30 Ağustos 2010 Pazartesi

Rocky Balboa ve Galatasaray


Rocky Balboa efsanesinin iç yüzü aslında çok farklıdır. Rocky sadece bir boksörden ibaret değildir. O bizim mahallemizin içinden bir delikanlıdır. Bizden biridir. Kendini beğenmiş, zenginlik içinde yüzen, şaklabanlık yapan kibirli bir sporcu değildir. Özünü asla unutmayan, eşine sonuna kadar sadık olan ve çevresindeki insanlara yardım eli uzatmaktan hoşnutluk duyan bir karakter abidesidir. Büyük şampiyonlar lüks yaşam içerisinde keyif çatarken, lüks salonlarda çalışırken, bazen şebeklik ve şov yapmaktan kaçınmazken, Rocky’nin kendine ait bir raconu vardır. O hep içimizden biriydi ve hayatını ona göre yaşar. Mahallemizde volta atarken bizlere hayat dersi vermeyi asla ihmal etmez. Rocky’nin özü budur zaten. Hayata direnmenin ipuçlarını gözlere serebilmek ve ne olursa olsun onuruyla dürüstçe yaşamak.

Rocky direnç demektir. Onur savaşının sonuna kadar peşinde olmak demektir. Rocky başlangıçta ezemez rakiplerini. Sürekli dayak yer. Hep direnir. Sonuna kadar direnir. Acıya dayanır. Eşiğe ulaşınca son darbesini indirir. Sadece ringde değil, ring dışında da mücadele etmesi gereken anlar olur o zor dikenli hayatında. Bokstan uzaklaştığı anlar olur. Ya da yaşlandığı gün gelir. Bazı kişilerin alay konusu olur. Hatta kendi çabasıyla beslediği eller bile ihanet eder ona yeri gelince. Bir zamanın dev şampiyonu, artık bir şebek haline çevrilmiş ve onuruyla oynanmıştır. İşte o Rocky, yaşlılıktan sarkan suratıyla, kendisiyle alay edenlere onurunu göstermek için ölümü bile gözü alabilir. Bu onun için bir onur mücadelesidir. Öyle de olmalıdır.

Rocky Balboa bizim mahallemizin abisidir. İçimizden biridir. O kadar alaya alınmayı hak etmez. O her zaman Rocky olmuştur. Yaşlanıp yanakları sarktığında ve göbek yaptığında bile saygı duyulması gereken bir kişiliktir. Çünkü o zaten şampiyondu. Bir gün ayağı takılıp düşse ve zor zamanlar yaşasa bile onurundan kaybolan bir şey olamazdı. Ona saygı göstermek gerekirdi.

Eskişehir maçı öncesi Galatasaray çok alay edilen bir takım durumundaydı. Kendi içinde gerçekten sorunlar yaşıyor olabilirdi ama bir rakip olarak saygı görmesi gereken bir camia olduğu gerçeği değişmezdi. Eskişehir tarafından gelen alaycı söylemler ve Sezer Öztürk’ün büyük bir camia ile resmen dalga geçmesi, bir çok Galatasaray taraftarını çıldırtmış; buna tepki göstermeyen yönetim ve kaptan Arda’ya bazı tepkiler gelmişti. Bugünkü maç ise bu anlamda bir onur mücadelesi tadında olmalıydı.

Doğruyu kabul etmek gerekir ki, umudunuz yoktu. Gururunuz incinmişti. Bu takımın oyuncularının mücadele etmemesi, direnç göstermemesi, agresif oynamaması ve ruhunu sahaya yansıtmaması gibi konulardan dolayı gururunuz incinmişti. Bu ruh hali ile beraber dört maçtır Eskişehirspor’u yenemeyen bir takım olmak ve kötü geçen seri nedeniyle umutlu olmamak doğal bir süreçti.


Belki Galatasaray maç boyu çok etkili oynayamadı. Bir içim su değildi. Ama yaptığı bir şey vardı. Hoşunuza giden bir şey.. Nihayet direnç göstermişlerdi. Oyunlarına Ayhan bile dahil agresiflik katmışlar ve formalarını terletmeye başlamışlardı. Son maçlarda bir türlü bildiğimiz Arda gibi oynamayan, kaptanlığın gereklerini yerine getirmeyen, oynanan oyuna isyan etmeyen Arda’nın da bu direncin içinde olan bir isim olması içinizi biraz ısıtmıştı.


Galatasaray taraftarı olarak istenen buydu. Bu maçta yine yenilebilirdi belki ama sahada mücadele eden, direnç gösteren toplu bir direniş görmek isteniyordu. Islatılmış forma görmek isteniyordu. Takım yere düşmüşken, güçlü bir şekilde iki ayağı üzerinde kalkmasını bekliyordu. Maçın son dakikalarında dahi savunmasına yardım eden, kendi bölgesindeki köşe gönderinde rakibe basan, top çalmak isteyen bir kaptan istiyordu. Bu yüzden içinizin biraz rahatladığını hissediyordunuz. Bu bir istikrara bağlanır mı, takım tam anlamıyla ayağa kalkabilir mi bilmiyorum ama bu mücadele ve eforu kabullenirsiniz.

Galatasaray’ın özellikle ikinci yarının başındaki istekli başlangıcını görünce herhalde bu sefer olacak dediniz. Gol gelene kadar da gerçekten istekli ve dirençli bir oyun vardı. Bu başlangıcı görünce nedense bu kez kaygılanmamıştım. İçime garip bir rahatlık oturmuştu. Ellerinden geleni yaptıklarına emin olmuştum çünkü. Bunu gördüğünüz zaman bir umudunuz olabiliyor.

Eskişehir gerçekten kötü oynamış olabilir. Bunun nedenlerini de sorgulamak lazım. Önceden rakibi sahasına daha rahat şekilde buyur eden bir takım varken, bu maçta buna izin vermeyen bir Galatasaray baskısı söz konusuydu. Eskişehir sol kanadında Tello ve Volkan gibi savunma yönleri üst düzey olmayan oyuncular varken ve Volkan ileri çıktığında geri dönmekte zorlanırken, Galatasaray o bölgede tam anlamıyla bir maden buldu. Barış’ın yaratıcılık meziyetlerinin olmaması çok tehlikeli ataklara izin vermedi.

Genel görüntü itibariyle Galatasaray’ın olumlu bir görüntü sergilediğini ve ahım şahım olmasa da bu kadar zor bir dönemde iyi oyun tutturduğunu kabul etmek gerekir. Erkenden sevinmemek gerekir. Önemli olan istikrar ama anın keyfini çıkarmakta fayda var. Biliyoruz ki, bu takım kenetlenirse ve birbirleri için oynarlarsa aşamayacakları engel olmaz. Gelecek yeni transferleri düşününce ve Eskişehir’i dört maçtır yenemeyen, iki yıldır deplasmanlarda pasif kalan bir takımın direnişini görünce en azından içinizde bir umut oluyor. Galatasaray taraftarlarının istedikleri de bu. Umut..

Bu takımın taraftarlarının istediği üçüncü goldeki kenetlenmedir. İleri uç oyuncularının bile sürekli defansa gelip yardım etmesidir. Yani takım olarak, birbirleri için oynamalarıdır. Kaptanın ayakta duramayacak hale gelmesine rağmen ısrarla top kovalamasıdır. Öne geçtiğinde acaba bu avantajdan yararlanamayacak mıyız diye hissettirmemesidir. Oyun 1-1 iken, ikinci yarının başlangıcı ile birlikte acaba yenebilir miyiz diye kaygılandırmamasıdır. Yoksa çok şey mi isteniyor?

Galatasaray bu maçta yediği onca yumruk sonrası nihayet ayağa kalkan ve yumruklarını konuşturmaya başlayan Rocky Balboa gibiydi. O zaten şampiyondu. Onurunu ayaklar altına aldırmamalıydı. Bu onur mücadelesini gösterdiği sürece, ağzı burnu dağılsa ve ringde defalarca düşse bile, o, bizim mahallemizin sırtını yasladığı Rocky olmaya devam edecektir. Bu onura leke sürüldüğünde ise içimizden biri olan Rocky’e çok üzüleceğiz ve kızacağız.

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Müzik Hayatın Derinliğine İnebilmeli: The Soloist


Müzik tam olarak nedir? Daha doğrusu gerçek müzik nedir ve insanoğluna neler hissettirir? Tek fonksiyonu insanoğlunu eğlendirmek olan ve yorgun yaşamında ona haz veren bir eğlence aracı mıdır? Hayatla ne kadar iç içedir? Ne kadar ulvidir ve aynı zamanda insanın, toplumun, dünyanın kendisidir?

İnsanoğlu duygularla var olan bir varlık. Nice medeniyetler, imparatorluklar kurmuş, dünyayı şekillendirmiş insanoğlu çok güçlü bir varlıktır. Her türlü güce sahip olsa da bir de duyguları vardır. Bu duyguların gün yüzüne çıkmaya ihtiyacı vardır. Bazen yazılarla, bazen de müzik yaparak insanoğlu ruhunun en yüksek noktalarına erişebilmekte ve Nirvana’ya ulaşabilmektedir.

Müzik insanların duygu ve düşüncelerini aktaran bir aracı olsa bile, çok daha büyük bir fonksiyonu vardır aslında. Bazen insanüstü, bu dünyanın ötesinde bir ruhu temsil eder. Belki Tanrı’ya yakınlaşmayı, bilinenin ötesindeki zerreciklere dokunabilmeyi ifade eder. Gerçek müzik ise, daha Tanrısal bir şeydir. İnsanları çevreleyen doğanın, dünyanın, yerdeki küçük bir karıncanın, yaprak ve rüzgar seslerinin, çevremizde olup biten ve bizi sarmalayan yüce bir ruhun tercümanlığını yapar. Evrensel bir dokunuşa sahiptir. İnsan ruhunun en üst seviyesini işaret eder. Yeri gelince de toplumun aynasını yüzümüze tutar. Salt eğlenceden değil, aynı zamanda büyük bir hazdan, hayatın kendisinden, iç dünyamızdan ve gerçekliklerden demetler sunar.

Tüm bunlar müzik için geçerlidir. Ama gerçek müzik için. Popüler müziğin bu kadar üst seviyede bir ruha sahip olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal anlamda derin izler taşıdığını da. İnsanlara salt aşk, sevgi, ayrılık gibi şeyler veren duygunun bir yönüne ait düşünce tarzı hayatın tamamı değil. Müzik hayatın en derin noktalarına inebilmeli ve Tanrısal bir ruh taşımalıdır.

Dünyayı ve doğanın seslerini, evren ötesi bir olguyu hissettiren, neredeyse Tanrı’ya yakınlaşmayı, Cennet ve Cehenneme dokunmayı sağlayan bir müzik derken Seda Sayan, Hande Yener, Mahsun Kırmızgül veyahut Lady Gaga’yı falan kastetmiyorum. Şablonlarla uğraşamam. Bu öyle güçlü bir şey olmalıdır ki tınıları duyduğumuzda apışıp kalabilmeli ve iliklerimize kadar donmalıyız. Böyle bir güç 1700’li yıllardan beri, yüzyıllardır hala ilk günkü gibi güçlü bir şekilde yaşıyor: Klasik Müzik..


Birden fazla enstrümanın bir araya gelerek muazzam bir harmoninin adeta dünyanın cennetini ve cehennemini yaşattığı bir düzlemde, özellikle çello ve kemanın sesleri daha ulvi bir güce ışık yakar. Bu güç, günümüzde Bethoveen, Mozart, Bach gibi isimlerin hala ölümsüz olmasına neden olur. Onların müziğini, yazdıkları çello ve keman partisyonlarını dinlerken Tanrı’nın bize dokunduğunu hissederiz. Bu dünyanın çok ötesinde bir yere gideriz. Artık burada değilizdir. Kimsenin olmadığı bir yerde, kendi başımıza, oldukça güçlü bir şekilde astral yolculuğa çıkmışızdır.

Bu ruh, 19. yüzyılda Paganini’nin keman partisyonlarına o kadar güçlü bir şekilde sinmiştir ki, zamanın insanları Paganini’nin ruhuna şeytanın girdiğini düşünüyorlardı. O yüzden Paganini dediğinizde sık sık şeytanı da aklınıza getirirsiniz. Zamanın ötesinde olmak böyle bir şey.


Lirik içermeyen bu müziğin gücü ortada. Yıllar boyu nice güçlü müzisyenler iç ruhlarına klasik müziğin o şehvetli dokunuşlarını dokudular. Bunu bir rehber edindiler. Zamanla bunu iyice toplumsallaştırdılar. İçine lirikler monte ettiler ve müziğe de güç verdiler. Heavy Metal bile bunu yaptı yeri gelince.

Hayatın derinliğine inmeyen müziğe güçlü bir müzik gözüyle bakmam. Lirikler müzik kadar güçlü olabilmelidir ki, binlerce yıl önce insanların duvarlara çizdikleri resimlerin, sembollerin bir anlamı olsun. O yazıtlar ve semboller eğlenmek için değil, geleceğe, yeni nesillere bir şeyler öğretebilmek içindi, bizi hayata tutabilmek ve dünyayı anlayabilmek için. Şaklabanlık olsun ya da eğlenmek için değil!

Müziğe ait lirikleri hayatın tek bir yönüyle sınırlandırmak, popülist bakış açısının, dejenere olmuş yorgun ruh halinin bir göstergesi olabilir. İçinde derin bir sanat varsa, o melodiler bile yeter artabilir öte yandan. Tıpkı Zeki Müren’in sesinde, Barış Manço’nun söylemlerinde çok daha derin bir şeyleri bulabileceğiniz gibi.

Guns’n Roses’ın liriklerinde yer alan sefil hayatı, köhnemişliği, bazen ırkçı gibi duran söylemleri anlayabilmek için bu grubun yaşadığı Los Angeles’a bakmak gerekir. Bu günahlar şehri, yerkürenin en absürd şehirlerinden biridir. Yoksullar ve zenginlar arasında derin uçurum olan ilginç bir şehirdir. İnanılmaz zenginlerin şehri olarak bilinen bu günahlar şehrinde, aynı zamanda yüz binlerce evsiz insan var. Bu insanları yerlerinden eden göçmenler var. O yüzden grubun geçmişte göçmenlere dair sert söylemlerini anlayabilmek kolay olmasa gerek. Söylemleri dikkate almadan “vay be, Guns’n Roses be, çılgın gibiler, ay ne güzel” demek de saçmalığın daniskasıdır. Çünkü grubun söylemlerinin ilgili içeriği ve yaşadıkları yer, bize bazı anlamlarda uzak olsa bile evrensel bir duruma çıkarım yaparız.

Ya da Grunge denen oldukça karamsar, ağır ve bunalımlı bir tarzın öncüsü olan Alice In Chains, Soundgarden gibi grupların daha çok neden Seattle’dan çıktığını anlayabilmek için, ilgili eyaletin karanlık, sürekli yağmurlu, kasvetli hava ve yapısını bilmek gerekir.

Ya da Death’in vefat eden filozof müzisyeni Chuck Schuldiner, insanlara umut verebilmek için bir misyon edindiğini, bu işten para kazanamadığını ama evdeki kedi ve köpeklerine yemek götürebilmenin ve kalan parayla gitarına tel takımı alabilmenin kendisine yettiğini söylerken, bu müziği sadece eğlenmek için yapmadığının altını çiziyordu.


“The Soloist” isimli filmi izlediğimde aklımdan geçenler bunlardı. Aslında çok şey geçti aklımdan. Sayfalarca dolusu yazmaya da devam edebilirdim. Kilitlenip kaldım ama filmi izlerken. Müziğin gücüne, insanların yardım dürtüsüne, kimsesizlerin durumuna, toplumun çöküşüne şahitlik ettim.


Los Angeles Times’ın önemli yazarlarından Steve Lopez (Robert Downey JR.), Beethoven Heykeli’nin bulunduğu parkta yemeğini atıştırırken bir keman sesi duyar. İçinde bir çok ıvır zıvır ve çöpün olduğu arabanın yanında kimsesiz bir adamı görür: Nathaniel (Jamie Foxx). O sefil haliyle keman çalmakta ve kendinden geçmektedir. O sıralarda hikaye sıkıntısı çeken Lopez, Nathaniel ile yaptığı sohbetten çok etkilenir ve onun hikayesi üzerine yoğunlaşır.

Nathaniel çok özel bir yeteneğe sahip evsizdir. Daha çocukken mükemmel Çello çalıyordu ve yıllar önce bir müzik okuluna kayıt olduktan sonra, akıl sağlığını kaybetmeye, kapalı alanlarda duramamaya başlar. Kafasının içinde sürekli sesler duyar ve şizofrene bağlar. O yüzden okuldan ayrılır ve bir evsiz olur. Dahiliğinden ve zekasından hiçbir şey kaybetmez. Beethoven ile yatıp kalkmaktadır. İki telli kemanını çalarken dünyanın en mutlu insanıdır. Lopez istediği bir şeyin olup olmadığını sorduğunda aldığı cevap ilginçtir. Diğer evsizler sigara, alkol, para veya yemek isteyecekken o sadece kemanına iki tel daha ister. Bu hikayeden çok etkilenen yaşlı bir kadın, 50 yıl boyunca kullandığı çelloyu Lopez yoluyla Nathaniel’e yollar. Her şey ondan sonra başlar.

Nathaniel o çelloyu eline alır ve doğanın, dünyanın, dünyadaki en büyük hissin bizi kavradığını hissederiz. Hissettim. O an burada değildim. Bambaşka bir yerdeydim. Bedenimdeki en ufak bir hücre bile tepki vermiş, tüylerim diken diken olmuştu.

Nathaniel her yönüyle özel biridir. Dünyaya bakışından hayat anlayışına kadar. İnanılmaz naif ve dünya ötesi görüşleri olan bir evsizdir. Doğa seslerinin çok yoğun olduğu ortamlarda inanılmaz çalar. Ama kapalı alanlara geldiğinde şizofren hali onu esir alır. Lopez sayesinde Beethoven’ın 3. senfonisinin çalındığı bir provaya gider. Müzik girer ve dünya durur. Tanrı’nın ve Beethoven’ın eli başına usulca dokunur. İlikler donar.

O an hissettiklerini, ben de sevdiğim müziği dinlerken hissederim. Ve film boyunca kulağıma boca edilen doğaüstü klasik müzik tınılarını dinlerken bu dünyadan uzaklaşmıştım. Nathaniel Tanrı’yı, yüceliği ve daha ulvi şeyleri nasıl hissedip diken diken oluyorsa ben de hissettim. Ve hissediyorum da her zaman.


Bütün olan biten inanılmaz bir tecrübeydi. Bu ruhu görebilseydiniz, neler hissedebildiğini ve hissedebildiğimi hissedebilseydiniz. Aynı konser salonunda aynı müziği dinleriz. Ama aynı değildir işte. Aynı olmayız. Siz beni ya da onu izlerdiniz, ben ve o ise müziği. Müziğin o derin harmonisi bir araya gelip çaldığında düşünürsünüz ki,

“Oralarda bizden çok daha büyük şeyler var. Bizden çok daha büyük bir şey var ve o bunu yaşıyor, o bununla yaşıyor. Kendini müziğe teslim ediyor.”

Sizler hiç böyle hissedemeyebilirsiniz belki de. Herkes hissedemeyebilir. Hissedebilenler için bu bir lütuf. Bir meziyet.. Doğumunda ruhuna yerleştirilmiş mükemmel bir leke gibi.

Bu filmin bir müzik filmi olduğunu düşünmeyin. Aslında yaşanmış gerçek bir hikaye ve bir biyografi. Steve Lopez’in ‘The Soloist’ isimli kitabından derlenen etkileyici bir biyografi filmi. Müzik bu filmde çok güçlü bir araç, ama asıl dokumalar kimsesizlerin, toplumun yapısı üzerine yapılıyor. Filmi izlerken dünyada ne kadar çok çaresiz, hasta, evsiz ve kimsesiz insanlar olduğunu görüyorsunuz. Onların ruh haline şahitlik ediyorsunuz. Bazıları o kadar masum ve o kadar şahsına münhasır karakterlerdir ki, onlarla muhabbet ederken neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Normal bir insanın yapamayacağı muhabbetin çok daha ötesinde, çok zekice ve masumane bir bakış açısı. Bu film aslında müziğin yüceliği altında bir toplum panoraması. Bir mücadelenin öyküsü. Jamie Foxx ve Robert Downey JR. oyunculuklarıyla silip süpürüyorlar


Filmin sonlarında Nathaniel çatır çatır çalmıyor. Dünyaca tanınan bir ünlü olmuyor. Zenginlere solo konser vermiyor. İnsanları müziğiyle şok etmiyor. Bu üstün meziyetine şahitlik eden, artık hayatında her daim bir arkadaşı olarak kalacak olan Steve Lopez’den başkası değildir. Hayatın çok içinden ve derinliklerinden..


Müziğin derinliklerine inebilmek ve bu filmi seyredebilmek; Tanrı’ya, kutsal ve yüce bir şeye, bu dünyanın çok üzerindeki bir şeye ulaşabilmekle eşdeğer.

Dahiler normal olamaz. Normal olsalardı, bu dünyanın ötesinde olan bir şeye imza atamazlardı. Tıpkı zamanın çok ötesinde bir zihne sahip olduğu için yarattığı melodiler nedeniyle şeytan tınıları diye töhmet altında tutulan ve ruhuna şeytan kaçmış denen Paganini gibi..

Güzellik ve Yetenek


1982 doğumlu Güney Koreli Kim Ah-Joong gizli kalmış yeteneklerden biri olsa gerek. Aktris, model ve muazzam bir sese sahip bir şarkıcı. Güney Kore’de oldukça popüler bir isim. 2006 tarihli “200 Pounds Beauty” isimli film ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu film harika müziklere sahiptir ve çok sıcaktır. Sevdiğim filmler listesinde yer almaktadır.


Kim Ah-Joong’un 2006 yılında 24 yaşında olduğunu düşünürsek, bu yaşta bir çok yeteneği üzerinde barındırmak ilginç olsa gerek. Biz 24’ümüze geldiğimizde iş hayatına atılıyorduk. Bu tür kişiliklerin yanında kendimizi bazen kabız hissetmiyor değiliz.


Güney Korelilere acayip bir zaafım vardır, garip hissederim kendimi. Şehvetli bir şey değil bu ama. Kırılgan hissettiriyor. Gerçi kendisi bana göre yerkürenin en güzel kadınlarından biridir.

“200 Pounds Beuaty” filminden şu iki videoyu izlemek yeterince fikir verir yeteneği hakkında. Özellikle “Maria” parçası müthiş. Harika bir performans.







“Genug!” Demişti Immanuel Kant Ölüm Döşeğinde


Tanınmış insanların ölürken ettiği kelamlar bazen ilginç bulunur. Özellikle Immanuel Kant’ınki. Öldüğünde son sözü Genug (Yeter) olmuştu. Belki de hayatın sonlanışını ifade edebilecek en naif ve keskin kelimedir. Sadece bir kelime..

Tarihe geçmiş bazı kişilikler de ilginç kelamlar etmişlerdi.

Agrippina, Neron’un Annesi – 59 – “Rahmime vur”

Martin Luther – 1546 – “Evet”

Kral VIII. Henry – 1547 – “Keşişler, Keşişler, Keşişler!”

Thomas Hobbes – 1679 – “Karanlıkta büyük bir atlayış”

Voltaire – 1778 – “Tanrı adına, bırakın huzur içinde öleyim”

Mozart – 1791 – “Bunu kendim için yazıyorum”

Napolyon – 1821 – “Josephine”

Beethoven – 1827 – “Komedi bitti”

Hegel – 1831 – “Ve o beni anlamadı”

Goethe – 1832 – “Daha fazla ışık”

Henrich Heine – 1856 – “Tanrı beni bağışlayacak. Bu onun mesleği”

Charles Darwin – 1882 – “Ölmekten zerre korkmuyorum.”

Karl Marx – 1883 – Kendisinden son bir söz istenince: “Hadi, defol!”

Marcel Proust – 1922 – “Yeterince yazdım. Artık ölebilirim”

Heinrich Himmler – 1945 – “Ben Heinrich Himmler’im”

H. G. Wells – 1946 – “İyiyim”

27 Ağustos 2010 Cuma

Sen Bir Başkasın Imogen Heap


Her ne kadar iflah olmaz sert Heavy Metal (özellikle Death Metal) dinleyicisi olsam da “Heavy dışında hiçbir şey dinlemem” diyenlerden değilim. Ne hoşuma giderse, yeri gelince farklı tarzları da dinliyorum. Bu isimlerden biri ise yıllardır bir köşemde duran, gerçekten beğendiğim ve özel bir sevgi beslediğim İngiliz müzisyen, şarkıcı ve söz yazarı Imogen Heap’tir.

Imogen’ın çok özel bir müzik yaptığını düşünmekle birlikte yaptığı müziği dar bir kalıba sokmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Müziğinin Rock’tan elektroniğe, alternatiften bağımsız müziğe, sentezör poptan klasiğe geniş bir yelpaze içerisinde yüzümüze yellenmesi, çaldığı enstrüman adetinin haddi hesabı olmaması, adeta tek başına bir orkestra olması, bu müziği bizzat kendi yaratması ve bunu muazzam sesiyle beslemesiyle sıradan bir müzisyen olmadığını söyleyebilirim.

Frou Frou ile yaptığı düetlerle de adından söz ettiren Heap, geçtiğimiz yıl çıkardığı Ellipse albümüyle kaldığı yerden devam ediyor. Tamamen müzik için yaratılmış bir yaratık olduğunu düşünüyorum. Başlangıçta ilk albümü iMegaphone (Imogen Heap anagramından türetilmiştir) ve Speak for Yourself ile kalbimde taht kuran Heap, son albümü Ellipse’in giriş parçası “First Train Home” ile kulağınızın pasını alsın. Hem de canlı performans ile.. Bu kadın normal değil..

Galatasaray’ı Nasıl Bilirdiniz?


1992 yılında 2-1’in rövanşında, Galatasaray, Werder Bremen’in karşısına çıkarken o günkü şanssızlığı oyuncuların beceriksizlikleri, isteksizlikleri veya kapasitesizlikleri değildi. Takımı o gün 0-0’lık sonuçla turdan eden şey sadece bir balçık parçasıydı. O günkü takım o gün turu geçebilmek için formasını, karlarla bezenmiş bataklığın devasa parçalarıyla kirletmiş, terini son damlasına kadar dökmüştü. İnsanın doğayla olan savaşında galibin adı bu kez doğa olmuştu, Werder Bremen değil.

2000 yılında Galatasaray UEFA Kupası Finali’nde on kişi kaldıktan sonra sahada onu hala diri tutan şey, sadece futbolcu kalitesi değildi. Büyük bir azim, istek, sonuna kadar savaşmak ve en başından sonuna kadar inanmışlıktı. İnanmışlık, azim ve istek yoksa eğer, ne kadar kaliteli olursan ol, içinde yoksa bu hislerin minik bir kırıntısı dahi, sokaktaki sıradan bir vatandaşın futbolcuğundan farkınız kalmayacaktır.

Uzatma dakikalarında omzu çıkmasına rağmen sinirden titreyen dudaklarıyla bandajını yaptırıp hala sonuna kadar savaşan bir kaptana sahipken, Henry’nin kafa vuruşunda ‘tamam, bu gol oldu’ diye gözlerimizi kapatmışken, bizi hayata döndüren Tafi’nin hayat öpücüğü olmuştu. Galatasaray’ı iliklerine kadar hisseden, tüm kalbiyle oynayan ve yenilecek bir gole isyan eden Tafi’nin hayat öpücüğü.. O zamanların kaptanı, kaptanları.. Günümüzün kaptanı..

1991 yılında, Galatasaray hiç de iyi zamanlarında değilken, Roman Kosecki kadrosundayken, bazı sorunlarla çalkalanırken, o zamanların öyle pek de kötü olmayan takımlarından Banik Ostrava’ya evinde 1-0 mağlup oluyordu. Hiç kimse turdan emin değilken, tamam, bu turu kaybettik diye düşünürken, deplasmanda, 1-0 geriye düşülmesine rağmen, hayatında ilk kez forvet oynayan Yusuf Altuntaş topu tavana asıyor, akabinde Kosecki’nin golü geliyordu. Hiç iyi zamanlarında olmayan bu takımın DNA’sı Avrupa’da farklılaşıyordu. Maçı kaybetseler bile “hayır, mücadele etmediler” diyemiyordunuz.

Geçmişle yaşanmaz ki ama. Neden bunları yazıyorsun? Hepsi geride kaldı. İleriye bakmak lazım diyebilirsiniz. Kesinlikle doğrudur. Ama tarih ya da geçmiş ne için vardır? Neden sürekli hatırlanmalı ve irdelenmelidir? Geçmişten dersler çıkarmak, feyz almak veyahut geçmişte düşülen hatalara düşmemek için. Geçmişini iyi bilen bir topluluk asıl DNA’sını asla unutmaz ve yıllar boyu ebeveynin çocuğuna genlerini aktarması gibi, bu genleri ruhunda barındırır. Veyahut o topluluğu yönetenler, topluluk içine bireyleri katarken ilgili DNA’yı ve ruh kalitesini dikkate alırlar. Eğer almazlarsa, işte dün Galatasaray’ın düştüğü durumla karşı karşıya kalırsınız.

Bundan tam on yıl önce bu takım Real Madrid’in elinden Süper Kupa’yı alırken, Victoria, Perez gibi vasat oyuncularla Liverpool, Barca gibi takımlara kafa tutarken sahip olduğu bir dürtü vardı: İstek, azim ve inanmak. Futbolcu kalitesi ne kadar önemli olursa olsun, siz birlik oluşturamıyorsanız, küskün çocuklar gibi oyun oynuyorsanız isminizin hiçbir önemi kalmıyor. Bugün ise ikinci sınıf takıma bile oyununu kabul ettiremeyen, küskün bir adamı kaptan olan bir güruh var.

Eğer teknik direktörünüz maçın ardından “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” diyorsa, bu bombanın yönetimin kucağına bırakılması demektir. Rijkaard geldiğinde ‘Rijkaard’ı getirmek bir devrimdir’ diyen zihniyetin sadece Rijkaard’ı getirmeyi devrim olarak gördüğünü, maç ardından yapılan açıklama sonucunda ise futbol konusunda tek yetkilinin Rijkaard olmadığını ve yönetimin, isim sahibi bir hocanın işine karıştığını, istediklerini gerçekleştirmediğini kanıtlar.

Gariptir ki, bundan 90 yıl önce, Türk Milleti, giyecek çarığı, yiyecek azığı yokken Mustafa Kemal ve askerlerine her şeyini hibe etmişti. Aylar boyu nice cefalar çekmişti. Çarığı ve azığı yokken, elinde olan iğneyi, vidayı, ipliği, minicik azığını Mustafa Kemal’in ve yüreğinden gelen ordusunun emrine amade etmişti. Devrim öyle gelmişti. Çok kan dökülmüştü, çok acılar çekilmişti ama gelmişti işte. Gelmişti. Devrimlerin kanlı olması bundandır.. Kan dökmeden, acı çekmeden devrimin gerçekleşmeyeceğini öğrenemedi bu zihniyet..

Yönetimin kaçışı öyle bir kaçıştır ki, Rijkaard söyleminin gerçekliğinin kabul edilişi aslında öyle ağır bir şeydir ki, her maç sonrasında, kaybedilen bir maç sonrasında bile resmi sitesinde Rijkaard’ın basın toplantısına hemen yer verirken, dünkü basın toplantısına dair tek bir kelam geçmedi hala. Koyabilirler de, ama “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” açıklamasını koyabilirler mi? İnanıyor musunuz? Demokrasinin beşiği Galatasaray’da...

Biz merhumu iyi bilirdik ama bu kadar çabuk öleceğini bilmezdik.. Ruhunun, forma aşkının, kenetlenmenin, takım olmanın bu kadar çabuk öleceğini.. Her şey rağmen hakkımı helal ediyorum. Hakan Balta’ya bile. Çünkü ne olursa olsun, o Sarı Kırmızılı forma onların üzerindeyken ne sövebilirim, ne küfür edebilirim. Canlı bir şekilde şahitlik ettiğim ve en kötü dönem olarak gördüğüm Sigi Held zamanında bile sövmedim ben bu takıma.. Her şeye rağmen..

Sorunları tek tek yazmak istemiyorum. Herkes her şeyi görüyor sonuçta. Takımın dün sahaya çıkan kadrosu o biçim adamlardan oluşmasa bile, normal şartlar altında ikinci sınıf bir takımı ne yapıp ne edip eleyebilecek güce sahiplerdi. Bu biraz da istek, azim ve inanmakla alakalı. Hakan Balta’nın yaptığı fahiş hataları gördükçe, Arda’nın bitmiş haline şahitlik ettikçe burnuma hep yeniçeri ruhu kokusu geliyor. Çünkü bu oyuncular Terim’in olduğu bir yerde bunların hiçbirini yapamazdı. Yemezdi. Oyuncular Rijkaard’ın kuyusunu mu kazmak istiyorlar bilmiyorum ama dünkü açıklamalar sonrası Rijkaard’ın asıl kuyusunu kazan merci bellidir: Yönetim..

Hani Florya’da beş çıkış kapısı vardı ya? Sahi! Nerede o?

26 Ağustos 2010 Perşembe

İnatçı ve Savaşçı Bir Kız: The Ramen Girl


Hayatta karşımıza her zaman sorunlar çıkar. Bu hayata bir kere gelmişsek eğer; benliğimizi bulduğumuzda, ellerimiz cebimizde hayat basamaklarını çıkamayacağımızı deneyimlerimizle öğreniriz. Hayatın karşımıza çıkardığı sorunların bir son bulması mümkün değil. Hal böyle olunca insanoğlunun her türlü şartlara karşı göstereceği direnç ve sağlayacağı uyum devreye girer. Eğer insanın ruhunda inatçılık ve savaşçılık varsa, her ortama, her soruna direnç gösterir ve uyum sağlar. Ruhunda inatçılık ve savaşçılığın gram ağırlığı yoksa, hadi geçmiş olsun.

İnsanoğlu karşısına bir yol çıktığı zaman bunu nasıl karşılar? Durumun genel perspektifini çıkararak olayın tekniğini kapmaya mı çalışır, yoksa inat ettiği o işin ruhunu kapmaya mı? Görüntü ve teknik belki önemlidir ama o işin içinde yürekten gelen bir dokunuş, iç sesten gelen bir hamur yoksa ortaya çıkacak şey sıradan bir şeydir.

Sevgilisi yüzünden Japonya’ya giden Abby’nin başından geçenler o kadar kolay olmasa gerek. Sırf bir sevgili yüzünden tüm hayatını değiştirecek bir karar alarak Japonya’ya giderseniz ve sevgili daha birkaç ay olmadan Japonya’dan çıkıp giderse sap gibi kalırsınız bir anda ortada. Ya geri döneceksinizdir, ya yabancı bir ülkenin topraklarında yalnızlık tohumlarını yutkunursunuz gözyaşları içinde ya da bir gün balkonunuzdan bakarken, köhne bir Ramen lokantasının karanlık içindeki o çekici kırmızı ışıklarına ve sıcaklığına şahit olur ve oraya gitmek istersiniz. Gidersiniz de..


İnanılmaz bir sağanak yağmur yağarken Ramen lokantasına girersiniz. Kapatılmıştır aslında. Orta yaşı biraz geçkin karı koca işletmektedir orayı. Size Japonca kapalı olduklarını söylerler. Siz Japonca’nın J’sinden bile anlamamaktasınız. Gözyaşları içerisinde ne kadar yalnız olduğunuzdan, dertlerinizden bahsedersiniz. Söylediğiniz tek kelimeyi bile anlamazlar. Sizler de onların söylediği tek kelimeyi anlamazsınız. Neler söylendiği hiç anlaşılmasa bile bazen beden dili, gözyaşları, o masumiyet bir şeyler anlatır. Sizi deli sansalar bile! Önünüze bir tas ramen koyarlar.

Ramen.. Bir yemek. Makarnanın çorbalısı gibi bir şey. Domuz eti suyuna, soya sosuna veya tavuk eti suyuna yapılan ve bir çok malzeme eklenen makarna yemeği. Rameni silip süpürür kızımız. Hemen karşısındaki kedi heykeli el sallar ona. Gülümser. Gözyaşlarından eser kalmaz.

Ertesi gün tekrar gelir ve orada çalışmak ister. Ramen ustasının öğrencisi olmak istediğini söyler. Usta öyle çok çektirir ki! Başlangıçta ne kadar pis iş varsa yaptırır. Tuvaletten kapkacaklara kadar. Çok gaddar bir ustadır kıza karşı. Ama hepsinin bir nedeni vardır.


Filmin sıcaklıkla beni kavradığını, Brittany Murphy’nin oldukça sevimli oyunculuğuyla beni kendisine aşık ettiğini söylemeliyim. Film boyu usta ne kızın söylediklerinden bir şey anlar, ne de kız ustanın bir şey söylediğinden anlar. Bir taraf sürekli Japonca konuşur, diğer taraf İngilizce. Birbirimizin kelimelerini anlamasak bile sanki bir şeyleri hissederiz. Asıl anlatılmak istenen şeyin ne olduğunu, neleri anlamamız gerektiğini ve duygunun sesinin olduğu yere bakmamız gerektiğini.

Bir insanın güçsüz ve ağlak bir ruh haline sahipken, saçma sapan kararlar almışken, başlangıçta aptal gibi görünürken, savaşçı ve inatçı bir ruha bürünüp, kimsenin o güzelliğiyle tuvalet taşlarında dahi sürünmeyeceği bir ruh halinin her şeye göğüs gererek idealist bir yaşamın kollarına atıldığını görmek nasıl bir etkide bulunabilir iç dünyamıza? Devasa bir güzelliğe rağmen hiç burnu büyük davranmamak, çirkin ve sıradan insana bile büyük bir alçakgönüllülükle yaklaşmak, onlara bile sevgi vermek, koca bir kalbe sahip olmak içimizi sıcak tutan bir olgu.


Görüntüsüyle, o zamana kadar olan yaşantısıyla, başlangıçtaki yumuşaklığı ve ağlaklığıyla Japonya’nın ruh ve karakterine tamamen ters olan bir Amerikalı’nın özünde çok inatçı ve savaşçı bir ruh olarak ortaya çıkması, idealistliğinin peşinden koşturması sonucunda asıl mutluluğu ve huzuru yakalaması ve nihayetinde aslında tam bir Japon ruhuna sahip olduğunu kanıtlaması, insanoğlunun her ortama ayak uydurabileceğinin simgesi. Tabii ki inatçı ve savaşçı olmak koşuluyla..

Yıllar boyu nice Amerikalı'ya Japonlar tarafından Uzakdoğu sporları öğretildi filmlerde. Her seferinde bir intikam mücadelesi vardı. Klişe halini almış bir görüntü. Bu sefer yine bir Japon hoca, Amerikalı bir öğrenci. Ama konu dövüş değil. Ruhunu ortaya koyacağın, insanları tadıyla ağlatacağın bir yemek..

Bazılarına göre belki sıradan bir film, bazıları belki hoşlanmaz bile. Bu bakış açısıyla ilgili. Japon ruhuna karşı bir sevgim olduğu aşikar. Önemli olan hayata dair bir şeyler yakalayabilmek. O samimiyet ve alçakgönüllülük.. İçimizin sesini dinlemek. Bazen öfkeyi, bazen de inatçılığı yakalayabilmek.. Sonuna kadar inatçı olmak.

Not: Brittany Murphy 20 Aralık 2009 tarihinde 32 yaşındayken kalbindeki rahatsızlık nedeniyle vefat eden bir sanatçı. 1970 doğumlu kocası Simon Monjack ile 1,5 yıl evli kalabilmişlerdi. Ölüm onları ayırmıştı. Ama Monjack de 6 ay sonra 23 Mayıs 2010'da vefat etti. Bu anlamda çok üzücü bir yaşam öyküsüdür Murphy - Monjack birlikteliği..

25 Ağustos 2010 Çarşamba

33 Yaş Sendromu & Ölüm Vakti


"Second Life Syndrome" demiş Riverside şizofrenik bir şekilde...

Öte yandan;

"Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider."
demiş Cahit Sıtkı Tarancı...


Yalan...

Külliyen yalan...

Ömrün yarısı 35 değil, 33... Bunu bilir bunu söylerim.

Dirildiğimizde vücuda geleceğimiz yaşmış 33!!! Bu inanışa göre insanlar dirildiğinde her biri 33 yaşında olacakmış. İlginç!

Bir bebe olarak ölseydik 33'teki görünümümüzü görebilmek.

Ya da 80'lik bir dede olarak ölsek 33 olarak dirilebilmek...

Dua edelim de spermler yeniden dirilmiyor. Trilyonlarca 33 yaş spermleri... Öteki dünya kaldırmazdı katrilyonlarca 33 yaş spermlerini...

Yurtdışında yüksek lisans yapabilmek için söz konusu yaş sınırıdır 33...

Ya da bir futbolcunun ve kamu görevlisinin yurtiçindeyse askerliğini en son erteleyebileceği yaş sınırıdır 33...



33 yaş...

Ömrün en olmuş dönemi ve yaşı...

Tamamen diğer yaşlardan yalıtılmış bir yaş...



Aynı zamanda bazı büyük hastalıkların başlama evresini gösterebileceği yaş sınırıdır 33...

Kendini öne sürme ve varolma savaşının başladığı yaş sınırıdır 33...

Mantıkların daha da güçlendiği ve duygusallığın azaldığı yaş sınırıdır 33...

Sağlık durumunun artık eskisi gibi kendisini revize edemeyeceği ve artık yaşlanmaya hazır olmanın, ne yapılırsa yapılsın yaşlanmanın önüne geçilemeyeceğinin, koroner kalp hastalığının yüzde ona yükseleceği yaş sınırıdır 33...

İnsan hayatının en önemli 3'lerinden biridir 33... Kendi içlerinde sorunlar barındırır...

Bir balet için dede olmak demek 33 yaş...

33 yaş her şeyin merkezidir.



Nasıl ölmek isterdim?

Fantastik!

Kamelot'un "Up Through the Ashes" parçasının 2:46 ve 3:33 süresi arasındaki melodileriyle...

Çığlık ata ata...

Yine karşımıza 33 çıktı...

Parçanın 1:33'üncü süresinde Roy Khan "insan ötesinin" çok ama çok içten bir şekilde "You want to die..." demesi, "mesajı al ulan pezevenk!" tadında...

Ne de fantastik...


Gün gelip yaş 35’e dayansa da ömrün yarısı değildir.


-------------------

2007 yılında 31 yaşındayken yazmış olduğum bir yazının bir kısmı.. İki yıl öncesinden, sendrom olur mu acaba sorusu vardı zihnimde. Şu an yaş dayandı 34’e. Yaş 35 olsa da önemsiz. Ömrün yarısı değil.. Gerçekten de.. Ne sendrom var ne de bir şey..

Tek bildiğim her geçen gün büyümek. Sürekli büyümek.. İçimdeki çocuğun hep yaşaması ve yaşanan onca hengameye rağmen bazı zamanlarda kendimi hala büyümemiş gibi hissetmek.. Mutluyum lan anasını satayım diye keyif çatmak..

Killing Me Killing You!


Uzun yıllar önceydi. Ne kadar da mutlu günleri olmuştu. Artık her şey, geçmişin tozlu yapraklarında barınıyor ama kalpteki yerini ilk günkü tazeliği ile koruyordu. Ömrünün son günlerini yaşıyor gibiydi. Hayatında, onun anıları dışında başka bir anlam kalmamıştı. Sadece kendisi, evi ve onun anıları vardı. Sürekli yaptığı gibi, her gün onun evine gidiyor ve ona bakıyordu. Üzerindeki fazlalık otları alıyor, taşını temizliyor ve toprağı düzeltiyordu.

Acaba toprağın altında huzurlu muydu? Rahat mıydı? İçindeki ses, onun rahat olduğunu söylüyordu. Ama kendisi hiç rahat değildi. 67 yıllık yaşamının son 19 yılı hiç de rahat değildi. Her gün yaptığı gibi derin derin ona baktı…

Toprağın altında olan ona…

Gece olmuş, yatağına girmiş ve uyumuştu. Saatler geçti, gecenin rengi iyice derinleşti ve sonra gökyüzü aydınlandı. Yeni bir gün başlıyordu fakat asla uyanamadı…

İnsanoğlunun içini dolduran bir çok yoğun duygu mevcut; mutluluk, karamsarlık, neşe, umutsuzluk, sevinç ve üzüntü gibi. Bazı insanlar mutluluklarını karanlıklarda yaşarken, bazı insanlar da mutlu olmak için sahip olunması gereken tüm kıstaslara sahip olsalar da kendilerini asla mutlu hissetmezler.

Peki mutluluklarını karanlıklarda yaşayanlar?

Onlar için gün ışığı çekici değildir. Gecenin başlamasıyla gün onlar için doğar ve kendilerini bulurlar. Gecenin derinliğiyle kendi yoğunluklarında yaşamaya başlarlar ve bir çok şeyi dibine kadar hissederler. Onlar için bu anlar vazgeçilmezdir ve inanılmaz mutlu olurlar. Hissedişler karamsar, melankolik, derin, duygusal ve karanlıktır ama bunların birleşiminin sonucu inanılmaz bir mutluluğa eşittir. Gecelerdir mutluluk şarkılarını söyledikleri. Aslında söylenen şeyler hiç de mutlu değildir, neşeli değildir, hayat dolu değildir ama ona verdiği haz mutluluktur.

Eeee, Sentenced’dan gelsin o halde. Killing Me Killing You.. Dinlemeyen mezar taşı olur!


24 Ağustos 2010 Salı

Kont Drakula Miti ve Vlad Gerçeği


Drakula veya Kazıkçı Vlad (Türk tarihinde Kazıklı Voyvoda olarak bilinir) olarak da bilinen Eflak prensi III. Vlad (1441-1476) tarihe acımasızlık efsanesi olarak geçti. Son zamanlarda sapıklıklarına eklenen cinsel vurgular kötü ününe ün kattı. Ama o Romanya’daki doğum yeri Sighişoara, Poenari ve Bran’daki şatoları ziyaret edilebilen tarihi bir kişiliktir. Eflak prensliği aşağı Tuna’nın solunda kalır ve onu bağımlısı kabul eden Büyük Macar Krallığı ile büyüyen, haraç ödediği Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışmıştır. 1443-1444 Varna Haçlı Seferi sırasında, o yeni yetmeyken, Osmanlı padişahı II. Murat’a rehine olarak gönderilmiştir ve maruz kaldığı belalar onun sonraki obsesyonlarının psikolojik kökeni olarak değerlendirilebilir.

Türklerin ceza olarak pala, yani “sivri sopa” kullanmaları iyi bilinir. Ama III. Vlad’ın elinde bu korkunç bir terör aracına dönüşmüştü. İyice inceltilmiş ucuyla ince ve yağlı kazık kurbanın rektumundan sokulup ağzından öyle çıkartılırdı ki, ölüm günlerce gecikebilirdi. III. Vlad 1456’da, Türklerin İstanbul’u fethetmelerinden sadece üç yıl sonra iktidara geldi ve kendini kafirlere karşı direnen Hıristiyan prenslerin savunucusu olarak gördü. Tuna’ya yaptığı bir sefer, söylendiğine göre ona, merhametle kafası kesilen ve yakılanlar dışında, kazıklanacak 23.883 tutsak kazandırmıştı. Yurdunda iktidarı Eflak soylularının kitle halinde öldürülmesiyle başlamıştı. Herhalde yirmi bin erkek, kadın ve çocuk şatonun penceresi önündeki ormanda kazığa geçirilmişti.


Drakula’nın Macar kralı Matyas Corvin tarafından yakalanıp hapsedilmesi 1463’te Viyana’da Almanca bir eserin yazılmasına yol açmıştı: Geschichte Dracole Waide ve ortaya çıkan edebiyatın kaynağı bu kitap oldu. 1488’de çıkan Rusçasını herhalde Korkunç Ivan biliyordu ve anlaşılan ondan yararlandı. Bu kitabın sayfaları bize Doğu’da ve Batı’da dinsel fanatizmle patolojik zalimlik arasındaki tuhaf bağlantıyı gösterir. İspanya Engisizyonu yıllıkları veya İngiltere’de John Foxe’un “Book of Martyrs” (1563) kitabında anlatılan Marian sorgulamaları, Eflak vampir-prensinin yarattığı dehşetle aynı türden hastalığa aittirler.



Norman Davies’ın Avrupa Tarihi isimli eserinden

80’inde Bile Çatır Çatır Yazan Yazar: Ursula K. Le Guin


Çocukluğumdan beri kitaplara aşık olduğum söylenebilir. Hiç unutmam. İlkokula başlamıştım. Daha okumayı sökememiştik. Harfleri hecelemekle uğraşırdık. Başlangıçta biraz zorlanmıştım. Bir gün öğretmenim sınıf kitaplığından bir kitap uzattı. Yavru fil ile ilgili öyküydü. Dilimi dişlerimin arasında sıkıştıra sıkıştıra, afacan çocuklar gibi dilimi zorlanıyormuş gibi oynata oynata okumaya başlamıştım. Okuduğum ilk kitaptı ve çarpılmıştım. İlgili öyküyü okurken çok etkilenmiştim.

Bu öyle bir etkide bulundu ki, o yaşımdan sonra sürekli bir şeyler okurken buldum kendimi. Annem ben çocukken ne zaman beni yanına alıp misafirliğe gitse, ne bir oyuncakla oynardım, ne de yaramazlık yapardım. Nereye koyulmuşsam orada put gibi dururdum. Sonra annemi hafiften dürterek “anne, okuyacak bir şeyler var mıdır?” diye sorardım. Konuk olduğumuz ev sahibi de bana bir kitap verirdi ve annem kalkıp gidene kadar büyük bir zevkle, hiç sıkılmadan kitabı okurdum.

Bunun getirdiği bazı alışkanlıklar var yaşamımda. Yemeğimi yerken önümde muhakkak okuyacak bir şey vardır. Ne zaman yatağa girsem, uykum gelene kadar kitap okurum. Sürekli kitap satın alırım, odamdaki kütüphanemde yer kalmasa bile almaya devam ederim ve onların olmadığı bir yaşam düşünemem. Tıpkı müziksiz bir hayat düşünemeyeceğim gibi.


Hayatımın yazarı Marcel Proust’tur ama akabinde beni çok etkileyen önemli yazarlar vardır. Onlardan biri günümüzde 81 yaşında olan ve hala büyük bir aşkla yazmaya devam eden Ursula K. Le Guin’dir. Bilim Kurgu ve fantezi türünde yazıları olan yazarın şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatına dair eserleri de vardır. Yerdeniz Serisi ile birlikte Sesler, Marifetler, Güçler, Mülksüzler gibi kitaplarıyla beni çok etkilemiş bir yazardır.


Ursula’nın yarattığı dünya kendine hastır. Yaptığı betimlemeler ile kendinizi yaşadığınız bu dünyadan daha uzakta başka bir dünyada buluyorsunuz. Yarattığı karakterler ise öyle ahım şahım, müthiş özellikli, ortalığı yakıp yıkacak karizmada karakterler değildir. Yeri gelince çulsuz ve fakirlerden, sakat ve tecavüze uğramışlardan oluşur. Klasik kahramanların yapısından uzak karakterlerdir bunlar. Kitabın içeriğindeki gidişat hep bu kahramanların gözünden, dilinden anlatılır.

Ursula hayatı boyunca asice hareket ettiği için günümüz dünya profiline dair ilginç teoriler atar. Sık sık kölelikten bahseder. Kahramanlar köle olduklarının farkındadırlar ama bir yandan da bundan rahatsızlık duymazlar. Ama özünde bir çok şeyi sorgulamadıklarını, yeniliklere kapalı olduklarını ve yeniliğe dair bazı kelamlar geçtiğinde bunu bir nevi şeytan işi sayan ataerkil bir toplum yapısından demetler sunar. Özündeki teoriyi okuyucuya çaktırmadan aktarır. Toplumların cehaletini, saflığını, yardımseverliğini ve çarpıklaşmış düşüncelerini aynı potada çok iyi eritmesini bilir. Bunları yaparken Yunan mitolojisi, Taoizm, Varoluşçuluk, Jung etkilerinden faydalandığını fark edersiniz.

Yazarın en başarılı olduğu konulardan biri, sizi şu an yaşadığınız dünyadan alıp bambaşka bir dünyaya götürmesi. Yaratılan bu dünyanın aklınızda bir resmini çizersiniz ve kahraman, kendi dilinden fikirlerini, yaşadıklarını, kaygılarını anlatırken siz hemen yanı başında onu izliyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Kitabı kapattığınızda ise kendinizi şu an yaşadığınız dünyada, tekrar sorunlarla ve mutluluklarla kapsanmışken bulursunuz. Özgürlüğün ne demek olduğunu çok iyi anlarsınız. Sade ve akıcı bir dilin kendine has büyüleyiciliği ile kapsanmışken, garip bir şiddeti, karamsarlık ve karanlığı da tadarsınız. Tüm bu büyüleyici dünyaların içerisinde kahramanlarla birlikte yolculuk ederken tezatlıklarla karşı karşıya kalırsınız. Toplumlar içerisinde erkekler ve kadınların yeri, köleler ve efendiler, çocuklar ve erişkinler, mutluluklar ve hüzünler, hayatın ak ve kara yönleri..


Feminizm, anarşi, başkaldırı, özgürlük ütopyalarını muazzam bir dille bir araya getiren Ursula’nın asıl temeli dünya insanlarıdır. Tarzı belki bilim kurgu olarak geçer ama bu ne makinedir, ne uzay gemisidir ne de herhangi bir robottur. Sadece insandır.

Ursula, feminist düşüncelerin en derinliklerini benliği ve yazılarında taşısa bile diğer feministler gibi salt kadınlığın derinliğinde kaybolmaz.

Şöyle demiştir Ursula Teyzem:

“Apollo, ışığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, tapınırken kendisine çok yaklaşanı kör eder. Güneşe çıplak gözle bakmayın. Her fırsat bulduğunuzda karanlık bir bara gidip Dionysos ile beraber kafaları çekin. Tanrılardan söz edene bakın. Ben! Bir ateist. Ama aynı zamanda bir sanatçıyım ben, o yüzden de yalancıyım. Söylediğim her şeyden şüphe edin. Gerçeği söylüyorum. Anlayabildiğim ya da ifade edebildiğim tek gerçek, mantık açısından tanımlanacak olursa bir yalan, psikoloji açısından bir simge, estetik açısından bir metafor.”

Bu yaşında hala çatır çatır yazan ve hafıza kaybının ‘h’sinin görülmediği bu teyzeme ne diyebilirim ki?

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Crows Zero: Uçun Kuzgunlar Uçun!


Blogumu takip edenler Japon yönetmen Takashi Miike’yi çok sevdiğimi ve tüm filmlerinden büyük zevk aldığımı görmüşlerdir. Miike bana göre sadece Japon sinemasının değil, dünya sinema tarihinin en arıza ve dahi yönetmenlerinden biridir. Filmleri aşırı absürddür ve mantık sınırlarını zorlar. Bazen bir filmini izlerken alttan alttan derin mesajlar verir ama o mesajları alabilmek bizim için bazen zorlaşır. Eğer ki Japon toplumunun son zamanlardaki yozlaşmışlığını dikkatli bir şekilde takip etmişseniz, insanların birbirinin ağzını yüzünü kırdığı ve oldukça kanlı olan bir filmde bile derin mesajları alabilirsiniz.

Japon toplumundaki garip çözülmeyi bir Rockstar havasında aktaran yönetmen, tüketim denen canavarın dişlerine kapılmış toplumun nasıl her geçen gün insanlığından uzaklaştığını ve insanoğlunun absürd arzuları nedeniyle mantık sınırlarını zorlayan bir çok işe el attığını çok iyi aktarmaktadır. Bijita Q (Visitor Q) isimli bir filmi izleseydiniz benliğinizi kaybedebilirdiniz. Ki bu film hayatım boyunca izlediğim en arıza filmlerden biridir. Ölü sevicilikten anneyi çatır çatır babanın gözü önünde dövünceye kadar absürdlüğün sınırlarında gezen çetrefilli yapısıyla açık bir televizyon kanalında gösterilmesi imkansızdır.


Yirmili yaşların ortalarına kadar profesyonel olarak motosiklet yarışlarıyla ilgilenen Miike, 3 yıla 23 tane filmi sığdırmayı başarmış bir azmantordur. Onun filmlerini izlerken tek tek karakterlere baktığınızda ya da konuyu sorgulamak istediğinizde net bir fikir edinemezsiniz. Elle tutulur yargılara varamazsınız. Ama kurguya, tematik ve görsel unsurlara, sinema sanatının kullanılışına ve hepsinin üzerine bina edilmiş bütünsel yapıya baktığınızda çarpılırsınız. Ichi the Killer gibi insan kalbinin kaldırabilmekte zorlanacağı bir filmi izleyen, Miike’nin genel tarzından bir şeyler bulabilir. Bazen inanılmaz sanatsal filmlere imza atarmış gibi görünürken, bazen yakuza üyelerinin birbirine girdiği, sokak çetelerinin Fight Club tarzında birbirine giriştiği, bol kavgalı, kırdılı, aşırı kanlı, acımasız tematik unsurların sınırlarında gezen filmleriyle şaşkınlık yaşarsınız.

Ama neden?

Şöyle der yönetmen: “Bir filmde en az bir sahnede üzerinizden kamyon geçmiş hissine kapılmıyorsanız o benim filmim değildir!”

İnce işlerin adamıdır ve işkence takıntısı olan bir ruhun hastalıklı bir tezahürüdür Miike. Film bittiğinde ise her türlü yoruma açık bulursunuz kendinizi.


2007’de birinci ve 2009’da ikinci serisi yayınlanmış olan Crows Zero isimli filmi ise tarzıyla beni duvara mıhladı desem, yeridir. Öncelikle öyle vurdulu kırdılı, dövüşlü filmleri pek sevmediğimi söylemeliyim. Ama ne hikmetse bu filmi izlerken her saniyesinden inanılmaz keyif aldım. Adeta bir animeden fırlamışçasına birbirinden karizmatik bir çok ön ve yan karakterin olduğu, acımasız ve oldukça profesyonel çekilmiş dövüş sahneleriyle, bu dövüş sahnelerini ve arka plandaki tematik unsurları muazzam bir görsellikle gözlerimize seren Miike, efsanesini devam ettirmişti. Bu filmler o kadar beğenildi ki, ısrarla serinin üçüncü bölümü bekleniyor.


Filmden basitçe bahsetmek gerekirse; bir yakuza patronunun oğlu olan Genji, babasından daha iyi olduğunu kanıtlamak ve ileride onun varisi olabilmek için Suzuran adı verilen oldukça belalı bir lisenin liderliğini ele geçirmek üzere bu liseye geçiş yapar. Bu lise bildiğimiz liselere hiç benzememektedir. Hocaları olmayan, çevresi ve sınıfları çöp yığınını andıran, tüm camları indirilmiş, adeta terkedilmiş bir fabrika havasına sahip, eğitimin ve hocaların olmadığı ve polislerin ayak basmaya tırstığı bir yerdir. Lisenin kendi içinde hep bir liderlik mücadelesi vardır. Genji, sırayla herkesi kendi tarafına çekmeye başlar. Bunlar olurken birbirinden amansız dövüşlerin haddi hesabı olmaz.

Film genelde daha çok kanlı dövüşleri içerse bile, özünde hayata dair ilginç anekdotlar sunuyor. Suzuran eğer hayatın kendisi, hayatın en çok mücadele edilmesi gereken yönü ise, oradan savaşarak lider çıkmak ve nihayetinde mezun olmak ise hayata dair zorlukların üstesinden gelmekle eşdeğer. Filmde bazen gözlerimize serpiştirilen yakuza patronlarının bile kendilerine ait sağlam prensipleri var. Bazen dostluğun önemini fark edersiniz. Arkadaşınız için acı çekersiniz. Hatta onun için ölümü bile göze alırsınız.


Suzuran’da geçen hayat zordur. Eğitim yoktur. Tamamen bir güç çatışması söz konusudur. Suzuran’dan mezun olan ise kendisini hayatın çok farklı bir noktasında bulur. İş adamından zengin bir insanoğluna kadar. Geriye serseriliğe dair hiçbir şey kalmamıştır. Bazen de sonuna kadar bu ruhu kanınızda taşırsınız. Yaşınızın iyice ilerlemesi bunu hiç değiştirmez. Tüm bu mücadelelerin sonucunda asıl ortaya çıkan kilit kelime ve hayat temel yapıtaşlarından biri özgürlük ve bir kuzgun, bir kuş gibi rahatça uçabilmektir. Filmin bir çok anına serpiştirilmiş canlı konser performansıyla kulaklarımıza sunulan şarkılar, etkileyici sözler ise bu filmi tam anlamıyla bir şaheser haline getiriyor.

Vahşi tarafta yaşayan arkadaşlarıma
Bir sözüm var.
Şu uzaklaştıkça titreyen ışık
Bir gün seni buradan dışarı çıkarabilir.

Un ufak olmuş bir ikindi kesişiminde
Kanatsız bir kuş sürüsü görüyorum
Ne olduklarının farkında olmadan
Hayatta kalmaya çalışıyorlar

Güneş kanatlarını yakmış
Uçamıyorlar bile.
Ama hepsinin bir sevdası var.
Uçmak ve uçmaya devam etmek istiyorum.

Kendi kendine yaşamanın anlamı ne?
Seni zapt eden bombadan kurtul.
Her mevsimle yeni bir keşif gelir.
Değişmek ve değişimi sürdürmek istiyorum.

Bu liriklerin özünü anlayanlar bu filmin derinliğini de fazlasıyla anlayacaklar. Bizler ve filmde olan karakterler, tüm dünyadaki insanoğlu bir kuş. Uçmak isteyen.. Uzaklara gitmek ve özgürlüğün tadını çıkarabilmek isteyen.. Filme göz atanlar, bu yoğun düşünce helezonlarının boyunduruğunda uzun süre kendilerinden geçerken bulacaklar kendilerini.


Güneşin battığı, sağanak yağmurların yağdığı, onlarca kişinin şemsiyeyi elinde taşıdığı, atletizm salonunun ateşe verildiği ve bunun gibi bir çok sahnede ortaya konan görsellik tek kelime ile muazzam. Kilitlenip kalıyorsunuz. Şu ana kadar izlediğim en etkili filmlerden biri oldu Crows Zero serileri. Miike’nin hiçbir filmini boş geçemem zaten. Çünkü adamın boş bir filmi yok.

Galatasaray’ın Öğrenilmiş Çaresizliği


Aslında yazacak o kadar çok şey var ki! Ne yazsanız elinizde kalır. Sorunları görürsünüz, çözümü aklınızda evirir çevirirsiniz, yapılması gerekenleri zihninizde tartabilirsiniz ama şu karamsarlık hali var ya, hani şu dibe vurmuş moral durumu var ya, işte böyle bir karanlık kuyuya düşmüşken kuyunun dibine elini nasıl uzatman gerektiğini bilemezsin. Moral olarak iyice dibe çökmüş bu takım nasıl ayağa kalkacak, nasıl yeni baştan yürümeye başlayacak? Takımı, takımın içinden ayağa kaldıracak oyuncular var mıdır eskisi gibi? Bu teknik heyet motivasyon konusunda ne kadar iyi? Yönetim ise tüm sorunlar açık bir şekilde ortadayken bu sorunları çözmeye yönelik hiçbir şey yapmadan, bir de üstüne üstlük çorba gibi olmuş mor suratlarla maçı izliyorken hem de! İşin asıl vahim boyutu budur.

Son iki yıldır zannedersem bir kural yerleşti Sarı Kırmızılıların beynine. Eğer bir maçta geriye düşersen nasıl geri çevireceğin konusunda büyük sorunlar yaşayacak, acaba bu maçı çevirebilecek miyim korkusuyla en sakin olman gereken yerlerde elin ayağına dolaşacak ve ne yaparsan yap ayağındaki topu ya da başına konan topu ağlara gönderemeyeceksin. Sanki erkenden bir kabulleniş. Erkenden bir koy verme.

Gerçi Bursaspor maçı ilk yarı itibariyle öyle olmadı. Rakibin geldiği ilk atakta saçma sapan bir şekilde golü görmek ama ilk yarı boyunca rakibi sahasına hapsetmek, bir çok pozisyon yakalamak, sayısız korner kazanmak ve oyunu sürekli domine etmek yeterli olmadı. Baros ayağına gelen birkaç kısmeti geri tepmeseydi belki de şu an daha farklı şeyler konuşulabilirdik. Bu takımın sahadaki bu oyuncularla en fazla yapabileceği şey bu. Bir takımın kalbi olan orta sahanın Sarp – Ayhan – Barış gibi isimlerden oluştuğu bir noktada elden gelen bu. Bunun sorumlusu teknik heyet midir? Hiç sanmıyorum. Önemli maçların resmen başladığı bir dönemde hala bu takımın asıl sorunlarını çözemeyen bir yönetim varken teknik heyete laf söylemek doğru olmaz. Eğer teknik heyet, ikinci yarı takımın iyice durduğu ve düştüğü bir noktada, kulübesinde maçı çevirebilecek tek bir oyuncu dahi bulamıyorsa bu yönetimin günahıdır. Galatasaray gibi büyük bir takım hala Sarp – Ayhan – Barış orta sahasından oluşuyorsa bu garip bir büyüklüktür. Galatasaray’ın büyüklüğüne asla yakışmayan bir durumdur.

Bursaspor maçı kazandı diye Bursaspor iyi oynadı, Galatasaray kötü oynadı gibi bir şeyi söylemek haksızlık olur. Galatasaray özellikle ilk yarı elinden geleni yaptı. Maçı kazanmak için çok çabaladı. Bazen olmayınca olmuyor. 18 tane köşe atışı kullanıp bir tane bile gol bulamıyorsanız ne deseniz boş oluyor. Rakibe iki tane haybeden gol hediye edince bu sonuç kaçınılmaz oluyor. Galatasaray’ın bu yıl yediği goller içler acısı. İnanılmaz kötü ve yenilmeyecek golleri yiyorlar.

Bursaspor tarafı da kendini kandırmamalı. Bir şampiyon gibi oynamadılar. Özellikle iki takımdan habersiz bir futbolsevere maçın ilk yarısını izletseydiniz ve hangisi şampiyon gibi oynuyor diye sorsaydınız cevabı belli olurdu. Yeşillilerin şampiyon olan taraf olduğu söylenseydi ise bu nasıl bir şampiyon şaşkınlığı yaşanırdı. Bursaspor, karşısında her zaman böyle hata yapan bir takım bulamaz. Şampiyonlar Ligi’nde başarı istiyorlarsa, bu kadar geriye yaslanarak ve pasif oynayarak başarılı olabilme şansları çok az. Çünkü Galatasaray’ın yaptığı çocukça hataları yapmayacak takımların arenasında boy ölçüşmek kolay değil.

Bu maç bir kez daha gösterdi ki bu takımın lideri açık ve seçik Harry Kewell’dır. Sahada kaptanlık bandını takan 10 numaranın kaptanlığa dair bir şey yapmaması, oyun olarak sonuca isyan etmemesi, ipleri eline almaması ve birkaç maçtır küskün çocuğu oynamasını aklım almıyor. Desem ki taraftarın hep Kewell ismini seslenmesi moralini bozuyor, kendisini üvey evlat zannediyor, o zaman Kewell gibi savaş sen de, sen de oyununla isyan et diyesim geliyor. Ama bir takımın kaptanı bu kadar pasif kalmamalı. Savaşmalı, isyan etmeli, oyunuyla çıldırmalı ve takımın yaslandığı bir direk olabilmeli. Sağ kanada monte edildiğinden beri Arda küskünleri oynuyor maalesef. Bu doğru bir kaptanlık anlayışı değil. Arda, Kewell’ı kıskanmıyordur umarım. Umarım attığı tripler bundan değildir..

Maçın en ilginç noktalarından biri ise, kendi sahasında oynayan bir takım olmasına rağmen hakemlerce ve rakip oyuncularca posta koyulan bir Galatasaray’ın olmasıydı. Hakemin oyunu sürekli oynamak isteyen taraf olan ev sahibine bu kadar posta koyması, her fırsatta cezalandırması, Volkan Şen’in bariz ikinci sarı kartlık pozisyonunda körleri oynaması ve Galatasaray’a sıradan bir Anadolu takımı gibi muamele etmesi işin en vahim boyutu. Saha içinde oluşan bu tür reaksiyonlar bile Galatasaray’ı büyük takım mertebesinden alıp sıradan bir Anadolu takımı hüviyetine büründürmüş durumda. Takıma onca dayağı atan, onca hakareti eden, etmediği lafları bırakmayanlara diğer yanağını dönen yönetim anlayışının bunda ne kadar büyük payı olup olmadığını futbolseverlere bırakalım.

Bu takımı bu hale getiren bir numaralı sorumlu maalesef yönetimdir. Herkeste bazı hatalar vardır ama hatanın aslan payı yönetimin. Balık baştan kokar! Aylardır bu takım “adam gibi orta sahaya ihtiyacım var” diye inlerken aylar boyu bu soruna çare üret(e)memek ve bunu 2012’ye dayandırmak tüm göstergeleri delik deşik etmiş durumda. Öyle şeyler oluyor ki, yönetimin sanki kasten böyle şeyler yaptığını düşünmeye başladık. Rijkaard’ın bu isimlerle bir helva yapamayacağını, bir sistem adamı olduğunu ve sisteme uygun oyuncularla bir şeyler yapabileceğini bilmesi gerekiyor bu yönetimin. Yok, sisteme uygun oyuncular almayacaklarsa ve Rijkaard’a istediğini veremeyeceklerse ne gerek vardı Rijkaard ve ekibine 4 milyon avro vermeye? Getirirdiniz 200 bin avroya bir Kalli, sıradan oyuncularla dişe diş çarpışan oyuncularla şampiyonluğa oynardı. Ama Rijkaard’ın bir sistem yaratıcısı olduğunu ve bu sistemi otomatiğe döktüren bir zihne sahip olduğunu bilmeyen bir yönetim varsa durum vahimdir. Rijkaard maalesef çok iyi bir taktisyen ve motivasyoncu bir hoca değil. Yönetimin bu gerçeği biliyor olması lazımdı.

Taraftarların Kewell’a adeta tapması, açtıkları pankartlarla sürekli onu desteklemesi, herkesin Harry Kewell gibi olmasını istemesi, aslında özünde çok zeki bir tepkidir. Bu takımın an itibariyle en dirayetli oyuncusu Harry Kewell’dır. Yani yönetim tarafından resmen gözden çıkarılan Kewell. O istemedikleri adam sahanın en isyan edeni.. Ve bize hala 2012 diyorlar.. Yönetim bu mesajı çok ama çok iyi algılaması gerekiyor. Taraftarın bu sevgisinin derinliklerinde yönetime ince bir mesaj da var.

Bu moral bozukluğunu ortadan kaldırmak hiç kolay değil Çünkü bu takım mental ve psikolojik anlamda sorunlu oyunculardan oluşuyor. Kendilerini koy veren bir ruh yapısına sahipler. Öğrenilmiş çaresizliğin derinliklerine evrilmişler. Sorunlara karşı göğüslerini kanayıncaya kadar geremiyorlar. Çabuk bırakıyorlar. Eğer bir takımın kaptanı isyan edemiyorsa ve sahada küskünleri oynuyorsa ve elinden gelen her şeyi Kewell, Baros isimli iki yabancı yapıyorsa ve Galatasaraylılığın gereklerini bu iki oyuncu daha fazla yerine getiriyorsa, kaptan adeta kaçak güreşiyorsa, sorun sanıldığından daha büyüktür. Bu çok vahim bir tablodur. Bu moral bozukluğunu teknik heyet tek başına düzeltemez. Rijkaard böyle bir kişilik değil maalesef. Belki Neekens sert yüzünü gösterebilir ki o da oyuncular tarafından ne kadar dikkate alınırsa!

Peki şimdi ne olacak?

Ben size söyleyeyim.

Avrupa arenasına havlu atılır. Eskişehir’e kaybedilir. Ligin dibine iyice demir atılır. Kendisini ifşa etmesi gereken yönetim, cezayı kendisine keseceğine takım içi gereklilikler konusunda aç ve susuz bıraktığı Rijkaard’a cezayı keser. Ekibini yollar. İmparatorunu geri getirir. Sonra da gazete ve internet sayfalarında manşetler görürüz:

“Emperor strikes back!”

Acınası..

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Soğuk Topraklardan Sıcak Esintiler


Finlandiya’nın soğuk ve buzlu topraklarından bize sıcak sözlerle ulaşıyorlardı. Ortaya çıkardıkları eserlerde bizi yer yer hızdan tavana vurdururken, bazen de cehennemin dibine kadar indirip, o sıcaklıkta erimemizi ve bin bir türlü duyguları içimizde hissedip derin derin düşünmemizi sağlıyorlardı.

Sıcak esintiler, şiddetli rüzgarlar, pastoral geçişler, hüzünlü dokumalar ve usta dokunuşlar..

Hepsi kendi çapında üstün müzisyenlerdi ama her güzel şeyin muhakkak bir sonu oluyor. Şu an çok daha farklı bir çizgide ilerliyorlar. Eski tatları yok.

İsmini çok değerli bir kemandan (stradivarius; aynı zamanda dünyanın en pahalı müzik aletidir) türeten grubun oldukça hoşuma giden bir parçasıyla baş başa bırakayım sizi. Stratovarius’dan gelsin. Denizcilerin parçası gibi mübarek. :)


Coming Home

Sabahleyin uyandığımda
Evden oldukça uzaktayken
Gün boyu bir şeyler yapmayı deniyorum
Sevgimi gönderiyorum
Bu telefon kulübesinden

Öfkeyle dolanıp durmuştuk
Bir çok dağları tırmanmıştık
Ama tüm bu kötü zamanlar geride kaldı
Yol artık boş – Eve geliyorum

Sensiz
Yelkensiz bir gemi gibiyim
Esen rüzgardan beni koruyacak olan.
En yüksek dağları tırmandım
Dünyanın tüm okyanuslarını aştım
Sadece gülümsemeni görebilmek için

Yıllar boyunca biriken tüm sorumluluklar
Biliyorum, beklemek için geri dönüyor
Sadece ileriye bak, yol boş
Eve geliyorum

Her adımla eve yaklaşıyorum
Geri döndüğümde yalnız olmayacaksın
Yakında tanıdık evi gözlerimden önce göreceğim
Ve seni




20 Ağustos 2010 Cuma

Beş Çember Kitabı’ndan: BOŞLUK


Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur.

Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Yolunu şaşırmadır.

Strateji Yolu’nda da savaşçı eğitimi görenler, hünerlerinde anlamadıklarının boşluk olduğunu düşünürler. Gerçek boşluk bu da değildir.

Strateji Yolu’na ulaşmak için savaş sanatlarını tam olarak incelemeli ve savaşçı yolundan en ufak şekilde olsun, sapmamalısın. Ruhun yerleşikliğe eriştiğinde, gün be gün, saat be saat tekrarlatarak alıştırma yap. İkili yürek ve us ruhunu bile ve ikili algı ve görüş bakışını keskinleştir. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, yolunu şaşırma bulutları dağıldığında, gerçek boşluk, işte budur.

İster Budizm’de olsun ister sağduyuda, gerçek yolu kavrayana dek, olguların doğru ve yolunda olduğunu düşünebilirsin. Oysa, nesnel olarak baktığımızda, dünyanın yasaları açısından baktığımızda, gerçek yoldan ayrılan bir çok öğreti görürüz. Temel olarak doğruluğu, yol olarak da gerçek ruhu kabullenerek bu ruhu iyi tanı. Stratejiyi geniş anlamıyla doğruca ve açıklıkla uygulamaya koyul.

O zaman olguları geniş anlamıyla kavramaya başlar, ve boşluğu yol olarak kavrarken, yolun da büyük bir boşluk olduğunu görürsün.

Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, yolun varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.


1584 – 1645 yılında yaşamış Japonya tarihinin en iyi kılıç ustası olan Miyamoto Musashi’nin öğretilerinin kitaplaştırıldığı Beş Çember Kitabı’ndan. Bu kitap günümüz yönetici ve liderlerinin başucu rehber kitabıdır. Kitap hakkında ayrıntılı bilgi için:

http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/08/eseri-basucu-kitab-olan-klc-ustas.html

Galatasaray’ı İzlerken Bir Metal Grubunu İzliyor Gibi Olamamak


Bazı insanlar Metal müziğine önyargılı olarak baksa ve kuru gürültü olarak görse de tarih boyunca bir çok kaliteli, anlamlı ve felsefe dolu Metal grubu olmuştur. Müziklerine monte ettikleri en önemli unsur ruhtur. Akabinde hırs, enerji ve melodilerin sarhoş edici etkisi gelir. Bu tarz özelliğe sahip bir grubu canlı izlerseniz aldığınız zevk tavan yapar. Gördüğünüz ve duyumsadığınız şeylerle kendinizden geçersiniz. Zevkin en büyüklerinden birini tadarsınız.

Bundandır ki bu blogu 19 Haziran 2009 yılında yaşama başlatırken, sağ en üst köşede bazı kelimeleri yan yana getirirken özellikle “Galatasaray’ın güzel futbolunu izlerken en çok sevdiği Metal grubunu canlı seyrediyormuş gibi zevk alan” ibaresini koymuşum. Bu ibareden anladığım şeyi ve duyumsadığım zevki uzun zamandır alamıyorum. Bu anlamda en son adam akıllı ne zaman çok büyük zevk aldın diye sorsalar Skibbe dönemini gösteririm.

Öncelikle işe şununla başlarım. Skibbe dönemindeki kadro ile geçen yılki Rijkaard dönemi kadrosu arasında bariz kalite farkı vardı. Skibbe ona rağmen yeri geliyor, gözlere hoş gelen bir futbol oynatmasını biliyordu. Kendisine hayrandım. Herkes onu yerden yere vururken ve tüm suçu ona yüklerken, asıl sorunun Skibbe olmadığını görebiliyorduk. Yönetimin ve taraftarın ayağını kaydırmak için her şeyi yaptığı Skibbe’ye sonuna kadar büyük bir saygı ve sevgi besleyeceğim. Gerçeği mi söyleyeyim? Rijkaard’ı da severim ama Skibbe’ye olan sevgim her zaman daha farklı olmuştur. Skibbe’yi daha çok severim ve beğenirim. Galatasaray’ın kendi içindeki dinamikleri, bazen garipleşen yönetim zihniyeti, takım içindeki oyuncuların paşa gönülleri derken Skibbe’nin suçu binlerce dişi olan canavar karşısında yalnız bir adamı oynamasıydı.

Belli bir mücadele ortaya koyarak, çok gönülden oynayarak mağlup olmayı anlayabilirim. Elinden gelen her şeyi yapmana rağmen mağlup olmayı da anlayabilirim. Ama yeşil zeminde ne yaptığını bilmez bir halde, isteksiz top koşturmayı, mücadele etmemeyi, kağnı hızında hareket etmeyi, diri olamamayı, öküzün trene baktığı gibi bakmayı kabul edemem. Bundan utanç duyarım. Galatasaray en kötü kadrosuyla bile sahada elinden geleni yapmaya çalışan bir DNA’nın ürünüydü bizim bildiğimiz. Ne oldu bu anlayışa gerçekten cevap veremiyorum.

İki yıldır Galatasaray orta sahası elini kolunu sallayarak geçenlerin dergahı oldu. Orta sahasının bu kadar rahat geçildiği başka kaç takım vardır Türkiye’de bilemiyorum. Bu sorunu sadece orta sahanın yetersiz elemanlarına bağlayamıyorum. Çünkü eğer defans, orta saha ve forvet bölgesi hatları arasındaki mesafeler fezaya uçmuşsa Xavi ve Iniesta bile adam edemez o takımı. İddia ediyorum, bu üç bölge arasındaki mesafeler azaltılmadığı, oyuncular birbirine yakın oynamadığı ve sürekli hareketli olmadığı sürece hemen şimdi Xavi ve Iniesta’yı getirsinler, değişen çok ekstrem bir şey olmaz.

Peki neden birbirine yakın oynayamaz oyuncular?

Bunu sağlayacak olan öncelikle defans hattınızdır. Defans hattınız hep önde kurulmalıdır. Kabul edersiniz ki bu çok riskli bir anlayıştır ve stoperlerden birinin çevik olmasını gerekli kılar. Ya da olmadı beklerin çok seri olmasını ve kademe anlayışlarının mükemmel olmasına ihtiyaç duyar. Defans ileride kuruldu mu, orta saha ona yakın oldu mu gerisi biraz daha basitleşiyor.

Galatasaray’ın OFK ve Sivas maçlarına bakarsanız bu sorunu net bir şekilde göreceksiniz. Karpathy maçının ilk yarısında daha ekstrem bir halde göreceksiniz. Ne zamanki ikinci yarı akılları başlarına geldi, mücadele etmeleri gerektiğini anladılar ve daha fazla efor sarf etmeye başladılar, takım kendine gelmiş gibi göründü. Bunun en büyük sebeplerinden biri takımın risk alarak birbirine daha yakın oynaması ve hatlar arasındaki mesafeyi daraltmasıdır. Bu tarz bir oyun aynı zamanda yüksek kondisyona sahip olmak demektir. Galatasaray’ın ise kondisyon açısından Kalli döneminden beri ne halde olduğunu bilmeyen yok.

Dünkü Trabzonspor – Liverpool maçını izlerken Trabzonspor ile gurur duydum. Her bir adamı çivi gibi fit ve kondisyonluydu. Galatasaray’ı izlerken kaplumbağa izliyor gibi olurken Trabzonspor maçına geçtiğimde bir garip oldum. Dirilik, çeviklik, koşma, mücadele; ne isterseniz vardı Trabzonspor’da. Galatasaray’ın fiziksel anlamda bu kadar dipte olmasının iç yüzü nedir bilemiyorum. Kendilerine ne kadar baktıklarını da bilemiyorum. Biz bozan değil, oynayan bir takımız, o yüzden öyle deli danalar gibi koşmamıza gerek yok lafına da katılmıyorum. Oyuncuların hareketlerinde bir çeviklik yok ki deli danalar gibi koşmasını bekleyelim. Oynayan takımların da çevikliğe, fitliğe ve yüksek kondisyona ihtiyacı vardır. Hem de daha fazla..

İşin en acı tarafı nedir biliyor musunuz? Bu takımın kaptanı Arda Turan. Hatta kimilerine göre günümüzün Metin Oktay’ı. Galatasaray ruhunun en büyük taşıyıcılarından! İşte dünkü maçta bu bayrak adamlığı yapması gereken adam elinden şekeri alınmış çocuk gibi ne yaptığını bilmez bir haldeyken, sanki trip atarken ve garip bir ruh halindeyken, sakat, yaşlı diye istenmeyen, bir transfer gerçekleştirilemediği için yeniden anlaşmak konusunda mecbur kalınan bir oyuncunun o yaşında, o fizik halinde, yaşlı, sakat, kötürüm, hasta, kel iken takımın asıl liderinin kim olduğunu göstermesi ve bu takımın neden kaptanı olması gerektiğini kanıtlayan bir profesyonelliğe sahip olmasıdır. Kimden bahsettiğimi hepiniz anladınız zaten. Bunların çok iyi irdelenmesi lazım.


Kötürüm adamınız sizi ipten aldı, takımın diğer ruhu ile birlikte. Hani boşuna sürekli demiyoruz önce Baros, sonra Kewell diye. Ondan sonra diğer isimler boşuna gelmiyor. Bu iki isimin sahadaki ruh halini, maçı bırakmamalarını, o istekli hallerini ve ellerinden gelen her şeyi sahaya koymalarını ne ile açıklayabiliriz? Dün bu bayrak adamlığı daha çok yerliler yapardı. Bugün ise Baros, Kewell yapıyor.. Bir de Neill. Arda ise bir gün var, bir gün yok. O küskün halleri nedendir anlayamıyorum. Sezona bu kadar iyi başlayan çocuk, OFK rövanş maçından beri ortalarda görünmüyor. Demek ki takımın bütünlüğü öyle bir hal almış ki, kaliteli ayaklar da asıl performanslarını gösteremiyorlar.

Bir takım düşünün, maç boyu 13-14 korner kazansın. Rakip ise sıfır (sayıyla 0) korner kazansın. Rakip birkaç kez gelsin, kalene iki golü bıraksın.

Skibbe’nin kellesi alındı. Rijkaard’ınkini de alalım. Ama bu zihniyet, oyuncu yapısı değişmediği sürece, bu takım Kewell ve Baros gibi karakterli adamlarla oluşmadığı sürece istersen Jose’yi getir. Bu yönetim zihniyetiyle her türlü kötü sonuç müstehaktır.

Eğer bu takımın taraftarı Karpathy maçı öncesinde takımının kötü bir sonuç alacağını biliyorsa ve Bursaspor maçı öncesi hiç iddialı konuşamıyorsa bu bazılarının suçudur. Taraftarın değil. Herkesin gördüğü sorunları sanki kasıtlı yaparak görmemek ve gereğini yapmamak böyle bir ruh haline getirebiliyor futbolu.

Ali Turan, Hakan Balta, Serdar Özkanlara hiç gelmek istemiyorum.

Oyuncular neden bu kadar duygusuz ve ruhsuz sorusu sorulunca belki de balık baştan kokuyordur diyorum.


Galatasaray’ın güzel futbolunu özledim…

Güzel futbolunu izlerken bir Metal grubunu canlı izliyormuşum gibi zevk almayı özledim..

Ne yani, yeşil sahalardaki futbolu izlemeyi bırakıp Metal arenalarına mı akayım zevk almak için?

Yönetim Fransa’dan Gojira’yı transfer etsin. Ali Sami Yen’de maç oynanacağı zaman Galatasaray’ı değil, Gojira’yı izleyelim. En azından onlarda dibine kadar hırs, güç, enerji ve kocaman yürek dolusu bir ruh var. Onları izlerken başımız arşa değer en azından..

19 Ağustos 2010 Perşembe

Hayat Bir Kara Komedi ve Mr. Hyde’a Dönüşmek


Derin uykudasınız. Gözlerinizi aniden açıyorsunuz. Kendinizi oldukça yabancı bir yerde buluyorsunuz. Duvarlara, odaya, sağınıza ve solunuza bakıyorsunuz. Sizin odanız değildir burası. Bir otelin odasındasınız. Buraya nasıl geldiğinizi hatırlamıyorsunuz. Ne işim var burada diye aklınızı yiyorsunuz. Hatırlamaya çalışırsınız. Zorlarsınız kendinizi. Ve hatıralar yavaş yavaş belirmeye başlar.

Bir cenaze merasimindesiniz. Tek tip kıyafetler. Aynı sessizlik. Aynı tavır ve duruşlar. Toplumun aynası koyulmuştur sanki karşımıza. Bakarız usul usul. Tek kelime bile edilmiyor. Tabut hemen önünüzde. Uzun süren bir sessizlik. Nihayet aralarında biri konuşur: “Bu ne kadar güzel bir resim! Su gibi!” Resmi görürsünüz. Ölünün resmini. Herkes hayran hayran bakar. Özellikle erkekler. Ölen kişi oldukça temiz suratlı ve kız gibi güzel bir erkektir. Erkeklerin benliğini sorgularsınız. Öyle hayranlıkla bakmaktadırlar ki, bir an seksüel durumlarını aynı cinselliğe yontmak istersiniz.

Ve aralarında biri tabutun yanlış durduğunu, başının kuzeye bakması gerektiğini söyler. Herkes el atarak tabutun yerini değiştirir. Ölünün başı artık kuzeye bakmaktadır. Bir telefon gelir. Doktorun birinden. Ölünün doktorundan. Ölünün kalp pili olduğunu ve yakılmadan önce kalbindeki kablolardan kırmızı olanının kesilmesi gerektiğini söyler. Cenaze ahalisi el atar olaya. Kalp bölgesindeki dikişler yavaşça sökülür. Kablolar açığa çıkar. İkisi de kırmızı olan kablolar. Hangisi daha kırmızıdır ve hangisi kesilmelidir? Kesilir biri. Ve ceset patlar. Dağılır o güzel beden.. O güzel yüz.. Erkekleri kendisine hayran bırakan o erkek yüz..

Tekrar otel odasındayız. Evet. Yavaş yavaş belirmeye başlamıştır anılar. Bu daracık odaya nasıl geldiğini anılar belirdikçe anlamaya başlayacaktır.

Sevgilisiyle buluşur. O gün kötü bir gündür. Bir ceset patlamıştır. Kabloyu kesen el ona aitti. Sevgiliye bu durum anlatılmak istenir. Sevgili oralı bile değildir. Sürekli keser lafını. Böler anlatmak istediği şeyleri. Boş konuşan ve karşıdakini dinlemeyen saygısızın teki bir sevgilidir. Konuşur da konuşur. Nihayetinde sen ne diyecektin der. Adam anlatmaya çalışır. Ama gülmekten doğru düzgün anlatamaz. Bugün gittiği cenazede cesedin patladığını anlatmaya çalışırken gülme krizine girer. Sevgili alıp başını gider.

Yine otel odasındasınız. Anılar iyice belirginleşmeye başlar. Terlemeye başlarsınız.

Bir bardasınız. İçiyorsunuz. Önünüzde misketimsi bilyeler. Kendi kendinize oynuyorsunuz. Yanınızda bir falcı. Hayat çizginize bakmak ister. Hayat çizginize bakarken deli gibi gülmeye başlar. Siz de onunla birlikte gülmeye başlarsınız. Hayat çizgisini anlatmak isteyen falcı, kelimeleri boca etmek ister ama girdiği gülme krizi engeller bunu. Bardaki herkes de sizinle birlikte gülmeye başlar. Nihayet birkaç kelam edebilir. “Muhteşem bir hatunla tanışacaksın. Beyaz renkler içinde.” Eliniz bilyeye çarpar. Barın uzun masası boyunca yavaş yavaş ilerlemeye başlar. Hiç kimse durdurmaz bilyeyi. Ta ki bilye masadan düşmek üzereyken kırmızı ojeli bir parmak onu durdurana kadar. Yüzünü görürsünüz. Beyazlar içerisinde harika bir hatun!

Otel odasında şaşkınlık içerisindesiniz. Devam eder hatıralar..

Barda tuvalete gidersiniz. Döndüğünüzde tuvalete gitmeden önce orada olmayan insan yığınını görürsünüz. Yakuza mafyası.. Şef seni gözüne kestirir. Erkek adamın içeceğini söyler ve içmeye başlarsınız. Beyazlı muhteşem hatun şefin yanındadır. Hatun sigarayı içki bardağına atar. İçinde sigaranın olduğu içkiyi bir çırpıda içer ve sigarayı da yersiniz. Şef bayılır size. Adamımsın der ve alır götürür seni mekanına.


Mekanında tüm kalabalık seni izlerken müzik eşliğinde çılgın gibi dans edersin. Tüm gözler sana kilitlenmiştir. Bir elinde içki şişesi, beyninde çılgınlık. Şefin yanındaki beyazlı hatunu şefin yanından alır, şehvetli bir dans tutturursunuz. Şef çılgınlar gibi alkışlar. “Adamımsın sen benim. Gel benimle,” der. O bunları derken kadının bedeninde oynaşmaktadır eliniz. Kadın kendinden geçmiştir ve şef oralı bile değildir.


Sıradan bir pazarlamacısınız. Çocuk oyuncakları pazarlamaktasınız. Şef sizi uyuşturucu satıcısı yapmak ister. Kabul etmezsiniz. Tartışırken dolaplardan biri açılır. Pompalı tüfek ile karşı karşıya kalırsınız. İşini bitirirsiniz oracıkta.

Otel odasındasınız. Gözlerinize inanamazsınız. Hayır olamaz bu dersiniz. Bunlar bir hayal, bu bir rüya dersiniz. Gazeteyi alırsınız elinize. Pazartesidir. Hangi ara bu kadar zaman geçmiştir. Televizyonu açarsınız. Ülke çalkalanmaktadır. Sizden bahsedilmektedir. Elinizde pompalı tüfekle bir çok can almışsınız. Aslında kötüleri bitirmiş, iyilere, masumlara yardımcı olmuşsunuz. Kimisi sizi adaletin dağıtıcısı olarak görmüş, kimisi bir katil.


Gerçek gücün nerede olduğuna dair değişmeyen bir gerçek vardır. Gerçek güç insanoğlunun içinde mi, yoksa eline aldığı silahta mı? Elinizde silah yokken herkes ezmiştir sizi. Size onca hakaret edilmiştir. Hiçbir şey söyleyememişsinizdir. Hakkınızı hiç koruyamamışsınızdır. Sessiz, kendi kabında, saftirik bir rol benimsemişsinizdir yıllar boyu. Ama sarhoş olup elinize silahı aldığınızda Mr. Hyde’a dönüşmüşken bulursunuz kendinizi.

Adaleti sağlayan nedir? Kanunlar mı, yoksa kanunların uygulanmasını sağlayan silahlar mı? Sizi adamdan saymayan çok güçlüler bile, sizi karşısında silah ile görünce tam bir yalakanız haline dönüşmüştür. İnsanları en karaktersiz ve yalaka hale büründüren şeylerden biri ölüm korkusu mudur? Yoksa daha çok yaşama isteği mi?

Hayatın kendisi bir kara komedi aslında. Elinden silahı attığında sevgiyi ve şefkati hatırlayan, ama eline silahı aldığında Mr. Hyde’a dönüşen bir toplum ve ruh hali.

Bence siz ne yapın ne edin, bunun görsel halini bir de Hiroyuki Tanaka’nın ‘Monday’ ( http://www.imdb.com/title/tt0239655/ ) isimli şaheserinde takip edin. Bir toplumun ne kadar kendinden geçebileceğini ve insanın olduğu her yerde muhakkak zaafların, hataların, kusurların olacağını görün. Sevgi oralarda bir yerlerdeyse asıl güç nerededir? Ya silahlar?

17 Ağustos 2010 Salı

Ağaç ve Rüzgar


Dünyadaki her şeyi biliyormuş gibi görünüyorsun. Yolunun üzerinde sana engel olan bir ağaç olsa ne yapardın?

Etrafından dolanırım.

Ya şiddetli bir rüzgar yoluna çıkarsa?

Geçmesini beklerim.

Neden yolunu engelleyenlere öfkelenmiyorsun?

Onlar sadece tabiatta olan şeyler.

Eğer tabiat senin kalbine bir hareket vermiyorsa ona saygın olmadığı içindir. Seni rahatsız eden şey hayata sımsıkı yapışmaya çalışan bencil kalbin.

Bundan kurtulabilirsem eğer, hayatı anlayabilecek miyim?

Dünyada her şeyinle tek olduğunun elbet farkına varacaksın. Bu nihaî gerçek ve senin öz gerçeğindir.


Kaçabilirim yağmurlardan, bir buluttan düşen.
Ama nereye kaçabilirsin, cennetin ışığından?
Güneş batıp, gece çöktüğünde
Özlüyorum ışıldayan sabahın gelişini.

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Galatasaray’ın Değişmeyen Huyu


Biliyoruz. “Transferler çok gecikti. Orta sahada koşacak, savaşacak, topu ileri bölgeye taşıyacak ve hücumu sağlıklı başlatacak oyuncular lazım” gibi herkesin görebildiği gerçekleri konuşmaya gerek yok. Asıl konuşulması gerekenler bence daha farklı. Asıl düşündürücü olan birazdan bahsedeceklerim olmalı diye düşünüyorum.

Cumartesi günü izlediğimiz Galatasaray’ı tanıyamadığımı ve beni çok şaşırttıklarını söylemem gerekiyor. Daha sezonun ilk maçında bu kadar kondisyonsuz, fizik olarak bitmiş ve kaç zamandır bir arada oynadıkları halde bu kadar takım olmaktan uzak bir takım anlayışına şahitlik etmek üzücüydü.

Sivas maçına tam kadro çıkılamamış olabilir. Kritik bazı eksiklikler olabilir. Ama Galatasaray futbol takımının sahada belli bir dakikadan sonra aciz kaldığını, düştüğünü ve o dakikadan sonra hiçbir şey yapamayacağını bizlere fazlasıyla hissettirmesi en kırıcı olanı. Bu takımın iki yıldır en büyük sorunu buydu. Mental ve fiziksel olarak oyundan çok düşmesiydi. Mağlup giderken oyunu domine edememesi ve maçı çevirebilmek için bir şey yapamamasıydı. Takım mağlupken oyuncuların bu duruma reaksiyon gösterememesi, hırs yapmaması, bazı oyuncuların “hadi arkadaşlar, ne oluyoruz yahu, bir şeyler yapalım” tarzı çıkışlarda bulunmaması en üzücü olanıydı. Benim iki yıldır aklımın almadığı ve kabullenemediğim bir numaralı unsur budur.

Bu mental bir sorun gibi dursa da özünde fiziksel anlamda güçsüzlüğü barındırıyor. Eğer futbolcular yorulmuşsa, fizik olarak bitmişse ve koşacak halleri kalmamışsa beyin ölümü gerçekleşmiş, kendilerini bir üst noktaya götürecek motivasyon kalmamıştır. Maç 2-1 olduğunda diğer oyuncuları hareketlendirmeye çalışan, hadi, bir şeyler yapalım arkadaşlar tarzı bir hırs salgılayan tek oyuncu Cana’dan başkası değildi. Arda Turan’ın bile maç boyu etkisiz göründüğü bir maçta bu sorunun altından kalkabilmek pek mümkün olmadı.

Daha ilk maçta bu kadar kötü bir görüntü sergilemek hayra alamet değil. Geçtiğimiz sezonlarda tansiyonu yüksek olan maçların çoğunda başarısız bir Galatasaray vardı. Eğer maç belli bir sakinlikte geçiyorsa Galatasaray daha rahat oynuyorken, maçta tansiyon biraz yükselince Galatasaray takım olarak bu tansiyonun üstesinden gelemiyor. Bir sakinlik ve soğukkanlılık sorunu var. Daha ilk maçta Rijkaard’ın bile sinir küpüne dönüşmesi aslında takım içinde garip bir soruna işaret ediyor. Bu sorun bence futbolcuların oyunculuk kalitesinden daha farklı bir sorun. Sezonun ilk maçında, Sivasspor’dan asla aşağıda kalmayan bir takımın 60’dan sonra yokları oynaması ve çaresiz kalması hem fiziksel anlamdaki klasik soruna işaret eder, hem de mental dağılmaya.

Blogumda sık sık yazmışımdır söz konusu mental sıkıntıyı. Alınması gereken oyuncuların bu mental soruna cevap verebilecek oyuncular olması gerektiği üzerinde duruyordum. Alınacak oyuncuların bu yüzden illa yıldız olmasına gerek yoktu. Yeter ki 90 dakika boyunca takımı ayakta tutabilecek oyunculara sahip olsun bu takım. Asıl sıkıntı takımın, tek tek oyuncu bazında kalite sorunundan daha başka bir şey. Takım olamama sorunu da cabası.

Uzun zamandır doğru düzgün forma yüzü göremeyen ve sakat olan Kewell bile taş gibi dönerken; sakatlık geçirmeyen, sürekli antrenman yapan Ali Turan’ın tamamen bitmesi de Türk oyuncuların yaşadıkları garip bir sıkıntı olsa gerek. Her oyuncunun profesyonelliği kendine oluyor zannedersem. Yaşlı, sakat, bitmiş denen Kewell adındaki adam ilk yarı boyunca Sivas’ın sert, kalıplı ve yer yer çirkef savunma adamlarını adeta tek başına yıpratmış, büyük sorunlar yaşatmıştı. Ama ona ayak uydurabilen pek oyuncu olmadı. Ali Turan ve diğerleri ise 60’dan sonra nefessizlik sorunundan muzdariplerdi. Kewell'ı yaşlı, sakat diye yolluyorlardı ama o çok kalıplı, fizikli, sağlıklı gördükleri oyuncular Kewell'ın tırnağı olamıyorlar..

Sürekli alay edilen Sabri’nin ise aslında ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu umarım onunla dalga geçenler çok daha iyi anlamışlardır. Kim ne derse desin, bu takımın Sabri gibi kanının son damlasına kadar takımı için ayakta kalabilecek isimlere ihtiyacı var.

Oyuncuların mental anlamda bir reaksiyon gösterememelerinden dem vurabiliriz. Psikolojik bir sorun yaşadıklarını düşünebiliriz. Ama fiziksel olarak hiç hazır olmamalarını bir şeylere dayandırmamız gerekecek. Eğer 35’lik Ceyhun 90 dakika boyunca aslan formalı bir takımı perişan edebiliyor ve sürekli koşabiliyor ve de aslan formalı isimler 60’dan sonra düşüyorsa orada durup düşünmek lazım. Tabii bir de geciken transferler var ki sorunların asıl kaynağı çok uzakta değil gibi görünüyor.

Sadece çok iyi adamları almak yetmiyor. Takım olarak sağlam bir psikoloji ve mental güç gerekiyor. Saha içindeki çaresizlikler taraftar olarak kabullenemediğimiz ve üzüldüğümüz bir şey. Transferlerden ve kaliteli isimlerden bağımsız olarak.. Bu iki yıldır sürekli yaşadığımız bir sıkıntı ve bu sıkıntıyı düzeltmek taraftarların işi değil.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails