30 Temmuz 2010 Cuma

Neymiş? 2-2 Diye Dalga Geçmemek Gerekirmiş!


Bazen gerçekleri konuşmak gerekir. 2-0 öne geçtiğiniz bir maçta ve bana göre o kadar da kötü oynamadığınız, özellikle ilk yarı gayet iyi kotardığınız bir maçta, haybeden iki golü kalenizde görerek tur şansını zora sokmak oldukça sinir bozucu. Böyle bir durumda moralinizin bozulması kaçınılmaz. Futbolun garip bir şey olduğu gerçeğini en başından kabullenmiş durumdayız. İlk yarı boyunca öyle ya da böyle fena top oynamazsınız. Bir çok pozisyona girersiniz. Olmadık goller kaçar. Direklerden, çizgi üstündeki adamlardan döner toplar. Ikına sıkına zoraki iki gol bulursunuz. Ama Türk futbolunun klasik bir hastalığı vardır. Ikına sıkına goller bulmuşken, altın tabakla rakibe bir armağan sunarsınız: Haybeden yenen iki gol. Hem de oldukça basit bir şekilde.. Rakip elini kolunu sallaya sallaya, kendisi bile şaşırarak iki tane golü bırakır kalene. Onlar bile neye uğradıklarını şaşırırlar. Yenen gollerin aptallığını konuşmaya bile gerek yok.

Şimdi bir çok kişi Mehmet Batdal’a demediğini bırakmayabilir ama bu sonucu Batdal’a bağlamak zaten futbolun ruhuna hakaret. Mehmet Batdal çıktıktan sonra rakibin ne kadar kolay geldiğini unutmamak lazım. Kewell bu takımın futbol zekasıdır. Bu hiç tartışılmaz. Ama ileride rakibe en çok basan Batdal’ın dışarı alınması ve Kewell’ın futbol stili bir araya getirilince, rakibin topu çıkarırken daha az zorlanacağını tahmin etmek zor değildi. Batdal goller kaçırmış olabilir ama bir çok pozisyona giren kişinin o olması, biraz da fizik avantajları ve iyi pozisyonlar almasının etkisidir. Arda’nın attığı ilk gol öncesi Arda’nın önünün oldukça açık olmasının iç yüzünü anlamak isterseniz, Mehmet Batdal’ın varlığı ile rakipten üç kişiyi kendisine yapıştırdığını görebiliriz. Bu da bir kelebek etkisi..

Rijkaard’ın neden böyle bir kadro tercihinde bulunduğunu sorgulamadım değil. Bu işin mantığını çözmeye çalıştım bir nebze. Rakip bir Sırp takımı. Genç, fizikli, yetenek olarak yoksunlar ama takım disiplini ve fizik güç anlamında diri bir takım. Böyle bir takım karşısında daha çok teknikle oynayan oyunculardansa fizik olarak onlara karşı koyabilecek oyuncuları orta sahaya yığmayı bir an için mantıklı bulabilirim. Burada en çok sorgulayacağım şey, madem ortaya fizik olarak bir güç koymak gerekiyor; üç haftadır takımla birlikte çalışan Cana’ya neden yer açılmaz? Ayhan bazı hatalarına rağmen yeri geldi oyunu iyi açtı, önemli paslar attı. Mustafa Sarp da sürpriz bir şekilde sol içte oynayarak ileriye katkıda bulunduğu anlarda, ön libero olarak oynadığı oyununa nazaran az çok bir verim sunmuştu ortaya. Fakat Barış’ın takıma ne gibi bir katkıda bulunduğunu çözemedim. En azından Barış’ın yerine Cana ile başlanabilirdi.

Pino için bir şeyler söylemek şu an için erken. Pino’nun ana özelliğini anlamak zor değil. Topla çok hızlı. Israrla rakibin ters tarafına çalımlar atıyor. Fuleli ve sprint özellikleri var. Teknik bir oyuncu olduğu gerçeği de var. Hızıyla önemli işler yapabilecek gibi görünüyor. 30 dakikalık oyunundan anladığım bir şey varsa o da final pasları konusunda eğitilmesi gerektiğidir. 30 dakikalık oyunu boyunca kaçak güreşmedi ve sorumluluk alarak oynamaya çalıştı. Arkadaşlarıyla tam bir uyumu olmadığı için zamana ihtiyacı olduğunu söylemek mümkün.

Dün sahaya çıkan takım üzerinden konuşmakta fayda var. Bu kadro bir daha bir arada oynayabilir mi? Ben pek sanmıyorum. Sonuçta geçen yılki takımdan hiçbir farkı yoktu. Geçen yıl yaşanan sıkıntılar bu oyuncuların yapılarından kaynaklanmışken daha farklı bir görüntüye şahit olmayı fazla bekleyemezdik. Fakat yeni gelecek ve takıma eklenecek oyuncuların varlığını düşündüğümde misal Ayhan-Barış-Mustafa’lı bir orta sahanın bir daha olmayacağını düşünüyorum. En azından düşünmek istiyorum. Çünkü Cana’yı tamamlayacak bir box to box’ın yakında açıklanacağını düşünüyorum. Sürpriz olarak bir sol bek ve playmaker takviyesi de olabilir. Box to box haricindeki elemanlar genç olacak gibi.

Dünkü kadroya bakarak büyük bir umutsuzluk ve moral bozukluğu yaşanması doğal. Sezon boyu bu sıkıntıyla boğuşulacağı umutsuzluğuna kapılmamalı. Çünkü orta sahaya takviye edilecek isim gerçekten fark yaratacak bir isim olacak. Orta saha gerçekten kimlik değiştirecek. Burada tek tartışılması gereken transferin uzaması, Baros’un gecikmesi ve ideal 11 uyumunun ne kadar zamanda sağlanabileceğidir. Eğer tur kaybedilirse neler olur, düşünmek bile istemem. Ülkemiz futbol gerçeğinde bu baskıyı kaldırabilmek Şampiyonlar Ligi Kupası’nı kaldırmaktan bile zor olacaktır.

Ben yine de rövanş için o kadar umutsuz değilim. Ali Sami Yen’deki hataya düşülmeyeceğini ve Galatasaray’ın turu geçeceğini düşünüyorum. Fakat sorgulanması gereken konulardan biri, Rijkaard’a basın toplantısında “eğer elenirseniz Galatasaray tarihine geçeceksiniz” gibi ortalığı karıştırıcı ve kafa bozucu saçma sapan bir cümlenin bir gazeteci tarafından yöneltilmesidir. Bu soru bile değildir ve bu cümlenin iç yüzünü şahsen anlayabilmiş değilim. Bu bir gazetecinin etmesi gereken bir laf değildir. Klasik Türk futbolu zihniyeti demekten başka bir şey gelmiyor aklıma. Rijkaard bir hata yapmış olabilir ama zihinleri böyle saçma bir cümle ile bulandırmak, nerelere hizmet ediyor iyi biliyoruz.

Arda?

Onun için söylenecek bir şey yok. O olmazsa Galatasaray’ın hiç tadı olmayacak gibi. Umarım hep böyle devam eder.

27 Temmuz 2010 Salı

Yeni Formalar ve Her Şeye Rağmen Galatasaray

Kim ne derse desin ben kuşak farkına inanırım arkadaş. Kuşak farkı babalar ve çocuklarında olmaz sadece. Misal Galatasaray'ı tutan kişilerde de olur. Yakın dönem Galatasaraylıları daha umutsuz, daha karamsar, daha az mutlu oluyor, yıldızları alıp savaşamadığından dolayı armutları toplasan bile ertesi sene hala ısrarla yıldız istiyor. Bu yetmiyor, hiçbir şey yetmiyor ona. Bazı olaylarda asıl görmesi gereken şeyleri bile görmüyor. Görebilseler garip garip olumsuz eleştirilere girmeyecekler. Yeni dönem Galatasaraylısının algısı farklı maalesef. Bunu öyle ya da böyle kabul edin. Yeni dönem Galatasaraylısı hep başarı görmüş ve hep o başarıyı istiyor. Hep yıldızı istiyor. Hep her şeyin en kıllısını istiyor. Transferlerin açıklanmaması ya da bu isimlerin yıldız olmaması bile olay konusu! Nereden vurursan vur!

Eski Galatasaray kuşağı mı? Hani şu uzun yıllar şampiyonluğu göremeyen. Galatasaray Avrupa'da fırtına estirmeden önce bu takımı tutanlar? Bunlar bana göre çok daha farklı. Günlük yaşamımızda bile aradaki inanılmaz keskin farklılıkları görüyorum. Yaşı belli bir yaş sınırının üzerinde olanlar her şeye rağmen olaya Galatasaray olarak bakıyorlar. Yaşları genç olup iyi bakanlar da var. Ama yeni nesil ve kuşak gibi çok doyumsuzlarımız var. Bayağı fazla..

Nereye geleceğim? Şu forma lansmanı ile ilgili videolara bakan kişilerin düşüneceği ilk şey eğer içten bir Galatasaraylı ise o videolar hakkında yorum yapması olurdu. Her bir videoyu izlerken kilitlendim kaldım. Muazzamdı. Çok duygusaldı. O an aklımda olan formanın kendisi değil, Galatasaray'ın ne kadar büyük bir ulusal değer olduğuydu. Uzun yılların o derin ruhunu dibine kadar hissediyordunuz. Gözlerim doldu bazı yerlerde. Tek kelime ile muazzamdı. Ve bunu ilk kez bir Türk takımı bu kadar uğraşarak yapmış. Ama bazılarımızın aklına gelen ilk şey "ne kadar iğrenç lan bu forma, ne kadar kötü lan bu forma" demek oluyor.

Eleştirinin de bir raconu var! Ben yıllardır koyu renkten şaşmam. Siyah, koyu lacivert, koyu kahverengi favori renklerimdir. Ben uzun süre siyah harici hiçbir şey de giymedim. Son zamanlarda koyu mavi tonlarını da kullanmaya başladım. Normal şartlar altında benim gibi bir adama açık renkli bir şey sittin sene uğraşsan giydiremezsin. Bana hediye olarak alınmış açık renkli şeyleri bile giymem. Bu denli kalıpçı bir moda zevkine sahip olan biri olarak şu formaları, renkleri gördüğümde ilk benim yerden yere vurmam gerekirdi. Ama aklıma bu hiç gelmedi bile. Yenilikçi bir düşünceydi. Aslan figürleri yedirilmişti. Sırta ise savaşmaya karşılık gelen bir kalkan aksedilmişti. Mesajlar açık ve seçikti aslında. Ben yine de beğendim formaları. Özündeki arayışı, anlatmak istediği asıl özü benimsedim.

Parçalıyı sevmeyenlere gelince! Eğer o parçalının beyaz şortla Milan Baros üzerinde ne kadar asil, ne kadar karizmatik ve ne kadar muhteşem göründüğünü göremiyorsanız, boşverin, yırtıp çöpe atın.

Formaları günlük kıyafet olarak kullanmak isteyenler için eleştiri her zaman olacaktır. Dışarıda giymek başka, giyip maça gelmek başka. Bir de malum; ataerkil bir toplumuz. O tür açık renkler bizi bozar değil mi?

Forma lansmanı videolarını izlediğimde Galatasaraylı olduğum için gurur duydum. Gerisi ayrıntıdan ibaret.. Bu gururu ne Haldun Üstünel, ne Sezgin, ne Polat ne de Polak kıramaz. Asla.. Biz bunlardan bağımsız olarak Galatasaraylıyız. Çevresel faktörleri dikkate alarak kaba göre şekil alan Galatasaraylı değiliz.. Olmamalıyız da..

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Gozu: Manyaksın Sen Takashi Miike!

Takashi Miike’den uzun uzun bahsetmeme gerek yoktur. Sinema ile ilgilenenler bu dahi herifin aynı zamanda manyak ve grotesk bir havaya sahip olduğunu çok iyi bilir. Normal bir filmini göremezsiniz. Tüm filmlerinde aklınıza gelemeyecek ruh halleri ve görüntüler ile neye uğradığınızı şaşırırsınız.

Gozu isimli filmi ise şaşkınlık verici. Gozu, “İnek Başı” anlamına geliyor. Bir yakuza mafyasının üyesi olan Minami’nin başından geçenlerin anlatıldığı film, Minami’nin çok değer verdiği ve abi diye seslendiği Ozaki’yi yakuza patronunun emriyle ortadan kaldırma macerası üzerinden şekilleniyor. Minami Ozaki’yi kaybedince olaylar birbirini kovalıyor ve kendinizi garip bir dünyanın içinde buluyorsunuz.

Tüm bu olaylara sebebiyet veren şey ise oldukça komik bir şekilde gelişen, yarıcı bir olaydır. Patron aylık raporlama için elemanlarının mekanına gelir. İnanılmaz bir sessizlik vardır. Kimse bir şey konuşmaz. Ozaki patronun gözlerine bakarak yavaş yavaş konuşmaya başlar. Hemen camın önünde duran süs köpeğinin aslında Yakuza Ölüm Köpeği olduğunu ve kendilerini öldürmek için orada beklediğini söyler. Elemanlar bir minicik köpeğe bakar, bir de Ozaki’ye. Ozaki tam bir paranoyak halini almıştır ve bu ilk değildir. Herhangi bir arabayı bile Yakuza Ölüm Makinesi olarak gören, içindekileri öldürmek isteyen paranoyak bir manyak olup çıkmıştır.

Ozaki bir anda dışarı fırlar. Minicik köpeği yerlere vura vura, tekme savura savura, ipinden sallayarak evire çevire döverek ve mekanın camına yapıştırarak katleder. Bu katliam, bu olayın minik bir sahne olduğunu ve sonraki sahneler dikkate alındığında sıradan kalacağının habercisidir.

Şu ana kadar izlediğim en absürd filmlerin başında gelen Gozu, özellikle çekim tekniği, ışıklandırmalar ve kurgusuyla akıllara durgunluk veriyor. İzlediğim en absürd filmlerin bir çoğuna imza atan ismin Miike olması rastlantı değil. Tamamen kendine has bir çizgisi var. Miike’nin neredeyse tüm filmlerinin anormal olması, bir çok olayın bizlere anlamsız gelmesi, normal karakterlerin olmaması, filmi izlerken içeriğini kafamızda bir türlü oturtamamamız ve birçok yozlaşmışlıkla karşı karşıya olmamız sır değil. Miike, uzun zamandır bu tarz filmler çekerek Japonya’nın son yıllarda toplum olarak çöktüğünü, aileler arasındaki eski bağların kalmadığını ve toplumun müthiş bir yozlaşmışlık içinde çürüdüğünü böyle anlatıyor bizlere.

Filme dair karelere bakmak bile nasıl bir film olduğuna dair ufak ipuçları veriyor.

23 Temmuz 2010 Cuma

Arda Turan'ı, Rijkaard’ı, Galatasaray'ı Öldürmek

İnsanlık tarihini en başından günümüze kadar takip edin. Gözlemleyin. Dünya tarihine çentik atan en büyük olayların içyüzünü sorgulayın. İnsanoğlunun bugüne kadar en çok hangi tavırlar içerisinde olduğunu, nasıl kaypak ve çıkarcı bir varlık olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Tıpkı inanılmaz zeki, içten, dürüst ve erdemli olabileceği gibi..

İnsanlık tarihinin ve toplumların gidişatının kritik itici güçleri olmuştur. Siyasi güçten ekonomiye, paradan toplumu yönlendirebilme becerisine kadar. Belki bundan 1000 yıl önce iletişim denen şey o kadar mühim bir konu değildi. Hoş! Amerika kıtası ile Afrika kıtası birbirinden kopuktu. İnsanlar “ötekilerin” farkında bile değildi. Başka insanların yaşayıp yaşamadığını bilmiyordu bile. İletişimin sadece yaya olarak adımlamalardan, at sırtında koşturmalardan, çöllerde deve üstünde dehlemelerden ibaret olduğunu, geçen yüzyıllar sonucunda ticaret yollarının inanılmaz önem kazanmasının iç yüzünde iletişimin gelişmesinin de önemli olduğunu unutmamak lazım. Çünkü ne kadar iletişim o kadar bilgi, fikir ve teknoloji alışverişidir. İnsanları o kadar etkileyebilme gücüdür. Etki altına alabilmek, sömürebilmektir. İnsanları, daha doğrusu toplumları kuklaya çevirebilme gücüdür.

Artık günümüzdeki en büyük güç belli. Paradan, ekonomi ve siyasal güçten çok daha önemli bir güç daha var: Medya gücü.. Medyanın etkileme gücü.. Medya gücü deyip geçmemek lazım. Eğer elinizde muazzam bir medya gücü varsa ve ince işlerin peşindeyseniz yapamayacağınız şey yoktur. Bu öyle bir güçtür ki en masum ve dürüstü şerefsiz, en şerefsiz ve haysiyetsizi namuslu ve erdemli gösterebilir. Böyle muazzam bir güçtür işte bu güç. Ahlaklı bir adamı yerin dibine sokarsınız. Bunu yaparken cebiniz parayla dolar, en lüks yaşantı sizin olur, en lüks arabaları kullanır ve en lüks evlerde yaşayabilirsiniz. Eğer ki seslendiğiniz kitle galeyana gelmeye müsait, kişiliksiz, bilgisiz ve akılsızsa sadece ‘höt’ demeniz bile bu aptallar ordusunu savaşa götürmeye, birbirine düşürmeye, aklını bulandırmaya yeter.

Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi? Adına futbol denen şey üç paragraftır insanlık tarihini ve kaypaklığını sorgulamama neden oluyor. İnsanlığın varoluşuna kadar gitmeme dahi sebebiyet veriyor. Futbol, kritik hayat gerçekleri ele alındığında aslında kritik ve temel bir ihtiyaç değil. Ama futbolun içinde olanlar için futbolun son yıllarda sanayileşmesi ve inanılmaz paraların döndüğü bir alan olması nedeniyle bazı kişiler için çok kritik. Futbol denen şeyin kendi içinde emekçileri var. Bu işi icra ederek, daha doğrusu temiz bir şekilde icra etmeye çalışarak ailesine yemek götüren, götürmeye çalışan, elinden geldiğince topluma hizmet etmeye çalışan, durumu iyi olmayanların ellerinden tutmaya çalışan kişiler de var. Ortada bir hak ve hukuk meselesi var. İnsan haklarının ve hukukunun söz konusu olduğu bir noktada dönen dolaplar, mesnetsiz sözler, toplumu galeyana getirecek temelsiz çıkışlar ‘hak yemek’ denen hukuksal bir alana karşılık geliyor. Bir insanın ya da toplumun hakkını yemenin doğru bir şey olmadığını kabullenmek için herhangi bir dine ya da Allah'a inanmak gerekmiyor. Doğru her yerde doğrudur. Gerçek her yerde gerçektir.

Geçtiğimiz Çarşamba günü tek bir maçın ardından her şey bir anda terse dönmüş. İnanılmaz anlamlar yüklenmiş bir futbol maçına. Tek bir hazırlık maçına! İnsanoğlu kendisini o kadar kaybetmiş ki o geri zekalı zihnini görmeksizin ortalığı germek, savaş alanına çevirmek, bu durumdan nemalanabilmek, birilerine yaranmak, cebini doldurmak için yapmayacağı şerefsizlik olmuyor. Tüm bu söylemlerin ve tavırların insanları galeyana getirmekten bir farkı yok. Masumları lekelemekten, masumiyeti öldürmekten tamamen farksız. Aslında olayın derinliklerinde bir düşünce kirliliği, ahlakın yitirilişi, hak/hukuk katliamı ve huzuru bozmak yatıyor. Bilirsiniz, birini tutuklamanız, hapse atmanız için bir suç işlenmesi gerekir. Ama bu öyle bir alan ki buna haber alma ve verme özgürlüğü diyorlar. Basın özgürlüğü diyorlar. Kılıf en başından hazır.

Neler olmuyor ki? Öyle aptalca fikirlere ve futbol zihnine sahibiz ki, bir hazırlık maçı büyük bir savaş gibi gözlerimize üfürülüyor. Herkes dayatmacı zihniyetini iki dirhemlik akıllara tahrik ederek sokmaya çalışıyor. Galatasaray’ın 10 kişi kalan Fenerbahçe’yi yenemeyişi büyük bir memleket meselesi haline getiriliyor. O maça kadar Fenerbahçe tü kaka iken ve Galatasaray açısından bir sessizlik, derinden gelen sessiz atılımlar mevcutken bir hazırlık maçı kaybedildi diye her şey bir anda toz duman ol(durul)uyor.

Rijkaard sıkıntı içinde yüzüyormuş. Arda yine çıldırmış. Sabri yine adam değilmiş. Fenerbahçe Galatasaray'a bunu her zaman yapıyormuş. Galatasaray çalkalanıyormuş. Rijkaard adam bile değilmiş. Arda beş para etmezmiş. Cana futbolcu bile değilmiş. Onun gibi ülkemizde 60 tane oyuncu varmış. Hatta şu anda Çemişgezekspor’un kadrosunda bile Cana gibi bir oyuncuyu bulabilirsiniz. Rijkaard bu maça bir hazırlık maçı olarak baktığı ve bir savaş olarak bakmadığı için futboldan hiç anlamıyormuş. Ne de olsa elin adamıymış. Allah'ın gavuruymuş. Ne anlarmış Galatasaray’dan. Aldığı paraya bakarmış.

Bunca hayhuya, geri zekalılığa, aptallığa, haysiyetsizliğe, yaratılmak istenen savaş ortamına ne diyebiliriz? Gerçekten ne diyebiliriz?


Rijkaard neden sıkıntılı? Rijkaard neden adam değil? Rijkaard neden Galatasaray’ı umursamıyor? Rijkaard neden futboldan anlamıyor biliyor musunuz?

Futbol denen kültür içinde klasik, aptal Türk insanı zihniyetini taşımayıp bu maça ölüm kalım meselesi olarak bakmadığı, tamamen bir hazırlık maçı olarak baktığı, elinde olan yepyeni oyuncuların hepsini birden sahaya sürerek onları görmek istediği, 18 yaşında bir çocuğu Fenerbahçe karşısında oynattığı, takım içinde bir çok gence bu maçta yer verdiği için! Bu çocukların rakibini 10 kişi kalsın ya da kalmasın, skor üstünlüğünü ele geçirsin ya da geçirmesin, futbolu zihniyet ve görüntüsel olarak oynamak anlamında üstünlük kurması bile önemli değildi onlar için. Acaba sorgulamışlar mıdır o zihniyetler, 'gençlerimize neden şans verilmiyor yahu' diye kılı kırk yararken ve 40 odunluk ahkam keserken aslında futbol anlamında oldukça idealist yaklaşan bir adamın yaptığı güzel bir şeyi neden aptallık olarak nitelendirir? Pardon. Unuttum. Büyük bir savaş vardı! Kan dökülmeliydi ve 18’lik veletleri savaş tarlasında en öne sürmüştü bu gavur Rijkaard! Bir de takımda sakatlıktan hiç santrfor kalmamışken nasıl olur da elde kalan tek santrfor oyundan alırmış? Böyle hocalık mı olurmuş? Hem de Şampiyonlar Ligi finali oynanırken eldeki tek santrfor çıkarılır mıymış? Sormak lazım, Fenerbahçe önemli bir rakibi karşısına çıkarken ne zaman 18'lik bir gencini sahaya sürecek? Ne zaman bu cesareti gösterecek? Aslolan günü kurtarmak ne de olsa!!

Rijkaard, kaç yıldır birlikte oynayan oyunculardan kurulu ve oturmuş bir takım olan, bu anlamda Galatasaray’a nazaran daha avantajlı olan rakibine karşı Baros, Kewell, Pino, Neill gibi isimlerle çıkmadığı için mi futbol cahili olmuştur? Sağ bekte Sabri, sol bekte Hakan Balta ile başlamayı ben de biliyorum ulan be geri zekalı deyyus zihniyet! Ben Sabri’nin de Hakan Balta’nın da ne halt yiyebileceğini pekala biliyorum. Bu bir ölüm kalım, kupa, Şampiyonlar Ligi Finali ya da şampiyonluk maçı değil ki? Hazırlık maçı be! Hazırlık maçı ne için vardır? Takımıma yeni katılan oyuncular ile eski oyuncular arasında ahengi kurmak, birlikte oynama alışkanlığını geliştirmek, oyuncuları fiziksel ve tekniksel anlamda geliştirmek için vardır. Ben Sabri’yi, Balta’yı, Ayhan’ı biliyorum. Ne yapabileceklerini biliyorum. Ama Ali Turan, Musa Çağıran, Mehmet Batdal, Serdar Özkan ne yapacak net olarak bilemiyorum ki! Eğer ben bir hocaysam, bir hazırlık maçında daha çok yeni oyuncuları tanımak ister ve ne yapabileceklerini gözlemlerdim. Her akıl sahibi varlık gibi..

Rijkaard bu ülkeye bazı anlamlarda fazla. Onu her seferinde bir tuzağa çekmek istiyorlar. Rijkaard her seferinde bu tuzağa düşmek istemiyor. Düşmediği için de adamı futbol cahili ilan ediyorlar.

Türkiye’nin şu an için açık ara en yetenekli oyuncusu Arda Turan'dır. Bunun lamı cimi yok. Bu saldırılar tekrardan neden başladı sizce? Bir anda medya neden tekrar yüklenmeye başladı? 22-23 yaşındaki gencecik bir dimağa bu kadar saldırmak, bu genç yürekle yavşakça güreşmek, ona demediğini bırakmamak, özel hayatını bile bırakmamak hangi şerefsizlikle açıklanabilir? Arda Turan’ın korku salmasından olabilir mi? Belki. Çarşamba günü oynanan oyuna baktığımızda sahanın açık ara en iyi oyuncusu ve fark yaratan oyuncu olmasından olabilir mi? Önemli gelişimler gösterdiğinin haberlerinin hafiften yansıtması belki de! Eğer düşman olarak gördüğünüz rakibinizin elinde çok büyük bir yetenek varsa ve rakibinizin en büyük kozu Arda Turan ise onu bitirmeye çalışmak yararınızadır. Eğer Arda Turan ismi Sarı Lacivert renklerle boyalı bir insan evladı olsaydı şu an ne Hagi, ne Alex, ne de Metin Oktay kalmıştı! Sarı Lacivert medya ve zihniyet öyle allayıp pullardı ki Arda Turan’ı, son bir yıldır bu çocuğa edilen lafların onda biri bile edilmezdi. El üstünde tutulurdu. Fenerbahçe taraftarı tapardı. Alex’i bile kurban ederlerdi. Eğer Arda Turan bir de Fenerbahçe kaptanı olsaydı, o kaptanına uzanan dilleri kendi eliyle keserdi taraftar. Affetmezdi.

Aslında yaşanan her şey belli. Psikolojik olarak bitirmeye çalışmak; Sarı Kırmızı’yı.. Arda’yı.. Galatasaray’ı.. Rijkaard’ı.. Yok etmeye çalışmak. Daha ligler başlamadan bir hazırlık maçı ile yerden yere vurarak ortalığı tozu dumana katmak. İşin asıl acı boyutu nedir biliyor musunuz? Bu saçmalığa ve aptallığa Sarı Kırmızı yürekler bile farkında olmadan destek oluyor. İnanılmaz kozlar veriyor.

Bu takımın bazı sözde taraftarı kaptanı için demediğini bırakmıyor. Sürekli yanında olacağına yerin dibine batırıyor.

Bu takımın bazı sözde taraftarı kendi futbolcusunu kollayacağına, kendi oyuncusunu savunacağına, Sabri’sine kenetleneceğine yerden yere vurmakla meşgul. Küfür etmekle, sövmekle meşgul. Bu öyle malzeme sağlıyor ki Sarı Kırmızı dışında yer alıp bu renkleri bulamaç yapmaya çalışan medyaya. Bu medyanın öyle gazına geliyor ki bazı aptal beyinler..

Eleştiri hakkı, futbol oynama tarzını adam gibi eleştirme hakkı her zaman vardır. Bu çok farklı bir süreç. Ama kişiliğe, haklara hakaret etmek, sövmek neyin nesidir? Sen yoldan geçen birine küfür etsen, adam senden şikayetçi olsa içeri atarlar seni hakaretten. Ama sen kendi oyuncuna sövüyorsun, küfrediyorsun, hakaret ediyorsun. Sen kimsin ki küfrediyorsun? Eğer o sövüşler sana olsaydı kim bilir katil olup çıkacaksın. Çıldıracaktın sinirden.. Empati kurmak diye bir şey söz konusu bile değil. İnsanları kendi yerimize koyamıyoruz. Ama empati denen şey sonuçta bir yetenek. Adam gibi adam olmayı, karakterli ve dengeli olmayı, olgun ve oturaklı olmayı gerekli kılıyor. Beyinsizler empati denen şeyi kuramaz.

Cana gibi 60 oyuncu buluruz lan repliğine hiç girmiyorum bile. Bu kadar basit, zavallı söylem sahiplerinin ceplerini muazzam paralarla doldurup Bağış Erten, Ali Ece gibi dinç zihinlerden daha uzakta tutuluyoruz ya, bu millete her türlü bela, cehalet müstehaktır. Futboldan, futbol biliminden, futbol kültüründen bir gram anlayan bir zihniyet “Cana gibi 60 adam bulurum” lafının ne kadar aptalca, sıradan, klişe, futbol ile uzaktan yakından ilgisi olmayan saçma sapan bir fikir olduğunu dahi anlar. Daha Kewell geldiğinde Kewell’ın nasıl bir oyuncu olduğunu bilmeyen, Nonda varken Baros da kimmiş, Nonda her zaman Baros’tan önce gelir diyen bir zihniyetin Cana gibi 60 adamına ne denebilir ki? Asıl üzücü olan ise bu görüşe değer verenlerin olması. Daha hazır olmayan, yepyeni bir takıma gelen, tatil yapması nedeniyle fiziksel olarak güç kazanmamış ve ekstra birkaç kilosu olan bir oyuncunun olmamış haline bakarak bunun gibi 60 oyuncu bulurum lan zihniyeti, bambaşka bir zihniyet. Alkışlanacak bir aptallık!

Ama tek suç onlarda değil. Yönetimde, sarı kırmızılı taraftarlarda, sarı kırmızı medyada da büyük suçlar var. Onca olay olup biterken çok azı takımı için savunmacı ve saldırıya göğüs gerecek bir tavır ortaya koyuyor. Yönetim takımın ve oyuncularının hakkını koruması gerekirken bir çok olaya sessiz kalıyor. Kaptanına sövülürken ve onca laf edilirken ne yönetim ne de taraftar masaya yumruğunu vurmuyor. Bizde de suçlar var maalesef. Meydanı iletişim anlamında daha güçlülere bırakıyoruz. O meydanda olan Sarı Kırmızılar bile daha güçlülerin ekmeğine yağ sürüyor. Farkında olmaksızın.

Kimse kusursuz değildir. Mükemmel değildir. Hatasız insan yoktur. Arda’nın, Rijkaard’ın, Sabri’nin de hataları vardır. Kusurları vardır. Yerküre üzerinde mükemmel, kusursuz, hatasız insan diye bir şey bulamazsınız. Bu ancak efsanelerde ve hikayelerde olur. Ama Arda böyle yaptı, ama Sabri böyle etti, ama Rijkaard futbol bilmiyor diyerek hiçbir sonuç elde edemezsiniz. Daha takım liglere bir ay süre varken şimdiden linç edilmiş durumda. Hem de ideal 11’i daha oturtulmamışken.

Bilmiyorlar ki bu sefer işler son iki yılda olduğu gibi olmayacak. Hem de asla. Artık deplasmanlarda süt çocuğu kesilen takım göremeyeceksiniz. Bunların müjdesini hazırlık maçlarında normal oyuncularla bile almışsınızdır. Takımın ideal 11’inde yer alacak 6-7 adam hazırlık maçlarında daha oynamadı bile. Bebelerin oynadıklarıyla anca bu kadar. O zatlar Lorik Cana’nın ne olduğunu çok iyi görecekler. Aynı zatlar korkmakta haklılar. Korkmaya da devam etsinler. Daha yeni açıklanacak box to box’ın ismini duymadılar bile. Duydukları zaman terlerini silecek selpak bile bulamayacaklar. Galatasaray orta sahası artık Barış – Sarp – Ayhan’dan oluşmayacak. Bu üç isim yedekten öteye gidemeyecekler. Diğer takımlar bir Arda’ya uzun süre asla sahip olamayacaklar.

Ne kadar kıskanılırsan o kadar taşı yersin kafana. Ne kadar akıllı olursan o kadar deli ve özürlü olursun tüm aptalların ortasında. Rijkaard’ın hatası aptalların ve delilerin baskın olduğu bir futbol kültürüne idealistliği, profesyonel bakış açısını ve zekasını yansıtmasıdır. Arda’nın hatası da genç yaşında inanılmaz yetenekli olması, Türkiye’nin en iyi oyuncusu olması, bu yönüyle ezeli rakiplerini inanılmaz kıskandırması, her kuruşu sonuna kadar hak edip yaşadığı güzel hayat nedeniyle çekilememesidir. Eğer en iyisi olmasaydı en önemli rakibin başkanı onu almak için on takla atmaz, bir anda 15 milyonu banka hesabına yatırmayı düşünmezdi. Hoş! Rakibini nasıl dağıtabileceğini ve üzerine oynayabileceğini çok iyi biliyordu bu hamlesi ile.

Sarı Kırmızı’ya gönül verenler.. Birçok şey olun ama asla bir aptal olmayın. Çevrenizde neler olup bittiğini çok iyi düşünmeli ve tartmalısın. Ülkende öyle şeyler dönüp duruyor ki. Eğer elinde bir güç varsa bir haysiyetsizi kral bile ilan edersin.

Ben ondan 60 tane bulurum, Barca’yı ben de şampiyon yaparım, Nonda varken Baros kim, Kewell kim, Lampard çok düz bir topçu, Messi topçu değil, adam hiç değil gibi lakırdılar ancak ülkemde olur. Ülkemde.. Siz de bu aptallardan olmayın..

Çünkü futbol o kadar basit bir şey değildir. Hele kültürü ve zihniyeti hiç değildir. Medya denen zevatın insan leşlerinden beslenen akbabalardan hiçbir farkı yoktur. Siz de insanların hüznünden beslenen akbabalardan olmayın. Sadece zihninizi açın yeter..

Eğer bu hazırlık maçı Sarı Kırmızılıları bitirseydi, her şeyi mahvetseydi bugünkü antremandan şu görüntüye şahit olamazdınız bile. Çünkü bu, futbol kültürüne ve zekasına sahip Sarı Kırmızılılar için hazırlık maçından başka bir şey değildi. Bacak kadar çocukların bile cesurca sahaya sürüldüğü ve apayrı bir kültüre sahip olduğunuzu gösterdiğiniz. Ama anlayamazlar. Bazıları anlayamazlar..

Belki şu yazı bile gözlerinizi az buçuk açabilir. Eğer ki tamamen kapanmamışsa..

http://lucarelli-breitner.blogspot.com/2010/07/son-bir-arda-turan-yazs.html

Masumiyetin Tesisi: Dark Suns

1997 yılında kurulan Alman Progressive Dark Metal grubu Dark Suns, söylemleri, huzurlu, karanlık ve dingin müziği ile en çok hoşuma giden değerlerden biridir. Kendine özgü ilginç müzikleri, huzur veren geçişleri, gaipten geliyormuş gibi kullandıkları gizli ses efektleri, kompleks müzik yapıları ve konsept yapıları ile saygı duyduğum Dark Suns, özellikle 2005 yılı yapımı ‘Existence’ albümü ile onlara bağlanmamı sağlamıştır.

Grubun vokalistliğini davulcusunun yaptığı ender gruplardan olan Dark Suns, oldukça temiz ve huzur verici vokal yapısı ile müzik ve söylemlerini birebir yansıtan bir ruha sahip.

‘Existence’ albümü ise aslında içeriğinde muazzam söylemler içerir. Konsept bir yapıdadır. Tüm parçalar birbiri ile bağlıdır ve bütün bir öyküden bahseder. Adından anlaşılacağı üzere varoluştan bahsedilir. Bu bağlamda bir bebeğin sıfırdan doğuşundan gelişimine kadar ilerler albüm. Bu çağrışımdan yola çıkarak büyüme evresini hayat ile paralel kılarak rüyalar, kişilik, kayboluş ve çözüm buluş şeklinde sonuca ulaştırırlar.

Her insan doğar, büyür, gelişir. Çocukluğun kendine has masumiyetini yaşar. Umut doludur. Ama dışarıdaki dünyanın yaşanması zor şartları bizi yavaş yavaş şekillendirir. Kâh hayata tutunuruz, kâh umudumuzu kaybederiz.


A Slumbering Portrait (Uyuklayan Bir Portre)

Bitmez tükenmez bir dünya
Bütün bir zaman boyunca vazgeçilen
Yağmurda düşen çocukları gör
Saf (ham) inanılmaz düşünceleri
Genç yaşam duvarlarında dans ediyor

Onların gözlerinin içine bak ve gör
Bir çocuktaki dengeyi
Hayaller düşmekten korur ve biliyorum
Endişelenmek için bir sebep yok
Ama dışarıda anlaşılması zor bir dünya var

Tüm zaman sonsuzdu
Kutsal içgüdülerin esin kaynağı neydi
Güçlü bir umutla ruhumdaki çocuğu besleyen
Gizli güçleri harekete geçiren arzum neydi
Beni oldukça genç hissettirecek sevinçlerimi beklediğim
(Başlangıcım sonummuş)


22 Temmuz 2010 Perşembe

Galatasaray – Fenerbahçe Hazırlık Maçına Dair


* Aykut Kocaman’ın hazırlık maçını Frank Rijkaard’a göre ciddiye aldığı bir gerçekti. Sahaya çıkan ilk 11’lere göz attığımızda bunu açıkça görmek mümkündü. Fenerbahçe zaten oturmuş olan oyunculara sadece iki yeni oyuncu dahil etmişken, Galatasaray takımın yarısını tamamen yeni oyunculardan oluşturmuştu. Frank’in görmek istediği yeni oyuncuların nasıl bir performans sergileyeceğiydi.

* Selçuk’un erkenden oyundan atılması iki takımı sağlıklı olarak değerlendirebilmemizi engelliyor. Fenerbahçe bir kişi eksik oynamasına rağmen sahadaki oyuncular bağlamında daha oturmuş bir takım olduğundan maçı kazanmasını bildi. Galatasaray ise kendi içinde daha önce böyle ağır bir deneyimi yaşamamış Musa Çağıran, Mehmet Batdal gibi isimleri cesurca sahaya sürmüştü.

* Fenerbahçe’nin eksik olması önümüzdeki sezon nasıl bir oyun oynayacaklarını görmemize engel olmuş gibi görünebilir. Ama aldıkları ve almayı düşündükleri oyuncuları göz önüne aldığımızda geçtiğimiz sezonlarda temposuz ve daha çok ayağa pasla oynayan bu takımın daha tempolu, hızlı ve daha hücumcu varyasyonlar içinde olacağını düşünüyorum. Ama birkaç yıllık sistem alışkanlığının mevcudiyeti nedeniyle yeni oyun sisteminin bir anda yürürlüğe konması o kadar kolay olmayacak. Fenerbahçe bir süre bunların sıkıntısını yaşayacaktır.

* Galatasaray ise dünkü oyunu itibariyle geçtiğimiz sezona göre daha çok koşan, mücadele eden bir takım örgüsünde olacağının işaretlerini verdi. Söz konusu mücadelecilik öğesine daha fazla yaratıcılık ve zeka eklediklerinde ise bu işin kaymağını yiyebilecek gibi görünüyor. Dün bu yaratıcılık işinin sadece Arda’ya kalması sağlıklı bir öngörüyü imkansız kılıyor.

* Fenerbahçeli oyuncular dahil olmak üzere sahanın yetenek ve sorumluluk anlamında açık ara en iyi oyuncusu Arda’ydı. Arda’da bazı değişimler gözlemek mümkün. Çok çalıştığı belli oluyor. Özellikle şutlar ve duran toplar konusunda. Ama canımızı sıkan bir numaralı huyunu hala devam ettiriyor. Bu bence Arda’nın en kötü ve en başarısız yönü. Çevresi 3-4 oyuncu ile çevrelendiğinde ve diğer arkadaşları müsait olduğunda gerekli pası çıkaracağına hala çalım atmanın derdine düşüyor ki dün ceza sahasında çok kritik pozisyonları aynı huyu nedeniyle heba etti.

* Lorik Cana an itibariyle hazır olmadığından Galatasaray orta sahasının yapabileceklerini konuşabilmek güç. Geçen sezon Galatasaray’ın en zayıf karnının orta saha olduğunu biliyoruz. O noktada büyük bir sıkıntı var. Lorik Cana’nın varlığı orta sahayı defansif anlamda güçlendirecektir ama Mustafa Sarp, Ayhan, Barış, daha genç olması nedeniyle Musa Çağıran’ın orta sahadaki ilgili ihtiyaca cevap verebileceklerini sanmıyorum. Bu yüzden orta sahaya bir tane kaliteli box to box oyuncusunun alınacağını biliyoruz. Ayrıca gelecek vaad eden bir forvet ile yine gelecek vaad eden ofansif bir orta saha oyuncusunun alınacağını tahmin ediyorum. Bu üç oyuncu da yabancı olacak. Eğer Elano gönderilirse orta üçlünün Cana – Yeni Box to Box – Arda ya da yeni alınan ofansif orta sahadan oluşacağı muhtemel. Ama Sarp, Akman, Çağıran, Özbek gibi isimler ne kadar alternatif olabileceklerdir orası soru işareti.

* Mehmet Batdal’a her şeye rağmen umutla bakabildiğimi söylemeliyim. Takımı için ileride bir şeyler yapabileceğini düşünüyorum. Ayağına hakim, kendisine top geldiğinde hiç bekletmeden arkadaşlarına aktarabiliyor ve hareketli oynamasını biliyor. Tecrübe ve son vuruşlarda sıkıntısı var.

* Yeni transferlerden en çok Serdar Özkan’ı beğendim. İlk yarı sağ kanatta yokları oynamasına rağmen ki bunda Arda’nın sol kanatta olması nedeniyle tüm ipleri eline almasının büyük etkisi vardı, ikinci yarı sol kanada geçince önemli işler yaptı. Tek sıkıntısı bitirici pasları yapamamasıydı.

* Bazı arkadaşlarımız Galatasaray’da Ufuk’a şans verilmesi gerektiğini düşünüyor olabilirler. Ama dün izlediğim Ufuk’a bakınca Galatasaray’ın bu tarz bir kaleci ile bu yıl başarılı olabilmesi mümkün değil. İki yıldır lig tablosunun hiç yakışmayacak noktalarında yer alan Galatasaray’ın bu yıl aynı sıralamaya tahammülü olduğunu sanmıyorum. O yüzden ‘ileride iyi kaleci olacak’ lafının bir kenara bırakılarak Galatasaray gibi bir takımın oldukça kaliteli bir kaleciye ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Bu aynı zamanda önündeki takım arkadaşlarına ekstra güven verecektir.

* Galatasaray’ın ısrarla kanatları kullanması ve ortadan delmeyi fazla düşünmemesi oyun kurgusuna ışık yakıyor. Geçen senenin bazı sıkıntıları hala devam ediyor. Bunlardan ders çıkartılması gerekirken Rijkaard’ın hala aynı hatalara düştüğünü düşünebiliriz. Bazı spor yazarları öyle düşünüyor da. Ama şunu soruyorlar mıdır acaba kendilerine? Rijkaard’ın an itibariyle elindeki oyuncular bunlardı. Neill, Kewell, Pino, Baros ya da satılmazsa Elano gibi oyunculardan yararlanabilme imkanı yoktu. Sırf bu hazırlık maçına ve eldeki oyuncularıyla maça çıkışına bakarak Rijkaard’ı yerden yere vuran spor yazarlarına tanıklık etmek oldukça komik ve acı. Siz de takdir edersiniz ki demin saydığım isimlere üç yabancı isimin daha ekleneceğini düşünürseniz, dün sahada olan Galatasaray ile ilerideki Galatasaray’ın arasında dağlar kadar farklar olacağını tahmin edebilirsiniz. Ama liglere bir aydan az bir zaman kalmışken bu uyum nasıl sağlanacak soru işareti..

* Yeni Galatasaray’ın nasıl oynayacağı konusunda ipuçlarını hazırlık maçlarında almıştık zaten. Galatasaray daha fazla koşacak, daha fazla mücadele edecek, artık ön bölgede basacak. Bunu yaparken orta sahada çok iyi pas trafiği yakalaması gerekecek ki Cana’ya eklenecek yeni transferleri buna bir cevap olarak düşüneceğiz. Galatasaray bunu yaparken sık sık kanatları kullanacak. Bu yüzden kanat bölgelerinin oldukça alternatifli olması gerekiyor. Pino’nun varlığı soru işareti olsa da hızı, rahat adam geçmesi ve topla rahat süratlenmesi gibi özellikleriyle kanat etkinliklerine bir etkide bulunacağı muhtemel. Serdar Özkan, Kewell, Arda Turan gibi seçenekler de ortada.

* Kaleciyi ve defans bölgesini bilemem ama Galatasaray’ın ideal orta ve hücum üçlüsü şöyle olacak kanımca:

-------------Lorik Cana------------

------XXX--------------XXX-----

Pino----------Baros----------Arda


XXX olarak belirttiğim yerlere yeni transfer edilecek Box to Box ve ofansif hücum oyuncusu monte edilecektir.

Bana kalsa Arda'yı forvet arkasında orta saha olarak kullanırım ama taşlar Rijkaard'ın elinde..

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bıraktım Seni Kahve!


Felemenk bir çiftçinin mahsulü ziyan olur.

Birikmiş hiç parası olmadığından, bir gemide çalışmaya başlar.

Beklenmedik çok güçlü bir rüzgâr onu Endonezya'ya götürür.

Toprağa bir tohum düşürür.

Ve 400 yıl sonra sonuç...

...koyu kahve.

Her şey birbirine bağlıdır..

20 Temmuz 2010 Salı

Dexter Morgan Olmak


Hisler önemli şeylerdir. Akıl, irade ve hayal gücümüzle birlikte biz insanoğlunu insan yapan, bize özgü en önemli özelliklerden biridir. Hisli olmayanlar yeri gelince öküz diye betimlenir. Fazla duygusal olmak da sağlıklı bir durum değildir.

Dexter Morgan olabilmek ise başlı başına bir psikopatlık. İnanılmaz nazik, kibar ve iyiliksever olacaksınız. Ama duyguları hissedemeyeceksiniz. Kendinizce prensipleriniz olacak. Seri katil olmak mevzusunu konu dışında tutmak zorunda kalıyoruz haliyle. Dünyayı pisliklerden Dexter kuralları ile temizlemek bizim işimiz değil sonuçta. Seri katil olma özelliğini yazının dışına savurursak, bir çok insanoğlu muhtemeldir ki bazen Dexter Morgan’dır. Ya da çoğu zamanlar için. Veyahut karakter yapıtaşlarından biridir.

Duygular vardır. Bir de bunları yansıtabilmek. Kimileri inanılmaz mimiklerle yansıtır. Kimileri ise içlerinden şelaleler dökülse bile bunu mimiklerine dökemez. İç dünyasında takılı kalmıştır tüm hisleri. Yansıtamaz. Karakteri bu olmuştur. Budur yapısı. Aşırı duygusal reaksiyonlar da can sıkıcı bir hal alabiliyor yeri gelince ama.

Brendan Fraser’ın Elizabeth Hurley ile birlikte oynadığı 2000 yılı yapımı Bedazzled isimli filmi izlemiş olanlar ne demek istediğimi iyi anlarlar aslında. Filmde umutsuz vaka bir insanın şeytan ile olan anlaşması söz konusudur. Kahramanımız aşık olur ve kadını elde etmek ister. Yedi dilek hakkı vardır. Her dileğinde o kadının hoşuna gidebilecek bir karakter olmayı diler. Ama her seferinde bir yerden patlak verir. Dileklerin birinde inanılmaz duygusal bir adam olmayı seçer. Sahile gidilir. Adamımız inanılmaz yumuşakçadır. Ne zaman batmak üzere olan güneşi görse gülmekten altınıza edeceğiniz şekilde gözyaşı dökmektedir. En ufak bir şeyden etkilenmektedir. Kadının boğazına kadar gelir ve terk eder en sonunda.

Sonuçta hislerin ortalaması ve doğal olanı makbuldür. Her şeyin aşırısı zararlı. Ne çok aşırı duygusal bir tepki göstermek lazım ne de tamamen duvarımsı bir durgunluk. Ama bazen insanlar içlerinde yoğun duygular taşısalar bile bunu tavırlarına hiç dökemezler. Tavırlarına dökmektense yeri gelir yazılarına dökerler. Ya da kendilerine saklarlar.

Büyük abim geçtiğimiz Cumartesi bana gelmişti. İki yaşında dünyalar tatlısı bir yeğenim var. Ne yaptıysam bir türlü bana sarılmamıştı. Benim bilindik kaderimdir bu. Başlangıçta gözlüğüm, keçi sakalım, uzun saçım, küpem, değişik görünüşüm nedeniyle yaşı çok küçük tüm çocuklar benden korkar. Üniversiteye gittiğim sırada doğan erkek kardeşim bile beni ilk gördüğünde kaçacak delik aramıştı. Benden korkmayan tek bebek evladı kız kardeşim olmuştu. Hoş! Onunla hep birlikteydik. Altını bile yıkadığımı hatırlıyorum.

Yeğenim bana bir türlü gelmeyince büyük ağabeyimin bir lafı dikkatimi çekti: “Yavrum, yüzün tepkisiz, o yüzden emin olamıyorlar duygu halinden, sıcaklığından.” Birden durdum. Düşündüm. Doğruydu bu. Ufak bir çocuk gördüğümde çok sevmek istesem bile kadınlar gibi “agubugu cugubugu, ayyyy ne tatlııı, ayy ne güzeeell” gibi tepkiler veremiyorum. Suratımı kadınların suratları, mimikleri gibi değiştiremiyorum. Tıpkı ne zaman fotoğraf çekilecek olsam gülümsemekte çok zorlandığım gibi. Ne hikmetse, eğer kadınlar gibi bir surat takınırsam ya da kameraya bakarken gülümsersem samimi olmayacakmışım gibi hissediyorum. Çünkü surat şeklim, mimiklerim iç dünyamın elektriklerine göre hareket etmiyor. İçimde saklamayı yeğ tutuyorum.

Öte yandan hayatın bir çok sillesinden geçmiş, bir çok şeyle mücadele etmiş, savaşmış bir insanız. Öyle ya da böyle erkeğiz. Erkekliğin de kendince doğal karakteristik yapıları var. Yaşanan tüm hayat, koşullanan tüm şartlar ve tüm hayat hikayesi bazı noktalarda surat ifadesi olarak ifadesiz ve tepkisiz bir duruma karşılık gelebiliyor. İçimizde bir çok fırtına eserken, yeri gelince suratta anlamsız bir ifade.. Temaslarımla, yaklaşımlarımla sıcaklığımı yansıtsam da surat ifadem yeri gelince tepkisiz.

Ben birine hediye verdiğimde gözyaşı dökenler.. İnanılmaz heyecan yapanlar.. Titrek bir hal alanlar... Sevinçlerini inanılmaz yansıtanlar.. Ama bende olan bazı zamanlar bir tepkisizlik.. Aslında bu tarz yönlerimizle hepimizin içinde Dexter Morgan saklı. Benim içimde de bir Dexter Morgan yaşıyor. Seri katil özelliğini ve duygusuzluğunu çıkar; aynı biz insanoğulları..

19 Temmuz 2010 Pazartesi

Galatasaray Ruhunu Şeytana Satmadı


Faust ruhunu şeytana satarken aklından neler geçiyordu? Ne kadar iradeli olup olmadığı tartışma konusu yapılmış mıdır? Faust’un yerinde bir başkası olsaydı nasıl bir karar alırdı?

Bunların cevapları Goethe’nin enfes yazıt tarzının derinliklerine bırakılsın. Biz an itibariyle Faust’un yaptığı yanlışa düşmeyen Galatasaray yönetiminin doğru atılımı nedeniyle mutluluğun tadını çıkarıyoruz. Takımın ruhunu şeytana satmayan ve kendi özünde barındırmaya devam edecek Galatasaray’ın daha güzel, daha ilahî, daha insancıl görünen yüzünü görmeye devam edeceğiz.

Goethe, Faust’un sadece birinci bölümünü oluşturmak için 21 yaşından 57 yaşına kadar uğraşmıştır ama gülen yüzümüzü, mutlu yüzümüzü içimizde barındırmak o kadar zor değildi. Karşılıklı tavizlere ve iyi niyetlere bakıyordu. Bu Galatasaray adına atılan en önemli transfer atılımlarından biridir. Sahada sergilenecek performanstan bağımsız bir durumdur.

Her takımın kendi içinde taşıdığı bir güzellik vardır. O takıma özgü bir ruhu temsil eder. Onu sahada pozisyon alırken izlemek, arkadaşlarına ışık olurken yarattığı beden diline göz atmak, sakin ve akıl dolu hamlelerine şahitlik etmek, yüzündeki ışıltı ve gülen yüzü ile mutlu olmak, saha içinde bir liderin adımlarına refakat etmek o ruhla gerçekleşir. Bu ruh Galatasaraylı Kewell’dan bir başkası değil.

Onu tekrar Sarı Kırmızılı forma altında antrenmanlarda çalışırken görmek inanılmaz güzel olacak. Ali Sami Yen Stadı’nın son demlerinde Sarı Kırmızılı formayı terleten ve TT Arena’da ruhunu yansıtan ilk emekçilerden biri olacak olması Sarı Kırmızı’nın tarihine anlamlı bir çentik atacak. Çünkü bu Kewell, Galatasaraylı Kewell, her şeye rağmen bu güzelliği hak ediyordu.

Her ne kadar bazıları Kewell ne yaptı ki diye saçma sapan tezahürlerle karşımıza çıksa da o bizim sahadaki halimizi temsil etti. Onunla birlikte koştuk, onunla birlikte ön direkte topa kafa vurmak için yükseldik, onun gülen yüzü ile mutlu olduk, sahaya tüm ihtişamını yansıttığı karizmasıyla gurur duyduk, adam gibi adam olduğu için onur duyduk. Bir “futbolcudan” ziyade “adam gibi adam” olan bir insandan bahsediyoruz burada.

Hans Eisler’ın 1952 yılındaki seslendirilmeyen “Johann Faustus” isimli operasında Faust, 1525 yılı civarında gerçekleşen mücadelede çiftçilerin çiğnenen haklarını temsil ediyordu. Bizim Kewell’ımız ise ruhumuzu temsil ediyor.

Ruhumuzu..

Hamburg maçında diz çöküp neredeyse ağlayacak duruma gelen ruhumuzu..

Teşekkürler Galatasaray yönetimine..

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Kayıp Cennet’ten


Burada bu cehennem çukurunda, mutluluktan uzak, lanetli
Yaşamaktansa her şeye razı olalım, bunun kötüsü olabilir mi?
Burada acının söndürülemeyen ateşi. Onun öfkesine köle
Olmaktan kurtulma umudunu öldürecek, yalvarışlarımız
Duyulmayacak, işkence görerek pişmanlığımızı mı haykıracağız?
Bu kadar mahvolduktan sonra yok olmamız daha uygun olmaz mı?
O halde neden korkuyoruz?
Onun öfkesini dindirme umudumuz var mı?
O öfkelendiğinde bizi tamamen bitirecektir,
Ama eğer biz kutsalsak,
Bizi bitiremeyecekse burada kalarak hiçbir şey olamayız; gücümüz
Onun cennetini rahatsız etmeye yeter, bunu hissediyorum,
Onun erişilemez ve ölümcül olan tahtına sürekli saldırıyla
Zafer kazanmasak bile intikamımızı almış sayılırız.


John Milton (1608 – 1674)

16 Temmuz 2010 Cuma

Hamamböceğinden mi Geleceğiz?


İnsanoğlunun ortaya çıkışı bazılarına göre muammadır. İlginçtir. Aslında bazılarınca tüm evrenin, canlıların, dünyanın, varlıkların ortaya çıkışı soru işaretidir. Her bakış açısının kendince görüşleri vardır. İnsanoğlu bazen bilimle yaklaşır, bazen gerçekle, bazen din açısından. Dini açıklamadan yaklaşınca her şeyi yaratan bir yaratıcı söz konusudur. Her şeyi o yaratmıştır. Bazı kişiler ise evrim denen bir şeyi ortaya koymuşlar. Ortada daha insan denen bir şey söz konusu değilken tek hücreli canlılardan çeşitli canlılara evrile evrile maymundan nihayetinde insan olabilmişiz!!!

Ben ne mi düşünüyorum? Maymundan geldiğimiz konusuna gülerek yaklaşıyorum. Evrim teorisi inandığım bir şey değil. Bazı canlılarda değişiklikler olduğu doğrudur ama insanoğlunun ilk zamandan beri genel görüntüsünü koruduğunu düşünüyorum. İlk zamanlar belki daha güçlüdürler, daha savaşçı ve mücadelecidirler. Belki günümüz insanları daha az güçlüdür. Ama şu gerçeği unutmamak lazım ki, her çevre şartı ve iklim yapısı kendine özgü insanlar yaratır. İskandinavya soğuğu insanlarının bembeyaz tene sahip olup köse olması pekala anlaşılabilirken, sürekli kuru sıcağın ve yaşanması zor yakıcı güneşin altında yaşayan siyah tenli Afrikalı insanların görünümlerinin anlaşılabileceği gibi.

İnsanoğlunda değişmeyen bir şey varsa o da birbiriyle savaşmaktan asla vazgeçmediğidir. Yüzyıllardır birbirini yiyor insanoğlu. Kıyımları getiriyor. Güce doymuyor. Çıkarların ihtiraslarına kendini kaptırıyor. Binlerce yıl önce de aynıydı. Günümüzde de aynı. Bu her zaman devam edecek. İnsanoğlu öldürmeye devam edecek.

Peki..

Oldu ya, büyük bir savaş yaşandı. Tüm dünya birbirine girdi. Nükleer bombalar ardı sıra patlatıldı. Dünyanın tüm köşesi bombaya boğuldu. O zaman ne olacaktır? İnsanoğlunun böyle bir ortamda yaşayabilmesi mümkün değil. İroniktir ki, eğer dünyanın her kilometrekaresine nükleer bombaları yollasanız yaşayacak tek bir canlı bile yok, o birçoğumuzun gördüğünde iğrendiği ve temas etmeye kalbinin yetmeyeceği hamamböceğinden başka!! Hamamböceği denen şey öyle bir yaratık ki, nükleer bombadan etkilenmeyen tek varlık, hayatta kalabilecek tek canlı oluyor. Halbuki üzerine bir terlik indirdiğinizde tahtalı köye gönderilebilmesi basit bir böcek.

İnsanoğlu bilmez ki, birbirini öldürmeye devam ederse ve dünyayı radyasyona boğarsa ortada hamamböceğinden başka bir şey kalmayacak. Hamamböceğinden de gelemeyecek, o çok inandığı maymundan gelebileceği gibi!!!

Bilinmesi gereken bir gerçek var ama. Hamamböcekleri bize iğrenç görünebilir. Ama o çok güzel bulduğumuz insanoğlunun kendisi çok daha iğrenç yeri gelince. Yüzyıllardır.. Katıksız hem de!

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Sarı Kırmızı’nın Çekiciliği


‘Futbola aylardır hasretiz’ gibi bir cümle kursaydık mübalağa etmiş olurduk. Samimi olmazdık. Liglerin başlamasına bir aylık süre kalmışken, her ne kadar fazla zevk almasak da bir ay boyunca yatıp kalktığımız Dünya Kupası varken böyle bir cümleyi deklare etmek saçmalık olurdu. Futboldan uzak değildik. Gelişmelerden de. Ya da transfer haberlerinden ve garipleşen olaylardan. Hepsiyle iç içeydik.

Ama bu durum bizi ne kadar doyuruyordu ve bize yeterli geliyordu? Özlemle kavrulmuyor muyduk? Aidiyet duygusu ile bağlı olduğumuz, gönül verdiğimiz ve karşılıksız sevdiğimiz renklere karşı.. Tuttuğumuz takıma karşı..

Aslında öyle özlemişiz ki! Tuttuğumuz bir takıma duyumsadığımız sevgi öyle farklı ki! Nasıl anlatsam? Bir ay boyunca Dünya Kupası’nda bir çok maç izledik. Bazılarından zevk almadık. Bazılarında fena bir futbol görmedik. Eğer gözlerimize birkaç uzay futbolu boca edilseydi, futbola doysaydık bile takımımıza duyduğumuz özlem dinmezdi. Futbola olan istek, açlık belki dinerdi ama bağlandığımız renklere duyduğumuz özlem?

Kim ne derse desin, ne söylerse söylesin, nice Barcalar çıksın isterse. Bizi futbollarıyla büyülesinler. İstedikleri kadar. Ama şunu bilmelidirler ki bizi asla gönül verdiğimiz takımların heyecanlandırdığı gibi heyecanlandıramayacaklar. Barca futbolunu izlerken zevk alırım, mest olurum ama heyecan yapmam. Ateş basmaz beni. Kış ortasında ter içinde kalmam. Yaz ortasında ayaklarım buz kesmez. Kalbim deli gibi atmaz. Olduğum yerde sürekli sabit dururum. Fazla sakin olurum. Heyecan yapmam.


Sarı Kırmızılı renkleri gördüğüm zaman orada her daim bir heyecan vardır. Bir istek vardır. Bir özlemin dindirilişi. Lig devam ederken bir haftalık süreç bile Sarı Kırmızı’yı özlememe yetiyordu. O heyecanı bile özlüyorum. Ayaklarımın üşümesini. Ellerimin buz kesmesini. Her atakta kanımın yukarı çıkmasını. Baros’a top geldiği zaman göğsümün kabarmasını ve öyle bir futbolcuya sahip olduğumuz için garip bir gurur hissetmemi. Sabri topa tüm gücüyle vurup fezaya gönderdiğinde bile tatlı bir şekilde kızmaksızın gülümsemeyi. Kewell topu ayağına aldığında bir nezaketle kapsanmayı ve gülümsediğinde o anki mutsuzluklarımın o gülücükle örtülmesini..

Nasıl anlatabilirim ki?


Sarı Kırmızı’nın çekiciliği bir başka. Gerçekten de özlem dolu. Messi’nin futbolu, Maradona’nın çalımları gönül verdiğim takımın sıradan oyuncularının yanında bile çerez kalabiliyor. Öyle hissettirebiliyor. Sarı Kırmızı dışındaki güzellikler beni mutlu edebilir. Zevk verebilir. Hoşnut kılabilir iç benliğimi. Futbol güzelliğine doyurabilir. Ama hiçbiri Sarı Kırmızı’nın hissettirdiklerini hissettiremez gönlüme ve içimden geçen her türlü heyecanlara.. Ulaşamaz o ürpertici duyguya.

FC Kleve karşısına çıktı Sarı Kırmızılılar. Sıradan bir maç. Öylesine bir maç. Önemsiz bir maç. Ama öyle özlemişim ki... Hem de çok..

Dünya Kupası, Messi, Barca hikaye.. Sarı Kırmızı renkler gönlümün ta orta yerine çizilmişken ve kalbimin çeperlerini tamamen sarmalamışken hikaye..

13 Temmuz 2010 Salı

Acıyı Isırabilmek.. Sertçe..


1967 yılında Long Island’de doğan Chuck Schuldiner, 9 yaşındayken kardeşi Frank’i kaybeder. Bu olaydan çok etkilenen Chuck, iç dünyasına gömülür, yeni bir uğraş bulur. Elindeki gitar ile müzik yapmaya başlar. 15-16’sına geldiğinde yepyeni bir tür yarattığı söylenir: “Death Metal”. Kardeşinin ölümünün getirdiği derin bir bakış açısıyla grubunun adını DEATH koyar. Akabinde birbirinden mükemmel harika albümler ardı sıra derin ruhlara fırlatılır. Bir farklılık vardır bu eserlerde. Özellikle sözler, etkileyici bir felsefe rafine etmiştir derinliklerinde. Hayatın acımasızlığını gözler önüne serer ama bu acımasız hayat karşısında her daim mücadele edilmesi gerektiğini cümlelerin arasına serpiştirir Chuck. Hem de mükemmel bir şekilde.. Söylemleri çok etkileyici, derin, balyoz kadar ağır ve sersemleticidir.

Aradan geçen yıllar sonrası Chuck kansere yakalanır. Beyninde bir tümöre rastlanır. Hayatını depresif bir şekilde yaşayacağına ya da kendisini öbür dünyaya postalayacağına hayatına her zaman olduğu gibi sıkıca tutunur. Savaşır. Mücadele eder. Her zaman eserlerinde bizlere yansıttığı gibi. Başaramaz ama. Başaramadığında takvim yaprakları 13 Aralık 2001’i göstermektedir.



BITE THE PAIN

Bedenine bakarsan
Yara izlerini görebilirsin
Ama gözlerde
Farkına varan gözlerde
Gerçek farkedilemez

Resmedilen bir kan damlası değildir
Ama nasıl kanadığını bilirsin
Keskin kenarlı silahtan sakınırsın
İnsanoğlu diye isimlendirilen

Arzu bir kalkandır
Ve güçlü olma isteği
Öldürmek yerine
Kazanan biri oluşumdandır

Açlığınızla beslenmeyeceğim, onun yerine
Acıyı ısırıyorum
Geriye bakmayacağım ama ilerisi için
Sert bir şekilde ısırıyorum
Düzenbazlığın izlerini örtebilmek için
Ve hançerler ruhunuzdan fışkırıyor
Acı, pişmanlığın gözyaşları
Faydasızca akıyor, pişmanlık için artık çok geç
Koru bunu
Bir dahaki hastalıklı kader oyununa kadar

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Hangi Galatasaray? Sacchi Milan’ı mı, Cruyyf Barca’sı mı?


Futbolun ne kadar garip bir şey olduğunu burada uzun uzadıya yazma gereği duymayacağım. Dün İspanya’nın şampiyonluğu ile noktalanan Dünya Kupası macerası sonrası aklıma bazı şeyler geldi. Gidip geldim aklımın içinde. Hangi futbol, ne tarz bir futbol diye. Aşırı defansif ve zevksiz bir oyun kurgusu mu, otomatiğe bağlanmış seri paslı futbol mu, yoksa tam bir kaos ve gaz içeren, riskli ve korkusuz hücum futbolu mu?

Ama futbolun evrildiğini kabul etmemiz gerekiyor. Barca’yı ise bu evrimden uzak tutmakta fayda var. Onlarınki bambaşka bir şey. Dünya Kupası’nı izlerken en çok dikkatimizi çeken şeyin kontrol futbolu olduğunu ve bu yönüyle bize fazla zevk vermediğini söylememiz mümkün. Sürekli atak düşünmekten ziyade defansif tedbirlerin üst seviyeye alındığı sistemler daha revaçta günümüzde.

Daha düne kadar Hollanda sürekli güzel futbolu ile övülür dururken son turnuvalarda belli bir yere kadar gelebilirler, ötesine geçemezlerdi. Ama ne zaman ki savunma tedbiri denen şeyi dikkate aldılar, finali gördüler. İşin matrak tarafı, Hollanda deyince nazik ve hücum takımı akla gelirdi. Ama dün izlediğimiz Hollanda yeri gelince kasap futbolu oynamasını da bildi. Heitinga kırmızı kart ile dışarı atılmış olabilir ama ilk yarı Hollandalı futbolculardan ikisine çok rahat kırmızı kart çıkabilirdi. Hem de direkt kırmızı! Çıkmamasını final maçı olmasına yormak lazım. Hollanda bile bu denli sert bir değişim geçirebiliyor.

Hani, sormak da lazım. Hollanda bize ne kadar zevk verdi ki? Son dönemlere kadar çeyrek finalleri geçemeyen Hollanda bize futbol orgazmı yaşatırken, finale gelen Hollanda takımı bize sıkkınlık yaşatıyordu.

Biz futbolun ne tarafında yer alacağız gerçekten? Hangi futbol?

Peki hangi Galatasaray?

Rijkaard’ın Galatasaray’ı ne olacak? Görünenler nedir?

Görünenler kendimce gördüklerim, tahmin yürüttüklerim ve algılarımdır. Muhakkak böyle olacağını söyleyemeyeceğim. Galatasaray’ın aldığı kararlar, peşinde olduğu futbolcular ve yolladığı futbolcular dahilindeki yeni planlamasından yola çıkarak hangi Galatasaray’a doğru gidildiğini az çok tahmin ederler futbola dair bilgi ve fikir sahibi olanlar.


Geçtiğimiz sezon başlangıcında Rijkaard adı sebebiyle herkes 25 yıllık yoğun bir çalışmanın ve derin bir emeğin ürünü olan Barca futbolunu bekliyordu. Böyle bir futbol modelini uygulamak o kadar kolay olmasa gerekti. Bu bir yılda yapılacak bir şey değildi. Uzun yıllar planlı çalışmayı gerekli kılardı. Ülkemiz futbol anlayışına bakıldığında ise bu denli planlı işlerin olabileceği pek söylenemez. Bireysel anlamda yeterli oyuncuların varlığı bile tek başına yeterli olmaz. Her yönüyle birlikte hareket eden bir organizma tadındadır Barca futbolunun özü. O yüzden şunu kabul etmek lazım ki Galatasaray’dan asla bir Barca olmayacaktır. Olamayacaktır. En azından şu an için. Ama yerküre üzerinde başka bir Barca olabilme ihtimalini çok nadir buluyorum. İmkansıza yakın buluyorum.

Galatasaray’ın gittiği yol bellidir aslında. Geçmişinden gelen özü bellidir. Atak futbolu ruhunda olan bir şeydir ama DNA’sını asıl oluşturan yapıtaşları mücadele, sertlik ve yürekten sergilenen oyun azmidir. Bu azim asıl Galatasaray’ın yolunu çizer. Kırılgan ruh hali ve mental yapısıyla birlikte yumuşak oyun yapısı kulübün DNA’larına ters geldi maalesef. Rijkaard’ın ülkemize ilk geldiğinde asıl göremediği şey belki de takımın kırılganlığının ülkemiz futbol yapıtaşında etkisiz kalabilecek olmasıydı. Ama artık neyin ne olduğunu çok iyi gördü. Ama bu kırılganlık sadece ülke içinde değil, ülke dışında da takımı etkiledi.

Pozitif futbol oynamak, hücum futbolunu benimsemek farklıdır, sert ve mücadeleci bir takım olmak farklıdır. Hücum futbolunu benimseyip, pozitif futbol oynayıp aynı zamanda taş gibi sert bir takım da olabilirsiniz. Önemli olan bu yapıyı yakalayabilmek. Tıpkı 80’li yıllar sonundaki Sacchi’nin Milan’ı gibi. Rijkaard’ın da bizzat içinde olduğu Sacchi Milan’ı..


Galatasaray’ın Keita gibi bireysel yeteneği daha ön planda olan ama yeri gelince mental anlamda takıma zarar verebilen, belli bir istikrara sahip olmayan, tam bir takım oyuncusu olamayacak bir oyuncuyu göndermesi, Lorik Cana gibi bir savaşçıyı alması ve muhtemel alınacak oyuncuların yıldız değil de tam bir takım oyuncusu olacak olmasının altındaki ince mesaj ortada aslında. Bu şartlarda Cruyyf’ün Barca’sına ulaşabilmek çok zor ama Sacchi’nin Milan’ı gibi olabilmek mümkün. Aslında ben Rijkaard’ın Cruyyf Barca’sı ve Sacchi Milan’ını bir araya getirerek Rijkaard Galatasaray’ı yaratmasını bekliyorum. Öyle de olacak gibi görünüyor.

Sertlik ve mücadele hali sadece fiziksel yetilerde bitmiyor. Aynı zamanda kafa olarak da sağlıklı, sağlam ve sert olmayı gerekli kılıyor. Galatasaray’ın son iki yıldır yaşadığı en büyük sıkıntıların kafaların içinde olduğunu kabullenmekte fayda var. Bundan fi yıl önce sıradan oyunculardan kurulu Galatasaray çatır çatır mücadele ederken, yüreğiyle oynarken ve bir çok sorunla savaşırken, son iki yılın Galatasaray’ı futbolcular bazında kendi içinde çok büyük kırılmalar ve zayıflıklar yaşadı. Bu basit bir sorun değildi aslında. Takım olabilmenin önüne geçen en büyük tehditleri yaşadı Galatasaray iki yıldır. Bir türlü takım olamadı, önceki yılların aksine. Bu yıl atılan adımlar ise tamamen bir takım olmaya yönelik adımlar gibi görünüyor. Lucas Neill gibi lider özellikli adamlar takımdaki yerlerini hemen belli ederler ve takımdaşlık olgusunu sağlıklı temele oturtmak konusunda temel yapı taşı özelliği taşırlar. Eğer takımınızı Neill gibi adamlardan oluşturursanız takımın fiziksel ve akli durumu sağlıklı, sert ve güçlü olacaktır. Lorik Cana ise Neill’in bile bir adım ötesinde bir oyuncu. Takımın böyle oyunculara ihtiyacı vardı.

Dünya Kupası’nı, özellikle İspanya’yı izlerken aklıma çok garip bir fikir gelmişti nihayetinde. Eyvallah. İspanya çatır çatır futbol oynadı. Bileğinin hakkıyla kupayı kazandı. Rakiplerine üstünlük kurdu. Ama bilmiyorum dikkatinizi çekti mi, sürekli otomatik pas futbolunu görünce, bu sistematik paslaşmalar ataklara fazla dönüştürülmeyince bir noktadan sonra garip bir sıkkınlık hali hissettim. Çünkü İspanya Milli Takımı Barca’ya nazaran daha az hücum varyasyonlarında bulunuyor gibi hissettirdi. Sürekli hücum varyasyonlarının olmadığı pas futbollu bir oyun sistemini düşününce sıkıcı geliyormuş gibi hissettim bir an.

Neden?

Aklıma birden Türkiye’nin 2008 Avrupa Şampiyonası’nda gaza geldiğinde oynadığı oyun geldi. Hiddetli, kaos etkileri taşıyan, rakibinin üzerine saldıran, atak üstüne atak yapmaya çalışan.. Ve bu yönüyle de heyecan veren. Turnuvayı renklendiren. Futbolseverlerin kanını kaynatan..

Sessiz, sakin, aşırı sabır isteyen sistematik pas futbolu mu, yoksa hurra futbolu mu heyecan verir? Belki hurra futbolu verir ama futbolun gerçekliklerini göz önüne alınca o da çok riskli bir adım. Futbol nasıl olursa olsun, yeter ki heyecan versin. Gözlere hitap etsin. Bazen 25-30 pası izlemektense dikine, Allah ne verdiyse rakibe saldırılan futbolun verdiği futbol daha heyecan verici olabiliyor. Ne de olsa adrenalin pompalanmıştır ve ilgili kaos hali bize heyecan olarak geri dönmüştür.

Ben de Rijkaard’dan sert ve mücadeleci olan ama aynı zamanda pozitif futbol oynayan, hücumu düşünen bir takım bekliyorum yeni atılımlar neticesinde. Top kendisindeyken rakibinin üzerine sabırla giden ve sistematik iş yapan. Top kendisinde değilken rakibini mengene gibi sıkan, rahatsız eden ve kanını döken..

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Hayatım Boyunca Okuduğum En Lezzetli Şeylerden: David Gilmour'dan Film Kulübü


Hepimizin ayrı bir ilgi duyduğu, tam konsantre bir şekilde yöneldiği ve uygulamaktan zevk aldığı hobileri vardır. Sinema denen şey ise bunun en önemli parçalarından biri. Hayatımız boyunca sayısız sinema izlemiş, üzerine kritiklerde bulunmuş ve yeri gelince etkisinde kalmışızdır. İzlediğimiz sanat eserlerinden neler alabildiğimiz, hayatımıza ne gibi etkilerde bulunduğuna, neler kattığına dair sorular beraberinde gelir.

Bir de daha önce izlediğiniz ve sizi etkilemiş bazı filmlerin üzerine ilginç diyalogların döndüğünü, bu diyalogların oldukça ilgi çekici ve samimi olduğunu, bambaşka bir bakış açısıyla kapsandığını düşünün.

Toronto Film Festivali gibi bazı film festivallerinde yer alan, sinema üzerine televizyon programları hazırlayan Kanadalı eleştirmen David Gilmour, “Film Kulübü” isimli otobiyografik kitabıyla beni ilk satırlarından itibaren yerime mıhladı. Bu kitap David Gilmour ve oğlu Jesse’nin yaşadıkları bir dönem üzerine yazılmış otobiyografik bir kitap. Kısacası ortada herhangi bir senaryo, kurgulanmış bir olay yok. Tamamen yaşanmış, gerçek bir öykünün yalın ve akıcı bir şekilde bizlere aktarılması söz konusu.

Jesse liseye giden bir gençtir ve okuldan nefret etmektedir. Jesse annesiyle yaşamaktadır. Jesse için işler kötü gidince annesi artık babasının olaya müdahale etmesi gerektiğini söyleyince evlerini değiştirirler ve Jesse babası ile yaşamaya başlar. Babası okuluna asılması için elinden geleni yapar ama görür ki Jesse okuyacak gibi değildir. Bir gün bir karar alır ve alır oğlunu karşısına. Eğer okula gitmek istemiyorsa gitmek zorunda olmadığını ve ama okula gitmeyecekse bazı şartları olduğunu söyler. İnanılmaz bir karar alır David oğlu için.

Oğlunun okula gitmesine, çalışmasına, bir sorumluluk almasına gerek yoktur. Her gün beşe kadar uyuyabilir. Babası sadece şunu ister: Uyuşturucu kullanmayan bir genç olsa da Jesse kesinlikle uyuşturucudan uzak duracaktır. Eğer uyuşturucu ile yan yana görürse babası canına okuyacaktır. Ve en önemlisi, beraber haftada üç film izlenecektir. Filmleri babası seçecektir. İzlenen her film sonrası ilgili film ve hayat üzerine konuşulacak, ne gibi çıkarımlarda bulunduğu sorgulanacak ve film üzerinden farklı bir eğitim üzerine odaklanılacaktır. Filmler sayesinde her şey üzerine konuşmaya başlarlar. Müzikten özel hayatlarına kadar...


Böyle ilginç bir konu ile karşı karşıya kalıp kitabı okumaya başlayınca, David Gilmour’un o sade anlatımı, kullandığı samimi dil, diyalogların güzelliği, paylaşılan konuların ifadesinin akıcılığı derken kendimi kitaba bağlanmış buldum. Ve her şeyden önemlisi sinemayı ayrı bir köşeye koyan kişiler için muazzam bir güzellik yatıyor kitabın içinde. David Gilmour’un izledikleri filmlere dair yaptığı yorumlar ve bakış açısı muazzam. İnanılmaz bilgilendiriyor bizleri. Farklı bir bakış açısı kazandırıyor ruhunuza.

Kitabın en sonunda ise hangi filmler üzerine muhabbet edildiği yer almakta. Baba’dan Temel İçgüdü’ye, Paris’te Son Tango’dan Ran’a, Bettlejuice’den Scarface’e, Casablanca’dan Yurttaş Kane’e, Rocky’den The Dolce Vita’ya kadar klasik olmuş 121 film.. Ve ilgili liste aynı zamanda muhakkak izlemeniz gereken filmlere de karşılık geliyor.


Eğer bu kitabı okumayanlar varsa bir an önce elde etmelerini ve okumalarını salık veririm. İnanılmaz keyif alacaklar. Hatta birçoğunuz kitabı bitirmeden yerinden kalkmak istemeyecektir.

David Gilmour’un herhangi bir film üzerine neler söylediği ve oğlu ile diyalogları nasıl gerçekleştirdiğini merak ediyorsanız kitaptan kısa bir bölümü kullanmamda fayda var.



“Sonra ona bir belgesel izlettim: Yanardağın Altında: Malcolm Lowry’nin Yaşamıyla ve Ölümüyle İlgili Bir Araştırma (1976). Yeri gelmişken söyleyeyim: Yanardağ hayatımda izlediğim en iyi belgeseldir. Yirmi yıldan fazla bir süre önce televizyon dünyasına girdiğimde, bir kıdemli prodüktöre onu izleyip izlemediğini sormuştum. “Şaka mı yapıyorsun?” dedi kadın. “Televizyon dünyasına girmemin sebebi oydu.” Ondan alıntı bile yapabiliyordu. “Benim kadar çok içmezseniz, sabahın yedisinde bir kantinde domino oynayan yaşlı bir kadının güzelliğini nasıl anlayabilirsiniz?”

O filmin öyküsü muhteşemdir: Zengin bir çocuk olan Malcolm Lowry yirmi beş yaşındayken İngiltere’den ayrılır, içe içe dünyayı gezer, sonra da Meksika’ya yerleşip bir kısa öykü yazmaya başlar. On yıl boyunca içtikten sonra, o kısa öyküyü şimdiye kadar içki içmekle ilgili yazılmış en iyi roman olan Yanardağ’ın Altında’ya dönüştürür ve bu arada neredeyse delirir. Romanın çoğu küçük bir kabinde yazılmıştı.

Bazı yazarların hayatlarının da yazdıkları kadar ilginç ve hayranlık verici olduğunu söyledim. Virginia Woolf’tan (boğularak öldü), Sylvia Plath’dan (gazdan öldü), F. Scott Fitzgerald’dan (durmadan içti ve genç yaşta öldü) bahsettim. Malcolm Lowry de bunlardan biridir. Romanı, özyıkımı yücelten en romantik eserler arasındadır.

“Senin yaşındaki kim bilir kaç delikanlının sarhoş olup aynaya baktıklarını ve Malcolm Lowry’i gördüklerini sandıklarını düşünmek ürkütücü,” diye ekledim. “Kim bilir kaç delikanlı kafayı çekmenin ötesinde önemli, şiirsel bir şey yaptıklarını sanıyorlardı.” Jesse’ye böyle konuşmamın sebebini göstermek için romandan bir pasaj okudum: “Kendimi büyük bir kaşif olarak görüyorum,” diye yazmış Lowry, “ilginç bir diyar keşfeden, ama asla oradan geri dönüp de bildiklerini dünyaya aktaramayacak bir kaşif. Ama bu dünyanın adı… cehennem.”

“Tanrım,” dedi Jesse, kanepe sırtına yaslanarak, “sence ciddi miydi, kendini gerçekten öyle mi görüyordu?”
“Bence evet.”

Bir an düşündükten sonra ekledi: “Bu yanlış bir şey biliyorum, ama tuhaf bir şekilde insanda çıkıp zil zurna sarhoş olma arzusu uyandırıyor.” Sonra ona belgeseldeki, çoğunlukla Lowry’nin yazdıklarının seviyesine çıkan anlatıma dikkat etmesini söyledim. Bir örnek vereyim, Kanadalı film yapımcısı Donald Brittain’in Lowry’nin bir New York devlet akıl hastanesindeki hayatını anlatışından alıntı yapayım: “Buradaki insanlar artık kurtarılamaz olmalarına karşın yaşamayı sürdürüyorlardı. Burası artık insanın yumuşak çimenlerin üstüne düştüğü, zengin burjuvaların dünyası değildi.”



Not: Bu kitabı 30 Haziran'daki doğum günümde bana hediye eden Seyhan’ıma (http://seyhanahen.blogspot.com/) çok teşekkür ediyorum.

6 Temmuz 2010 Salı

Efsanelerim Geçti Unirock’tan


En son geçtiğimiz kış Ankara’daki Hatesphere konserine gidebilmiştim. Uzun zamandır eskisi gibi konser etkinliklerine katılamıyordum. 2-3-4 Temmuz tarihindeki Unirock festivali içerdiği bazı isimler nedeniyle benim için çok cezbediciydi. İşyerindeki inanılmaz yoğunluğa rağmen iki gün işe gitmemeyi bile göze almıştım. Bugün şirkette iki günlük devasa işler beni bekliyordu. Ama mantıklı düşününce bugün için çektiğim strese değer diyorum.

Öncelikle festivale katılan her gruba ilgi duymadığımı söylemeliyim. Benim için özellikle üç isim çok değerliydi: Cannibal Corpse, Obituary ve Nevermore. Bu üç isim benim efsanelerim katındadır. Hatta öyle ki, bundan 10 yıl önce Cannibal ve Obituary’nin ülkemize geleceğini söyleselerdi müsait bir tarafımla gülerdim. Gerçekten de!


1995-1999 yıllarında okuduğum Karadeniz Teknik Üniversite’sinde arkadaşlarım bana Cannibal Ati derdi. Çünkü o dönemler iflah olmaz bir Cannibal Corpse fanıydım. Obituary ise benim için en özel gruplardan biridir. Death Metal arenasında en sevdiğim grup Death’dir ama ‘Death Metal tarihinin en iyi albümü nedir?’ diye bir soru yöneltilseydi, hiç düşünmesizin Obituary’nin Cause Of Death albümünü işaret ederdim. Benim için o kadar değerli bir gruptur. Nevermore’a duyduğum sevgiyi ise blogu takip eden herkes biliyor.


Öncelikle festivalin ses sistemi açısından doyurucu olmadığını, headliner olan Cannibal Corpse, Amorphis gibi gruplarda genele oranla biraz daha iyi bir sound çektiklerini söylemekte fayda var. Bu kadar değerli grubun yer aldığı bir festivalde ekipmanların yetersiz kalışı, ülke olarak bazı şeyleri düzeltmemiz gerektiğine işaret ediyor. Çünkü Nevermore gibi bir grubun asıl performansını ve güzelliğini kulaklarımıza akıtabilmek için onlara özgü soundu birebir yansıtabilecek ekipmanlara ihtiyaç duyulacağı akılla birdir.

Ama her şeye rağmen Cannibal Corpse, Obituary, Nevermore ve Necrophagist’den inanılmaz zevk aldım. Overkill her zamanki gibi harika bir performansa imza attı ama soundun yetersizliği üzücü bir noktaydı. Evergrey’i izlemek de güzeldi. Cannibal, Obituary ve Nevermore’u o sahnede görmek hayal gibi bir şey oldu benim için. En ufak bir hareketlerini bile kaçıramazdım. Baştan sona kadar performanslarına odaklanmıştım. Zaten 5-6 yıldır en sert konserlerde bile headbang yapan biri değilim. Çok odaklanmış bir şekilde izlemek daha fazla zevk veriyor bana. Kafa sallama olayı daha genç ve yeni nesile bırakıldı artık.


Festivallere iştirak eden kitlenin yaş ortalamasının düşük olduğunu, bir çok kişinin bir farklılık peşinde koştuğunu, ne kadar samimi olup olmadıkları konusunda olumsuz bir perspektif aksettirdiklerini, günümüz Heavy dinleyicisinin ne kadar dolu olup olmadığı gibi konularda ise bir sorunun olduğunu söyleyebilirim. Bir yere eğlenmek için gelmek kabul edilebilir bir olgu ama ortaya nasıl bir doluluk koyulduğu ve bu müzikteki samimiyet ilkesi ise bir muamma.

Fotoğraf olayına ilgi duyan biri olmadığım için fotoğraf makinem ya da video kaydedicim yoktu. Sadece cep telefonum ile bazı kareler alabildim. Maalesef onlar da yeterli olmadı. Bu fotoğrafların hiç de iyi olmadığını biliyorum. Ama asıl güzellik ve gerçeklik hafızamda yaşıyor.

Cannibal Corpse’un o azdırıcı müziğinin güzelliğine kendimi kaptırmam, Obituary gibi dev bir efsanenin canlı performansına şahitlik etmem ve benim gibi sessiz bir adama bile çığlık attırmaları ve Nevermore gibi güzide bir gruba kanlı canlı şahitlik etmek muazzamdı. Özellikle Jeff Loomis’in ne kadar insanüstü bir gitarist olduğuna canlı olarak şahitlik etmek harika bir duyguydu. Müzikal gösterge belki agresif ve sert olabilir ama benim için oldukça duygusaldı. Uzun zamandır çalışıyor olmanın ve strese boğulmamın neticesinde içimde birikmiş nice kurtları döktüğümü söyleyebilirim.

Bu hayatta yaşamak ya da görmek istediğim bir çok şeyi yaşadım ve gördüm. Hayata bakış açım nedeniyle hayattan öyle büyük beklentileri olan bir kişi değilim. Aza kanaat getiren, az ve öz olgusunun peşinde koşan, ufak şeylerle hep mutlu olan biri olarak bu festivaldeki bazı isimleri canlı bir şekilde izlemem bile hayallerimi gerçekleştirmek ile eşdeğerdi. Ama hayallerim daha tükenmiş değil. Bir hayalim daha var. O da Nile, Gojira ve Textures isimlerini de görebilmek. Ve yahut olur da bir gün organizatörün biri pamuk elini cebine atarsa Kamelot’u da bu listeye dahil edebilmek.

Not: İlk resim Güven Ceylan isimli birine aittir.





LinkWithin

Related Posts with Thumbnails