30 Haziran 2010 Çarşamba

Kepenkleri Kapattık



2-3-4 Temmuz tarihinde birbirinden harika grupların kulak zevki yaşatacağı Unirock Festivali nedeniyle kepenkleri 1 haftalığına kapatıyorum. Bu aralar bloga pek bakamadım ve döndüğümde aynı hızla devam ederiz. Görüşünceye dek sağlıcakla kalın.

26 Haziran 2010 Cumartesi

I Turned You Down vs The Fountain


Bir tarafta The Fountain, bir tarafta Riverside'dan 'I Turned You Down'.. Mükemmel bir uyum..

I turned you down so hastily
And it’s tearing me apart
In my heart of hearts I’m screaming
In my heart of hearts I cry
And it’s cold
So cold

I turned you down
Oh, I turned you down so thoughtlessly
And it’s tearing me apart
In my heart of hearts I’m screaming
In my heart of hearts I cry
How I wish you told me that

I wish you’d told me that before
I wish you’d told me that before
I wish you’d told me that before

I turned you down


25 Haziran 2010 Cuma

İyiler Erken Ölür: Kazım Koyuncu


“Tanrının yukarıya çektiği kaçıncı müzisyen bu?
Yeşil Karadeniz’den yeşil bir dünyaya gittin Kazım...”




Bu kaybettiğimiz kaçıncı müzisyen? Kaybettiğimiz kendi toprağımızdan, canımızdan... Bir zamanlar yer aldığı Zuğaşi Berepe (Deniz Çocukları), solo albümleri, film müziği çalışmalarıyla, tulum ve kemençe gibi geleneksel Karadeniz çalgılarını Rock öğeleriyle birleştirerek evrensel bir çizgi yakalayan yetenekli uşağımız KAZIM KOYUNCU, 25 Haziran 2005 yılında aramızdan ayrılmıştı.

Göğüs kafesindeki tümörle altı ay mücadele eden Koyuncu, 25 Haziran 2005’te kansere yenik düştü. İki gün sonra Harbiye Açıkhava Tiyatrosu’nda konser verecekken. Saçlarını ve sesini kaybetmesine rağmen “benim yerim sahnedir” diyordu, zor da olsa konserlere çıkıyordu. “Sesimi kaybettikten sonra yaşamın önemi yok” diyordu.

Kazım Koyuncu, 1972 yılında Hopa’da doğdu ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni son yılında, ‘Politikacı ya da kaymakam mı olacağım, zaten yapmazlar!’ deyip terk etti ve sadece müziğe yöneldi. 1992 yılında bir arkadaşıyla ‘Dinmeyen’ isimli bir Rock grubu kurdu. Lazca müzik yapmak için gruptan ayrıldı ve 1993 yılı sonrası kurduğu Zuğaşi Berepe dikkat çekip 200’ün üzerinde konser verdi. Bu grupla Rock’tan kopmadı ve Laz etnik müziğini Rock tabanlı olarak yorumlamaya başladı. 2001 yılında solo albümü ‘Viya’ ile Rock müziğine farklı bir haz kattı. 33 yıllık yaşamına Hayde, Va Mişkunan, Salkım Söğüt, Igzas, Viya gibi albümleri ve Gülbeyaz, Sultan Makamı gibi dizilere film müziklerini sığırdı.

Koyuncu, bizlere; sağlam duruşu, sol görüşleri, muhalif ve yıldızlıktan uzak hayat görüşü ve kaliteli müziğiyle seslendi. “Hayde” ve “Viya” isimli solo albümleriyle önemli hayran kitlesine sahip olmasına rağmen, gazete sayfalarında uzun yer kaplamadı. Ne zaman ki kanser olup saçları döküldü, o zaman insanların bir kısmı tanımaya başladılar onu.

Göğsünde “Germ hücreli tümör” olarak tanımlanan kanser teşhis edildiğinde bunu dramatize etme yoluna gitmedi. Çünkü tümörün iyi huylu bir tümör olmasının yanında, Karadenizliliğinden kaynaklı güçlü bir mizah ve yaşama sevinci, onun bir parçasıydı. Rock müziğine Pink Floyd dinleyerek başlayan Koyuncu, parçalarında aşk, hayat görüşleri ve Karadeniz doğasını ele aldı. Kızılderili ve Afgan otantik ezgilerini de seven sanatçı, hayatı boyunca Rockçılık ve devrimcilik neyi gerektiriyorsa ona göre yaşadı. Ama şarkılarında halkına, gözleri yaşararak sitem ediyor ve hayat görüşlerini ifade ediyordu: “Benim bölgemin insanı kendini unuttu. Çocukluğumda yaşadığım güzellikler artık Karadeniz’de yok. İnsanların taş binalarda oturmasından, yaşam tarzlarından mutsuzum. Burası öyle bir bölge ki, dağlarının yeşilini göremezseniz, denizini koklayamazsanız. Orada yaşamanın bir anlamı yoktur.”

Koyuncu, hastalığına ve sesini kaybetmesine rağmen müzik yapmaya, konserler vermeye devam etmişti. Onun için en büyük sürpriz, Yeni Melek’te verdiği konserde tüm orkestra elemanlarının kafalarını onun gibi tıraş ettirmesiydi.

Zuğaşi Berepe ile verdiği bir konser sahnesinde şöyle demişti: “Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Don Kişotlara, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara -yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz... Her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.”


Kazım’ın, Lazca dilini ve Lazca Rock müziğini yaşatmak gibi bir misyonu vardı. Bunun altında yatan etkeni şöyle açıklamıştı: “Lazca ve onun gibi birçok dil ve kültür yok oluyor. Kavgasız, savaşsız, sınırsız bir dünya isterim. Bu, Lazları ve Lazcayı daha üstün görmediğimi anlatır size. Lazcanın yaşaması lazım, sadece Lazları ilgilendirmiyor bu. Aklınıza gelen her kültür ve dil yaşamalı. Bu misyonu bilerek ve isteyerek üstüme almadım.”

Koyuncu’nun kanser olmasının en büyük sebeplerinden biri, 26 Nisan 1986 yılında Çernobil Nükleer Santrali’ndeki patlama sonucu büyük bir bölgenin radyasyon altında kalması olarak görülüyor. Kendisine, kanser olmasının Çernobil’deki facia ile ilgisi olup olmadığı sorulduğunda verdiği cevaptan anlıyoruz: “Tabii. Neredeyse her ailede bir kanser vakası var ve bu tesadüf değil. Adamlar pişkin pişkin çıkıp çay içti karşımızda. (Radyasyonlu çayı içen meşhur bakandan bahsediyor.) Bunu yapan insan ya geri zekalıdır ya da çıkar gruplarına hizmet ediyordur. Eğer bu insanlar karşımızda çay içeceklerine erken teşhis için birtakım çalışmalar yapsalardı, sonuç daha farklı olurdu. Şimdi bunlar cinayet değil mi? Buna karşı önlem almamak o çok korktukları terörden daha kötü değil mi? Çok korktukları vatan hainleri var ya, asıl vatan hainleri, halk düşmanları Osmanlı’dan günümüze dek gelen bu tarz yöneticilerdir.”

Sanatçı, hastalığını yılbaşından önce öğrenmişti. Sahip olduğu tümör, aslında testislerde görülen bir tümördü. Testislerde başlayacağına tersten, yani akciğerden başlamış. Sanatçının sahip olduğu tümör, kendisi gibi muhalif çıktı anlayacağınız. Ama şu yaşama sevincine ve Karadeniz mizah gücüne bakın ki, ne demişti: “Testis kanseri diye yazıldı. Konserde birkaç bin kişinin testislerimi düşünmesini istemem. Testisler sağlam yani!” Sanatçının hastalığını dramatize etmemesinin diğer sebeplerinden biri, hastalığı dramatize etmesinin hayata karşı haksızlık olacağını düşünmesiydi. Ama ‘hayatta, güzel bir şey yaptım’ dediği anlar için hep bedel ödediğini fark etti.

Hastalığını ilk duyduğu zaman hissettikleri şunlardı: “İnsan en çok yaşamak istiyor. Yaşadığın her anın farkına varıyorsun. Kendimi öyle terbiye etmişim ki, mülkiyet duygumun olmadığını fark ettim. Tek bırakamadığım şey, sevgi ve insanlar... O sevgiye hepimizin ihtiyacı var. İyileşeceğime inanıyorum. İyileştikten sonra gezmek istiyorum.”

Bunu acı kılan şey, sanatçının ölümünden sonra Volkan Konak’ın hastane çıkışında, acı dolu suratıyla kederini dile getirmesi: “Kardeşimi çekmeceye koymuşlar, ne diyeyim.”

İyileşir iyileşmez, sevgilisiyle Floransa’ya tatile gitmeyi düşünen müzisyenimiz, maalesef hastane morgunda son yolculuğuna hazırlanmıştı. 27 Haziran’da Harbiye’de vereceği konserden 2 gün önce ölmesi daha acı.

Kapanışı nasıl yapabiliriz ki? “Ben” şarkısında ne demişti Kazım?

“Baba ben kırıcıyım ama kendimi bilmez değilim. Yaşamak istiyorum sadece kendi mücadelem doğrultusunda. Ben sadece, ben sadece, ben sadece ben olmak istiyorum...”

Son konserinde “ha kanser, ha konser, gelmemi hiçbir şey engelleyemez” demiştin. Ölüm engelledi sevgili hemşerim. Toprağın bol olsun. Bu Rizeli arkadaşın daha ne desin?

23 Haziran 2010 Çarşamba

Hayatın Dönüm Noktalarında: Textures – Millstone


Hollandalı Textures grubu teknik ve melodik müziğiyle, sert ve tertemiz vokal geçişleriyle şahsına münhasır, çok özel müzik yapan isimlerden biri. Aynı zamanda benim için en özel gruplardan biridir. Onlara duyduğum sevgi tarifsizdir ve en ufak melodi geçişlerinden bile inanılmaz etkilenirim.

Grubun ikinci albümü ‘Drawing Circle’dan “Millstone” isimli parça teknik geçişleri ve hırslı yapısıyla beni benden alan önemli eserlerden biri. Video klip oldukça mütevazı olmasına rağmen anlatılmak istenenler başarılı bir şekilde vurgulanmış. Klipteki güzel balerinin ise hastasıyım. Teknik heavy müziğin, sanayileşmenin ve estetik-güzel balerinin uyumu bir araya getirilerek, hayatın kırılma ve kesişme noktalarına harika bir vurgu yapılıyor. Klipteki balerini bana getirene ise blogu hediye edeceğim. :)

Parça 1:53’ten sonra muazzam bir hal alıyor ve tekniğin dibine vuruluyor. Bu parçayı yolculuklarda dinlediğimde, ilgili anda tüylerim diken diken oluyor.

Şu grubun güzel sözlerine odaklandığımda bu denli dolu ve sağlam söylemlerin arka planda kalmasını izlemek üzücü. Ne de olsa zaman popüler devir. Söylemler saçma sapan olsa da aslolan eğlence diyorlar değil mi?

Hikaye..


MILLSTONE

Hala sabit, çabucak geçişler
Masumca
Bilinen yolların üzerinden çabucak yürümek
Ve dayanıklı olmak
Tuhaflık zarafetimdir
Sessiz kalan

Teselli, sarıldığımızda bir rahatlık
Parçalanmış oyunların hatırası
Bu eski namussuz çerçevede
İleriyi gören düşüncelerin taslakları
Lekelenmiş ve yıkanamaz durumda
İçine çekebilmek için gereken taze bir nefes

Kaleydoskop
Zirveyi açığa vuran
Ve dibe düşen

Zirve
Tırman ona
Renkli karışımları seyret
Düşeceğin zaman
Hepsi solup griye dönüşecek

Et ve kemik
Bu anı hatırlamak için kavra

Bir köşenin ardına gözlerini diktiğinde
Bekleyen birini göreceksin



22 Haziran 2010 Salı

Dış Dünya Yaşanacak Bir Yer Değil!


Genetik bir muhabbetten dolayı bünyemde taşıdığım Charcot Marie Tooth hastalığının sonucunda ufaklığımdan beri kulaklarım ağır işitir. Tamamen sinirseldir bu kayıp. Uzun yıllar kulaklarımın üzerine hiç düşmemiştim. Ama her geçen zaman kulakların tembelleşme durumu söz konusuydu ve nihayetinde işitme cihazını almaya karar vermiştim. Dün kullanmaya başladım da..

Maalesef bir anda tüm nevrim dönmeye başladı! Ben dış dünyayı aslında hiç duymamıştım. Gerçekten! İnsanların gerçek seslerini.. Doğanın gerçek sesini.. Trafiğin, araçların, elektronik eşyaların, akvaryumun gerçek sesini.. Onu geçtim, su sesini bile hiç duymamışım. Kağıt sesini.. Paranın sesini.. Yıllar sonra ilk kez duymaya başlamıştım hepsini. Ve apayrı bir dünyada buldum kendimi. Rahatsız edici bir dünya..

Bu dünya ile tanışana kadar kendi dünyam oldukça sessizdi. Ne gürültü, ne de bir şey. Ne gereksiz sesler ne de insanı strese sokacak gürültüler.. Hiçbirini duymazdım. Laptop tuşlarına basarken dahi zerre ses duymazdım. Mübalağa da yapmıyorum. Bir anda tüm seslerin hepsini çok şiddetli bir şekilde duymaya başlayınca afakanlar bastı ruhumu. Daha düne kadar çok huzurlu ve sessiz bir dünyanın içindeydim. Bu dünya gerçekten huzurlu bir dünyaydı. Koca bir otobüs yanımdan geçiyor olsaydı tınlamazdım bile. Hiç gürültülü gelmezdi ki! Ama şimdi öyle mi? Kendimi çok şiddetli bir savaşın içindeymişim, tüm tabak çanak metal eşyalar devasa bir gürültüyle birbiriyle çarpışıyormuş gibi hissediyorum. Üzerime üzerime geliyor tüm sesler. Öyle rahatsız edici ve sinir bozucu ki! İnsanlar bu gürültüde nasıl yaşıyorlar yıllarca diye düşünüp durdum.

Tabii yıllardır bu seslerle yaşayan sağlıklı insanlar için bunlar yaşamın bir parçası ve alışkanlık. Sıradan bir şey. Benim için ise çok yabancı bir duygu. Ama şunu gördüm ve anladım ki, dış dünya çok gürültülü, huzursuz edici ve baş ağrıtıcı. Böyle bir dünyada, bu gürültü ile yaşamak çok zor. 6-7 ay sonra bana her şeyin normal gelmeye başlayacağını biliyorum ama sessizliğin ne kadar harika bir şey olduğunu daha iyi anlıyorum. Bazen veyahut daha fazla zamanlarda duymamanın aslında çok güzel bir şey olduğunu artık çok iyi biliyorum.. Yine de şanslıyım. Çünkü ne zamanki kafayı yiyecek boyuta gelirim, cihazları anında kulaklarımdan indirebilme şansına sahibim.

Ya bu şansa sahip olamayanlar?

Emin olun ki bu gürültülü dış dünya yaşanacak bir dünya değil. İyi ki sağırmışım uzun bir süre. Aslında ne huzurlu bir duyguymuş sağırlık..

21 Haziran 2010 Pazartesi

Futboldaki Ahlâk Meselesi


Her insan evladının ahlâk meselesine bakış açısı farklıdır. Kendi bakış açıma göre ise ahlâk meselesi ve ahlâklı olmak bizi insan olmaya yaklaştıran ve insanlığımızı pekiştiren bir olgudur. Tek başına temiz huyu ya da erdemli olmayı kapsamaz. Oturmuş karakteri ve düzgün prensipleri beraberinde getirir. Hayatın her alanında içimize nüfuz etmiş bir prensiptir ahlâklılık meselesi. Her insanda farklı ahlâk anlayışı olsa bile bu meselenin evrensel bir boyut taşıdığını kabul etmekte fayda var.

Şu ahlâk meselesi aynı zamanda özünde feci ikiyüzlülükler barındırır. İşte bu noktadaki ikiyüzlülükler beni acayip rahatsız eder. Ne gibi misal? Herkesin muhakkak şahit olduğu bir durum vardır. Mahallenin genç delikanlısı, orta yaşlısı, artık hangi yaştan olursa olsun fark etmez; çapkındır, önünden geçen bir bayana sarkmaktan gocunmaz, yapmayacağı şerefsizlik yoktur. Bilirsiniz yani. Ayrıntılı bir şekilde izahat etmeme gerek yok. Ama aynı zatlar kendi bacılarına ya da kız kardeşlerine aynı tavırla gelindiğinde bir anda namus bekçisi kesilirler. Adam bile öldürürler bunun için. Yarın öbür gün dam altına girdiklerinde de kasıla kasıla 'namus için öldürdüm' derler. Bu kadar pislikçe, bu kadar ikiyüzlüce..

Bu konuya dair hayat düzlemi üzerinden bir çok şey söylenebilir ama konumuzu futbola çevirirsek, çirkef oyunculardan hiç hazzetmediğim bir gerçektir. Futbol denen güzelliğe, sağlam karakterle özdeşleşmeyen ve haksız kazanç amaçlayan tavırların eklenmesi bir türlü anlayamadığım bir şeydir. Futbol endüstrileşmiş olabilir. İçinde büyük paralar dönebilir. Tek bir galibiyet nedeniyle milyonlar kasaya girebilir. Ama haksız bir kazanç varsa ortada ne kadar başarılı bir durumdan söz edebiliriz? Bu kazancı hazmedebilir miyiz? Belki günümüz ticareti çakallık üzerine kurulu ama bir de çakal olmayanlar var. Konumuz futbol ise eğer milyonlarca göz izliyor her şeyi. Her şey ayan beyan ortada. Çakallık normalde gizli kapaklı yapılır ama yeşil sahada olan şeyler milyonların gözü önünde..

Kader Keita.. Az mimlenmedi geçtiğimiz sezon girdiği çeşitli atraksiyonlar yüzünden. Dün de aynısını yaptı. Senin takımın 3-1 mağlup. Maçın bitmesine kalmış 3-4 dakika. Uzatmalarla olsun 7 dakika. Ve sen rakibine bilerek göğsünle geçiriyorsun. Kaka’nın dünyadan haberi yok. Sonra suratını tutarak yerde 5 dakika kıvranıyorsun. Ne için? Bir adamı attırmak için! 7 dakika kalmışken 5 dakikası senin yüzünden gidiyor. Geri kalan 2 dakikada 2 gol mü bulacaksın?

Eğer bir futbolcu bu kadar basit bir matematiği bile düşünemiyorsa, bilin ki o oyuncunun mental yapısında, kafasının içinde ve oyun ahlâkında sorun vardır. Normal değildir. Futbolculuğu ne kadar iyi olursa olsun, saha içinde karaktersizce şeyler yaptığı için adı çirkef olur çıkar. Böyle oyunculara aidiyet duygusu ile bağlanamıyorum maalesef. Kewell’a, Neill’a bayılırım ama Keita onlardan daha iyi oynasa, 20 gol 40 asist yapsa bile Keita’yı bir Kewell ve Neill gibi asla sevmem. Sadece topçuluğunu severim.

Eğer Keita Fildişi Sahilleri kadrosunun ilk 11’inde yer bulamıyorsa biraz da zihninde aramak lazım. Keita’nın Galatasaray’ın başını böyle yaktığı maçlar oldu. Gereksiz yere gereksiz sakatlanma numaraları çekmek, ortalığı germek, bu yönüyle karşı takımı seyircisiyle birlikte psikolojik olarak güçlendirmek.. Bunların hepsi Galatasaray’a zarar olarak geri döndü. Çünkü Galatasaray takım olarak bu işi beceremiyor. Birkaç adamı çirkef olsa, numara çekse bile takım olarak bundan artı pay alamıyor asla.

Ama Keita’ya sorsan şimdi dinin nedir diye, ‘Elhamdülillah Müslüman’ım’ der. Eyvallah. İyi güzel de, senin dinin haksız kazanç haramdır demiyor mu? Sen şimdi hiçbir hatası olmayan, dünyadan bi haber olan Kaka’yı attırınca eline ne geçti? Dinin açısından yaklaşayım sana Keita!!!

1) Kul hakkı yemiş oldun!!!
2) Takımın adına haksız kazanca sebebiyet verdin!!!!
3) Haksız kazanç haramdır yavrum!!!!

Mesela yani.. Öylesine sıradan bir örnektir bu. Müslüman geçinip haksız kazanç peşinde olan çok topçu ve de insan var böyle. Sorsanız onlara, Müslümandır onlar. Bazıları namaz da kılar. Halbuki ben bu gibi topçulara ve insanlara çirkef demenin yanında ikiyüzlü de diyorum. Bir insanın bir şeye inanıp inanmaması o kadar önemli değildir benim için. Onu bağlar. Bir insanın Allah’ı kitabı da olmayabilir. Ama ahlâk meselesi din, inanç ve iman meselesinin daha da ötesindedir bana göre. Ateist bir insan bile ahlâklı olabilir. Kendisini inançlı gören bir çok ahlâksız gözlemliyorum hayatımda.. Hayatlarımızda..


Böyleleri dışarıdan da çok kötü görünür. Halbuki adam gibi adam olsalar öyle sevileceklerdir ki! Metin Oktay, Ergün Penbe, Şenol Güneş, Cemil Turan, Baba Hakkı, Kewell gibi oyuncuların neden çok sevildiğini, neden ayrı bir yere koyulduğunu Ayhan Akman gibi oyuncular anlayamayacaklardır.

Neden yalan söyleyeyim. Bülent Korkmaz kaç yıl boyunca takımımın kaptanı oldu ama onu sevemedim. Neden? Çünkü o da artistti. Yeri gelince numara çekerdi.

Hagi bir efsanedir ama Kewell’ı neden Hagi’den fazla severim? Halbuki Kewell Hagi’nin yaptığı işin çeyreğini bile yapamamışken?

Neden?

Çünkü Hagi de yeri gelince çirkef olmasını, haksız muhabbetler peşinde koşmasını çok iyi bilirdi. Ama Kewell öyle değil!

Peki, geçen yıla kadar Sabri’ye gıcık olurken geçtiğimiz sezon bu gıcıklık neden azaldı ya da ortadan kalktı? Cevabı basit aslında. Sabri geçen sezona kadar sürekli hinlik peşindeydi. Sürekli kavga peşindeydi. Ne zamanki sadece futboluna odaklandı bir anda tüm saygıyı üzerine çekti.

Harry Kewell, Ergün Penbe ve Mehmet Topal gibi isimler Saraçoğlu’ndan çıkarken neden Fenerbahçe taraftarlarından tepki görmemiş ve küfür yememiştir? Cevaplar öyle basit ki aslında. İnsanlar görüyor her şeyi. Kim ahlâklı, kim çirkef, kim adam gibi adam, kim karaktersiz, görüyorlar.

Takımımın en iyi oyuncusu olacak olsa bile sevmiyorum böyle oyuncuları. Futbolu gerçekten çok çirkinleştiriyorlar. Bu tür oyuncular mental olarak sorunlu oyuncular. Her geçen zaman tüm okları üzerlerine çektiklerinin, hoş karşılanmadıklarının ve ahlâka uzak davrandıklarının farkında bile değiller.

Bu zihindeki bir Keita’yı cidden istemiyorum. Ne kadar iyi olursa olsun yollansa acımam gerçekten. Yarın öbür gün benim takımımı bazı maçlarda kurtarsa bile bazı maçlarda imha edecek. Biliyorum. Bana sakin, ne yaptığını bilen, akıllı, mental anlamda güçlü oyuncular lazım. Geçen yıl daha çok bunun sıkıntısını yaşadı Sarı Kırmızılılar. Bu takımın Kewell, Neill gibi ne yaptığını bilen dirayetli ve ahlâklı oyunculara ihtiyacı var.

İkiyüzlülük iyi bir şey değildir. Çirkeflik de.. Bir takım bir çok parçadan ve kandan oluşuyorsa bu parçanın çirkef ve ahlâksız yüzleri o takımı zehirler. Haksızlığın olduğu yerde de gökten, cezalandırıcı bir sopa düşer..

18 Haziran 2010 Cuma

Kayıp Zamanın Peşinde 1 Yaşında


Bir yıl hangi ara geçip gitti farkında değilim. Zaman öyle çabuk geçiyor ki! Bir yıla çok şey sığdı aslında, hayatımdan paylaştıklarıma kadar. Yoğun iş hayatı, yorucu hayat derken burası benim için sığınak gibi bir yerdi. Sığındığım bir limandı. Ama bu liman sadece bana ait, bana özel bir liman değildi. Tamamen bana ait ve özel olması için kimsenin okuyamayacağı günlük olması gerekir. Bu yönüyle Kayıp Zamanın Peşinde aslında herkesin bir şeyler bulabileceği, kaybettiği zamanları kovalayabileceği ve konuyla ilgili ya da alakasız her şeyi paylaşabilecekleri bir ortaklıktır. O yüzden tamamen bana ait değil burası.

Yıllar yılı her konuda yazıp durdum. Geçmiş yıllarda her gün sayısız yazı yazan biri olarak 1-2 yıllık süreç boyunca yazmayı bıraktığım dönem de oldu. Bu aslında kendini bildi bileli sürekli yazı yazan birinin ruhunu susuz bırakması gibi bir şeydi. Bir yıl önce Sportif Cümleler’den Burak Eren neden bir blog açmadığımı sorup duruyordu. Bir Galatasaray forumunda yazılarımı gördüğü için bunları bir blogta paylaşmam gerektiğini söyleyip duruyordu. Belki kafasında sadece futbol yazacağım vardı ama öyle olmadı. Ama bana bir blog açtırmayı başardı. O da Kayıp Zamanın Peşinde’ydi.

Futbol konusunda bilgi sahibi olsam bile nedense ilham gelmediği ve istemediğim sürece asla yazamayacağımı biliyorum. Bu blog bana bir görev ya da sorumluluk duygusu yüklemiyor. Coşarsam kürekleri çalıştırabileceğim ilham teknesi tadı veriyor ruhuma. O yüzden sinemadan dizilere, felsefeden tarihe, müzikten hayata kadar her konuda ilhamlar nispetince bir şeyler karalayıp durdum. Yazılarımın çoğunu yazarken hiç çalışmadım. Düşünmedim bile. İçimden hangi sesler geliyorsa onları boca ettim.

Yazıların çoğunun çok uzun olması okunurluluğu düşürse bile sonuçta bir anda içten kopan seslerdi onlar. İçimin sesini kısamazdım. Uzun bir yazıyı bir anlık ilhamla 30 dakikada yazmayı bitirir, bir kere okuyup imla hatası varsa düzeltir, ondan sonra da hiçbir cümle çıkarmadan ve eklemeden, olduğu gibi, hiç çalışmaksızın yazıları bırakırdım Kayıp Zamanın Peşinde’nin ruhuna. Çünkü bu daha rahatlatıcı ve stressiz geliyor bana. Sonuçta bir dergiye makale yazmıyoruz. Üzerinde o kadar düşünmeye ve kusursuzu aramaya gerek yok. Kusurlar bizim parçamız..

Kayıp Zamanın Peşinde çok yoğun ziyaretçi alan bir blog olmasa bile demirbaş ve oldukça sağlam bazı takipçilere sahip olmanın hoş bir duygu olduğunu söyleyebilirim. Kendilerine ilgileri için çok teşekkür ediyorum.

Daha ne kadar zaman yazarım bilmiyorum. Kimse önünü göremiyor sonuçta. İlhamım olduğu sürece kalbim ve beynim elinden geleni yapacaktır. En iyisini yapmayacaktır ama içinden geleni yapacaktır.

İyi ki doğdun yavrum… Ve sen de sağolasın Burak Eren. :)

Emptiness Unobstructed


Günlerdir bekliyordum bu anı. Beklediğime de değdi. Nihayet Nevermore'un yeni albümünden ilk video klip yayınlandı. Albümün açık ara en sevdiğim parçalarından biri olan "Emptiness Unobstructed" parçasına çekilen klip gayet mütevazı.

İlgili parça bana göre en duygu yüklü, vurucu ve içten parçalardan biri. Warrel Dane'in vokal performansı muazzam. Bebek gibi içten bir ses var. Akustik geçişler var. Akustik geçişlerde müthiş bir vokal var. Gökyüzünde uçuyormuş hissini veren tempo yükselişleri var. Harika bir solo performans var. Nihayetinde Nevermore'da beni en çok etkileyen şeylerden biri olan davudi ve şuh sesli storyteller tadında bir kapanış var. O an kemiklerim titriyormuş gibi hissediyorum.

Şimdiden çok heyecanlıyım. Onları 4 Temmuz'da İstanbul Unirock'ta izleyeceğim için. Gelsin artık şu Temmuz!

17 Haziran 2010 Perşembe

Aptallık ve Serçe Parmağı


Aptallık da, zekâ da biz insanoğluna özgü. Aptallar toplum içinde garip bir şekilde karşılanırken, çok zeki olanlar ise deli olsalar bile bir yer edinirler kendilerine.

Aptal neden aptaldır?

Zeki neden zekidir?

Doğuştan gelen bir hal midir? Özel bir yetenek midir? Aptallık insanoğlunun tembelliği ile ilişkili midir? Bir de gerçekten delice zeki, o biçim akıllı, hoyratça zekâ küpleri vardır. Bunların sayısı gerçekten fazla değil. Her insanoğlunda bir akıl bulunur ama delicesine zekâ küpleri bir elin beş parmaklarını geçer mi?

Birden aklıma kara bulutlar üşüştü. Bu soru beynimin ortasına oturdu. Hemen yanı başımda olan, aşırı zeki, normal zekileri bile ezip geçen kaç beyin küpü vardı? Parmaklarımla saymaya karar verdim.

Bir parmak.. İki parmak.. Üç parmak.. Dört parmak..

Serçe parmağım tek başına havada kaldı. Ona karşılık gelen bir isim bulamıyordum. Tanıdığım, çok zeki ve zekâ küpü dört kişi mi vardı? Serçe parmağım hava da mı kalacaktı böyle? Ne yapabilirdim ki?

Birden amcam yanıma geldi. Havada asılı kalmış serçe parmağıma değerli taştan bir yüzük taktı. Kaldım öyle.

Annem amcama “bu aptala neden çok değerli bir taşı teslim ediyorsun, ne yapar ne eder kaybeder o taşı budala” dedi. Amcam “Olsun. Hiç önemli değil. Değerli olsa da sonuçta alt tarafı bir taş,” dedi.

Açıkta kalmış serçe parmağımda değerli bir taşın olması aptallığı ortadan kaldırır mıydı? Dört parmağı zeka ile doldurmuştum ama beşinci parmak budalalığın işareti gibiydi. Her ne kadar değerli bir taş giymiş olsa da serçe parmağı aptallığın simgesi olmaya kurbandı.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Hastan Olayım Senin Gregory House


Bilmem kaç yıllık sinema ve dizi dünyasının nice unutulmaz oyuncuları ve karakterleri olmuştur; kalbimizin ta orta noktasına kadar nüfuz eden. O karakterlerle sadece eğlenmez, hallerinden etkilenmez, hayallere dalmazsınız. Aynı zamanda onların ruhlarında kendinizi bulursunuz. Birçok karakteri unutmak mümkün mü? Ya kendi açımdan?

Ne zaman oyunculuk desem aklıma hep Baba filmi gelir. Marlon Brando, Al Pacino, Robert De Niro’nun muazzam oyunculukları.. Bu filmin her karesi beni acayip etkilemiştir. Özellikle oyunculukları. Marlon Brando’nun “benim arkadaşım olmanı istiyorum” lafı bile dizlerimizi titretmeye yetmekteydi. Keza Clint Eastwood’un oyunculuğu için elimizden şapka çıkarmaktan başka bir şey gelmez.

Öte yandan bir de diziler vardır, bizleri aidiyet duygusu ile kendilerine bağlayan. İzlediğim bir çok dizi vardır. Bir de aralarında çok fazla etkilendiklerim ve karakterlerine özellikle gömüldüklerim. Battlestar Galactica’nın Amiral Adama’sı, SFU’nun Nate Fisher’ı, Babylon 5’ın Kaptan John Sheridan’ı diye bu liste pek uzun olmaksızın ilerler. Ama bir de dizi dünyasında bunların hepsini bastıran bir isim vardır. Adamımdır ve hastası olasım gelmektedir. O da House MD dizisindeki muazzam karakter Gregory House’dan başkası değildir.

Yıllar boyu onca dizi izledim ama bir karakterin bu kadar öne çıktığına fazla şahitlik etmemiştim. Bazı karakterlerin çok öne çıktığı çok dizi vardır muhakkak ama kendi bakış açımca hiçbiri Gregory House kadar tokat atarcasına şiddetli ve baskın olmamıştır. 1959 yılında İngiltere Oxford’da doğan Hugh Laurie’nin canlandırdığı bu karakter bana göre dizi dünyasının en dikkat çekici karakterlerinden biri. Muazzam bir oyunculuk, müthiş replikler, çok iyi diyaloglar, acımasız gibi görünen bir ruh hali, minicik mimikleri ile dahi bizi gülme krizlerine sokan müthiş bir karakter.


Gregory House hakkında neler söylenebilir, normal olmayan şeyler haricinde? Gregory House, birkaç yıl öncesinde sağ ayağından operasyon geçirip bazı bacak kaslarının ölmesi sonucunda bastona muhtaç kalmış, topallayarak yürüyen bir doktordur. Ama kendisine sıradan bir doktor denemez. Belki de dünyanın görebileceği en mükemmel teşhis koyan doktorlarından biridir. Normal değildir adamımız. Kurallara asla uymaz. Önlük giymez. Hastanede spor ayakkabı, spor ceket, cicili bicili renkli tişörtler, ütülenmemiş gömlekler ile çalışır. Herkes ile alay eder. İnanılmaz narsist ve kendini beğenmiştir. Egosu tavanlardadır. Herkese muhakkak laf sokar. Ama herkes kaldırır bu adamın kendini beğenmişliğini. Çünkü hastanenin göz bebeğidir House. Hastanede kimsenin içinden çıkamadığı absürd ve teşhisi aşırı zor tüm hastalıkların üstesinden gelen tek adamdır üç kişilik ekibiyle. Müziği de çok sever. Kaliteli müziklerle kendisinden geçer.

Şimdi normal şartlar altında kendisini bu kadar beğenmiş bir adamın sevilmemesi lazım denebilir. Ama öyle değil. Özünde bu adamın asla kötü olmadığını, aslında yaşadığı bazı şeyler nedeniyle çok mutsuz ve hüzünlü bir adam olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Ayrıca ona göre tüm hastalar muhakkak yalan söyler ve bu yalanlar, hastalıkların önüne geçen en önemli tehlikedir. Hastalıkları teşhis etmek ve insanları iyileştirmek için yapmayacağı şey yoktur. Aslında özünde insanları sevmediği söylenebilir ama onları iyileştirmek için canını dişine takması ironiktir. Sanki onu asıl ilgilendiren insan değil de hastalığın kendisiymiş gibi. Sonuçta bir bilim adamı için deneğin kendisi değil olayın kendisi daha önemlidir. House gibi adamlar mesleklerinde ilginç bir şey ile karşılaştıklarında çikolata ve dondurma görmüş küçük çocuk gibi sevinirler ve ilgi duyarlar. Öte yandan House’un kendisini beğenmiş olmak ile birlikte kendisini sevdiği söylenemez.


Eğer House MD dizisinden Greg House karakterini çıkartsalardı bu dizinin hiçbir güzelliği ve özelliği kalmaz. Tek başına tüm diziyi sürükleyen muazzam bir oyunculuktur, deli bir Clint Eastwood hayranı olan Hugh Laurie’nin müthiş performansı. Nasıl ifade edebilirim ki izlemeyenlere. Tek bir bakışı, tek bir mimiği bile sizi mahvetmeye yetiyor. Müthiş bir karizma ve asalet beraberinde geliyor. Whitesnake’den David Coverdale’in dediği gibi “asilik asalettir.” Haliyle bu karizma ve asalet bir de asilik ile birleşince ortaya kendi şahsına münhasır, aşırı zeki, akıllı, bir yandan manyak mı manyak ve fikir deposu bir adam çıkıyor. Tek bir mimiği nedeniyle deli gibi güldüğümü, krizlere girdiğimi hatırlıyorum. Eğer bir oyuncunun bir saniye bile sürmeyen bir repliğinden gülme krizine giriyorsanız, acayip etkileniyorsanız, bilin ki o karakterle bir bağ kurmuşsundur, ruhuna erişmişsindir ve o karakterden bizlere yansıyan şey ise onu canlandıran oyuncunun dibine kadar bir sanatçı, dev bir sanatçı olmasıdır.


O yüzden, senin hastan olmak için her şeyi yapardım Greg House. İki asi çok iyi anlaşırdık. Aynı CD çalardan yayılan alternative tınılara bırakırdık kendimizi. Hastanedeki odanın zeminine sırt üstü uzanarak ve ayaklarımızı masaya uzatarak…

15 Haziran 2010 Salı

Eskilerin Dünya Kupasını Özlemek


Dört yıldan bir düzenlenen etkinlik demek, dört yıllık periyotlar sonucunda yaşadığımız bazı ilginç hikayeler demektir. Her dünya kupasının bizlere yaşattığı ve özellikle duyumsattırdığı anılar vardır. Bazen bir futbolcu, bazen bir olay damgasını vururdu ilgili dünya kupalarına. ‘An itibariyle’ 2010 Dünya Kupası’nın bana duyumsatacağı şey ise ne vuvuzelası ne de futbolcuların şikayet ettiği Jabulanisidir. Olsa olsa onca maç oynanmasına rağmen Almanya – Avustralya maçı haricinde bana adam gibi tek bir keyif yaşatamamasıdır.

Biliyorum. Futbol her geçen zaman değişiyor. Herkes Barcelona ya da İspanya Milli Takımı gibi oynamıyor. Bazıları Intervari oyunlarla sonuca ulaşmaya çalışıyor. Dünya Kupası’nın harika bir görsellik olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda çok büyük bir prestij olduğunu da biliyoruz. İlgili prestij hali, kontrol futbolu ya da sonuca odaklı futbol denen bir mereti karşımıza çıkarıyor. Şu an Dünya Kupası oynanmakta ve o kadar gereksiz takımlar var ki! Bazılarının ne oynadıklarını hala anlayabilmiş değilim. Hollanda bile ne idüğü belirsiz bir top oynuyorsa daha ne denebilir ki? Ne zaman maçları izlemek için otursam büyük bir hayal kırıklığı ile erkenden bırakıyorum izlemeyi. Çünkü ortada futbol denen hiçbir şey yok! Bir tek Almanya’nın makine düzeninde oynadığı harika oyunu severek izleyebildim o kadar. Ondan gerisi kocaman bir hayal kırıklığı.

Düşünüyorum da, bu kadar lezzetsiz ve uyuz takımların olduğu bir kupada Türkiye’nin eksikliği büyük bir eksiklik. Çünkü Türkiye, oyun anlayışı ve garip kaotik futboluyla izleyenlere büyük keyifler yaşatabilecek nadir takımlardan biri olurdu. Afrika’nın gözbebeği olurdu. Bu kadar sıradan takımların olduğu bir turnuvaya katılamamak gerçekten çok yazık.


Eski Dünya Kupaları ne kadar da güzeldi halbuki. Gerçek anlamıyla izlediğim ve içinde olduğum ilk Dünya Kupası, 1986 Meksika’ydı. İlk o zaman Maradona’ya şahitlik etmiştim. Dile kolay 10 yaşındaydım ve tek bir TV vardı. O da TRT’ydi. Maradona’nın İngiltere’ye herkesi çalımlayarak attığı gole şahitlik etmiştim. O an gözlerime inanamamıştım. Futbolla yeni ilgilenen, ufacık, 10 yaşında bir çocuktum. Öyle bir golü görmek, böyle bir bünyeyi darmadağın edecekti haliyle. O gol beni öyle etkilemişti ki, o esnalarda ne zaman uykulara girsem kendimi bir futbol sahasında herkesi çalımlayarak gol atarken hayal ediyordum. Böyle bir golü atan adam bence dünyanın en iyisiydi benim için o zamanlar. Öyleymiş de! O zamanlar çatır çatır futbol oynuyorlardı gerçekten. Sürekli hücumu düşünen deli takımlar vardı.


Bir de 1990 Dünya Kupası geldi çattı. Bazılarınca pek lezzetli bir Dünya Kupası değildir ama benim en çok üzerine eğildiğim turnuvalardan biri olmuştu. Turnuva öncesi Salvatore Schillaci’nin hastasıydım. Pek bilinen bir isim değildi. En azından bir dünya yıldızı olarak nam salmamıştı. Büyük bir hayranlıkla Schillaci’nin kendinden söz ettirmesini bekleyecektim. Öyle de oldu! Schillaci bazı maçlara sonradan girmesine rağmen altı gol atarak kral olmuştu. Zevkten triplere girmiştim. Çünkü Salvatore abimle keşfimizdi bizim. O gol sevinçlerine bile bayılırdık.

Bir de 1990 Dünya Kupası’na imza atan en ilginç repliklerden biri her golden sonra Olivetti yazısını görmekti. O turnuvada grafik görseller Olivetti tarafından üstlenilmişti. Hatta üzerine bir fıkra yaratılmıştı. O dönem Özkan Sümer Trabzonspor’un içindedir. '1990 Dünya Kupası sonrası en çok kimi beğendiniz hocam,' demişler. ‘İtalyan bir futbolcuyu’ demiş. İsmini istediklerinde de Özkan Hoca ‘Olivetti’ cevabını verir. 'Neden?' diye sorduklarında 'her golden sonra TV'de onun adı yazıyordu, yok böyle bir golcü” cevabını vermiş.

1994 Dünya Kupası’ndan da zevk almıştım aslında. Çünkü tüm maçları en iyi arkadaşımla birlikte izlemiştim. Her maç öncesi ona giderdim ve çay eşliğinde maçları izlerdik. Çok büyük bir keyifti gerçekten. Hagi’nin hastası olmuştuk. Müthiş bir performans koymuştu ortaya.

O zamandan bu zamana bir çok turnuva düzenlendi nihayetinde. 1998 Dünya Kupası da oldukça zevkliydi bana göre. Hırvatistan taş gibi bir takımdı. Acayip saygı duyuyordum onlara. Bir de Petit ve Zidane’dan olsa gerek Fransa’yı tutmuştum. 2002 Dünya Kupası’ndan bahsetmeye bile gerek yok. Eminim bir çoklarımız için çok heyecanlı bir turnuvaydı. Türkiye’nin ne zaman maçı olsa o gün hayat duruyordu. İnsanlar işlerinden izin alıp ya da çalışmayıp maçları izliyorlardı. Patronlar bile izin veriyordu bu duruma.

Ama şunu söylemeliyim ki 2006 ve 2010 Dünya Kupaları bir kayıptır benim için. Gerçi 2010 Dünya Kupası’nın bitmesine daha çok var. Hem İspanya var. Onlar eminim ki turnuvanın en güzel yüzlerinden biri olacaklar. Daha ilk maçlar oynanıyor sonuçta. Ama görünen bir gerçek var ki o da futbolun değiştiği. Gerçek bir şampiyon gibi oynayan takımların azaldığı. Hollanda, Arjantin, Fransa, İtalya bir şampiyon gibi oynayamadılar sonuçta. Güney Kore bile onlardan daha çok bir şampiyon gibi oynadı.

Bir tek Almanya bir şampiyon gibi oynadı. Belki bir de İspanya oynayacak. Eğer böyle futbol görmeye devam edeceksek olan keyfimizin kahyalığına olacak. Ha, bu futbol böyle devam ederse finali İspanya – Almanya oynar ve böyle de olmasını isterim o ayrı..

11 Haziran 2010 Cuma

Belgesel: Global Metal - #Endonezya#


Endonezya’dan İslamiyet, Siyonizm ve Heavy Metal’e Bakış

"Kitlesel bir gösteri gibi..."


Wendi Putranto:

"İşsizlik burada dalgalı seyirde, ileri derece kötü. Resmî olarak yüzde 10 ya da 11, gayrı resmi olarak ise muhtemelen yüzde 40 falan. Yani, çok insan oluyor. Burası büyük bir ülke. Çok lüks ve yüksek katlı binalarla dolu bir alandasınız ve sonra, tam oranın yanında, sokakta gecekondular var. Yani, insanlar tam bir sefalet içinde yaşıyor. Ve elmastan dağı, altından denizi olan bir ülkede bu kadar fazla sayıda yoksul insan görmek tam bir ironi. İronik, değil mi? Burası Endonezya işte."


Endonezya’da konser veren dönemin Sepultura vokalist ve gitaristi Max Cavalera şöyle diyor:

“Sanırım Brezilya ve içinden geldiğim Üçüncü Dünya şarkı sözleriyle bağlantılı bir yığın şey var. Çünkü bu onların sözleri. İçimdeki benle ilgili şarkı söylediğimde, bu sefil sokaklarda büyümekle falan ilgili. Sepultura da Üçüncü Dünya'dan geliyor ve Endonezya’da yoksulluk, adaletsizlik her yerde açlık çeken insanlar, rüşvet onların da şarkı sözlerinde, bunlardan bahsediyor. Yani, bu ülkede yıllar boyunca olanlarla çok iyi eşleşiyor.

Konserin yarısına doğru çocuklar çıldırdı. Her tarafta kaos, dostum. Sahne önünde kıyamet koptu. Bundan birkaç dakika sonra bütün konseri durdurdular ve ellerinde kocaman bambu sopalar vardı. Ve ilk sıradaki çocuklara vuruyorlardı. Tek bir ses çıkartmadan 20.000 kişiyi oturttular. Hayatımda böyle bir şey görmemiştim.”



Ve Metallica Endonezya’ya Geliyor

Oldukça toplumsal lirikleri ile dikkat çeken Napalm Death'in ön adamı vokalist Barney Greenway şöyle diyor:

“Çok kızgınım. Hayatın bu haline gerçekten kızgınım. Bu pis yerde büyümek zorunda olmalarına. Ve çoğu da bu pis yerde ölecek."

Endonezyalı bir metal hayranı:

"Peki sen bu konuda ne yapıyorsun? Yani, burada metal devreye giriyor. İnsanlar her yerden geliyorlardı. Surayaba'dan, hatta Bali'den, anakaradan, insanlar sırf Metallica'yı görmeye geliyorlardı. Biletleri alabilmek için babamın ayakkabılarını satmak zorunda kaldım. Ve, evet tabii ki babamı kızdırdım."

Metallica'dan Lars Ulrich anlatıyor:

"Konsere gelişimizi hatırlıyorum, dışarıda çok fazla insan vardı. Ve stadyum Jakarta'nın çok zengin bir kısmındaydı. Birçok politikacı ve para babasının yaşadığı yerdeydi. Ve burada, binlerce ve binlerce gençle, çok sayıda yetişkinceyiz. Anlarsın işte. Metallica bu stadyum duvarlarının diğer tarafındaydı. Ve biz çalıyorduk, bir yığın insan içeri giremiyordu. Sonra, bariz bir şekilde, orada kıyamet koptu.”

Sonrasında olan oluyor. Bileti olup da stadyuma giremeyenler ortalığı yakıp yıkmaya başladılar ve semti, evleri, her yeri ateşe verdiler.


“Ordu bizi kovalıyordu ve biz de.. Ben, ‘Efendim, biletim var. Stada girmek istiyorum. Stada giremiyoruz." diye bağırıyordum. Ve bize, ‘Sizi siyah tişörtlü pislikler sizi, hepiniz komünistsiniz' gibisinden bakıyordu ve sonra her şeyi sallamaya başladı, biz de kaçtık. Ve benim de... kafama vuruldu. Biletim bile vardı, ama onlar her şeye vuruyorlardı. Biletin var ya da yok, her şeye vuruyorlardı."

Metallica konserinden sonra bütün metal konserlerini yasakladılar. Bütün Rock konserlerini yasakladılar uluslararası hareketlerden, tabii ki. Çünkü Endonezya gençliğine kötü bir etki yapacağını düşünüyorlardı. Çünkü, yani bu bir tür kitlesel gösteri gibi.”


“Toplu gösteri gibi, tıpkı 1998'te olan esas devrimdeki gibi Suharto'nun, öğrenci hareketiyle iktidardan indiği zamanki. Suharto indikten sonra, onun döneminde ifade edilemeyip dizginlenen enerjinin salıverilmesi gibi bir şey vardı. Ve her yerde insanlar aniden bundan kurtuluverdiler, yani bu baskıdan. 32 yıl hiç de kısa bir süre değil. Artık hemen hemen her şeyi yapabileceklerini hissediyorlardı.”

Endonezya’nın en önemli metal gruplarından biri olan Tengkorak elemanı şöyle diyor:

“Kapitalist ülkeler Üçüncü Dünya ülkelerini daima bir kenara iterken bizim bunu kabul etmeyişimiz üzerine bazı şarkılarımız var. Bildiğiniz gibi Endonezya'nın çoğunluğu Müslüman ve bu yüzden, bizim terörist bir ülke olduğumuzu söylüyorlar. Biz bu ifadeyi kabul etmiyoruz. Şarkıların çoğunda güçlü bir siyasî ya da sosyal yorum var. Ama "Siyonizm'i Yok Etmek" adlı bir şarkı vardı.”


Bu şarkı vasıtasıyla neyi ifade ediyorsunuz?

“Siyonizm Yahudiler tarafından oluşturulmuş bir sistemdir. Yahudilerde iyi olmayan bu sistem var çünkü İslam alemini yok etme amaçları taşıyorlar. Siyonistler yok edilmelidir. Artık var olmamalılar. Gerekirse İsrail dünya haritasından silinmelidir. Biz Yahudi halkına değil, onların sistemine karşıyız.”

Başka bir Endonezyalı metal hayranı şöyle diyor:

“Sağ kanat politikacıları ve din adamları, onlar daha çok Endonezya halkına dersler vermekle ilgililer. "İslam'a göre yaşamalısınız."

Ben, ben Müslüman doğdum ama artık o dine güvenmiyorum. Çünkü bana göre din bireyseldir. Sadece seninle Tanrı arasındadır. Müslümanlar barışı öğretirler. Her din barışı öğretir. Düşman edinmeyi ya da başkalarıyla savaşmayı öğretmezler. Onlar düşüncelerini başkalarına empoze eden kişilerdir. Ve iyi insanlar değillerdir, hangi dinden olurlarsa olsunlar. Müslümanlar, Hıristiyanlar, kim olursa olsunlar. Benim görüşüme göre iyi insan değillerdir.”


Endonezyalı Metal fanları Sam Dunn’ı da camiye götürürler. Sam Dunn, Cuma Namazını takip eder yukarıdan. Binlerce kişinin bir amin demesi vardır ki ortalık sarsılır ve diken diken olurum ben. Böyle bir noktada, punkvari saçları ve metal tişörtü ile Cuma namazına giden başka bir Endonezyalı metal hayranı ile yapılan muhabbet ise ilgi çekici:


“Müslümanlar ideal olarak benim gibi, gördüğünüz diğer insanlar gibi olmalıdırlar. Çok normal. Namaz kılar, işe giderler. Benim gibi. Normal. Müslümanlar onlardır. Metal benim hayatım içindir. Metal hayat içindir. Arkadaşlarla bağlar kur. Müziği duy, ruhu al, yeter. O sadece hayat içindir. Ama din benim bilhassa Tanrı'yla olan ilişkimdir.”

İnsanlığın Öfkeli Sesi: Misery Index ve Uyuyan Devler


Amerikalı Death Metal/Grindcore grubu Misery Index direkt ismi ile neyi hedeflediğini çok iyi anlatıyor bizlere. Yerkürenin ezilen, sömürülen insanlarının tercümanı olmalarının yanında, emperyalizmin ve sömürgeci zihniyetin karşısına bıçak gibi sözlerle çıkıp en mahrem noktalara kadar darbelerini indiriyorlar. Kendilerini canlı gözlerle izlediğim için kendimi çok şanslı sayıyorum. 11 Mayıs'ta çıkan yeni albümleri "Heirs To Thievery"i 1 aydır kesintisiz dinliyorum. Son 1,5-2 aydır sert müziğe deli gibi bağlanmış durumdayım ve kendimden geçiyorum Misery Index ile, Nevermore ile geçtiğim gibi.

Müzikteki gaddarlık ve akışkanlık, sömürgeci zihniyetin kafasına indirilen balyoz tadında. Yeni albümde en sevdiğim parçalardan biri olan ve özellikle 01:50 sonrası beni nefessiz bırakıp bir goril gibi çok gaz şekilde göğsüme koca yumruklar indirme ihtiyacı hissettiğim "Sleeping Giants" (Uyuyan Devler) parçası gelsin. Özellikle sözlere dikiz! Afrika'daki soruna kısa bir bakış açısı. Bu mesajı yazarken aklıma "Futbol Ezilen Halkların Mutluluğudur" blogunun sahibi sevgili Ozan geldi. Onun öfkesi ve kızgınlığı..



Sleeping Giants

Mali bozkırlarındaki arazilerden fışkırmış
Atalarımızın dört bir koldan sıkıştırıp rahimlerini dilimlediği
Devler gibi uyuyoruz, tüm umutların tükendiği yerde
Hiçbir şey yapmayan bir Birleşmiş Milletler, sayıyor ve besliyoruz
Savaşın çocuklarını, aç ve pislik içindeler
Sefaletimiz tozlara doğru çekiliyor

Buralarda yaşayan biri olmak istemezdin...
Elmas madenlerinde, tekstil dokuma tezgahlarında,
Kokain bağımlıları ve fahişeler gibi... Yaşayamayız böyle

Gençliklerini alıyorlar, sınırlandırarak lanetliyorlar
Bangkok'tan Juarez'e, oradan Sahara kumlarına kadar
İsimsiz ve ölmüş, terkedilmiş sınırlar
Nefret ediyoruz, isteksiziz ve doğduğumuz gün lanetlenmişiz

Baştan aşağıya teslim alınmışız
Bir çok yaşamdan vazgeçilmiş
*ikeyim sizi, sizi solucanlar, insan ticaretinin hasatçıları
O kadar az kişi farkında
O kadar az kişinin umurundaki
Ne kadar dua edersen et, bu noktadan sonra
Dualara cevap veren tek bir Tanrı bile yoktur buralarda




10 Haziran 2010 Perşembe

Allah Belanızı Vermesin, Bitirdiniz Lan Beni: Flight of the Conchords


HBO’nun 2007 yılı yapımı olan Flight of the Conchords isimli dizi iki sezonuyla muazzam bir işe imza atmıştı. Jemaine Clement ve Bret McKenzie isimli iki arkadaşın başından geçen komik, absürd, hüzünlü, mahzun ve saçma olaylar örgüsünün oldukça garip bir şekilde aktarıldığı diziye ismini veren şey ise bu ikilinin gerçekte de bu isimde bir gruba sahip olmaları. Kökenleri Yeni Zelanda olan iki arkadaş acayip bir müzik yapmaktadırlar. Kendilerini Yeni Zelanda’nın en iyi dördüncü “guitar-based digi-bongo acapella-rap-funk-comedy folk duo’su olarak tanımlıyorlar. Yeni Zelanda aksanları ile direkt kendilerini belli ediyorlar ve sık sık Avustralya ile dalga geçiyorlar.

Dizide bu iki arkadaş çok fakirdir ve grup kurma hayalleri vardır. New York’un gecekondu denecek bir muhitinde hayata tutunmaya çalışmaktadırlar. Jemaine ve Bret’in muhabbetleri kırıp dökecek cinsten. Dizi boyunca tek bir normal muhabbet ve ruh hali bulamazsınız. Dizinin en güzel tarafı ise iki deli arkadaşın önemli bir olay olduğunda ruh hallerini hep acayip acayip müzik ve şarkılarla ifade etmeleri. Yaptıkları tüm parçalara kulak kabarttığımda daha önce böyle bir müzik işittiğime emin değilim. Çok çekici ve ilginç müzikleri var.


Manyak mı manyaklar. Eğlenceli mi eğlenceliler. Diziyi izlerken gece gece yatağımda gülmekten kıvranıp durdum ve krize girdim. Tüm dizi boyunca her şey absürd olduğu için neler olduğunu anlatma gereği duymuyorum. Çünkü normal tek bir karakter yok. Eğer diziyi bulabiliyorsanız muhakkak edinin bir yerlerden. Asla pişman olmayacak ve acayip eğleneceksiniz. Çok ama çok mutlu olacaksınız.

http://www.imdb.com/title/tt0863046/

Şimdi gelelim asıl bombaya. Dizinin ilk bölümünde Jemaine, partide gördüğü bir kıza aşık olur. Bu kız önceden Bret’in 6 ay beraber olduğu kişidir. Bret’i terk etmişti ve sıra Jemaine’dedir. Jemaine’ı da terk eder. Ve adamlarımız hemen akabinde şarkıyı patlatırlar. Muazzam bir performans, müthiş yarıcı sözler. Yok ötesi.. Ne yapın ne edin kesinlikle izleyin. Müthişler. Bayılacaksınız. Videoyu en aşağıya koydum. Şarkının en sonlarında yataktan düşüyordum neredeyse gülmekten. Sözleri de eşantiyon olsun..

I’m Not Crying

Kalbimi kıramazsın. O sıvı halde.
Seninle tanıştığımda eridi.
Ve gitmek için arkanı döndüğünde...
...bana bakma.

Ağlıyor muyum diye bakmak için dönme.
Ağlamıyorum.
Yalnızca yağmur yağıyordu.
Yüzümde yağıyordu.

Yanaklarımdan süzülen yaşlar görürsen,
Lütfen dostlarıma söyleme.
Ağlamıyorum.
Hayır, ağlamıyorum.

Ağlıyorsam da senin yüzünden değil.
Senin tanımadığın, ölmekte olan bir arkadaşımı düşündüğüm için.
Bu doğru, ölmekte olan.

Bunlar beni terk ettiğin için akan göz yaşları değil.
Sadece soğan doğruyordum.
Lazanya yapıyorum da...
Tek kişilik.

Ağlamıyorum. Hayır!
Gözüme toz kaçtı biraz.
Hoşça kal derken geçtiğin yoldan.

Elimi tutmak için yanımda olmayacaksın diye ağlamıyorum.
Bilgin olsun, göz yaşı bezimde yanma var.
Beni böyle bıraktığım için üzülmüyorum.
Sadece gözlerim bugün biraz terli.

Etrafta hep seni aradılar bugün.
Aramayın dememe rağmen seni aradılar.
Bunlar üzüntü değil, sevinç göz yaşları.
Sadece kahkaha atıyorum.

Aşk denen bu masada oturmuş,
hayatın cilvesine bakıyorum.
Nasıl oluyor da girdiğimiz bu çatallı yol...
...bıçak gibi kesiyor?

Ağlamıyorum!
Ağlamıyorum!



9 Haziran 2010 Çarşamba

Ufka Kısılmış, Hüzünlü Gözlerle Bakan Galatasaraylı


Bir yıl öncesi.. Kim mutlu olabilir Galatasaraylılardan daha fazla? Fenerbahçeliler mi? Beşiktaşlılar mı? Belki Barcelonalılar! O derece mutludur Galatasaray ve takipçileri. Neden olmasın ki? Dünya çapında bir hoca getirilmiştir takımın başına. Baros ve Kewell gibi Galatasaray’ın ruhu dediğimiz iki oyuncu zaten kadrosunda. Sonra zamanla Elano, Keita derken “aha, uzay takımı geliyor, Barcelona geliyor” gibi nice çığlıklar atılıyordu.

Mutluluk ve huzur güzel bir şey. İnsan bu duygularla iç içeyken hep güzel şeyler düşünür. Eğer futbolcularından teknik heyetine kadar futbolun akıl yönünün ağır bastığı bir deneyim içine giriyorsanız, daha önceki futbola bakış açınızı evrimleştirme yoluna giderek ona göre yorumlamaya başlıyorsunuz. Geçtiğimiz sezonun başlangıcında öyle değil miydik? Her şey çok güzel, her şey umutla dolu, futbolu irdeleyiş daha bir inceci değil miydi?

Eğer insan mutluysa ve umut doluysa farklı şeyler düşünür. Karamsarlığa düşmez. Aklının derinliklerinde bir “acaba” sorusu yoktur. Olmaz da. Antrenman fotoğraflarından tek bir kareye bakarak muazzam anlamlar ve tahliller çıkarır. Rijkaard’ın bir gülüşünden destan yazar. Futbolcuların antrenmanlardaki şaklabanlıklarından coşkuyu çıkarır. Neeskens’ın bir oyuncunun omzunu tutuşundan futbolun kitabını yeniden yazar. Bu hareketleri normal bir insan yapsa normaldir o. Öyle övülecek bir tarafı yoktur. Ama Rijkaard, Arda, Neeskens, Baros, Kewell yapınca normal olmaz. Üzerine derin bakış açıları döşenmeli ve futbolun görünmeyen tarafından analizlerden demler vurulmalıdır.


Ya sezon başlangıcındaki o futbol? Gelene geçene 4-5-6 atmalar! O maçların oynandığı sırada Arda’nın korner köşesinde elini kaldırması bile bizim için çok değişik bir şeydi. “El kaldırıyor be, basketbol oyun seti gibi be bu, Kewell bile parmak işareti yapıyor” diye seviniyorduk. Farklı bir şeyler vardı. Galatasaray'ın futboluna yeni bir şeyler giriyordu. Pas futboluna odaklı bir oyun dikkati çekiyordu. Bir oyuncunun yeşil zemindeki tek bir hareketi, akıllı bir pozisyon alışı, boşluklara kaçması, Baros’un mızrak başı gibi sağ kanadı yırtıp gollük paslar atması sayısız analizlere sebebiyet veriyordu.

Mutluydu yahu Galatasaraylılar. Umut doluydular. Hatta Rijkaard işe ilk başladığında bir yıl için değil, uzun zamanlar için sabır yeminleri edildi. İsterse 2-3 yıl şampiyon olmasın, ama güzel futbol oynayan ve geleceğe yönelik bir takım yaratılsın, bu bize yeter de artar denildi. Ama o herkesi 4-5-6’layan başlangıç yok mu? Sene içinde yaşanan problemler, saçma sapan hadiseler derken bir anda unutuldu sabır yeminleri. Mutlu ve huzurlu olan Galatasaray taraftarları mutluluk ve huzurlarını unutmaya başladı. Mutlu ve huzurlu olan bir insan olaylara nasıl ki pozitif ve farklı bakarsa, bu olumlu hisler uzaklaştığında negatifliğe yelken açacaktır. Öyle oldu da. Kaptanına bile demediğini bırakmadı bu mutsuzluk. En büyük rakibine gol atması için 30-35 dakika zamana sahipken, bu futbolcular ordusunu hücuma geçirecek ruh hali bile yoktu mutsuz taraftarlarda. Ancak Leo Franco’ya yuh çekip futbolcuları bitirmekle meşguldü mutsuzluk denen dürtü.

Ya peki şimdi?

Galatasaraylı ne kadar mutlu ve huzurlu? Ne kadar umutlu? Galatasaray’ın olduğu yerde her zaman bir umut vardır diyeceksiniz. Doğrudur. Ama Galatasaray ismini oluşturan bireyler eğer bu umudu sağlayabilecek doğru adımları atamamışlarsa ve atamıyorlarsa veyahut atamayacaklarsa? Galatasaraylıların rahat olması için bir sebep gösterebilirler mi, geçen sezon başı başlangıcında olduğu gibi?

Herkesin sevgilisi Kewell’ın adam gibi veda edemeden gidecek olması, Rijkaard’a dair bir çok çetrefilli mevzuatın medya yoluyla şişirilmesi, sabır yeminini güzel futbol ve geleceğin takımı için etmişken göz göre göre bir yılın çöpe gitmesi, takımın yine bayağı değişecek olması ve bunun yine birkaç yıllık sabır süresi gerektirmesi, yönetim içinde dönen dolaplar, sorunlu tüzük değişimi hamleleri, açıklanan 5 milyon TL’lık transfer bütçesi ve şu ana kadar açıklanan oyuncuların kalitesi derken peki?

Kimler şampiyonluk bekliyor önümüzdeki sezon için, bizlere son zamanlarda sunulan bu Galatasaray'dan? Kimler geçen sezon o duyumsadığı derin mutluluk ve geleceğe dair büyük umut dalgalarını yayıyor?

Bu taraftar Kewell’a duyumsadığı sevgiyi, onun güzel yüzüne bakarken aldığı mutluluğu artık kime bakarken yaşayacak? Belki Baros, belki Neill.. Ama Kewell etkisini alabilmek? Bilinmez..


Şu ana kadar kadroya katılan oyunculara baktığımızda kaç tanesi ilk 11’in değişmezi olabilecek oyunculardır? Hala ilk 11’in değişmezi olması gereken 4-5 oyuncuya ihtiyaç duyarken. Transfer bütçesi de 5 Milyon TL iken. Elinizdeki bazı değerleri elden çıkartmanız gerektiği duyurtulmuşken.. Tek umut belki de başarıya aç, kuvvetli, sağlam, mücadeleci ve oturtulması düşünülen sisteme uygun oyuncuların kadroya katılması ihtimalidir. Onlar dahil edilse bile şu zaman kaybı yok mu? Önümüzdeki yıldan ne kadar emin olunabilecek?

İsteriz ki isimlerden bağımsız olarak, kadroda hiç yıldız olmasa bile takır takır takım oyunu oynayan bir Galatasaray olsun. TT Arena’nın çimlerine ayak basan kadro stadyumu dolduran elli küsur bin seyirciye güzel hazlar yaşatsın. Ama şu yaşanan sorunlar silsilesi yok mu? Galatasaraylı taraftarların mutluluk ve huzur hissini yüreğinden alan. İleriye yönelik olarak güzel şeyler hissetmesi gerektiğinden emin olamayan. Ve yahut sene sonunda Rijkaard gidecekse bunca temaşa, harcama, devrim kelamları niyedir ki diye sorduran.

Bir oturmamışlık hali.. Bir dağınıklık ve sistemsizlik hali. Yönetimin bile kendi içinde yaşadığı sorunlar ortadayken futbolu yönetecek aynı zatların futbolu nasıl yönetecekleri sorusunu beraberinde getiren garip bir ruh hali.

Geçen sezon başında çok mutlu ve huzurlu olan Galatasaraylılar.. Şimdi ise ufka kısılmış, hüzünlü gözlerle bakan Galatasaraylılar..

Siz ne tarafındasınız bu ufkun?

8 Haziran 2010 Salı

Küller ve Kar – Ruh İyileştirici


Ashes and Snow..

Daha izlemeye başlar başlamaz altın rengi su kütlesinin üzerindeki teknede bulursunuz kendinizi. Tekne usul usul ilerlemektedir. Suyun ışıltısı, manzaranın büyüleyiciliği, fillerin görünümü karşısında diliniz tutulur. "Ben daha önce asla böyle bir şey görmedim" diye kalakalırsınız öyle. Gözlerinize inanamazsınız. Soluğunuz kesilmiştir bir kere ve daha önce asla girmediğiniz sihirli bir dünyanın içine girmişsinizdir bile.



Bu anda bana gelirsen,
Dakikaların saat olur,
Saatlerin gün,
Ve günlerin bir ömür olur.


Barışçıl yaşam tutkunu olan Kanadalı fotoğraf sanatçısı Gregory Colbert’in bu muhteşem belgesel eseri akıllara durgunluk verecek bir şaheser. İlgili videoyu izlerken kendinizi kaybediyorsunuz. Daha önce hiç şahit olmadığım görüntüler, Ken Watanabe ve Laurence Fishburne’ün enfes ve sarsıcı hikaye anlatıcılığı, Lisa Gerard ve Patrick Cassidy’nin büyüleyici, atmosferli, ilgili görüntülere tamamen oturan müzikleri ile neye uğradığınızı şaşırırsınız.


Kesinlikle abartmıyorum. Yıllar boyu onca şey izledim, yüzlerce, binleri aşkın film, sinema izledim ama bunun gibisini daha önce hiç görmemiştim. DVD’yi koyar koymaz daha ilk saniyesinde bir insan çarpılır mı?

Her şeyi hatırlayacaksın. Her şey öncesi gibi olacak. Zamanın başlangıcında, gökyüzü uçan fillerle doluydu. Her gece gökyüzünde aynı yere yatıyorlardı. Ve bir gözleri açık hayal kuruyorlardı. Eğer gece yukarıdaki yıldızlara bakarsanız bir gözleri açık uyuyan fillerin ışıldayan gözlerini görürsünüz.

Bakarsınız ki, gökyüzünde yıldız sandığınız şey aslında filin ışıltılı gözlerinden başka bir şey değil. Belgeseldeki şiirsel yapı ve sözler tarifi imkansız bir haz.


İşin en inanılmaz tarafı ise tüm görüntüler üzerinde oynanmış, sahtecilik yapılmış gibi bir his uyandırmasına rağmen hiçbir kolaj ve montajın kullanılmamasıdır. Tamamen orijinal ve gerçek bir çalışma. İmkansız bir güzellik saklanmış bu çalışmanın özünde. Gördüğünüz görüntülerin size sayısız şeyi çağrıştırma özelliği söz konusu.


Su ve kum hareket eder.. Onlarla beraber canlılar.. Muazzam bir uyum.. Muazzam bir senkronizasyon.. Kifayetsiz kalan kelimeler.. Bir yandan müzik, bir yandan şiir, doğallık, müthiş bir görsel şölen, bütünleştirilmiş sihirli görsellik, enfes görünümler..

Huzurlanmak ve sihirli bir dünyaya mı düşmek istiyorsunuz? Diken diken olmak? Daha önce hiç görmediğiniz bir cenneti yaşamak? “Ashes and Snow” bekler sizleri…


Tüy ateşe
Ateş kana
Kan kemiğe
Kemik iliğe
İlik küllere
Küller kara..



Belgeselden kısa bir görüntü..

7 Haziran 2010 Pazartesi

Belgesel: Global Metal – #ÇİN#


"Karanlık duygularını ifade etmeyi özlüyorlar..."


Çin giderek artan bir şekilde Batı'ya açılıyor. Ama devlet, ülkeye girişine izin verilen müzik ve kültür konusunda hala ipleri sıkı tutuyor. Ve bu noktada, eğer beraberinizde bayağı bir film ya da müzik ekipmanı getiriyorsanız ülkeye turist vizesiyle girebilmek pek mümkün değil.

Pekin'de bisiklete binmek. Bilemiyorum. Sağlık için iyi mi değil mi bilemiyorum. Sürmek iyi hissettiriyor, ama kirlilik yüzünden öksürüyorum açık konuşmak gerekirse. Çin dünya nüfusunun beşte birinin yuvası. Ve muhtemelen metal tişörtlerimin yüzde doksanının yapıldığı yer. Ama yine de, hiçbir büyük metal grubu burada çalmamış.


Çinli bir Metal hayranı:

“Çin gençliği geçmişte sadece dinledi. Öğretmenleri, ebeveynleri dinledik ve bize söylenenleri kabul ettik. Kendi özgür düşüncelerimiz ve konuşma özgürlüğümüz yoktu. Müzik yoluyla, kendimizi ifade edebilmeye ve istediklerimizi yapabilmeye başladık. Başkalarının ne düşündüğüne aldırmadan."

1993 yılında Pekin’de kurulan Midi Müzik Okulu'nda bir gitar hocası çocuklara gitar dersleri vermekte. Aynen şöyle diyor:


“Ebeveynlerin de dahil olduğu eski kuşak Konfiçyüsçü ve komünist öğretinin iç içe olduğu geleneksel Çin eğitimini simgeliyor. Çinli anne ve babalar saç uzatmak, dövme yaptırmak ve gitar çalmayı öğrenmek isteyen bir çocuğa nasıl yaklaşacaklarını bilmezdi.

Midi okulu 1993'te kuruldu. O zamanlarda Çin dışa yeni açılmıştı ve pek çok genç insan modern müziği öğrenmek istiyordu. Okulda metal, blues, caz ve doğaçlama dahil olmak üzere bütün türleri öğreniyorlar. Çin yirmi yıl süreyle kültürel olarak dış dünyaya tamamen kapalıydı. Müzik anlamında, Batı Rock’ının 50 yıllık geçmişi vardı. Biz bunu 10 yılda öğrenmek zorunda kaldık.”


Metal, Çin'e nasıl geldi?

Gençlerin yüzde 89'u metali Tang Dynasty adlı bir grubu dinleyerek öğrendi. Çin'in ilk metal grubuydu ve olağanüstüydü. Bu grubun kurucularından başlangıçta yurtdışında yaşayan ve 1988 yılında Çin’e gelen Kaiser’dir. Kaiser (ilk resimdeki kişi) şöyle anlatıyor:

“Tang Dynasty gibi bir mefhum. Gerçekten iyi işler çıkarttık. Stadyumları doldurduk falan, ama gelenlerin çoğu metalci değildi. Onlar sadece bu mefhumla ilgileniyorlardı. Merak uyandırıcı buluyorlardı. Yani, biz turnedeyken insanlar orada öylece kim olduğumuzu bile bilmeden gözlerini dikip otururlardı. Ve insanları duyardım, sürekli bağırırlardı. Bunun anlamı, "Hey, dostum, o saç gerçek mi?"

Metal Çinli erkeklerde işe yarıyor, bu şey [saçlarını tutarak] kafadan doğal olarak fışkırıyor ve oldukça iyi görünüyor. Aynı zamanda, eski zamanların büyük savaşçılarını da çağrıştırıyor. Bilirsin, bazen bu şekilde bağlarlardı ya da her neyse. Ama bilirsin, mesele uzun saç. Ve ortak duyguları da uyandırdığı kesin. Bilirsin, uzun saç bir tür savaş yeteneği de demektir.”



Başka bir Çinli metal grubunun elemanı inanılmaz şeyler söylüyor son paragrafta:

“34 yaşındayım. Çocukluğumdan beri hep müziğe ilgi duydum, ama 1998'den beri metale. Müziğin bu şekilde yapılabilmesi beni şok etmişti. Ben de bir grup toplayıp metal müzik yapmaya başladım. O zamanlar bu tür müzik yapanların birinci dalgasındaydım. Belli bir duygu türüne sahibim. Ne zaman hayatta zorlukla karşılaşsam çok karanlık hissederim.

Bu karanlık duyguları nasıl ifade ederim?

Ben metal müziği kullanmayı seçtim. Metalin en önemli yanı, genç insanlara, duygularını açık ve doğrudan ifade edecekleri bir araç sunması. Kendi nefret ve duygularını ifade etmeye özlem duyuyorlar.

Ben Çin Kültür Devrimi'nin tam en sonlarında büyüdüm. Çocukluğumda, eğer gençler birbirlerinden nefret ediyorlarsa okulun ön kapısında bir araya gelir ve vahşice kavga ederlerdi. Bu yüzden, bence metal Çin hükümetinin bazı sosyal sorunları çözmesine yardımcı çünkü gençler nefret ve duygularını metal vasıtasıyla ifade edebiliyorlar. Çin metal gruplarının müziği devletteki adaletsizliği, siyasî yetersizliği ve kokuşmayı yansıtıyor. Aynı zamanda, hayatın düşük standardını, yoksulluğu ve haksız muameleyi de yansıtıyor. Bence artık Çin'in sağlam basmaya başladığı zamana geliyoruz. aynı anda, hem belirgin bir şekilde modern, utanmazcasına modern ve hem de belirgin ve utanmazcasına Çinli olabilir. Parçası olmak istediğim hareket işte bu.”

6 Haziran 2010 Pazar

Muazzam Bir Belgesel: Global Metal

Bazı önyargılı insanlar için Metal müzik bir pislikten ibarettir. Bu müziği dinleyen, icra eden herkes ahlâksızdır! İnsanlara saygısı yoktur ve yıkıcıdır. Bu ve buna benzer bir çok görüş yer almaktadır. İnsanların bilmedikleri ve korktukları bir şey hakkında, bilgi ve fikir sahibi olmadan, alışık olmadıkları bir konu hakkında direkt bir fikir beyan etmeleri doğal. Baskıcı, faşist yönetimlerin ve çürümüş düzenin dikte edildiği sistemlerde bu sistemi sarsacak her hareket onlar için bir “kötücüllüktür.”

Demin izlemiş olduğum “Global Metal” isimli belgesel beni inanılmaz etkiledi. Bazı yerlerinde gözlerim doldu. Bazı yerlerinde gururlandım, kanım kabardı ve bu müziği dinlerken ne kadar şanslı olduğumu hissettim. Öncelikle bu belgesel Metal müziğin tüm dünya üzerindeki etkileri üzerine çekilmiş. Üçüncü dünya ülkelerinden oldukça baskıcı ve derin sınırlarla çizilmiş kurallara sahip ülkelere kadar nasıl bir gelişim gösterdiği ve aslında tüm dünyanın bir ortaklık içinde olduğuna dair bir atıf yer alıyor belgeselin özünde.


Dünyamız binlerce yıldır yaşıyor. Yıllardır devam eden bir süreç var. Savaşlar, kıyımlar, katliamlar.. İnsanlar birbirini öldürüyor. Bazen petrol, bazen din, bazen çıkar için. Yerküre üzerinde her daim dinler savaşı oldu. Irkçılık yüzünden savaşlar çıktı. İnsanlar hep sınıflara ayrılmak istendi sistemler ve diktatörlükler tarafından. Bizleri bir kenara ayırıp sen şu olacaksın, yoksa ölürsün dediler. Bazen iyilik için değil de çıkarlar, ırkçılık için ölmemizi istediler.

Müslümanlık, Yahudilik, Hıristiyanlık.. Siyah olmak, beyaz olmak, Yahudi olmak, Hindu olmak.. Tüm bunlardan sebep nice savaşlar ve ölümler yaşandı. Ama bu belgeselde görüyoruz ki Metal müzik denen şey, bu vahşi ortamların bir araya getiremediği insanları bir araya getiriyor. Metal müzik dinleyen tüm kitle siyah, beyaz, Müslüman, Yahudi, Hıristiyan olsun; bunları dikkate bile almıyor. Ona bir insan olarak bakıyor: "Metal müziği seven bir insan. Bir kardeş!" Bu müzikten öte üst bir kimlik haline gelmiş. Metal müzik dinleyicilerinin inanılmaz tutkulu olmaları derin bir bağ oluşturuyor. İster Arap olsun, ister Amerikalı. Tıpkı Mevlana’nın “kim olursan ol, gel” demesi örneğinde olduğu gibi. Yıllardır dinlerin savaştığı, uğruna kan döktüğü şeyi, müzik kan dökmeden yapıyor. Ne ironik..

Şimdi eğer bu yazıyı okuyorsanız, belki de bu blogun en uzun yazılarından birine şahitlik edeceksiniz. Uzun yazıların pek okunmadığını biliyorum. Belki de çok azınız okuyacak bunu. Ama okumayı bırakmadan önce birazdan bahsedeceğim şeylerden inanılmaz dersler çıkaracağınıza, dünya tarihinin üzerinden bile gidileceğine, tüm toplumların kendi içinde ne gibi sorunlar yaşadığına şahit olacaksınız. Bu aslında bir müzik belgeselinden öte toplumsal, küresel bir birliktelik mesajı.. Bütünleşme.. Geri kalmış ülke insanlarının nasıl acılar çektikleri.. Sevdikleri bir şey için nasıl savaştıkları... Dünya bir pislik yuvası zaten. Bu pisliği yaratan Metal değildir. O pisliğin üzerine giden ve birey olmayı, bir araya gelmeyi yücelten bir mecradır bu müzik. O yüzden, eğer bu müziğe az da olsa ilgi duyuyorsanız, hatta duymuyorsanız bile sonuna kadar okuyun. Çünkü belgeseldeki bir çok diyalogu burada yayınlayacağım. Bir çok inanılmaz toplumsal, siyasi ve dini olaylar iç içe girmiş ve toplumların aynasını yansıtıyor. İnanılmaz ayrıntılar ve şoke edici noktalar var. Bunlara şahitlik etmek şaşırtıcıydı kendi açımdan.


Bu belgeseli yapan eleman 12 yaşından beri Metal müzik hayranı olan ve “A Headbanger’s Journey” isimli meşhur belgeseli hazırlayan Kanadalı Sam Dunn. Sam Dunn 12 yaşında bu müzik ile ilgilenmeye başladığında, ailesi bunun geçici bir heves olmasını ümit etmiş. Büyüdü, antropolojiden mezun oldu ve heavy metal kültürü hakkında derin bir belgesel olayına girişti. İlk belgeselde müziğin izlerini İngiltere ve Amerika’nın fabrika kasabalarındaki çalışan sınıf köklerine kadar takip etti. Yine muazzam bir iş çıkarmış. İlk işinde Metal müziğin genel hatlarından bahsetmişken, bu belgeselde Brezilya, Japonya, Hindistan, Endonezya, İsrail, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelere gitmiş. İran’a bir türlü girememiş. Bir antropolog olan Sam Dunn, bu ülkelerin toplumsal özelliklerini, çektikleri acıları orada yaşayan insanların dilinden aktararak bu acı çeken ve kısıtlanan insanların Metal müzik ile nasıl mutlu olduklarına ve bir araya geldiklerine şahitlik ediyor.

Sam Dunn’ı bu belgesele yönelten asıl esin kaynağı, “A Headbanger’s Journey” sonrası dünyanın dört bir yanından tebrik mesajları almasıydı. Bu ülkelerin bazılarını bilmiyordu bile. Antropologlar yıllarca küreselleşmenin etkilerini incelemişlerdi ama bu süreçte Heavy Metal’in rolünü hiç düşünmemişlerdi. Metal yerküreye yayılırken bu kadar farklı kültürel siyasî ve dinî geçmişleri olan ülkelerdeki hayranlar için hangi yeni anlamları üstleniyor?

Bu bölümde Breziya, Japonya ve Hindistan’daki genel görünümden diyalogları aktaracağım. Çin, Endonezya gibi diğer ülkelerdeki sorunları ve şaşırtıcı yaşanmış hikayeleri sonraki bölümlerde aktaracağım.



BREZİLYA

Brezilya bir çok sıkıntı yaşayan bir ülke olsa da Rock In Rio gibi muazzam bir festivale sahip olan en büyük Metal kalelerinden biridir. Peki bu ülkede metali bu kadar kitleleştirecek ne oldu?

“70'lerin insanları Brezilya'da diktatörlük yönetimi altındaydılar. Bu diktatörlük neredeyse 25 yıl sürdü. Bu diktatörlük sırasında pek özgürlük yoktu. Bilgiye ulaşmak kolay değildi. Ve bizim yeniyetme olduğumuz o dönemde iyi müzik aletleri bulmak çok zordu. Çünkü piyasa dışarıdan gelen her şeye çok kapalıydı. Brezilya diktatörlüğü 1985'te sona erdi. O anda gruplar Brezilya heavy metalinin ilk albümlerini piyasaya çıkarmaya başlıyorlardı. Ve bunun anlamı, heavy metal demokrasi ile birlikte geldi.”

1985 yılında Rio’da enfes bir Rock festivali gerçekleşti. 10 gün süresince 1.380.000 insan vardı.

“Metal bizi özgürleştirmeye geldi demiyorum, ama uğruna yalvardığımız bir şeydi diyorum. O konuşma, haberleşme özgürlüğün atmosferine sahip olmak için yalvarıyorduk.”

Rock In Rıo için o dönem Brezilya’ya gelen Iron Maiden üyeleri anlatıyor:

“Helikopterle gitmek zorunda kaldık, çünkü bütün yollar tıkalıydı. Ve giderek yaklaştıkça, yani, şeyi görebiliyordunuz bilirsiniz işte, sanki havaya duman yükseliyormuş gibiydi. Ve aslında o, şeyden yükselen buhardı.. Vücutlardan.. Kalabalıktaki vücutlardan. Hepsi senkronize, hepsi iyi vakit geçiriyordu. Kendini kaybeden bir yığın insanı görüyordunuz. Sanki, bizden daha büyük bir şeyin parçası gibiydik. Büyük bir ailenin, bir dinin parçası gibi hissediyorduk. Ve insanlar bunun, Brezilya'nın yeni ve özgür bir ülke olmaya başladığı anın müziği ve o anın film müziği olabileceğini hayal etmeye başladılar.”

Brezilyalı Sepultura şöyle diyor:

“Sanırım birçok ülke, her yönden Amerika'yı taklit etmemiz gerektiğini düşünüyordu. Ve bu müzik için de geçerli. Bu bence berbat, çünkü, Amerika'yı taklit etmeme gerek yok. Bence hepimizin kendi kimliği olmalı.”


JAPONYA



Brezilya'da, bir ülkenin kültürünün nasıl metal müziğiyle bütünleşebileceğini gördüm. Ama peki ya Batı kültürü saplantısıyla tek tipleşmiş bir ülke olan Japonya? Aynı zamanda; maaşlı çalışkan insanlarıyla, kurallara uyumlu halkıyla aşırı organizasyonuyla da ünlüdür. Ki bana hiçbiri pek de metal gibi gelmiyor. Peki, Japon kültürüyle karıştığında metalin isyankar ruhuna ne olur?

Slayer Japonya’ya ilk geldiğinde neler yaşanmış, Tom Araya’dan dinleyelim.

“Japonya'ya ilk gelişimizde bir sinema salonunda çalmıştık. Sanırım 3.000 koltuklu falan bir salondu ve herkes koltuğunda oturuyordu. Her koridorda teşrifatçılar vardı. Buraya, neler olacağını hiç bilmeden, öylece oturacaklarını hiç düşünmeden geldik. ‘Bir Slayer konserini oturarak izlemenizin mümkünü yok ve böyle bir şey olmayacak da’ dedim.

Ve çalmaya başladığımız anda ayağa kalkıp öne fırladılar. Ve o zamanki organizatör çıldırdı. Daha önce hiç koltuklarından kalkıp koşturan seyirci görmemişlerdi. Yani, biz orada durmuş çalıyoruz ve aniden tüm teşrifatçıların şunu yaptığını gördük. Herkesi tekrar koltuğuna oturttular. Ve herkes, konserin kalanında koltuğunda oturdu. Bunu yaptılar. [Kibarca alkışlama hareketini yapar Araya.] Japonlar artık sahne önü şovu yapıyor, Japonlar artık el üstünde kaydırmaca yapıyor. Buna izin verilmeyişinden sıradan hale gelişine kadarki evrimi biz tamamen gördük.”


Japon metalcilerinin düşünüş biçimi batılıların düşünüş biçiminden farklı. Örneğin, eğer onlara metalin, baskı ve tatminsizlik duygularının ifadesi olup olmadığını sorarsanız, çoğu muhtemelen "hayır" diyecektir. Batı'da, eğer isyan ya da toplum içinde yalnızlık hissi arıyorsan metal müziği seni çekecektir. Japonya'daki durum bu değil. Örneğin, rock festivallerindeki hayranlar çok düşüncelidirler. Eğer çöplerini düşürürlerse, sonra alır ve belki de yanlarında eve kadar götürürler. Metal dinleyicisiyseniz, iblisvâri imajınızı korursunuz. Konser sırasında çok iblisvâri görünürsünüz ama konserden çıkar çıkmaz kendi düşünceli kimliğinize dönersiniz.

Bir Japon Metal hayranı şöyle diyor:

“Genelde takım elbise giyer ve kravat takarım. Gündelik hayatım böyledir. Evde ya da konserde metal gibi sert müzik dinlemek gündelik hayatımı dramatik bir şekilde değiştiriyor. Daha mutlu hissetmemi ve hislerimin tamamen patlamasını sağlıyor.”


HİNDİSTAN



Hindistanlı bir Metal hayranı:

“Söylemek zorundayım, burasının Bollywood'un vatanı olduğu aleni. Bollywood kısacası, ağaçlar etrafında bir yığın şarkı ve dansla gerçekten sefil bir film merkezi. Bu, Hindistan'daki en büyük endüstrilerden biri ve bütün Hint çocukları remiks ve İndie pop şarkılarını dinliyorlar. Ve temelde, kanallar neyi gösterirse onlar da onu alıyorlar. Sadece gençler arasında değil, boydan boya yani. Hindistan'da köylülerden en zengin adama kadar, muhtemelen hepsi Bollywood müziğinin hayranı. Ve çekici, zıplatıcı olması gerekiyor. Kalçalarını müziğe göre sallayabilmeliler. Ama günün sonunda, elde var sıfır. Hiçbir anlamı yok. Çok yumuşak, ürkek bir müzik, bilirsiniz, yüreksiz insanlara göre. Kendimi bunlarla bağdaştıramıyorum. Ben müziğimin güçlü olmasını istiyorum. İşte bu yüzden metalle ilgiliyim.”

“Metal özel bir şey. Ben Priest, Maiden, Sabbath, Dio... Bütün bu gruplarla büyüdüm. Ve ne zaman bir Priest CD'si koysam, neredeyse gözyaşlarına gömülüyorum. Metal dinleyen insanlar müzik konusunda çok tutkuludurlar. Sanırım onunla tanımlanabilirler. Bu onlara bir tür kimlik sağlıyor. Bu aynı zamanda bir beyanat da taşıyor, yani, toplumun bizden zorla yapmamızı istediği şeylere rıza gösterecek değiliz, şeklinde. Bizim kendi düşünüş, yaşayış tarzımız var. Biz hayatta kendi yolumuzu izlemek istiyoruz. Özellikle de size ne yapacağınızı, kim olmanız gerektiğini, nerede çalışmanız ve kiminle evlenmeniz gerektiğini söyleyen bir toplumda. Hepsi işte yani. Çocukların 18 yaşına gelince evden ayrıldığı Amerika ya da Batı sistemi gibi değil. Burada insanlar yaşlanana kadar aileleriyle yaşıyorlar. Sanki, ebeveynlerimiz bizim tanrılarımızmış gibi. Söyledikleri her şey bizim için doğru olmak zorunda. Asla düzeltilmesi gerekmiyor.”

“Buranın insanları çoğunlukla dindar. Çok gelenekçi. İnsanlar ancak son zamanlarda yeni şeylere açılıyor, farklılaşıyor, açık fikirli hale geliyor. Ve metal kitlesi aslında onların çoğu mühendisler ya da en iyi üniversitelerden mezun olmuşlar ya da yüksek lisans yapmışlar. Aslında hepsi entelektüel ama tamamı inandıkları şeyi savunmaya hazır. Pek çok ayrımcılık var, buradaki toplumda yani. Kast, inanç sistemi, din, cinsiyet... Adını siz koyun. Ama metal içinde, onlar her kasta, dine, inanca her şeye açık insanlar. Metalde hiçbir tanımlama ya da sınıflama yok. O sadece tüm topluluğu bir arada bütünlüyor. Biz köken olarak ben Hindu'yum. Ve diğerleri Hıristiyan, Maharaştri. Yani, farklı dinlerden insanlar. Yani, müzik yapmamızı engellemiyor bu, ki müzik evrenseldir. Müzik ortak bir dildir. Tıpkı üzerimizdeki gökyüzü gibi. Yani, herkes için bir tane var.

5 Haziran 2010 Cumartesi

Delicatessen – Varolmayan Yerin Görsel, Ritmik, Trajikomik Senfonisi


Belirsiz bir gelecekte, varolmayan bir yer. Bilinmeyen bir zamanın tam içerisinde, savaşın ortasında kalınmıştır. Paralel bir evrendir burası. Lidyalılar'ın bu evrende yaşamış olduğu söylenemez. Para denen bir şeyden söz edilemez. Delicatessen adı verilen bir kasap dükkanında başlar bu trajikomik, kara mizah silsilesi. İnsanlar yokluk içindedir. İhtiyaçlarını karşılamaları için satın aldıkları şeyleri yiyecek, giyecek ya da eşya ile takas etmeleri gerekmektedir. Sanki tarih öncesinin fi yıllarında yaşıyormuş gibi.

Delicatessen Almanca delikat (güzel, hoş) ve essen (yemek) kelimelerinden oluşmuş bir cümledir. Akabinde Fransızca’ya, oradan İngilizceye geçmiştir ve şarküteri anlamına gelir.

Jean-Pierre Jeunet ve Michael Caro imzalı 1991 yılı yapımı Fransız filmi, daha başlar başlamaz bıçak, metal malzemeler, kağıt gibi maddelerden yayılan ritmik seslerle kuşatıyor bizleri. Nevrotik, takıntılı ruh haliyle fırına verilip kirli sarı, koyu kahverengi, koyu altın rengi yoğunluklu görüntü kurgusuyla kıyametimsi bir dünyanın içine girdiğinizi hissediyorsunuz.

Fransız filmlerinin genel bir yönü vardır. Doğal kalıplar tercih edilmez ve normların dışına çıkılır. Klişe kavramlar kapı dışarı edilip insan ruhunun en derinliklerine ve en rahatsız bölgelerine sıradan bir şeymiş gibi yaklaşılır. Bu yönüyle göz attığınız her sahnede bir mesaj olduğunu anlamak zorunda kalırsınız. Bu derinliği ve mesajları yakalayamadığınız an izlediğiniz karanlık dünyadan bir anlam çıkartamazsınız. Tıpkı Delicatessen’de çıkartamayacağınız gibi.

Savaş ortamında ya da hayatın zorlaştığı anlarda ilgili mekanda her daim bir egemen olacaktır. Söz konusu egemen şahsiyet olayları kendi kurgusuna göre düzenleyecektir. Kendisi istediği şeyi yapmakta özgürdür ve diğerlerinin bir çöp kadar değeri bile yoktur. Aslında her şeyin merkezi insandır. İnsanın kendisi.. Benliği, ruhu ve özü.. Hayatı güzelleştiren, yücelten, çekilmez kılan da insandır. Bu çekilmez sistemleri hayatımızın içine sokan ve buna bir köpek gibi uymayı emreden yine insandır. Bunlar sistemin köpekleri diyen de insandır.

Bu filmi izlerken hiçbir şeye emin olamazsınız. Ne yanlış, ne doğru uzun süre sorgulayamazsınız. Film boyunca mesajlar, simgeler ve ritmik sesler esir alır sizi. Gözünüze ısrarla sokulan simgeler, an gelir antitezleri sunularak gözünüzden geri çıkarılır. Film boyunca normalliğin ne olduğunu unutur, anti vejetaryen dünyanın karanlık dehlizlerinde garip insan tavırları, yöntemleri, testere ve yatak yayından yayılan harmoniden yaratılan karanlık senfonileri dinlerken bulursunuz kendinizi. İnsan korkulacak bir varlıktır gerçekten. Bu yönüyle iç karartır, her ne kadar kara komedi yoğunluklu derin darbelere sahip bir sanat eseri olsa da.

Bir kasabın vahşeti ve açlığın getirdiği mecburiyet, hayatta kalma ülküsünün öncelikli insan ihtiyacı olduğunu ve söz konusu ortam içinde bunu ne kadar imkansız kılan şartlar var olsa bile o anda yapılanların doğal sayılması gerektiği üzerine sıkı vurguyla karşılaşırsınız. Söz konusu insan doğrayıcı kasabın yerine günümüz dünyasında koyabileceğimiz öyle rol modelleri vardır ki, hatta, şu an, hemen yanı başınızda bile görebilirsiniz. Belki de hiç fark etmemişsinizdir o saklanmış sinsileri ve kaypakları.

Jean-Pierre Jeunet’in ne kadar takıntılı, ayrıntılara düşkün olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Bu film ile birlikte sinema dünyasında açtığı çığır ve yeni bakış açısı ile Hollywood’a bile kapağı atmış, Alien serilerinin en sonuncusuna sarsılmaz bir damga vurmuştu. Alien’ın son serisindeki rahatsız insanların iç yüzünü, muazzam ayrıntıları, çarpıcı, akılda kalıcı sahneleri bu yönetmende aramak gerekiyor.

Hani olur ya, bir sanat eseri konu olarak belki size hiçbir şey sunmaz. Bunu varsayım olarak söylüyorum. Filmde konuya kayıtsız kalmak zaten mümkün değil. Ama salt konuyu bir kenara bıraksanız bile, film sahip olduğu muazzam görsel efekt, ışık oyunları ve kullanılan özel filtre yöntemiyle alternatif bir evrenin rahatsız edici ve boğucu tozlarını genizinize tıkıyor. Yavaş yavaş öyle bir orgazma ulaşmaya başlıyorsunuz ki, bu görsellik karşısında mükemmelliğe adım adım yaklaşan bu ivme sizi rahatsız bir kuyuya bırakıyor. Tam bir sanat eseri izlediğinizi iliklerinizde, en ufak hücrelerinizde bile hissediyorsunuz.

Doğada bin bir türlü ses var. Kimisi anlamlı, kimisi anlamsız gelir bizlere; dikkat kesilmediğimiz sürece. Kendinizi verdiğinizde aslında doğanın, çevrenin, içinde bulunduğumuz mekanın kendine has ritmik bir müziğe sahip olduğuna şahitlik edebilirsiniz. Her bir elementin birbiriyle dansı, birbirine sürtünmesi, yatak yayları, dikiş makinesi, akan su.. Anlamsızdır belki tek başlarına. Ama hepsi bir araya gelip bir armoniye sebebiyet verip bir ritim tutturduğunda duyumsarsınız. Ortada enfes bir senfoni orkestrası vardır. Kendiliğinden var olan.. İcracılara ve bir şefe ihtiyaç duymayan. Kulaklarınızı ilgili ritmi almaya zorlayan. Çellonun gizemli dokunuşunu kulak zarlarınıza akıtan.. Hayatın bilinmeyen gizemleri, sesleri ve ritimlerini sizlere armağan eden.

Hayatın tüm olumsuz, çözücü etkilerine karşı intihar etmek isteyip bir türlü edememek de vardır. Defalarca denenir. Ölüme gitmek istenir. Ölüm bile kabul etmez sizi. Kendisini rahat bırakmanızı ister. Hayatın kucağına atar ilgili nevrotik ruhu. Siz bu trajikomik durum karşısında üzüleceğinize, kahkahalarla gülerken bulursunuz kendinizi.

Bazı filmler için hikayeye bile ihtiyaç duymazsınız. Gerek bile yoktur. Olsa da olur, olmasa da olur. Eğer bu 100 dakikalık filmi 5 parçaya da 50 parçaya da ayırsanız her birinden ayrı bir zevk alacaksınızdır. Ama bu parçaları birleştirip, bütünleştirilmiş bir yapıya getirdiğinizde sevme katsayınız tavan yapıyor. Ne gariptir ki normal hayatta görsek uzaklaşacağımız, tiksineceğimiz, inanılmaz rahatsızlık duyacağımız yaşanmış anlar sahnelerine, burada şahit olduğumuzda tiksinemiyoruz. Vahşet sahnelerinde bile eğlendiğinizi hissediyorsunuz. Ne de olsa sinema tarihinin en kült, benzersiz ve kalıplaşmış göstergeleri delik deşik eden filmlerinden biri olan Delicatessen’den bahsediyoruz.

Filmin konusunu, her ayrıntısını, yaşananları anlatma gereği duymuyorum bile. Çünkü hiçbir sahnesini atlamak isteyebileceğimi sanmıyorum. Hepsini anlatmak isterim. Her sahnesinde bir mesaj taşıyan, absürd bir ruhla çevrilen, beklenmedik anormallikleri zihnimize sokan ve sayısız delice ayrıntıyı yakalayabileceğiniz bir sanat eserinden söz ediyoruz.

Kasap diyoruz. İnsan eti diyoruz. Çaresizlik diyoruz. Ritim diyoruz. İki çocuğun manyaklığı diyoruz. İnsanlığın karanlık ruhu ve trajedyası diyoruz. Kurbağa diyoruz. İntihar diyoruz. Ve susuyoruz..

Normal şartlar altında Fransız filmlerinden pek haz etmem. Rahatsız eder bazı yönleriyle. Ağırdır. Bazı filmlerini izlerken balyoz tadını alırsınız, başınızdan ağzınıza akan kanda. Kendimi Fransız filmlerini izlemeye zorlasam bile rahatsızlık dürtüm bırakmaz beni. Delicatessen rahatsız edici bir çok sahneye ve ruh haline sahip olsa bile benden mükemmel bir not aldı. Ama en kral Fransız filmi deyince “La science des rêves” der, orada dururum. “The Science of Sleep” İngilizce adıyla yayımlanmış olan bu film en tepeye koyduğum Fransız filmidir ve beni çok etkilemiş Delicatessen’den daha vurucu bir ruha sahiptir. Fransızların ruhunda, spermlerinde bir rahatsızlık var ama nedir çözemedim. Belki de kibirleri onların şeytani ve rahatsız edici yüzüdür.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails