29 Nisan 2011 Cuma

İntikamın Şarkısı ve Sanatı


Öyle eserler vardır ki, dinlediğimiz zaman çeşitli duygu denizleri içinde yüzeriz. Bazen müziğin gücünü dibimize kadar hissederken, bazen de melankolik, karamsar, epik, fantastik ve coşkulu duyguların darbeleri bizi şaşkına çevirir. Bazen hayal gücü kullanılırken bazen de gerçeğin ta kendisi bize akseder.

Belki onlar bir iki parçasıyla göze batarlar, bazı kesimlerin gözünde. ‘Melancholy’, ‘Watching Over Me’, ‘I Died For You’.. Burada her şey göründüğü gibi midir? Bu üç eser de belki aşk parçaları olarak anlamlandırılabilir. Ama gerçek bu değildir. ‘Melancholy’ eserinde bir savaş sonrası, insanların durumundan bahsedilir ve onlara seslenilir. ‘Watching Over Me’ eserinde de trajik bir şekilde ölmüş bir arkadaşın ruhundan bahsedilir.

Bu sanatın tarihsel başlangıcına baktığınız zaman, grubun lideri Jon Schaffer’ın azminin neye dayandığına baktığınız zaman, grubun hakkını teslim ediyorsunuz. Bu sanatın hayata geçirilmesi ve büyük bir azim ortaya koyulması Jon Schaffer’ın en iyi dostunun ölmesiyle harekete geçmiştir. Onun anısını yaşatmak ve canlı tutmak üzere bu sanat doğmuştur.


“Yıllar önce bir arkadaşım vardı. Korkunç bir gece öldü. Hayatımın en acı zamanlarıydı. Haftalarca ağladım. Öfke ve gözyaşlarıyla. Yıllar boyunca onun ruhunu hissettim. Lanetler savurdum. O beni gözetliyor. Zor zamanlar boyunca bana yol göstermişti. Yine hissediyorum. Bu beni boğuyor. Onun ruhu rüzgâr gibi, melek beni koruyor. Oh, biliyorum, o beni gözetliyor. Bütün en iyi dostlar gibi rüyalarımızı paylaşmıştık. On yıl öncesinde kan kardeşiydik. İsyankârca yaşadık, o bedelini ödedi. Ama niçin? Niçin o öldü? O gün beni hala acıtıyor. Yoksa bu yolda bencil mi düşünüyorum? Onun şimdi bir melek olduğunu biliyorum. Gelecekte yine beraber olacağız…”


Bir adam kendisine tuzak kurulması nedeniyle, bir patlama sonucu yanarak ölür ve cehenneme düşer. Şeytanın karşısına çıkar. Şeytan ona özel güçler vereceğini, ömrünün bir son bulmayacağını söyler ve dünyayı ele geçirmek için kuracağı karanlık ordunun başına geçmesini ister. Bu Spawn’dan başkası değildir. Spawn da bir şartla kabul eder. Kendisini dünyaya geri göndermesini ve intikam alacağını söyler. Şeytan da kabul eder ve Spawn dünyaya geri gönderilir.

Bu kez bir fark vardı: Artık o, özel güçlere sahip, görüntüsü değişmiş, insan üstü bir varlıktı. Dünyaya dönen Spawn, kendisine tuzağı kurup ölmesine neden olan kişinin en iyi arkadaşı olduğunu ve karısı ile de evlendiğini görür. Sonrasında intikamını alır, şeytana da baş kaldırır. Ve de onun dünyadaki ordusunun başına geçmeyi de kabul etmez.

Iced Earth adı verilen sanatın “The Dark Saga” albümünde bahsettiği karanlık efsane budur ve albüme, bu efsane hakimdir. Albüm tamamında bu efsaneye şahit olabilirsiniz. ‘Vengeance Is Mine’ Spawn’un intikam isteğidir. ‘I Died For You’ Spawn’un karısına duyduğu aşktır. ‘Hunter’ Spawn’un kendisidir. ‘Violate’ Spawn’un haksızlıklara baş kaldırmasıdır. ‘Depths Of Hell’ Spawn’ın tekrar cehenneme çağrılıp, şeytana karşı çıkması, ona rest çekmesidir. Nihayetindeki ‘A Question Of Heaven’ da Spawn’un yaşadıklarını sorgulaması ve adaletsizliği hazmedememesidir.

Spawn adı verilen bir çizgi roman kahramanı, güzide bir sanatla muhteşem bir hal alabiliyor değil mi?

27 Nisan 2011 Çarşamba

Kışın Donmayan Tazawako Gölü ve Ejderhaya Dönüşen Aşıklar


Japonya’da Honshu’ya bağlı Akita vilayetinde Tazawako isimli kasabanın güzelliği dillere destandır. Muhteşem bir göle sahip olmasının yanında kışın bir cennete dönüştüğü söylenir. Kışın her yer karlarla kaplıyken açık havada sıcak kaplıcaya girmenin ayrıcalığını yaşayabileceğiniz söylenebilir. Tazawako Gölü’nün ise kışın hiç donmadığı söylenir. Gölün kıyısında yer alan altın renkli kadın heykeli ise ayrı bir hikâyenin öznesidir. Buna dair bir efsane vardır.


Bu heykelin, acıklı bir hikâyesi olduğunu söylerler. Burada yaşayan, Tazuko adında güzel bir kadın varmış. Gizemli bir sıvı içmiş ve bir büyüye tutulmuş. Bu gölü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Sevgilisi Taru da, tıpkı Tazuko gibi Tahoda Gölü’nü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Bu ayrı düşmüş sevgililer, kış geldiğinde bu gölde buluşur, birbirlerine aşklarını sunarlarmış. Onların, bu ölümsüz aşkı ve aşklarının sıcaklığı sayesinde hava ne kadar soğuk olursa olsun, bu göl asla donmazmış.


Yani o ikisi sadece birbirlerini sevmek istemişler. Ama aslında ayrı yerlerde yaşayan canavarlara dönüşmüşler.

Yaşanan bu zor hayat, iş koşulları ve yaşam şartları derken bir gün canavara dönüşmeyecek miyiz?



21 Nisan 2011 Perşembe

Samuray'ın Gölge İle Oyunu


Tokyo'da Galaxy Theater'da sergilenen "Sword Dance and Shadowgraph" isimli bir gösteri. Taichi Saotome'nin gölgeyle olan savaşı muhteşem bir performansla dikkatleri çekiyor. Hastası oldum!

19 Nisan 2011 Salı

Aşırı Sevmenin Hastalıklı Ruh Hali


Sevginin iyileştirici ve huzur verici bir güç olduğu söylenir. Turuncular içindeki Tibet rahipleri ya da en vurucu romantik romanların yazarı değildir bunu söyleyen. Deneyimlerle, izlediğimiz filmlerle ya da yaşam öyküleriyle şahitlik ettiğimiz bir gerçekliktir. Bahar gelir gelmez çiçeklerini açmış kiraz ağacı gibidir sevgi ile kapsanmak ve o sevgiyi duyumsamak. Karanlığı yırtan bir ışık, karamsarlığı uzaklaştıran bir yelpaze, gülümseten bir devadır.

Eyvallah! Klasikçe sevmek güzeldir. Sevgi güzeldir. Bunu tek bir kalıba sığdırmamak gerekir. Sevgi deyince iki insan arasındaki özel bağlantıyı düşünmemek gerekir. Sevginin birçok çeşidi var. Herhangi bir insana, aileye, tutulan bir takıma, bir müzik grubuna, sanatçıya, aktöre, müzisyene, edebiyata, doğaya, hayata.. Hangisine olursa olsun, bu sevgi aşırılık kazanınca beraberinde bir hastalığın geldiğini de görmek lazım. Aşırılık her zaman kafa karıştırıcıdır, bozuk bir ruh halidir. Psikolojik bağlamda bir hastalık olduğu söylenebilir. Aşırı seven, tapan, ilgili şeye çok ama çok düşen, bir hastalık tohumunu yutmuş ve o tohumun tesiri altında yaşamaya başlamıştır bile. O noktadan sonra mantığın da yavaş yavaş kaybolduğu söylenebilir. Aşırı seven, aşırı sevdiği şeyi putlaştırmıştır, merkezileştirmiştir. O olmazsa olmazıdır hayatı için.

Bir kadını aşırı seven bir erkek ya da bir erkeği aşırı seven bir kadın normallik mefhumunun ötesine geçmiştir bile. Gözü ondan başkasını görmez. Ondan gayri hiçbir şeyi hissetmez. Hayatının anlamıdır o. Onsuz bir yaşam ışığı düşünemez. Hayatının en keskin ve tek ışığıdır. Mantık kaybolmuştur. Ne yaptığını ve ne kadar doğru olduğunun farkındalığı kaybolmuştur. Onunla kapsanmak için yapmayacağı şey yoktur. Gerekirse hayatında geri kalan her şeye bir set çeker. Onlara olmasa da olur gözüyle bakar. Gün gelir, aşırı sevginin getirdiği manyaklıkla öyle saçma sapan şeyler yapar ki, tüm bunların hepsi o anki ruh hali doğrultusunda gayet doğal gelir. Hastalık bütün bedene, kalbe, ruha yayılmıştır bir zift gibi ama gerçekliktir bu onun için. Normalliğin kendisidir. Dışarıdan bakan mantıklı ve objektif dimağların gözlemleri, bu noktada hastalığın tüm işaretlerine hâkim olur. “Ortada bir manyaklık var” çıkarımına ulaşır. Aşırılık büyük oranda körlüktür çünkü. Onun için o ruh haliyle gerçek olan tek şey haricinde hemen hemen her şeye kördür belki de. Dedik ya, hayatın kendisidir aşırı sevdiği ve bağlandığı şey.

Bir hastalığın boyunduruğunda olduğumuzu ne zaman anlarız? Onu kaybettiğimiz zaman.. İşte o zaman, ne kadar mantıksız olduğumuzun farkına hemen varır mıyız? Hayır. Sanmıyorum. Hayatın gerçekliğine ve merkezine tek bir şeyi alan insanoğlu için, kaybedilen o tek şey hayatın elden uçup gitmesi gibidir. Aşırı duyarlılar için belki de bir intihar sebebidir. Hayatın tek bir anlamla yüklü olamayacağını başlangıç itibariyle anlamanın imkânsızlığıdır. Anlayamaz da! Ölüm gibi bir şeydir onu kaybetmek. Sevmek güzeldir ama aşırı sevmek ve sadece tek bir şeye bağlanmak hayatın kaybeden bireyi olmakla eşdeğerdir. Bir katile bile dönüşebilirler. Sadece ona sahip olmak için tüm dünyaları, yolları, insanları yakıp yıkabilirler.

Tek bir şeye aşırılıkla bağlanmak hastalıktır. Hayatın merkezinde tek bir şey olmamalıdır. Hayatın anlamını sadece bir insana, sadece bir insana duyulan aşka bağlamak sağlıklı bir ruh hali değildir. Hayatın merkezine sadece birini almak ölüme her an hazır olmak gerekliliğidir. Zayıflıktır. Hayatın merkezine birçok doluluğu ve anlamları yüklemek daha gerçekçi ve mantıklı olsa da çok insansı olduğu söylenemez. Çünkü bu aşırılık zaten insan olmaktan gelir. Daha insansıdır. İnsan çok güçlü bir varlık olsa da aşırı güçlülere robot yakıştırması yaparız. İnsan değil bu deriz. Çok güçlü olmak, bazen insan olmanın ötesine geçebilmektir derler. Bunu gerekli kılar.

Bazen birçok şeyi aptalca ve mantıksızca görürüm. Hayatın merkezinde ne kadar çok veri ve sonsuzluk varsa, gözlemlerimin eşik değeri o derece mantıksızlığı yakalamaya meyilli oluyor. Gerçeği saf haliyle yakalıyorsunuz. Bu gerçeklik bazı şeyleri daha iyi anlamanızı sağlar.

Dünyanın uzaylı tarafı Barca veyahut dünyanın insansı tarafı Real Madrid bazılarını ilgilendirmez bile. Onun için tek gerçek Galatasaray’dır. Dünyanın en muhteşem futbol resitali, Galatasaray’ın verdiği zevki vermez bile. En kötü anlarında bile mazoşistçe zevk almayı bilirler. Ne olursa olsun, en kötü anlarında bile onu izlerken heyecan yaparlar. Titrerler. Ateşle kapsanırlar. Hep bir umudun peşinden koşarlar.

Dünyanın en iyi takımı Barca’dır derler. Ama sevgimizin getirdiği mantıksızlıktan olsa gerek, Galatasaray’ın verdiği zevkin yanına bile yaklaşamaz onların oyunu. İstedikleri kadar makine olsunlar. Olaya futbol dilinden ve biraz daha mantıklı taraftan yaklaşmak istersek, sürekli paslaşmak, makine gibi bir devir tutturmak güzel. Hoş. Gözlere zevk veriyor. Tamam da, bunların çok büyük bir kısmı rakip takımın hücum bölgesinde olmayınca, gerçek anlamda saldırgan bir atakçılıktan dem vurulamayınca, bir noktadan sonra insanın uyuyası geliyor. Çünkü sistematik devir bir noktadan sonra uyuşturur. Adrenalini düşürür. Rakip kaleye 50. pas sonunda şut çekilecekse, insanoğlu bunu yüceltebilir ama ben bundan 11-12 yıl önceki Sarı Kırmızılılarının, durmaksızın sağlı, sollu, ortalı saldırgan ve sürekli atağı düşünen, rakibi bunaltan anlayışını daha heyecanlı buluyordum. Bu Sarı Kırmızılıların DNA’sının bir parçasıydı. Milanlar, Barca’lar, Realler korkarak çıkarlardı bu Sarı Kırmızılıların karşısına. Her babayiğidin kabullenebileceği bir şey değildi bu. Bir gerçeklikti. Bir heyecan fırtınasıydı. Bu öyle bir güçtü ki, Milan ile yapılacak karşılaşma öncesi, Sarı Kırmızılıların teknik hocası “rakibi küçümsememeliyiz” gibi bir ibare kullanabiliyordu. Bu büyüklük, sadece renklerden gelen bir büyüklük değildi. Rakip kim olursa olsun, onları boğan, sürekli rakip kale önünde cirit atan ve bana göre şimdiki Barca’dan daha heyecanlandırıcı, ateşli ve yürekten oynayan bir duygunun dışavurumuydu.

Bu öyle bir sevgidir ki yeri gelince armayı öptürür. Onun uğruna, bu renkler uğruna linç edilmene bile sebep olabilir. Aşırı seversin, mantıksızlığa düşersin, gençliğinin getirdiği yanlışlar da yaparsın. Ama en azından aşklarda linç edilmek istemezsin. Milyonlar vurmaz sana. Sadece tek bir insan vurur. Sevdiği vurur. Bir armaya duyulan aşkın, kalpten sevmelerin nihayetinde, milyonlar tarafından bu sevgin yüzünden linç edilmek istenmen sağlıklı bir ruh hali değildir. Onu sevmeyenlerin hastalığıdır. Ruhsuzluğudur. Çekememezliğidir. Hastalıklı bir ruh halidir. Nefret tohumların tarafından ziftlenmişliktir.

Aşkta çok sevmek mi? Aşırı sevmek her zaman mantıksızdır ve hastalıktır. Bunda değişen bir şey yok. Bu acı gerçeklik kabul edilmelidir. Savunma mekanizmalarına hiç girmeksizin..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails