklamanız yeterli:

http://myexwifesweddingdress.com/

Darth Vader gelinliğine bittim!


23 Mayıs 2010 Pazar

Son Samuray Filminin Gerçekliği, Son Samuraylar, Mitler


2003 yılında yayımlanan ve tam dört dalda Oscar’a aday gösterilen, Tom Cruise, Ken Watanabe, Hiroyuki Sanada, William Atherton gibi isimlerin rol aldığı The Last Samurai isimli sinema o sıralar büyük ilgi görmüştü. O esnalarda Samuraylar ve Japonya üzerine bir kitap araştırması içinde olduğum ve onlarca sayfa bir şeyler karaladığım için böyle bir döneme denk düştüğünden ilgili filmden çok etkilenmiştim. Filmde bahsi geçen olaylar aslında Japonya tarihinde gerçekten de olmuş bir olaydır. Aynı zamanda samuray sınıfının nasıl sonlandırıldığı ve samurayların son kez nasıl baş kaldırdıklarına dair ince bir çizgi taşır.

Peki bu sinema filmi samuray tarihi gerçekliğinden ne kadarını taşıyordu, isimler gerçek miydi, bir Amerikalı gerçekten de onlara katılmış mıydı son isyanlarında ve ne kadarı samimiydi? Öncelikle Tom Cruise’dan hiç haz etmediğimi, filme bir kere ön yargı ile başlamam gerektiğini biliyorum. Ama Katsumoto rolüyle Ken Watanabe ve Ujio rolüyle Hiroyuki Sanada’nın (kendisini Lost dizisinin 6. sezonunda izlediniz) oyunculukları, samuray felsefesi üzerine söylemleri, tavırları beni inanılmaz etkilemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu iki isim bana göre oyunculuklarıyla Tom Cruise’u ezip geçmişlerdi. Ama bu doğal bir durum. Çünkü Watanabe ve Sanada samuray rolünde daha önce çok yer aldılar ve felsefeyi iç dünyalarına mükemmel bir şekilde rafine etmiş insanlar. Haliyle rolleri tamamen gerçek gibiydi.


Filmde bahsi geçen samuray felsefesine dair görüşler, imparatora gösterilen sadakat, Amerikalıların uzun yıllar dışa kapalı bir hayat yaşayan Japonya’ya gemilerle akın ederek yavaştan Japonya’yı kültürel ve ekonomik anlamda sömürmesi, ateşli silahları ülke içine sokup ekonomiyi karıştırarak samurayların ortadan kaldırılıp yeni bir hükümetin kurulmasını istedikleri bir gerçektir.

Yüzyıllar boyunca Japonya’ya hükmeden, liderlik eden samurayların sonu gelecekti. Bir zamanlar samuray dönemi vardı ve her şeyin bir sonu vardı. Nasıl kiraz ağacı çiçeği gün gelip toprağa düşüyorsa, kiraz çiçeği yaşamının sonuna geliyorsa samurayların da sonu gelmişti. Ama tüm bunların sonucunda, harika bir eser olan Heike Monogatari’den şöyle bir alıntıyla karşı karşıya kalacak ve gerçeklik payı bulacaktık:




“Gururlu insanlar sonsuza dek yaşamaz, onlar bir ilkbahar gecesi rüyasına benzerler. Güçlüler bile yok olacaktır, tıpkı rüzgarın önüne kattığı tozlar gibi.”


Japonya tarihinde çok önemli bir yere sahip olan ve bir nevi Japonlar’ın atası sayılan samurayların ortadan kaldırılması, Japonya tarihinin en çok ilgi çeken sahnelerinden birine sebep olacaktı. Bu noktada gerçekleşen olaylar ve son samurayların meşhur başkaldırışları tarihe geçecekti. Söz konusu isyan bugün hâlâ ilgiyle takip edilen, hatta “Son Samuray (The Last Samurai)” sinemasıyla tüm dünyaya lanse edilip zamanında geniş yankı uyandıran 1876-77 tarihli Satsuma İsyanı’dır. İsyan sonrası Japonya’da yaşananlar ise şaşırtıcıdır.

Japonların Atatürk’ü Meiji

İlgili yıllar Japonya’yı yeni bir döneme sokmanın çabalarını içerir. Zamanın imparatoru Meiji Japonya’yı modernleştirmek için bir çok devrime imza atmıştır. Türkiye Cumhuriyeti için M. Kemal Atatürk ne ise Japonya için de Meiji odur.

Meiji Restorasyonu sonrasında samuray sınıfı henüz ortadan kalkmamıştı ama, samuraylar eski konumlarını yavaş yavaş kaybetmişlerdi. Başlangıçta ülkeye hükmediyorlardı, hem savaşçı hem de yönetici olarak. Zamanla aristokratlara dönüştüler. Ama Amerikalıların da müdahaleleriyle samuraylar öyle bir hale geldi ki, bir zamanlar paraya para demeyen bu statü, bir dirhem pirince muhtaç kalacak duruma düşmüştü. Samuraylar yeni konumlarını kabul edemiyor ve kaba hesapla 700 yıldır mevcut olan samuray sınıfının etkisinin azaltılmasına içerliyorlardı.

Bu konuda rahatsız olan samurayları bir çatı altında toplamak, Kyushu Adası’nın güney bölgesindeki Satsuma’da bir lider olan Saigo Takamori’nin liderliğiyle gerçekleşmişti. “The Last Samurai” filminde bize Katsumoto olarak yutturulan şahsiyet ise aslında gerçek Japonya tarihindeki Saigo Takamori’den başkası değildir ki, günümüzde bile Saigo Japonya için hâlâ bir ilahtır.

Saigo Takamori başlangıçta Meiji hükümetinde önemli bir mevkide yer almış ve Meiji reformlarını desteklemişti. Aslında bir çok samuray, Meiji’nin yeni hükümet kurmasını desteklemişti. Eski askeri düzenin kurulmasını ve samurayların tekrar eski konumlarına getirileceğini umuyorlardı. Ama işler beklendiği gibi yürümemişti. Geçen bir kaç yıl sonrası, Meiji hükümetinin aldığı kararlar Saigo’yu hiç memnun etmemişti. Uyuşmazlığın en büyük nedeni, Saigo Takamori tarafından teklif edilen Kore’yi istila etme fikrinin ret edilmesi ve eski samuray ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasıydı. İmparatorluk hükümetinden uzaklaşan Saigo, İmparatorluk hükümetine karşı harekete geçmek isteyen Kyushu bölgesi samuraylarını bir çatı altında toplamıştı.

1877 yılına geldiğimizde isyan etmeye hazır olan ve harekete geçmek için bir kıvılcıma ihtiyaç duyan samuraylar, Saigo Takamori önderliğinde birleşmişlerdi. Son samuraylar, modern Batı savaş teknikleriyle ve Batı’nın teknolojik olarak gelişmiş silahlarıyla donatılmış İmparatorluk ordusuna karşı cesurca savaşmışlardı. Bir tarafta makineli tüfekler ve toplarla donatılmış 60,000 kişilik İmparatorluk ordusu; diğer tarafta zırh, kılıç, ok ve mızrak gibi ilkel silahlarla savaşan 20,000 kişilik son samuraylar...

Gerçekleşen savaşı Saigo kaybetti ve hayatta kalan 300 samuray, memleketleri Kagoshima’daki Shiroyama Tepesi’ne çekildi. Cephane ve yiyecekleri tükenen son samuraylar, hiç şanslarının olmadığını biliyorlardı. 24 Eylül 1877 sabahında, İmparatorluk topçu birlikleri top atışlarına başlamıştı. Saigo Takamori yaralanmış ve samuray geleneklerine bağlı kalarak intihar etmişti. Geri kalan son samuraylar da birbirlerinin kafalarını kesmişti.

Ha Samuraylar, Ha Yeniçeriler

Günümüzde Saigo Takamori, Japonlar için bir kahramandır. Ayrıca savaştan galip olarak çıkan İmparatorluk hükümeti, yıllar sonra akıllı bir hareket yapmış, ölümünden sonra Saigo’yu bağışlamış, onu onurlandırmış ve ulusal kahraman ilan etmiştir. Saigo Takamori’nin heykeli, Kagoshima (Satsuma) Park’ında yıllardır ifşa edilmektedir.

Söz konusu isyan The Last Samurai isimli bir filme de konu oldu ama, bire bir gerçek tarihsel süreç ve gerçek isimleri yansıtmadı. Çünkü isyanda baş rolü Saigo Takamori oynamıştır ve onun gayretlerini filmde gerçek anlamda görmek mümkün olmamıştır.

Bu olaya benzer bir noktayı, Türkiye’nin eski tarihine gidersek görebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yeniçerilerin ortadan kaldırılmak istenip yerlerine yeni bir ordu sistemi ve birliklerin getirilmek istenmesi, yıllardır mevcut olan militarist düzeni şoka uğratmış, alışık olmadık bir durum ortaya çıkmış ve yeniçeri isyanı baş göstermişti. Nihayetinde yeniçerilerin sonu gelmişti.

Samuraylar açısından düşününce, onlar tarafından Bushido ideallerinin ateşli bir şekilde uygulanması hor görülecek bir şey değildi. Çok garip olacak ama, savaşların azlığı demek aynı zamanda “onur” duygusunun daha az tadılması gibi bir şeydi! Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bakış açısı, İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının anlatılması güç hasarlarına maruz kalıp, Japonya felç oluncaya kadar devam etmişti. Gerçi samuray sınıfı bu istekleri nedeniyle ortadan kaldırılmıştı ama aynı Japonya; Rusya ve Çin ile savaşarak, İkinci Dünya Savaşı’na katılarak samuray ruhunu geri getirmişti. Ama şahsi görüşüme göre, yanlış şekilde geri getirmişti.

Saigo Takamori Sonrası Gözyaşı Döken Japonya ve Kuyruklu Yıldız

Sonradan düşülen kayıtlara göre, İmparatorluk ordusunu başkaldıran samuraylara karşı komuta eden Aritomo Yamagata, komutanları toplamış ve Saigo Takamori’nin görkemli ölümünden bahsetmiştir. Ölümünden sonra Saigo’nun yüz ifadesinin oldukça sakin olduğunu ve ölümünün bile onun yüzünü değiştiremediğinden dem vurmuştu. Kader arkadaşı Saigo için gözyaşı dökmüştü. Bu son samuraya yakışan bir ölümdü.

Saigo o kadar çekici bir isim olmuştur ki, ölümünden sonra bir nevi yarı tanrıya dönüştürülmüştür. Hükümet sansür uygulamaya çalışsa da, Saigo’nun muazzam popülaritesi, bir şekilde topluma ve halka sızıyordu. İnsanların düşüncesine göre, Saigo’nun yenilgisi gerçekte onun cennete çıkışıydı. Osaka’da, bir Ağustos ayının ilk günlerinde, Saigo’nun yıldızlara yükselişinin hikayeleri yayınlanmaya başlamıştı. 2 Ağustos gününün ilk ışıklarında gökyüzünün güneybatısında bir kuyrukluyıldız görülmüştü. 3 Ağustos tarihinde Osaka gazetelerinde, teleskopla yapılan inceleme sonucunda parlak bir yıldızın üzerinde Saigo’nun portresinin ortaya çıktığı şeklinde bir haber yayınlanmıştır. Saigo sağlıklı, zinde ve İmparatorluk ordusu üniforması giyinmiş bir haldeydi.

Bu öykü şehirde yayılmış ve gece olduğu zaman, insanlar çamaşır yıkama platformlarının üzerinde gökyüzüne bakmışlar ve trajik bir şekilde ölmüş kahramanı net bir şekilde görmek istemişlerdir. Toplum için Saigo’nun derecesi yükselmişti. Saigo’nun kuyrukluyıldızla düşünsel bağlamda bir araya getirilmesi, sözcük oyunları düşünülünce Japonların sevgisini güçlendiriyordu. Çünkü kuyruklu yıldız terimi o dönemde ‘hoki boshi’ olarak nitelendiriliyor ve ayrıca Saigo’nun isyanından söz edilerek ‘isyancı yıldız’ anlamına da geliyordu.

Saigo’nun kuyrukluyıldızla bağdaştırılması Tokyo’ya kadar ulaşmış, bu haber büyük saygı duyulan bir malzeme haline gelmiş ve insanlar daha iyi bakış atabilmek için yüksek yerlere çıkıp gökyüzüne bakınıyorlardı. İnsanların onu görmek için toplandıkları platform, ağırlık yüklenmesi nedeniyle çökmüş ve bir çok kişi yaralanmıştı.

Mars Gezegeni Aslında Saigo’ymuş!

Saigo’nun gökyüzüne çıkışı astronomik olaylarla da desteklenmişti. 1877 yılı Ağustos ve Eylül ayında, dünya ile mars birbirlerine çok yaklaşmıştı ve mars ender görünebilecek bir şekilde parıldıyordu. Saigo’nun kızgınlıkla yandığı ve mars gezegenine dönüştüğü söylenmiştir. Aynı aylarda Japonya’da, Amerikalı gökbilimci Asaph Hall’in marsın çevresinde bir uydu keşfettiğine dair haber çıkmıştır. Bu da ayrı bir dedikoduya sebep vermiş, söz konusu uydunun Saigo’nun vefakar kader arkadaşları olduğu söylenmiştir. Saigo’nun arkadaşları, onu orada bile yalnız bırakmamışlardır! Eylül ayında Saigo’nun marsa dönüşmesi dedikodusu, popüler resim sanatı odaklarının ortak teması olmuştu.

Amerikalı hayvanbilimci ve Japon toplumunun iyi gözlemcilerinden Edward Morse, günlüğüne şöyle kayıtlar düşmüştür: “Tokyo sokaklarının resim atölyelerinin önünde kalabalıklar oluşuyordu. Satsuma İsyanı (Saigo’nun İsyanı) ressamlara malzeme sağlamıştı. Resimler siyah ve kırmızı renklerle parlıyor, dramatik görünüşler dikkati çekiyor ve “Kanlı Savaş” bizim görüşlerimizden farklı olarak betimleniyordu. Bir resimde gökyüzünde bir yıldız betimleniyor, merkezinde bütün Japonya’nın sevgilisi asi lider Saigo yer alıyordu. Kagoshima’da kuşatıldıktan sonra, o ve arkadaşları hara kiri yapmıştı. Çoğu insan onu, şimdilerde olağanüstü bir şekilde parıldayan mars sanıyor.”

21 Mayıs 2010 Cuma

Darağacı Gübresi ve Görünmezlik


Nice benlikler ve yaşam özleri, acı ve karamsarlık gübresinden tadan darağaçlarında asılmış. Ruhlar sallanmış dallara asılmış iplerde.. Kimisi ipini keserek yeşil zemine düşmüş ve yoluna devam etmiş. Kimisi benliğini mahkum etmiş. Yüzümüzdeki kırışıkları, hayatı ve deneyimlerimizi kabul etmek. Acımızı kabul etmek. Yüzümüzdeki kırışıkların yarattığı yolların üzerinden gülümseyebilmeyi başarabilmenin minik adımları.. Beynimizin içinde asıp durduklarımız.. Yaşamlarımız ve bakış açılarımız. Gübreyi besleyip beslemeyeceğimiz zihnimizin derinliklerinde saklanmış.

Hayallerimiz ve kurgularımız bir hap gibi. Hemen hemen her şeyi öldürebilecek ve iyileştirebilecek bir hap. Okyanustaki bir damla gibi. Yaşam ise okyanustaki bir damla. Hepsi, her şeyi denemek hap gibidir. Savaşanlar için acıyı da kabul etmektir. Tıpkı neşenin her daim kabul edilebileceği gibi. Ne bir eksik, ne bir fazla..

Belki de bir çok şey zihinsel. Atılan her adımda ilk günün heyecanını yaşatabilme gücüdür. Kabuslarla kaplıyken bu puslu gübreye yaşam özü ve neşesinden birkaç miligram enjekte edip yeşilliğe dönüştürebilmektir. İlk kez duymaların, hissetmelerin ve yaşamaların çoğunluklarıdır.

İlk kez dinlediğimiz karmaşık bir müzikten, ilk kez okuduğumuz kaotik bir yazıttan, ilk kez göz attığımız bulamaçlı bir sanat eserinden çoğunlukla bir şey anlayamayız. Daha sonrasında üzerine sürekli gittiğimizde, karmaşıklığı kabul edip kendimizi tam olarak verdiğimizde – tıpkı kendimizi hayata verdiğimiz gibi- bazı ufak anlarda onu gayet iyi bildiğimiz hissine kapılırız. Eğer kaçıncı zorlayışımızda onu algılayabilirsek ilk kez duymak, dinlemek, okumak ve yaşamaktan bahsedebiliriz. Kaçıncı seferde olduğu önemli değil. İlk ne zaman özümsediğin önemlidir.

Peki en başta eksik olan nedir? Kavrayış, zeka, algılama, stresler yoksa bellek mi? Belleğimizdir zannedersem. Çünkü dinlediğimiz, okuduğumuz, göz attığımız o şey öyle büyük, derin ve kaotiktir ki, belleğimiz bu büyüklüğün yanında küçücük kalır. Uykuya giriş evresindeyken binlerce şey düşünüp uyandığında o düşündüklerinin çoğunu unutan bir insanın belleği kadar, bir nevi bunamış, Alzheimer geçirmiş ve söylenen bir kelamı birkaç dakika, saat, gün sonra hiç hatırlamayan bir insanın belleği kadar kısa sürelidir. Beynimizin içinde binlerce anı saklı. Binlerce bilgi, yaşam deneyimi ve akışı.. Ama öyle bir beyin işleyişine sahibiz ki, anılar hemen dönmez bize. Hatıralarımız yavaş yavaş belirginleşir.


Dünyanın milyon yıllık yaşamının örneklemelerinden yola çıktığımızda en akılda kalıcı olanlar o kadar dahiyane olmayıp oldukça basit olanlardır. Basitlik rahat hafızayı ve çabuk beğeniyi üstün kılar. Dünyayı popüler anlamda en çok kasıp kavurmuş eserler en akılda kalıcı olanlar olmuştur. Ender nitelikteki eserleri hemen belleğe kaydedemeyişimiz gibi, bu eserin her birinde de ilk önce algıladıklarımız o kadar dahiyane olmayanlardır.

Asıl esrar nerededir biliyor musunuz?

Dahiyaneliğin ve üstünlüğün farkına varıldığında, bu eserin bizlere aslında çok daha başka şeyler vaat ettiğini, anlattığını ve keskin çentiklerle kazınmış hassasiyete sahip olduğunu düşündürme boyutudur. Her göz atışımız, dinleyişimiz ve okuyuşumuzda görünmez bir şeyler saklıdır derinliklerinde. Her defasında ilk kez hissediyormuş gibi. Bir sisin arkasında, solgun çizgiler ardında saklanmışçasına eserin görünmezliği ve gizemini koruması gibi. Onu anladığımız an birden derin boyutlara düşerken buluruz kendimizi. Titrek, kendinden geçmiş ve mutlu.. Her denememizde ondan farklı şeyler alıyorsak eğer, onu hiçbir zaman tam anlamıyla ele geçirememiş ve özümseyememişiz demektir. Aslında bu yönüyle hayatın kendisine benzer bu kaotiklik olgusu..

Ama bu eserlerin güzel bir tarafı var sanki. Hayat gibi aldatıcı ve oynak değiller. Her daim ruhunla beraberler. Hayat gibi bize ilk önce olayın iyi tarafını vermekle başlamıyorlar işe.

Büyük çabalar, denemeler ve savaşımlar sonucu keşfedilen güzellikler uçup gittikten sonra, aklımıza karışıklıktan başka bir şey vermeyecek olan yeni keşiflerin bizim için gizemli ve sihirli kıldığı, bizlere kendi ruhundan bıraktığı nefesi ve cümlesidir. Her gün farkına varmadan önünden geçip durduğumuz o ruh, nefes ve cümle, sırf güzelliğinin gücüyle görünmezliğini koruyup öylesine beklerken, en son sırada çıkar karşımıza.

Yaşadığımız hayattan ne farkı vardır ki bu hissin ve kaçırdığımız şeylerin?

Gerçekten derin olan bir şeyi tam anlamıyla özümseyebilmek ve içeriğini kavrayabilmek için bir insanın kavraması gereken zaman yıllara, asırlara ihtiyaç duyabilir. Asıl önemli olan bu kaybolmuş zamanların farkına varıp, gübreleri anlamsız çukurlara savurup zihin ışığının rehberliğinde koşturmaktır. Eğer bunu yapmasaydık bazı dahilerin nasıl farkına varırdık? Belki de sırf bu yüzden bazı dahiler ölümlerinden yüzyıllar sonra anlaşılabilmişlerdir. Belki de durum çok farklıdır. O dahiler bunu kasıtlı olarak yapmışlardır belki de. O dönemin toplumlarının kavrayışsızlığından kurtulabilmek ve gelecek nesillere bir şeylere bırakabilmek için! Belki de gelecek kuşaklar için yapılmıştır her biri!

Yanlış kararlardan kaçmak için ürkekçe önlemler almak gereksizdir. Hayat uçup gider elimizden. Yanlış karar, eleştiri ve yargılar sonsuza kadar var olacaklar. İnsanoğlu yaptıklarının izlenmesini istiyorsa, yeterince derinliği olan bir yere, çok uzak geleceğe fırlatmalıdır ürününü, çabalarını ve emeğini. Yüzeysellikler dünyasına atılmış bir ürün, tüm ışıltısına rağmen karanlıkta kaybolmaya mahkumdur. Bu kehanet tutar mı tutmaz mı bilinmez. Kehanet tutmasa bile bu kişinin zeka kıtlığına işaret etmez. Varolan benlik yeterli değilse, değildir.

Bu tıpkı insan ruhundan çok iyi anlayabileceğimizi düşünsek bile, çok ama çok iyi bildiğimiz ve tanıdığımız şeylerin gelecekteki karakter ve dünyalarını asla tam anlamıyla tahmin edemeyecek olmamızdandır.

İnsanoğlunun söz konusu olduğu bir denklemin “eşittir”i yoktur ve sonsuz bir “dengesizlik” payı vardır.

Karanlığın Pençeleri Yırtar Ruhunu


Gecenin ilerleyen saatleri.. Tüm dünya uyuyor. Derin bir uykuda.. Derin uyku halindeki dünyada yalnızca sen.. Odanın bir köşesinde. Kendi düşüncelerinle yoğun, kendi hayat denklemin üzerinde problemler çözen benliğin.. Bir çok şeyi sorgulayan. Gecenin teskin edici elleri ruhunu okşar.. Dönüşürsün.

Mads Langer’dan “Beauty of the Dark”ı açarsın odanın karanlığındaki izbe köşesinde. Kapatırsın gözlerini. Bırakırsın kendini melodilere.. Karanlık pençe darbelerini indirmeye başlar ruhuna. Evrilirsin ayrı bir dünyaya ve benliğe.. Huzura kavuşursun.. Kavuşursun.. Huzura..

Karanlığın güzelliği, senin güzelliğin
Hayal ettiğin hayallerini hayal ederim
Ama kabuslar daima görüntüyü engeller
Uyuyamam, hayır.

Sessizliğin güzelliği, sözlerin olmadığı gürültüdür
Sen evin içinde gezinirken her şeye kulak verdiğim zaman
Bu gece, evet.

Derin karanlık odanda ışık nerededir?
Bir ışık darbesi seni gölgeden koruyabilir
Ayın arkası neden karanlıktır?
Erişilemez ta ki ışık yayılana kadar

Güzellik için çirkin şeyler yaptım
Eğer gerçek beni görebilirsen,
Sonra güzellik çok gaddarca olmayacak belki



20 Mayıs 2010 Perşembe

The Vampire Diaries – Yine mi Vampirler?


Bir çok insan vampirlere ilgi duymuştur. Vampirler, cadılar, kurt adamlar bilindik efsaneler olarak kült olmuş durumda. Haliyle üzerine film çekildiğinde bir çok takipçisi oluyor, ilgiyi topluyor. Yıllardır bu tür filmler eksik olmuyor beyaz perde ve TV’lerden. Çok önceden büyük bir ilgiyle izlerdim bu tür filmleri. Ama zamanla o ilgi hali erozyona uğrayıp olaya eğlencelik olarak bakmaya başladı. Bazen gerçekten kaliteli filmler yapılıyor, bazen de “bu ne yahu” diyebileceğiniz saçma sapan vampir filmleri. Misal aklıma Queen of the Damned gelir, bir gülme tutar beni. Rezil oyunculuk, aptalca senaryoydu Queen of the Damned’de gördüğüm.. Çok da kötüydü.

Peki The Vampire Diaries?

Aslında The Vampire Diaries, LJ Smith tarafından yazılmış ve New York Times’ın en çok satan kitaplar listesine girmiş bir korku serisidir. Dizi kitaptan peydahlandı. Kitabı okumadığım için diziye nasıl yansıtıldığı üzerine bir yorum yapamayacağım. Öncelikle yanlış anlamaların önüne geçmek için diziyi öyle ya da böyle beğendiğimi, izlerken eğlendiğimi, iyi zaman geçirdiğimi ve sıkmadığını söylemeliyim. Ama bütünsel anlamda baktığımızda bana kusursuz ve orijinal gelmedi. Orijinal olamayan dizilere karşı aidiyet duygum biraz zayıftır. İlgili dizinin orijinalliğinin önüne geçen çok etken var.

Dizinin ana konusu ise Mystic Fall isimli küçük ve nezih bir kasabada yaşayan insan Elena Gilbert’in vampir olan Stefan ve Damon isimli Salvatore kardeşlerin arasındaki iyiye ve kötüye şahitlik etmesidir. Stefan vampirlerin iyi tarafını temsil ederken, Damon (adı üstünde!) vampirlerin kötü tarafını göstermektedir. Vampirlerin bir duyguya sahip olup olmadığı, aşka nasıl baktıkları, aşkları için ne yapabilecekleri, insanoğlunu nasıl karşıladıkları gibi bazı ana dokunuşlar gözlerden kaçmıyor. Stefan ve Damon özel yüzükleri sayesinde güneş ışıklarından etkilenmeyen vampirlerdendir. Sarımsak, haç, kilise gibi şeyler etkilemez onları. Mine çiçeği adı verilen özel bir çiçekten etkilenmektedirler. Tabii ayrıca klasik olarak kalbe çakılan bir kazıktan. Günlük hayatlarını normal insanlar gibi yaşamaktadırlar.


Diziye başlarken 17 yaşındaki Elena ve 15 yaşındaki kardeşi Jeremy dört ay önce ebeveynlerini trafik kazasında kaybetmişlerdir. Bu trajik olay hayatlarını çok etkiler. Salvatore kardeşlerin Mystic Fall kasabasına gelmesiyle Elena Stefan’a ilgi duymaya başlar ve ilişkileri gelişir. Damon da bunu çekemez. Nedeni ise Elena’nın 1864 yılında Salvatore kardeşleri vampire dönüştüren ve iki kardeşi derin bir aşk acısına gömen güçlü kadın vampir Katerina’nın görüntü anlamında tıpatıp ikizi olmasıdır. Mystic Fall kasabası ise kurulduğu 1860 yılından beri vampir ve cadıların yaşadığı bir kasabadır. 1864 yılında vampirlere top yekun katliama girilmiş, pek az kısmı günümüze kadar gelmiştir. Salvatore kardeşler de onlardan biridir. Bir çok ayrıntıyı ise ipucu olabileceği için anlatma gereği duymuyorum. Damon karakterinin Lost dizisinin Boone’u olduğunu ekleyelim.


Bu diziyi izlerken bir çok diziden etkilenimler görüyorum. Dizideki duygu hali, birliktelik, yaşananlar, kasabanın yapısı, kasabanın gizemi ve nezihliği, insanların birbirini çok yakından tanıması, karakterler derken bazı diziler aklıma gelip durdu. Dawson Creek’ten Kyle XY’e ve Roswell’den Gossip Girl’e kadar. Dawson Creek ve Gossip Girl tarzı dizilere olan benzerliği ise haliyle dizide Amerikan yaşam tarzının empoze edilmesiyle oluyor. Bildiğimiz klasik Amerikan lisesi, sarışın bir aptal kız, okulun ilgi odağı akıllı, çalışkan bir kız, balolar, etkinlikler.. Dizinin ana karakterlerinden Elena’yı oynayan Bulgar kökenli Nina Dobrev’in oyunculuğuna baktığımda aklıma direkt 1999-2002 yıllarında yayımlanan Roswell dizisinin ana karakteri Liz Parker geliyor. Neredeyse ruh ikiziler.. Bakış tarzlarından duygusal yaklaşımlarına kadar..


Roswell Dizisi (1999-2002)

Vampir Stefan Salvatore ve insan Elena Gilbert aşkına baktığımızda aklımıza ilk gelen şey Twilight oluyor. Stefan’ın Twilight’taki Edward karakterine sima, yapı ve davranış anlamında benziyor olması ayrı bir önyargı konusu.

Bu diziyi izlerken yaşadığım en büyük sıkıntı hiçbir karaktere aidiyet bağıyla bağlanamamam oldu. İzlediğimiz bir şeyi daha çok sevmemizi ve bağlanmamızı sağlayan etkenlerden biri, karakterlerden birine aidiyet bağı ile bağlanmamız ve bazı hisler edinmemizdir. Bu dizi beni gerçekten eğlendirse de hiçbir karakterle o bağı kuramıyorum. Battlestar Galactica’da Amiral William Adama titretir bizi, Six Feet Under’da Nate ile yaşarız adeta, Babylon 5’ta Captan John Sheridan, Delenn ile ayrı boyutlara gideriz, hatta G’Kar bile bize bir çok şey anlatır.

Ama The Vampire Diaries karakterleri? Maalesef.. Bana o hissi veremediler bir türlü. İzleyen bir çok arkadaş muhakkak bazı karakterlerle kendilerine bir bağ kurmuşlardır. Kimisi iyilik timsali Stefan’a bayılır, Damon’dan nefret edebilir. Ama bazı gerçek olaylarla karşı karşıya geldiğimizde o nefret edilecek ve insanlıktan nasibini alamamış Damon’ın Stefan’dan yeri gelince daha mert ve gerçekçi olduğunu görebiliyoruz. Damon karakterinin başlangıçta saf bir kötücüllüğü gözler önüne sermesi, ama zamanla Mystic Fall kasabasındaki bazı insanlarla bağ kurması sonucunda bazı insan duygularını yeşertmesi ve akabindeki Damon'ın ruh hali, Stefan’ın iyilik dürtüsünden daha dikkat çekici ve daha mertçe görülüyor.

Dizide klasik Amerikan dizisindeki klişelerin olması, Amerikan hayat tarzının serpiştirilmesi klasik gençlik dizisi kisvesi altında gözlere sunulsa da gizemli bir çok olayın olduğunu, sık sık flashbacklerle 1864 yılına döndüğümüzü, kasabanın gizemi gibi etkileri es geçemeyiz. Zaten o yüzden izlerken insanı hiç sıkmıyor ve olaylar arasında kopukluk yaşanmıyor.

Geçtiğimiz günlerde ilk sezonu biten dizinin ikinci sezonunun da takipçisi olacağım. İzlerken yine eğleneceğim. Bu sefer olaya muhakkak kurt adam da müdahil olacak gibi. Amerikan yaşam tarzını mesken edinmiş kurt adam…

Dizinin kusursuz olan bir tarafı var ki o da çalınan müzikleri. Kalbe kazık yemiş gibi oluyorsunuz. Kesinlikle muhteşem. Sırf müzikleri için bile izlenecek bir iştir The Vampire Diaries. Birbirinden harika alternative parçalar ve olaylar örgüsüne cuk diye oturan melodiler.

18 Mayıs 2010 Salı

Terra Incognita


Yerkürenin her metrekare toprağına farklı farklı benliklerle dağılmış durumdayız. Yakından baktığında yaşamın en önemli varlığı. Kuşbakışı yukarı doğru uzaklaştığında ise bir karıncadan farksız bile olmayan. Biraz daha uzaklaştırdığında ise mikrop halini alan, görünmez olan.

Ne kadar garip değil mi?

Gökyüzünde karınca ve mikrop olarak gördüğümüz insanoğlu, gökyüzü ve uzayın ulviliği karşısında çok değersiz görünür gözümüze birden. Yüzeysel ve anlık bir yaklaşımdır bu bakış açısı. Ama biraz yaklaştığında, aurasına sokulduğunda bir hiç olmadığını ve binlerce bilinmez denklemden oluşmuş, ruhi ve karakteristik duygulardan örülmüş karmaşık bir mekanizmadır gördüğümüz. Asıl ürkütücü ve korkunç olan da ilgili karmaşık yapının kabaca altı milyar benlikten oluşmasıdır mutlusundan manyağına, sapığından erdemlisine kadar.

Yüzü sürekli gülenler olduğu gibi açıklanamaz dürtülerle aniden parlayan sinir hastalarından da dem vurabiliriz. Adı üstünde manyaktır bunlar. Sanılanın aksine kendi seslerini ve iç dünyalarını en az dinleyenleridir. Kaplarına sığmamazlıklarıyla nice hataların ağından kurtulamazlar, dev örümceğin ağına kapıldıkları gibi. Bir anlık parlayarak hatalı olduklarını o kadar muhakeme etmişlerdir ki iç sesleriyle, bir noktadan sonra hiçbirine önem vermez olurlar. Psikopatlığı seriye bağlarlar. Jeffrey Dahmer bile sütten çıkmış ak kaşık kalır yanlarında. Eğer sinir sistemleri sürekli alarm verirse bir noktadan sonra kulak vermemeye başlarlar.

Manyaklık bu ya, en sinirli anlarda bile hassasiyetin okyanuslarında kulaçlama akarlar. Delice bir histerinin peşinde yüzercesine. Bu histeri gerçekleşince acı ve sallantıyı hissederler ama garip bir mutluluk dürtüsü de kaplar içlerini. İnsanoğlu olarak ruhumuzda mazoşistlik de yer ediyor icabında.

Sinister gibi Sadistic Intent öfkelenmeleri ve gaddarlığının peşinden gidemez insanoğlu sadece. Deliliğinden beslenerek mutluluğa erişmesini de bilir. Bu zihinsel bir devrimdir aslında. Baktığı ufacık bir ayrıntıdan zevk alabilmek, okuyup yazabildiği eserlerden çıkarımlar yapabilmek, sembolist ruh dehlizlerinde yüzerken bunları kaleme alabilmek.

Harflerle kaplı, küflü ve eski kağıt kokulu bir sayfa..

Düşünce ya da zihin gördüklerini veyahut okuduklarını hemen özümseyemez. Duraklar bir an. Algılamaya çalışır. Okumayı ya da yazmayı bitirir bitirmez iyice düşünmeye başlar. Bir saplantı haline büründürür. Kendini ve söylemlerini öyle seversin ki, tekrar tekrar okursun. Kendini..

Mutluluğu tadarsın defalarca.. Öte yandan hüznü ve melankoliyi..

Hayat, işte bu gibi ince ve ufak şeylerden gizli dünyaları yaratan ve astral yolculuklara çıkan sevgi dolu, hassas, manyakça, ruh hastasıca ve bundan dolayı umutlu insanların daima bekleyebileceği mucizeler ve gizemlerle doludur.

Bazen yaşadığımız mucizeler, zihnimizce yapay olarak da yaratılabilir. Bunun olması fazlasıyla mümkün. Aslında kuşbakışı bakıldığında önemsiz görülebilecek insanoğluna, iç benliğinin büyüsüyle yaşanan mucizeler tamamen gerçekmiş gibi görünür. Bizlere sunulur. Bir sihirbazın tek bir hamleyle avucunun içinde mavi auralarla kaplı ışık topunu görünüme sunması gibi..

Hayatta ve hayat ile çelişen durumlarda bütün gizeme ve mucizeye ilişkin olaylarda en iyisi kendini fazla kasmamaya ve zorlamamaya çalışmaktır. Anlamak için.. Çünkü nasılsa, acımasızca beklenmedik olduklarından, mantık kurallarından çok sihirli kurallara göre belirleniyor gibidirler.

Yüzeysellikten sıyrık ve uzak yaşayanlar kendi etraflarına garip bir aura örerler. Keskin çizgilerle bezeli. Bir bilinmezlik alanıdır bu. Bu alanın içine giremeyenler, aklına getiremeyecek olanlar için söz konusu olan; karanlık, mutlak bir hiçliktir. Ama gariptir ki, o alanın içinde bulunan kişi için en küçük ayrıntıyı bile görebileceği terra incognita’dır..

Keane - A Bad Dream


Bir arkadaşımın Keane grubu hakkında söylediği şey aklımdan hiç çıkmaz. Bir keresinde çalmasını istemiştim bu şarkıyı ve yüzüme bakmış "ulan, gitarsız Rock mı olur" demişti direkt. Rock demeyelim o halde, müzik diyelim demiştim. Ama iyi gülmüştük.

Bu parçayı ilk olarak Kyle XY isimli dizide duymuştum. Şoke olmuştum ve gözlerim dolmuştu. Ulan kim bu adamlar diye araştırırken Keane olduklarını öğrenmiştim. Bu şarkıyı ne zaman dinlesem acayip huzurla dolarım. Sonlara doğru çıtanın yükselmesi, atmosferin baskınlaşması ve coşkunluğun doruklarına tırmanış diken diken olmama yetmişti.

Yan Hollywood Yan


Amerikalı Thrash grubu Exodus sevdiğim gruplardandır. 1980 yılından beri müzik yaşamlarını devam ettiren grupta değişmeyen bir şey varsa o da 30 yıldır ülkelerini tiye almaları, ironik bir şekilde laf geçirmeleri, Amerikan başkanlarını ve Amerikan hayat tarzını yerden yere vurmalarıdır. Müziğin sertliği ve vokalin alaycılığı da ilgili ironiklikten gelir.

Exodus yeni çıkardığı Exhibit B: The Human Condition albümünde yine yaptı yapacağını. "Burn, Hollywood, Burn" isimli parçaları klasik Exodus bakış açısına bir örnek olsa gerek.

Böyle sözlere sahip bir parçayı ülkemizde herhangi bir sanatçı?!? yapar mıydı bilmiyorum. :)

Büyülü ülke ve sahte gerçeklik
Camdan damızlık makinelere yerleştirilen
Magazinlerin kapaklarına
Fragman süprüntüsü ve hilkat garibeleri
Şöhret dakikalarını kapmışlar
Ve kuklalar hâlâ izliyorlar
Ve herkes onların isimlerini biliyor
Anlaşılmaz bir şekilde

Yan Hollywood yan
Ölüp gittiğinizde sizi hiç özlemeyeceğiz
Yan Hollywood yan
Küçük sevimli 16'lıkların ruhunu daha fazla çürütmeyin
Yan Hollywood yan
Zaman onların şöhret dakikalarından ibaret değil
Alevlere işeyerek ateşi söndürdükleri

Öyle genç, kaltak ve meşhur ki
Otel mirasçısı, cazibe kraliçesi
Onun adını bilmemizin tek nedeni
Kötü gece görüntüsü pornografisi
Botoks zirvelerinin gerçek ev kadınlarından
Bel Air kaltaklarına kadar
Bunları TV tüplerinden göremezsiniz
Niçin umursarlar birbirlerini becermelerini?

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Tarihi Şampiyonluğun Ardından, Değerler ve Erozyon


Dünkü maçlar öncesi eminim ki çoğu insan Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna kesin gözüyle bakıyordu. Ben dahil olmak üzere. Fenerbahçe’nin rakip kaleye yolladığı 35 şut sonrası top bir türlü kaleye girmeyince ve şampiyonluk Bursaspor’a gidince adalet denen şeyin bazen işlediğini düşündüm.

İşin tarihsel boyutunda olmayacağım. 26 yıl sonra bir Anadolu takımı şampiyon oldu, dört büyükler mezar oldu edebiyatına da girmeyeceğim. Bu yılki performansı ile şampiyonluğu en çok hakkeden takım Bursaspor’du ve başardılar da. Kendilerini içten bir şekilde tebrik ediyorum.

Ama dün yaşanan şeyler futbolumuzun ve bazı takımlarımızın nereye gittiğine dair keskin çentiklerdir. Fenerbahçe’den Trabzonspor’a, Bursaspor’dan Galatasaray’a kadar.. Öncelikle Fenerbahçe’nin kurum olarak ve bütün olarak kendisine çok ama çok soru sorması gerekiyor. Ben şampiyonluğa giderken ve şampiyon olduğumda neden benim kendi taraftarımdan başka kimse buna sevinmiyor ve şampiyonluğu kaybettiğimde de benim taraftarım dışındaki herkes çılgınlar gibi seviniyor diye.. Bu çok ince bir nokta. Trabzonlusu, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı hepsi Fenerbahçe’nin kaçan şampiyonluğuna seviniyor.

Neden?


Eğer Türkiye’nin en güzide kulüplerinden biri yıllardır Aziz Yıldırım İmparatorluğu’ndan ibaretse, skorsal başarı için her yol mubâhtır ilkesi edinilmişse, Fenerbahçe’yi tüm takımlardan ayrılan ayrı bir cumhuriyet olarak nitelendirirseniz, oynadığınız her maçta hakem dahil rakip oyuncuları kıyasıya döverseniz, çirkefliğin bini bin paraysa, takımınızın en iyi oyuncularınızdan biri ve beyni olan bir zatın eşi, eşinin haksız bir şekilde kazandırdığı penaltıyı gole çevirdikten sonra rakip taraftarlara “girsin bu size bu kol” gibilerinden hareketi yaparsa akabinde dökeceği gözyaşları Adalet Tanrısı’nın gazabındandır.

Fenerbahçe sezon boyunca gözlere hoş gelmeyecek bir çok atraksiyonun içinde oldu. Başarı için her yol uygun görüldü. Saraçoğlu’nda oynanan maçlarda rakip oyuncuları hem taraftarı hem de oyuncusuyla dövmesini de çok iyi bildiler. Rakip oyuncuları bariz bir şekilde tokatlayan, hakemin sürekli üzerine giden, hakemi bile kendi arasında turnikeye alan bir zihniyetin son haftaya kadar cezalandırılmayıp asıl kopma noktasında cezalandırılması düşündürücü.

Zaten maç sonrası yaşananlara diyecek hiçbir şey yok. Belki bir çok rakip taraftar Fenerbahçe taraftarlarının kendilerini şampiyon sanıp sahaya inmesini, timsah yürüyüşünü yapmasını, Selçuk’un 2-2 işareti yapmasını, FB TV spikerinin şampiyonuz çığlıkları atarken akabinde dut yemiş bülbüle dönüşünü çok hikaye konusu yapacaktır. Yapılmayacak gibi de değil. Ama asıl üzücü olanlar akabinde olanlar. Fenerbahçeli taraftarların ortalığı yakıp yıkmadan önce şunu düşünmeleri gerekirdi.

Ben bu şampiyonluğu ne kadar hak ettim?

Takımım ne kadar hak etti?

Bundan 10 hafta önce, Galatasaray şampiyonluğun en güçlü adayıyken bile şunu söylemiştim: “Ben bir Galatasaraylı olarak takımımın şampiyonluğu hak ettiğini düşünmüyorum. Son haftalarda müthiş bir oyun tuttursak ve şampiyon olsak bile hak etmediğimizi söyleyeceğim.”

Zaman beni haksız çıkarmadı.

Peki ya Galatasaray?


Fenerbahçe kendi içinde ne kadar eleştirilecekse, Galatasaray da bir o kadar eleştirilmeyi hak ediyor. Yeşil zemin içindeki futbolu geçiyorum. Skorlar iyi ya da kötü olabilir. Galatasaray beş maç peş peşe çok kötü oynayabilir. On maç peş peşe de yenilebilir. Ama ne olursa olsun, yıllar boyu kendisine yakışan Galatasaraylılık değerlerinden ödün veremez ve kendi işine bakar.

Bu yıl Galatasaraylılık değerlerinin ayaklar altına alındığına defalarca şahit olduk. Taraftarından futbolcusuna kadar.. Değişen futbol ve taraftar profili, bilindik Galatasaray değerlerini aşındırdıkça aşındırmış ve başarıya, sadece skora odaklı bir kitle yaratmıştır. Onuru ile mücadele eden, yeşil zeminde takımı için canını dişine takan, yeşil zemin dışında hayatını Galatasaraylılık örf ve adetlerine göre yaşayan, takım içi sevgiyi doruklara taşıyan, takımdaşlık ve arkadaşlık ruhunu yabancı yerli ayrımı yapmadan içinde güçlü bir şekilde taşıyan Galatasaray ruhunu öldürdük maalesef. Galatasaray’ın en büyük başarısızlığı budur. Bu başarısızlıkta teknik heyetin payı çok daha düşüktür. Bu, Galatasaray futbol yönetiminin sorunu ve başarısızlığıdır. Adnan Polat ve yönetimi geçen yıldan maalesef dersler çıkaramamışlardır. Asıl problemi Skibbe ve heyetinde görüp kendisinde aramayan Galatasaray yönetimi, aynı yanlışı yaptığı bu yıldan da ders çıkaramazsa seneye de bir başarı aramamak gerekiyor.

Eğer futbol anlamında bir devrim yaratmak istiyorsanız kendi örf ve adetlerinize sıkı sıkıya sarılıp, her şeyi doğru yönetmelisiniz. Teknik heyet kısmı bu olayın sacayaklarından biridir ve futbolun tamamı değildir. Bursaspor’daki doğru yönetimi ve kenetlenmeyi incelerseniz ya da son iki Galatasaray şampiyonluğundaki kenetlenmeyi görürseniz, başarı için asıl olan şeyin ne olduğunu görürsünüz. Eğer futbol yönetimi tam anlamıyla Rijkaard’a verilseydi, işte o zaman Rijkaard’ı suçlu olarak nitelendirebilirdik. Ama kazın ayağı öyle değil. Adnan Polat’ın yer aldığı yönetimlerde maalesef teknik heyet işin teknik-taktik tarafından mesul tutuluyor. Diğer konuda tüm kararları kendileri veriyor. Haliyle ortaya çok başlı bir yapı çıkıyor.

Galatasaraylılık değerinin erozyona uğradığı en büyük felaketlerden biri ise Galatasaray’ın kaybettiği bir maç sonrası Galatasaray’lı taraftarların stadyumda çılgınlar gibi sevinmesiydi. Halbuki ağlamak gerekiyordu gülünecek halimize. Alay ettiğimiz rakibimiz bu yıl bizden her anlamda daha başarılıydı. En azından iki kupada da finali görmüşlerdi. Bizler ise aylar öncesinde kopmuştuk bu hedeflerden. Sadece kendi takımımızla ilgilenip neler yapılabileceği üzerine düşünmemiz gerekirken, tamamen rakibimizin başarısızlığına odaklanmamız ise Galatasaraylılık değerinin iyice erozyona uğradığının işaretidir. Lamı cimi de yoktur bu işin.

Aslında Galatasaray’ı bu noktaya getiren şeyi yine, bizzat Galatasaraylı taraftarlar söylüyorlar: Adnan Polat Aziz Yıldırımlaşıyor.. Maalesef öyle.. Artık futboldan el ve ayaklarını çekme zamanları geldi.


Bu yılın en onurlu duruşlarını sergileyen Trabzonspor’u da fazlasıyla tebrik etmek gerekiyor. Sportif başarı için her yol mubâhtır anlayışının çok uzağında olan bir başkan, teknik heyet ve futbolcu profiline sahipler. Bir başkanın zihniyeti aslında bir kulübün aynasıdır. Eminim ki Sadri Şener’e bakan bir insanoğlu kızgınlığın ve nefretin minicik bir tohumunu bile taşımıyordur. Büyük bir saygı besliyordur.

Neden acaba?

Sportif bir zihniyette olmasından ve yumuşak başlılığından olabilir mi?

Şenol Güneş?

Şenol Güneş oldu olası her daim büyük saygı duyduğum bir futbol adamı olmuştur. Zihniyeti, efendiliği ve adamlığı ortada.

Senin başkanın, yöneticilerin, teknik heyetin ne kadar adamsa kurum olarak da o kadar adam olabiliyorsun.

Trabzonspor’un Şenol Güneş yönetiminde seneye çok azılı bir takım olacağından şüphem yok. Bir kendi takımıma bakıyorum, bir de Trabzonsporlu oyunculara. Ne olursa olsun, Trabzonlu oyuncular kalpten oynuyorlar. Çok mücadele ediyorlar. Bazı oyuncularının kapasitesi yetersiz olsa bile yürekten oynayan hallerine fazlasıyla şahitlik ediyoruz. Biz bu görüntüleri kendi takımımızda ne kadar görebildik ki? Zaten en çok özlediğimiz şeylerden biri bu değil miydi? Yanlış anlaşılmasın. Irgatlar gibi koşsunlar demiyoruz. Mücadele ettiklerini, kalpten oynadıklarını görelim istiyoruz. Kalpten oynamak başkadır, ırgatlar gibi koşturmak başkadır. Neill ve Baros örneğinde olduğu gibi..

Onur Kıvrak ise bu yılın en büyük kazanımlarından biridir. Bir çok insanı kendisine hayran bırakmıştır. Sadece performansı ile değil. İddiasız bir maçta yediği son dakika golüne ağlayacak kadar adı gibi onurlu ve içten olduğu için. Futbolda bu tür görüntüler en hassas olduğum anlardır. Tıpkı Guiza'nın Bursaspor maçı sonrası ıslıklanırken gözyaşlarına boğulduğunda benim de neredeyse gözlerimin dolması gibi... Kendisi belki takımımın en büyük rakibinin oyuncusu, klasik Türk futbolu zihniyetinde bundan zevk almam gerektiği söylenebilir ama yok! Ben bu tür olaylarda üzülüyorum. Rakip bir oyuncu olsa da üzülüyorum. Çünkü bu çok insani bir durum.

Bursaspor’un şampiyonluğu haklı bir şampiyonluktur. Ertuğrul Sağlam’ın onur savaşıdır. Her ne kadar bazen kendi oyuncularına bile sahada küfür eden bir şahsiyet olsa da! Kimse kusursuz değil. Bu kendisinin bir hoca olarak ne kadar hırslı, istekli ve savaşçı olduğunu gösteriyor. Yerli oyuncular ancak bu dilden anlayabiliyor. Yönetim, teknik heyet, oyuncular ve taraftar ahengini güçlü bir şekilde sağladığınızda, doğruları da uyguladığınızda 30 milyon avroluk takım olsanız bile 110-120 milyon avroluk takımları rezil edebiliyorsunuz.

Bursaspor’un şampiyonluğu bu anlamda çok önemlidir. Şampiyonluğu getiren pahalı futbolcu, milyon avroluk oyuncular ve hocalar değil; hırs, arzu, kenetlenme, arkadaşlık, kalpten oynama, yönetim-teknik heyet-futbolcu-taraftar ahenginin doğru uyumudur. Geçen yıldan ders alamayan büyük takımlar, bu yıl bundan ders çıkaracaklar mı merakla beklemedeyiz.

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Filozof Doğa Adamı Mr.Fastfinger


Bay Hızlıparmak'ı kaç kişi tanıyordur bilemem. Kendisi tam bir doğa adamıdır. Harika doğa manzarasında gözlerini kapatıp doğayı dinlemeyi, ruhunu dinlendirmeyi, sessizliğin gücünden ilhamlanarak bir anda eline gitar alarak melodiler döktürmeyi çok sever Bay Hızlıparmak. Bazen size gitarla solo atma tekniklerini, ilgili tekniklerin adını, uçan halı üstünde solo atmayı öğretir. Akordiyonu ile kabiledeki cüceleri etkisi altına alan, gerçek hayattan soyutlayıp kendisine köle yapmak isteyen şeytanın karşısına geçerek gitarının ölümcül sololarıyla onu cehenneme yollamayı da bilen bir onur adamıdır Bay Hızlıparmak.

Aşağıda vereceğim adreste bunların hepsini yapabilirsiniz. İster solo atarsınız, ister uçan halıyı attığınız sololarla hareket ettirir ve düşmanları yenmeye çalışırsınız, ister şeytanı ölümcül sololarınızla cehenneme yollarsınız.

http://www.guitarshredshow.com/main.html#home

Verdiğim sitede pena işaretinin olduğu yerlere tıklayarak istediğiniz oyunu oynayabilirsiniz. Özellikle "The Exploiding Guitar" kısmına tıkladığımda Bay Hızlıparmak'ın yardırmasyonları beni her seferinde diken diken eder. Çalabilmek için klavyenizin ana harf tuşlarına basmanız yeterlidir. Her bir tuş farklı bir teknik ve melodinin sesini verecektir. Hiçbir şey yapmasanız da dalgaların ve kuşların sesiyle dinlenebilirsiniz. Bay Hızlıparmak ile doğanın gizeminde kaybolmak oldukça zevkli.

Bay Hızlıparmak'ın hastasıyız.. Bay Hızlıparmak'ı yaratan, gerekli melodileri bizzat kendisi çalarak yükleyen şahsiyet ise Finlandiyalı Mika Tyyskä. Kendisi aslında serbest çalışan bir multimedya dizayncısı ve doğaçlamacı. Gitar ile olan bağı tamamen hobi.. Bu nasıl üstün bir hobiyse artık.


Bu da Mika abimizin yardırmasyonları.. Bizler Joe Satrianileri, Santanaları biliyoruz ama böyle deli cevherler de var yerkürede..

14 Mayıs 2010 Cuma

Ölü Gölde Stres Atmaca


Karadenizli bir insan olarak İç Anadolu’nun köylerine hiç alışık olamadığımı ve bana çok çorak, kuru geldiğini söyleyebilirim. Bugün işten sonra havaların ısınması, yorgunlukların artması ve iş stresinin çoğalması neticesinde ölü-canlı ayrımı yapmadan bir göl kenarında mangal berimizde, biralar elimizde, oltalar belimizde her ortamdan keyif almaya bak düsturunun peşindeydik. Sinekler bize pike yapmaktan, balıklar oltamızı ziyaret etmemekten, kurbağalar vıraklamaktan vazgeçmese de midemizi bira ve mangal sucuklarıyla doldurmasını iyi becerdik. Günün sonunda ise mayışıklığın dip boyutlarındaydık. Bir adet tost ekmeği yetmezmiş gibi üstüne kocaman ikili ekmeği de mideye indirmemin sonucunda tarumar oldum.


Mekanımız ise artık eski havasında olmayan Çankaya ilçesine bağlı Mühye Köyü’nün göletiydi. Eskiden büyük ve güzel olan gölet, çok fazla boğulma olayının yaşanması sonucunda hafriyatların yığıldığı bir mekana dönüştürüldü. Artık vuslat Gölbaşı’nın güzel bir mekanında çadır zevki yapmaya kaldı. Gün sonunun boş zararı balık tutamamak olsa da güzel karı oldukça lezzetli sucuklarla dolu midemiz oldu. Bana kalan da an itibariyle mideme oturan ağırlığı maden suyuyla bertaraf etmek. Biz de iyice Hıncallaştık iyi mi?


Günün ana fikri şudur. Mekan ne olursa olsun hayattan keyif almaya bakmak lazım. İnsan isterse bir çöplükte dahi eğlenebilir.

Kerataları ben çekince bana yer kalmadı

Kulaklıklı İnsanların Makus Talihi


İnsanlar müziği sever. Bazıları çok, bazıları az. Bazıları için hayatın en önemli lezzetlerinden biridir. Dinlerken gözleri ışıldar. Parlar. Enerjiyle dolarlar. Bazıları sadece eğlence için dinler. Bazıları ilişmez bile müziğe.

Müziksiz bir hayat düşünemem. Öyle ki, dinlediğim tek bir albüm (Nevermore - The Obsidian Conspiracy) bana 11 Mayıs tarihinde bu blogta “Kutsanmış Tapınak ve İsimler” diye bir yazı yazdırıp onca şeyi hissettirebiliyor. Duyumsadığım müzik ihtiyacı damarlarımda akan kan gibi. Çok etkilenerek dinlediğimde, çok ilhamlı olduğumda nevrim döner. İnanılmaz güzel şeyler hissederim. Aklım evrilir. Bedenim içten içe kenetlenir. Bu dünyadan uzaklaşırım. Dış dünyadan..

Yoğun iş hayatı, yorgun argın eve gelmek derken müzik dinlemek için pek boş zaman yaratamıyorum maalesef. Doğrusunu söylemek gerekirse işten eve, evden işe giderken muhakkak MP3 playerım çalışıyor oluyor. Bazen de hafta sonları kendime çok yüksek sesle müzik ziyafeti çekiyorum kısa süreliğine. Özellikle kahvaltı sonrası.. Hele ki sigarayı yakar yakmaz.

Eğer dışarıdaysam, tek başımaysam asla MP3 playerım olmadan arşınlamam yolları. Kulaklarım sürekli müzikle doludur. Kafeye giderken, belediye otobüsü beklerken, metroyla Kızılay’a inerken, belediye otobüsüyle seyahat ederken.. Eğer bir müziğin içinde çok kaybolduysam, zevkin doruğuna tırmandıysam, öyle bir anda rahatsız edilmek beni inanılmaz rahatsız eder, sinirlendirir. Çünkü ilhamın doruklarına tırmanmışken sırtına değen bir el, karşına geçilip edilen bir laf, sorulan sualler birikir birikir, garip düşünceleri getirir aklıma.

Sahi bu insanların sorunu nedir?

Dışarıda kulaklıkla müzik dinleyen birini rahatsız etme hakkını nereden bulurlar?

Olur ya, kimse yoktur çevrede. Sadece o vardır ve acil bir durum vardır. Eyvallah!

Ama yok!

Belediye otobüsü sırasına girersin. Kilitlenmişsin müziğe. Önünde 20-30 kişi. Arkanda 20-30 kişi. Kulaklıkla müzik dinleyen bir tek sensin. Ama tüm insanlar, diğer 40-50 kişiyi iplemeyip direkt kulaklıkla müzik dinleyen seni bulmazlar mı? İşte bu insanların ruh hallerini, anlayışlılık dirayetlerini anlayamıyorum!

Kulaklıklar takılmış, dalmışsın ayrı bir dünyaya. Birden sırtında bir el. Dönersin. Bir teyze.. Bir şey sorar:

- $@£#{[>]}
- [Kulaklık çıkarılır] Efendim?
- Oğlum, saat kaç?
- [Bileklerime bakarım. Saat namına bir şey yoktur. MP3 playerın saatine bakarım.] Ölüm saati bunlar teyzeciğim, ölüm saati!
- Hıı?


İnsanoğlu neden bu kadar rahatsız ki?

Müzik dinlemeyen ve oldukça müsait olan onca insan topluluğu varken neden muhakkak kulaklıkla müzik dinleyen seni bulurlar ve seni rahatsız ederler? Özellikle hem de!

Neden ama?

Bir değil, iki değil, üç değil… Sayısını bile hatırlamıyorum… Anlayamıyorum da..

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Oyunlarım Çocukluğumdur!


Oyunlar ruhumuz için ne ifade eder? Bize ne kadar hayal gücü ve gerçek hayata artı değerler ekler? Ama şunu biliyorum ki ruhumuzu besleyen ve karakterimize şekil veren en önemli hobilerden biridir. Daha doğar doğmaz ilk işimiz ağlamaktı. Olur da ağlamıyor olsaydık doktor amca çıplak kıçımıza “sen neden ağlamazsın ha” dercesine oyun oynarmış gibi şamarı yapıştırır, ağlamaya başlardık. Hayat bizi ilk oyunla karşılamıştı zaten..

Emekleyemediğimiz dönemlerde bile muhakkak ağzımızın içinde geveleyerek oynadığımız oyuncaklar vardı. Emeklemeye ve yürümeye başladığımızda ise dört bir yanımız oyuncaklarla kaplıdır. Bunları diğer arkadaşlarımızla ne kadar paylaşıp paylaşmayacağımız şekillenecek karakterimiz örgüsünce belli olacaktı. Geçmiş zamanın içten oyunlarının bize katkıları yadsınamaz. Bizzat gerçek doğanın içinde ve dış hayatla yan yana. Gerçek hayata adım atmadan önce hayatı deneyimlemek, zevk almak, merak dürtüsünü yaratıp üzerine gitmek ve meraklarımızı beslemek ne kadar tam olabileceğimize dair seçeneklerdi.

Günümüz dönemlerinde ise oyuncaklarımıza ek olarak bir de bilgisayar ve playstation oyunlarını ekleyebiliriz. Bundan 3-4 yıl öncesine kadar iflah olmaz bir oyun fanıydım. Delicesine oynardım. Artık maalesef ilgilenemiyorum. Sahip olduğum kısıtlı zamanları sadece oyunlara harcamak istemiyorum. Çünkü biliyorum ki eğer çok dalarsam saatin kaç olduğunu fark edemeyeceğim ve işe yorgun argın gideceğim. Ne zamanki Diablo III çıkar, bu lafımı seve seve yerim arkadaş!

Şu ana kadar beni en çok çarpan ve üzerinde aylarımı harcadığım oyunlara gelirsek, biraz bağnaz olduğum ve oyunkoliklerin yanında bir süt çocuğu edasında kalacağımı hissediyorum. Uzun zamanlar harcamışımdır oyunlar üzerinde ama asla 20-30-40 oyunla birden uğraşmamışımdır. Az ve öz oyunların müptelası olup onların da fanatiği olmuşumdur.


DIABLO I & II


Tüm oyunlar bir yana, Diablo tamamen bir yana. Bu kadar açık ve net. Hayatım boyunca üzerine en çok titrediğim, sayısız günler, aylar geçirdiğim, karakter yaratmanın doruğuna ulaştığım ve asla sıkılmadan oynadığım yegâne oyunların başında geliyor. Bir ara öyle hastalık derecesinde kaybolmuştum ki içinde, hastanelere yeni bir bölüm açmaları için başvuracaktım: Diablo Hastaları İçin Koğuş İstemi. Bu oyunun hayranlarını en iyi ifade eden şey belki de budur.

Hayvan gibi ses sistemini açarak, başına kadar dolu full rejuvenationlarla Diablo'yu öldürmeye giderken o hafiften tırsma durumları, orman cücelerini pataklamaya çalışırken yer bitlerinin ıvır zıvır yanımızdan geçip silahımızdan kaçmalarının akabinde sövüşlerimi, Deckard Cain ile sürekli dalga geçişlerimi, Baa’l’i öldürmeye giderken tapınakta birazcık sabit dursam altıma sıçtırmaya yetecek kadar korkutucu kahkahalar karşısında yusuf yusuf oluşum ve o tapınaktaki muazzam atmosfer hakkında ne diyebilirim ki? Hiç bir oyun beni bu kadar etkilemedi, çıldırtmadı ve zevke boğmadı. Assassin’in hastasıyım. İcabında Natalia’s Odium takımını yapmıştım ki çok sükse bir şeydi.


STARCRAFT


Üç ırk bekler seni. Terran, Protos ve Zerg’ler. Terranlılar bildiğimiz insanlar, Protoslar örümcekimsi kımıl canlılar, Zerg’ler ise bildiğimiz Alien gibi mahlukatlar. Eğer iyi bir ses sisteminiz varsa bu oyunu oynarken zevkten çıldırabilirsiniz. Terranlıların makineli tüfek ve tanklarının yarattığı gümbürtü, attığınız nükleer bombanın şaşırtıcı etkisi, Protosların hayvani brutal çığlıkları ve o sesleriyle emirlere uyuşları, Zerg’lerin iğrençliklerini yayışlarını anlatabilmem zor. Her ırkla defalarca oynamama rağmen asla bıkmamışımdır. Strateji ve kaynak yönetimini çok iyi ayarlamanızı istemesi, görevlerin çekiciliği ve yaratılan binaların yanında upgrade üstüne upgrade yapmaların bana verdiği mutluluğu unutamam. Ama en babası o silah sesleriydi. Bu kadar mı gerçekçi ve sarsıcı olur?


Disciples II: The Dark Prophecy


Diablo’yu ve Starcraft’ı kuzenimle eş zamanlı oynamayazdık ama iş Disciples’a gelince orada dururduk. Eşzamanlı oynayabildiğimiz için birkaç arkadaşla sabahlara kadar oynadığımızı hatırlıyorum. Özellikle Rize’de çalışırken nice kurgular ve senaryoların üzerinden geçmiştik. Tek bir senaryoyu bitirmenin 7-8 saati bulduğu anlarda 40-50 senaryonun bizleri nasıl aptallaştırabileceğini düşünemem. Bir gün sabahlara kadar oynamış, pencereden dışarı baktığımızda ise Rize’nin bembeyaz kesildiğini görmüştük. O gaz etkisiyle sabahın altısında dışarı çıkmış, dizi aşan kar üstünde tepinip durmuş ve deniz kenarına gitmiştik. Oyunun öyle büyüsüne kapılmıştık ki onun gazıyla kar üstünde depik atıp duruyorduk. Legion of Damned’ların liderinin sert bir şekilde “Who must die?” diye atak yapması vardır ki kendimizden geçerdik. Ne yalan söyleyeyim, buz, su, ateş, zehir ejderhalarını kesmenin tadı bir başkaydı. Undeadlerin de hastasıyım..


WARCRAFT


Bu oyunu ne zaman oynuyor olsam dış dünyadan, şu anki gerçek dünyadan yalıtırım kendimi. Grafiklerinin çekiciliği, oynadığınız karakterlerin auralarla çevrelenmesi, sizi kaplayan sihirler, yeşil ormanların çekiciliği, Dead Night Elf’lerin avuçlarından yayılan parlak toz tanecikleri derken büyülenmiş şekilde bulurdum kendimi. En zor senaryolarda bile beni sarıp kuşatan huzur duygusu oyuna daha fazla bağlanmamı sağlardı.


SHOGUN TOTAL WAR


Samuray delisi biri olarak bu oyunu sevmemem ve içinde kaybolmamam mümkün olamazdı. Bir çok eyaleti ele geçirmeyi, geliştirmeyi, her geçen mevsim sonunda stoklarımı kokularla doldurmayı, askerlerimi yüceltmeyi, o dehşet müzikleri ve bir eyalete 2000-3000 askerle çıkışlarımı unutamam. Eski kültür hakkında bilgi sahibi olunca yaptıklarım daha anlam kazanırdı. Özellikle oyunun içindeki videolar beni benden alırdı. Al CD’yi, koy sıraya videoları, film niyetine izle..


FIFA-FM-CM


Bu tür futbol oyunları üzerinde uzun uzun konuşmaya gerek yok. Özellikle FM oynarken harcadığım saatlerin haddi hesabı olmamıştır. Her seferinde inanılmaz başarılı olurdum ama bir fark vardı diğer oyunlara göre. Sürekli aynı başarıyı devam ettirdiğinde psikolojik olarak düşmeye başlıyorum. Düşünüyorum. Tamam, iyi güzel diyorum. Kupalar, goller, şampiyonluklar, dünyanın en büyük olmaları, eyvallah. Ama ya sonrası? Bu düşünce aklıma oturduğu an sıkılıyorum ve bırakıyorum. FM 2007, FM 2008 gibi oyunlara uzun zamanımı harcadım ama 2009 ve 2010 için aynı şeyi diyemem. Hemen bırakmıştım.



Uzun zamandır oyun dünyasının içinde değilim. Bu oyunlar dışında az çok oynadığım oyunlar muhakkak oldu ama bunları diğerleriyle kıyaslamam bile. Beni mutlu ettiler zamanında. Hem de çok. Bu yeter de artar.. Şimdi ise hevesle Diablo III bekler bu gönül. O eski manyakça hayranlığa dönüşü… Ah be Blizzard! Daha fazla bekletme bizi. Lütfen!

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails