29 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Samurayın Yalnız Ölümü


Nitta Yoshisada, bir zamanlar eski Japonya’nın başkentlerinden olan Kamakura’nın fatihi olmuş bir samuraydı. İmparator Go-Daigo’nun en güvendiği ve bel bağladığı bir samuray generaliydi. İmparator Go-Daigo tarafından ona verilen yeni görev, Nitta’nın askeri becerilerini küçümseyen savaşçı kesişlerin savunduğu, sıradan tahta şarampollerle çevrili olan büyük Fujishima Kalesi’ni fethetmekti.

Gerçekleşen olaylar dizgisi, bir çok şeyin kötü olabileceğinin habercisi gibiydi. Nitta’nın atı şaha kalkmış ve iki seyisinin ölümüne neden olmuştu. Ayrıca, Nitta’nın savaş bayrağını taşıyan taşıyıcısının atı sürücüsünü suya atmış ve bayrak nehre düşmüştü. Tüm bunlar sanki bir lanet gibi görünüyordu.


Fujishima keşişlerinin ortaya koyduğu direnç, ciddiye alınmayacak gibi değildi. Yoshisada, düşman askerlerinin kazık gibi yerleştirdiği tahta kalkanların olduğu pirinç tarlasında ordusunu ileriye sürüyordu. Ordusuna doğru yüzlerce ok havada uçuşuyordu. Yoshisada’nın koruyucuları onun önünde çizgi şeklinde hat kurarak, liderlerini oklardan korumaya çalışıyordu. Ama onlar birer birer ölüyor ve yere düşüyorlardı. Nitta’nın yakın arkadaşları, orduyu geri çekmesi için onu zorladılar. Ama o arkadaşlarını görmezden gelerek, atını ileri doğru sürmeye devam etti. Nitta’nın sol ayağına bir ok isabet etti. O esnada bir ok da alnına doğru geldi ve miğferini parçaladı. Nitta’nın bilinci hala yerindeydi ve intihar edecekti. Ama bu bildiğimiz seppuku olmayacaktı. Çünkü o an bulunduğu durumdan dolayı, seppuku yapabilecek vakti yoktu. Onun yerine kendi kafasını kesmeyi uygun bulmuş, pirinç tarlasına yuvarlanmış ve bedeni çeltik tarlasında kaymıştır.

Nitta’nın başını kesmesi ve o an çıkan ses, ona bağlı fanatik savaşçılar için büyük bir umutsuzluk ve hazin bir an olmuştur. Nitta’ya çok bağlı olan en önemli samurayları, efendilerinin ölümü üzerine intihar etmişler ve onu takip etmişlerdir. Bu olay Nitta’ya olan bağlılığı kanıtlıyordu, inanılmaz bir görüntü oluşturuyordu ama bu ölümlerden sonra çok farklı bir şey oldu. Diğer Nitta ordusuna liderlik eden Yoshisada’nın kardeşi Nitta Yoshisuke, ordusunu generallerinin (Yoshisada) öldüğü yere ölmek için götürmüştür.

Samurayların ölüme felsefi bakışlarını en iyi şekilde özetleyen dizeler, belki de kılıç ustası Tsukaha Bokuden’den gelmiştir.

Samurayın öğrenmesi gereken
sadece tek şey vardır,
Son bir şey-
Ölüme korkusuzca bakmak.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Galatasaray: 3 – İBB: 1 – Milan Baros, Sertlik ve Notlar


* Milan Baros için takımın her şeyi dediğimizde mübalağa ettiğimizi düşünebilirler bazı kişiler. Bunun mübalağa olmadığı ve gerçekliğin ta kendisi olduğunu dünkü maç fazlasıyla göstermiştir. Takımının üç golünü atması değildir bunu söyleme nedenimiz. Maç boyunca tüm atak organizasyonlarının içinde yer alan ve bu organizasyonlara sebep olan bir numaralı isimdi kendisi. Defansa sürekli baskı yapması, kendisine aktarılan toplara çok doğru pozisyonlarda ve doğru hamlelerle hareketlenmesi, tek başına defansın balansını dağıtması, adeta buldozer gibi tüm boşluklara kaçması ve topları taşıması Galatasaray’ın pozitif göründüğü anların nedeniydi. Bu maç aynı zamanda şunu gösterdi. Eğer Baros’a en doğru zamanda ve yeterli verimlilikte pasları çıkarırsanız, o gerekeni yapacaktır.

* Galatasaray her geçen maç biraz daha sertlik kazanıyor. Kontrollü oynarken yeri gelince oyuna sertliği monte eden bir takıma dönüşme ışıkları alıyorum. Son yıllarda Galatasaray genelde en az faulü yapan ve hatta çok az faul yapan takım hüviyetindeyken, bu sezon daha fazla faul yapan, daha çok mücadele eden ve sert oynayan bir takım haline bürünüyor. Rijkaard’ın öncelikle işin savunma ve mücadele yönünü ortaya çıkardığını, akabinde hücumsal varyasyonları yerli yerine oturtacağını düşünüyorum. Yumuşak bir takımdan ziyade, hem sert oynamayı bilen, hem de pozitif oynayacak bir takım kurgusunun oturtulma aşamasında olduğunu söyleyebiliriz.

* Galatasaray skoru bulduğunda eskisi gibi sürekli hücumu düşünmüyor olabilir. 90 dakika boyunca rakibi sahasına hapsetmiyor olabilir. Bu, çaresizlikten, gerekli kapasiteye sahip olamamaktan mıdır bilemiyorum. Ama dünkü maçı göz önüne aldığımızda, takım skoru bulduğunda, kasıtlı olarak kontrol futboluna dönen, yeri gelince geriye yaslanan ama bunu bilinçli olarak yapan, kendisini kasmayan bir takım yapısını gördüm. Galatasaray mükemmel bir görüntü sergilemese bile geçtiğimiz sezona göre biraz daha disiplinli bir yapıya kavuştu. Kötü oynarken bile skoru alabilmenin iç yüzünde bunun etkisi yadsınamaz.

* Galatasaray son maçlarda iyi görüntü vermiyordu ama bu maçta maçın belli bölümlerinde iyi ve pozitif oynadı diye düşünüyorum. Önceden skoru bulan takım tamamen geriye yaslanıp mahkumları oynarken, iki maçtır skoru bulduğunda mahkum oynamayan, bilinçli olarak geriye yaslanıp hızlı adamlarla gol arayan bir takım görüyoruz.

* Hem Bucaspor hem de İBB maçının son 10 dakikasında ilginç bir görüntü vardı. Bucaspor maçında son 10 dakikada önemli pozisyonlar yakalanmışken, İBB maçının son 10 dakikasında ayağa daha iyi pas yapan, kolayca kaleye inen, kontrolü tamamen eline alan bir takıma şahitlik ettik. Geçtiğimiz yıllarda son dakikalarda bu takımın koşacak hali olmazken, son iki maçtır son 10 dakikada önemli işlerin yapılması, bilinçli olarak geriye yaslanan, kontrollü oynayan takımın kendisini ekonomik olarak değerlendirdiğini ve bu değerlendirmenin sonucunda son 10 dakikayı güzelleştirebildiğini bir kenara not etmek lazım.

* Galatasaray ne zamanki kanatları iyi kullanan ve kanatlardan iyi pas çıkaran bir takım kimliği kazanırsa, rakipleri için korkulu bir kabus olur. İlk 15 dakikadaki istekli ve hızlı futbolun öznesi, özellikle sağ kanadın çok iyi çalışmasıydı. İlk 15 dakikada sürekli sağ kanadın çalıştırılması rakibin işini bitirmeye yetti. Serkan Kurtuluş’un şaşırtıcı performansı ayrıca not edilmeli. Bu durum Galatasaray’ın bu anlar için şapkadan tavşan çıkartması gibi bir şey. Bucaspor maçında sağ kanadı iyi işleten ve iyi bir görüntü sergileyen Serkan, İBB maçında ilk iki golün hazırlayıcısı olarak formaya sıkıca tutundu. Pino ise maç boyu iyi değildi. İlk gol öncesi verdiği topuk pası ile bireysel yeteneğe sahip bir oyuncunun, 90 dakika boyunca bir şey yapamasa bile tek bir hareketiyle skoru değiştirebileceğinin kanıtı gibiydi.

* Galatasaray’ın son maçlarda defans kurgusunu biraz daha güçlendirdiği ve daha iyi savunma yapan bir takım haline geldiği konusunda hemfikirizdir. Insua’nın sol beke monte edilmesi, kademe sorunları yaşayan ve basit hatalar yapan Ali Turan’ın yerine Serkan Kurtuluş’un monte edilmesinin olumlu gelişmede payı vardır. Ama bu noktadaki aslan payını Servet’e yazmakta fayda var. Servet her geçen zaman o eski bilindik savaşçı haline geri dönüyor. Dün tam anlamıyla kusursuzdu. Gereksiz işlere hiç girmemekle birlikte resmen sıfır hatayla tamamladı oyunu.

* Insua’nın defansa katkısının çok büyük olduğunu, sürekli koştuğunu, mücadele ettiğini ve rakibine kene gibi yapıştığını söyleyebiliriz. Ama hücuma katkısının yeterliliği hakkında konuşmakta fayda var. Dünkü maçta fazla bindirme yapmaması, sürekli atağa çıkmaması, hatta bir pozisyonda, Kewell sol tarafta iki adam tarafından kuşatılmışken, daha ilerideki boşluğa kaçmaması, hücuma katılmaması ilginçti. Belki de taktik icabıdır. İBB oyuncularının hızlı kontraya çıkan bir takım olması nedeniyle Rijkaard’ın beklerden birini daha defansif özellikli oynatmak istediği düşünülebilir.

* Aydın Yılmaz’da belli bir değişim olduğunu görüyorum. Aydın Yılmaz, takım savunmasına katılma anlamında yol kat etmişe benziyor. Fizik olarak daha hazır gördüm kendisini. İşin sadece hücum tarafında kalmayıp defansif aksiyonlara katılmasının altı çizilmeli.

* Galatasaray hala beklenen durumda olmayabilir. Sürekli hücum oynayan ve göze hoş gelen bir futbol sergileyen takım hüviyetinde olmayabilir. Ama bu maçla birlikte belli bir yükseliş ivmesi kazanacağını az da olsa gösterdi. Normal şartlar altında, bu kadar kaliteli ayaklara sahip olan ve haftadan haftaya maç yapacak bir takımın, özellikle sakat oyuncular geri dönerken ve fiziksel anlamda hazır olmayan oyuncular kendilerini bulurken daha da kötüye gitmesi asla beklenemez. Bence bu takım Arda ve Sabri’nin dönüşüyle birlikte çok daha iyi bir yola girecek. Biraz daha disiplinli oynamaları ve mücadele yönlerini geliştirmeleri bu hissi bana fazlasıyla veriyor.

* Galatasaray’da Lorik Cana’nın varlığı ince nüanslarla kendisini belli ediyor. Maçın ikinci dakikasında, zor bir durumdayken bekletmeden Baros’a aktardığı pas zeki bir adamın yapabileceği iştir. Eğer orada Cana değil de Ayhan ya da Mustafa Sarp olsaydı muhtemelen o topun ayakta gevelenmesini bekleyebilirdiniz. Tam olarak hazır olamadığı için Cana’nın yeri gelince acemice hareketler yaptığına da şahitlik ettik. Ama dün maç sınırları içerisinde, Cana’dan önce ve Cana’dan sonra Galatasaray orta sahasında bir farklılık olduğu barizdi. Cana takımın orta sahasına belli bir işlerlik kazandırabiliyor.

* Misimoviç her geçen maç biraz daha iyi olacağının işaretlerini verdi. İBB maçında kaleyi iki kere yoklaması ve kendisine pozisyonlar hazırlaması ısınma turları tadındaydı. Ayrıca ilk gol öncesi Serkan’a çıkardığı bir pas vardı ki, bu pas kaliteli bir adamın yapabileceği iştir. Pas trafiğinin oturtulduğu anlarda ve hücuma çıkıldığında, bu trafik içinde Misimoviç’in pas işlerliğini rahat bir şekilde gerçekleştirmesi ve aksiyonları yaratabilmesi kalitesiyle doğru orantılı. Arda geldikten sonra Misimoviç’in asıl fonksiyonu ortaya çıkacaktır.

* Elano bence sona gelmiştir. Sahada yer alamadığı için değil! Isınmaya çıkmayan, bitmiş bir yüz haliyle kenarda oturan, negatif elektrikten başka bir şey vermeyen Elano’nun takıma ne verebileceği üzerine konuşulmalıdır. Takımın açık ara en iyi kazanan oyuncusunun gamsızları oynaması kaldırılabilir bir durum değildir. Bir tarafta yedek başlayacak olsa bile gülümseyen yüzüyle sıkıca çalışan Kewell, bir tarafta ısınmaya çıkmayan ve kenarda somurtuk bir şekilde duran, gollere sevinmeyen Elano.. Asıl sorun nedir, bir türlü anlayabilmiş değilim.

* Ben takımda ışığı gördüm. Baros’a ve kanatlara daha fazla pasların çıkması, pozisyonlardan söz edebilmemiz, Misimoviç’in bazı pozisyonlarda yer alması güzel bir şey. Bu da bir gelişimdir en azından. Değil mi?

24 Eylül 2010 Cuma

Bugünlerde Beni Uçuranlar

ARK – BURN THE SUN

Norveçli Progressive Metal grubunun 2001 yılında piyasaya sürdüğü bu albüm bana göre Heavy Metal tarihinin en kalburüstü ve mükemmel albümlerinden biridir. Albüm boyunca tek falso ve kusur dahi bulamazsınız. Heavy Metal tarihinin en iyi seslerinden biri olan Jorn Lande ile kusursuz ve müthiş vokal örneklemelerinin sergilendiği eser, usta işi müzisyenlik, duygularla bezenmiş stil üstü teknik yönüyle her gün kulağımdan eksik etmediğim derin bir dünya. Çok önceden dinlemiş olduğum albümü yeniden dinliyorum ve abartısız iki aydır sürekli dinliyorum. Her dinlemede daha çok seviyor ve daha çok derin kuyuya düşüyorum. Değeri fazla bilinememiş nadide bir şaheser, mihenk taşı bir güzellik ve insan ruhunu Nirvana’ya ulaştıran sihirli bir müzikal dokunuş.


ETERNAL SOLSTICE – HORRIBLE WITHIN

20 yıldır Heavy Metal dinliyorum ama en çok sevdiğin tür nedir diye sorsalar düşünmeksizin Old School Death Metal ismini yazarım. Hollanda’nın Death Metal arenasında ne kadar büyük gruplar çıkardığı üzerine konuşmama gerek yok. Hollanda bu anlamda gönlümde her zaman ayrı bir yere sahiptir. 1995 yılında Hollandalı canavar grup Eternal Solstice’in piyasaya sürdüğü Horrible Within albümü ise Old School Death Metal’in gaddarlığına eklediği melodik ve akıcı rifflerle adrenalin pompalaması yapıyor Death Metal severlerine. Albümde yer alan “By Your Command” parçasını ne zaman dinlesem ayrı bir dünyaya gidiyorum. Bu albüm gaddarlığı, agresifliği ve adrenalin pompalayıcı yönü ile ruhuma müthiş bir enerji veriyor ve beni fazlasıyla mutlu kılıyor.

PLACE VENDOME – STREETS OF FIRE

2009 yılı Ocak ayında yayınlanan, eski Helloween vokalisti Michael Kiske’nin vokallerini yaptığı, Pink Cream 69 gitaristlerinin gitarları kotardığı ve Vanden Plas üyesinin yer aldığı yan bir projenin ürünüdür bu albüm. Albüm boyu bizi rehin alan temiz ve sürükleyici ritimler, bazı parçalarda bize garip bir neşe saçarken, bazen usta işi ritimlerle coşmamıza, bazen de derin sololarla kendimizden geçmemize sebep oluyor. Usta işi vokallerle farkını hemen belli eden albümün içeriğinde kalburüstü bir çok parça var. AOR (American Orient Rock) türündeki albüm daha geniş kitlelere seslenebilecek Rock tabanlı bir albüm.


HATESPHERE – TO THE NINES

Danimarkalı Hatesphere bana göre heavy tarihinin en gaz ve heyecan verici gruplarından biri. To the Nines isimli son albümleri ise aynı enerjiyle dağları yerinden oynatmaya devam ediyor. Death/Thrash tarzını oldukça enerjik ve akışkan rifflerle süsleyen grup, kulaklarımıza boca ettikleri melodileriyle bizi nasıl rehin alacaklarını, yaşam enerjisi vereceklerini ve dünyaları sallayabileceğimizi kanıtlıyor. Özellikle Ocean of Blood parçasının bir girişi vardır ki depremvari bir destandır.


SANCTIFICATION – BLACK REIGN

İsveç ve Death Metal dediğimizde güzel bir şeyler bekleriz muhtemelen. Aklımıza daha çok Swedish Death Metal ya da Melodik Death Metal gelir. 2009 yılında yayınlanan bu albüm ise katıksız ve gök gürültüsünü andıran seri, sert Death Metal yönüyle dikkatleri çekiyor. Adeta bir helikopter pervanesi hızındaki davullarıyla ve onu birebir kapsayan gitar ritimleri ile Death Metal’in sert yönüne atıfta bulunuyorlar. Kafanız bir şeye bozulduğunda kendinizi sakinleştirmek için birebir.


NILE – ITHYPHALLIC

Bütün gruplar bir yana, NILE bir yanadır benim için. 2007 yılında yayınlanan bu albüm ise NILE’ın en üst seviye işlerinden biri. Müziğiyle bizi eski Sümer, Mısır, Babil efsanalerinin içine çekiyorlar ve yüzümüze çarpan çöl kumlarını hissetmemizi sağlıyorlar. İnsan müzik algılayışı kapasitesini zorlayan eser, her tınısıyla bizi dar bir köşeye sıkıştırıyor ve her melodisiyle dayak yememize neden oluyor. Bana göre eğer yerkürede ruh diye bir şey varsa, bu terim Nile’ın bu albümünde kendisini fazlasıyla var ediyor. Devasa ve korkunç bir müzikal üstünlük ve bize verdiği derin bir haz. Ne zaman kulak kabartsam tüylerimin diken diken olmasına mani olamıyorum. Binlerce yıl öncesine gidiyor; Babil, Sümer ve Eski Mısır’da olayların içerisindeymiş gibi hissediyorum.


THRESHOLD – SUBSURFACE

İngiltere’nin göbeğinden çıkan Progressive Metal grubu Threshold’un 2004 tarihli Subsurface albümü bana göre Progressive Metal tarihinin en kaliteli işlerinden biridir. Albüm yapı itibariyle Rock dinleyicilerine bile hitap edebilecek kadar geniş bir yelpazeye sahip. Tertemiz vokallerle bezeli melodiler, oldukça yetenekli ritim ve solo anlayışıyla insanların sorgulayıcı hallerine şahitlik ediyor. Her parçaya özenli, duygulu ve yer yer coşkulu bir şekilde monte edilmiş solo gitar partisyonları tamamen ustalık kokuyor. Her bir elemanı bir nevi virtüöz tadında olan Threshold’dan oldukça yoğun duygular ve tatlar alabilmek mümkün. Hoş bir meltemin esintisini yüzünüzde hissediyorsunuz.

23 Eylül 2010 Perşembe

Her Hafta Ritüellerle Sportif Cümleler’deyim


Bundan 5-6 hafta önce, Burak bu proje ile bana geldiğinde düşünme gereği bile duymamış, muhakkak yapalım demiştim. Neydi bu proje? Her hafta sonunda Burak o haftaya dair beş ya da altı soru çıkaracak, ben de o sorular üzerinden analizler yapacaktım. Şu ana kadar dört bölümü yayınlanan ritüelin beşinci bölümü bugün yayınlandı. Bu ritüel, başımıza bir iş gelmediği sürece gidebileceği kadar gidecek. Sizleri ritüelin beşinci bölümüne davet edelim.

http://sportifcumleler.blogspot.com/2010/09/sportif-cumleler-ritueli-5.html

What's Heavy? (Bölüm IV)


Metal müzikte modern gelişmeler soyutlamalardan uzaklaşarak insan bünyesi içindeki zıtlıkların, tepkilerin yapısal olarak yer etmesi ve bu yapının yükselmesiyle söz konusu olmuştur. Hızlı ve güçlü metale ait olan ses yapısı kırılarak daha karamsar, yok oluşçu bir hal alıp iyice sertleşerek, kısmen de Judas Priest, Kiss, Angel Witch gibi gruplardan ilhamlar alarak ilk Death Metal örnekleri sergilenmeye başladı. Esasen Death Metalde insanların korkularıyla nihilist düşünceler karakterize edilmiş, insanoğlunu rahatsız eden korkutucu düşünceler açık bir şekilde korkusuzca dile getirilmiş ve aslında bir nevi kısa bir hayat gerçeği gözler önüne serilmiştir. Hayat doğmak, yaşamak ve ölmekten ibaret değil midir? Nasıl ki doğum varsa er geç ölüm de olacaktır ve bu nihilist korkuyla yaşamaktansa bunu hayatın bir parçası olarak kabul ederek yaşamı olduğu gibi güçlü bir şekilde yaşamak gerekirdi. Böyle bir tanımlandırmayla yeryüzüne çıkan Death Metal tarzı, kapitalist ve maddiyatçı yaşam biçiminin de önüne geçmiş ve popülist kitleleri rahatsız etmiştir. Metal müzik sürekli gelişiyordu, yeni ideolojiler ve fikirleri bünyesine katıyordu. Çünkü müziğin barındırdığı değerler tüm dünyayı ve toplumu ilgilendirdiği için dünya ve toplumdaki değişimler de Metal müziğin ideolojilerini büyütmesi ihtiyacını ortaya koyuyor ve sanki dünya üzerindeki bir çok ideoloji ret edilerek bu müziğin kendisine ait ideolojisi oluşuyor, gelişiyordu.

Bu noktada ortaya Slayer ismini atmamız gerekiyor. Bu grubun önemini inkar etmek imkansız çünkü Metallica nasıl ilklerin grubuysa Slayer da ilklerin grubuydu. Çünkü Slayer’ın yükselişe geçmesiyle birlikte Metal müzikte modern soundlar ortaya çıktı ve bir çok heavy metal türüne zemin hazırlandı. Melodiler daha karmaşık, vurucu bir hal alıyor, müzik iyice hızlanıyor ve sertleşiyor, kayıt sistemleri ve müzikal yapı ileriye gidiyordu. Bu zemin dahilinde yeni bir tür vücut buluyordu: Death Metal... Slayer’dan etkilenen bazı gruplar aldıkları ilhamla 1983-1985 yıllarında bu türün öncülüğünü yapıyorlardı. Death, Morbid Angel, Possessed, Sepultura gibi gruplar aynı zemin üzerinde kendilerine özgü rifflerle yeni sanatları gözler önüne seriyorlardı. Aslında bu esnada Metal grupları ve kültürü yeni ekstrem noktalara dikkatleri çekiyor, insanları canından bezdiren politikalara dokundurmalarının yanında insanların kendi içlerinde sakladıkları yardımlaşma olgusuna dikkat çekiyordu.

Eski gruplarla yeni gruplar arasında ne gibi farklılıklar ortaya çıkıyordu? Eski gruplar söz yazımlarında nihilist öğeler, yeraltında kalan temalar ve ana görüş olarak ahlak üzerine demetler sunarken bunu oldukça sıcak, yumuşak Rock müzik formatıyla sergiliyorlardı. Dinleyicilerin arzularını ve beklentilerini sezerek toplumsal durumlardan örnekler veriyorlardı. Ama Slayer gibi gruplar piyasaya çıkınca tüm lirikler rifflerin üzerinde dönmeye başladı. Müzikal değişimin yanında sözler de farklı bir hal almaya başlamıştı. Anlaşılması güç kehanetler, mitolojik boyutlar, ölüm olgusu, ahlak mevzusu, karamsar dokunuşlar... Speed Metal grupları tüm tehlikeli noktaları üzerlerinde taşıyarak azametli tasvirlerle kıyametin yargıçlığını yapıyorlardı. Kısmen isyancı, kısmen de baş kaldıran yapı içerisinde ritim anlayışı büyük bir değişim geçirerek derin mesajları da beraberinde getirmiş, sözlerle müzik arasında uygun bir ahenk sağlanmaya çalışılmıştır. Bu noktada klasik Rock motiflerinin fazlasıyla ötesine gidilmiş ve anlatılmak istenen temalar geliştirilmiştir.


Bu konuda sadece Thrash, Speed ve Death Metal grupları yoktu, bu tür işleri sadece onlar yapmıyordu, onların da temelinde öneme sahip olan bazı ilham noktaları da söz konusuydu. Bathory, Venom, Celtic Frost ve Hellhammer gibi gruplar oldukça hızlı, agresif müzik tonajlarını karanlık ve yer yer satanizm öğeli liriklerle süslemişler, kendi müzikal görüntülerini özgün olarak yansıtmışlar ve bu yönleriyle onların yaptığı parçalar o anki geleneksel şarkı biçimlerine ters durmuştur. Ama bu ters duruş onlardan feyz alan ve 80’li yıllara damgasını vuran grupların doğumunda benzinle ıslanmış kağıt parçasına ufak bir kıvılcım olacaktı. Bu noktada ilham kaynağı olmaları doğaldı. Çünkü bu gruplar bir çok değişimi gözler önüne sererek önemli ve etkileyici atmosferleri yaratmışlar, bunu müzikle öyle anlatmışlardır ki ortaya bir çırpıda okunan, akıcı hikayeleri barındıran muhteşem kitaplar çıkmıştır. Ama her ne kadar bu gruplar ilklerin öncülüğünü yapsalar da diğer taraftan onlardan hiç memnun olmamış kitleler de vardı ve söz konusu gruplar isim sahibi gruplar olsa da underground bir zemin üzerinde icralarını sergilemişlerdir. Aldıkları tepkileri normal karşılamak gerekiyordu, çünkü bu gruplar geleneksel yapının ötesine giderek hem imajları, hem duruşları, hem söylemleri ve hem de müzikal tonajlarıyla gelişigüzel karanlık temaları ve hastalıklı kaos ortamlarını aktarıyorlar, kendilerine garip bir şekilde bakan toplumun genel yapısının bozukluklarını ve çürüyüşlerini aktarıyor, gerçekleri suratlarına çarpıyor ve doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar hesabı büyük tepkiler de alıyorlardı.


Peki daha başka hangi noktalarda değişimler vardı? Vokal konusunu da es geçmememiz gerekiyor. Önceki dönemlerin daha yumuşak ve havalı sesleri yavaş yavaş kaybolmaya başlayacak, gırtlak ve diyaframdan gelen sesler dikkati çekecekti. Bu nasıl bir sesti? O zamana kadar kalıplanmış müzikal soundun ötesinde vahşi bir müzikle birlikte boğaz ve gırtlak zorlanarak çığlıklar atmak ve şiddet dolu dokunaklı pasajlarla haykırmak yeni bir vokal tarzı olmuştu. Yeni vokal tarzı anlatılmak istenen şeylerle çok iyi uyuşuyordu. Çünkü şiddeti, gerçekleri, insanların kaçtıkları şeyleri, dünyada yaşanan iğrençlikleri ve kaos ortamını kendi diliyle anlatmak diye buna deniyordu. Aynı esnalarda Death Metal gruplarının da bu vokale daha farklı bir açıdan bakması ve insanları ürperten, daha çok diyaframdan gelen ve brutal vokal olarak isimlendirilen bir vokal şekli bu müziğe yabancı olan kişilere korkutucu gelecekti. Ne de olsa bu müzikte insanların korktukları gerçeklerin, fantastik akışların sıradan bir şeymiş gibi yansıtılması, Death Metal gruplarının isimlerinde niçin tıbbi ve ölüme dair hastalıklarla ilgili kavramları üzerlerine aldıklarına dair gerekli betimlemeyi yapıyordu. Liriksel bağlamda başka neler vardı Death Metalde? Nihilist düşüncelerle beraber, ölümün kendisi, hastalıklar, yaralanmalar, çeşitli ölüm şekilleri, fantastik açılımlar ve yer yer karamsar izlenimler. Aslında bu liriklerin derinliğinde gizemli ve öyküsel varsayımlar güçlü bir şekilde yer alıyordu ama asıl bitirici nokta, insan modeli ve benliği üzerindeki ölüm olgusu ve onun sınırsız gücüydü.

Metal müziğin her açıdan sürekli değiştiğini, yeni yollar kat ettiğini görebiliyoruz. Dikkat edildiyse dünya ve toplum üzerinde ne kadar sosyal, politik, bireysel ve toplumsal değişiklikler olduysa Metal müzik icracıları bu değişikliklere uzak kalmamışlar, felsefi bir bakış açısıyla mecazi ve sanatsal bir çok fikri, gerek müziksel gerekse liriksel olarak yansıtmışlardır. Bu noktada müzik daha kompleks bir hal almış ve bireysel farklılıklar ön plana da çıkarılmıştır. Söz konusu ideolojiler geliştirilirken sosyal ayrımlara dikkat çekilmiş, iyi ve kötü olgusu, ahlak konusuna bakış açıları, hasta bakış açılarını kovalamak, entellektüel bakış açısına sahip karanlık pasajlardan demetler sunmak Metal müziğin asla kör bir şekilde gitmediğini ispat ediyordu. Piyasaya bakış açısında da bazı farklılıklar ortaya çıkıyordu. Bir kısım icracılar kendilerini piyasaya yönlendirirken bir kısmı da yer altında kalarak sanatını uyguluyordu.

21 Eylül 2010 Salı

Ruhları Ezip Geçen Üç Güney Kore Sineması


Sinema dediğimizde aklımıza neden Hollywood gelir? Kutsal asa parçasının bizleri büyüleyici etkisinden mi, en çok paranın bu sektörde dönmesinden mi, yoksa büyük imkanların yarattığı pompalayıcı reklam furyasının nimetlerinden faydalanmasından mı? Hollywood kaliteli filmlere sahip olsa bile, işe yaramaz filmlerinde bile çok büyük bir etki gücüne sahip olduğunu kabul etmek gerekiyor. Öyle ki, sıradan filmlere bile yapabilecekleri reklamlar, pompalamalar bile ilgili filmlerin dünyanın tamamında bilinmesi sağlanabiliyor.

Bir de Güney Kore filmleri var. Asla Hollywood gibi iddialı takılmaz ve çok büyük paralar harcanmaz. Ama senaryo ve kurgu yönüyle Hollywood filmlerinin büyük imkanlarla gerçekleştirdiği bir çok filmi ezip geçerler. Bir çok Güney Kore filminin özünde büyük bir insancıllık yatar. İnsanlığın masumiyeti ve saflığı yatar derinliklerinde. Hollywood filmlerinde Amerikan yaşam tarzı pompalanırken, genç beyinler bir çok yozlaşmışlıkla beslenirken, pahalı ve lüks yaşam özendirilirken, insanları saçmalıklarla doldurmak had safhadayken, Güney Kore filmleri çok farklı bir dilden seslenir bizlere. Ama bir farklılık vardır. O da inanılmaz kaliteli sinemalara rağmen, yerkürenin tamamı üzerine pazarlamaz kendini bu filmler. En azından sinemalarımızda Güney Kore filmlerinin deli gibi gösterime girmediğini, Hollywood ile kuşatıldığımızı biliriz.

Uzakdoğu filmlerinin her daim daha fazla hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Bu kültürün kendine ait bir ruhu ve felsefesi var. Bu kültür, içi geçmiş ve yozlaşmış onca sistem parçacıklarının içerisinde yıldız gibi parıldayan bir güzelliktir. Manevi duyguların, insan olmanın getirdiği nefes kesici ayrıntıların, minik parçacıklardan muazzam dünyalar yaratmanın şiirsel dalgalanmalarıdır, insanoğlunun kalbine ve gözlerine doğru sirayet eden. Senaryo kabızlığı çeken Hollywood’un yanında Güney Kore sinemasının senaryo ruhu benzersizdir. İnanılmaz zengindir.

Şu ana kadar yüzlerce Uzakdoğu filmi izledim ve izlemeye de devam ediyorum. Bu filmlerden üç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu filmlerin özelliği kalburüstü filmler olması ve içeriğinde muazzam nüanslar içermesidir. İzlerken ve izlemeyi bitirdiğinizde darmadağın olmuş bir ruh hali ve tamamen başkalaşmış zihinsel yapı ile karşı karşıya kalacaksınız.


Ba:Bo – Miracle of Giving Fool

Mahallenin delisi olarak, aptallığınızın derinliğinde yer alan masumiyetiniz, sorumluluk duygunuz, inanılmaz fedakarlığınız, sevgi ve hayata bakış anlayışınız ile kaç hayatı değiştirebilirsiniz? Sizi delici gözlerle izleyen kaç insanoğlunun ruhunda, insan olmanın farkındalığı büyümeye başlar ve hayatını ne kadar anlamlı yaşadığını sorgular?

Küçükken dumandan zehirlendiği için zihinsel olarak sorun yaşamaya başlayan Seung-ryong’un hikayesidir bu. Anne ve babasını kaybetmiştir. Kız kardeşi ile ilgilenmektedir. 10 yıl önce hoşlandığı kızın piyano çalışını dinleyerek kendinden geçen ve kız heyecandan piyanoyu çalamadığında kilitlendiğinde, ilgili şarkıyı mırıldanarak hatırlamasını sağlayan Seung-ryong’un hikayesi. Piyano şakımaya başladığı zaman karlar düşmeye başlar, dünya daha güzel bir yer olur. Aynı kız 10 yıl boyunca Avrupa’da yaşamıştır ve mahallenin delisi 10 yıl boyunca onu mahallenin en yüksek noktasında bekler. Sürekli gökyüzüne bakar. Geceleri yıldızları gözler. Onun için ölen ve cennete giden her insan yıldızdır. Anne ve babası gibi. Her gece onları gözler.

Her sabah okulun önündeki tost dükkanında öğrenciler için tost hazırlar mahallenin delisi. Hep aynı şeyleri giyer. Kir içindedir. Ayakkabıları leşe dönüşene kadar kullanır onları. Yıllar boyu çalışır ama kendi üzerine hiçbir şey almaz. Tek kuruşunu harcamaz. Her şey kız kardeşi içindir. Kendisinden iğrenen ve yüzüne bile bakmayan kız kardeşi için.. Bilinmeyen gerçek, mahallenin delisinin hayatını kız kardeşi için yaşaması ve 10 yıl boyunca sevdiği kız için hayat anlamını bulmasıydı.

Birkaç karakter daha serpiştirilmiştir bu dünyaya. Hepsinin kendi içinde bir hikayesi mevcuttur. Ayrı ayrı öykülerini izleriz. Hayatın acımasızlığını, samimiyeti, masumiyeti ve saflığı yakalarız. Hayatın gizemlere sahip olduğunu görürüz. Seung-ryong sevdiği kız Avrupa’dan döndüğünde dünyanın en mutlu insanıdır. Bu aşkın ötesinde bir şeydir.

Gökyüzü kapalı olduğunda, bulutlarla kaplandığında onu diler. Piyano çalmasını. Çünkü o piyano çaldığında gökyüzündeki bulutlar açılır ve cennetin yıldızları gözükmeye başlar. Kar taneleri dökülür. Karlarla kaplı mahallede dans etmek bir başkadır. Hayatının en büyük zevklerinden biri bir çift ayakkabıdır. Sadece bu kadar. Ne pahalı bir yaşam, ne lüks ve yozlaşmış bir yaşam, ne de doyumsuz bir ruh hali. Doygun bir doluluk, koca bir hayat dersi ve bir çok sahnesiyle beni gözyaşlarına boğan, gözlerimden boşalan yaşlara engel olamadığım bir dünya. Ama arabeskçe değil. Komedi dokumalarıyla..


Sad Movie

Adı üstünde acıklı bir film havasında ilerlemiyor aslında. Finali ile darmadağın ediyor. Dilsiz ve sağırlar için spikerin söylediklerini el işaretleriyle tercüme eden güzel bir kadın spiker, aşık olduğu bir itfaiyeci, spikerin dilsiz ve sağır kız kardeşi, bir anne ve ufacık bir çocuğu, sevgilisinden kopma noktasına geldiği için insanların birbirinden ayrılmayı düşünüp de kelimeleri söyleyemeyeceği durumlarda onların son sözlerini ayrılacakları sevgililerine sözcü gibi iletmeyi misyon edinecek bir Ayrılık Ajansı kuran bir genç.. Yedi insan ve yedi ayrı hayat hikayesinin akıcı bir şekilde ilerleyerek bizi bazen güldürmesi, bazen de düşündürmesi. Nihayetinde tencere kapak gibi birbirine oturan olaylar örgüsü.

Kadın spikerin hava güneşli olduğu için huzurunun bozulması, yağmurlu iken mutlu olması anlaşılabilirdir. Eğer ki sevdiğin kişi itfaiyeciyse. Haber spikeri olduğu için hava durumunu sunan spikerden havanın yağmurlu olacağını duyduğunda, hemen sevdiğin insanı arayarak müjdeli haberi verebilirsiniz.

Dilsiz ve sağır kız kardeşi ise bir parkta yedi cücelerin prensesidir. Muazzam kostümler içerisinde repliklerini yaparken bir ressama aşık olur. Suratının sol tarafı bir yangında yandığı için suratını asla göstermez aşık olduğu ressama. Resimlerini maskesi yüzündeyken çizdirir hep.

Anne ve küçük çocuğun tarafındaki hikaye ayrı bir aile bağı silsilesidir. Anne kansere yakalanır ve küçücük çocuk hayatının en karışık anlarını yaşar. Birbirlerinden ayrılan sevgilere sözcülük yapan elemanın ise başına gelmeyen kalmaz. Bir gün bu küçük çocukla hayatı kesişir ve muhabbet etmeye başlar.

Birbirinden ayrılanların sözcüsü olan elemanımız bir gün yeni bir mesaj ile karşılaşır. Kız arkadaşı kendisinden ayrılmak istemektedir. Kız arkadaşı elemanımızın ilgili kişi olduğunu bilmemektedir. Kızın çalıştığı süpermarketin büyük camekanından kıza bakarak, sağanak yağmur altında gözyaşları içerisinde kendisine söylenmesi gerekenleri kendi kendine söyler elemanımız. İnanılmaz bir sahnedir. Şemsiyesini de bırakır hemen köşeye. Kendisini yağmura bırakır. Kız arkadaşı işten çıkarken yağmuru görür ve yerinden kıpırdayamaz. Hemen köşedeki şemsiyeyi görür, açar ve yürümeye başlar. Şemsiyenin bir telinin fırladığını görür ve ayrıldığı erkek arkadaşının şemsiyesi olduğunu anlar. Ondan ayrılmışken bile bir fedakarlık yapmıştır halbuki. Sağanak yağmurda ıslanmaması için.

Annesi ölüm döşeğindeyken küçük çocuk Ayrılık Ajansı’nı kuran ve tanıştığı elemana bir görev verir. Şu ana kadar hep ayrılık haberini veren elemanımız, küçük çocuğundan annesine ulaşacak olan, gitmemesi ve ayrılmaması gerektiği mesajını iletir. O an tüm dünya durur. Apışıp kalırsınız olduğunuz yerde.

Film nihayete ererken finalde gerçekleşenler insan ruhunu darmadağın eder. Filmin isminin neden Acıklı Film olduğunu ancak finalde anlayabilirsiniz. Yedi insanın ve hayat öyküsünün nasıl bir sona kavuştuklarını görürsünüz. Sağanak yağmur onların tek ortaklığıdır. Bir de dökülen gözyaşları..

Muazzam bir kurgu, muhteşem bir senaryo ve öykü. Şok edici bir dünya..


Kiss Me, Kill Me

Bir tarafta oldukça ciddi olan ve yüzü hiç gülmeyen mükemmel bir seri katil, diğer tarafta sürekli intihar etmeye çalışan ve bunu bir türlü beceremeyen, hayatından vazgeçmiş sefil bir kadın. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin. Hayatları bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Hayatlarının kesişmesi ilginçtir halbuki. Şu ana kadar hiç fire vermeyen, acımasız bir şekilde profesyonelce işini bitiren katil, bir yaprak yüzünden hedefini başlangıçta ıskalar ve sefil kadını sıyırır kaza kurşunu.

Kadın, metroda tren geçerken kendisini raylara atar, ama tren öbür raylardadır. Kendisini asar ama bez parçası kopar. Ne yaparsa yapsın bir türlü intihar edemez. İnanılmaz komik bir görüntüdür bu. Zaten filmin özünde kara komedi öğeleri bir avuç dolusudur.

Bir gün bir görev alır katil. Sürekli uyuyan bir adamı vuracaktır. En basit iştir. Eve gider. Tam tetiği çekecekken sefil kadının yatakta yatmak üzere olduğunu görür. Tetiği çekemez ama kadın elinden alır silahı. Şakağına dayar. Katilimiz bir hamlede engel olur intiharına. Kendisini öldürmek için katil kiralayan sefil kadındır bu. Muhabbetleri yarıcıdır. Katil işini bitirmeden evden ayrılırken “sonsuza kadar yaşa kadın” der. Kadın bu lafı hakaret kabul ederek “topla o pis ağzını” der.

İlginç hayat iki insanı yakınlaştırır. Katil, kadına yarın ne yapacağını sorar, kadın öleceğim der. Adam kadının üzerine gitmeye başlar. Kadın içki içerken dolu bardağındaki içkiyi adamın suratına fırlatmak için hamle yapar ama hepsini kendi başına döker beceriksizce. Katil kopmamak için zor tutar kendini ve tuvalet kağıdı rulosunu uzatır. Kadın rulodan parça sökmeden olduğu gibi ruloyla saçlarını kurular. Muazzam bir görüntüdür. Aşırı sevimli ve müthiş oyunculuk..

Kadını hayata bağlamak isteyen katil, bir gün lunaparka götürür kadını. Hem kadın hem de katil yüzleri hiç gülmeyen tiplerdir. Aşırı durgundurlar. Tepkisiz bir ruh haline sahiptirler. Atlı karıncaya binerler. Tepkisiz, gülmeyen, ruh gibi bir yüz hali. Dönme dolaba binerler. Dönme dolap o kadar yavaş dönmektedir ki ilgili ruh halleri ve enerji durumlarının bire bir karşılığıdır. Lunaparkta tek kelime bile etmezler birbirlerine. Gün sonunda katil, kadına hiç konuşmadığı için bağırmaya başlar. Kadın da ona bağırır. Katil montunun önünü açar, gün boyu kanguru gibi gülleri saklamıştır orada, bir buket gülü kadının kafasına geçirerek bir hamlede paralar. Kadının omuzlarında gül yaprakları toplanır. Kadın put gibi kalır öyle. Saatler sonra evinde, penceresinin önünde, gecenin karanlığında beklemektedir kadın. Omzunda hala duran gül yapraklarıyla.

Peşi sıra birçok komik ve ilginç olay gerçekleşmeye başlar. Katil artık işini yapamamaktadır. Hayatı değişmiştir. Acımasızlığının yerinde yeller esmektedir. Film harika bir şekilde ilerler. Hiç umulmadık şeyler olmuş ve hayatları değişmiştir. Sıra dışı bir öyküdür bu. Durgun olan hayatlarına bir hareket ve enerji gelmiştir. Çünkü aşk, insanları harekete geçiren en büyük enerjidir filme göre.

Peki bu iki sıra dışı insan nasıl ortak bir kaderde buluşmuşlardı?

Kadın yolda yürüyordu. Hayatından bezmiş bir şekilde.. İntihar etmek üzere.. Sararmış bir yaprak parçası kadının omzuna düşer. Kadın bakar ve eliyle silkeler yaprağı. Yaprak gökyüzünde bir seyahate başlar gizemli bir şekilde. Katilin, tetiğe basmışken dürbününün önünden geçerek şaşırmasına neden olan yapraktır bu. Kadını sıyıran kaza kurşununa sebebiyet veren yapraktır. Kadının omzundan yükselen..

18 Eylül 2010 Cumartesi

Bucaspor:0 – Galatasaray: 1 – Tarladan Çıkan Tek Fişek


Bir tarafta Kewell, Misimoviç, Pino, Baros gibi halı düzlüğündeki sahalarda oynamaya alışkın olan isimler.. Diğer tarafta ise İzmir Atatürk Stadı.. Türk futbol piyasasında milyonlarca avro para dönerken, ülkemizde kaldıkları süre boyunca çift haneli milyon rakamlarına ulaşarak futbol hayatını sürdüren üst düzey isimlere reva gördüğümüz stadyum bu işte. Ülke olarak hâlâ tarlayı andıran sahalarda futbol oynamaya çalışmak, ülkemiz futbol prestiji için ne kadar önemlidir, bunu futbola kafa yoranlar düşünmeli. Ama bu kadar değerli oyuncuların böyle sahalarda oynatılması futbolu katletmek ile eşdeğerdir benim gözümde. Bir de onlara karşı da mahcup olmak ve rezilliktir. Diğerlerinin gözünde nedir bilemem.

Sahanın halini görünce kararımı hemen vermiştim. Galatasaray’dan güzel bir futbol beklemeyecektim. Tarlanın birinde göze hoş gelen bir futbol beklemek haksızlık olurdu. Olsa olsa meydan muharebesini andıran mücadele futbolu bekleyebilirdim. Arada birkaç paslaşma olursa ne âlâ! Beklediğimiz gibi de oldu. Galatasaray’da da sürmeye devam eden arızalar, hücum bölgesine yardımcı olmaktan aciz orta saha, mücadele etmekten öteye gidemeyen orta ikili, sert ve sağlam bir şekilde savunma yapmaya çalışan ve son maçlarda bunu başarıyla uygulayan bir defans hattı..

Galatasaray’ın sorunları belli. Elinizde Baros, Kewell, Misimoviç ve Pino gibi hücum özellikleri üst düzey olan ve rakiplerin kabusu olabilecek kapasitede bir hücum hattı var. Ama bu hücum hattını besleyebilecek kaynak yeterli değil. Bu oyuncuları besleyecek kaynağı güçlendirmediğiniz sürece aynı hastalık devam edecek. Maçların gidişatı ve aldığı hal, Gaziantep ve Buca maçlarında olduğu gibi içinizi kemirmeye devam edecek. Şiir gibi bir futbol göremeyeceksiniz. Bunun yerine, Kewell ve Misimoviç gibi oyuncuları rahat bir şekilde besleyemediğiniz için, onlar elinizin altına kadar gelecek, ağızlarına bir kaşık bal serpebilmeniz için. Eğer Kewell ve en önemlisi Misimoviç gibi asıl işlevlerini ileride yapacak oyuncuları geri gelmeye zorlamaya devam ederseniz, hücumsal özelliklerinden faydalanamazsınız. Asıl güçlerini hücum yollarında harcaması gerekenleri, orta sahaya gidip gelmelerinden dolayı erkenden bitirirsiniz. Akışkan hücum organizasyonları sağlayamazsınız ve sürekli ileriye oynayan bir takım hüviyeti kazanamazsınız. Bu orta saha yapısı ile ancak bu kadar.

İronik olan nedir biliyor musunuz?

Aynı orta saha olmasaydı, yani Sarp ve Ayhan’ın bu kadar didinip çalışması olmasaydı son iki maçı gol yemeden tamamlamak ne kadar mümkün olurdu orası tartışılır! Ama Galatasaray orta sahasına gerekli olan ilk özellik, hamal gibi koşturacak oyuncudansa, hücum bölgesini akıcı pas trafiğiyle besleyebilecek bir oyuncudur. Galatasaray orta sahası Sarp ve Ayhan gibi oyunculardan oluşmaya devam ettiği sürece uzun süre akıcı futbol ve hep hücumu düşünen bir Galatasaray beklemeyeceğim. Lorik Cana’nın 6 yabancı kontenjanına takılması üzücü bir durum. Halbuki Galatasaray’ın bana göre orta sahadaki en büyük ihtiyacı Cana’dan başkası değil. Oyuna girer girmez farkını hemen belli etmişti. Basit gibi görünen ama üst düzey iki bitirici pas ile takımını tehlikeli hücumlara çıkaran öznenin kendisiydi Lorik Cana.

Bucaspor 1-0 sonrası oyunu riske edene kadar Galatasaray’ın çalışan kanatlarından söz edemeyiz. 80 dakika boyunca etkisiz bir görüntü sergileyen Pino, son 10 dakika rakibin bıraktığı boşluklarda cirit atmaya ve kaleyi yoklamaya başlamıştı. Bu çabalar sonucunda maçı bir anda 3-0’a getirmesi işten bile değildi. Pino’nun tehlikeli ve hızlı bir oyuncu olduğunu biliyoruz ama fiziksel olarak hazır olmadığını, kalabalık ve kademeli savunmalar karşısında pek etkili olamayacağını ve kendisine açık alanlar bulduğunda futbol dilini üst düzeyden konuşabildiğini biliyoruz.

Galatasaray futbol olarak zevk vermiyor. Son iki maçtır sadece mücadele edebiliyor. Bu durum ortalama bir takım tadı bırakıyor futbol dimağlarında. Kadrosunda bu kadar önemli isimler barındıran bir takımdan bu tadı almak üzücü ve sıkıntı verici. Orta sahası Sarp ve Ayhan olanın en fazla yapabileceği şey bu. Ayhan’ın galibiyet golünü atması maçın bütününü, genel görüntüsünü ve Galatasaray’ın asıl sıkıntısını örtmüyor. Takıma galibiyeti getiren Ayhan, Cana’nın 10 dakikada yaptığı şeyleri 90 dakika boyunca yapamıyor. Mücadele etmek, sürekli koşmak, defansif katkıda bulunmak fonksiyonlarına denecek bir şey yok ama Galatasaray adı verilen bir hücum takımı kimliğini bu futbol diliyle oturtamazsınız. Hücum bölgesini zengin bir şekilde besleyecek besin kaynaklarına ihtiyacınız vardır. Bu besinsizliğe bir çare bulunmadığı sürece Misimoviç’e verilen para çöpe atılan bir paradır. Çünkü Misimoviç’in asıl özelliği forvet arkasında bitirici, öldürücü pasları atmak, tehlikeli atak varyasyonlarını organize etmek, bunu yapabilmesi için de onu orta sahadan güzelce besleyebilmektir. Onun asıl işi orta sahaya kadar gelerek topu almak ve oradan hemen önündeki oyuncuya pas vermek değildir.

Son maçlarda Galatasaray’ın defansif anlamda daha da toparlandığını, savunma dörtlüsünün biraz daha sağlam oynadığını söyleyebiliriz. Insua enerjisi, yerini bulan pasları ve mücadelesi ile takım savunmasına önemli katkılarda bulunuyor. Gaziantepspor maçına kadar her resmi maçta kalesinde golü gören ve bunu da oldukça beceriksiz bir şekilde beceren bir takımın, son iki maçtır kalesini gole kapaması, genç kaleci Ufuk’un her geçen maç güven vermesi, takımın son üç maçını kazanması ve bu anlamda bir özgüven kazanması buz dağının üstünde kalan kısımları..

Varsayalım, bunu şimdilik defansif ve mücadele futbolu anlamında bir gelişme ve evrilme olarak düşünmeye çalışalım. Ve de her oynanan maç sonunda hücumsal organizasyonların da artık adından söz ettirmesini bekleyelim. Bazen kendisine kızsak da, oyun içindeki tercihlerine ve bazen sürekli çalım atma sevdasından bunalsak da Arda’nın olmadığı Galatasaray lezzetli bir Galatasaray değil. Olamıyor. Olması da zor. Gerçek bu. Arda her şeye rağmen futbolun keyif veren yüzü.

Maçın en güzel tarafı mı?

Tabii ki İzmirli Galatasaray taraftarlarıydı. Sizler bir harikasınız. Hep öyleydiniz. Ne İstanbul ne de Ankara taraftarları sizlerin yanından bile geçemezler.

16 Eylül 2010 Perşembe

Mistik Bir Çekicilik: Geyşalar


Geygi ya da Geyko da denir. Japonya’da eski tarihlerden bu yana eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlar ile eşlik eden kadınlara verilen ad. Geyşa dünyası Japonca’da “ka-ryu-kai’’ yani “zevk dünyası’’ olarak adlandırılır.

1920’lerin başında 80 bin’i bulan Geyşa’ların sayısı, 1980’lerin sonuna gelindiğinde 10 bin’e kadar düşmüştür. Bunun en önemli nedeni, Batı tarzı barların ve burada çalışan kadınların daha popüler hale gelmesidir.


Japonya eğlence dünyasında çalışan diğer kadınlardan farklı olarak, Geyşa’lar mesleklerini ömür boyu sürdürebilirler. İyi bir Geyşa olmak için güzellik ve gençlikten çok, güzel sanatlara ve müziğe olan yetenek, tatlı dillilik ve müşteriyi iyi ağırlama gibi özellikler önemlidir. Bu yüzden ileri yaşlarda da Geyşa’lığı sürdürmek mümkündür. Mesleği bırakan Geyşa’lar genelde, bar ya da restoran açmak gibi, eski işleriyle bağlantılı işler yaparlar. Müşterileriyle evlenip işi bırakan Geyşa’lara da rastlanır.

Geleneksel Geyşa’lık mesleğinde her Geyşa’nın duygusal, cinsel ve ekonomik olarak ilişkide olduğu bir “danna”sı, yani koruyucusu vardır. Ancak günümüzde koruyucuya sahip olmak ya da olmamak Geyşa’nın kararına kalmıştır.

II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde Geyşa olarak yetiştirilmiş bir kızın, Geyşa’lık seviyesine gelebilmesi için “mizuage” töreni yapılırdı. Mizuage töreninde Geyşa, tam bir eğitim aldıktan sonra hatırlı bir müşteriye çok büyük paralar karşılığında bekaretini verir; çoğunlukla aldığı paranın büyük kısmını kendini yetiştiren Geyşa evine eğitim masrafları olarak öderdi.

Bugünkü Geyşa evlerindeki kurallar çok sıkı değildir. Sadece müşterilerden alınan bahşiş ve hediyelerle bile geçinmek mümkün hale gelmiştir. Bu yüzden bütünüyle Geyşa evine bağlı olarak çalışanların sayısı azalmaktadır.


Nerede olursa olsun, bir Geyşa en az birkaç sanat dalında eğitim görmek zorundadır. Bu eğitim genel olarak birkaç tür geleneksel dans, şamisen çalma ve birkaç makamda şarkı söylemeyi kapsar.

Geyşa olacak kızlar, küçük yaşta yetişmesi için Geyşa evlerine verilir. Shikomi denen bu kızlar tüm ev işleriyle ilgilenir. Kızlar, disipline edilmek için çok ağır şartlar altında çalıştırılırlar.

13 yaşından 18 yaşına kadar olan dönemde kızlar, acemi Geyşa olarak çalışırlar. Bu yaşlardaki acemi Geyşa’lara Tokyo ve çevresinde “hangyoku” yani yarı-mücevher, Osaka ve Kyoto çevresinde “maiko”, yani çocuk dansöz denir. Acemi Geyşa’lık döneminde giyilen özel bir kimono ve özel bir saç şekli vardır.

Ancak günümüzde acemi Geyşa’lık, Tokyo’da tamamen ortadan kalkmış olup, Kyoto’da ise giderek azalmaktadır. Japonya’da kanun gereği herkesin ilk ve orta eğitim görmesi zorunludur. Bugün Geyşa eğitimi, en erken 15 yaşında başlayabilmektedir ki bu yaş eski tarihlerde bir Geyşa’nın “maiko”luktan Geyşa’lığa geçtiği bir dönemdi. Bu yüzden, Geyşa evlerindeki kurallar ve uygulamalar eskiye oranla oldukça değişikliğe uğramış, modern sosyal, ahlaki kurallar ve resmi kanunlara uygun hale gelmiştir.


Heian ile Edo dönemleri arasında, soylu bir kadının evlenmeden önce birkaç sevgili değiştirmesi normal karşılanırdı. Cinsel sınır ve kısıtlamaların çoğu, Edo döneminde ve samuraylar tarafından konmuştur. Kadın uzun süre çocuk doğuran bir araç olarak görülmüştür. Dul kadına, yeniden evlenme hakkı verilmemiştir. Erkek ise, aile yaşamı ile cinsel yaşamını ayrı tutmada özgür bırakılmıştı. Edo feodalitesinin dünyasında, bu ayrılık, Tokyo gibi büyük yerleşim yerlerinde yasal bir dünya yaratmıştı. Geyşalık, bu yasal ayrıcalığın yüce sanatıydı.

Geyşa kurumu Edo Dönemi’nin (1600-1868) ortalarında ortaya çıktı. İlk Geyşa’lar “hokan” ya da “taikomochi” denen dansçı ve şarkıcı erkeklerden oluşuyordu. Daha sonra bu gruplara kadınlarda katılmaya başladı ve giderek sadece kadınların yaptığı bir meslek haline geldi.

1700’lerde Geyşa’lık mesleği, vesikalı hayat kadınlığı ile aynı görülüyordu. Ancak Edo Dönemi’nin sonlarına doğru Geyşa’lar, resmi toplantılar da dahil olmak üzere, birçok sosyal, politik etkinlik ve toplantılara çağrılmaya başlandı. Ve zamanla bugünkü “eğlendirici-sanatçı” ya da “hoş vakit geçirtici” sıfatlarını aldı. Günümüzde Geyşa eğlenceleri, Japonya’daki en pahalı eğlencelerden biridir.

14 Eylül 2010 Salı

Galatasaray: 1 – Gaziantepspor: 0 – Yaratıcılıktan Uzak


FM oynayanlar, bu oyunun en güzel tarafının transfer döneminde oyuncuların peşinden koşturmak ve yeni oyuncuların ilk kez sahaya çıktığı maçın tadını çıkarmak olduğunu bilir. Çok farklı bir zevktir bu. Acaba yeni oyuncular neler yapacaktır ve takım ne yapacaktır diye heyecan yaparsınız. Misimoviç ve Insua’yı ilk kez bu forma altında izleyecek olmamız heyecanlı olmamıza neden olmuştu. Dünkü maç öncesi benim asıl merak ettiğim şey de buydu. Ayrıca Metin Oktay’ın ölüm yıldönümü nedeniyle maç farklı bir karakteristiğe bürünür diye düşünüyordum. Kısacası, maç öncesi ellerim ve ayaklarım heyecandan soğumuştu. En azından güzel bir futbol bekliyordum. Ama sahadaki dizilişe ve oyunculara baktığımda güzel futbolun biraz zor olacağını düşündüm hemen. Neden?

Bunu anlamak güç değildi. Galatasaray’ın genel oyun kurgusunu ve oyuncuların yapısını dikkate aldığımızda, Galatasaray’ın rakibini genellikle ortadan delmeye çalışmadığını, daha çok kanatları kullandığını ve ilgili kanat oyuncularının rahat adam eksilten, hızlı ve patlayıcı adamlar olması gerektiğini biliriz. Geçen sezon bazı maçlarda sadece Sabri ve Keita’nın patlayıcı özellikleriyle iyi skorlar alındığını hatırlıyoruz. Bir çok maçta sağ kanadın etkin bir şekilde kullanıldığını biliyoruz. Dünkü maçta ise gerçek anlamda sağ bek olmayan Ali Turan ve adam eksiltme özelliği, hızı olmayan Elano ile sağ kanattan medet ummak Godot’yu beklemek gibi bir şeydi. Sol kanatta ise Kewell’ın çok hızlı olmadığını, daha çok pozisyon bilgisi ve zekasıyla oyuncu eksiltebileceğini düşünürsek, kanatları çalışmayan bir Galatasaray’ın, rakibinin de etkili ve kademeli takım savunması karşısında yokları oynayabileceğini söyleyebilirdik. Elano’nun bu sistem ve oyuncu yapısı ile sağ kanatta etkili olabilmesi mümkün değil. Ancak arkasına Maicon gibi bir adamı alabilirse belki bir şeyler yapabilir ama bir Arda ya da Keita gibi kanat özellikleri gösteremeyeceğini, bindirme yapamayacağını biliriz. Bunun için futbol bilgini olmaya gerek yok.

Eğer bir takımın oyun kurgusunda kanatlarla ilgili organizasyonlar çok önemliyse ve gollerin çoğunu bu organizasyonlarla arayacaksa patlayıcı özelliklere sahip, hızlı ve rahat adam eksiltebilen oyunculara ihtiyaç olduğu söylenebilir. Maçın ikinci yarısının ilk 15 dakikasında patlama yapan ve peş peşe birkaç pozisyon bulan takımın içeriğine baktığımızda, ilk yarıda hiç çalışmayan sağ kanadın Sabri ve Aydın değişikliği sonrası birden çalışır hale geldiğini ve bu oyuncuların hızlı ve patlayıcı özellikleriyle takımları adına pozisyonlar yaratabildiğini görürüz.

Galatasaray gerçekten iyi oynamadı. Yaratıcı futboldan uzaktı. İkinci yarının ilk 10 dakikası hariç tempolu futbol bile yoktu. Ortada sadece biraz mücadele vardı. Takımın gol sonrası iyice geriye yaslanması bazı sorunları hala aşamadığının göstergesi. Aynı zamanda fiziksel olarak tam olarak hazır olamamanın getirisi. Oyuncuların bazıları sakatlıktan yeni dönmüşken neden bunlar hala hazır değil diye bir soru soramıyorum. Ortada anlatılacak fazla güzel şey olmayınca uzun uzadıya hoş şeyler yazmak da gelmiyor içimden.

En azından bu kötü oyunu sakatlıktan yeni dönen ve takıma yeni katılan isimlerin fazlalılığına vermek istiyorum. Bu takımın fiziksel olarak tam olarak oturmadığını ve form tutamadığını görebiliyoruz. Umutsuzca bir çok mesaj vermek yerine form tutmalarını beklemekte fayda var. Tabii orta sahaya bir an önce Cana’yı monte edemezsek bir çok maçta bu sorunlarla da karşılaşabiliriz.

Yeni transferlere gelince; Insua uzun zamandır maçlara çıkamıyordu. Heyecanlı ve istekli yapısı gözlerden kaçmadı. Maç eksiği olduğunu hissettirdi. Ama sevindirici taraf ise fizik olarak güçlü olması, elinden geldiğince hareketli oynayıp atağa katkı vermesi ve en önemlisi de sorumluluk almaktan asla kaçınmamasıydı. İlk maçı ve tam olarak hazır olmamasına rağmen gözümde iyi bir etki bıraktı. İstekli, hırslı ve içten oyunu çok önemliydi.

Misimoviç ise takımla sadece üç antrenmana çıkabilmişti. Takım için çok kritik öneme sahip bir mevkide oynayan birinin diğer takım arkadaşlarını çok yakından tanıması gerekiyor. Aynı futbol diline sahip olmaları için birkaç maça ihtiyaç duyduğu kesin. Ama yine de Misimoviç bende asla hayal kırıklığı yaratmadı. Aksine yaptığı birkaç hareket ile bu takım adına iyi işler yapacağını gösterdi. Dikkat ettiniz mi bilmiyorum ama Misimoviç’in kullandığı tüm köşe atışlarının etkili bir şekilde kendi takım arkadaşlarına adrese teslim olması çok önemlidir. Biraz daha birlikte çalıştıklarında, duran toplarda Misimoviç’in bu özelliğinden çok yararlanılır diye düşünüyorum.

Dünkü oyun bana hiç zevk vermedi ama ileriye yönelik olarak da umutlu olmak istiyorum. Kanatlardaki oyuncuların artık daha sağlıklı ve hazır duruma gelmeleri şart. Elano’yu ise mümkün mertebe merkezi bir noktada değerlendirmek lazım. Mümkünse Misimoviç ile ön libero bölgesi arasındaki bağlantıyı sağlaması istenebilir ya da Misimoviç’e yardımcı oyuncu rolünde oynayabilir. Loric Cana en yakın zamanda orta sahaya çekilmelidir. Çünkü dünkü orta saha ve ilk yarıdaki sağ kanat oyuncularıyla zaten iyi bir futbol beklemek hayalcilik olurdu. Ama karamsar da olmamak lazım. Bu oyuncuların formda hallerini beklemek lazım.

8 Eylül 2010 Çarşamba

700 Yıl Öncesinden Yöneticilik: Asakura Toshikage


1428 – 1481 yılları arasında yaşamış Asakura klanı derebeyi Asakura Toshikage, bundan 700 yıl önce klanına bazı kanunları deklare etmişti. Bu yasalar günümüzde şaşılacak yasalar değildir ama günümüz şartlarını göz önüne aldığımızda garip geliyor değil mi? Şunları bile uygulayabilmekten aciz bir yönetim anlayışına sahip değil miyiz sizce toplum olarak.

1. Yetenek ve beceriden yoksun olan birisine, onun ailesi Asakura ailesine hizmet ediyor olsa bile bir karargahı yönetme konusunda ya da idari bir alanda mevki verme. (Anafikir: Torpil yasaktır.)

2. Dünya barış içinde olsa bile, yakın ve uzak vilayetlere akıllı ajanlar yerleştir. Ülkenin içinde bulunduğu durumu kesintisiz olarak gözleyebilirsin. (Anafikir: Diplomasi çok önemlidir.)

3. Yüksek mevkiden ve özel yeteneklerden mahrum olan hizmetkarlar, anlayış ve sevecenlikle muamelede bulunan kişiler olmalıdır. Efemine olanların tavırları seçkinse, hizmetçi ve haberci olarak kullanılmalıdır ve sebepsiz yere düşünmeden işten çıkarılmamalıdırlar. Eğer onlar, tutumları ve sadakatları açısından eksiklik taşıyorlarsa faydasızdırlar. (Anafikir: Herkese iş vardır. Yeter ki verilsin.)

4. Uğurlu bir günde, şanslı bir yönetimle bir kaleyi almak ya da bir savaşı kazanmak üzücüdür. Bu yüzden uğurlu zamanlar değişebilir. Günün ne kadar uğurlu olduğuna bakmaksızın, fırtınalı bir havada tekneni sürersen ya da büyük bir kalabalığa tek başına karşı koyarsan, çaban hiçbir işe yaramayacaktır. Günün ne kadar uğursuz olduğuna bakmaksızın, gerçek ve yanlışlıkları ayırt edebilirsen, alışıldık hazırlığını ve gizli ataklarını yaparsan, bütün durumları göz önüne alıp stratejini iyi belirlersen zaferini sağlamlaştırırsın. (Anafikir: Tedbir gereklidir.)

5. Bu bölgede Asakura dışında başka bir kale inşa edilmemeli. Bütün yüksek mevkili kişileri Asakura Kalesi’nde bulundur. Onların vekilleri ve alt görevlilerini bölgeleri ve köylerinde bırak. (Anafikir: Yoğun bürokrasiye gerek yoktur.)

1480 tarihli Toshikage Jushichikajo’dan

6 Eylül 2010 Pazartesi

The Arrivals: Sürekli Tüketmek, Akıl Kontrolü ve Köleleştirilen Bireyler


Şöyle oturup sakince beynimizi çalıştırdığımızda, günümüz çocuklarına verilen pop kültürünü düşünmeden edemiyor insan. Medya öyle bir güce sahip ki kendisine magazinlerle, popüler müzik ve en önemlisi televizyonlarla bağlı taze beyinleri nasıl etkin bir şekilde kontrol ettiğini anlayabiliriz. Beyninizi yıkamak için kaç milyon dolarların harcandığını görebilirsiniz. Bu akıl kontrolü yöntemi sizi çeşitli “hayat tarzları” ile yönlendirmeye çalışır. Tüketim yarışı yapan bir toplumu yaratıp varlığını sürdürmesini sağlıyor.

Yakıtı materyalizm olan, kontrol isteyen, yozlaşmayı seven, inanmaktan nefret eden! Neden?

Buna komplo bile denemez. Az çok akıl sahibi olan, hayatını ve doğruları sorgulayan, hayatın derin anlamlarını düşünen, okuyan, araştıran ve kendisine empoze edilmek istenen şeyleri aklıyla ret eden ve asıl doğruları yakalamaya çalışan insanlar bu tarz bir toplumun yaratılmak istendiğini bilir. Bu sistem ya da hükümet devirmenin ötesinde bir şeydir. İçinizdeki savaşı kazanmakla alakalıdır. Bu savaşta insanoğlu hem asker hem de savaş alanı oluyor.

Gerçek özgürlük nerededir? İçimizde.. Ruhumuzda.. Manevi yönümüzde ve aklımızda.. Dünyevi cazibelerde değil.. Sadece o zaman gerçek bir insan olmanın ve ışık olmanın ne demek olduğunu anlıyoruz. Mevcut sistemin bize yedirmeye çalıştığı şey karanlıktan başka ne olabilir ki?

Magazinlere, kliplere baktığınızda neler görürsünüz? Seks denen şeyin sürekli empoze edilmek istendiği, insanın iç dünyasında kalması gereken özel şeylerin yozlaştırılmış bir şekilde dimağlarımıza sokulmak istendiği, eğlence kisvesi altında sunulup aslında her türlü olumsuz aşırı düşüncelerin sıradan bir şeymiş gibi beyinlerimize sokulmak istendiğini görürsünüz.

Materyalizm ve iç mücadele çok zordur değil mi? Onlar olmadan kendisini anlamsız hissedecek milyonlarca insan vardır.


Bir Kızılderili reisi anlatır insanlarına:

Bir adam, tek başına oturuyordu. Hüzünlüydü. Bütün hayvanlar ona yaklaşıp şöyle demişler: “Seni böyle hüzünlü görmek hoşumuza gitmiyor. Ne istiyorsan onu getireceğiz.”

Adam: “iyi görebilmek istiyorum” dedi. Akbaba: “Benim yeteneğimi alabilirsin,” dedi.

Adam: “Güçlü olmak istiyorum” dedi. Jaguar şunu dedi: “Benim gibi güçlü olacaksın.”

Daha sonra adam “dünyanın gizemlerini öğrenmek istiyorum,” dedi. Yılan, “sana onları göstereceğim,” dedi.

Öbür hayvanlarla da bu böyle devam etmiş. Adam onların verebileceği bütün hediyelere sahip olduktan sonra oradan uzaklaşmış. Ondan sonra baykuş, öbür hayvanlara şunu demiş: “Adam artık bir çok şeyi biliyor ve bir çok şeyi yapabilecek kabiliyette.” Geyik şöyle konuştu: “Adam ihtiyaç duyduğu her şeye sahip! Şimdi hüznü son bulacaktır.”

Baykuş “hayır” dedi. “Adamın içinde bir delik gördüm. Asla doyuramayacağı bir açlık kadar derin. Bu onu, hüzünlü olmaya ve sürekli istemeye yöneltmektedir. Almaya ve toplamaya devam edecektir. Günün birinde dünya şunu söyleyene kadar: ‘Tükendim, sana verecek hiçbir şeyim kalmadı.’”

Dünya ve hayatımızdaki sınavımız bir nevi bu değil midir aslında?

Dünya üzerindeki görsellerimiz bu sistemin nasıl dünyevi zevklere odaklı çalıştığını ve sizi dünya illüzyonuna bağlamaya uğraştığını göz önüne sermiyor mu? Neden diye kendinize sormanız gerekmez mi? İnsanları iç dünyalarından, asıl özünden ve gerçek huzurundan ne kadar uzaklaştırırsanız, o kadar çok kukla yaratırsınız ve bu kuklalar sorgulamanın ne demek olduğunu bilmeksizin, hükümetler ve para babalarının her istediğini yaparak içi boş bir kabuğa mahkum kılınacaktır.

Dünya zevkleri.. Ve de hayatın anlamı? Dünya bir nevi hayaldir. Kötülük ise güzelliklerden uzaklaştırmak. “Dünya” sözcüğünün kelime kökünün anlamlarından biri “elde edilemeyecek üzümlere uzanmak”tır. Bu dünyanın doğasında vardır. Asla her şeyi elde edemezsiniz. Hep istersiniz ama her şeyi elde edemezsiniz. Aza kanaat etmeyi bilemezsiniz. Dünya her zaman elinizden kaçacaktır. İnsanoğlu altından bir dağa sahip olsa, ikincisini ister. Çevremize dönüp baktığımızda yerküredeki insanlar neyin peşinde koşuyor?

Para? Haksız bir şekilde elde edebileceği kazanç? Alın terinden uzak rahatlığı elde etmek? Pahalı bir araba? Mükemmel bir ev? Uyuşturucu? Sürekli şehvet peşinde koşturmak?


Aralıksız bir şekilde neyin gerçek olduğunu bize söyleyen bir şey var! Dünya gezegenindeki en başarılı hipnozcu, odanın köşesindeki tahta ya da plastik bir kutudur. Milyonlarca kişi izler onu. Çünkü yüzde üçünüzden azı kitap okuyor. Yüzde on beşinizden azı gazete okuyor. Bildiğiniz tek gerçek bu tüpten çıkıyor. Şu anda bu tüpten çıkmayan bir şeyi bilmeyen bir nesil var. Bu tüp Başkanları, pop starlarını, yıldızları yapar ya da yok eder. Bu tüp, inançsız dünyadaki en güçlü lanet kuvvettir.

Peki bu televizyon yanlış kişilerin eline düşerse ne olurdu acaba? Dünyadaki en büyük 12. şirket inançsız dünyanın en büyük propaganda gücünü kontrol ediyorsa, kim bilir ne saçmalıkları haber olarak yayınlanacaktır. Televizyon gerçek değildir. Televizyon bir sirktir; karnaval, gezgin cambazlar, hikaye anlatıcılar, dansçılar, şarkıcılar, ucubeler, aslan terbiyecileridir. Televizyon öldürür.

Yerküredeki en önemli sektörler kimlerin elinde iyi düşünün? En büyük şirketler, en büyük finans merkezleri, en büyük medya sektörleri, sinema sektörü? Bu şirketlerin asıl yöneticilerinin iç yüzüne girerseniz, politikacıları bile ceplerine sokan, yeni dünya düzenini oluşturmak isteyen ve bu uğurda önemli mesafe kat etmiş şeytan kılıklı pislikleri göreceksiniz. Milyarlarca dolar paraya hükmediyorlar. Dünyayı sömürüyorlar. Her şeyi sadece kâr için de yapmıyorlar. Düşünen bir toplum istemiyorlar. Onlar İlluminati. Yeni Dünya Düzeni kurucuları.

Şeytan ve Deccal kavramları tüm inanç ve toplumlarda yüzyıllardır yer eden bir kavram. Hepsinde var. Onları daha çok cismanî olarak düşünürüz. Asıl gerçek bu değil ama. Onlar tek bir varlıktan ziyade kötülüğün, karanlığın bütünüdür. Günümüzün firavunlarını, Deccal'in gelişini, insanların bir enerjiden ibaret olup dikilen binalarla, o binalardan yayılan olumsuz enerjilerle ruh hallerini sömürebileceğinizi, UFO denen şeyin kasıtlı olarak yaratılmış bir şey olduğunu, onlarca yıldır sömürünün planlı ve sistematik bir şekilde uygulandığını, Hollywood’un ne gibi şeytani düşünceleri çaktırmadan ve açık bir şekilde empoze ettiğini, Madonna, Britney Spears, Christina Aguilera gibi popüler isimlerin Illuminati temellerini nasıl çaktırmadan dikte ettiklerini, çocukların gözlerine sunulan bir çok çizgi filmde bu düşünce temelinin nasıl akıl kontrolüyle yedirildiğini, bazı sinemalarda aklınızı nasıl rehin aldıklarını, müthiş kanıtlarla görmek ister misiniz?

Eminim ki, bir çoğunuz bunları hep biliyoruz deyip Zeitgeist’den dem vurur. Özgür düşünceyi sistematik bir şekilde yok eden ve bizleri köleleştirmeye çalışan sistemin varlığını biliyoruz. Ama bunu nasıl ayrıntılı bir şekilde yaptıklarını, bir çok arma ve sembolün ne anlama geldiğini, karanlığın nasıl üstün kılındığını ve ışığın yok edildiğini müthiş kanıtlarla görmek istiyorsanız, Amerika’da medya ve sinemanın içine casus gibi sızıp bir çok pisliğe şahitlik etmiş bazı Amerikalı gençlerin yayınladıkları The Arrivals isimli belgeseli edinip izlemenizi salık veririm. Tam 50 bölümden oluşan bu belgeselin her bölümü yaklaşık 10 dakika ve bu çocukların başlarına gelmeyen kalmadı. Çünkü doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Ama bilinçlendirdikleri tek zihin bile onlar için çekilen tüm cefalara bedeldi. Çünkü bu belgesel Zeitgeist'in çok daha ötesinde ve daha kompleks..

Nedir Bu Japonya?


Japonya, art arda dizilmiş bir adalar ülkesidir. Dördü büyük, geri kalanlar irili ufaklıdır. Adaların toplam sayısı 3,800 civarındadır. En kuzeyden güneye ve batıya doğru sırayla gidersek, bir zamanların Ainu ülkesi Hokkaido, en geniş ve uzun Honshu (Hondo), en mavili yeşilli Shikoku ve en tarihi olan Kyushu adasıdır.

Japonya insanı kendini bildi bileli bu adalar üzerinde yaşamıştır. Kendiliğinden yetişen ya da kendi yetiştirdiği bitkilerle yaşadığı yeri paylaşmıştır. Adaların yüzde 80’i dağlık, dağların yüzde 88’i –ülkenin yaklaşık olarak yüzde 68’i- ormanlıktır. İki genel kural vardır. Bu ormanı kesip yakmazlar ve keçiye de yedirmezler. İlk Amerikan elçisinin, bahçesinde tek bir süt keçisi beslemesi bile ulusal sorun olmuş, izin verilmemiştir. Orman ürünleri, ülkenin petrolden sonraki en büyük dışalım kalemidir. Tarımsal ekim, endüstriyel üretim, yerleşim, konut ve ulaşım için ülke yüzeyinin ancak yüzde 20’si geriye kalmaktadır.

Japon insanı, “Tatami” denen, yaklaşık 90smx180sm boyutundaki dikdörtgen hasırlar üstünde büyür. Yarım tatami’de oturur, bir tatami’de yatar, iki tatami’de çalışır. Beş-altı tatami’lik odada aile yaşar. Sıkılan, yorulan kişi, köşe başındaki tapınağın, türbenin, dergahın bahçesine, kent parkına, karşı dağlardaki ulusal parklardan, “Onsen” denen kaplıcalardan birine, volkan göllerine, yağmalanmamış kıyılara koşar. Buraları öyle büyük, geniş yerler değildir. Ancak insan yapısı nesneler, doğal simgeler öyle ölçeklerde seçilmiş, öyle ustaca kullanılmıştır ki açık mekanlar olduğundan daha geniş görünür. Kent çevresinden yarım günlüğüne uzaklaşabilen kişi, Güney Adaları’nın egzotik doğallığı içinde bulur kendini. Adalar, trencilikte İsviçre’ye, temizlikte İskandinavya’ya, düzenlilikte Almanya’ya, iş bilirlilikte Hollanda’ya, konukseverlikte Afrika ülkelerine, sanatseverlikte İtalya’ya benzer. Bu özelliklerin hepsini birleştirip bütünleştiren ruh ise özgün Japon Ruhu’dur. Kültürün yaratıcı gücü, küçüğü büyük, büyüğü güçlü, kaçınılmazı dayanılabilir gibi gösterir. Görünen, yaşanan gerçek budur. Kimse açıkça yakınmaz. Yaşam gerçeğini güler yüzle karşılar.

Japon insanı bu ölçülü, sınırlı ve olgusal dünyaya dışardan –denizden- geldiğini söyler. “Deniz Çocuğu” olduğuna inanır. Denizin çocuğu sudan çıkıp dağlara doğru yükselmiştir. Yüce Dağ ile kendisi arasında bir özdeşlik kurmuştur. Güneş Tanrıçası Amateratsu da, tanrısal ataların yarattığı Doğa ile kendi soyundan gelen bu insanlar arasındaki karşılıklı saygı ile özdeşliğe tanık olmaktan mutludur.

Japon Kültürü (Bozkurt Güvenç)

3 Eylül 2010 Cuma

Karmaşık Bir Dünya ve Suffocation – Pierced From Within


Herkesin farklı anlamda sevdiği gruplar vardır. Kimisi ilk dinlenişte anlaşılırken, kimisi zaman geçtikçe sevilmektedir. Bundan yıllar önce elime bir albüm geçmişti ve ismi “Pierced From Within”dı. Albümü walkmanime koyar koymaz duyduğum sesler karşısında ağzım açık kalakalmıştım. Daha önce sayısız death ve grind albümü dinlememe rağmen, böylesini daha önce hiç dinlememiştim. İlk dinleyişte anlaşılacak gibi değildi, parçaları hafızamıza hemen sokmak mümkün değildi. Ortada beynimize kazılması için defalarca dinlenmesi gereken bir grup vardı ve kendi içimden şöyle seslenmiştim: “Bu herifler bu kadar notayı, bu geçişleri, bir daldan bir dala atlamayı beyinlerinde nasıl tutuyorlar? Bu nasıl bir müzikal deha oluştur ve insan kapasitesinin ötesine geçiştir? Bunu dinlerken bir insan yerinde durabilir mi?”

Grubun en önemli özelliği, kesinlikle çok kompleks bir müzik kulağı istemesi ve dinlenebilir olması için de bir çok müzikal aşamadan geçmek gerektiği, yıllanmış olmak gerektiği. Gerçek anlamıyla hissedebilir olmak için bu kıstas olmazsa olmaz koşullardandır. Herkesin sevebileceği ve anlayabileceği bir grup değildir Suffocation.

1995 tarihli “Pierced From Within” albümüyle grup durdurulamaz bir bomba halini almıştı. Müzik tamamen kompleksleşmiş, çok karanlık temalar, ağır aksak pasajlar, yer yer hızdan tavana vurduran heyecanlar ve anlaşılması zor karmaşık ritimler bütünü ile beynim dağılmıştı. Albümde çalan bateriyi duyduğum zaman bir ahtapotun çaldığını zannediyorduk.

Bu albümle beraber Suffocation, Death Metal tarihinde kendine özgü vuruşlarını ve teknik stilini yansıtarak taklit edilmesi zor bir stili ortaya koymuştur. Eski Death Metal stilleri biraz basmakalıp olabilirdi ama burada, ekstrem bir şekilde yansıtılan ağır ve karanlık bir sound ile vurucu enstantanelere sahipti. Basit ve sıradan öğeleri seven dinleyicilerin kesinlikle uzak durması gereken bir albümdü.

Anlaşılması güç olan ama derinliklerinde mükemmel tatlar barındıran, dönüm noktasını teşkil eden karanlık albümlerden bir tanesiydi “Pierced From Within”. Suffocation bu albümde de önceden ortaya koydukları ve yansıttıkları New York stilini korumakla beraber, bunun üzerine eklemeler yapmış ve bu piyasadaki gruplara bir ders niteliğinde olacak hızlı riffleri Death Metal ile birleştirerek yeni bir kombinasyon sağlamış ve Death Metal etiketi üzerine eklemeler yapmıştır. Alaycı etkilenimli vurucu lead gitarlarla beraber çok kompleks ritim gitarın kombinasyonu sağlanmıştır.

Albümdeki 9 parça da harikaydı ve “Thrones Of Blood” , “Torn Into Enthrallment” , “Synthetically Revived” ve “The Invoking” gibi parçalar adrenalin ve hırs sınırlarını zorluyordu. Albümdeki parçalar çok yavaş bir formatta başlayacak, sürekli değişimleri yansıtacak, kopması gerekiyor da kopamıyormuş gibi bir ruh halini salgılayacak ve nihayetinde kompleks, seri ve çok azdırıcı grind öğelerle parçalar patlamalarını yapacaktı. Bu yönüyle parçaların ne zaman ne olacağını bilemiyorsunuz ve patlamaya hazır bir bomba olduğunu anlıyorsunuz. Tabi o hızlı bölümlere girmeden önce sergilenen jazzvari bölümler ve ağır geçişler albüme çok ağır bir hava katıyor. Bütün parçalar kendi içinde mücadele ediyor ve eziyet çekiyormuş gibiydi. Bu yönüyle liriksel anlamda dünyanın görünümünü ve kaotik yapısını sergiliyordu. Nihayetinde albüm farklı stilleri ve müzikal yelpazelerin kapsamını genişletmiş, gök gürültüsü gibi ağır ve sert müzikal yönüyle beklentilerin üzerine çıkmıştır.

2 Eylül 2010 Perşembe

Profesyonellik, Amatörlük ve Adamlık


Ne zaman profesyonel, ne zaman amatör davranırız bilinmez. Bazen kaba göre şekil alırız. Profesyonel ve amatör olmak arasında bazen çok ince bir çizgi vardır. Olayda bahsi geçecek ilgili kişinin mahiyetine göre bu çizgiyi aşabilir ya da gerisinde durabiliriz. Tam profesyonel bir yapıda isimlerin hiçbir önemi olmayabilir. Ya da en üst seviyedeki profesyonellikte bile an gelir amatör bir bakış açısı yakalayabiliriz.

Bir adam var. Size bir oyuncu öneriyor. Size içten bir şekilde bağlı ve sadece yardımcı olmak istiyor. Para hakkında hiç konuşmuyor. Sudan ucuz ama fiyatına nazaran kaliteli bir oyuncuyu sizlere kazandırmak istiyor. Tek istediği bağlı olduğu takımına yardımda bulunmak.

Profesyonel bir kulübün çatısı altında böyle bir olayın yaşanması normal şartlar altında pek profesyonelce görülmez. Olayın kendisi amatörcedir. Daha profesyonel olan yaklaşımı bilmeyen yoktur zaten. Scout taraması sonucu tespit edilenlerden tutun, teknik direktörün istediği oyuncunun peşinde koşulmasına kadar belli bir süreç vardır. Menajer bile olmayan birinin ortaya çıkıp, herkese açık bir TV kanalında bir oyuncuyu önermesi, CD’lerini göndermesi kişiye göre farklı tepkilere sebep olabilir. Eğer o isim kulüp tarihi için çok önemli biriyse ve takıma gönülden bağlıysa işler değişir. Profesyonel olan bir yapının amatör ruhundan bahsedilir. Hala ölmeyen bir şeyler vardır.

Galatasaray gibi bir kulübün, gönüllerin kulübü olduğu söylenen bir kulübün, kulüp tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Prekazi’yi Jovanovic ile çağırması, sonra yüzüne bile bakmaması, arayıp sormaması, özür dilememesi ve bu olayda asıl imzanın Adnan Sezgin’e ait olması anlaşılır bir durum değil. Şahsen bu olayın tek başına Adnan Sezgin’in başının altından çıktığını düşünmüyorum. Rijkaard’ın bile olur verdiği, yıllık 600 bin avroya mal olacak bir oyuncunun, hem de +2’lik bir hakkınız daha varken üstünün çizilmesi tek başına Adnan Sezgin’e yontulamaz. Ortak bir karar alınmıştır ve bu kararın uygulayıcısı Sezgin olmak zorunda kalmıştır. Asıl sorumlu perdenin arkasına saklanmış. O yüzden asıl özür dilemesi gereken Prekazi’yi çağıran Adnan Polat’tan başkası değildir.

Adnan Sezgin hayır diyecek ve bir başkan kulübün paralı çalışanına “bi git kardeşim ya, alıyoruz işte” diyemeyecek ha! Mümkün mü? Ama bir çok kişinin mümkündür yahu dediğini duyar gibiyim.


Bir söz de Prekazi’ye. Sen nasıl bir insansın Cevad? Nasıl bir bağlılık bu? Senin kazandığın paranın ve şöhretin onlarca, yüzlerce katını kazanan, bunu tıpkı senin gibi Galatasaray üzerinden yapan bir çok isim, günümüzde Galatasaray için demediğini bırakmazken, sen hala Galatasaray diyorsun, Türkiye diyorsun, Galatasaray taraftarı diyorsun. Ağzından tek bir kötü söz bile çıkmaz mı senin? Halbuki bu takım için neler neler diyenler var! Kaptanlık pazu bandını takmışların bile geçirmişlikleri vardır bu takıma. Ama sen her şeye rağmen Galatasaray diyorsun.

Sen Prekazi olduğun için kimse önerdiğin oyuncuya hayır demedi. Taraftarlardan kimse senin sözünden bir gram bile şüphe etmedi. Eğer iyi dediysen o oyuncunun gerçekten iyi olduğunu kabullendi. Seni hep ayrı sevdi. Şu futbolcuyla gelen bir başkası olsaydı, bu taraftar oyuncuyu getiren kişiyi tefe koyardı. Futbolcuyu ve onu getiren adamı geri gönderen, yüzüne bile bakmayan yönetime alkış tutardı. Helal be Adnan Sezgin derdi.

Ama o isim sendin ya.. Cevad’dın ya sen.. Prekazi’ydin ya.. Paraymış, pulmuş, adı sanı duyulmamış topçuymuş, profesyonellikmiş umurumuzda bile olmadı. Seninle birlikte bizi de öldürdüler Cevad. Misimoviç ve Insua’ya bile sevinemedik sayelerinde. Şu takımda bir de Prekazi’mizin önerdiği sudan ucuz ama kaliteli oyuncuyu görmek bize neden koysundu ki? Aksine gurur duyardık. Prekazi’mizin bize emaneti gözüyle bakardık. Birkaç maç kötü oynasaydı bile küfretmezdik, yuhalamazdık Petre’ye sövdüğümüz gibi. Çünkü senin emanetin olacaktı o bize..

Şu resme baktıkça sinirim bozuluyor. Gencecik çocuğu üzüşümüzden bizden bir parçayı üzüşümüze kadar sinirim bozuluyor. Tekrar tekrar bakıyorum resme. Bu yanlış bize yapılmış gibi öfkeleniyorum. O çocuğun ne suçu var şimdi? Bonservisini alıp gelmişti ve ortada kaldı transferin son günü. Hayatıyla oynadık çocuğun. Şu aslan parçası ile gencecik çocuğu mal gibi ortada bıraktılar ya, bunun acısı elbet bir gün çıkacaktır.

Ah be Cevad.. Adam olmak o kadar kolay değil. Bir takım profesyonel olabilir. Dünya kulübü bile olabilir. Amatörlük bile üflenebilir o profesyonel ruha. İş adamı bile olunabilir. Dünyanın parasına hükmedilebilir. Ama şu adamlık var ya şu adamlık. Hani sendeki şu adamlık. İşte herkes profesyonel, dünya kulübü, iş adamı ve amatör olabilir ama adam olamaz..

1 Eylül 2010 Çarşamba

Heavy Metal'e mi Bağladın Oğlum Barış!


Aysonu ve aybaşı nedeniyle oldukça yoğunum. O yüzden bu aralar yazı giremiyorum. Ama şu resimi görünce yazmadan duramadım.

Oğlum Barış, sen rahatsız mısın? Heavy Metal'e mi bağladın? Kimisi tükürükle baloncuk yapar, kimisi sert çocuk takılır. Safkan Heavyci olsan eyvallah diyeceğim ama!

Arif abin olsaydı nasıl bir cümle kurardı, bilemiyorum. Alemsin ulan. :))

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails