<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222</id><updated>2012-02-15T06:48:16.873+02:00</updated><category term='Tarih'/><category term='Edebiyat'/><category term='Galatasaray Dergisi'/><category term='Samuray'/><category term='Dizi'/><category term='Rooaahhh'/><category term='Müzik'/><category term='Felsefe'/><category term='Galatasaray'/><category term='Futbol'/><category term='Sinema'/><category term='Röportaj'/><title type='text'>Kayıp Zamanın Peşinde</title><subtitle type='html'>Edebiyattan futbola, müzikten felsefeye, sinemadan hayata...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>447</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6085628730929301318</id><published>2011-07-09T15:44:00.005+03:00</published><updated>2011-07-09T15:50:14.684+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Nihayet Rahatça Nefes Alabilmeye Başlayan Kız Bebeği Freya’nın Anlattıkları</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-1a8VsfpDygA/ThhNXfhd__I/AAAAAAAABpQ/CfJUUVACSsg/s1600/freya1.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-1a8VsfpDygA/ThhNXfhd__I/AAAAAAAABpQ/CfJUUVACSsg/s400/freya1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627332800393641970" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Birazdan okuyacağınız şiir size bir aşk şiiri olarak gelebilir. İşin iç yüzü çok daha farklı. Bu blogta Wolverine isimli güzide grubun yeni albümünden ve grubun vokalinin hasta olan kızı için yaptığı bir şarkıdan bahsetmiştik. Bu şiir dediğimiz şey ise grubun vokali Stefan Zell’in kızı Freya için yazdığı şarkının ta kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır Freya’yı arıyordum. Nasıl bir bebektir? Görünümü sağlıklı mıdır? Yüzü gülüyor mudur? Gerçekten çok merak ediyordum. Ne yaptım, ne ettim, zorda olsa birkaç resim elde edebildim. Başlangıçta hasta olan Freya’yı anne babasının arasında o tomurcuk haliyle görmek, minicikken rahatsızken görmek üzücü bir durum. Ama en yukarıda görüldüğü gibi bir dünya tatlısı Freya..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun gibi hayatın ta içinden olan şeyleri, gerçek ve samimi duyguları gerçekten çok seviyorum. Stefan ve ailesinin, hatta Stefan'ın anne babasının bile görüntülerine şahitlik ettim. O kadar bizden biriler ki. Dünyalar tatlısı 2-3 kedi ile geniş bir aile sımsıcak bağlarla hayatlarını devam ettiriyorlar. Bizimkiler mi? Ehh, onlar Bebek ve Etiler’de caka derdindeler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-HlC-yBswclc/ThhNcXwkd6I/AAAAAAAABpY/RbJxsqpEaxQ/s1600/freya2.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-HlC-yBswclc/ThhNcXwkd6I/AAAAAAAABpY/RbJxsqpEaxQ/s400/freya2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627332884208842658" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;EMBRACE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerini açtığın anda&lt;br /&gt;Tamamen değiştirdin beni&lt;br /&gt;Tam o an dünyada değildim bile&lt;br /&gt;Sadece sen ve ben vardık&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniden bütünüyle olduğum kişiyi tanımlamıştın&lt;br /&gt;Masumiyetin ne olduğum konusunda yardımcı oluyordu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bütün mutluluğumuzdan bizi mahrum bırakan&lt;br /&gt;Herkesin tüm ihtiyacını duyduğu sadece bir nefesti&lt;br /&gt;Tam o anda kayıp olduğumuzu gördüm&lt;br /&gt;Ve başka bir ‘biz’ olamıyorduk&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hissediyorum ve hissediyorum, karanlığı ve dipsiz çukuru&lt;br /&gt;Karanlık tüm dünyamı kucaklıyordu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımı senin için takas edeceğim, kalbimi ayıracağım&lt;br /&gt;Sensiz hala kaybolmuş olacağım, okyanusta boğulacağım&lt;br /&gt;Ben senim, sen bensin, ayrı addedilemeyiz&lt;br /&gt;Umutla giydirilmiş geleceğin kucaklaması bizimkisidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık bulutlar yavaşça dağıldı&lt;br /&gt;Hayata yeni bir geçit sunuldu&lt;br /&gt;İnanamayacağımız şeylere aniden inanmamızı sağlayacak&lt;br /&gt;Ve bunu taşıyabileceğimiz bir sebep verdiler bize&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımı senin için takas edeceğim, kalbimi ayıracağım&lt;br /&gt;Sensiz hala kaybolmuş olacağım, okyanusta boğulacağım&lt;br /&gt;Ben senim, sen bensin, ayrı addedilemeyiz&lt;br /&gt;Umutla giydirilmiş geleceğin kucaklaması bizimkisidir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık bulutlar yürüyeceğimiz yollara gölge edecek&lt;br /&gt;Ve sorgulamalar aklımız ve umudumuza meydan okuyacak&lt;br /&gt;Ama çökecek karanlığa rağmen kendimi adayacağıma&lt;br /&gt;Ve sadık kalacağıma eminim&lt;br /&gt;Sevginin gücü şekillendiricidir&lt;br /&gt;Ve bu doğduğunda güçlü kucaklamamızla gerçekleşmişti&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-qX1jzo424xw/ThhNkves5UI/AAAAAAAABpg/fktwELs21HM/s1600/freya3.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-qX1jzo424xw/ThhNkves5UI/AAAAAAAABpg/fktwELs21HM/s400/freya3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5627333028015301954" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vokalist Stefan Zell bu şarkıya dair şöyle demişti:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/Ng6-jUuGzX8" allowfullscreen="" width="425" frameborder="0" height="349"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6085628730929301318?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6085628730929301318/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6085628730929301318&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6085628730929301318'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6085628730929301318'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/07/nihayet-rahatca-nefes-alabilmeye.html' title='Nihayet Rahatça Nefes Alabilmeye Başlayan Kız Bebeği Freya’nın Anlattıkları'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-1a8VsfpDygA/ThhNXfhd__I/AAAAAAAABpQ/CfJUUVACSsg/s72-c/freya1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4071613500564142504</id><published>2011-07-04T19:07:00.001+03:00</published><updated>2011-07-04T19:09:59.102+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><title type='text'>Dünyanın En Çok Nesini Özlüyorum?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-411lOBftyPI/ThHlotCJNfI/AAAAAAAABpI/0QDjS1j_rY4/s1600/ya%25C4%259Fmur.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 243px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-411lOBftyPI/ThHlotCJNfI/AAAAAAAABpI/0QDjS1j_rY4/s400/ya%25C4%259Fmur.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5625529897008575986" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Dünya'nın en çok nesini özlüyorum, biliyor musun?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geceleri yağmurun damda çıkardığı sesi özlüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O sesle uyurdum. Çocukluk yıllarımda akademiye hazırlanırken uyumayıp sabah dörtlere, beşlere kadar çalışırdım. Çalışmalardan sonra en fazla iki saat uyuyabilirdim. Ama çok yorgun olurdum.  Öylece yatardım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son sınavımdan önce de aynı şey oldu. Uyuyamazsam hayatta geçemeyeceğimi biliyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur yağdı mı peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama babam.. Babam odamda volta attığımı duydu. Uyuyamadığımı biliyordu. Dışarı çıktı, bahçe hortumunu aldı ve yukarı doğru tutup suyu açtı. Tavana yağacak şekilde. Tıpkı yağmur gibi. Ben uykuya dalana kadar orada durup yağmur yağdırdı. Bazen gerekseydi günlerce orada duracağını düşünürüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onu özlüyorum. Ve şimdi her şeyden çok yağmur yağmasını istiyorum. Sadece bir süreliğine..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağsın o zaman yağmur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/gl4cSzoK-3o" allowfullscreen="" width="425" frameborder="0" height="349"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babylon 5 – Sezon 3 Bölüm 8 – Messages from Earth bölümünden.. Dört yıl boyunca dünyadan uzak bir şekilde uzayda yaşayan Kaptan John Sheridan’ın dünyaya duyduğu özlemden..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4071613500564142504?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4071613500564142504/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4071613500564142504&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4071613500564142504'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4071613500564142504'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/07/dunyann-en-cok-nesini-ozluyorum.html' title='Dünyanın En Çok Nesini Özlüyorum?'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-411lOBftyPI/ThHlotCJNfI/AAAAAAAABpI/0QDjS1j_rY4/s72-c/ya%25C4%259Fmur.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4735804113304170105</id><published>2011-06-30T20:36:00.003+03:00</published><updated>2011-06-30T20:39:19.758+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Futbol'/><title type='text'>Nasıl Elit Kulüp Olunur?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-NRdf8opZROs/Tgy0c-DI1XI/AAAAAAAABnw/hijZbS_O36Q/s1600/simon%2Bkuper.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 267px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-NRdf8opZROs/Tgy0c-DI1XI/AAAAAAAABnw/hijZbS_O36Q/s400/simon%2Bkuper.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624068444464403826" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;‘Futbol Sadece Futbol Değildir’ kitabının yazarı ve Financial Times gazetesinin köşe yazarı Simon Kuper’in futbola dair yazdıkları futbol ile yakından ilgilenenler için her zaman ilgi çekici olmuştur. Yakın bir dönemde yazdığı bir makalesini elime geçirdim ve orada Galatasaray’a dair yazdığı bir cümle oldukça ilgimi çekmişti. Makalenin belli bir bölümünü elimden geldiği kadar Türkçe’ye çevirdim. Buyurun..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;10 yıl önce Leeds United, Valencia, Rangers ve Lazio gibi takımların milyon avro bütçeli elit takımlar statüsüne gireceğine inanılıyordu. Bu yüzden şunlar bekleniyordu: Eğer üst düzey oyuncular alırlarsa uluslararası kupalar alabilirler ve bu kupaların sonucunda dünya çapında taraftarlar kazanıp artan gelirler sonucunda uzun dönemde elit kulüp olabilirlerdi. Siz buna elit kulüp olabilmek için gerekli olan büyüme modeli adını verebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bu büyüme modelinin başarısızlığa uğradığını biliyoruz. Kulüplerin büyük çoğunluğu şimdi seçkin kulüpler listesine giremeyeceklerini kabulleniyorlar. Sürekli büyüme yolunda gitseniz bile Barcelona, Liverpool ve Bayern Münichleri yakalayabilmek gerçekçi bir yol olarak görünmüyor. Büyüme modeli işe yaramadı. Bazı kulüplerin bütçeleri 100 milyon avrolar seviyesine çıktı. Hala gerçekten çok önemli ve fazla sayıda oyuncuları bünyelerine katıyorlar ama yeni bir Manchester United olabileceklerini sanıyorlar, 10 yıl önce Leeds United’ın sandığı gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elit bir kulüp olmak için geriye iki yol kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1. Çok güçlü tarihsel marka oluşunuzu yüksek gelire çevirebilirsiniz. – Barcelona, Bayern Munich ve Manchester United’ın kullandığı metot.&lt;br /&gt;2. Milyarder bir para babasına sahip olabilirsiniz. – Chelsea ve Manchester City’nin kullandığı metot.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz ilk modele göz atalım. Son on yılda bazı kulüplerin her geçen zaman markalarını büyüttüklerini, marka değerlerini arttırmak için çılgınca denemeler yaptıklarını keşfediyoruz. Aşağıda Avrupa’nın en çok taraftarına sahip popüler kulüpleri yer alıyor.&lt;br /&gt;Kulüp adı ve milyon üzerinden taraftar sayısı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Barcelona   44,2&lt;br /&gt;Real Madrid   41,9&lt;br /&gt;Manchester United   37,6&lt;br /&gt;Chelsea   25,6&lt;br /&gt;Zenith   23,9&lt;br /&gt;Liverpool   23&lt;br /&gt;Arsenal   21,3&lt;br /&gt;AC Milan   21&lt;br /&gt;Bayern Munich   19,8&lt;br /&gt;Juventus   17,5&lt;br /&gt;CSKA Moskova   11,1&lt;br /&gt;Inter Milan   10,3&lt;br /&gt;Olympique Lyon   9,4&lt;br /&gt;Olympique Marsilya   9,4&lt;br /&gt;Galatasaray   9&lt;br /&gt;Spartak Moskova   8,1&lt;br /&gt;Fenerbahçe   7,3&lt;br /&gt;Wisla Krakow   6,5&lt;br /&gt;Ajax   6,5&lt;br /&gt;Dinamo Moskova   5,7&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Kaynak: Sport + Markt, 2008&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk 10’a göz atın. Buradaki takımların çoğu 1970’lerden beri büyük olan kulüplerdi.  Sadece Chelsea buna dâhil değil ama Sport + Markt’ın araştırması burada kırılgan bir hal alıyor. Tahminlere göre geçtiğimiz yıl Chelsea taraftarları 6 milyon rakamına yaklaşmıştı. Eğer Abramovich Chelsea’yi bırakırsa elitlik elden uçup taraftar kaybı yaşanabilir. Görüldüğü üzere küresel seçkinlikte Chelsea diğer takımlara nazaran daha kırılgan bir statüye sahip.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en güçlü marka değerine sahip sadece 8-9 tane kulüp var: Arsenal, Bayern, Barcelona, Real Madrid, Manchester United, Liverpool, Milan, Juventus ve Inter. &lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Sadece Galatasaray’ın bu listeye girmesi gerçekçi görünmektedir.&lt;/span&gt; Zenit’in ise Rusya dışında taraftarı olmadığı için işi zor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer bir elit kulüp olabilme seçeneği ise bir para babasına sahip olmaya bakıyor; Chelsea, Manchester City, büyük Rus ve Ukrayna kulüpleri gibi.. Günümüzde para babalarının Avrupa futbolundaki konumları, faydalı olup olmadıkları tartışma konusu. Söylenebilecek şey ise futbolun içinde kalmaya devam edecekleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Michel Platini özellikle para babalarından hoşlanmıyor. Futbol haricinde birçok iş planına sahipler. Alman kulüpleri henüz para babalarının kulüp satın almalarına müsaade etmiyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4735804113304170105?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4735804113304170105/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4735804113304170105&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4735804113304170105'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4735804113304170105'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/nasl-elit-kulup-olunur.html' title='Nasıl Elit Kulüp Olunur?'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-NRdf8opZROs/Tgy0c-DI1XI/AAAAAAAABnw/hijZbS_O36Q/s72-c/simon%2Bkuper.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-2302308524995864416</id><published>2011-06-29T21:23:00.005+03:00</published><updated>2011-06-29T21:28:13.634+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><title type='text'>Artık Yaş 35 ve Ömrün Yarısına Dokunmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-l-ei45wlCHs/TgttvBUknQI/AAAAAAAABng/Hdo_BHsAM9c/s1600/Atilla%2BUfakken.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 288px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-l-ei45wlCHs/TgttvBUknQI/AAAAAAAABng/Hdo_BHsAM9c/s400/Atilla%2BUfakken.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623709214278196482" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yaş otuz beş yolun yarısı eder.&lt;br /&gt;Dante gibi ortasındayız ömrün.&lt;br /&gt;Delikanlı çağımızdaki cevher,&lt;br /&gt;Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,&lt;br /&gt;Gözünün yaşına bakmadan gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var&lt;br /&gt;Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz&lt;br /&gt;Ya gözler altındaki mor halkalar&lt;br /&gt;Neden öyle düşman görünürsünüz,&lt;br /&gt;Yıllar yılı dost bildiğim aynalar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cahit Sıtkı Tarancı bu muazzam şiirin sonunu “Bir namazlık saltanatın olacak, taht misâli o musalla taşında” lafıyla sonlandırdığında hayatın özlerinden birine ulaşıyorsunuz. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım herkesin ulaşacağı nokta bellidir. Bu son ise çok ciddi bir şeydir. Hayatın bütününü anlamak konusunda fazla söze gerek bırakmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsan hangi yaşta olursa olsun beş, on, yirmi yıl sonra nasıl bir hal alacağını, her şeyden önce, yaşayıp yaşamayacağını, bu dünyada nasıl bir konuma sahip olduğunu ve neler başardığını sorguluyordur muhakkak. İçinde bulunduğumuz yaşın güzelliğini tadıp tatmadığımız her bireyin kendi içinde cevaplandırması gereken bir ana denk geliyor. Onlu yaşlarda bir veletken ve daha hayata dair pek bir şey bilmezken, sorumluluk ve hayata sıkı sıkıya tutunmak kavramlarının farkında bile değilken, orada burada 18 yaşının reşitlik demek olduğunu okurdum. Bunun ne demek olduğunu tam olarak idrak edemezdim. 18 yaşına girdiğimizde bir anda farklı mı hissedecektik? Bir anda farklılaşmış fizyolojik ve psikolojik devinimler mi kuşatacaktı bizi? Ne yani, 18 yaşına basar basmaz bir anda kanatlarımız mı çıkacaktı? Bir anda büyüyecek miydik? Büyük adam mı olacaktık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her ömrü yeten gibi ben de erişmiştim 18 yaşına ve hiçbir farklılık hissetmemiştim. Bir gün önce ne hissediyorsam, bir gün sonra aynı şeyleri hissediyordum. Tek farkı, bir gün öncesinde birçok kanuni hakka sahip değilken, bir gün sonra o haklara sahip oluyordum. Ama gariptir ki, eğer o yaşta çalışmıyorsanız ve okumuyorsanız devlet güvencesinden mahrum kalıyordunuz. Velinizin sigortası size teğet bile geçmiyor oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yirmili yaşlar da daha çılgınca anların yaşandığı ve biraz daha bilinçlendiğimiz zamana denk düşüyordu. 18 yaşında ne kadar veletlik ve şımarıklık yapıyorsanız, başınıza çok büyük ve önemli bir şeyler gelmediği sürece 25 yaşınızda da aynı şeyleri yapıyordunuz. Sadece biraz daha bilinçli oluyordunuz ama ‘olmuş’ sayılmıyordunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, iyice bilinçlendiğimi, birçok anlamda olduğumu, hayatın gerçek anlamıyla ayırtına vardığımı bizzat kafamın içinde hissettiğim yaş sınırı neydi? Ne zamanki 28 ve 29’lara eriştim, birçok şey daha farklı hissettirmeye, daha gerçekçi algılamaya meyillendi. Artık atılan her yaş adımı daha fazla bilinçlenmek ve hayatın daha fazla farkında olmak demekti. Şunun ayırtına vardığım söylenebilir. 28-29 yaşına kadar sürekli bir gelişim, bilgilenme, doygunluk ve bilinç seviyesi yükselişi söz konusuydu ama bu yaş sınırına eriştikten sonra kazandığınız her bir yıl logaritmik olarak sizi daha fazla olgunlaştırıyordu. Daha keskin farklılıklar söz konusuydu. Özellikle 30 yaşına adım attığımda birçok şey benim için çok farklıydı artık. Çok garip hissettirmişti. Dile kolay, gençlik çağı denen şey artık arkanızda kalıyordu. Eskisi gibi hissetmiyordunuz. Biraz daha büyümüş, daha az yavşak, çocuksu aptallıklardan daha fazla uzak ve daha bir bilinçlilik. Adım attığınız her yaş öyle farklı hissettiriyordu ki bir yıl önceki insan olmuyordunuz. Çok rahat bir şekilde üç yıl önceki insan olmadığımı söyleyebilirim. İki yıl önceki insan da değilim. Bir yıl önceki de.. 28-29 sonrası hep böyle hissettim. Deve dönüştüğünü, zeka pırıltılarının daha fazla ışıdığını, aptalca şeylerden uzaklaştığını ve yavşakça şeylerle hiç işiniz bile olmadığını hissediyordun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-lqMdswCsTrA/Tgtt2HaZjZI/AAAAAAAABno/NFZbhk2m3HE/s1600/Atilla%2BKocamanken.JPG"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-lqMdswCsTrA/Tgtt2HaZjZI/AAAAAAAABno/NFZbhk2m3HE/s400/Atilla%2BKocamanken.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623709336172334482" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ama ki her ne kadar hissedişlerim bir nevi olmuşlukla eşdeğer olsa bile hâlâ yaşımı lanse eden insanlarla aynı klasmanda olmadığımın çok iyi farkındayım. Klasik bir yaşama sahip olan 35 yaş insanı olmadığımı çok iyi biliyorum. Bilgi, birikim, olgunluk, hayatı bilme ve sorumluluk anlamında bir 35 oldum belki ama hayatı karşılamak, hayata karşı güçlü durmak, klasik 35 yaş haricindeki çocuksuluklara açık olmak anlamında yolumda yürümeye devam ediyorum. 35 yaş insanı hayatı yaşamadığımı fark ediyorum. Deli bir özgürlük isteği, deli bir bağımsız yürüme arzusu, eski kuşak 35-40 yaşlarının çocuksu bulacağı şeyler üzerinde hâlâ büyük bir istekle tutunma arzusu. Ortalama 35 yaş Türk erkeğinin müziği iplemeyeceği, sinemaya tırıs geçeceği, bu tür kulvardaki coşkusuzluğu yok ruhumda. Olayın özü coşku boyutunda olmasın? Hâlâ büyük bir coşkuyla müzik dinlemek ve onu yorumlamak, büyük bir şevkle izlenen eserlerin içeriğine kilitlenmek ve edebi bir dile kotarmak farklı tatlar anlamına geliyor. Belki de ekonomik durumun getirisi olsa gerek. Hayat ile oldukça zor şartlar altında savaşanların önceliği midesine ve ailesine yemek getirmek iken, müzik ile kendinden geçmesi o ruh haliyle ne kadar mümkündür ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ömrün yarısına resmen geldim bu gece itibariyle. 30 Haziran 1976 yılında başladığım bu hayat yürüyüşüne hâlâ devam ediyorum. Daha ne kadar sürecek bilemiyorum tabii ki. Ama gerçekten de ömrün yarısına eriştim mi? Olgunluk, birikim, sıfır yavşaklıkla belki eriştim ama hissedişim çok farklı söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen Engin abinin o güzel laflarını hatırlıyorum; 54 yaşındaki Engin abimin o güzel lafını: “Eğer bu müzik olmasaydı bu kadar mutlu, genç, enerjik ve idealist olmazdık. Belki de bir katil olur çıkardık.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten de öyle Engin abim. Gerçekten öyle. Hayata dair tek bir kesit bile keskin bir yola çıkarıyor sizi, mutlu kılıyor. Tarancı için 35 yaş ömrün yarısı olabilir ama eğer yüze erişme şansım olursa bilesin ki ömrümün yarısına 15 yıl daha var büyük adam. Onu geçtim, yüzümde çizgi bile yok, mor halkadan tek bir adedini bile bulamazsın. Hâlâ otuzu bulmamış bir yüz ifadesine ve görüntüsüne sahibim. Otuzlu yaşları gösterişim ancak kırkımda olacak zannedersem büyük şair.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni yaşıma harika bir tatla giriyorum. Sayısız kere, peş peşe dinleyip duruyorum. Hayat çok ama çok güzel, her şeye rağmen iyi ki varız hayatın içinde diyorum. Çünkü daha yaşanacak, dinlenecek, izlenecek, gözetilecek ve adımlanacak büyük yollar var. Şarkıda olduğu gibi;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dalgalar tamamen kırılırken&lt;br /&gt;Kendi umudunda olduğu gibi hayata daha fazla tutunursun&lt;br /&gt;Yanlış bir yol üzerindeyken&lt;br /&gt;Yolunu değiştirirsin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayetinde kendi yolumu yaratırım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/06NHCwur9yY" allowfullscreen="" width="560" frameborder="0" height="349"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-2302308524995864416?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/2302308524995864416/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=2302308524995864416&amp;isPopup=true' title='15 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2302308524995864416'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2302308524995864416'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/artk-yas-35-ve-omrun-yarsna-dokunmak.html' title='Artık Yaş 35 ve Ömrün Yarısına Dokunmak'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-l-ei45wlCHs/TgttvBUknQI/AAAAAAAABng/Hdo_BHsAM9c/s72-c/Atilla%2BUfakken.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>15</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-906277286168861270</id><published>2011-06-23T22:57:00.002+03:00</published><updated>2011-06-23T22:59:05.191+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><title type='text'>Ve Tanrı Erkeği Yarattıktan Sonra Havva’yı Yarattı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-Cx2Fn8deHqM/TgOaz7fcfaI/AAAAAAAABnY/bVhiuBGJ_TI/s1600/kad%25C4%25B1n%2Bve%2Berkek.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 302px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-Cx2Fn8deHqM/TgOaz7fcfaI/AAAAAAAABnY/bVhiuBGJ_TI/s400/kad%25C4%25B1n%2Bve%2Berkek.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621506976822099362" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sorumluluk deriz. Attığımız adımları ve yaptıklarımızı izleriz. Hayatı izleriz. Gizemlerini. Sürekli sorular sorarlar bizlere. Sorumluluklar altında eziliriz. Yükümüz ağır gelir bazen. Sorgularız yaşamın anlamını. Sorumluluk benimdir ve kimsenin üstüne atamayız deriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim sorumluluğum! Benim hayatım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama.. Ama yükünü hafifletmekten bahsediyorum. İyi insanlarla kötü insanları ayırt etmek çok kolay. Bir de hayatlarının kabına çekilenler var. Kendi dünyasında yaşayanlar. Dışarıda gelip geçen hayata el bile sallamayan. Farkında bile olmayan. Özellikle sorumluluk hissiyle dolu olanlar! Bu onları tüketiyordu. Hayata, işe, kendi iç dünyalarına ve birçok gerçeklere karşı hata yapmamaya çalışırlar. Ama bir süre sonra giderek yalnız, herkesi uzaklaştıran insanlara dönüşürlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suratsız mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle de denebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Endişe ve şüphelerin arasında sıkışmış ve kaybolmuş olurlar. Endişe küpün dolunca insanlar sana gelmezler. Çünkü yenilerini eklemek istemezler. Arada bir endişe küpünü boşaltmak gerekir, yoksa herkesten uzaklaşırsın. Gözlerine baktığında bir sürü yüz görürsün. Hatırlarsın birçok geçişi. Kapınız çaldığında gelenin kim olduğunu anlamanız için bir başkasına ihtiyaç duymazsınız. Belki de bu yüzden Tanrı erkeği yarattıktan sonra Havva’yı yarattı. Herkesin konuşacak, yükü omuzlamanıza yardımcı olacak birine ihtiyacınız olduğunu biliyordu.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçek mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belki de ufak bir hikâye yeterli olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce kadın adamın evine gelip evi temizlemesine yardım ederdi. Adam bir gün dayanamayıp sorar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Senin evin o kadar kirliyken neden benimkini temizlemeye heveslisin?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve kadın cevap verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Çünkü senin evini temizlerken kendiminkini ne kadar kirlettiğimi düşünmüyorum. Kendi evimi süpürürken kafamdaki tek şey yeri süpürmek oluyor. Ama evinin temizliğine yardım ederken, sana yardım ettiğimi düşünüyorum. Sana duyduğum sevgiyle bu temizlikmiş gibi gelmiyor bana. İçimden geliyor. "&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşam tarzınızdan dolayı dağınıklığınız belki ikinizin toplayabileceğinden fazla olabilir. Ama onun yanınızda olmasından memnun olurdunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-906277286168861270?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/906277286168861270/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=906277286168861270&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/906277286168861270'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/906277286168861270'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/ve-tanr-erkegi-yarattktan-sonra-havvay.html' title='Ve Tanrı Erkeği Yarattıktan Sonra Havva’yı Yarattı'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Cx2Fn8deHqM/TgOaz7fcfaI/AAAAAAAABnY/bVhiuBGJ_TI/s72-c/kad%25C4%25B1n%2Bve%2Berkek.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4002091062752233910</id><published>2011-06-23T10:42:00.005+03:00</published><updated>2011-06-23T10:46:11.971+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Nazi Şifreleri ve Coventry’nin Feda Edilmesi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-G9GQSvwX1E0/TgLuzvfWqqI/AAAAAAAABnA/rtgw5FWAdj8/s1600/Ruins-of-Coventry-Cathedral.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 239px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-G9GQSvwX1E0/TgLuzvfWqqI/AAAAAAAABnA/rtgw5FWAdj8/s400/Ruins-of-Coventry-Cathedral.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621317857600514722" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Almanlar tüm önemli mesajlarını şifreli gönderirlerdi. Bu şifreye Muamma denirdi. İngilizlerin bu şifreyi çözdüğünü bilmiyorlardı. Churchill'in adamları Coventry'nin bombalanacağını öğrendiler. Coventry'yi boşaltırlarsa Almanlar şifrenin çözüldüğünü fark edip değiştireceklerdi. Bu, Müttefiklerin savaşı toptan kaybetmesine yol açacaktı. Şehri boşaltmazlarsa yüzlerce masum erkek, kadın ve çocuk ölecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki ne oldu?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sırrı sakladılar. Şehri boşaltmadılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;14 Kasım 1940'da Coventry tahrip edildi. 500 Alman bombacısı şehre 500 tonluk 150,000 bomba bıraktı. 568 insan öldü ve 400’den fazlası kötü bir şekilde yanarak yakacak odun gibi yığıldı. Şehrin en eski katedrali bile nasibini aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-R_bivlHyP8s/TgLvBPkANDI/AAAAAAAABnQ/eFLbHvHTX9s/s1600/coventry%2Bbomb.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 296px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-R_bivlHyP8s/TgLvBPkANDI/AAAAAAAABnQ/eFLbHvHTX9s/s400/coventry%2Bbomb.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621318089548248114" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Churchill birkaç gün sonra harap şehri dolaştı. Ne yaptığının farkında olduğu gözlerinden okunabiliyordu. Karanlıktı, büyülü gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen çok karanlık kararlar almak zorunda kalırsınız. Milyonları kurtarmak, savaşı kazanmak uğruna yüzlerce canı feda edersiniz. Zamanın devlet adamları için çok güç şeyler yaşanmış olsa gerek. Kolay mı? Saçma sapan meselelerden dolayı 50 milyon insanın ölümüne neden olmak ve bunun vicdanî muhasebesini yapıp yapmamak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/Qu_vHs8fnvw" allowfullscreen="" width="425" frameborder="0" height="349"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4002091062752233910?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4002091062752233910/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4002091062752233910&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4002091062752233910'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4002091062752233910'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/nazi-sifreleri-ve-coventrynin-feda.html' title='Nazi Şifreleri ve Coventry’nin Feda Edilmesi'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-G9GQSvwX1E0/TgLuzvfWqqI/AAAAAAAABnA/rtgw5FWAdj8/s72-c/Ruins-of-Coventry-Cathedral.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8510188573681886960</id><published>2011-06-22T19:32:00.002+03:00</published><updated>2011-06-22T19:35:29.813+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Ursula K. Le Guin Neden Okunmalıdır?</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-0ZwLEMuYHTg/TgIZVLBmD5I/AAAAAAAABm4/Nf-4vPyQLmw/s1600/ursula%2Bk.%2Ble%2Bguin.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-0ZwLEMuYHTg/TgIZVLBmD5I/AAAAAAAABm4/Nf-4vPyQLmw/s400/ursula%2Bk.%2Ble%2Bguin.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621083136439226258" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ursula K. Le Guin bilim-kurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından biri. Ama onu diğer bilim-kurgu ve fantastik edebiyatı yazarlarından keskin farklılıklarla ayıran önemli yönleri mevcuttur. 1966 yılından beri yazan ve hâlâ yazmaya devam eden 82 yaşındaki yazar, eserlerine yedirdiği kölelik, özgürlük arayışı, hayatı sorgulamak, varoluşçuluk, Taoizm, Yunan mitolojisi, toplumların değişime gösterdiği reaksiyon, psikolojik ve felsefik dokundurmalar gibi konularla sizi bilim-kurgu ve fantastik öğelerden hayatın gerçekliğine götürür. Bilim-kurgu ve fantastik dokumaları sadece araç olarak kullanır. Bilirsiniz, birçok bilim-kurgu eserinde teknolojik gelişmeler anlatılır, fantastik edebiyatlarda savaşlar gırla gider, kılıçlar kuşanılır, ayrıntılı savaş sahnelerinden ve büyü sanatlarından demler vurulur. Fakat Ursula’da işler tamamen değişir. Politika, psikoloji ve toplumbilimin öne çıktığı ve alternatif toplum ve hayat modellerinin sorgulandığı bilim-kurgu yaklaşımını tercih ettiğini görürüz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eserlerinde anarşist ruhtan izlere rastlarsınız. Kadınların ezilen tarafta olduğunu insanları rahatsız etmeden feminist teoremlerini de yedirir; köle bir toplumda anaerkil aileler yaratır. Onun kahramanları Frodo, Gandalf, Aragorn gibi abartılmış karakterler değildir; bazen yaşlı, bazen çaresiz, bazıları sakat ve hasta insanlar ve yahut intikam peşinde bile koşamayacak kadar çaresiz çocuklardır. Soylu kurtarıcılardan dem vurulmaz. İnsanların değişime karşı nasıl başkaldırabileceklerini ve dengesinin nasıl bozulacağını alternatif yollarla aktarır. Aslında görürsünüz ki, kırk yıl önce söylediği şeyler günümüz dünyasında gerçekleşmektedir. Ursula’nın ileriyi çok iyi gören bir sanatçı olduğu kadar o an yaşadığı dönemin çok ötesinde fikir, zekâ ve anlayışa sahip olduğunu görürsünüz. 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde Afro-Amerikalılar canlı canlı yakılırken, Ursula ırkçılığın saçmalığından nasıl bahsedeceğini çok iyi biliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse bütün önemli eserlerine sahip olduğum Ursula neden okunmalıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bağışlamanın Dört Yolu” isimli öykü kitabında “Bir Kadının Kurtuluşu” öyküsünde kadın kahramanın gözünden bizlere olayı aktardığı kısa bir bölüm ilgi çekicidir. Bizden farklı olanlara hiç dayanamadığımız bir toplum ve zaman diliminde, böyle bir bakış açısı ilginç olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Werel’in yabancıları topraklarına kabul edip diplomatik ilişkiler kurulmasına razı olmalarının üzerinden ancak kırk yıl geçmişti. Tarih kitabını okumayı sürdürdükçe Werel’deki baskın halkın doğasını biraz biraz anlamaya başlamıştım. Kendilerine sahip diyen, Büyük Kıta’nın ve en sonunda dünyanın bütün diğer halklarını zapt eden siyah derili ırk, sadece tek bir varlık biçimi olduğunu düşünerek yaşamıştı. Kendilerinin insan denilen şeyin olması gerektiği gibi olduklarına, yapması gereken şeyleri yaptıklarına ve bilinen her şeyi bildiklerine inanmışlardı. Werel’deki diğer bütün halklar onlara karşı koyduklarında bile onları taklit etmiş, onlar gibi olmaya çalışmış ve onların malı olmuştu. Gökten, başka türlü görünen, başka türlü hareket eden, kendilerini esir ettirmeyen, zapt ettirmeyen başka türlü bilen insanlar gelince sahip ırk onları istemedi. Kendileriyle eşit olduklarını kabul etmek tam dört yüz yıllarını aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Erod’un her zamanki gibi çok güzel bir konuşma yaptığı Radikal Parti’nin bir toplantısındaki kalabalık arasında ben de vardım. Kalabalıkta yanımda, söylenenleri dinleyen bir kadın dikkatimi çekti. Teni garip bir kavuniçi-kahverengi rengindeydi; gözlerinin kenarlarında beyazlar görünüyordu. Hasta olduğunu düşündüm. Ürpererek uzaklaştım. Hafif bir tebessümle bana baktıktan sonra dikkatini konuşmacıya döndürdü. Saçları bir yumak veya bulut halinde kıvır kıvırdı. Giysileri narin bir kumaştandı, garip bir moda. Aklıma kadının ne olduğu, buraya hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir dünyadan gelmiş olduğu çok sonra geldi. Ve işin ilginç tarafı, bütün o garip teni, gözleri, saçları, aklı bir yana insandı, en az benim kadar insan: Bundan hiç kuşkum yoktu. Bunu hissetmiştim. Bir an için bu beni derinden rahatsız etti. Sonra beni rahatsız etmeyi bıraktı ve büyük bir merak hissettim, neredeyse bir tutku, ona doğru bir çekim. Onu tanımayı diledim, onun bildiklerini bilmeyi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçimde sahip ruhuyla, bir ruh çekişiyordu. Bütün hayatım boyunca da bu böyle olacak.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8510188573681886960?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8510188573681886960/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8510188573681886960&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8510188573681886960'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8510188573681886960'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/ursula-k-le-guin-neden-okunmaldr.html' title='Ursula K. Le Guin Neden Okunmalıdır?'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-0ZwLEMuYHTg/TgIZVLBmD5I/AAAAAAAABm4/Nf-4vPyQLmw/s72-c/ursula%2Bk.%2Ble%2Bguin.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-2980903964901314869</id><published>2011-06-22T09:40:00.003+03:00</published><updated>2011-06-22T09:47:07.501+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Godfather’ına Trip Atan Şımarık Galatasaray Çocuğu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-yQZF2xG2nDg/TgGOn9XSf9I/AAAAAAAABmw/YUPbcwzUx-k/s1600/the%2Bgodfather.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-yQZF2xG2nDg/TgGOn9XSf9I/AAAAAAAABmw/YUPbcwzUx-k/s400/the%2Bgodfather.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5620930627073376210" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Takımın teknik sorumlusu bazı oyuncuları ister. İstediği trio aynı takımdandır. Alınması istenen trionun aynı takımda olması bazı anlamlarda daha az trafik kat etmek ve emek sarf etmektir. Atlarsınız jete, ilk olarak kulüple konuşursunuz. Resmi sitenizde trioya dair kulüple görüşmeye başladığınızı ifade edersiniz. Jetten indiğinizde de kulüple görüştük, oyuncularla da görüşme devam edecek, daha hiçbir şey belli değil dersiniz. İşte her şey o zaman kopmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Trionun Spartaküs tarafına eleştiri başlar. Kalaslıktan tut kazmalığına kadar. Teknik ayak tarafına istikrarsız damgası vurulur, golcü tarafına da yaşlı, moruk, dede yaftası.. Bahsi geçen paralar büyük paralardır. Yıllık 5-6 milyondan bahsedilir. Haliyle bu kadar para neyin nesidir eleştirileri de gırla gider. Kimisi teknik ayağa süper adam derken, kimisi başka adam mı yoktu der. Ve aslında en büyük argüman yaratılır taraftarlar tarafından. Trionun istediği takım zamanında Sarı Kırmızılı tarafın genç kaptanını istemiştir. Argümana göre bu genç çocuk başkandan izin ister gitmek üzere, başkan da ‘hop, dur orada, sana ben onları getireceğim’ der. Geyiktir tabii ki ama bu geyiği üretenlerin acayip hoşuna gitmiştir. Onlara göre başkan ne isterse alacaktır. O bizim babamızdır. Biz ise Şişko Nuri.. Şımarığın önde gideniyiz. Biz isteriz. Baba alır. Trioyu istemiştik, kırbacı vurmak için. Sonra olmayınca kırbaç elimizde kaldı ve bazılarımız kendimizi yerden yere vurmaya başladı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama sadece bu mu? Galatasaray taraftarı üç yıllık depresyondan kurtulamamıştır. Kaç tanesi tam olarak ne istediğini ve ne söylediğini bilmektedir? Birinin ak dediğine bir başkası kara diyor. Öyle bir üç yıl yaşanmıştır ki depresyon, paranoya, korku, şüphe bizim bir parçamız olmuştur. Seçilen bir ismi bir kısmımız eleştirirken bir kısmımız övüyor. Bir kısmı ücrete takarken bir kısmı iş yapmaz diyor. Ama bazı gerçeklikleri ne kadar algılayabiliyoruz? Eğer bir oyuncuya yıllık üç milyon öneriyorsanız ve kabul etmiyorsa, bu rakamın dört veyahut beşe çıkarılmasını mı istiyorsunuz? Varsayalım babamız biz şımarıkları memnun etmek için üç olan teklifi dört veya beş yaptı; kaç lira olursa olsun ücrete hiç bakmayan Şişko Nuri’lerden mi olacaktık? Yoksa babamız eşeğe yüz bin lira mı vermeliydi, bedeli bin lirayken.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir baba var. Yeni bir işe atılmış. Enerji vermiş çevresine. Çevresinde çocukları. Ama bu çocuklar üç yıl boyunca büyük acılar çekmiş. Bazıları Galatasaraylılık benliklerini bile kaybetmiş. Gerçek Galatasaraylılığın ne olduğunu unuttuğumuz bile söylenebilir. Kesin aldık, işlerini bitirdik dememiş. Kulüple görüştük, oyuncularla görüşüyoruz, daha bitmiş ya da kesinleşmiş bir şey yok demiş. Bala yaldır yaldır koşan aç ayılar gibi saldırmışız. Kendi kafamızda bitirmişiz bile transferi. Ne bitirmesi? Aklımızın ve yazıtlarımızın içindeki kadrolara bile koymuşuz. Formasyonlara dahil etmişiz. Kimini forvete, kimini sağ açığa, kimini forvet arkasına koymuşuz. Forvet arkasında mevcut koşu yollarını bile işaretlemişiz. Kendi kendimize çalıp kendi kendimize oynamışız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamız, aha oğlum, sana trioyu aldım dememiş. Görüşüyorum demiş. Ama biz atmışız hayvanlar gibi solomuzu. Öyle ya, üç yıllık garip hissedişin ve de kör uçuşun etkisinde yaşamaktan bıkmış olsak gerek, hemen rakiplerimize orta parmaklarımızı bile göstermeye başlamışız. Halbuki, ben de bu trioya sürekli ‘muhtemel’ demişim. Biliyordum çünkü kesin olmadığını, bitmediğini.. Babamı dikkatli ve iyi dinlemiştim. Rakiplerimle alay etmek işim değildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazılarımız için trionun takıma ne vereceği o an için önemli bile değildi. Önemli olan düşman bellediği rakip takımın taraftarlarına belden aşağı vurmaktı. Onlarla dalga geçmekti. Onların alamadığını biz aldık diye kendi kendimizi zevklendirmekti. Babam genç kaptanımın ayağına istediği takımı getiriyor demenin muazzam tadını yaşamaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz babamıza çok güveniyorduk. Ne istersek alır sanıyorduk; şeker, dondurma, bisiklet, oyuncak ayı, tabanca, altın semerli eşek.. Bazılarımızın istediği, bazılarımızın istemediği, bazılarımızın çok pahalı bulduğu, bazılarımızın gereksiz bulduğu oyuncaklara bakmaya gitti baba. Aralarından birini aldı. Diğer iki oyuncağı bir türlü alamadı. Neler yaşandığı belli de değil ya! Oyuncak ayılardan biri çok ama çok para istiyor. Diğeri de öyle ama gelmek istemiyor. Elin Britanya Adaları’nda bile ‘vatanım, vatanım’ diye kendisini yerden yere vurmuştu bu deyyus oyuncak.. Babamız alamadı işte. Şimdi gün babamıza kıçımızı çevirmek, ona trip atmak günüdür. ‘Onlara ret edemeyecekleri bir teklifte bulunacağım’ demesine alıştığımız ve bundan büyük gurur duyduğumuz babamızın iş bilmezliği olarak göreceğiz bunları..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne kadar da garip!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Babamız ‘ben The Godfather’ım ulan, ret edemeyecekleri teklifleri yapacağım’ dememişti. Onu, biz çocuklar kendi kendimize yaratmıştık. O ne isterse alabilirdi. Biz böyle bir hayal dünyasının içine düşmüştük. Alice’dik biz. Biz en çok neden kızıyoruz babamıza biliyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O kadar istediğiniz adamı biz alıyoruz ulan, ha ha ha ha diye dalga geçtiğimiz Siyah Beyazlı taraftan dolayı. Çünkü bir tokatla oturdun aşağıya. Babam kaptanıma istediği takımı alıyor, getiriyor diye dillendirdiğin repliğin ve kendini çok fazla Kaf Dağı’nda hissetmenin acı cevabını feci bir tokatla yüzünde hissettiğin için. En çok bunlar için babana kızıyorsun. Karşı tarafla zamanında alay ettiğin ama aynı alaylara şimdi sen maruz kaldığın ve buna dayanamadığın için babana kızıyorsun. Üçün üçünü alacağız ulan diye böbürlenirken, üçün birini aldılar lafına dayanamadığın için babandan nefret etme yoluna doğru gidiyorsun.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halbuki bir çoğunu istemeyen sendin. Parasını çok bulan da sendin. Kendiniz çaldınız, kendiniz oynadınız. Babanızın bunda o kadar büyük bir payı olmasa gerek. Çünkü şımarık çocuk şımarıktır. Baba dayağından anti şımarıklık şırıngalanmaz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-2980903964901314869?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/2980903964901314869/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=2980903964901314869&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2980903964901314869'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2980903964901314869'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/godfatherna-trip-atan-smark-galatasaray.html' title='Godfather’ına Trip Atan Şımarık Galatasaray Çocuğu'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-yQZF2xG2nDg/TgGOn9XSf9I/AAAAAAAABmw/YUPbcwzUx-k/s72-c/the%2Bgodfather.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4184727865577953172</id><published>2011-06-16T12:12:00.007+03:00</published><updated>2011-06-16T12:44:29.244+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Kız Bebeğinin Dokunuşu: Hayat Deneyimlerinden Gerçek Sanata Ulaşmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-2VxvuhC6ddc/TfnJYh6oetI/AAAAAAAABmY/BNmNnL9CA0g/s1600/baby.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-2VxvuhC6ddc/TfnJYh6oetI/AAAAAAAABmY/BNmNnL9CA0g/s400/baby.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618743433379740370" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Müzikten sinemaya, dizilerden medyaya kadar popüler kültürün doluluğu tartışma konusudur. Söyledikleri ne kadar anlamlıdır, ne kadar içi doludur? Ne kadarı gerçeklerden, ne kadarı erdemlerden, insan doğasından, dünyadan ve yaşananlardan bahseder? Günümüz popüler kültür şarkılarının kaç tanesi adam akıllı şeylerden bahseder. Her şey aşk mıdır? Eğlenmek ve dans mıdır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kazım Koyuncu Asiye’yi söylerken, Volkan Konak Cerrahpaşa’yı söylerken neden ayrı bir yerde tutulurlar? Hayatın içinden oldukları ve deneyimlerden yola çıktıkları için mi? Volkan Konak Çernobil faciası yüzünden kanserden vefat eden babasına dair herkesin bir dertten muzdarip olduğunu, bir tarafın hayatın en karanlık ve burkucu yönüyle savaşıp, kederlenip diğer tarafın bu duyguları dikkate almadığını söylerken sanatın hangi ormanını adımlamaya başlamıştır?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da Kazım Koyuncu Asiye’de ‘senin gibi gelini cebimde taşırım’ derken gerçek sevginin hangi motifine dokundurmuştur? Şarkıyı yazan Kazım Koyuncu değildir ama adı geçen Asiye’nin Akçaabat’ta 1895 yıllarında bu yollardan geçtiği söylenir. Bu türküyü yakan meşhur Sait Uçar’ın babasının amcası Deşmanoğlu Kamil’dir. Kamil tütün almaya Akçaabat’a gider ve döndüğünde sevdiği Asiye’nin fakir bir aileye verildiğini ve düğün kurulduğunu görür. Düğüne katılıp patlatır şarkıyı. Sonrasında Asiye kocasından ayrılır ve Deşmanoğlu Kamil ile evlenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğin belli bir evrenselliği var. Anadolu insanı kendi hayat şartlarına sahip olduğu gibi her geçen zaman şehirleşmenin, kırsal kesime modern bilgi akışının artması derken bazı şeyler farklılaşıyor. Artık 40-50 yıl öncesinin Anadolu yaşamından kesitler göremiyoruz. Ama özünde insanoğlu bir çok anlamda büyük ortaklıklara sahip. Bir sanat söz konusu ise yöresellikten olduğu kadar evrensellikten de dem vurmak gerekebilir. Her geçen zaman yozlaşan şarkı sözleri, hayat anlamları, çöp yığını halini almış kirli bilgi(!) akışı derken garip bir yolculukta buluyoruz kendimizi. Tüm bu yolculukların ardından benim çapamı atacağım liman ise İsveç olacak. Geçtiğimiz günlerde benim için en özel anlamlardan biri olan İsveçli progressive grubu Wolverine’in yeni albümünden bahsetmiştim. Albümde bahsedilen şeylere geldiğimde ise çok etkilendiğimi ve büyük ortaklıklar bulduğumu söylemeliyim. Hayatın içinden olan şeyler gerçeğin parçacıklarıysa eğer karşımızda gerçeğin, sanatın ve erdemlerin yansıması duruyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-L96wo7j4Vfo/TfnJc3u4lOI/AAAAAAAABmg/ATHhG2_sUws/s1600/wolverine.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 130px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-L96wo7j4Vfo/TfnJc3u4lOI/AAAAAAAABmg/ATHhG2_sUws/s400/wolverine.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5618743507955520738" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümde beşinci sırada yer alan “Embrace” parçası beni en çok etkileyen parçalardan biriydi. Müzikal olarak neden bu kadar çok etkilendiğimi parçayı yazan vokalist Stefan Zell’in yazdıklarını okuduğumda çok daha iyi anladım. 2008 yılında kalp rahatsızlığıyla doğan kızına dair yaşadıklarını anlatan Zell şöyle diyor şarkıya dair:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/Ng6-jUuGzX8" allowfullscreen="" width="425" frameborder="0" height="349"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının girişindeki o karanlığı ailenin karanlığı olarak algılayabiliyorsunuz. Acı çeken anne baba, kalbinden rahatsız olan tatlı Freya.. Parça soloya, enerjiye ve coşkunluğa kavuştuğunda ise biliyorsunuz ki Freya artık sağlıklıdır. Karanlık örtüsünü yavaş yavaş kaldırmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günümüzde TV’lere çıkan saçma sapan popüler kültür müzikleri ve söylemleri umurumda bile değil. Müzik birçok kişi eğlence, zıplamak, dans etmek de olabilir. Umurumda da değil. Bizi biz yapan, insan yapan, karakterli yapan şeyler ortada. Pink Floyd söylemleriyle milyonları nasıl etkilemişse Wolverine’in aynı yolun yolcusu olduğunu söyleyebiliriz. Müziklerine kulak kabartanlar Pink Floydish hislere dalacaklardır. Yeri gelince ‘Pulse’ parçasıyla Depeche Mode’a atıfta bulunacaklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Başka nelerden bahsediyorlar? Dünyayı çok yakından takip ettiklerini ve bunu güçlü bir bilgi altyapısıyla beslediklerini söyleyebiliriz. Devamını onlar getirsinler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Giriş şarkısı Downfall üzerine: &lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;“Bugün dünyada hepimizi kuşatan ve bize ilhamlar veren birçok olay yaşanıyor. Küresel ısınma, Ortadoğu sorunu, kapitalizm, yoğun nüfus, petrol endüstrisi ve diğer sorunlar.. Ayrıca diğer taraftan çok kişisel taraflarımızdan gelen ilhamlara sahibiz. Grup ve bireysel olarak hayatlarımızı yaşarken bir yandan da dünyanın tamamı bir yerlere doğru gidiyor ve bunun sıkıntısını da hissediyoruz. Kısacası, ‘Downfall’ dünyanın sonuna dair bir uvertür çeşididir.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;İkinci şarkı Into the Great Nothing üzerine Marcus’un (davul) söyledikleri: “&lt;/span&gt;&lt;span style="color: rgb(0, 0, 0);"&gt;Bu şarkıyı yazarken niyetim; Amerikalı idoller, Britneyler ve büyük patronlar gibi radyo ve medya tarafından manipüle edilen günümüz müzik endüstrisi üzerineydi. Stephan ile konuşurken gördüğümüz bir şey vardı ki, o da batı dünyasında hemen hemen her şeyin tüketim makinesi halini alması, böyle bir dünyanın yaratılmasıydı. Burada insanların nelerden hoşlanıp hoşlanmadıkları dikkate bile alınmıyor.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/kzlctnnbHpE" allowfullscreen="" width="425" frameborder="0" height="349"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümün girişi Downfall (çöküş) iken bitişi ise Beginning (başlangıç)’dir. Albüm konsept bir albümdür. Konular birbirini takip eder ve şarkılar birbirine bağlanır. Bütünsel bir hikâye örgüsü anlatılır. Albümün sonunda kötü bir son vardır, dünya yıkılmıştır. Dünya yıkıldıktan sonra tertemiz bir başlangıç yapabilirsiniz. Bahsi geçen dünya ise sadece yaşadığımız dünya değildir. Ya kendi iç dünyamız ya da toprak, kum, kaya, sudan oluşan yaşadığımız dünyadır. Hangi dünyayı seçeceğimiz bizim seçimimize bırakılmıştır. Artık yeni bir boyut vardır. Yeni bir boyut içinde yeni bir umut söz konusudur. Her şeyin özünde insanoğlunun doğası ile birlikte doğanın özü yatar.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4184727865577953172?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4184727865577953172/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4184727865577953172&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4184727865577953172'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4184727865577953172'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/kz-bebeginin-dokunusu-hayat.html' title='Kız Bebeğinin Dokunuşu: Hayat Deneyimlerinden Gerçek Sanata Ulaşmak'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-2VxvuhC6ddc/TfnJYh6oetI/AAAAAAAABmY/BNmNnL9CA0g/s72-c/baby.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-74314282458103840</id><published>2011-06-09T14:56:00.000+03:00</published><updated>2011-06-09T14:57:53.558+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>If Religion Were to be a Fragile Form of Art, then Wolverine Would Be Its Messenger</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-6p4ruhMrleE/TefrvePvfmI/AAAAAAAABl0/ob50VKhc7vI/s1600/Wolverine%2B-%2BCommunication%2BLost.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-6p4ruhMrleE/TefrvePvfmI/AAAAAAAABl0/ob50VKhc7vI/s400/Wolverine%2B-%2BCommunication%2BLost.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5613714661346082402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Imagine a fictional world of dreams. A world that has been created solely by you. A place where you can picture both your happy and bleak moments with just a touch of the brush. It might be a world of dreams but nonetheless, it might be a world of dreams. Yet, it is made up of your realities, sad or impressive memories, your delicate moments. It is embodied from your expactations and yearnings. This fictional world is not for the ones that cannot appreciate real art or lack the capacity to visualize things in a wide perspective. If you do not embark on a journey or take a step into the world of dreams as soon as touches your ears melodies reverberating from that screen of mysteries. The fragile and delicate form of arts is not for you. They provides a melody consists of beats which offers imaginable motifs for melancholic souls seeking intensity, euphoria impactful ambiance and fragile art.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naturally, this world of dreams has not just taken shape in my mind. The stroke of the brush is triggered as soon as the impact of the notes taking root from and adorned with brightness by the spiritual world are heard by us. This is a landscape that includes not only our deepest enjoyments and fragility but also depict the mysterious power that eventually leads us to the realities which make us happy. And as such I perceive a world of dreams that is untouched. Each note and sound that reaches our ears has extreme importance for me. You will not be able to identify a single false note among thousands. Each note mesmerizes you. You would find yourselves questioning how such art could be created. The artwork reflects an authentic perfection and mystery. Each one the notes has already started to create “terra incognita”. The sacred and mysterious land..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;We place this art piece that has been identified with our personality for years, giving us energy, shaping our spirit, expressing all our habits, love, imagination and love of arts in a house of glass. This most eye-catching and magnificent part of the view to our world of dreams takes up the most coveted place in the glasshouse. Once we start listening and observing it, we would be lost in it. We cannot refreain from glancing at it or bear to part with it. This magnificent view stares at us from our house of glass; the perfection of this view and art form as well as its fragility and delicateness consumes us. We would already be lost in a deep haze of joy. Our bones start to shatter, and our knees buckle. We let go of our spirit free into the deep blue of this world of dreams. Here the pleasures reach their peak leaving goose bumps..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;When this is the case nothing would be able to stop you from sampling this taste, this musical flavor. The harmony created by melodies continues to light up your house of glass. It sparkles in a tremulous way..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;They name it “COMMUNICATION LOST”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Such an excellent piece of art that has taken well part of 5 years to create and been awaited with eagerness for the last few years, would not fall short of meeting all your expectations. Even when I listened to it for the first time it had this affect on me. I cannot believe my ears and fall into the depths of this spirit that has been let loose on my feelings. It is a rare occurrence that notes would take you to the most cherished and mysterious instants of life, the first time you hear them. Such power! Is it possible? You will not be able to find even a single gap, falut or nonsense. There would not be a single common or meaningless piece in it. You would understand, understand why 3-4 years were spent working on an album and why such an incredible, powerful, spiritual art work that wraps around our souls has been created..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Wolverine is a great beauty with the sole purpose of creating art that originates from Sweden, a place giving life to real art. Very few people have heard about it. It is the nature of things isn’t it? The tiny pieces of truth always remain unceovered. They are not a product of popular modds, temporary fads and envies we harbor. They are there to perform real music. So it seems, the product of 3-4 years of work is to enwrap us in inspiration, to relay us messages from depths of life, so souuth our souls. Talent must be something like this.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosphere? The most effective indeed..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Acoustics? All around you..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vocals? The kind that sends you the world of fairies with is clarity..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cello, violin, keyboard, piano and other exotic instruments to bewitch you..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;In comparision to this progressive masterpiece of art that is full of distinguished melodies, for a moment, even Pink Floyd, which has a deep place in my heart, seemed weak and hazy.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;If the existence of melodies is real and you think there is a musical masterpiece that would shoot you through your heart then the “Communication Lost” creation of Wolverine has already pulled the trigger.    It has long sent your old favorites into oblivion. What is left to you would be to say your thanks..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-74314282458103840?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/74314282458103840/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=74314282458103840&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/74314282458103840'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/74314282458103840'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/if-religion-were-to-be-fragile-form-of.html' title='If Religion Were to be a Fragile Form of Art, then Wolverine Would Be Its Messenger'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-6p4ruhMrleE/TefrvePvfmI/AAAAAAAABl0/ob50VKhc7vI/s72-c/Wolverine%2B-%2BCommunication%2BLost.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-5972956132159513605</id><published>2011-06-02T22:59:00.008+03:00</published><updated>2011-06-09T14:55:48.054+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Kırılgan Bir Sanat Din Olsaydı, Wolverine Göndericisi Olurdu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-6p4ruhMrleE/TefrvePvfmI/AAAAAAAABl0/ob50VKhc7vI/s1600/Wolverine%2B-%2BCommunication%2BLost.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-6p4ruhMrleE/TefrvePvfmI/AAAAAAAABl0/ob50VKhc7vI/s400/Wolverine%2B-%2BCommunication%2BLost.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5613714661346082402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kurgusal bir hayal ülkesi düşünün. Tamamen sizin yarattığınız bir ülke. Tek fırça darbesiyle mutlu ve karamsar anlarınızı resmettiğiniz. Hayal ülkesidir, kurgusaldır ama aynı zamanda tamamen gerçeklerden, üzüntülerden, yaşadığınız en kırılgan, mutlu, etkileyici anlarınızdan, beklentileriniz ve özlemlerinizden vücuda gelmiştir. Bu kurgu, gerçek sanatın farkına varamayacak ve geniş perspektifteki doluluğa kapasitesiz olan kişilere göre değildir. Sırlar perdesinden akseden melodiler kulak zarına değer değmez yolculuğa çıkmıyorsanız, hayaller ülkesini adımlayamıyorsanız, kırılgan ve zarafet dolu sanat size göre değildir. Hüzne, derinliğe, büyük mutluluğa, kırılgan bir sanata ve güçlü bir atmosfere eğilimli varlıklara bir nebze hayal edilebilir anlamlar sunabilir notalardan oluşan şaheser.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aklımda yaratılmak üzere meydana gelen hayaller ülkesi durup dururken resmedilmeye başlamamıştır elbette. Derin bir ruh halinden vuku bulan ve oradan ışıltılarını saçan notaların kulağa değer değmez ellere tepkisini vermesi sonucunda fırça darbesini yaratmaktadır. Bu manzara tüm müthiş hazların, kırılganlıkların ve nihayetinde bizi mutlu kılan güçlü gerçeklere ulaştıran gizemli bir gücün manzarası olduğundan, el değmemiş bakir bir hayaller ülkesi olarak algılıyorum. Kulağa salınan her nota, her ses muazzam değerli bir hal almıştır benim için. Binlerce nota içerisinde tek bir kırık nota bulamazsınız. Her notadan gözleriniz fal taşı gibi açılır. Böyle bir sanatın nasıl yaratıldığı üzerine sorgulamalar yaparken bulursunuz kendinizi. Bu eser kendine özgü bir mükemmeliyeti ve gizemi yansıtır. Notaların her birisi ‘terra incognita’yı yaratmaya başlamıştır bile. Kutsal ve gizemli toprakları..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-DLvRociyxu0/Tefr4GNfUCI/AAAAAAAABl8/-8te_XNGidw/s1600/Wolverine-01.png"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 268px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-DLvRociyxu0/Tefr4GNfUCI/AAAAAAAABl8/-8te_XNGidw/s400/Wolverine-01.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5613714809513005090" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar yılı kişiliğimizi belirleyen, ruhumuza enerji veren, bizi şekillendiren tüm alışkanlıklarımızı, sevgimizi, sanatsal yönümüzü ve hayal gücümüzü ifade edecek bu eseri bir fanusun içine yerleştiririz. Hayaller ülkesi manzarasının en parlak ve harikulade kısmını fanusun en kusursuz yerine koyarız. Bir kere dinlemeye ve gözlemlemeye başladık mı oradan ayıramayız ve sürekli gözlerimizin önünde tutarız. İşte bu manzara fanustan sürekli tüter durur; manzaranın ve sanatın mükemmelliğinden, canlılığı ve kırılganlığından cezboluruz. Derin bir haz içinde kaybolmuşuzdur bile. Kemiklerimiz kırılmaya başlar, dizlerimiz bükülür. Bırakırız kendimizi hayaller ülkesinin berrak mavi havasına. Hazlar en üsttedir, doruktadır. Tüyler ise diken diken..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hal böyle olunca, hiçbir güç, hiçbir şey durduramaz bu lezzeti ve müzikal tadı. Fanus içinde sürekli yanmaktadır melodilerin yarattığı harmoni. Işıldar. Titrekçe..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;‘Communication Lost’ koyarlar adını.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-IqQxWdszXp0/TefsAAWQ0JI/AAAAAAAABmE/dEdKmoNm99E/s1600/marcus-rw01.png"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 326px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-IqQxWdszXp0/TefsAAWQ0JI/AAAAAAAABmE/dEdKmoNm99E/s400/marcus-rw01.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5613714945378144402" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;5 yıllık çalışmanın bir ürünü olan, tarafımca 3-4 yıl boyunca sabırsızlıkla beklenen böyle muhteşem bir eser tüm beklentilerimi karşılamakla kalmaz. Daha ilk, evet, gerçekten de, daha ilk dinlememde bana bunları hissettirir. Gözlerime inanamam. Kulaklarıma salgılanan ruh karşısında derinliklere düşerim. Hangi notalar eseri daha ilk dinlemede sizi hayatın en gizemli ve lezzetli anlarına götürür ki? Bu nasıl bir güçtür? Tek bir boşluk, kusur, saçmalık bile bulamazsınız. Bir tane dahi sıradan ve boş bir eser bile bulamazsınız. Anlarsınız. Anlarsınız neden 5 yıl boyunca bu albüme çalışıldığını. Ortaya neden böyle güçlü, ruh dolu ve beynimizi sarıp sarmalayan bir sanat eserinin çıktığını..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek amaçları sanat yapmak olan, gerçek sanatı icra eden ve İsveç’ten ışıltılarını yollayan büyük bir güzelliktir Wolverine. Çok ama çok az kişi duymuştur adını. Gerçeğe dair kırıntılar gizli saklı değil midir zaten? Popüler duygular ve geçiciliklerin, hazımsızlıkların ürünü değillerdir. Gerçek müziği icra etmek için vardırlar. Beş yıllık çalışmanın ürünü tamamen ilhamlarla kaplanmak ve bize hayatın derinliklerinden mesajları iletmek, ruhumuzu okşamak içinmiş. Yetenek böyle bir şey olsa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Atmosfer mi? En vurucusundan.. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akustik mi? Sizi tamamen çevreleyen..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vokaller mi? Berraklığıyla sizi periler ülkesine yollayan…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çello, keman, klavye, piyano ve diğer egzotik çalgılarla sizi büyüleyen..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni derin bir ruha boğmuş olan Pink Floyd bile bir an zayıf ve bulanık anmış gibi göründü gözüme, bu atmosfer dolu melodik progressive eseri karşısında.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer melodi diye bir şey söz konusuysa ve sizi kalbinizin ortasından fişekle delip geçen müzikal bir silah yaşayacaksa, Wolverine – Communication Lost eseri tetiği çekmiştir bile. Çoktan eski müritlerinizi ibadete yollamışsınızdır. Geriye şükretmek kalır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.wolverine-overdose.com/index/"&gt;http://www.wolverine-overdose.com/index/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-JZqOb0A7JNA/TefsHrBYFqI/AAAAAAAABmM/8k2q2mr-6DE/s1600/stefan-rw02.png"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-JZqOb0A7JNA/TefsHrBYFqI/AAAAAAAABmM/8k2q2mr-6DE/s400/stefan-rw02.png" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5613715077092349602" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-5972956132159513605?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/5972956132159513605/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=5972956132159513605&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5972956132159513605'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5972956132159513605'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/06/krlgan-bir-sanat-din-olsayd-wolverine.html' title='Kırılgan Bir Sanat Din Olsaydı, Wolverine Göndericisi Olurdu'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-6p4ruhMrleE/TefrvePvfmI/AAAAAAAABl0/ob50VKhc7vI/s72-c/Wolverine%2B-%2BCommunication%2BLost.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4344183602464634892</id><published>2011-05-31T20:19:00.005+03:00</published><updated>2011-05-31T20:30:40.454+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Aşk, Sevgi, Değişim, Harry Kewell</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-XL-ndldakfc/TeUjVkuomKI/AAAAAAAABlc/YGCx-8VWq6Q/s1600/Love.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 390px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-XL-ndldakfc/TeUjVkuomKI/AAAAAAAABlc/YGCx-8VWq6Q/s400/Love.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612931364130691234" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;İnsanoğlu doyumsuzdur. Elinde olanın kıymetini bildiği söylenebilir. Ama büyük zamanlar için bilmediği söylenebilir. Bir ulaşılmazlık çizgisi vardır, aklımızın derinliklerinde ve baktığımız ufuklarda. Ulaşılmazlığın, doyumsuzluğun ve doymayan hazların başımızın üzerinde hale gibi dönüp durması bizi farklı bir canavara dönüştürmez mi? Ne farkımız kalır ki herhangi yırtıcı bir yaratıktan?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişim derler adına. Bazılarınca ileri gitmenin koşuludur. Rutin ruh halleri, can sıkıntısı, karanlık bir ormanı andıran düşünceler ve mutsuzluklar neticesinde değişimin peşinden koşarlar. İnsanın var olandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden ötürü kendi kendilerini yenileyemeyenlerin, gelecek zamanlardan büyük bir değişikliğe heves ettiği olur. Toplumların ya da büyük kuruluşların da! En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa bir yenilik getirmesini beklerler. Belki yeni bir ruhtur. Yeni bir başlangıçtır. Büyük bir tatmin aracı olan ve kabarık bir egoya karşılık gelen kendini hazmetme sürecidir belki de bu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutluluğun susturduğu duyarlılık.. Kendisini kıracak bir el de olsa, bir elin dokunuşuyla titreşmeyi arzuladığı.. Adını haykırmayı ve kötü günlerde benliğini unuttuğu.. Geleceğine, umutlarına, önüne ve düşüncelerine bir engel çıkmadan kendisini arzularına, üzüntülerine bırakma hakkını çeşitli zorluklara göğüs gererek elde etmiş bir irade. Bu iradenin dizginleri, acımasızca olsalar da, mecburi ve çıkarların çatıştığı olayların eline vermek zorunda kalınan istisnai anlar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar mutlulukları ve egoları için çok şeyini satabilir. Ruhunu şeytana bile satabilir. Şu hazlar var ya.. Her şeye duyulan aşk ve açlık var ya.. Belki de günümüzde uğruna nice kanlar dökülen cennet ve cehennemin sebebidir. Bir yasak elmanın kırmızılığına kaptırır gider kendini. İncir yaprağının arkasında kalmış kabarıklığını dizginleyemez. Erktir onun için o. Hoşuna gitmeyen ne varsa ve neye hazzı varsa, ona yöneltir ve erliğinden sual sorulmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geleceğinden arzu ve haz deposunun dolması uzun zaman alır. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa hâlâ nasıl kullanacağını bilemediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir. Unutulur belki de gün gelince. Ormanlar kapkaradır. Göz gözü görmez. Geleceğini göremezsin. Nelerden mutlu olacağını bilemezsin. Ama başını kaldırırsın. Hâlâ mavi olan gökyüzünü görürsün. Gökyüzü hâlâ mavidir işte. Her şeye rağmen bazı şeylerin kıymetini bilebilmek ve olduğu gibi kabul edebilmek; zifiri gece saatlerinde ya da ruhumuzu kaplayan kör edici karamsar anlarımızda, tam o saatin ve anın incelikli bir ifadesi değil midir? Bu değil midir bizi bir ruha sahip kılan ve yücelten varlık haline getiren.. İnsan olmanın nasıl bir yücelik istediğini kanıtlayan.. Kolay değildir tabii ki..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-cnYKztpVztU/TeUjZmqRxtI/AAAAAAAABlk/JVuz1pRGd3c/s1600/Dark-Forest.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-cnYKztpVztU/TeUjZmqRxtI/AAAAAAAABlk/JVuz1pRGd3c/s400/Dark-Forest.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612931433368766162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gökyüzü hep mavi olmaya devam edecektir. En kötü anlarda bile. Ormanlar kapkara olmuşken, sık ağaçlar yolumuzu keserken, içimiz sıkılmışken, gece hızla indiğinde bile gökyüzüne bakıp avunabilmeyi kaç kişi başarabilir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen en derin aşklarda ufacık bir işaret, minik bir mimik, hiçbir şey konuşmayıp nihayetinde içten bir dokunuş, büyük anlam ve yoğunluklarla dolu hikâye anlatıcısıdır. Coşkulu bir cana yakınlılıkla ışıl ışıl parıldar. Büyük cümlelere ihtiyaç bile duymaz. Zarafetin getirdiği inceliği, gizli bir anlaşmayı çağrıştıran bir göz kırpışına, imaya, dokundurmaya, yaramaz suç ortaklığının esrarengiz havasına kadar varan bir doluluktur gizli aşk. Sevimli ifadesini sevgi dolu itirazlara, sevgi gösterimine kadar götüren ve her türlü ifadeye açık çehresinde, sevgiyle dolu titreştirecek gözbebeği, gizli bir şuhluk ve baygınlıkla ışıldardı halbuki. Ne kadar da çabuk unutuyorduk sevgiyi ve bağlılığı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sevenin kişiliğinin en derin, en gizli yanını açığa çıkaran bütün hareket ve davranışlar, bizlerin daha önce söylemiş olduğu sözlerle bağdaşmaz. Bazı şeyleri itiraf dahi edemeyiz. Bazı gerçeklikler asla itirafta bulunamayacak olan sanığın ifadesiyle doğrulanamaz. İmkânsızdır. Kendi hislerimizin tanıklığına başvurabiliriz ancak, bu yaşanan ve buna benzer hatıraların karşısında, hislerimizin bir yanılsamanın elinde oyuncak olup olmadığını düşünürüz. Bizi derin bir şüpheye götüren bunlardır. Götürmelidir de.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyle bir an gelir ki, yorgun gözler sadece tek bir varlığa, ışığa, gecelerin karanlıktan damıtarak hazırladığı ışığa ve fazlalık, gereksizlik olarak görülen değere tahammül edebilir. Tüm yorgunluğa, başarısızlığa, yenilgilere rağmen onun ışıltısından rahatsız olmaz. Varlığından ve duruşundan yorgunluğunu yatıştıran teskin edici yumuşak dokunuşlar hissini alır. Kulaklar, hatıraların ateşiyle kavrulan ve sevginin dayanılmaz tutkusuyla tüyleri diken diken eden müzikleriyle coşkun bir mutlulukla dolar. Kendi tutkularımız hakkında ne kadar fikir sahibi olabiliriz ki? Gerçekten farkında olduğumuz tutkular belki de başkalarının tutkularıdır. Ne istediğimiz ve anladığımızın farkında bile değilizdir.        &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-F6w_UTC-Hpo/TeUjgxOJuBI/AAAAAAAABls/eM6BnhPPFuw/s1600/harry_kewell.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 282px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-F6w_UTC-Hpo/TeUjgxOJuBI/AAAAAAAABls/eM6BnhPPFuw/s400/harry_kewell.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612931556462671890" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Unutmak bizlere mahsustur. Biz insanoğullarına. Aşkı bulunca insan olduğumuzun farkına varırız. Aşık olmak güzeldir. İşler kötü gittiğinde ise cehennem gibidir. Tek tük birkaç kişiye aşık olmuşumdur. Mutluluğu da tatmışımdır, acıları da.. Zannedersem Harry Kewell da bir çok Galatasaraylı için öyle olmuştur. Bizi sevindirenleri ve sevenleri üzmekle donatılmışız. Bu ister bir oyuncu olsun, ister aşık olduğumuz kadın veya erkek, ister anne veya baba. Her zaman üzeriz. Her zaman severiz. Bir yolun sonuna geliriz. Bize birçok mutluluğu yaşatmış, insanlık ve karakter anlamında hata yapmamış benlikleri elimizin tersiyle itme zamanı gelmiştir. Profesyonellik deriz adına.. İhtiyaçlar.. Değişimler.. Yeni bir gelecek.. Ama biliriz ki içimizden bir parça kopup gitmek üzeredir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk sevgiliyi unutmanın çok güç olduğunu söylerler. Ben hâlâ unutmadım ilk sevdiğimi. Hatırladıkça gülümserim. Ondan ne kadar çok çekindiğimi ve kalbimin kıpır kıpır attığını, nefesimin kesildiğini hissederim. Bazıları için Kewell’ın gidişi bu kadar olmasa da sahip olduğu gökyüzü çatısını karanlığa boğmuştur. Ben nasıl ki ilk sevdiğimi aradan geçen 22 yıl sonrasında dahi unutmamışsam, sizler bir 22 yıl sonra unutacak mısınız Kewell’ınızı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bilinmez.. Metin Oktay’ı unutturmadılar.. Onu kaç kişi unutturmayacaktır? İşbu yazı da Harry Kewell yazısı değildir. Aşk, sevgi ve hayata, değişime bakış açımızla ilintilidir. Herhangi bir isim bunun ufak bir parçasıdır. Sayısız parçaya sahip olduğumuz gibi..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4344183602464634892?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4344183602464634892/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4344183602464634892&amp;isPopup=true' title='10 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4344183602464634892'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4344183602464634892'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/05/ask-sevgi-degisim-harry-kewell.html' title='Aşk, Sevgi, Değişim, Harry Kewell'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-XL-ndldakfc/TeUjVkuomKI/AAAAAAAABlc/YGCx-8VWq6Q/s72-c/Love.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>10</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-807542570754020370</id><published>2011-05-26T11:49:00.000+03:00</published><updated>2011-05-26T11:50:09.938+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Stigmatik Ruh Halinden Yeni Galatasaray’a Doğru</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-AoKIzCoUXTk/Td4TIHhfaXI/AAAAAAAABk8/f7jjJ8EV9NE/s1600/unal-aysal-kongre.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-AoKIzCoUXTk/Td4TIHhfaXI/AAAAAAAABk8/f7jjJ8EV9NE/s400/unal-aysal-kongre.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610943215929616754" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Hz. İsa bazı yandaşları tarafından üç kuruşa satılıp kırbaç darbelerine maruz kaldığında, çarmıha gerildiğinde ve bedenine her türlü işkence uygulandığında, her şeye rağmen tüm acıya göğüs gerip kendisine zarar verenlerin affedilmesini istiyordu babasından. Bilekleri, ayakları çivilendi, mızrak darbelerine maruz kaldı, acımasız yaraları bedeninde taşıdı ve gözlerini hayata yumdu. Hz. İsa’nın yaşadığı acılar, bundan şikâyet etmemesi ve hayata karşı verdiği sınav bedenine mal olmuşsa bile manevi anlamda içinde farklı anlamlar barındırmıştır. Onun ölümünden yüzyıllar sonra ilginç olaylar yaşandığı söylenmiş. Dinine çok bağlı olan Katoliklerin durup dururken el bileklerinde, ayaklarının üstünde, gözlerinde ve vücutlarının çeşitli yerlerinde yaralanmalar, kanamalar ortaya çıkmaya başladı. Bu tür olayların yaratıcıya en yakın olunduğu, onun peşinden koşulduğu, oruç tutulduğu ve acıya direnme gücünün en üst safhada olduğu anlarda gerçekleştiği söylenmiş. Papalık kurumu da bu tarz bir olayın en son 13. Yüzyılda gerçekleştiğini söyleyip ondan sonraki bu tür yaralanma başvurularını kabul etmemiştir. Bu olaya stigmata adı veriliyordu ve bu acıyı taşıyanlara verilen isim stigmatikti. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-4mfzk5UY9Xc/Td4TXWmnqvI/AAAAAAAABlE/xtoVpDNSsoQ/s1600/stigmata.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-4mfzk5UY9Xc/Td4TXWmnqvI/AAAAAAAABlE/xtoVpDNSsoQ/s400/stigmata.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610943477675698930" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçtiğimiz sezon yaşananlar Galatasaraylılar açısından acı deneyimlerle örülmüş ilginç olaylar yumağıydı. Yönetim zihniyetinden taraftarların ruh haline, takımın kötü gidişinden oyuncuların uyumsuzluklarına kadar bin dereden su getiren ve en ağır taşları taşımak zorunda bırakılmış sarı kırmızılı renklere gönül verenlerin sınavıydı. Bu renge gönül veren taraftarların her birinin stigmatik günler yaşadıklarını söylemek abesle iştigal olmayacaktır. Eğer bir şeye çok içten bir şekilde bağlıysanız, o renklere sonuna kadar inanıyorsanız, her türlü zorluklara göğüs gerecek dirayeti kendinizde buluyorsanız ödülünüz size muhakkak geri dönecektir. Yaşanan hisler acıdan ve acı geçişlerden ibarettir ama bu deneyim geleceğinizi farklı bir yönde çizer. İçine düşülen karanlık dehlizlerin ardından güzel şeylerle karşılaştığınızda, zihniyet değişiminin farkına vardığınızda, karşınıza çıkan her olumlu haber ve güzellik sizi daha mutlu kılacaktır. Sürekli mutluluklarla kapsanmışların hayatına girecek yeni mutluluklar ekstra bir motivasyon ve sevinç kaynağı yaratmaz. Acıların ardından gelen büyük mutluluklar gibi hissettirmeyecektir. İşte bundandır bu aralar Galatasaraylıların daha mutlu olmalarının ve olumlu düşünmelerinin nedeni.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaraylılar için bir şeylerin değişeceğini hissettiren ilk an, bir revir haline gelmiş, kendi bildiğinden başkasını okumayan, peş peşe alınan hatalı kararlar ardından ruh sağlığını yavaş yavaş kaybeden, kontrolü elinden kaçıran bir yönetimin ardından ne yapacağını çok iyi bilen bir yönetim anlayışının emarelerini göstermesidir. Daha düne kadar alınan ya da alınacak birçok karar üstü kapalı bir şekilde geçiştirilirken, üstü kapalı politik cevaplar vuku bulurken, arabesk söylemlerle taraftarın ruhunu okşamak söz konusuyken, bu arabesk ruh hali bir anda ne yaptığını bilen, mantıklı ve profesyonel söylemlere kavuştu. Sorulan sorulara üstü kapalı politik cevaplar verilmiyordu. ‘Biz şeffaf bir yönetim modelini benimseyeceğiz’ deyip kendi bildiğini okuyan eski yönetim gibi değildi yeni anlayış. Asıl şeffaflık ve kesinlik böyle olmalıydı. ‘Galatasaray’da transfer bitmez’ söylemi ne kadar taraftarı ve gerçekleri uyutmaya yatkın, arabesk bir söz öbeğiyse, ‘23’ü haftasında gerekli açıklamaları yapacağız’, ‘Galatasaray Avrupa’da yok diye çok kaliteli oyuncuları almaya gerek yok diye düşünmüyoruz. Bir an önce üst düzey isimleri dâhil edip hemen başarıya ulaşmak istiyoruz’ sözü de gerçekleri olduğu gibi yansıtan söylemlerdir. Yeni yönetim dâhilinde hiç kimsenin bildiğini okuyamayacağı ve tüm kararların ortak bir akılla alınacağı bir ortamda sırtınızı güvenle arkaya yaslayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-gOdVs5VwQqc/Td4TeVYUDZI/AAAAAAAABlM/yDouDgBoS6k/s1600/selcuk_inan2b.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 236px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-gOdVs5VwQqc/Td4TeVYUDZI/AAAAAAAABlM/yDouDgBoS6k/s400/selcuk_inan2b.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610943597606342034" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün açıklanan Selçuk İnan transferinin bir kırılma noktasına tekabül ettiğini düşünüyorum. Son dönem yönetimlerinin eseri olması neticesinde unutulan, içinde var olan gücü fark edemeyen büyük bir çınarın silkinişinin habercisidir İnan. Olaya sadece futbol gerçekleri gözüyle bakılmaması gerekmektedir. ‘Biz istediğimizi alırız’, ‘Basarız parayı alırız’, ‘Ancak çay içmeye giderler’ gibi aşağılık ve arabeskçe dışavurumların gökyüzüne çıktığı bir ortamda, bir tarafın ağzından tek bir kelime çıkmadan, dürüstçe yıllık iki milyon gibi bir ücrete, ülkenin en önemli sporcularından birini kadrosuna katması çok manidardır. Bir tarafta kendisi dışındakileri kaale almayan, herkesi parayla satın alabileceğini düşünen, maneviyatın gücünü unutan ve dürüstlüğün, ahlaklı oynamanın ne demek olduğunu unutan söz sahipleri varken, diğer tarafta sadece parayı düşünmeyenlerin, kendisini maldan saymayanların ve daha farklı değerlerin peşinde koşanların olduğunu unutabiliyorlar. Çok zor zamanlar geçirmiş olabilirsiniz. Bir futbolcu için en büyük prestij olan Şampiyonlar Ligi trenine atlamayacak olabilirsiniz. Avrupa arenasında bir yıl boyunca görünmeyecek olabilirsiniz. Yıllık 3,5 – 4 milyon euro kazanma şansını da elinizin tersiyle itebilirsiniz. Ama kendinizi daha mutlu hissedebileceğiniz ve artık insanlara değer verileceği izlenimini yansıtan yeni ufuklara yelkeninizi açabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ülke birçok sorunla boğuşurken ve her geçen zaman toplumun içine düşmanlık tohumları ekilirken, kendisini en büyük olarak nitelendirenlerin söylemleri, tüm topluma ulaşabilen insanların neler söylediklerine dikkat etmeleri elzemdir. İlgili söylemler daha fazla nefret olarak kendilerine dönüşecek ve ‘biz ve ötekiler’ kavramının neden oluştuğunu bir türlü anlayamayacaklardır. Milyonlarca kişiye seslenenlerin söylemlerine dikkat etmemesi, ülkenin en büyük başarılarını getirmiş bir camiayı aşağılaması, bu büyük camiayı ‘ancak çay içerler’ diyerek aşağılamasının ardından kendi ağırlığına yakışacak şekilde, tek kelam etmeden işi bitirmek bir tarafın erdemi olsun. Normal şartlar altında Selçuk İnan’ın, takımının Fenerbahçe ile girdiği ve oldukça elektrikli geçen bir şampiyonluk mücadelesinin ardından, kendisine çok şey katan ve Fenerbahçe ile yaklaşık yirmi yıldır neredeyse kan davası tadında büyük sorunlar yaşayan Trabzonspor’dan ayrılıp kan davalı bir kulübe gitmesi beklenemezdi. Bunu dahi düşünemeyecek olan kişilerin her gün milyonlarca kişiye sözde futbol aklı ile seslenmesi adaletsiz ve haksız bir durumdur. Selçuk İnan’a yıllık 10 milyon teklif edilse dahi kabul etmezdi. Çünkü paradan daha önemli şeyler var. Daha farklı değerler söz konusu. Yıllık 10 milyon banka hesabınıza geçebilir ama içinizde bir yerde vicdanınız sizi esir alır. Size büyük emekler vermiş bir kulübün taraftarlarının bedduasını alabilirdiniz. Bu sizi hiç iyi hissettirmezdi.  &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu transfer aynı zamanda, son yıllarda ülke içinde kendisini kanıtlamış kaliteli yerlilerin yıllardır peşinden koşturmayan ve orta sahasına uzun zamandır doğru düzgün adam yerleştiremeyen bir spor aklının yeni yönetim anlayışı ve vizyonuyla gereğini yapması, yeni başlangıcın nasıl olacağına dair ufak bir dokumadır. İnan transferi bir camianın gücünün farkına varabilmesi anlamında aydınlatıcı bir yol çizecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-RC9js0L6n8o/Td4TmGzJKsI/AAAAAAAABlU/GUW_JsCX1ro/s1600/elmander%2Band%2Bhis%2Bwife.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 359px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-RC9js0L6n8o/Td4TmGzJKsI/AAAAAAAABlU/GUW_JsCX1ro/s400/elmander%2Band%2Bhis%2Bwife.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610943731131296450" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu ana kadar açıklanan iki isime baktığımızda öyle muazzam yıldızlar olmadıklarını, fakat kaliteli oyuncular olduklarını ve her şeyden önemlisi kaliteli olmaktan öte bir takım oyuncusu olduklarını göreceğiz. Elmander ve Selçuk İnan transferlerinin yıldız transferleri adı altında yapıldığını düşünmüyorum. Takıma katkı sağlayacak, ortak bir uyumla takımın önemli bir parçası olacak, takımın kimliğine savaşçılık ve yeteneği ekleyecek isimlerdir. ’Elmander 10 gol atsın, kellemizi keseriz’cileri dikkate almaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Elmander seçimi gollerin bitiricilik tarafından ziyade hazırlayıcılık ve yardımcılık tarafını temsil edecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burada asıl ilgi çekici olan noktalardan biri ise oldukça kaliteli olan iki isimin bonservis bedelsiz olarak alınmasıdır. Bu şu anlama geliyor. Kulübün kasasından hâlâ para çıkmadı. Hâlâ çok büyük olarak tabir edilen yıldızlar açıklanmadı. Onlara yönelik olarak bir harcamaya girilmedi bile. Eğer başlangıç bonservis bedelsiz olarak Elmander ve Selçuk İnan ise asıl büyük bombalar kimler olacaktır heyecanla beklemek lazım. Bu mavi fil de olabilir, sevinçten ‘inle’yip duran Galatasaraylılar da olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fatih Terim’in yardımcılarının eski oyuncuların olacak olması ve taraftarlar arasında sözü çok geçen ‘yeniçerilik’ kavramının iyice hortlayacağından korkanlara gelince, bu yönetim ve vizyonla böyle bir şeyin söz konusu dahi olmayacağını adım gibi biliyorum. Fatih Terim ve ekibi sadece yeşil sahadan sorumlu olacaklar. Takım içerisinde herhangi bir ayrımın söz konusu olacağına inanmıyorum. Çünkü yönetimin kontrolü hep buranın üzerinde olacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Florya’ya disiplini getirecek olan Fatih Terim’in elindeki sopa değil, yönetimin elindeki kontrol kılıcı ve hâkimiyet baltası olacaktır.      &lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-807542570754020370?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/807542570754020370/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=807542570754020370&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/807542570754020370'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/807542570754020370'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/05/stigmatik-ruh-halinden-yeni.html' title='Stigmatik Ruh Halinden Yeni Galatasaray’a Doğru'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-AoKIzCoUXTk/Td4TIHhfaXI/AAAAAAAABk8/f7jjJ8EV9NE/s72-c/unal-aysal-kongre.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-1115838644940665331</id><published>2011-05-25T11:12:00.007+03:00</published><updated>2011-05-25T11:19:36.481+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-pu4rd6t5Jrg/Tdy6QyUSm2I/AAAAAAAABkM/C7zwgzqJ6iI/s1600/womanbookeyes4RS.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 266px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-pu4rd6t5Jrg/Tdy6QyUSm2I/AAAAAAAABkM/C7zwgzqJ6iI/s400/womanbookeyes4RS.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610564033344346978" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Kendini iyice bulduğu anlardan itibaren ayrılmaz parçalarından biri olan “bir şeyler yazmak ve karalamak” gerçekliğine uzak kalmak can sıkıcı bir nokta. Bazen insan spor yaparken kendisini bulur, yenilenir. Bazen alkol alarak, çıldırarak, eğlenerek ve de ibadet ederek. Kendimi bulduğum büyük anlardan biri elbette ki bir şeyler yazıp durmaktı. Elde olmayan sebeplerden dolayı bundan uzak kalınca, ibadetten elini ayağını çekmiş insan gibi hissetmedim dersem yalan olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günlük işlerimizi yaparken, rutinler içinde boğulurken, bir şeyler izlerken ya da dinlerken, insan beyni sürekli çalışıyor. Bir şeyleri değerlendiriyor ve yorumluyor. Bunu yazıya dökmeyenler veyahut yazma gereği duymayanlar için anlık parlamalar tadındadır ani tespitler. Olur ya, aniden bazı fikirler kazınır aklınıza, bazı cümleler yazılır beyninizin içinde. Goethe, Atatürk, Proust vecizleri tadında kiraz gibi kulaklarınıza asılır kalır. Bir an şaşırırsınız. Öyle bir cümle, fikir ve düşüncenin bir anda nasıl aklınızın içinde belirdiğine şaşarsınız. Ama periyodik olarak bir şeyler karalamış, yazmayı hayatının güzel tatlarından biri yapmış yazı aşçıları için hazımsızlık yapar bu duygu. Buna dair bir şeyler karalamadıkları için huzursuz olurlar. Tıpkı son birkaç aydır periyodik yazılardan uzak kaldığımdan, bunun gibi ani fikir parlamalarını paylaşmadığımda kendimi rahatsız hissetmem gibi. Birkaç ay önce minik bir düşünce parlamasından, anlık bir gözlemimden, doğaya ufak bir bakışımdan ya da müzik dinlerken on saniyelik bir ritmin bana yansıttığı büyük lezzetleri büyük sayfalara yansıtıyordum. Artık bunu yapamıyorum zannedersem. Ve bu beni iyi hissettirmiyor. Ama elim de gitmiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-fPN74fCvw2s/Tdy6Y5BIAII/AAAAAAAABkU/oXm33DByvhQ/s1600/nar2.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-fPN74fCvw2s/Tdy6Y5BIAII/AAAAAAAABkU/oXm33DByvhQ/s400/nar2.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610564172581961858" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatın kendi içinde dönemsellikleri söz konusudur. Birçok insan için böyle dönemler muhakkak vardır. Son yıllarda dönemsellikler denen kavram hayatımda her daim olmuştur. Yıllar boyu rutine bağladığımız değişmez gerçekler vardır. Bir de belli bir dönem periyodunda bir şeyler yaptığımız ve o anlarda mutlu olduğumuz geçicilikler. Bir şeyler izlemek, müzik dinlemek, çalışmak ve kitap okumak asla bozulmayan rutinler. Geri kalan bazı zevkler dönemselliklere takılıp kalmış. Belli bir dönem her Cumartesi günü Nedjima Bar’a gidip Guru adı verilen müzik grubunu büyük bir zevkle izlemek. Yine her Cumartesi On A On Kafe’ye gidip Engin Abi ile enfes muhabbetlere dalıp gülme krizlerine girmek.  Her akşam bir tane nar yemek.  Ki o zaman enfes bir cilde sahip olduğumu ve nur gibi parladığımı söylemeliyim! Konserleri büyük bir hevesle takip etmek. Bir dönem Atheist grubuna yazılmak, bir dönem Nevermore’a, bir dönem Neuraxis’e bir dönem de Cephalic Carnage’e. Aslında onları dinlemeyi hep sevmişsindir ama tamamen onlarla kapsandığın bir dönemdir bu anlar. İnanılmaz mutluluk verir. Nevermore son albümünü çıkarıp kulak kabarttığımda inanılmaz mutlu bir ruh halindeydim ve bu ruh hali burada bana bir sürü yazı yazdırmıştı Nevermore gerçekliğine dair.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ve bunun gibi dönemsellikler insan ruhu için büyük ihtiyaçlardır. Sizi daha mutlu kılar. Yaşamınızı daha yaşanır ve elle tutulur hale getirir. Yaptığınız birçok şeyden zevk almanızı sağlar. Böyle bir dönemsellikten uzak kaldığınızda ve bazı rutinlerden uzak kaldığınızda (yazı yazmak gibi) hayat gerçekten sıradanlaşıyor. Bazı şeyler içten içe kemiriyor sizi. İçinizde fırtınalar kopuyor aslında. Aklınızın içinde sürekli paragraflar dolusu yazılar yazıyorsunuz. Ama gerçekliğe dönüşmüyor bu anlık parlamalar, veciz tadındaki tespitler. Yazılmıyor. İsteksizlik, zamansızlık ve keyfe düşkünlükten dolayı yazılmıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğe duyulan aşk tarifi zor bir duygular silsilesi. Onsuz yaşam nasıl olurdu düşünmek bile istemem. Hayatın en rutin faaliyeti olan işyerinde çalışma fiilinin ardından eve dönerken kulaklarınıza akan o melodiler bütünü öyle farklı hissettiriyor ki! Bu dünyada değilsinizdir işte o an. Tüm yorgunluğunuz paçalarınızdan akıp gitmiş ve yerine bembeyazlıklarla kaplanmış duygular eklenmiştir. Eski insan gidiyor, yeni bir insan geliyor. Dünya ve yaşam size daha güzel gözüküyor. Daha yaşanılır. Daha içten. Daha elle tutulur. Daha güçlü ve enerjiktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-vNVVXQBecmI/Tdy6jwi-GQI/AAAAAAAABkc/_5lqwlZGH1Y/s1600/Asylon.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-vNVVXQBecmI/Tdy6jwi-GQI/AAAAAAAABkc/_5lqwlZGH1Y/s400/Asylon.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610564359286561026" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu travma, geçmişten gelen ağır bir şok&lt;br /&gt;Dünyasının değiştiği o an&lt;br /&gt;Açıklanamaz bir tarih&lt;br /&gt;En kötüsü bir birey lanetlenmiş..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu, güvenin yok olması, güvenirliliğin mahvedilmesidir&lt;br /&gt;Gerçekliğin kayıp olduğu bir noktada batışın yükselişi&lt;br /&gt;Endişeyle yok edilmiş&lt;br /&gt;Tamamen ezilmiştir.. Suçlulukla..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu fikirler öldürücü ilüzyonlarla doldurulmuş bir esirdir&lt;br /&gt;Depresyon yavaşça vicdanı öldürür&lt;br /&gt;Görüntülerle kuşatılmış, seslere maruz kalmış&lt;br /&gt;Yanlış anlaşılmıştır ve kaçmak mümkün değildir&lt;br /&gt;Görüşlere işkence edilmiş, ümitsizliğin gerçekliğine doğru yutulmuş&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ruhun başarısızlığı, ruhsallığın çarpıklığı&lt;br /&gt;&lt;span style="color: rgb(153, 0, 0);"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hislerden, insan ruhunun derinliklerinden, çarpıklıklarından, medeniyetten ve tüm dünya ileriye doğru giderken ruhun buna paralel gelişiminden bahsetmeyi ana konu edinmiş olan Kanadalı teknik Death Metal grubu Neuraxis’in bu yıl piyasaya sürdüğü Asylon isimli albümünden olan Trauma (Travma) isimli eseri böyle söylüyor bizlere. Ve ben bu acımasız, ama acımasız olduğu kadar inanılmaz teknik ve sürükleyici olan böyle bir albüm karşısında dizlerimin üzerine çökmüşken buluyorum kendimi. Ruhumu dolduran, bana güç kazandıran, müzikal gelişimiyle beni farklı dünyalara götüren ve hayatın anlamına dair düşündürten bu güç karşısında.. Bu aralar beni en çok mutlu kılan güzelliklerden biriler kendileri. Aynı hisleri 2005 tarihli Trilateral Progression isimli albümlerinde de hissetmiştim. Bu süreç uzun süre rehin almıştı ruhumu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-aOihmd4kQ5Y/Tdy6rgjUHkI/AAAAAAAABkk/ewFmsgZXvQ0/s1600/house_md_ver3.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 270px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-aOihmd4kQ5Y/Tdy6rgjUHkI/AAAAAAAABkk/ewFmsgZXvQ0/s400/house_md_ver3.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610564492431990338" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;House MD’nin yedinci sezonu geçtiğimiz günlerde sonlanmıştı. Kalitesinden her zaman olduğu gibi asla taviz vermemiş ender dizilerden biri. Bu sezonu izlerken müthiş duygularla dolduğumu ve hayata dair müthiş analizlerin ruhuma derin çentikler attığını söylemeliyim. Acı hayatımızın parçasıdır. İnsanlığımızın en büyük kanıtıdır. Acının olduğu yerde hayatın gerçeklikleriyle kutsanmış olduğumuzu söylemeliyiz. Birçok insan yalnız olmaktan hoşlanmayabilir, korkabilir. Yalnızlık birçok insanın en büyük korkusudur. Yalnızlık korkusu depresyon başlangıcı ve mutsuzluğun garip bir tezahürüdür.  Ama ne kadar yalnız olmaktan korkarsak korkalım, bazen hayata dâhil olan insanlar bize zarardan başka bir şey vermez. Mutluluk kaynağı olması gereken şey, bazen depresiflik ve mutsuzluk kaynağıdır. Hugh Laurie’nin bizlere aktardığı Dr. Gregor House karakteri belki günümüz dünyasında asla karşılaşamayacağımız hastalıklı bir ruh halidir ama her haline rağmen House’a bayıldığımı söylemeliyim. Bir eve araba ile dalıp saç fırçasını teslim etmek ve sonra mutlu bir şekilde güneşli sahili adımlamak farklı bir aydınlanma olsa gerek. Çok az kişi o manyakça harekete ‘olur’ vermiştir ama Gregor’un ruhu doğrultusunda her şey beklenir. Yıkımın getirdiği bir aydınlanma mı, yoksa karanlık dehlizler mi? Devamında göreceğiz elbette. Ama yeni sezonda maalesef Dr. Lisa Cuddy karakterini oynayan Lisa Edelstein artık olmayacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-8d5QvZoYZTw/Tdy60axlauI/AAAAAAAABks/kpt9DT43ORw/s1600/Gumiho.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 320px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-8d5QvZoYZTw/Tdy60axlauI/AAAAAAAABks/kpt9DT43ORw/s400/Gumiho.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610564645500054242" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Kore dizilerine yazılışım son gaz devam ediyor tabii. Dünyamı dümdüz eden bir dizi önerisinde bulunmalıyım. Dünyanız mutlulukla dolacak, çok eğlenecek, gülecek ve saflığın, masumiyetin dokumalarıyla evrileceksiniz. My Girlfriend is a Fox with Nine Tails (My Girlfriend is a Gumiho) isimli dizi çok ama çok başka bir şey. Sizi kesinlikle sihirli bir dünyaya götürecek. Beni en çok çarpan diziler arasında yerini almayı başarmış bu dizinin konusunu, arayan bulacaktır elbette. &lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-91PESPsG_68/Tdy6_5RC4uI/AAAAAAAABk0/Wl1rjN2RhYE/s1600/my-girlfriend-is-a-gumiho-ep-01-hane284a2-avi_003862662.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 226px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-91PESPsG_68/Tdy6_5RC4uI/AAAAAAAABk0/Wl1rjN2RhYE/s400/my-girlfriend-is-a-gumiho-ep-01-hane284a2-avi_003862662.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5610564842663633634" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-1115838644940665331?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/1115838644940665331/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=1115838644940665331&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1115838644940665331'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1115838644940665331'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/05/anlk-parlamalar-buyuk-sayfalara.html' title='Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-pu4rd6t5Jrg/Tdy6QyUSm2I/AAAAAAAABkM/C7zwgzqJ6iI/s72-c/womanbookeyes4RS.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8490304278350123088</id><published>2011-04-29T09:54:00.003+03:00</published><updated>2011-04-29T09:57:38.817+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>İntikamın Şarkısı ve Sanatı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-zniCfDxzfiw/TbphBQ-vOCI/AAAAAAAABkE/TmrkIujIPMQ/s1600/the%2Bdark%2Bsaga.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-zniCfDxzfiw/TbphBQ-vOCI/AAAAAAAABkE/TmrkIujIPMQ/s400/the%2Bdark%2Bsaga.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600895760954505250" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Öyle eserler vardır ki, dinlediğimiz zaman çeşitli duygu denizleri içinde yüzeriz. Bazen müziğin gücünü dibimize kadar hissederken, bazen de melankolik, karamsar, epik, fantastik ve coşkulu duyguların darbeleri bizi şaşkına çevirir. Bazen hayal gücü kullanılırken bazen de gerçeğin ta kendisi bize akseder.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Belki onlar bir iki parçasıyla göze batarlar, bazı kesimlerin gözünde. ‘Melancholy’, ‘Watching Over Me’, ‘I Died For You’.. Burada her şey göründüğü gibi midir? Bu üç eser de belki aşk parçaları olarak anlamlandırılabilir. Ama gerçek bu değildir. ‘Melancholy’ eserinde bir savaş sonrası, insanların durumundan bahsedilir ve onlara seslenilir. ‘Watching Over Me’ eserinde de trajik bir şekilde ölmüş bir arkadaşın ruhundan bahsedilir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Bu sanatın tarihsel başlangıcına baktığınız zaman, grubun lideri Jon Schaffer’ın azminin neye dayandığına baktığınız zaman, grubun hakkını teslim ediyorsunuz. Bu sanatın hayata geçirilmesi ve büyük bir azim ortaya koyulması Jon Schaffer’ın en iyi dostunun ölmesiyle harekete geçmiştir. Onun anısını yaşatmak ve canlı tutmak üzere bu sanat doğmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Yıllar önce bir arkadaşım vardı. Korkunç bir gece öldü. Hayatımın en acı zamanlarıydı. Haftalarca ağladım. Öfke ve gözyaşlarıyla. Yıllar boyunca onun ruhunu hissettim. Lanetler savurdum. O beni gözetliyor. Zor zamanlar boyunca bana yol göstermişti. Yine hissediyorum. Bu beni boğuyor. Onun ruhu rüzgâr gibi, melek beni koruyor. Oh, biliyorum, o beni gözetliyor. Bütün en iyi dostlar gibi rüyalarımızı paylaşmıştık. On yıl öncesinde kan kardeşiydik. İsyankârca yaşadık, o bedelini ödedi. Ama niçin? Niçin o öldü? O gün beni hala acıtıyor. Yoksa bu yolda bencil mi düşünüyorum? Onun şimdi bir melek olduğunu biliyorum. Gelecekte yine beraber olacağız…”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir adam kendisine tuzak kurulması nedeniyle, bir patlama sonucu yanarak ölür ve cehenneme düşer. Şeytanın karşısına çıkar. Şeytan ona özel güçler vereceğini, ömrünün bir son bulmayacağını söyler ve dünyayı ele geçirmek için kuracağı karanlık ordunun başına geçmesini ister. Bu Spawn’dan başkası değildir. Spawn da bir şartla kabul eder. Kendisini dünyaya geri göndermesini ve intikam alacağını söyler. Şeytan da kabul eder ve Spawn dünyaya geri gönderilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kez bir fark vardı: Artık o, özel güçlere sahip, görüntüsü değişmiş, insan üstü bir varlıktı. Dünyaya dönen Spawn, kendisine tuzağı kurup ölmesine neden olan kişinin en iyi arkadaşı olduğunu ve karısı ile de evlendiğini görür. Sonrasında intikamını alır, şeytana da baş kaldırır. Ve de onun dünyadaki ordusunun başına geçmeyi de kabul etmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Iced Earth adı verilen sanatın “The Dark Saga” albümünde bahsettiği karanlık efsane budur ve albüme, bu efsane hakimdir. Albüm tamamında bu efsaneye şahit olabilirsiniz. ‘Vengeance Is Mine’ Spawn’un intikam isteğidir. ‘I Died For You’ Spawn’un karısına duyduğu aşktır. ‘Hunter’ Spawn’un kendisidir. ‘Violate’ Spawn’un haksızlıklara baş kaldırmasıdır. ‘Depths Of Hell’ Spawn’ın tekrar cehenneme çağrılıp, şeytana karşı çıkması, ona rest çekmesidir. Nihayetindeki ‘A Question Of Heaven’ da Spawn’un yaşadıklarını sorgulaması ve adaletsizliği hazmedememesidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Spawn adı verilen bir çizgi roman kahramanı, güzide bir sanatla muhteşem bir hal alabiliyor değil mi?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe src="http://www.youtube.com/embed/LGzmXUCnxrE" allowfullscreen="" width="480" frameborder="0" height="390"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8490304278350123088?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8490304278350123088/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8490304278350123088&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8490304278350123088'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8490304278350123088'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/04/intikamn-sarks-ve-sanat.html' title='İntikamın Şarkısı ve Sanatı'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-zniCfDxzfiw/TbphBQ-vOCI/AAAAAAAABkE/TmrkIujIPMQ/s72-c/the%2Bdark%2Bsaga.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6232276622509866263</id><published>2011-04-27T15:28:00.009+03:00</published><updated>2011-04-27T15:40:09.332+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><title type='text'>Kışın Donmayan Tazawako Gölü ve Ejderhaya Dönüşen Aşıklar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-txXsDSxrh1Y/TbgMeF2z8pI/AAAAAAAABjU/DWJbNnq36Ro/s1600/Akita.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 265px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-txXsDSxrh1Y/TbgMeF2z8pI/AAAAAAAABjU/DWJbNnq36Ro/s400/Akita.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600239847742894738" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Japonya’da Honshu’ya bağlı Akita vilayetinde Tazawako isimli kasabanın güzelliği dillere destandır. Muhteşem bir göle sahip olmasının yanında kışın bir cennete dönüştüğü söylenir. Kışın her yer karlarla kaplıyken açık havada sıcak kaplıcaya girmenin ayrıcalığını yaşayabileceğiniz söylenebilir. Tazawako Gölü’nün ise kışın hiç donmadığı söylenir. Gölün kıyısında yer alan altın renkli kadın heykeli ise ayrı bir hikâyenin öznesidir. Buna dair bir efsane vardır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-Rdy8FQeaOn8/TbgMkqy794I/AAAAAAAABjc/R_zIr3D7x2o/s1600/tazawako_heykel.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-Rdy8FQeaOn8/TbgMkqy794I/AAAAAAAABjc/R_zIr3D7x2o/s400/tazawako_heykel.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600239960737970050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Bu heykelin, acıklı bir hikâyesi olduğunu söylerler. Burada yaşayan, Tazuko adında güzel bir kadın varmış. Gizemli bir sıvı içmiş ve bir büyüye tutulmuş. Bu gölü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Sevgilisi Taru da, tıpkı Tazuko gibi Tahoda Gölü’nü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Bu ayrı düşmüş sevgililer, kış geldiğinde bu gölde buluşur, birbirlerine aşklarını sunarlarmış. Onların, bu ölümsüz aşkı ve aşklarının sıcaklığı sayesinde hava ne kadar soğuk olursa olsun, bu göl asla donmazmış.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-AST8rOeyQAc/TbgNECM4xII/AAAAAAAABjs/iU-pCmo92cY/s1600/takazawao%2Bkapl%25C4%25B1ca.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 311px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-AST8rOeyQAc/TbgNECM4xII/AAAAAAAABjs/iU-pCmo92cY/s400/takazawao%2Bkapl%25C4%25B1ca.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600240499596772482" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Yani o ikisi sadece birbirlerini sevmek istemişler. Ama aslında ayrı yerlerde yaşayan canavarlara dönüşmüşler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşanan bu zor hayat, iş koşulları ve yaşam şartları derken bir gün canavara dönüşmeyecek miyiz?&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-fIJ4V4UhwaE/TbgNLbDzDPI/AAAAAAAABj0/GT3JbKmEoH8/s1600/TAZAWAKO.JPG"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-fIJ4V4UhwaE/TbgNLbDzDPI/AAAAAAAABj0/GT3JbKmEoH8/s400/TAZAWAKO.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600240626528619762" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-oBMs0TGcqYM/TbgMuVE42BI/AAAAAAAABjk/ketQpPjORQk/s1600/tazawako%2Bkapl%25C4%25B1ca.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-oBMs0TGcqYM/TbgMuVE42BI/AAAAAAAABjk/ketQpPjORQk/s400/tazawako%2Bkapl%25C4%25B1ca.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5600240126706374674" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6232276622509866263?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6232276622509866263/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6232276622509866263&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6232276622509866263'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6232276622509866263'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/04/ksn-donmayan-tazawako-golu-ve-ejderhaya.html' title='Kışın Donmayan Tazawako Gölü ve Ejderhaya Dönüşen Aşıklar'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-txXsDSxrh1Y/TbgMeF2z8pI/AAAAAAAABjU/DWJbNnq36Ro/s72-c/Akita.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-5442901550201043739</id><published>2011-04-21T11:22:00.005+03:00</published><updated>2011-04-21T11:29:39.161+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Samuray'/><title type='text'>Samuray'ın Gölge İle Oyunu</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-p-nu4IEjZQE/Ta_qRdbIs8I/AAAAAAAABjE/xoQKPxNSWss/s1600/shadow-fight1.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 219px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-p-nu4IEjZQE/Ta_qRdbIs8I/AAAAAAAABjE/xoQKPxNSWss/s400/shadow-fight1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5597950447521936322" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Tokyo'da Galaxy Theater'da sergilenen "Sword Dance and Shadowgraph" isimli bir gösteri. Taichi Saotome'nin gölgeyle olan savaşı muhteşem bir performansla dikkatleri çekiyor. Hastası oldum!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" src="http://www.youtube.com/embed/1W7MXmz6I5o" allowfullscreen="" width="540" frameborder="0" height="350"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-5442901550201043739?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/5442901550201043739/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=5442901550201043739&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5442901550201043739'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5442901550201043739'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/04/samurayn-golge-ile-oyunu.html' title='Samuray&apos;ın Gölge İle Oyunu'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-p-nu4IEjZQE/Ta_qRdbIs8I/AAAAAAAABjE/xoQKPxNSWss/s72-c/shadow-fight1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-293136551440419253</id><published>2011-04-19T11:04:00.003+03:00</published><updated>2011-04-19T11:14:04.282+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Aşırı Sevmenin Hastalıklı Ruh Hali</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-yEUGNO-K4o0/Ta1CM3crkqI/AAAAAAAABi8/-3mz-RqmAzM/s1600/arda%2Bturan.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 334px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-yEUGNO-K4o0/Ta1CM3crkqI/AAAAAAAABi8/-3mz-RqmAzM/s400/arda%2Bturan.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5597202700701504162" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Sevginin iyileştirici ve huzur verici bir güç olduğu söylenir. Turuncular içindeki Tibet rahipleri ya da en vurucu romantik romanların yazarı değildir bunu söyleyen. Deneyimlerle, izlediğimiz filmlerle ya da yaşam öyküleriyle şahitlik ettiğimiz bir gerçekliktir. Bahar gelir gelmez çiçeklerini açmış kiraz ağacı gibidir sevgi ile kapsanmak ve o sevgiyi duyumsamak. Karanlığı yırtan bir ışık, karamsarlığı uzaklaştıran bir yelpaze, gülümseten bir devadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eyvallah! Klasikçe sevmek güzeldir. Sevgi güzeldir. Bunu tek bir kalıba sığdırmamak gerekir. Sevgi deyince iki insan arasındaki özel bağlantıyı düşünmemek gerekir. Sevginin birçok çeşidi var. Herhangi bir insana, aileye, tutulan bir takıma, bir müzik grubuna, sanatçıya, aktöre, müzisyene, edebiyata, doğaya, hayata.. Hangisine olursa olsun, bu sevgi aşırılık kazanınca beraberinde bir hastalığın geldiğini de görmek lazım. Aşırılık her zaman kafa karıştırıcıdır, bozuk bir ruh halidir. Psikolojik bağlamda bir hastalık olduğu söylenebilir. Aşırı seven, tapan, ilgili şeye çok ama çok düşen, bir hastalık tohumunu yutmuş ve o tohumun tesiri altında yaşamaya başlamıştır bile. O noktadan sonra mantığın da yavaş yavaş kaybolduğu söylenebilir. Aşırı seven, aşırı sevdiği şeyi putlaştırmıştır, merkezileştirmiştir. O olmazsa olmazıdır hayatı için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kadını aşırı seven bir erkek ya da bir erkeği aşırı seven bir kadın normallik mefhumunun ötesine geçmiştir bile. Gözü ondan başkasını görmez. Ondan gayri hiçbir şeyi hissetmez. Hayatının anlamıdır o. Onsuz bir yaşam ışığı düşünemez. Hayatının en keskin ve tek ışığıdır. Mantık kaybolmuştur. Ne yaptığını ve ne kadar doğru olduğunun farkındalığı kaybolmuştur. Onunla kapsanmak için yapmayacağı şey yoktur. Gerekirse hayatında geri kalan her şeye bir set çeker. Onlara olmasa da olur gözüyle bakar. Gün gelir, aşırı sevginin getirdiği manyaklıkla öyle saçma sapan şeyler yapar ki, tüm bunların hepsi o anki ruh hali doğrultusunda gayet doğal gelir. Hastalık bütün bedene, kalbe, ruha yayılmıştır bir zift gibi ama gerçekliktir bu onun için. Normalliğin kendisidir. Dışarıdan bakan mantıklı ve objektif dimağların gözlemleri, bu noktada hastalığın tüm işaretlerine hâkim olur. “Ortada bir manyaklık var” çıkarımına ulaşır. Aşırılık büyük oranda körlüktür çünkü. Onun için o ruh haliyle gerçek olan tek şey haricinde hemen hemen her şeye kördür belki de. Dedik ya, hayatın kendisidir aşırı sevdiği ve bağlandığı şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hastalığın boyunduruğunda olduğumuzu ne zaman anlarız? Onu kaybettiğimiz zaman.. İşte o zaman, ne kadar mantıksız olduğumuzun farkına hemen varır mıyız? Hayır. Sanmıyorum. Hayatın gerçekliğine ve merkezine tek bir şeyi alan insanoğlu için, kaybedilen o tek şey hayatın elden uçup gitmesi gibidir. Aşırı duyarlılar için belki de bir intihar sebebidir. Hayatın tek bir anlamla yüklü olamayacağını başlangıç itibariyle anlamanın imkânsızlığıdır. Anlayamaz da! Ölüm gibi bir şeydir onu kaybetmek. Sevmek güzeldir ama aşırı sevmek ve sadece tek bir şeye bağlanmak hayatın kaybeden bireyi olmakla eşdeğerdir. Bir katile bile dönüşebilirler. Sadece ona sahip olmak için tüm dünyaları, yolları, insanları yakıp yıkabilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bir şeye aşırılıkla bağlanmak hastalıktır. Hayatın merkezinde tek bir şey olmamalıdır. Hayatın anlamını sadece bir insana, sadece bir insana duyulan aşka bağlamak sağlıklı bir ruh hali değildir. Hayatın merkezine sadece birini almak ölüme her an hazır olmak gerekliliğidir. Zayıflıktır. Hayatın merkezine birçok doluluğu ve anlamları yüklemek daha gerçekçi ve mantıklı olsa da çok insansı olduğu söylenemez. Çünkü bu aşırılık zaten insan olmaktan gelir. Daha insansıdır. İnsan çok güçlü bir varlık olsa da aşırı güçlülere robot yakıştırması yaparız. İnsan değil bu deriz. Çok güçlü olmak, bazen insan olmanın ötesine geçebilmektir derler. Bunu gerekli kılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen birçok şeyi aptalca ve mantıksızca görürüm. Hayatın merkezinde ne kadar çok veri ve sonsuzluk varsa, gözlemlerimin eşik değeri o derece mantıksızlığı yakalamaya meyilli oluyor. Gerçeği saf haliyle yakalıyorsunuz. Bu gerçeklik bazı şeyleri daha iyi anlamanızı sağlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın uzaylı tarafı Barca veyahut dünyanın insansı tarafı Real Madrid bazılarını ilgilendirmez bile. Onun için tek gerçek Galatasaray’dır. Dünyanın en muhteşem futbol resitali, Galatasaray’ın verdiği zevki vermez bile. En kötü anlarında bile mazoşistçe zevk almayı bilirler. Ne olursa olsun, en kötü anlarında bile onu izlerken heyecan yaparlar. Titrerler. Ateşle kapsanırlar. Hep bir umudun peşinden koşarlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın en iyi takımı Barca’dır derler. Ama sevgimizin getirdiği mantıksızlıktan olsa gerek, Galatasaray’ın verdiği zevkin yanına bile yaklaşamaz onların oyunu. İstedikleri kadar makine olsunlar. Olaya futbol dilinden ve biraz daha mantıklı taraftan yaklaşmak istersek, sürekli paslaşmak, makine gibi bir devir tutturmak güzel. Hoş. Gözlere zevk veriyor. Tamam da, bunların çok büyük bir kısmı rakip takımın hücum bölgesinde olmayınca, gerçek anlamda saldırgan bir atakçılıktan dem vurulamayınca, bir noktadan sonra insanın uyuyası geliyor. Çünkü sistematik devir bir noktadan sonra uyuşturur. Adrenalini düşürür. Rakip kaleye 50. pas sonunda şut çekilecekse, insanoğlu bunu yüceltebilir ama ben bundan 11-12 yıl önceki Sarı Kırmızılılarının, durmaksızın sağlı, sollu, ortalı saldırgan ve sürekli atağı düşünen, rakibi bunaltan anlayışını daha heyecanlı buluyordum. Bu Sarı Kırmızılıların DNA’sının bir parçasıydı. Milanlar, Barca’lar, Realler korkarak çıkarlardı bu Sarı Kırmızılıların karşısına. Her babayiğidin kabullenebileceği bir şey değildi bu. Bir gerçeklikti. Bir heyecan fırtınasıydı. Bu öyle bir güçtü ki, Milan ile yapılacak karşılaşma öncesi, Sarı Kırmızılıların teknik hocası “rakibi küçümsememeliyiz” gibi bir ibare kullanabiliyordu. Bu büyüklük, sadece renklerden gelen bir büyüklük değildi. Rakip kim olursa olsun, onları boğan, sürekli rakip kale önünde cirit atan ve bana göre şimdiki Barca’dan daha heyecanlandırıcı, ateşli ve yürekten oynayan bir duygunun dışavurumuydu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir sevgidir ki yeri gelince armayı öptürür. Onun uğruna, bu renkler uğruna linç edilmene bile sebep olabilir. Aşırı seversin, mantıksızlığa düşersin, gençliğinin getirdiği yanlışlar da yaparsın. Ama en azından aşklarda linç edilmek istemezsin. Milyonlar vurmaz sana. Sadece tek bir insan vurur. Sevdiği vurur. Bir armaya duyulan aşkın, kalpten sevmelerin nihayetinde, milyonlar tarafından bu sevgin yüzünden linç edilmek istenmen sağlıklı bir ruh hali değildir. Onu sevmeyenlerin hastalığıdır. Ruhsuzluğudur. Çekememezliğidir. Hastalıklı bir ruh halidir. Nefret tohumların tarafından ziftlenmişliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşkta çok sevmek mi? Aşırı sevmek her zaman mantıksızdır ve hastalıktır. Bunda değişen bir şey yok. Bu acı gerçeklik kabul edilmelidir. Savunma mekanizmalarına hiç girmeksizin..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-293136551440419253?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/293136551440419253/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=293136551440419253&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/293136551440419253'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/293136551440419253'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/04/asr-sevmenin-hastalkl-ruh-hali.html' title='Aşırı Sevmenin Hastalıklı Ruh Hali'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-yEUGNO-K4o0/Ta1CM3crkqI/AAAAAAAABi8/-3mz-RqmAzM/s72-c/arda%2Bturan.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8327124149755091038</id><published>2011-03-15T12:06:00.014+02:00</published><updated>2011-03-15T23:01:48.561+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><title type='text'>Japonya Depremi ve Nehirden Gelen Kızıl Ejderha</title><content type='html'>&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-x_UYSSgPL-Y/TX86T8CcczI/AAAAAAAABh4/rfc00f9QXsc/s1600/correctionjapanearthquake.preview.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 276px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-x_UYSSgPL-Y/TX86T8CcczI/AAAAAAAABh4/rfc00f9QXsc/s400/correctionjapanearthquake.preview.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5584246177171010354" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;11 Mart tarihinde Japonya’da meydana gelen deprem üzerine konuşmak kolay olmasa gerek. Dünyanın herhangi bir yerinde o şiddette bir depremle karşı karşıya kalınsaydı kaç yapı dayanırdıyı geçtim, ardı ardına patlayan 6 ve üzeri şiddetteki artçı depremlerde bile ne hale gelinirdi düşünmek bile istemezdim.  Japonya’yı bitiren depremin kendisi değil, insanoğlunun Hollywood senaryolarında bile göremeyeceği ve izlediğimizde bizi şok eden dev tsunamiydi. O görüntülere şahitlik etmek, yetmiş bin nüfuslu bir kasabanın yutuluşuna canlı gözlerle tanıklık etmek ve çaresiz bir şekilde izleyerek elimizden hiçbir şeyin gelmemesi, insanoğlunun doğa karşısında ne kadar güçsüz olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. O görüntüler aklıma geldikçe hala tüylerim ürperiyor. Japon insanlarının dünya üzerindeki en büyük felaketlerden biri yaşanmasına rağmen inanılmaz sakin kalması ve hiç panik yapmaması yüzyıllar boyu alışkın oldukları hayat şartlarının DNA’larına yazılmasıyla ilintili. Dünyanın en dehşetli anları yaşandı. Hala da yaşanmakta. Ve bu anlar yaşanırken Japon halkı marketlerde sırasını hiç bozmuyor, hala kurallara büyük bir sükunetle uyuyor, hala okuluna gidiyor, bisikleti elinde araç yolunda değil hala kaldırımda yürüyor. Bakanları, idarecileri ve yetkilileri başları önde ve utanarak düzenli olarak elektrik kesintileri olacağını söylüyorlar. Gayet doğal ve elden bir şey gelmeyecek bir durumda bile başlarını eğiyorlar oranın yöneticileri. Buranın yöneticileri gibi ekranda radyasyonlu çayları içerek Karadeniz’deki gibi binlerce kansere ve ölüme neden olmuyorlar. Ellerinden hiçbir şey gelmeyecek konularda bile eğiliyorlar halkın önünde..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya yüzyıllar boyu depremlerle yaşadı. Dünyanın en tehlikeli ve hareketli iki tektonik plakanın sürekli birbirine baskı yaptığı bir noktaya tek tek elle konulmuş gibi duran bir ada parçası. Aslında söz konusu iki tektonik plakanın birbirine baskıları olmasaydı Japon adaları da olmayacaktı. Bazen adanın bazı yerlerini ortadan kaldıran, yıkan, sele maruz bırakan tektonik plakalar, aslında Japonya’yı meydana getiren bir hareketlilikti aynı zamanda. Japonya geçmiş çağlarda her daim iç savaşlar yaşamıştır. Yüzlerce klan birbiriyle savaşmıştır. Ama bu savaşlarda ölüm sayısı görece olarak hep az kalmıştır. Asıl büyük yıkımlar ve ölümler hep depremler, veba ve açlıklarla gelmiş. Bir milletin ruhunu ve karakterini çizmiş tüm bu büyük belalar. Akabinde, devasa depremlere bile dayanan bir karakteri ortaya çıkarmışlar. Japonya önceden neydi, şimdi ne olduya en ürkütücü yanıtı şu aşağıdaki iki bağlantı öyle inanılmaz bir yanıt veriyor ki, insanoğlu korkması gerektiğini anlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.abc.net.au/news/events/japan-quake-2011/beforeafter.htm"&gt;http://www.abc.net.au/news/events/japan-quake-2011/beforeafter.htm&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.nytimes.com/interactive/2011/03/13/world/asia/satellite-photos-japan-before-and-after-tsunami.html"&gt;http://www.nytimes.com/interactive/2011/03/13/world/asia/satellite-photos-japan-before-and-after-tsunami.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o dev sular yok mu? Hani, şu önüne ne çıkarsa çıksın alıp götüreceği ve önünde kimsenin, hiçbir şeyin, devasa gemilerin bile duramayacağı dev dalgalar.. Japonya için söylenecek bir şey varsa o da fırtınaların, sellerin ve depremlerin bu ülkenin kaderini çizen en büyük kader atayıcı olmalarıdır. 1274 ve 1281 yılında Moğollar tarafından deniz yoluyla işgal edilen Japonya, büyük tayfunlar sayesinde bir işgalden kurtulmuştu. Kubilay Han yönetimindeki Moğol ordusu müthiş bir rüzgarla ivmelenen dev dalgalar yüzünden geri çekilmek zorunda kalmıştı. Eğer o dev dalgalar olmasaydı şu anki Japonya’dan bahsedemeyebilirdik. O zamanın samurayları bu dev rüzgar ve dalgalara bir isim vermişti hemen:&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(204, 0, 0);"&gt; Kamikaze! &lt;/span&gt;Yani İlahi rüzgar ya da nefes.. Tanrısal bir fırtına.. Aynı dalgalar Japonya’nın bir kısmını mahvetmiş durumda. Haritadaki yerini bile değiştirmiş durumda. Çin’e 2,4 metre daha yaklaştırmış durumda. Yetmemiş, dünyanın eksenini 10-15 santimetre kadar kaydırmış. 730 yıl önce Japonya’yı kurtaran, esir olmasını engelleyen dev dalgalar, ironik bir atıfla yıkımı getiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-qUm_oYTrof0/TX87NDU_UQI/AAAAAAAABiQ/weL6lA8wRuQ/s1600/fft5_mf681082.Jpeg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 265px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-qUm_oYTrof0/TX87NDU_UQI/AAAAAAAABiQ/weL6lA8wRuQ/s400/fft5_mf681082.Jpeg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5584247158380384514" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu depremle insanların milliyet gözetmeksizin özlerinde ne kadar aynı olduklarını da gördük. Bir çok insanın tüyleri diken diken oldu, ürperdi, gözleri doldu, dualarını sakınmadı Japon insanlarından. Ama bazı insan müsveddeleri vardı ki kendi içimizde barındırdığımız örümcek kafalılardan hiç farklı olmadıklarını göstermişlerdi. Bu depreme ve dev tsunamiye İkinci Dünya Savaşı’ndaki Pearl Harbor’un intikamı gözüyle bakan orospu çocuğu Amerikan evlatlarından dem vurabiliriz. Burada oldukça insani bir durum söz konusuyken ve tüm dünyayı ilgilendiren, korku veren bir afet varken, ölü bedenler ve soğuk havada titreyen bebekler, çocuklar söz konusuyken “işte tanrı Pearl Harbor’da yaptıklarınızın acısını sizlere böyle ödetir” diyen orospu çocukları vardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://m.friendfeed-media.com/f4c36a5050fe097df774024803158fc79e79f4b1"&gt;http://m.friendfeed-media.com/f4c36a5050fe097df774024803158fc79e79f4b1&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şerefsiz ve onursuz her yerde şerefsiz ve onursuzdur. Zararlı ve faşist milliyetçi her yerde kötüdür. Hitler ruhludur. Bu şerefsiz ve onursuzluk İngiltere’de de görülmüştür. O kel kafasıyla ve faşist görünümüyle Japonlar’ı numara yapmakla suçlayan ve aslında hiçbir şey olmadığını, her şeyin yolunda olduğunu, bunu söylerken de “anaları becerilmiş Japonlar” diye giriş yapan şeyin oğlu Estebanlar da var bu yerkürede.  İşte o orospu çocuğuna da bir göz atabilirsiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://i.imgur.com/Sq3e3.png"&gt;http://i.imgur.com/Sq3e3.png&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünyanın her yerinde var “7,4 yetmedi mi?” diyen zihniyetler. Depremin nedenini çıkarılmaya zorlanan baş örtülerine, saçma sapan hurafelere, her insanın zaten ruhunda olan ve her daim olacak günahlara dayandıran ‘7,4 yetmedi mi’ciler her daim olacak. Daha süt emen bebelerin, daha yeni yürümeye başlamış çocukların depremde ölümünü neye dayandıracaklardır, ilgili günahsızlığı hangi inanca sığdıracaklarını çok merak ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her toplumda günahkarlar olacaktır. Her toplumda iyiler ve kötüler olacaktır. Bir toplumun içinde inanılmaz gaddar insanlar da çıkacaktır. Bunların sayısı eğer 100 ise, geri kalan milyonlarca insanın günahı nedir diye sorgulayacaklar mıdır? Aynı düşünce piçleri Hiroşima ve Nagazaki’deki yüz binlerce ölümü nasıl haklı çıkaracaklardır? Tüm bu ağır afetler inanışa göre kıyamet alameti olarak değerlendiriliyor. Bu kadar faşist ve merhametten uzak düşünceler varken kıyameti beklemeye gerek yok. Merhametsiz şerefsizlerin dünyasında yaşamak zaten cehennemden farksız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-5SiyN1KT8NQ/TX86YvyKxMI/AAAAAAAABiA/aP2B_Mj7s2k/s1600/yangtze.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 275px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-5SiyN1KT8NQ/TX86YvyKxMI/AAAAAAAABiA/aP2B_Mj7s2k/s400/yangtze.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5584246259780863170" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu deprem, bu dev tsunami anlarını izlerken aklıma direkt Nevermore geldi. Şu meşhur “The River Dragon Has Come” şaheseri geldi. Bu öyle bir parçadır ki, sözleri insanoğlunun tüylerini diken diken eder.  1975 yılında bir selin Çin’deki Yangtze Nehri’nin üzerindeki bir barajı yıkıp on dakikada 85.000 kişiyi yok etmesi sonucunda bir din adamının çıkıp &lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(255, 0, 0);"&gt;“Nehir Ejderhası geldi!”&lt;/span&gt; demesi üzerine kurulu olan parça, her daim güncelliğini koruyacaktır. 1999 depreminde Körfez suya bulandığında, 2009’da İstanbul sele teslim olduğunda, Japonya dev tsunamiye kurban olduğunda. 2009 yılında, yerkürede İstanbul denen bir yerde, olan bir sel sonucunda Başbakan’ın “yağmur geldi mi durduramazsınız” çıkışı Çin’deki din adamının “Nehir Ejderhası geldi!” demesine hiç ama hiç benzememektedir. Bu parça yoğun bir öfkeyi öyle derin bir hüzünle kaplamıştır ki, selde hayatını veren 85.000 kişinin çığlığını kalplerinizde hissedebilirsiniz. İnsanoğlu o kadar ufak ki, dev dalgalar karşısında elimizden hiçbir şey gelmez. Kızıl nehir ejderhası gelir ve ruhlarımızı alır. Ne kadar zayıf ve güçsüz olduğumuzu, dünyanın asıl sahibinin kim olduğunu ağzından fırlatıverdiği ateş topuyla bizlere yansıtır. Doğa ile baş etmek çok ama çok güç. Bu şarkı da faşistçe zihinlere bir göndermedir aslında..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün tehlike selle birlikte geldi&lt;br /&gt;Mimarlar ve aptalların fakir insanların kanını dökerek&lt;br /&gt;Çektirdikleri seti umursamadı bile&lt;br /&gt;Nehir ejderhası akıntılarda yüzerken&lt;br /&gt;Onlar başka bir set çektiler&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nehir ejderhası geldi&lt;br /&gt;Ruhlar temizlendi&lt;br /&gt;Yerküre konuştu&lt;br /&gt;Ve onları mezarlarına koydu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üçlü (teslis inancına gönderme) bizi selden koruyacak&lt;br /&gt;Ama boğularak sürüklendik&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" src="http://www.youtube.com/embed/Nob0Bs18FtU" allowfullscreen="" width="480" frameborder="0" height="390"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8327124149755091038?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8327124149755091038/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8327124149755091038&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8327124149755091038'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8327124149755091038'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/03/japonya-depremi-ve-nehirden-gelen-kzl.html' title='Japonya Depremi ve Nehirden Gelen Kızıl Ejderha'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-x_UYSSgPL-Y/TX86T8CcczI/AAAAAAAABh4/rfc00f9QXsc/s72-c/correctionjapanearthquake.preview.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-360742633266120778</id><published>2011-03-02T13:24:00.002+02:00</published><updated>2011-03-02T13:29:55.997+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Futbol'/><title type='text'>Futbol: Bir Aşk, Ölüm ve Çocukluk Hikayesi</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-nuFGP9fEOyc/TWgMkJAqs8I/AAAAAAAABhI/l3b716E77J4/s1600/football%2Blove.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-nuFGP9fEOyc/TWgMkJAqs8I/AAAAAAAABhI/l3b716E77J4/s400/football%2Blove.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577721953531900866" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Not:&lt;/span&gt; Geçtiğimiz günlerde &lt;a href="http://sportifcumleler.blogspot.com/" target="_blank"&gt;Sportif Cümleler&lt;/a&gt; blogunda yazı yazmaya başlamıştım. Fırsat buldukça oraya da bir şeyler karalamaya çalışacağım. Bu yazı da oraya yazdığım bir çalışmadan alıntıdır.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Son zamanlarda vakit sıkıntısı nedeniyle kendi blogumda bile doğru düzgün yazamasam da sevgili kardeşim Burak’ın isteğine nihayetinde kayıtsız kalmamak boynumuzun borcu olmuştu. Yerkürede beni en çok seven insanlardan biridir Burak. Onun için abartılı şeyler yapmadığım halde bu büyük sevgisi neden kaynaklıdır, tam olarak bilemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında futbola dair yazılabilecek birçok mecra var. Hele eğer yaşınız Cahit Sıtkı Tarancı’nın deyimiyle ömrün yarısına dayanmışsa, sürdürdüğünüz yaşam örgüsünün sizlere anlattıracağı çok şey vardır. Bazen çok gezen bilir, bazen de çok yaşayan.. Vakitsizlik nedeniyle futbol konusunda uzun uzadıya, farklı kuyulardan girip farklı kaynaklara çıkmayı pek düşünmedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol bu. İçine hayatın kendisini, mutluluğu, acılarınızı, hayatınızın anlamını bile boca edebilirsiniz. Bazen ruhunuzun sesidir. Bazen de en büyük eğlenceniz ve mutluluk kaynağınız. Sizlere yaşattığı büyük mutlulukların yanında büyük acılar yaşatmasını da bilir. Bazen buz kesilirsiniz. Bazen sıcaklarsınız. Ateş basar yüzünüzü. Sinirden tırnaklarınızı yersiniz. Ya da elleriniz titrer. Öfkelenirsiniz. Bazen de gönül bağıyla bağlı olduğunuz takım, önemsiz bir takıma gol atsa da büyük bir hırsla yumruklarınızı sıkarsınız. Eğer daha büyük başarılara yelken açmışsanız, bu yolculuk esnasında yapılan her güzel manevra, sonuca her güzel ulaşmalar sizi çılgına çevirebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğluna bunca duyguyu kaç şey yaşatabilir? Belki sevgiliniz değil mi? O yüzden futbol fena halde hayata benzer demenin ötesine geçeriz. Futbol bazen fena halde aşka benzer. Karasevdadır bu. Anlamlandırma gereği bile duyulmaz. Futbolda çoğu zaman sevdiğiniz kadını görebilirsiniz. Sizi öfkeye boğabilir, aşka doyurabilir, mutlu edebilir ve sinirlendirebilir. Ama zannedersem futbol daha öte bir duygu. Sonsuza kadar yaşayacak aşk öyküleri ve aynı yastıkta kocayış kısmını halı altına süpürürsek, bir kadını, sevdiğiniz bir erkeği bırakabilirsiniz ama kendi tuttuğunuz takımı kolay kolay bırakamazsınız. Sevdiğiniz birini bırakmanız belki tepki alabilir ama tuttuğunuz bir takımı bırakmanız daha fazla yadırganacaktır. Çok ironik değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spora dair turnuvalar insan hayatı için büyük bir zevktir mutlaka. Sıradan bir müsabaka ile uluslar arası bir müsabaka arasında inanılmaz fark vardır. Aldığınız zevk katmerlenir. Özellikle çocukluk zamanlarımda turnuvalardan büyük zevk alırdım. Avrupa Şampiyonası’ndan.. Dünya Kupası’ndan.. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, UEFA Kupası ve Kupa Galipleri Kupası’ndan.. Tenisten atletizme, basketboldan voleybola, hentboldan masa tenisine kadar hiçbir programı kaçırmazdım. Sonuçta TRT dönemine mahkum bir çocuğun farklı bir alternatif yolundan gidebilmesi pek mümkün değildi. TRT ne sunmuşsa ona mahkum kalırdık. Ama inanılmaz zevk alırdım. Özel kanallar çoğaldıkça, alternatifler bir nevi sonsuzluğa yaklaştıkça ve eğer iş hayatınız spora odaklı olmayıp yoğun bir iş hayatı olmuşsa, çocukluğunuzda tattığınız o zevkler farklılaşacaktır. Daha çocukken herhangi bir taraf gözetmeyip her şeyi, her takımı ve sporcuyu büyük bir zevkle izlerken, aradan yıllar geçince elinizde kalan vakitsizlik ve alternatif çokluğu sizi seçimler yapmak zorunda bırakacaktır. Hepsini izleyebilmeniz ve zevkle takip edebilmeniz mümkün değildir artık. Ne yalan söyleyeyim. Öyle bir hayat döngüsüne saplandım ki, Galatasaray dışında hiçbir şeyi geniş ölçekli takip edemez oldum. LİG TV’niz vardır, her ay bir sürü paraya kıyarsınız ve harcanan onca para Galatasaray’ın bir aylık maçları içindir. Diğerlerini es geçmek zorunda kalırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken öyle miydi? Hayal meyal de olsa bir spor turnuvasına ilk şahitlik edişim 1986 Meksika Dünya Kupası ile olmuştu. Bir oyuncudan bahsederlerdi. Tanrısal bir güç ithaf edilmişti ona. Onun hakkında kulağıma çalınanlar, televizyonda söylenenler ve büyüklerimizin kelamları beni garip bir şaşkınlığın boyunduruğu altına almıştı. Kendisini ilk kez televizyonda gördüğümde bunu neden o kadar övüyorlardı ki diye hayıflanmıştım. Yerden bitme, bücürüğün tekiydi halbuki. Fakat o da ne? Bir maçta bu bücürük, yerden bitme topçu, başladı iri kıyım adamları takır takır geçmeye. O çalım atmaya doymuyordu, iri kıyım topçular da çalım yemeye! Futbol iksirini içmiş olmalıydı bu bücürük. Kaleciye bile çalımı basmıştı. Sonrasında yere düşerek vuruşunu yapmış ve madara etmişti beni. Daha on yaşında olan bendeniz, böyle bir golle tanışınca neye uğradığını şaşırdı. Boşuna değilmiş demek ki onun Tanrısallaştırılması. Maradona’dan başkası değildi bu insanüstü yetenek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-Tyswa33c-jg/TWgMqO14oUI/AAAAAAAABhQ/HP_KnI4S1w4/s1600/maradona.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 319px; height: 400px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-Tyswa33c-jg/TWgMqO14oUI/AAAAAAAABhQ/HP_KnI4S1w4/s400/maradona.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577722058176504130" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu öyle bir güçtü ki, Napoli gibi sıradan, İtalya’nın kuzeyli kulüpleri karşısında yokları oynayan ve bunun ezikliğini yaşayan bir kulübü devasa bir güce dönüştürmüştü. Hem de neredeyse tek başına! Onu başlangıçta bilmeyen ben, neden Tanrılaştırıldığını anlayamamıştım ama Napoli’de oynamaya başlayıp hünerlerini sergilemeye başlayınca o artık Maradona değildi. Aziz Maradona’ydı. Napoli için oldukça önemli bir aziz olan Gennaro’nun bile adı değiştirilmişti Aziz Gennarmando diye. Yıllarca açık tenli kuzeylilerin boyunduruğu altında ezilen ve gururları çiğnenen güneylilerin aziziydi Maradona. Onun sayesinde Napoli bileği bükülemez bir gurur abidesine dönüştürülmüştü. Ama fazla sevgi her zaman zararlıdır. Yıllar sonra Napoli’den ayrılmak istediğini söylediğinde bırakın halkın galeyana gelmesini, topluma derinden hükmeden mafyayı bile çıldırtıyordu. Futbolun korkutucu bir yönüne şahitlik edilmişti o zamanlar. Maradona’ya benzetilen voodoo bebeklerine iğneler saplayıp pencereden aşağı atan manyaklar vardı Napoli’nin sıcak caddelerinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beni gerçek anlamda ilk kez çok etkilemiş, büyük bir hevesle ve aklı başımda takip ettiğim ilk turnuva ise o zamanki adıyla Batı Almanya’da düzenlenen 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’ydı. Futbolla çok içe içe olduğum zamanlara denk gelmiştir ve sürekli top peşinde koşturup duran iflah olmaz bir futbol manyağıydım o zamanlar. Birçok insan Batı Almanya’yı tutuyordu. Kupayı onların kaldırmasını istiyorlardı. Benim favorim ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) idi. Favori olmaktan öte onları tutuyordum. Ee, o zamanlar bir nevi Soğuk Savaş döneminin son demleri. SSCB yanlısı olmak bir nevi arka taraf istiyor. Boru mu? Adamlar gomonist işte. Ne tutulur, ne de yenilirlerdi. Yahu ben de çocuktum. Ne anlarım gomonizmden, soğuk savaştan, eski kovboy bozması Reagan’dan, Gorbaçov’dan. Dur bir dakika! Gorbaçov’dan bir şeyler anlardım. Kelindeki lekeyi hiç unutmamakla birlikte ne zaman Gorbaçov desem aklıma ‘Glasnost Perestroyka’ değil de çorba içen bir adam gelirdi. Çorba gibi adı vardı işte. Bizimkisi de çocukluk!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nasıl oldu da kimsenin pek tenezzül etmek istemediği SSCB’yi tutuyordum? Belki de dönemin en iyi takımıydı. Zamanın Dinamo Kiev efsanesi çok meşhurdur. Zamanın topçuları dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek antrenmanlara tabi tutulmuştur. Siz deyin makine, ben diyeyim Robocop. Zerre fark yok. Kondisyonuyla ve ilginç oyun taktikleriyle geleni geçeni ezip geçen bir dev söz konusu. Zamanın Türk takımları Avrupa maçlarına çıktığında 60. dakikadan sonra dil dışarıda bitik şekilde koşmaya çalışırken, bu adamlar peş peşe iki maçı hiç yorulmaksızın tamamlarlarmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Türk takımlarının kondisyon olarak bittiğine gözlerimle şahitlik etmiştim zaten. Meşhur bir Bursaspor – Ajax maçı hatırlarım. Deplasmanda oynanan bir maçtır. Maçın 60. dakikasından sonra Bursasporlu oyuncular ayakta bile duramamaktadırlar. 5-0 mağlup olur Bursaspor. Rakip 5-0’a rağmen acımasız davranmaz. Oyunu rölantiye alır. O maçtaki bazı sahneler asla aklımdan çıkmaz. Bursasporlu oyuncular nefes nefese kalmışlar, iki metrelik mesafeye bile ite kaka gidebilmektedir. Düşüp bayılacaklarından korkmuştum. Her neyse.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SSCB neredeyse makine düzeninde işleyen Dinamo Kievli oyunculardan oluşmuştur ve kupanın gizli favorisidirler. O zamanlar futbolla yatıp kalkan ağabeyim ise Igor Belanov hastasıdır. Haliyle Dinamo Kiev hakkında da bayağı bilgisi vardır. Sürekli onu dinleyen ben haliyle adamlardan çok etkilenmiştim. Igor Belanov, Protasov, Kuznetsov, Zavarov, Blokhin, Mikhailichenko ve Dassaev dediğimde benim için akan sular dururdu. O zamanın anlatıları mı abartıydı, yoksa ben çocuk olduğum için çok mu abartıyordum bilmiyorum ama Dassaev dediğimde aklıma muazzam bir dev geliyordu. Dünyanın en iyi kalecisi olduğunu söylüyorlardı. Deve gibi de boy vardı. Gruplar maçında Hollanda karşısında bir performansı vardır ki dillere destandır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne de olsa başlarında büyük taktisyen ve teknisyen Lobanovski vardı. Bambaşka bir futbol dilini dünyaya getirmişti. Mutlak profesyonellik denen bir olguyu futbolla tanıştırmıştı. Michels ve Cruyff kadar anılmayan bu futbol kurdu, üçgenler ve ön alan baskısı denen bir şeyi getirmişti futbola. Makine tadında bir takım kurmuştu. Zamanın tüm en iyi Rus oyuncuları onun eleğinden geçmişti. Biz futbola odaklanırken, manyak Rus matematikçileri de Lobanovski’nin taktiklerini diferansiyel denklemle açıklama çalışıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-yTGFkzFhVZQ/TWgNPL2ZR-I/AAAAAAAABhg/mrpvb8iqAOs/s1600/1988_1.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 225px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-yTGFkzFhVZQ/TWgNPL2ZR-I/AAAAAAAABhg/mrpvb8iqAOs/s400/1988_1.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577722693028497378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Finale kadar makine gibi oynayan ve güzel futboluyla beni etkileyen SSCB, gruplarda yendiği Hollanda ile finalde karşılaşmıştı. Tam bir yıldızlar çarpışmasıydı. Kalede iki dev vardı. Dassaev ve Van Breukhelen. Van Breukhelen, ismiyle bile beni duvara çarpmış gibi hissettirirdi. Muazzam bir kaleciydi. Tipine bakar, kaledeki duruşuna bakar, bir de ismine bakar ve kaçacak delik arardım. Küçükken bazı şeyler bizleri daha çok etkiliyordu haliyle. Sadece isimleri değil, kendimiz o esnada beden olarak da ufak olduğumuz için kendilerini de televizyondan izlememize rağmen dev gibi görürdük. Final maçı nedense istediğim gibi geçmemişti. SSCB pek dikiş tutturamamış ve Hollanda mükemmel Gullit ve Van Basten golleriyle kupayı almıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/-K6_i28YVEGs/TWgNcPtvOdI/AAAAAAAABho/Mf9-A5erJHc/s1600/Igor%2BBelanov.jpg"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 319px; height: 370px;" src="http://2.bp.blogspot.com/-K6_i28YVEGs/TWgNcPtvOdI/AAAAAAAABho/Mf9-A5erJHc/s400/Igor%2BBelanov.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577722917404228050" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. Benim Dassaev’im ve Igor Belanov’um neden yenilmişti? Laboratuvardan çıkmış Robocoplar nasıl olur da lalelere, portakallara yenilirdi. Laleler koklanmak, portakallar yemek için vardı. Ama bu Robocoplar finalde ne koklayabilmiş ne de yiyebilmişlerdi. Olsun! Igor Belanov hala Belanov’du. Beyaz Ayı’ydı. Kutuplarda değil de Kiev’de yaşayan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ulan Dassaev! Van Basten’den o golü yemek sana hiç ama hiç yakışmamıştı. Seni dev diye bağrımıza basmıştık halbuki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-F478--CFXs0/TWgNGqYT9WI/AAAAAAAABhY/xxeQnbQnBVg/s1600/AbdonPorte.JPG"&gt;&lt;img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 212px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-F478--CFXs0/TWgNGqYT9WI/AAAAAAAABhY/xxeQnbQnBVg/s400/AbdonPorte.JPG" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5577722546604995938" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Futbol bazen ise fena halde ölüme benzer. Kapanışı ise Eduardo Galeano yapsın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Abdôn Porte, Uruguay’da Nacional takımının formasını, dört yılı aşkın bir süreyle ve iki yüzü aşkın maçta taşıdı. Her zaman alkışlandı, zaman zaman da tezahüratlar yapıldı ona ve bir gün yıldızı söndü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra onu takımdan çıkardılar. Bekledi, dönmek istedi, döndü. Ama çaresi yoktu, kötü talih yakasını bırakmıyordu, insanlar onu ıslıklıyorlardı; savunmada kaplumbağaları bile kaçırıyordu, ataklarda ise etkili olamıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1918 yazı sonunda, Nacional takımının sahasında Abdôn Porte, kendini öldürdü. Yıldızının parlamış olduğu sahanın ortasında gece yarısı kendine bir kurşun sıktı. Bütün ışıklar sönüktü. Silah sesini de kimse duymadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hava aydınlanırken onu buldular. Bir elinde silahı, öbür elinde ise bir mektup vardı.”&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-360742633266120778?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/360742633266120778/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=360742633266120778&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/360742633266120778'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/360742633266120778'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/03/futbol-bir-ask-olum-ve-cocukluk.html' title='Futbol: Bir Aşk, Ölüm ve Çocukluk Hikayesi'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-nuFGP9fEOyc/TWgMkJAqs8I/AAAAAAAABhI/l3b716E77J4/s72-c/football%2Blove.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-1451669091187089458</id><published>2011-02-22T11:46:00.005+02:00</published><updated>2011-02-22T12:15:30.533+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><title type='text'>Kingdom of the Winds: Epik Bir Destan</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-lYMJHBQbQIg/TWOGVJP3SFI/AAAAAAAABg0/lC67VejL2mo/s1600/jumongtorun.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 273px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-lYMJHBQbQIg/TWOGVJP3SFI/AAAAAAAABg0/lC67VejL2mo/s400/jumongtorun.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576448461432637522" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Ben nasıl büyük bir hükümdar olabilirim?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunun için rüzgar gibi olmalısın. Hiç kimsenin görmediği, ama bu ülkenin her karışına esen ve her zaman bizim insanlarımızın yanında olan o rüzgar gibi. İnsanlarımızın yükünü hafifleten, açlığını gideren ve bazen düşmanlarımızı savurmak için boğucu bir fırtınaya dönüşebilen yüce bir hükümdarın rüzgarına.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-Mg8S_oZ5vVU/TWOGpGvhcCI/AAAAAAAABg8/XGwe7YIwkug/s1600/kingdom%2Bof%2Bthe%2Bwinds.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-Mg8S_oZ5vVU/TWOGpGvhcCI/AAAAAAAABg8/XGwe7YIwkug/s400/kingdom%2Bof%2Bthe%2Bwinds.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5576448804357500962" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kore tarihinin anlatıldığı bir dizi olan Kingdom of the Winds geçtiğimiz günlerde bitirdiğim bir dizi oldu. Her bölümü bir saat olan 36 bölümü ile beni bambaşka ufuklara götürdü. Gerçek hikaye örgüsünden saray entrikalarına, savaşçı ruhtan aşka, natürel duygulardan nefrete kadar bir çok karmaşanın bir potada eritildiği muhteşem epik bir dramaydı. Bu tarz tarihi filmlerin müthiş oyuncusu Song Il Kook’un günümüzde Korelilerin Savaş Tanrısı olarak gördüğü Muhyul (Moo Hyul) karakterini oynadığı dizi her karesi ile beni etkilemiş ve içine çekmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir hafta boyunca bambaşka ufuklarda yaşadım. Müzikleriyle yüzyıllar öncesine, rüzgarın o keskin sesine, huzura, mücadeleye ve insan ruhunun en derin noktacıklarına şahitlik ettim. Bazı sahneleriyle gülmekten kırılırken, an geldi kırılgan sahneleriyle gözyaşlarına boğulduk. Onca entrika ve oyunun içinde Muhyul ve Yeon’un aşk öyküleriyle kutsanmıştık. Kötü bir kaderle doğan ama bu kötü kaderini her şeye rağmen yenen bir kralın öyküsüdür Kingdom of the Winds.. 21 parçalık soundtracki ise tek kelimeyle vurucu ve enfestir. Müzik ile kutsanmışların defalarca çarpılacakları ve duygular şelalesinin debili sularına maruz kalacakları bir yoğunluktur. Albümü edinebilmek google’da “kingdom of the wind ost” yazmak kadar yakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizinin tema şarkısı ise muazzam. Özellikle sonlara doğru doruğa çıkan o ruh hali karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" src="http://www.youtube.com/embed/DMtZgQby-AI" allowfullscreen="" width="480" frameborder="0" height="390"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-1451669091187089458?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/1451669091187089458/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=1451669091187089458&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1451669091187089458'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1451669091187089458'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/02/kingdom-of-winds-epik-bir-destan.html' title='Kingdom of the Winds: Epik Bir Destan'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-lYMJHBQbQIg/TWOGVJP3SFI/AAAAAAAABg0/lC67VejL2mo/s72-c/jumongtorun.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8283491129081429387</id><published>2011-02-17T09:53:00.010+02:00</published><updated>2011-02-17T10:40:38.292+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Samuray'/><title type='text'>Son Samuray Üzerinden Hakikatler ve Saigo’nun Kayıp Başı</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-BHQhZbcYgFc/TVzUa25GzhI/AAAAAAAABgE/UicehtLsuTk/s1600/the_last_samurai.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 320px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-BHQhZbcYgFc/TVzUa25GzhI/AAAAAAAABgE/UicehtLsuTk/s400/the_last_samurai.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574563996654554642" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;23 Mayıs 2010 tarihinde bu blogda &lt;a href="http://www.blogger.com/%20http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/05/son-samuray-filminin-gercekligi-son.html%20"&gt; Son Samuray Filminin Gerçekliği, Son Samuraylar, Mitler &lt;/a&gt; isimli bir çalışmam olmuştu. Ünlü Hollywood filmi The Last Samurai üzerinden olayları değerlendirmiş ve olayın aslen nasıl gerçekleştiğini Japonya tarihi üzerinden aktarmıştım. Yazıyı daha fazla uzatmamak için üzerinde konuşulması gereken bir çok şeyi sonraya bırakmak zorunda kalmıştım. Biz en iyisi devamını getirelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo Takamori öldükten sonra Japonya üzerinde nice sorular soruldu ve hepsine cevap bulunmaya çalışıldı. Son samuraylar ve özellikle liderleri Saigo Takamori, yıllarca sorgulanıp durdu. Samurayları ortadan kaldırmak ve sonradan ortaya çıkan yeni durumlara çözüm getirebilmek hiç kolay olmamıştı. Saigo öldükten sonra ne gibi sorunlar çıkmıştı, neler yaşanmıştı ve hangi efsaneler yaratılmıştı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saigo Takamori’nin başı neredeydi?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1877 yılının bir öğle vakti, bu soru Japon hükümetini kızdırmıştı. Japonya İmparatorluk ordusu, Saigo’nun isyanını etkisiz hale getirmişti. 30,000 kişi korkunç şekilde kaybedilmiş, geriye huzursuz birkaç yüz samuray kalmış ve ölüme direniyorlardı. 24 Eylül 1877 sabahında İmparatorluk ordusu, asi birliklerinden kalan kuvvetler için son saldırıyı başlatmıştı. Geçen saatler içinde Saigo’nun kuvvetleri tamamen yok edilmişti. Satsuma İsyanı, Tokugawa Şogunluğunun kuruluşundan 1877 yılındaki sürece kadarki 300 yıllık dönem içinde en kanlı çatışma olmuş ve sonlandırılmıştı. Ama zafere rağmen hükümet için alarm çanları çalıyordu. İmparatorluk ordusu Saigo’nun bedenini bulmuştu ama başı hiçbir yerde bulunamamıştı. Saigo’nun başı olmadan ve bulunamadan, hükümetin zaferi tamamlanmamış oluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Saigo’nun başı neden mesele yaratmıştı?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo’nun başının aranmasının en önemli nedeni, savaşçı sınıfın eski geleneklerine göre Japon ordusunun onurlandırılmasıydı. Savaş esnasında elde edilmiş başların savaş sonrasında takdim edilmesi, Ortaçağ’a özgü Japon savaşının en gerekli koşullarından biriydi. Samuraylar yendikleri savaşçıların başını alacak ve takdir kazanmak için liderlerine sunacaklardı. Büyük savaşlarda galip gelmiş ordu, yüzlerce düşman savaşçısının başını toplayacaktı. Kaybeden savaşçıların başları yığın halinde toplanır ve acımasız ganimetler olarak gösterilirdi. Onurlu düşmanların kesilmiş başlarına saygıyla davranılırdı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kesilen başların takdim edilmesinin en önemli nedenlerinden biri, yenilmiş komutan ve liderleri teşhis edebilmekti. Diğer taraftan, kelleyi alan savaşçıların kendi liderlerine bağlılıklarını gösterebilme imkanını tanıyordu. Düşman generalinin kesilmiş başı, aynı zamanda bir savaşçının efendisine adağı oluyordu. Bu hediyeyle efendisine değerini kanıtlamış olacaktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-yp1Vj5fcSKY/TVzU-pvksaI/AAAAAAAABgk/zWO4B1ZqKs8/s1600/beppu%2Bshinkuke.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 206px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-yp1Vj5fcSKY/TVzU-pvksaI/AAAAAAAABgk/zWO4B1ZqKs8/s400/beppu%2Bshinkuke.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574564611600200098" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;24 Eylül 1877 tarihi, bu eski töreni akıllara getiriyor ve bir utanç söz konusu oluyordu. Çok garip ve ironiktir ki, kafası ortada olmadığı için Saigo bir nevi zafer kazanmış gibiydi. Burada ilginç bir nokta vardır. Saigo’nun başının aranmasıyla, söz konusu gelenek, samuray bakış açısı ve felsefesi, resmi olarak şereflendirilmiş oluyordu. Halbuki modern Japon ordusu, feodal sorunları ve sembolleri açıkça kabul etmiyordu. Yeni Japon ordusu, modern milliyetçiliği temel almıştı, feodal sadakati değil! İmparatorluk ordusu askerleri, İmparator ve ülkeye bağlıydı, bölgesel feodal liderlere değil! Hatta, 1872 yılında yayınlanan askere alma fermanıyla, samuray geleneği korkunç bir adaletsizlik olarak tanımlanmıştı. Askere alma konusu, büyük eşitlikçi bir proje olarak açıklanmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir taraftan üretim açısından emek vermeyen savaşçıların maaşları azaltılmış ve kılıçları ellerinden alınmıştı. Diğer taraftan sosyal sınıflar dört bölüme ayrılarak (samuray, çiftçiler, sanatkarlar ve tüccarlar) insanlara bir nevi özgürlükleri sunulmuştu. Sınıflar arasındaki üst ve ast dereceler ortadan kaldırılarak herkese eşit haklar bahşetmek reformuna gidiliyordu. Bu yolla çiftçiler ve askerler arasındaki mesafe kapatılıyordu. Artık insanlar önceki günlerin insanları değildi. Onlar şimdi imparatorluğun eşit insanlarıydı ve onların ülkeye karşı yükümlülükleri bağlamında bir ayrım yoktu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tüm bu söylediklerimizin ışığında, yeni İmparatorluk ordusunun, Saigo’nun başıyla ilgilenmesi için bir sebep yoktu ki! Hükümet, eski rejimin zalim olduğu örneğinde olduğu gibi, kesilmiş başların alınmasından gerçekte vazgeçmişti. İmparatorluğa bağlı olarak çalışan memurlar, sadakatlerinin bir sembolü olarak İmparator için kafa kesmemişlerdi ve kesemezdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Saigo’nun kaybetmesi ve ölmesi, yeni Japonya’yı kutlamak için bir fırsattı. Satsuma İsyanı’nı bastıran ordu, Japonya’nın hızlı değişiminin bir simgesi olarak algılanabilirdi. İmparatorluk ordusu modern, ulusal bir kuvvetti. Halk askere alınmaya başlanmış, ulusal vergilerle sermaye sağlanmış, demiryolları ve denizyolları yapılmış ve telgraf bağlanmıştı. Japon hükümeti, asilere karşı en modern ve korkunç silahları kullandı. Saigo’nun asileri modern değil, geleneklere bağlı muhafazakar bir kitleydi ve hepsi samuraydı. Yer yer tüfek ve topları kullanmalarına rağmen, daha çok kılıçlarla rahattılar. Onların asıl idealleri, hükümet reformlarına karşı samuray imtiyazlarını savunmaktı. Yeni hükümet, askeri hizmet ve hükümet dairelerindeki samuray tekelini kaldırmıştı. Böylece eski düzenin ana prensiplerinden birine meydan okunmuştu: &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;Çünkü savaşçı olmak için cesaret ve hükümette görev alabilmek için sağlam karaktere sahip olmak, sadece samuraylara özgü olarak kabul ediliyordu.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo ve adamlarının cesareti, meselenin daha da ötesindeydi. Fakat ne olmuştu? Halk arasından alınan askerler, savaş alanında samuraylarla karşı karşıya gelmiş ve zafer kazanmıştı. Eski ve yeni Japonya savaşta karşı karşıya gelmişti. Eski Japonya kaybetmişti. Demek ki, gerçekte asker olmayıp, savaşan sıradan bir insanın da cesaretli olduğu söylenebilirdi o halde! Tabii burada maalesef, o askerlerin son teknolojik silahlarla savaştığını es geçemeyeceğiz. Çünkü hayatında hiç savaşmamış bir insan, elindeki tabancayla, Japonya’nın en yetenekli ve en büyük savaşçısını tek el ateş ederek çok rahat bir şekilde mağlup ederdi. Yani; &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;“silah icat oldu, mertlik bozuldu.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:130%;"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Madem öyle neden Saigo’nun kafası aranmıştı?&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Japon geleneği onurunun modern Japon ordusu tarafından benimsenmek istenmesi tesadüfi olmalıydı. Samuray geleneklerinin savunulması, Saigo’nun liderlik ettiği isyanın özüydü. Saigo ve arkadaşları, samuray bakış açısını geri getirmekte başarısız olmuştu. Onlar çok azimliydiler ve ölümleriyle samuray geleneğini yüceltmişlerdi. Onların ölümü hemen hemen cesaret ve kararlılıklarının resmini çizmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/-rn3XqGjJSSI/TVzUhLVNXqI/AAAAAAAABgM/Vu2lFm-zH24/s1600/SaigoWithOfficers.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 297px;" src="http://4.bp.blogspot.com/-rn3XqGjJSSI/TVzUhLVNXqI/AAAAAAAABgM/Vu2lFm-zH24/s400/SaigoWithOfficers.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574564105220349602" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo tepelerdeki bir mağarada barınıyor ve Kagoshima körfezine bakıyordu. Hiç ölüm korkusu hissetmiyordu ve misyonunu tamamlamış gibi huzurluydu. Ölüme ve yenilgiye razıydı. Saigo son günlerinde derin düşünceler içindeydi ve doğduğu yerin güzel manzarasına bakmak hoşuna gidiyordu. Üzüntülü görünmüyordu. Silah arkadaşlarıyla karşılıklı şiirler okuyor, go oynuyor ve şakalaşıyordu. Ruhsal durumunu arkadaşlarıyla paylaşıyordu. 22 Eylül günü, bu savaşın kendilerinin sonu olacağını ve sonlarına cesaretle bakmalarını salık veriyordu. Bunu takip eden gece, yani ölümünün arifesinde, ölüme hazırlıklı olmalarını ve işe başlama vaktinin geldiğini söylemişti bile. Bütün arkadaşları ona sadakatle bağlanmış ve ölmek için kararlıydılar. 23 Eylül akşamı isyankar savaşçılar, gelmekte olan ve yakında gerçekleşecek ölümlerini kutlamışlardı. Ay ışığı altında sakelerini içmişler, şarkılar söylemişler; ölüm,sadakat ve onur üzerine şiirler okumuşlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmparatorluk ordusunun ani ve son saldırısı, 24 Eylül 1877 sabahı 3:50 civarında başladı. Asiler Shiroyama Tepesi’nin en üst noktasında savunmaya geçmişlerdi ama yüksek donanımlı İmparatorluk ordusu ve modern silahlar karşısında mücadelelerini kaybediyorlardı. Saat 5:30 civarında isyancı samurayların istihkamları yok edilmişti. Topçu birlikleri pozisyonlarını almış ve top ateşine başlamıştı. Saigo’nun yaklaşık 40 kadar adamı kalmıştı. Saat 7:00 gibi Saigo ve onun birliği, tepe aşağı koşturup saldırarak ölümlerine yürümüşlerdi. Saigo yakın arkadaşları tarafından sıkıca kuşatılmıştı ve çevresinde daha dün şakalaştığı, şiirler okuduğu ve sake içtiği, kader arkadaşlığı yaptığı kişiler vardı: Kirino Toshiaki, Murata Shinpachi, Katsura Hisatake ve Beppu Shinsuke. Tepenin yarı yolundayken Saigo sağ kalçasından vurulmuştu. Mermi onun vücuduna girmiş ve sol uyluk kemiğinden çıkmıştı. Saigo yere düştü. Söylenceye göre, Saigo kendisini sakinleştirmiş, samuray intihar töreni seppukuya hazırlanmıştı. Saigo kader arkadaşlarından Beppu Shinsuke’ye dönerek: &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;“Sevgili Shinsuke, ben burada görevimi yerine getireceğim. Lütfen Kaishaku’m (seppukuda, bıçağın karna sokulmasından sonra kafayı kesen, seppuku yapanın en yakın arkadaşlarından biri) ol.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Son Samuray filmini izleyenler bahsi geçen sahneyi hatırlayacaklardır. Filmde samuray liderinin Kaishaku’su Tom Cruise olmuştu.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-h-MPeG9KPqw/TVzUszRTq8I/AAAAAAAABgU/lNCIJ1-LKug/s1600/lastsam.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 262px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-h-MPeG9KPqw/TVzUszRTq8I/AAAAAAAABgU/lNCIJ1-LKug/s400/lastsam.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574564304919964610" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo başını eğmiş, bıçağını çekmiş, huzurlu bir şekilde karnını kesmiş ve iç organları açığa çıkmıştı. Arkadaşı Beppu da Kaishaku’luk görevini layığıyla yerine getirmiş, tek ve temiz bir hamleyle sevgili dostunun kafasını kesmişti. Beppu, kesilmiş kafayı yaklaşan İmparatorluk ordusundan saklamak için, Saigo’nun oradan uzaklaşmak üzere olan uşağı Kichizaemon’a vermiştir. Böylece kaybeden kahramanın ölüm ayini tamamlanmıştı. Saigo, tam bir samuray olarak ölmüştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo’nun intiharı hakkında farklı rivayetler olmuştur. Bunlardan birine göre, Saigo’nun kafası temiz bir şekilde kesilmesine rağmen, onun karnında önemli bir yara yoktu! Kalçasından çok ağır yaralandığı için felç olmuş ve şok etkisi nedeniyle kendisini samuray şerefiyle öbür tarafa gönderememişti. Ama bu detay, Saigo’nun şöhretine küçük bir darbe gibiydi. Saigo efsanesi, şimdi bile bir takım rahatsızlıklara neden olmaktadır, askıda kalan bu tür hikayeler nedeniyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Samuray gücünün çöküşüne odaklanınca şunlar ortaya çıkıyordu. Eski feodal sistem yerini yeni bir hükümet sistemine bırakınca, eski askeri sınıfın gücü azalmıştı. Saigo, ulusal meselelerde idarenin eski militarist statüyle çözümlenmesini ve samuraylara eski güçlerinin verilmesini istemişti. Bu bağlamda imparatorluğun elde ettiği zafer, sadece Saigo’nun isyanını bastırmak değildi. Aynı zamanda samurayların üstünlüğüne ve feodal sisteme karşı elde edilmiş bir zaferdi. Bunun üzerine bir makale bile yayınlanmıştı, içinde şöyle bir cümle geçen: &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;“Bunun gibi iyi haberleri işitmek ülkemizdeki tüm insanları sevindirmedi mi?”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu kutlayan Japon insanı gerçekte azdı. Saigo ve samuraylarının yaptıkları, övgüye değer olarak nitelendirilmişti. Hükümet başlangıçlarda samuray düşüncelerine tezat olarak büyük bir kampanya yürütmüştü ama, Saigo çok popüler biri olmuştu. O bir çok yönüyle örnek bir samuray olarak gösteriliyordu: Sadakat, cesaret, ölümden korkmamak, dürüstlük, adalet ve merhamet.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçi Saigo kendisini halk tabakasının üstünde tutmuştu ama merhametli biriydi, zalim bir lider olmamıştı. Saigo için samuray otoritesi, yardımsever liderliği talep etmekti. Otorite için tolerans tanınamazdı. İyi bir samuray, kendisine avantaj ve yarar sağlayarak yönetemezdi ve cennete hizmet ederdi. Samuray sade ve tutumlu yaşamaya mecbur edilmişti. Saigo için tutumluluk ve alçakgönüllülük ahlaki zorunluluklardı. İmparatorluk yönetiminde yüksek görevliyken, fraklı ya da çok süslü elbiseleri tercih etmemişti. Kabine toplantılarına sadece bir kimono ve sandaletle katılırdı. Bir keresinde İmparatorluk Sarayı’ndan çıkarken saray koruması tarafından durdurulmuştu. Çünkü üzerinde o kadar sade ve pejmürde bir kıyafet vardı ki, davetsiz bir misafir sanılmıştı. Saigo’nun sadelik ve dürüstlüğü doğal olarak topluma pozitif bir hava vermişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo’nun cazibesi, onun politik muhaliflerine kadar uzanmıştı. Saigo prensiplerinin savunucularından biri, eğitmen ve yazar Fukuzawa Yukichi’ydi. Aynı Fukuzawa, Batı fikir ve değerlerinin ilk temsilcilerindendi. Onun “Bilginin Yüreklendirilmesi” isimli eseri Batı stili eğitimi üzerineydi. Fukuzawa, Saigo’nun samuraylara imtiyaz sağlanması talebini suçluyordu. Ama aynı Fukuzawa, asil bir adamın kötülendiğini gördüğü zaman, İmparatorluk propagandası nedeniyle çileden çıkmıştı. Fukuzawa, Saigo’nun hırslı talep ve mücadelesini yazmıştı. Bu kitapta, Saigo’nun güç elde etmek için değil, hükümetin zalimliğine karşılık isyan ettiğini aktarmıştı. Fukuzawa şiddete karşı çıkmış ama, Saigo’yu otokrasinin bir kurbanı olarak görmüştür. Ve şöyle yazmıştır: &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;“Saigo için merhameti hissediyoruz, onu ölümüne götüren hükümetti.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo efsanesi bazen dini derinlikleri de sunuyordu. Saigo’ya ait nirvana resimlerinde, Saigo hayırlı bir yeniden uyanış için hazırlık yapan aydınlık olarak sunuluyordu. Askeri elbiseleriyle duruyor, kadın ve erkek, yaşlı ve genç Japon halkı tarafından çevresi kuşatılıyor ve çevresindeki insanlar, onun fiziksel dünyaya dönüşü için dua ediyordu. Halbuki bu resimler yakın zamana kadar, Budizm’in kurucusu Siddhartha’nın yeniden doğuşunu betimliyordu. Böylece Saigo Takamori, Doğu Asya’da saygı duyulan, sevilen dini bir figürle eşit olarak değer görüyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saigo’nun ölümü sonrası, ona reva görülen tuhaf betimlemeler sembolikti ama çok güçlü, etkili olmuştu. 19. yüzyıl Japonya’sında, yaşanan dünya ile ölünün dünyası arasındaki sınır; gözenekli ve karmaşıktı. Güçlü adamların ruhu, onların fiziksel bedenlerinden daha uzun ömürlü oluyor ve daha uzun süre akıllarda kalıyordu. Hayaletler ciddi meselelere sebep oluyordu. Bir çok Japon, ruhların ölümünden yıllar sonra her yaz mevsiminde kısa bir ziyaret için yaşanan fiziksel dünyaya geri döndüğüne inanıyordu. Japon köylüleri ‘bon odori’ adı verilen bir etkinlikle, her Temmuz ya da Ağustos ayında halk oyunları sahneleyerek ruhları (hayaletleri) yatıştırmaya çalışıyordu. Yazlık kimonolarını giymiş köylüler alkışlama, davullar, gonklar ve flütler eşliğinde şarkı söylüyorlar, dans ediyorlardı. Uygun şekilde eğlenilir, hayaletlerden diğer dünyaya dönmeleri istenirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-wSiM5XGoTcA/TVzU2ongAsI/AAAAAAAABgc/hDyaaA1divY/s1600/bon-odori-at-tsukiji.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 265px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-wSiM5XGoTcA/TVzU2ongAsI/AAAAAAAABgc/hDyaaA1divY/s400/bon-odori-at-tsukiji.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574564473858949826" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Saigo örneğinde olduğu gibi güçlü ruhlar özel meselelere neden oluyordu. Saigo gibi kuvvetli olan ruhlar, düşmanlarına fiziksel dünyada zarar verebilirdi. Japon geleneklerine göre; kuvvetli ruhlar, tanrılar (kami) gibi kutsal yere saklandığı ya da uygun tören adakları yapıldığı zaman yatıştırılabilirdi. En önemli örneği; 845-903 yılları arasında yaşamış, yönetici, şair ve önemli bir bilgin olan Sugawara Michizane’de görüyoruz. Sugawara doğumundan itibaren yeteneklerini sergilemiş, İmparatorluk yönetiminde ikinci adam pozisyona kadar yükselmişti. 901 yılında hak etmediği halde düşmanları tarafından hain olarak suçlanmış ve başkent Kyoto’daki görevinden alınıp bir şehirde daha ufak bir pozisyona tayin edilmişti. Sugawara, iki yıl sonra ailesi ve arkadaşlarından uzak olarak hayata gözlerini yummuştu. Sugawara’nın ölümünden sonra, onun düşmanları esrarengiz şekillerde ölmeye başlamıştı: Tuhaf kazalar, şimşek çarpmaları ve açıklanamayan hastalıklar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şekilde gerçekleşen ölümler, Sugawara’nın ruhuna atfedilmişti. Sugawara’nun ruhu, İmparatorluğun verdiği bir emirle, 947 yılında şair ve bilgin onuruna dikilen bir türbeyle yatıştırılmıştır. (Aşağıdaki resim.) Sugawara bir tanrı olmuş (Japon literatüründe ‘kami’), ona &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;“tenman daicizai tenjin”&lt;/span&gt; adı verilmiş, halk arasında &lt;span style="font-weight: bold; font-style: italic;"&gt;“Tenjin”&lt;/span&gt; olarak bilinmiştir. Sugawara, tuhaf dualistik bir tanrıdır. Daha çok bilginlikle bir tutulmuştur. Bugüne kadar lise ve fakülte giriş sınavlarına hazırlanan öğrenciler, başarılı olmak için Tenjin türbelerinden muskalar almışlardır. Ama o, aynı zamanda güçlü ve gazaplı bir tanrıydı. Düşmanlarını çarpan şimşeklerin efendisi (Raiko) olması bunu gösteriyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/-qYigQbsReYg/TVze2EPME0I/AAAAAAAABgs/M9OkwmFaez8/s1600/sugawara%2Bt%25C3%25BCrbesi.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://3.bp.blogspot.com/-qYigQbsReYg/TVze2EPME0I/AAAAAAAABgs/M9OkwmFaez8/s400/sugawara%2Bt%25C3%25BCrbesi.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5574575459209581378" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Saigo’nun marsa dönüştürülmesi, ruhlar ve tanrılar geleneğinde modern bir görünüştü. Eğer bir yönetici ve şair olan Sugawara düşmanlarına yıkım verebiliyorsa, Saigo’nun rakipleri bundan ne umabilirdi? Japon hükümeti Saigo’nun ruhundan korktuğunu itiraf edemezdi. Ama aynı zamanda Japon kamuoyu için kalıcı olan bazı gelenekleri, cazibeleri ve alışkanlıkları da görmezlikten gelemezdi. Saigo, imparatorluk hükümetine karşı ana prensipleri savunmanın bir sembolü olmuştu. Japon aydın sınıfı, Saigo’yu şerefli ve dürüst bir sembol olarak kucaklamıştı ve onların bakış açıları, yeni Japonya’nın sembolü olmayabilirdi. Saigo’nun mücadelesinin hikayelerine düşkün olan büyük bir kamuoyu oluşmuştu. Ölü bir adam olmasına rağmen Saigo hala tehlikeliydi.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8283491129081429387?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8283491129081429387/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8283491129081429387&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8283491129081429387'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8283491129081429387'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/02/son-samuray-uzerinden-hakikatler-ve.html' title='Son Samuray Üzerinden Hakikatler ve Saigo’nun Kayıp Başı'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-BHQhZbcYgFc/TVzUa25GzhI/AAAAAAAABgE/UicehtLsuTk/s72-c/the_last_samurai.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-1238911644250151566</id><published>2011-02-15T19:22:00.007+02:00</published><updated>2011-02-16T16:02:45.479+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Röportaj'/><title type='text'>Her Şey Üzerine Bir Röportaj</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/-qeLZYsQ4SMk/TVq27HYMMQI/AAAAAAAABf8/o5eTSkyGHA4/s1600/O%2BDegil%2BDe.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 77px;" src="http://1.bp.blogspot.com/-qeLZYsQ4SMk/TVq27HYMMQI/AAAAAAAABf8/o5eTSkyGHA4/s400/O%2BDegil%2BDe.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5573968615533457666" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Geçtiğimiz günlerde &lt;a href="http://erentolgaonur.blogspot.com/"&gt;O Değil De&lt;/a&gt; blogunun duygularımıza tercüman olan yazarı Eren arkadaşımız benimle bir röportaj gerçekleştirdi. O kovalar dolusu soruyu sordu, biz de kepçeyle cevapları doldurduk. Sorular o kadar güzeldi ki nihayetinde ortaya hayata, müziğe, aşka, duygusallığa, mücadeleye, yaşam öyküsüne, edebiyata, sinemaya, kısacası her şeye dair bir röportaj çıktı. Röportaj soruları cevaplandırıldığında ortaya 12-13 word sayfalık bir ürün çıktı. Haliyle Eren arkadaşımız bu röportajı parçalar halinde yayımlamak zorunda kaldı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;İlgili röportaja aşağıdaki bağlantılardan ulaşabilirsiniz. Gerçekten çok zevk aldığım bir röportaj oldu. Samimi, içten, dürüst ve hayata dair her şeyin olduğu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Not: Röportaj 4 bölümde yayımlanacak. Takipte olun.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bölüm 1:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://erentolgaonur.blogspot.com/2011/02/kayp-zamann-pesinde-bir-kahraman-atilla.html"&gt;&lt;br /&gt;http://erentolgaonur.blogspot.com/2011/02/kayp-zamann-pesinde-bir-kahraman-atilla.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bölüm 2:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://erentolgaonur.blogspot.com/2011/02/kayp-zamann-pesinde-bir-kahraman-atilla_15.html"&gt;http://erentolgaonur.blogspot.com/2011/02/kayp-zamann-pesinde-bir-kahraman-atilla_15.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;Bölüm 3:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://erentolgaonur.blogspot.com/2011/02/kayp-zamann-pesinde-bir-kahraman-atilla_16.html"&gt;http://erentolgaonur.blogspot.com/2011/02/kayp-zamann-pesinde-bir-kahraman-atilla_16.html&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-1238911644250151566?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/1238911644250151566/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=1238911644250151566&amp;isPopup=true' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1238911644250151566'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1238911644250151566'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/02/her-sey-uzerine-bir-roportaj.html' title='Her Şey Üzerine Bir Röportaj'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-qeLZYsQ4SMk/TVq27HYMMQI/AAAAAAAABf8/o5eTSkyGHA4/s72-c/O%2BDegil%2BDe.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-2723216441293726503</id><published>2011-02-10T11:25:00.005+02:00</published><updated>2011-02-10T11:40:30.305+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><title type='text'>Hayat Fısıldar</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVOwSTyO9OI/AAAAAAAABf0/RRbsq0dGLG0/s1600/life%2Band%2Bstair.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 267px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVOwSTyO9OI/AAAAAAAABf0/RRbsq0dGLG0/s400/life%2Band%2Bstair.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571990992582538466" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Çok karanlıktı. Kendi ellerini göremeyecek kadar karanlık! Nefes alamıyor gibiydi ve ufacık bir kutuya sıkıştırılmış gibi hissediyordu. Nefes alamadığını hissediyor olmasına sebep olan şey neydi? Neden hiçbir şey göremiyordu? Ellerini ya da bedeninin herhangi bir parçasını dahi göremiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neden bir şeye sarılmış paket gibi hissediyordu kendini? Hayatın garip bir tezahürü olsa gerekti. Bu kadar basit olabilir mi? Bu kadar sıradan ve anlamsız! Hayatın olduğu yerde sıradanlıktan bahsedilebilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Işık hızı 299,792,458 m/sn'dir. Acı insanoğlunun bedenini 106 m/sn'de geçer. Hapşırık bile 160 sn/km'ye ulaşır. Peki! Ya hayat? Yaşam konusu? İşte yanınızdan vız diye geçer gider.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalama bir yaşamda kalbiniz iki milyon kez atar. 30.283LT tükürük ve 560 km saç üretirsin. Altı fil ağırlığında yemek yersin. Hayat gerçekten şaşırtıcı değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Yalnızlığın ruhumuza nasıl hükmettiğini hiç düşündün mü? Neler hissettirdiğini, neler yaptırdığını ve neler düşündürdüğünü?”&lt;br /&gt;-“Ne gibi?”&lt;br /&gt;-“Kalabalık içinde olsan bile kendini yalnız hissetmen gibi. Kendi başına olsan kendini hiç yalnız hissetmemen, bizzat kendi farkında olman ve yüzeysellikten uzaklaşmak gibi!”&lt;br /&gt;-“Anlayamıyorum ki!”&lt;br /&gt;-“Ama eğer yalnız başınaysan duvarlarla istediğin gibi konuşabilirsin karanlık odanda. Duvarın seni görmesine, senin duvarı görmene gerek yoktur. Sabahlara kadar, istediğin gibi ve bizzat olduğun, olduğun ‘sen’ gibi rahat rahat konuşabilirsin. Kalabalıklar yabancılaştırır!”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden bedeni karıncalanmaya başladı. Ama bedeninin neresi karıncalanmıştı? Anlayamadı bir türlü. Aslında buna karıncalanma da denilemezdi. Sanki bir şeyler üzerinde geziniyor ve kaşınma ihtiyacını doğuruyordu. Belki çiyan, belki karıncaydı üzerinde gezinen. Ya da yılan! Ama kapkaranlıktı. Hiçbir şey göremiyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ölümün en büyük öğretmen olduğu söylenir. Ölüm söz konusu olduğunda bir çok şeyin kifayetsiz kaldığı söylenir. Cennet ve cehennemin nasıl bir yer olduğu hakkında fikrimiz bile yoktur. Bazılarının varlıklarına dair inançları bile yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu karanlık yerde içi inanılmaz sıkılıyordu. Hareket kabiliyeti sınırlanmış gibiydi. Ne sınırlanması! Hiç hareket edemiyordu ki! Aslında dudaklarını oynatamıyordu dahi. Bedenine ait tüm hareket kabiliyeti sihirli bir değnekle üzerinden tamamen alınmıştı sanki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sessizlik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karanlık...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hareketsizlik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortalama bir yaşam, başarı ve başarısızlıklarla doludur. Büyük aşklar ve küçük yıkımlar beraberinde gelir. Mutlu kılan çikolatalar, tüylerinizi diken diken eden melodiler, ruhunuzu ve ufkunuzu açan hayal gücü tavan yapmış görsel sanatlar ve edebi eserler, sahip olduğunuz ufacık odalar, dikkatimizi bile çekmeyecek rast gele yaşamlar ve ayakkabılar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sıradan görünüyorlar değil mi? Korkunç derecede normal ve oldukça şaşırtıcı. Farkında olmamız gereken her şey burada. Hem de şimdi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir nefes alın ve bir kerede yutun! Hayat yanımızdan akıp geçiyor ve sonra, birdenbire, o… gerçekliğe ulaşırsınız..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden gülümsedi. Gülümsemesi kesinlikle maskeden ibaret değildi. Gülümsedi... Birden ağzına toprak dolmaya başladı ve de tüm bedenine. Tek duyduğu, küreğin çıkardığı ses ve küreği hareket ettiren ellerin sahibinin nefesiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlardan hiçbir iz yoktu. Kürek çalan bir adamdan başka! Ve hiç hareket edemiyordu... Bembeyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Bedenine serpilen topraklarla, aklığı benliğini kaybediyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat gerçek ve korkarsın. O yüzden.. İş işten geçmeden;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Derin bir nefes alın ve bir kerede yutun!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-2723216441293726503?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/2723216441293726503/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=2723216441293726503&amp;isPopup=true' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2723216441293726503'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2723216441293726503'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/02/hayat-fsldar.html' title='Hayat Fısıldar'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVOwSTyO9OI/AAAAAAAABf0/RRbsq0dGLG0/s72-c/life%2Band%2Bstair.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-3597141077367209379</id><published>2011-02-09T10:35:00.005+02:00</published><updated>2011-02-09T10:41:56.941+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Control Denied: Kırılgan Sanat ve Varoluş</title><content type='html'>&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVJSEvj2RnI/AAAAAAAABfc/FcYyyUEUnuc/s1600/the%2Bfragile%2Bart%2Bof%2Bexistence.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 400px;" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVJSEvj2RnI/AAAAAAAABfc/FcYyyUEUnuc/s400/the%2Bfragile%2Bart%2Bof%2Bexistence.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571605930450503282" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Teknik müzik olgusunun limitlerini zorlamak, müzikal yaratıcılığın her türlüsünü beyinlere yerleştirmek, toplum-insanlık-felsefe üzerine filozofça düşünceleri tarif edilmesi zor şekilde lanse etmek, içeriğinde yer yer kalpleri burkucu melodileri içermek, gerçek Heavy Metal olgusunu icra etmek noktasında, karşımıza müziğin üst limitine basmış Control Denied ismi çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Control Denied, 1995 yılında Death grubunun kurucusu ve 2001 yılında ölen Chuck Schuldiner tarafından kuruldu. 1995 yılında Death adıyla çıkarılmış olan ‘Symbolic’ eseri, Chuck’ın müzikal yaşamında artık daha farklı yönlere gideceğinin sinyallerini vermiş gibiydi. Müzikal bakış açısı daha teknik ve melodik yollara gitmişti. Böyle bir grubun kurulması kafalarda soru işaretleri bırakmıştı.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Vokal görevini Tim Aymar’a bırakan Chuck neden vokalleri üstlenmemiş ve yeni bir vokale ihtiyaç duymuştu? Ayrıca Death grubu dururken Control Denied nereden çıkmıştı? Çünkü, Chuck’ın 1995 yılında çıkan ‘Symbolic’ albümünden sonra müzikal gidişatı kıblesini iyice bulmuş gibiydi. Amaç; eski şatafatlı Death Metal öğelerinden iyice kopup daha teknik ve melodik müzikten demetler sunmak, Heavy müziği etiketlere sokmadan gerçek Heavy Metal’i icra etmek, kötüye giden bir endüstride doğru adımların atılmasını sağlamak, müzikal yaratıcılık-toplumsal, felsefi, hayat anlamı içeren lirik zenginliği-müzikal tekniğin bir potada eritilmesi ve daha önce hiç adım atılmamış ormanlara baltayla girmekti. Bu çizgiyle yola çıkan Chuck; tamamen müziğe adapte olabilmek, rifflerinde en teknik, hissi, ustalıklı malzemeleri sunabilmek için vokal görevinden uzaklaşmak ve Control Denied’da tamamıyla gitarlara odaklanmak istemiştir. Ayrıca yeni müzikal perspektif Death adı altında sunulamazdı. Death kendisini kabul ettirmiş ve belli bir çizgiye sahip olan oturmuş bir gruptu ve yapılacak yeni şeyler Death adıyla yapılamaz, yeni bir projeyle yeni perspektifler sunulabilirdi. Chuck, Control Denied’da vokalin her türlüsünden uzak duracak ve gitar virtüözlüğü açısından parmaklarının hünerini sergileyecekti.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVJSKCT2muI/AAAAAAAABfk/y3TFJ0R3Dwc/s1600/control%2Bdenied.jpg"&gt;&lt;img style="display: block; margin: 0px auto 10px; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 364px;" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVJSKCT2muI/AAAAAAAABfk/y3TFJ0R3Dwc/s400/control%2Bdenied.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5571606021383035618" border="0" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;Beklentiler 1999’da Nuclear Blast etiketiyle çıkan THE FRAGILE ART OF EXISTENCE albümüyle boşa çıkarılmadı ve Death grubuyla ortaya konulan çizgiden farklı olarak teknik, progressive bir heavy metal eseri ortaya konuldu. Ama albümün içinde Power öğelerinin barındığını es geçmemek lazım.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div style="text-align: justify;"&gt;&lt;br /&gt;Albümdeki müzikal çizgi bir çok şeyi aşmıştı, inanılmaz ritmik ve müzikal uyum söz konusuydu. Her parçaya ayrı ayrı nüfuz etmiş özel Chuck Schuldiner soloları, hayatın anlamını bizlere o kadar iyi sunuyordu ki ciğerlerimizin söküldüğünü, hayatın bir çok manasına ulaştığımızı ve aynı zamanda içlerimizi burkucu enstantaneleri de görüyorduk. Vokalist Tim Aymar’ın ses yapısı albüme o kadar çok şey katıyordu ki Chuck’ın dediği gibi söz konusu çığlıklar karşısında dizlerimiz yere kapaklanıyordu. Çünkü albümde aktarılan insanlık, toplum, felsefe, hayat gerçekleri ve doğruları takip etmek gibi liriksel yapı, Tim Aymar’ın vokal çizgisinde temiz giderken bir anda attığı çığlıklarla yerli yerine oturuyordu. Liriksel bağlamda Death’in son albümleriyle ortak içerikler söz konusuydu ve ilginç olan, söz konusu lirikler albümden 2-3 yıl önce yazılmıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Control Denied grubuyla bize sunulan ‘The Fragile Art Of Existence’ eseri, Chuck’ın bize son hediyesi olmuştur. Ama asıl acı olanı; bu kadar muhteşem bir grubun, virtüözler topluluğunun, gerçek ve teknik Heavy Metal olgusunun köküne basan bir müzikal anlayışın, dünya üzerinde pek etki yaratmaması ve hak ettiği ilgiyi piyasada görememesi, ancak underground piyasada görebilmesidir.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-weight: bold; color: rgb(255, 0, 0);"&gt;The Fragile Art of Existence / Varoluşun Kırılgan Sanatı&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı mekan, farklı zaman, aynı kovalayış&lt;br /&gt;Farklı bir yöntem&lt;br /&gt;İyileşmek için bir şans, gerçekleri kabullenmek&lt;br /&gt;Gerekli dersi almak için&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eldeki bir fırçayla&lt;br /&gt;Görebileceğimiz resmi çizmek için&lt;br /&gt;Ve sevmek için&lt;br /&gt;Önsezi açıktır, korkuyla doludur&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diyelim ki geleceği karşılayamayacağım&lt;br /&gt;Ama başarılı bir şekilde değişebilmek için&lt;br /&gt;Geçmişteki gözyaşları ve acılarla&lt;br /&gt;Bilgelik kazandım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluşun kırılgan sanatı&lt;br /&gt;Israrla yoldan sapmadan diri kalabilmektir&lt;br /&gt;Varoluşun kırılgan sanatı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Merhamet duygusu için zaman yok&lt;br /&gt;Sahip olabileceğimiz mesken için zaman yok&lt;br /&gt;Ama şimdilik!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tehlikeyi göze al ve şansa bırak&lt;br /&gt;Gönülde ve ruhta zerrelerden güvendesin&lt;br /&gt;Kendi değeri olmayanlarca üretilmiş hükümsüzlük&lt;br /&gt;Ve hayallerinin hiçbir hissi olmayan&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe title="YouTube video player" src="http://www.youtube.com/embed/ipERbKaFFAk" allowfullscreen="" width="480" frameborder="0" height="390"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-3597141077367209379?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/3597141077367209379/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=3597141077367209379&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3597141077367209379'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3597141077367209379'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/02/control-denied-krlgan-sanat-ve-varolus.html' title='Control Denied: Kırılgan Sanat ve Varoluş'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TVJSEvj2RnI/AAAAAAAABfc/FcYyyUEUnuc/s72-c/the%2Bfragile%2Bart%2Bof%2Bexistence.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-2067257141126727288</id><published>2011-01-27T10:30:00.008+02:00</published><updated>2011-01-27T10:46:03.168+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><title type='text'>Secret Garden: Alice, Beyaz Tavşan, Denizkızı ve Su Kabarcıklarında Kaybolmak</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEtldqw7vI/AAAAAAAABew/6PxrO-0qsyc/s1600/secret%2Bgarden.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 296px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566780736049049330" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEtldqw7vI/AAAAAAAABew/6PxrO-0qsyc/s400/secret%2Bgarden.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Eğilmiş, prensi alnından öpmüş.&lt;br /&gt;Önce hançere, sonra prense bakmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birden kızın elindeki hançer titremeye başlamış.&lt;br /&gt;Hançeri dalgalara fırlatmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş ışınları denizi aydınlatıyorken&lt;br /&gt;denizkızı kendini sulara bırakmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;..ve denizkızı, denizdeki&lt;br /&gt;su kabarcıklarından biri olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük deniz kızı gökyüzüne&lt;br /&gt;doğru çıkıp yok olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat her yönüyle fena halde savaşa benzer. Mücadeleye benzer. Karun gibi zengin olsanız da, tek göz odada yaşayan fakir bir insan olsanız da bir çok problem yakanızı bırakmaz. Bazen hiçbir şey istediğiniz gibi olmaz. İnsanoğlu seçimleriyle yaşar. Önünüzdeki seçimlerden birini seçmeniz demek, diğer tüm seçenekleri öldürmeniz demek. Tek vuruşluk bir haktır bu ve bu yönüyle fena halde ‘golden shoot’a benzer. Tercih edilmeyen seçenekler için son vuruşu yapmışsınızdır. Duyumsadığınız sevgi ve aşk da bu problemlerden biridir. Karun gibi zengin olmanız, delicesine bağlandığınız fakir bir insana sorunsuz sahip olabilmenizi sağlamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEtsbapOVI/AAAAAAAABe4/hpEtwBSxq64/s1600/alice_in_wonderland_2000.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566780855703648594" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEtsbapOVI/AAAAAAAABe4/hpEtwBSxq64/s400/alice_in_wonderland_2000.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Lewis Carroll, Alice ve beyaz tavşan karakterini yarattığında, eserinin dünyaya damga vuracağını ve bir çok felsefi alanda didik didik incelenip, bir çok hayat sekmesinde öncü olarak dikkate alınacağını biliyor muydu, orası muammadır. 19. yüzyılda yaratılmış bir eser yıllarca irdelendi. Beyaz tavşanın peşinden koşturan nice insanoğlu oldu. Olaya basit gözle bakanlar için Alice bir çocuk karakteri, öykü de bir çocuk öyküsüdür. Ama gerçek öyle değildir. Bu öykünün içinde hayatın gizemleri yatar. Seçimlerimiz yatar.Neyi tercih ettiğimiz, hayatımızı nasıl yaşayacağımız, gerçek ile hayal gücü arasında dünyaya nasıl sarılacağımız söz konusudur. Bazılarımız için hayal gücü gerçeğin de ötesidir. Hatta gerçeğin ta kendisidir. Hayallerimizde yaşarız ve gerçekleri yaşayanlardan daha mutluyken buluruz kendimizi. Alice gibi hayallerinin peşinde koşanlar kendi tercihlerini yapmışlardır. İnsanüstü bir yaşam kuyusunun içine düşmüşlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aşk hiç ama hiç kolay bir şey değildir. En zor savaşlardan biridir. Alice, Beyaz Tavşan’a nereye gideceğini sorduğunda, Beyaz Tavşan istediği yere gidebileceğini söylemişti. Alice bir türlü emin olamamıştı. Gideceği yer neresiydi? Nereye gitmeliydi? Beyaz Tavşan, bunu kendisinin seçmesi gerektiğini söylemiş ve hangi yolu seçerse seçsin yola devam edeceğini ve gitmesi gereken yere gideceğini söylemişti. Çünkü hangi yolu seçerseniz seçin, ulaşacağınız bir nokta vardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya da deniz kızı gibi su kabarcıkları arasında kaybolur gidersiniz. Bir hayatı yaşamak, bir aşkı yaşamak bazen denizkızı olmayı gerektirir. Hayatta var olmanıza rağmen aslında yok olmanızı gerektirir. Oradasınızdır ama yoksunuzdur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bunca kelamı neden ettim? Denizkızı’ndan girip neden Alice’den çıktık? Neden fantastik dünyalara yol aldık ve Denizkızı ile birlikte bilinmeze yol aldık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEt4RXWgcI/AAAAAAAABfA/z3uTXWiYius/s1600/gil%2Bra%2Bim.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 316px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566781059163914690" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEt4RXWgcI/AAAAAAAABfA/z3uTXWiYius/s400/gil%2Bra%2Bim.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Hepsi Secret Garden adı verilen, ölümcül bir Güney Kore dizisi yüzünden.. Kim Joo Won, harika görünüşlü fakat kibirli ve çocukça bir adamdır. Gil Ra-Im ise gözde aktrislerin bile kıskandığı, savaş sanatları bilgisi olan aksiyon filmlerinin dublörü olan bir kızdır. Kim Joo Won bir karun kadar zenginken, Gil Ra-Im tek göz odada yaşayan fakir bir kızdır. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin ve hayatları o noktadan sonra eskisi gibi olmayacaktır. Bir savaş başlamıştır. Aşk savaşı ve mücadelesi.. Bir gün tuhaf bir eve girerler. Evdeki yaşlı kadın onlara içmeleri için likör ikram eder. Ertesi gün ikili uyandıklarında, bedenleri ve ruhlarının yer değiştiğini görürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ikilinin yaşamları fantastik bir yolculuktur aslında. Aşklarını en güzel ifade edebilecek şey Denizkızı öyküsüdür. Sık sık okudukları “Alice Harikalar Diyarı’nda” eseriyle birbirlerine atıfta bulunurlar yaşamlarında. Bu öyle zor bir aşk öyküsüdür ki, birinin su kabarcıkları gibi patlayıp yok olması gerekebilir. Zor bir yaşam yaşaması gerekebilir. Bu iki harika öyküye atıfta bulunan dizi, bu muhteşem fantastik dokumalarını insanüstü yoğun ve duygusal müziklerle birleştirdiğinde şu an yaşadığınız hayattan kopup gittiğinizi görüyorsunuz. Aslında bu diziyi izleyenlerin her biri Alice’dir. Alice gibi kuyuya düşmüş ve hayallerinde yaşamaya başlamıştır. Bu diziye gömüldüğümde derin kuyuya düşüyor ve hayallerin içindeki gerçekliklere ulaşıyorum. İnanılmaz mutlu oluyorum. Vurucu sahnelerde hemen araya giren o müziklerle ise neye uğradığımı şaşırıyorum. Karakterler güldüğünde gülüyor, ağladığında ağlıyorum. Saflığın ve masumiyetin dokunuşlarını duyumsuyorum; alnımda, kalbimde ve beynimde. Dizinin çekildiği bazı mekanların cennet dokumaları tadında olması vurucu bir etkide bulunuyor. Tıpkı Alice’in yolunu kaybettiği orman gibi.. Hiç bitmesin istiyor insan. Bu öykü hiç bitmesin istiyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEuOX82i7I/AAAAAAAABfQ/cbZYlAUzFXU/s1600/Watch-Secret-Garden-Korean-Drama-Episode-20-Online.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566781438888938418" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEuOX82i7I/AAAAAAAABfQ/cbZYlAUzFXU/s400/Watch-Secret-Garden-Korean-Drama-Episode-20-Online.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dizinin müzikleri için sayfalar dolusu yazmak lazım. Bunca duygu yoğunluğunu bu kadar birebir kapsayan ve cuk diye oturan nadide şaheserleri yazabilmek insanüstü bir ruh hali olsa gerek. Hiç tarzım olmamasına rağmen bu müzikleri o sahnelerle izlediğimde gözyaşlarıma hakim olamadım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;20 bölümlük dizi, özellikle onlu bölümlere geldiğinde dayanılmaz bir ruha haline bürünüyor. O bölüme kadar sürekli gülen, eğlenen, kopan sizler, büyük bir duygusal fırtına ve hayaller dünyasında koşturmaya başlıyorsunuz. Kaldıramıyorsunuz. O yoğunluğu kaldıramıyorsunuz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güney Kore görsel sanatında ince bir nüans var. Büyük bir masumiyet ve saflık var. Müthiş bir oyunculuk var. Onlu bölümlere geldiğinde her bölümüyle “A Moment to Remember” tadını almaya başlıyorsunuz. Misal bu filmi dış mihraklar yapsa aynı etkiyi alamazsanız. Bu Güney Korelilerin DNA’sına nüfuz etmiş hastalıklı bir ruh hali olsa gerek. Bu DNA yapısı size evriliyor. Sanat denen şey budur diyorsunuz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kim Denizkızı olacaktır? Kim Joo Won mu, Gil Ra-Im mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizi boyunca iki ana karakterin birbirlerine atıfta bulunduğu ve aşklarını ifade ettikleri Denizkızı öyküsü nedir peki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEuGfG-M-I/AAAAAAAABfI/5zj4gRe5aaE/s1600/mermaid.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 328px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5566781303371477986" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEuGfG-M-I/AAAAAAAABfI/5zj4gRe5aaE/s400/mermaid.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Denizkızının, su kabarcıklarından biri olup ölmemesi için ya prensin ya da denizkızının ölmesi gerekiyor. Büyücü bir hançer verip güneş doğmadan önce prensin kalbine saplamasını söyler: “Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar denizkızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük deniz kızı prensi alnından öper. Önce hançere, sonra prense bakar. Kıyamaz. Derken vakit dolar. Birden kızın elindeki hançer titremeye başlar. Hançeri hızla, uzaklara, dalgalara doğru fırlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Güneş ışınları dalgaları aydınlatıyordur. Vücudu hemen eriyiverir. Köpük haline gelir. Köpükler üzerindeki, minik baloncuklardan biridir artık. Bütün baloncuklar havada uçuşuyordur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Küçük deniz kızı yükseğe, hep daha yükseğe çıkar. Köpükten ve diğer baloncuklardan uzaklaşır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Nereye gideceğim şimdi?” diye sorar, kendi kendine.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;-“Gök kızlarının yanına”, der baloncuklardan biri. “Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlar. Prense son kez bakıp gülümser. Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselip kaybolurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayat gizemli bahçede kaybolmak gibi değil midir zaten? Bu dizi belki de dünyanın en iyi dramalarından biri. Beni Six Feet Under kadar yerin dibine gömmüş bir mükemmellik..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve işte dizinin o ölümcül parçaları.. Hiç tarzım olmamasına rağmen beni yıkan bu parçaları, dizinin yoğunluğuna bağlamak lazım..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe class="youtube-player" title="YouTube video player" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/oUWAcQoGdOY" frameborder="0" width="480" type="text/html"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe class="youtube-player" title="YouTube video player" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/eLIaeSYiS_U" frameborder="0" width="480" type="text/html"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;iframe class="youtube-player" title="YouTube video player" height="390" src="http://www.youtube.com/embed/PF_2PRmQHBU" frameborder="0" width="480" type="text/html"&gt;&lt;/iframe&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-2067257141126727288?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/2067257141126727288/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=2067257141126727288&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2067257141126727288'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/2067257141126727288'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/secret-garden-alice-beyaz-tavsan.html' title='Secret Garden: Alice, Beyaz Tavşan, Denizkızı ve Su Kabarcıklarında Kaybolmak'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TUEtldqw7vI/AAAAAAAABew/6PxrO-0qsyc/s72-c/secret%2Bgarden.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-3707093454454856268</id><published>2011-01-24T11:12:00.002+02:00</published><updated>2011-01-24T11:16:08.101+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>What's Heavy? (Bölüm VII - Son)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TT1DSbSlV8I/AAAAAAAABeo/SVLLtMeVMwc/s1600/abbath.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 328px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5565678698342209474" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TT1DSbSlV8I/AAAAAAAABeo/SVLLtMeVMwc/s400/abbath.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yıllardan başlayarak 96-97’li yıllara kadar geçen süreç içerisinde Black Metal büyüdükçe büyüdü, liriksel ve soundsal anlamda yeni yaratıcılıkların peşine düşüldü, akıllar zorlandı ve birbirine zıt ideolojiler çevresinde farklı bakış açıları ortaya çıktı. Özellikle absürd bakış açıları bu zamanda güçlü bir hal almıştır: Faşist bakış açıları, pagan inanışlar, bu düşüncelerin çeşitli varyasyonlarla melezleştirilmesi, her şeyi yok etmek ve kendini her şeyin ötesinde görmek... Bunların yanında sanatsal içeriğin içinde Hıristiyanlığa baş kaldırıp şeytani polemikleri yapmak da vardı. Günümüzde faşist ve milliyetçi olarak adlandırılan Black Metal olgusu aslında Norveç’te ortaya çıktı ve bu tarza Nasyonal Sosyalist Black Metal deniyordu. Bu türde aslen eski dönemlerin ve o zamandan kalma pagan inanışların, yaşadıkları iklimsel koşulların ve tepkisel bir baş kaldırışın da etkisi vardı. Ama 90’lı yılların ortasından itibaren Black Metal ideolojisinde değişimler ortaya çıktı. Yıkıcı pasajlara ve vahşi bakış açılarına hayalci ve romantik akımlar da dahil oldu. Aynı esnalarda Death Metal de bir patlama yapıp daha teknik, estetik ve vurucu bir yapıyla ağırlığını koymuştur. Ama aslında bu estetik yapının ve değişimin altında daha farklı şeyler vardı: Ticari kar elde etmek, daha fazla satmak...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Black Metal’e artık sanat ile eğlence arası bir şeyler karışmıştı ve yeni bir tarzla beraber yeni yeni fanlar bu müziğe dahil edilmiş, artık opera tınıları da yerini almıştı. Bu akımda başı geçen gruplar ise Cradle Of Filth, Dark Funeral ve Dimmu Borgir’dı. Bu yeni akımda saf Black Metal etkisinden de bazı heavy tarzı kökenlerinden de demetler sunulmuştur. Aslında eski grupların kendilerince doğru yaptığı şeyleri söz konusu Yeni Akım Black Metal grupları undergroundlıktan alıp popülarizme ve ticarete dökmüşlerdir. Eski grupların takip ettiği yoldan ufak alıntılar yapılarak, underground Black Metal ile yeni çıkan eğlence tabanlı Black Metal kaynaştırılıp medyaya pohpohlanmıştır. 1997 yılı sonrası bir çok Black Metal fanı türemeye başlamıştır ki bundan daha doğal bir şey olamazdı. Çünkü Black Metal artık melodik, elektronik ve popülist araçlara da sahip olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metal müzikte 90’lı yılların modern bakış açısı altında Death ve Black Metalin ağırlıkları çok fazla olduğu için bu gelişmelerden ayrıntılı bahsetmek doğaldır. Her iki tür modern zamanlarda farklı modern fikirleri taşımışlardır. Death Metal kaos ortamında düzeni bulmak için yenilikçi düşünceleri saf yapıyı koruyarak ifade etmiştir. Black Metal de kendisini ifade eden objelerle bilinçaltındaki öyküsel anlatım biçimini saf gürültüyle filtrelemiştir. Death Metal güçlü etkiyi, yapıyı, kesinliği ve ahenk akışlarını melodiyle desteklerken, Black Metalde ana prensip olarak melodi kullanılmış ve her parçada ahenk zikzaklı bir görünüm çizmiştir. Death Metal genelde arka planda kalıp underground bir yapıda ticari olmadan devam ederken Black Metal’de bazı pasajlar oldukça ticari kaçmıştır. Death Metal yılların birikimi sonucunda daha hümanist ve sanatsal bir yön çizerken Black Metal, izleyicileri görünümüyle provoke ederek mantıklı sosyal konumları, korkuları küçük görüyordu. Bütün maddelere karşı iştah duymak, maddiyatçı insanları incelemek, ölümden ve eziyet olgusundan korkmayı inkar etmek, kontrol edilemeyen ve çılgın insanların dolu olduğu dünyadan pasajlar aksettirmek Death Metalin son zamanlarda taşıdığı ideolojilerdi. Yeni Black Metal akımları eskilerin sert düşüncelerinin ötesine giderek daha seçilir melodilere akıp, yaratıcılıklarını kullanarak daha geniş kompozisyonlara kayarak seçilebilir ideolojileri de aktarmışlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar ilerledikçe ve modern zaman pasajları bizi bire bir kapsamışken her Metal müzik tarzı kendi tekniğini, soundunu, ilhamlarını fazlasıyla gözler önüne sermişti ve bu kadar çok sesli, teknolojik olarak ilerlemiş bir dünya üzerinde bir çok sound karınca sürüsü gibi yer bulmuştu. Artık müzikal tarzları ayırabilmek ve etiketlendirebilmek daha güç olmuştu. Çünkü katıksız olarak bir türe bağlı kalan grupları eskisi gibi görmek pek mümkün değildi. 2000’li yıllara gelinmişti ve artık ortada karınca sürüsü gibi türler, gruplar, ideolojiler gırla gidiyordu. Son dönemlerin ideolojik boyutlarından kesitler sunabilmemiz o kadar zor ki teknoloji, dünyanın iyice gelişmesi, global, kapitalist düzenin ve reklam alanlarının büyümesi, internet gibi bir teknolojinin artık Metal arenasında da çok etkili olması gibi nedenlerle Metal arenası çok hareketli bir yön kazanmıştır. Diğer yandan geçmişte belli müzikal kalıplarını koruyan bir çok grup değişik teknikleri gözler önüne sermişler ve herhangi bir türe katıksız olarak bağlı kalabildiklerini söyleyebilmemiz çok güç olmuştur. Aslında uygulanan yeni sanatlarda etiketlendirmeye gitmektense herhangi bir tür içine girme derdi olmadan bizzat yapılmak istenen tür yapılmıştır. İster samimi olsun, ister herhangi bir türe bağımlı olunmak istensin, ister piyasa amaçlı olsun, ister underground amaçlı olsun... Bu dönem aynı zamanda bir çok kavganın da yaşadığı dönemdir. Ortaya çıkan yeni Hardcore akımı, Nu Metal, endüstriyel ve elektronik bazı grupların gerçek Metal müziği yaralayıp yaralamadığı, ideolojik ve felsefi açıdan ne kadar doyurucu, gerçekçi, samimi ve olgun olduğu sürekli tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalar her zaman sürmekte ve Nu Metal gibi tarzlar Heavy Metal tarzı içinde düşünülmemiştir bazı kesimlerce. Artık günümüzde kulaklarımıza salgılanan sayısız müzikal yelpazeyi, felsefe ve ideolojiyi toparlayabilmemiz çok güç ama tam şu anda olan her şeyi, şu an bire bir yaşayan bireyler olarak görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-3707093454454856268?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/3707093454454856268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=3707093454454856268&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3707093454454856268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3707093454454856268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/whats-heavy-bolum-vii-son.html' title='What&apos;s Heavy? (Bölüm VII - Son)'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TT1DSbSlV8I/AAAAAAAABeo/SVLLtMeVMwc/s72-c/abbath.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8774138956657262009</id><published>2011-01-17T11:30:00.000+02:00</published><updated>2011-01-17T11:32:27.934+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Koşulsuz Biat İsteyen Güruh</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTQMn60SnzI/AAAAAAAABeg/GsIpiTrHx9M/s1600/1000x.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 251px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5563085319652417330" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTQMn60SnzI/AAAAAAAABeg/GsIpiTrHx9M/s400/1000x.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Cumartesi günü rüya gibi bir gündü benim için. Tam bir heyecan fırtınası yaşıyordum. İçim içime sığmıyordu. Çok ama çok mutluydum. Galatasaray yeni mabedine kavuşacaktı. Kanal D’yi açtığımda gördüğüm görüntü karşısında şoke olmuştum. İnanılmaz bir mabetti gördüğüm. Ellerim buz kesmiş ve ekran başına mıhlanıp kalmıştım. Ta ki garip bir adamın, sanki tüm Galatasaray taraftarlarını cellada yolluyormuş gibi elini kolunu sallayarak, hesap sorarmış gibi zırlayarak ve tüm bunlar yetmemiz gibi 106 yıllık Galatasaray’ı aciz göstererek, küçümseyerek ve de o da yetmezmiş gibi rahmetli başkanımız Özhan Canaydın’ı bir nevi ezik haline dönüştürerek cinnet getirmemize sebep olana kadar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray taraftarı aptal değildir. Bir koyun hiç değildir. Kulübü için yapılan bir mabet için saçma sapan bir demeci sineye çekecek kadar salak hiç değildir. Bir stad yapıldı diye biat edecek kadar yalaka hiç değildir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz bu taraftarı, seçimler öncesi oy çalabilmek için vatandaşlara kömür, beyaz eşya ve gıda malzemeleri verdiğiniz gibi dönüştüreceğinizi mi sandınız? “Bana ekmek verdi, ben de oyumu ona vermeliyim o halde” düşüncesine sahip olduğunu mu sandınız? Kimin parasını kime veriyorsunuz? Babanızın parasını mı? Yoksa, o hiç sevmediğimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün temellerini attığı ve o temeli yıkmak için yapmadık şey bırakmadığınız devletin, halkın parasını mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer siz, sizden çok daha büyük olan, hatta yaş olarak Türkiye Cumhuriyeti’nden bile yaşlı olan, bu ülkeye sayısız başarıları getirmiş, en kötü dönemlerinde ülkesini gururlandırmış, milyar dolara yapamayacağınız ülke tanıtımını yapabilmiş, ismini Uganda, Madagaskar, Alaska, Japonya, Şili’ye kadar duyurarak ülkesinin varlığını büyük bir gururla yaşatan ve Galatasaray dendiğinde Türkiye’yi akıllara getirterek sizin bile asla yapamayacağınız bir güzelliği yapmış bir kulübe sanki sadaka vermişsiniz gibi bu dev çınarı aşağılayamazsınız. Halkın parasıyla yeterince ceplerinizi doldururken, bu ülkeyi tanıtmak için milyar dolarlarla yapamayacağınız tanıtımı yaparak sizden daha fazla ülke tanıtımına katkıda bulunmuş yüzyıllık çınarla raks edemezsiniz! Bu yüzyıllık çınarın en saygıdeğer ve en önünde eğilesi başkanlarından birine ezik muamelesi çekemezsiniz! Bir rahmetlinin arkasından konuşamazsınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devlet, yönetim kadrosundan müşavirlerine kadar devletliğini bilecek. Halkın neden dellendiğini de çok iyi bilecek. Bunu iyi sorgulayacak ve adımını ona göre atacak. Eğer siz, olayı siyasi bir şova dönüştürmek isterseniz, biz olmasak bunlar köpek gibi sürünecekti edebiyatı yaparsanız, sizi aç dağ kurtlarının önüne atılan et parçası gibi paramparça ederler! Devletliğini bileceksin ve haykıran vatandaşına köpek muamelesi çekmeyeceksin. Hele babası belli olmayan dersen, sen devlet falan değilsindir. Daha halkının tepkisini sineye çekemeyen, ona adam gibi davranmasını bilmeyen, onu geçtim galeyana getirilmiş halkına orospu çocuğu diyen güruhlar ülke falan yönetemez. Ülke yönetemeyeceklerini gelen her tepkide saçma sapan tepki göstererek belli ediyorlar zaten. Onlar analarımıza bile “gitmesi” gereken bir güruh gözüyle bakarken, isterlerse tüm milletin cebine paraları koysunlar, adamlıklarının bir yere kadar olduğunu bilecekler. Bu halk icabında kızar, bağırır çağırır, tepkisini koyar. Bu halk olmazsa siz bir hiçsiniz. Bu halk için var olmanız gerektiği halde her gelen hükümetler gibi kendi kesenizi doldurmaktan da geri durmazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer dininiz, kitabınız, Allah’ınız varsa, o ağzınızdan hiç eksik etmediğiniz Allah’ının yapılan bir iş sonrası böbürlenmemen gerektiğini, bir karşılık beklememen gerektiğini, mütevazı olman gerektiğini ve kibirin hiç iyi bir halt olmadığını söylediğini de iyi bilmelisin. Ayrıca biat kavramının sizin gibilere değil, yüzyıllar önce ehlibeyte, halifeye olduğunu da bilmeniz lazım. Siz ne ehlibeytsiniz, ne de halife! Halk size biat etmez. Siz halka hizmet için varsınız. Ve siz bu hizmeti verirken kendi babanızın parasını harcamıyorsunuz. Yine halktan aldığınız paralarla veriyorsunuz. Siz bu halka aldığı benzine karşılık 4 TL ödetirken, bu 4 liranın 2 lirasını ÖTV diye kasanıza atıyorsunuz. 2 liralık malı halka 4 liraya kakalıyorsunuz. Sonra da bu halktan koyun olmasını ve biat etmesini bekliyorsunuz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz siz olun, sakın bir daha Galatasaray’a sadaka vermişsiniz gibi laf yapmayın. Eğer laf yapmaya devam ederseniz size bunun hesabını sandıklarda soracak 20 küsur milyon Galatasaraylı var. Sakın ola, bu halkı tehdit etmeyin. Sakın ola bu halktan biat beklemeyin. Sizin işiniz hizmet. Sizin işiniz sadece hizmet etmek. Sadece yapmanız gereken şeyleri yapmanız. Bu sizin göreviniz. Eğer futbolda turnuva düzenlemek istiyorsanız ki istiyorsunuz, eliniz mahkum yapacaksınız böyle spor komplekslerini. Zaten mecbursunuz! Sadece Galatasaray için değil, diğer kulüpler için de yapacaksınız. Bu sizin sorumluluğuz zaten. Turnuva düzenleyeceğim diyorsan mecbursun arkadaş! Başbakan çekip gidince kendileri de çekip giden kulüp başkanlarının aklında olan şey de budur. Çünkü bilir ki, oraya terk etmezse başına bir iş gelebilir, belki bir spor kompleksi kapamayabilir. Ruhunuz yalaka sizin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özür dilemesi gereken Galatasaray taraftarı değildir. Özür dilemesi gereken, o Gollum gözleriyle adeta küfreder gibi konuşarak, resmen hakaret ederek konuşan zattır. Sadece stadyumdaki 40 bin taraftarı değil, tüm Galatasaraylıları öfkelendiren o zattır. 106 yıllık çınarı aşağılayarak konuşan ve rahmetli bir insana ezik muamelesi çeken o zattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sakın ola böbürlenmeyin, “biz yaptık, biz ettik, biat edin ulan” diye böbürlenmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizden büyük Allah var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sizden büyük Galatasaray var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu halk zamanı gelince hesap soracak sizden. 25 milyonluk nüfusuyla.. Sizden çok daha büyük olan mevcudiyetiyle. Halk sizin karşınızdayken karşınızda önünüzün iliklenmesini isteyebilirsiniz ama Galatasaray dendiği zaman sizin önünüzü iliklemeniz lazım. Çünkü sizler yokken bile Galatasaray bu ülkeye hizmet ediyordu. Hem de 500 yıllık geçmişiyle. Yaşınız kaç, başınız kaç? Sadakaymış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halk sizin önünüzde eğilmez. Siz halkın önünde eğilirsiniz. Ve bu halka orospu çocuğu diyemezsiniz. İşte siz busunuz. Ruhunuz, kalbiniz bu.. Ve bu ruh, kalp, koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni yönetiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gittiği her yerde yuhalanan bir kitle, %47’yi nasıl çıkarıyor anlamak mümkün değil. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8774138956657262009?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8774138956657262009/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8774138956657262009&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8774138956657262009'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8774138956657262009'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/kosulsuz-biat-isteyen-guruh.html' title='Koşulsuz Biat İsteyen Güruh'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTQMn60SnzI/AAAAAAAABeg/GsIpiTrHx9M/s72-c/1000x.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6763480251566100205</id><published>2011-01-14T11:37:00.002+02:00</published><updated>2011-01-14T11:43:05.076+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Ölüme Rağmen Hayata Sarılmak</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTAZvoW62sI/AAAAAAAABeQ/mNdYZjtnSjw/s1600/life%2Bmusic.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 323px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561973845880658626" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTAZvoW62sI/AAAAAAAABeQ/mNdYZjtnSjw/s400/life%2Bmusic.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Her türlü sıkıntı ve zahmetlere rağmen hayata sıkı sıkıya bağlanmayı severim. Mücadele etmeyi, bir şeyleri sorgulamayı, bazen her şey istendiği gibi gitmese bile ayakta durabilmeyi ve hep savaşmayı severim. Hiçbir şey yapmadan, her şeyin önümde serilemeyeceğini bilecek ve anlayacak kadar büyüdüm. Tüm çevremden kıskançlık dalgaları ve hoşnutsuzluklar bana doğru yayılsa, bundan yeri gelince bıkkınlık hissetsem bile, hatta en karanlık dehlizlere düşsem de bilirim ki oradan yine çıkarım. En derin kuyudan bile. Bu, biz insanoğluna ait bir güç. Özel bir güç. Hayata nasıl bakabildiğimiz ile ilgili bir meseleden başka bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar basit olamaz ki ama diye muhakkak soracaktır insanoğlu. Değildir. O kadar basit değildir. Burada yaşamın bizlere verdiklerinden bahsediyoruz. Yaşamın kendisinden. Bize sürekli bir şeyler hissettiren yoğunluklarından. Bu kadar şeyin yaşandığı doluluklar basit olamaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mücadele ve savaşmak ne kadar hayata dahilse, sıkıntı ve sorunlar da hayatın bir parçası. Olduğu gibi kabul etmemiz gerekir bazen. Tüm her şey üst üste gelse bile bazı şeylerden vazgeçmek, yerkürenin en garip varlıkları olan biz insanoğluna yakışacak bir şey değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen canım çok sıkılır gerçekten. Bazen hayıflanırım. Dünyanın en güçlü insanı değilim. Dünyanın en savaşçı ve mücadeleci insanı da değilim. Duygularım var. Hassaslaştığım ve derine düştüğüm anlar var. Depresif boyutlara düşecek olmam da söz konusu yeri gelince.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama bir şey olur. Basit bir şey. Kulağıma basit bir melodi çalınır. Daha ilk tınıları ile birlikte beni depresif, hüzünlü dünyadan alır, mutluluğa götürür. O anki hislerimi değiştirir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte o an dünyanın en güçlü insanıyım. Dünyanın en savaşçı ve mücadeleci insanıyım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTAag3uah3I/AAAAAAAABeY/zTaPAwYaYic/s1600/Gotthard%252B_official.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561974691819325298" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTAag3uah3I/AAAAAAAABeY/zTaPAwYaYic/s400/Gotthard%252B_official.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Çünkü Hard Rock tarihinin gelmiş geçmiş en mükemmel şeylerinden biri olan Gotthard, Tomorrow’s Just Begun ile bana ayarı çoktan vermiştir. Rock müzik dünyasının en iyi seslerinden biri olan Steve Lee’yi geçtiğimiz Ekim ayında bir trafik kazasına kurban veren grup, Steve Lee’nin sesinden bu duyguları bana yaşattığında ölümün getirdiği kırılganlık da ayreten ruhumu esir alıyor. Hayat bu çünkü..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Gotthard – Tomorrow’s Just Begun&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kafanı kaldır ve çevrene bak&lt;br /&gt;Gördüğün şeylerden hoşlanmayabilirsin&lt;br /&gt;Omuzlarının üzerinde ağır bir yük&lt;br /&gt;Ve özgürlüğün için hiçbir şey yapamayabilirsin&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam et&lt;br /&gt;Hayatını yaşa, kendin için ve yalnız&lt;br /&gt;Hiçbir şeyin kontrol etmesine izin vermeden&lt;br /&gt;Bu elinde olan bir şey, sağlayabilirsin&lt;br /&gt;Çünkü yarın henüz başladı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gözlerindedir, özgürlük umudu&lt;br /&gt;Kendi yolunda gidemediğini hissedersin&lt;br /&gt;Sadece beni burada bulabileceğini hatırla&lt;br /&gt;Her zaman mavi gökyüzü griye dönüşecektir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öyleyse korkmuyor musun&lt;br /&gt;Gitmekte olduğun yerlerden&lt;br /&gt;Güneşteki adayı mı arıyorsun?&lt;br /&gt;Senin ellerindedir ve yol, senin gezdiğin yoldur&lt;br /&gt;Evet, çünkü yarın henüz...&lt;br /&gt;Çünkü yarın henüz..&lt;br /&gt;Çünkü yarın henüz başladı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolunda yürürken, yeni boyutlarda&lt;br /&gt;Geçmişin yankılarını duyacaksın&lt;br /&gt;Geçmişte yaptığın şeylere bir daha bakma&lt;br /&gt;Çünkü yanlış vaatler asla bir son anlamına gelmez&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devam et&lt;br /&gt;Hayatını yaşa, kendin için ve yalnız&lt;br /&gt;Hiçbir şeyin kontrol etmesine izin vermeden&lt;br /&gt;Bu elinde olan bir şey, sağlayabilirsin&lt;br /&gt;Oh, çünkü yarın henüz...&lt;br /&gt;Çünkü yarın henüz..&lt;br /&gt;Çünkü yarın henüz başladı..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/t3pQDK_wEHI?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/t3pQDK_wEHI?fs=1&amp;amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6763480251566100205?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6763480251566100205/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6763480251566100205&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6763480251566100205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6763480251566100205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/olume-ragmen-hayata-sarlmak.html' title='Ölüme Rağmen Hayata Sarılmak'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TTAZvoW62sI/AAAAAAAABeQ/mNdYZjtnSjw/s72-c/life%2Bmusic.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-9040043352390296176</id><published>2011-01-12T11:01:00.004+02:00</published><updated>2011-01-12T11:05:15.486+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Bir Aslanın Gözyaşları</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uLcA5lxI/AAAAAAAABdk/o069GwcPf50/s1600/tugay.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 224px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561222257650013970" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uLcA5lxI/AAAAAAAABdk/o069GwcPf50/s400/tugay.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İnsanoğlu hatıralarla doludur. Sevinçli ve hüzünlü, mutlu ve karamsar hatıralar.. Yüzümüzde her geçen zaman beliren kırışıklıklar ve çizikler hüzünlenilmesi gereken bir şey değildir. Bu hayatın, biz insanoğluna neler yaşattığı ve ne gibi deneyimlerden geçirdiğinin kanıtıdır. Bu hayatı öyle ya da böyle yaşadığımızın kanıtıdır. Gururun bir parçasıdır. Derin, yoğun ve duygusal anların yaşandığı hatıraları aklımıza getirdiğimizde içimizden bir parça kopar. Yüzümüzdeki kırışıklıkların nasıl meydana geldiğini anlarız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı insanlar içlerinde fırtınalar kopsa bile duygularını hiç belli etmezler. Sevgili Burak Eren, taş sana değil tabii ki. Bazıları ise yelkenleri hemen koy verirler. Hayata dair bir çok ağır şey yaşamama rağmen duygusuz olabilen bir yaratık olamadım. Bazı anlarda tek tepkim tepkisizliğimdi. Ama ya kendi içimdeyken?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerkürenin en gürültülü ve en sert müziklerini bile yeri gelince aşırı zevkin yaşattığı dolan gözlerle dinlemişimdir. Kendi kabıma ve içime döküldüğüm zaman duygusal fırtınalar yaşarım. Gözlerim dolar. Bu halim daha doğumumda DNA’larıma yedirilmişti belki de. Yalnız başıma bir dünya içinde kaybolduğumda ve duygusal anlara maruz kaldığımda, örneğin bir film izlerken vurucu bir sahne ile karşı karşıya kaldığımda, uzandığım yatağımda gözlerim dolar, gözyaşları boynuma doğru akmaya başlar. Durduramam da.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerkürenin en sert, vahşi müziğini dinleyen bir insanoğlu olarak duygularımın benden hiç kopmaması farklı bir tezahür olsa gerek hayata karşı. Dün, Ali Sami Yen veda gecesinde Ali Kırca şiirine başladığında ve büyük adam, aslan parçası Tugay Kerimoğlu’nu ağlarken gördüğümde yelkenleri koy vermem ve benim de gözlerimin dolması gibi. Üstüne üstlük Hagi’yi de gözyaşları içinde görünce, Galatasaray’ın ve Galatasaraylılığın nasıl bir şey olduğunu kemiklerim sızlayana kadar anladım. Daha derinden hissettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uQnd-skI/AAAAAAAABds/aQ9tqDlah4E/s1600/tugi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 293px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561222346624119362" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uQnd-skI/AAAAAAAABds/aQ9tqDlah4E/s400/tugi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Tüm bunlar, yaşananlar ve hissedilenler insanoğlunun garip ruh hali olsa gerek. Kötü giden bir şeylerin ve yanlışlıkların ardından, dökülen gözyaşı beraberinde merhameti, affediciliği ve yumuşak başlılığı getiriyor. Kimimiz kincidir. Gözyaşları bile yolumuzu kesemez. Kimimiz tüm kızgınlığına rağmen bu öfkesini çabuk unutup affeden tarafındadır. Galatasaray’ıma bazı noktalarda kızgındım. Galatasaray’ın kendisine değil ama! Bazı kişilere! Ama bu kızgınlığın içinde nefretin en ufak bir parçası bile barınmıyordu. Merhametli bir insan olmanız, sevdiğiniz bir şeye karşı sizi kırılgan hale getiriyor. Büyük tepkilerin en büyük sebebi de büyük sevmeler değil midir? Sevmediğiniz bir şeye karşı vereceğiniz tepki ile çok sevdiğiniz şeye karşı vereceğiniz tepki farklıdır. Çok sevdiğiniz bir şeyin hatası, yanlışı sizi daha fazla kızdırır ve üzer. Galatasaray’a dair yanlışların bizi çok yaraladığı gibi..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de bazı profiller vardır. Bazıları böyle sosyetiktir, popülerdir. Toplumun genel görüntüsünden uzaktır. Bizden bir parça değillerdir. Kibir ve burnu kalkıklık parçalarıdır. Başınıza bir şey geldiğinde sırtınızı böylelerine dayayamazsınız. Bir mertlik algılayamazsınız karakterlerinde. Babacanlık ve sıcaklık değildir bedenlerinden yayılan elektrikler. Hani, Cristiano Ronaldo’nun yüzüne baktığımda algıladığım şeydir bu. Belki bu sözlerin hiçbirini hak etmiyordur. Bilemem. Ama çehresine ve tavırlarına baktığımda algıladığım şey budur. Hayatım boyunca iletişim kurmadığım biri hakkında kesin nitelemeler yapamam. Bir şeyler çağrıştırdığını söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uboGrXnI/AAAAAAAABd0/LprqTrpIB0o/s1600/culio.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561222535773380210" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uboGrXnI/AAAAAAAABd0/LprqTrpIB0o/s400/culio.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir de Juan Emmanuel Culio gibileri vardır. Kendisi hakkında sessiz kalmışsınızdır ve erkenden yorum yapmak istememişsinizdir. Bekleyip görmeyi tercih etmişsinizdir. Benim gibi! Bazı karakterler vardır hani. Bizden bir parçadırlar. İçimizden bir parça. Başınız belaya girdiğinde sığınabileceğiniz bir limandırlar. Merttirler. Bizim mahallenin çocuğudur ve kol kanat gerer sana. Sıkıntılarını ve dertlerini paylaşabilirsin. Hayatın bağrından, acılarından ve sertliklerinden varolmuştur. Hayatın sillesine karşı mücadele etmiştir. Hayatın, helal kazancın ne demek olduğunu bilen karakter abideleridir bu ağabeyler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Culio’nun bana hissettirdikleridir bunlar. Futbolculuğunu bir kenara bıraktığımda hayatı için savaşan, büyük annesi için futbolu bir süre bir kenara atan, geçmişte alın teriyle inşaatlarda çalışan, hayatın ne kadar zor ve çetin olduğunu bilen bir karakter abidesi.. Eğer ki Galatasaray karakterden dem vuruyorsa bu anlamda bir nokta atışıdır Culio. Yahu, adam gibi topçu olmadıktan sonra evliya olsa ne yazar diyebilme seçeneğine de sahibiz. Onu da diyemiyoruz! Çünkü adam futbolcu. Topçu! Futbol nasıl oynanır biliyor. Yıllardır kabız bir orta sahaya sahip bir takıma nihayetinde topu ayağına yakıştıran, yüksek pas yüzdesiyle oynayan, yüksek fizik gücüne ve enerjisine rağmen teknik ayaklara sahip olan, uzaktan sert ve etkili şutlar atan, hırslı, sorumluluk alan ve yeşil zeminde futbolun nasıl oynanacağını bilen bir adam girdi Florya’nın kapısından içeri. Sanki 40 yıllık Galatasaraylıymış gibi sevinmesi, sevinç yumağına gömülmesi, lider özelliklere sahip olduğunu belli etmesi ve her şeyden önce son zamanlarda en çok sıkıntı yaşanan sorumluluk al(a)mayan oyuncu özelliğinden uzak olması dikkat çekici unsurlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takımda yıldızlar tabii ki olmalıdır. Ama bazen de savaşçılar ve takımın kritik parçacıkları olmalıdır. Bu parçacıklar olmadan yıldızlar bir yere kadar. Galatasaray uzun süre yıldızları yeterli adamlarla savaşa sürememekten muzdaripti. Culio ve Pino gibi adamlar bu eksikliği kapatacak kalibrede oyuncular. Bu tür oyuncular her daim olmalıdır. En azından yeterlilikleri olan alternatifler olacaklardır. Bu takıma Baros gibi yıldızlar, Culio gibi savaşçılar lazım. Hani Galatasaray’dan gitmek istediği söylenen, Ali Sami Yen’den hatıra olarak soyunma odasının kapısını söküp alan Baros!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uiQib1oI/AAAAAAAABd8/U5sRwWd3d9o/s1600/pino.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5561222649706436226" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uiQib1oI/AAAAAAAABd8/U5sRwWd3d9o/s400/pino.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan ne hikmetse Pino’ya ayrı bir sevgi besliyorum. İlk geldiği günden beri imajı bana hiç itici gelmiyor. Bazılarımıza göre tam bir gangster tipi var ama bana hiç o etkiyi vermedi bu sportmen genç. Belki de benim de yıllardır uzun saçlı oluşumdandır. Bazı taraftarlar farkında olmasa bile önemli bir değer olduğuna inanıyorum Pino’nun. Sadece futboluna odaklanan, futbol dışı şeylerle uğraşmayan, rakibine ters reaksiyonlar göstermeyen ve defalarca yere düşürülse bile hiçbir şey olmamış gibi kalkıp futboluna geri dönen tiplerden Pino. O kadar yere düşürülüp hala sakin kalabilen, ama tüm sakinliğine rağmen hırslı bir futbol oynayan garip bir ruh haline sahip, insanlara topu ayağına aldığında heyecan veren, adrenalin pompalayan özellikleri haiz bir oyuncu. Aldığı ücreti ve yaptıklarını düşününce, son vuruşlarında ve son karar verme seçiciliğinde düzeltme yoluna gittiğinde elimizde tutmanın güç olacağı oyuncuların başında geliyor. Kewell’ı nasıl sevdiğim ortada. Cana’yı da çok severim. Belki size garip gelecek ama Pino’yu da neredeyse o ayarda seviyorum. İmajından oynadığı topa kadar. Uzun saçlarının hastasıyım be Pino..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray taraftarı mı?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir kısım Galatasaray taraftarı için diyeceğim hiçbir şey yok. Daha maçın bitmesine uzun süre varken futbolcusunu yuhalayıp işi bu sezon her zaman olduğu gibi yokuşa süren, manevi bir değeri olan ve son demini yaşayan bir aslan arenasına hiç yakışmayacak tartışmaları ve kavgaları sokan bir kısım Galatasaray taraftarı, eğer kendisini hala bir Galatasaray taraftarı olarak duyumsuyorsa, kendisine en yakın köprüye tez yetişsin ve kendisini aşağıya atsın. Cidden sizden utanmamak mümkün değil. 2006 yılından sonra bitmiş durumdasınız. Tabii ki bir kısmınız.. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-9040043352390296176?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/9040043352390296176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=9040043352390296176&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/9040043352390296176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/9040043352390296176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/bir-aslann-gozyaslar.html' title='Bir Aslanın Gözyaşları'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TS1uLcA5lxI/AAAAAAAABdk/o069GwcPf50/s72-c/tugay.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-810197944167138443</id><published>2011-01-11T11:07:00.003+02:00</published><updated>2011-01-11T11:09:06.920+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>What's Heavy? (Bölüm VI)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TSweFgED9vI/AAAAAAAABdc/6n-aQwe1bZc/s1600/kamelot.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5560852719750870770" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TSweFgED9vI/AAAAAAAABdc/6n-aQwe1bZc/s400/kamelot.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;1990’lı yıllar aslında bir çok Metal müzik tarzının iç içe yaşadığı bir dönem olmuştur. Teknolojik gelişimler, iletişim imkanlarının büyümesi, daha iyi reklamların yapılması ve haber elde edebilme imkanlarının büyümesiyle tam bir türler karmaşası yaşanacaktı. Bu dönem aynı zamanda geçmişte uzun süre müzik yapıp da çok etkili olamayan isimlerin daha çok isim sahibi olacakları bir döneme denk geliyordu. Örnek mi? Iced Earth, Crematory, Sentenced, Blind Guardian, Dream Theater, Paradise Lost gibi sayısız gruplar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Modern soundların yer aldığı Power Metal gibi bir tür de zamanla ağırlığını koyacaktı ve liriksel yönüyle çok farklı pasajlar içinde derin yolculuklara çıkacak, kendine has özel hayranlara sahip olacaktı. Bu müziğin felsefesi ve liriksel yönü daha geniş bir alana yayılmıştı ve söz konusu tarzın her icracısı kendi şahsına münhasır noktalardan demetler sunuyordu. Aslında derin bir mesaj kaygısının olduğunu söylemek mümkün değildi. En azından dünya problemlerine, politik karşı duruşlara, toplumsal bakış açılarına pek yer verilmemiştir. Çünkü genelde fantastik konular, mitlere dayanan tarihsel pasajlar, savaş mitleri, melankolik ve atmosfer dolu dokunduruşlar ve yenilikçi seslerin eklenmesi farklı bir boyut getiriyordu. Daha eğlenceli varyasyonlar da liriklerde göze çarpmıyor değildi ama Power Metalde değişken konu atlamalarının olduğunu ve her grubun kendine özgü dünyasını aktardığını es geçemeyeceğiz. Bu tarzın en önemli ayrıcı özelliklerinden biri güç dolu, seri şekilde giden müziğe daha temiz ve hafif opera tarzı bir sesin eşlik etmesiydi. Gruptan gruba değişen çeşitli ideolojik süreçlerin olduğu bu tarzda en çok göze batan tema ise fantastik bakış açıları olmuştur. Bu konuda en güçlü isimler Stratovarius, Gamma Ray, Helloween, Rhapsody, Blind Guardian, Symphony X, Kamelot, Hammerfall, Virgin Steele gibi isimlerdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aynı anlarda Doom Metal de büyük bir yükselişe geçmişti. Bu tarzda bahsedilen şeyler Heavy Metalin bilindik felsefesinden çok farklıydı. Çünkü toplumda ve dünyada olan değişiklikler, politik süreçler, yönetim şekilleri gibi konularda kafa patlatmaktansa insana özgü psikolojik, karamsar ve melankolik duygusal boyutların aktarımları gözlere çatıyordu. İnsanoğlunun kendi içinde yaşadığı acılar, sıkıntılar, duygusallıklar müzikal anlamda Metal müzikle aktarılıyordu ve Metal müziğin genelde bunalım, karamsar, melankolik bir havası dikkatleri çekiyordu. Aslında bu yönüyle Doom Metal çok özel bir müzik tarzı oluyordu. En azından toplumsal, politik, modernleşme konularında önemli bir mesaj kaygısı taşımıyordu ve insanın iç dünyasında yaşadığı karanlık pasajlardan dokumalar sunuyordu. Saint Vitus gibi bir grubun geçmişte yaptığı işlerle tetiklenen bu tarz My Dying Bride, Anathema, Candlemass, Funeral, Winter, Theatre Of Tragedy ve yer yer de Paradise Lost gibi grupların çabalarıyla büyük atılımlara neden olacaktı. Bu müzikteki sorgulayışlar belki siyasal, ekonomiksel, dünyayı ilgilendiren global sorunlara değinmiyordu ama “her insanın kendine özgü özel bir hayatı vardır” sözünü desteklercesine dinsel, duygusal, melankolik, psikolojik, karamsar her noktadan demler vuruluyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama kim ne derse desin bu yıllarda en çok öne çıkan müzikal tarzlardan biri de Black Metaldi. Başlangıçlarda Celtic Frost, Venom ve Bathory gibi gruplardan ilhamlar alan bu tarz, 90’lı yıllarda Death Metal’den de ufak tefek ilhamlar alarak yeni melodileri oturtmuş, müziğe daha fazla dikkat edilmiş ve hassasiyetli melodileri de empoze etmiştir. Artık bu tarzda yeni bir evre başlamıştı ve bu evrenin başlangıcında söz sahibi olan isimler Emperor, Darkthrone, Immortal, Gorgoroth, Burzum, Enslaved, Marduk, Mayhem gibi gruplardı. Bu gruplar soundlarında oldukça distorşınlı tonları, çeşitli artistik ve yaratıcı yönlerle birleştirmişler, şeytani temalarla kinayeli oyunlar oynayarak görsel, efektsel ve şova yönelik bir kaos ortamını yaratmışlardı. Thrash, Death ve Grindcore ritimlerinden de demetler sunarak lanetlenmiş düşünceleri şarkı sözlerine yansıtmışlardır. Sanatsal anlamda Black Metal sözünü ettiğimiz tarzların ahlak ve erdem kurallarına bakış açılarına kısıtlı olarak yaklaşmış, kabul edilebilir sosyal duyarlılıklar ve politik bakış açıları liriksel anlamda çok az olmuştur. Bu müzik başlangıçta politik demeçlerden tamamen uzak olarak saf kötücül ve nefret dolu bakışlara odaklanmış, her grup ve müzisyen özel ideolojisini ve kendi ilhamlarını müziğe adapte etmiştir. Onlara göre ahlaki meseleler tüm insanoğlunun tavırlarına bağlı bir olaydı. Bu müzikte doğayla birey bir ilişki içerisinde bulunur ve bu yaşam zincirinin içinde en önemli olan şey insanoğlunun yer aldığı ve bulunduğu konumdur. Zihinsel istekler ve arzular zamanlar geçtikçe disiplin eksikliği altında ezilecek ve hazcı bir bakış açısı gelecekti. Bu yönüyle de ideolojiye bir farklılık gelecekti. Black Metal öyle bir tarzdı ki hiçbir şeyden kendisini sorumlu tutmuyor, ama kendi gerçekleriyle fantezilerini topluma teröristçe görünerek birleştiriyordu. Sanki bir nevi düşünsel anlamda terörist hareketlerin fantezisi kusuluyordu. Belki de imajlarını satıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir sonraki yazı da Black Metal, Death Metal ve yeni tarzlar üzerinden gidecek ve son yazı olacaktır. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-810197944167138443?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/810197944167138443/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=810197944167138443&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/810197944167138443'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/810197944167138443'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/whats-heavy-bolum-vi.html' title='What&apos;s Heavy? (Bölüm VI)'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TSweFgED9vI/AAAAAAAABdc/6n-aQwe1bZc/s72-c/kamelot.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-7368224634861346828</id><published>2011-01-05T10:40:00.002+02:00</published><updated>2011-01-05T10:41:26.332+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Galatasaray ve Don Kişot’un Öldüğü Gün</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TSQulKj4y0I/AAAAAAAABdM/pFnrWNecM7M/s1600/cemetary.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 304px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5558619056106949442" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TSQulKj4y0I/AAAAAAAABdM/pFnrWNecM7M/s400/cemetary.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Utanç vardır. Gurur vardır. Sevgi vardır. Bir de idealler ve erdemler.. Maddiyat ve maneviyat arasında gidip geliriz. Her geçen gün materyalist hırslarla boğulduğumuz şu anlarda, insanlar içlerinde hep bir eksiklik hissederler. Kendisini insan yapan, insanlığın dokunaklı pasajlarını kanında akıtan dokumalardan uzaklaştıkça ruhunu kaybetmeye başlar. Her şeyin bir ruhu vardır. Onu ‘O’ yapan bir şeyler vardır. Dokunulmazdır. Gurur vericidir. Kaya gibi sert ve sarsılmazdır. Pamuk ipliğine bağlı değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hepimiz bir çocukluk yaşadık. Çocukken bir çok şeyin farkında olmadığımız söylenir. Hayat bilinci ve sorumluluk nedir, bilmediğimiz söylenir. Bir nebze doğrudur. Ufacık benlikler için hayat sıkıntısı, geçim derdi, ülke sorunları, insanoğlunun her geçen gün ölmesi gibi bütün problemler, çocukların o naif ve ince ruhunda yer tutmaz. Tutmamalıdır da. İnsanlığın saflığının tezahürüdür çocukluk. Top peşinde koşmaktan, bebeğiyle oynamaktan, dondurma ve çikolata yemekten, güzel ayakkabı ve elbiseler giymekten mutlu olur çocuklar. Anne ve baba büyük sıkıntılar çekerken, aynı sıkıntıları çocukların çekmesini istemezler. Çekmesinler de. Çocuk denen saf varlık, daha hayatının bilincinde değilken bir çok şeyi saflıkla ve mutlulukla yaşamalı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray’a bağlılığım işte böyle naif bir ruh halinde olan çocukluğumda başlamıştır. Çocuktum ben o zamanlar. Hayatın ne kadar zor olduğunu bilmezdim. Ama bu saflık halimde bazı değerlerin farkında olabiliyordum. Küçücük bir çocukken ve top peşinde koşturmaya başlamışken sahiplenebileceğim renkler ne olabilir di?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeşil – Mavi Rizespor? Bordo – Mavi Trabzonspor? Siyah – Beyaz Beşiktaş? Sarı – Lacivert Fenerbahçe? Ve yahut Sarı – Kırmızı Galatasaray?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saflıkla donatılmışken seçtiğim renkler neden Sarı Kırmızı olmuştu peki? Bu renklerle daha ilk tanıştığım gün Don Kişot’u yakalamıştım ben bu renklerde. Golyat’ın karşısında bir Davud, Şeytan’ın karşısında bir Tanrı, Hades’in karşısında bir Zeus, Hitler’in karşısında olabilecek bir Dalay Lama’ydı gördüğüm. Daha o zamanlar, belasını bulmuş ve Godot’sunu bekleyen bir benlik değildim. O çocuk halimle iyiyi, güzeli, saflığı görebiliyordum. Galatasaray benim için büyük kötülüklerle savaşan, kendisinden büyük devlerle müthiş hayal gücünün rehberliğinde çarpışan, ruhunu ve ideallerini koruyan, bizi biz yapan bir benlikti. Daha bacak kadar bir çocukken bunu yakalamıştım ben. Hissetmiştim bu duyguyu. O yüzden Galatasaraylı olmuştum ben. Yakaladığım naif bir ruhtu Sarı Kırmızı’dan gelen. Başarılar sonrasında geliyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve gün geldi, bu duygularımızı, benim gibi düşünen ve hisseden, idealleri ve saflığını kaybetmemiş insanlığı paylaşan insanlığımızı, saflığımızı öldürdüler. Galatasaray’ı öldürdüler. Bunu öyle büyük bir dengesizlik ve sorumsuzlukla başardılar ki yerin dibine girdim. Hades gibi! Kendimi karanlık bir dünyanın içinde buldum. Tüm kötücüllüklerle kapsanmışken.. Şimdi ne farkım vardı benim Golyat’tan, Hitler’den, Hades’ten? Hani beni ben yapan, gerçek bir insan yapan Don Kişot ruhum nereye gitmişti? Elbirliğiyle öldürdüler. Hayallerimi öldürdüler. Hayal gücüme ve çocukluğumun saflığına tecavüz ettiler. Gururumu ezdiler. Galatasaray’ımı öldürdüler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve öyle güçsüz bir durumda hissediyoruz ki kendimizi, elimizden yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Don Kişot gibi hayali yel değirmenlerine boşuna hamle yapıyormuşuz gibi hissediyorum. Şeytan bile ruhumuzu çalamazdı bizim. Ama başardılar. Galatasaray’ın ruhunu çaldılar. Bitirdiler. Emdiler. Kanını emdiler. Tüm ruhaniliğini söküp aldılar ve her çeşit materyalist piçliği monte ettiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray ruhu ve disiplin diye futbol sihirbazı Keita’yı yok ettiler. Otobüste güldü diye futbol virtüözü Misimoviç’e kıydılar. Kaybedilen bir Fenerbahçe maçının en çok çaba gösteren adamı Jo’yu, gece eğlendi diye tefe koydular. Dos Santos gibi rakip şeridi otoban yapacak beceriyi yolladılar. Ama teknik direktörünün babası öldüğü gün saha ortasında adeta kulak piçliği yapan Sarp’ı, kanunsuz abidik gubidik Serdar Özkan’ı, hocasına saygının zerresini sunmayan Servet’i, karakterden nasibini almamış topçuları tutmaya devam ettiler. Ve hepsi yetmezmiş gibi Pittbull ruhlu ve kelepçe takıntılı bir hastayı bu takıma monte ettiler. Otobüste gülen bir futbol kalitesini bir çırpıda silen zihniyet, hastalıklı ve şerefsiz ruhları kapıdan içeri sokmasını bildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Florya’nın beş kapısı var. Nedense, ne kadar dengesiz, karaktersiz, işe yaramaz adam varsa çıkışı verilmeyen beş kapısı var. Ne kadar garabet, harabet ve saçmalık varsa bu beş kapıdan giriyor. Florya’nın çıkışı ancak futbol güzelliklerine var. Girişi de karaktersizliklere.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şeye eyvallah ama bu denli dengesizliğe ve alaycılığa söylenecek kelime bulamıyorum. Bugün, Galatasaray’ın öldüğü gün değildir. Galatasaray’ı zaten öldürmüşlerdi. Yeni mabedine uygun gördüğü ruhları gördüğümüz gün, öldüğümüz gündü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bizim gibi Don Kişot ruhlu Galatasaraylıların Galatasaray’ı değil. Bu bizim Galatasaray’ımız değil. Başka bir şey. Utanç duyulacak bir şey. Ruhumuzu satan ve Galatasaray’ı öldüren bu güruha ne desek boş..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Katilden ne farkınız var? Büyük bir ruhu öldürmek cinayet değil midir? Katiller! Sizin idam hükmünüzü kim verecek? &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-7368224634861346828?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/7368224634861346828/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=7368224634861346828&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/7368224634861346828'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/7368224634861346828'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2011/01/galatasaray-ve-don-kisotun-oldugu-gun.html' title='Galatasaray ve Don Kişot’un Öldüğü Gün'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TSQulKj4y0I/AAAAAAAABdM/pFnrWNecM7M/s72-c/cemetary.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4189811840837209133</id><published>2010-12-30T22:14:00.005+02:00</published><updated>2010-12-30T22:18:47.037+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Mükemmel Bir Duyumsayıcı Olarak Neden Proust?</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzoXMea8OI/AAAAAAAABcc/dNCkQPBdhq8/s1600/yakalanan%2Bzaman.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 200px; DISPLAY: block; HEIGHT: 314px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556571525451804898" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzoXMea8OI/AAAAAAAABcc/dNCkQPBdhq8/s400/yakalanan%2Bzaman.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Ruh ikizi kavramına inananlardan değilim. Yerkürede yaşayan altı milyar insanın farklı olduğuna, bir çok ortaklığı olsa bile karakter, özellik, yetenek, duyumsama, gözlemleme ve insan olmaya dair aklınıza gelebilecek her kriter dikkate alındığında asla aynı olamayacaklarına inanırım. Bu dünyada bizden bir tane daha yok. Birebir kopyalarımızın olduğunu düşünsek de yok. O yüzden insanız, emsalsiziz, kendimize özgüyüz. Bu bağlamda ruh ikizinden değil de büyük ortaklıklar ve benzerliklerden dem vurabiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sevdiğimiz her film, müzik, sanatçı, ressam, yazar, sporcu ve eserde kendimizden parçalar buluruz. Bazen ruhumuza tercümandırlar. Bir yakınlık buluruz ve bağlanırız. Bizde onu, onda bizi görürüz. Bağ güçlenir ve sarsılmaz ortaklıklar kurulur. İnsan ruhundan örneklemeler sergileyen yazarları dikkate aldığımızda Marcel Proust’u diğer tüm yazarlardan ayrı bir yere koymamın iç yüzünde bu olgu yatar. Ruh ikizim değildir belki ama büyük ortaklıklardır beni yazdıklarına, emsalsiz ruhuna bağlayan.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumdan beri sürekli yazarım. Bir şeyler karalarım. İlköğretimdeyken bile kompozisyonun dibine vururdum. Kurallara uyardım. Ama zaman geçtikçe kendimizi kurallarla sınırlamamaya, tamamen kendi tarzımızı bulmaya başladık. Hepsi kendiliğinden gerçekleşmişti. Bir şeyler yazmak ruh ve hayal gücü ile alakalı. Yaşamın bize verdikleri, yaşattırdıkları ve hissettirdikleriyle ilgili. Öfke, sevgi, nefret, sempati, aşk, hırs gibi insanlara üst düzey duyguları hissettiren yaşam öyküleri ve geçişleri, o anki ruh halimize göre ilham perilerini aklımızın ekseninde döndürüyor. O periler orada dönüp durdukça sizi yazarken hiçbir güç durduramıyor. Muhteşem bir duygudur bu. Tamamen ilhamla kapsanmışken bir eseri yazdığınızda ve nihayetinde bitirdiğinizde, sırtınızı geriye yaslayarak sigaranızı yakıp neler yazdığınızı okuduğunuzda garip bir güç hissedersiniz. Efsunlanırsınız. Bir zihniniz vardır. Büyük bir güçtür bu. Zihin denen bu güç ışıltısını saçmıştır ve ortaya bir eser çıkarmıştır. Bazen aklınızdan korkarsınız. Bu eseri yaratan aklınızdan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son zamanlarda ilham konusunda güçlü olduğumdan bahsedemem. Hayat şartları, yoğun iş hayatı derken, ilhamın geldiği anda bile kendinizi stresli iş halindeyken buluyorsunuz. Kendinize bırakmanız gereken özel zamanlar ne kadar azalırsa, ilham perileriniz o kadar kaçışıyor akıl ekseninizden. Yukarıda bahsettiğimiz duyguların çok güçlü olması gerektiğinden bahsetmiştik. O duyguların bir kısmı an itibariyle sizden uçup gidince, eski ilhamlı halinizle yarattığınız eserleri ortaya koyamıyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzouxNj13I/AAAAAAAABc0/QA-LEHVYZQI/s1600/39499-Hommage_to_Marcel_Proust.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 330px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556571930450188146" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzouxNj13I/AAAAAAAABc0/QA-LEHVYZQI/s400/39499-Hommage_to_Marcel_Proust.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Proust’u kendimce biraz geç keşfettiğim için kendisini şanssız sayanlardanım. Onunla tanışmam ilginç bir yolla olmuştu. Uzun zaman öncesi.. Her zamanki gibi bir şeyler karaladığım dönemler. O zamanlar daha bol vakte sahibim. Sürekli yazıp duruyorum. Her gün sayfalar dolusu. Özellikle sevgim, öfkem, nefretim tavan yaptığında tamamen ayrı dünyalara gidiyorum. Birinin tek bir lafından sayfalar dolusu yazabiliyordum. Ya da minik bir olayı gözlemlemem sayfalar dolusu karalamama yetiyordu. Haddinden fazla derine, gözlemlere ve duygulara sızıyordum. Gün geldi. Bir arkadaşım geldi ve Proust’tan mı öykünüyorsun dedi. İsim olarak bildiğim ama okumadığım bir isimdi. Araştırır araştırmaz şok olduğumu hatırlıyorum. Olaylara bakış açısı ve gözlemler, yaşam şekli, yazı yazma sanatına yaklaşım, hayatı kendi içimizde yaşayış, odamıza ve iç dünyamıza aşkla bağlı olmamız, fiziksel yaşamdan ziyade zihinsel yaşama önem verişimiz, melankoli, yengeç erkeği oluşumuz ve ölene kadar bu duygularla ve yazı yazmaya duyulan aşkla kaplanış derken benzeşen büyük ortaklıklar şoke ediciydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Proust’un muazzam gözlemleri, insan ruhunu sarmaşık gibi sarmalayıp hücrelerin en minik huzmelerine kadar inip şoke edici tespitleri ve bunu anlatırken sahip olduğu tarz, insanoğlunun aklı konusunda beni korkutmuştur. Böyle şeyler yazmanın nasıl bir ruh halini işaret edeceğini tasavvur dahi edemem. Büyük bir akıl, enfes bir ruh. Yaptığı tespitlerin üzerine çıkabilmek mümkün olmasa gerek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın dev katedralinde yolculuk eden, hayatından demetler sunan Proust, hayatını ve hislerini anlatırken bizlere çok şey anlatıyordu. Böyle bir tarz, bakış açısı ve duygular karşısında, kendisini çok minik hissediyor insanoğlu. Marcel Proust yedi kitaplık dev yolculuğunu “Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman” ile tamamlarken şunu söylüyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Böyle bir kitabı yazmayı başaran kişi ne kadar mutlu olurdu! O kitabı yazmak ne büyük emek gerektirirdi! Bir fikir verebilmek için, en yüce, birbirinden en farklı sanatlarla karşılaştırma yapmak yerinde olur; çünkü böyle bir kitaptaki karakterlere hacim kazandırabilmek için her birinin farklı yönlerini göstermek zorunda olan yazarın, kitabını titizlikle, birliklerini sürekli yeniden gruplandırarak, tıpkı bir saldırı gibi hazırlaması, bir yorgunluk gibi ona tahammül etmesi, bir kural gibi kabullenmesi, bir kilise gibi inşa etmesi, bir perhiz gibi ona uyması, bir engel gibi aşması, bir dostluk gibi fethetmesi, bir çocuk gibi aşırı beslemesi, bir alem gibi yaratması ve üstelik, açıklaması muhtemelen ancak başka alemlerde bulunabilecek, önsezisi bizi hayatta ve sanatta en çok duygulandıran şey olan o muammaları da göz ardı etmemesi gerekir. Bu tür büyük kitaplarda öyle bölümler vardır ki, zamansızlıktan, taslak halinde kalmışlardır ve mimarın planı fazlasıyla kapsamlı olduğundan, muhtemelen hiçbir zaman tamamlanamayacaklardır. Tamamlanmamış nice büyük katedral mevcuttur.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kendisi tamamlanamayacağından dem vursa bile kesinlikle tamamlamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzomW1o0cI/AAAAAAAABcs/QCybfuJrv3Q/s1600/proust.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 294px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556571785931575746" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzomW1o0cI/AAAAAAAABcs/QCybfuJrv3Q/s400/proust.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Mükemmel bir duyumsayıcı olarak neden Proust sorusuna, aynı kitaptan aşağıda alıntılayacağım &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“sıradan”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; düşünceleri, bölük pörçük alınmış paragrafları yeterli cevap olacaktır. Bu önemli gözlemlere kesinlikle tanıklık etmenizi isterim. Adeta bir algı dersi.. Ya da aşka, sevgiye bakış açısı.. Veyahut acılardan bile hayatı öğrenme düsturu.. Günümüz sanatçılarını değerlendirmek anlamında da müthiş tespitler içerir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Bir edebi eserin oluşturulmasında hayalgücüyle duyarlılığın birbirinin yerini tutamayacağı ve duyarlılığın, pek büyük bir sakınca yaratmadan hayalgücü yerine kullanılamayacağı kesin olarak ileri sürülemez; midesi sindirim işlevini yerine getiremeyen kişilerde de, bağırsaklar bu görevi üstlenir. Doğuştan duyarlı, ama hayalgücünden yoksun biri, buna rağmen dikkate değer romanlar yazabilir. Başkalarının sebep olacağı ıstırap, bunu önlemek için göstereceği çabalar, ıstırabın ve karşısındaki acımasız şahsın yaratacağı çelişkiler bir araya gelip zihin tarafından yorumlandığında, hayal edilmiş, uydurulmuş bir kitap kadar güzel olmakla kalmayıp, sanki yazar kendi başına bırakılmış ve mutluymuş gibi onun tahayyüllerine yabancı, kendisi için, hayalgücünün beklenmedik bir fantezisi kadar şaşırtıcı ve tesadüfi bir kitabın malzemesini oluşturabilir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“En aptal insanlar bile, hareketleriyle, sözleriyle, istemeden ifade ettikleri duygularıyla, kendilerinin algılamadığı, ama sanatçının onlarda yakaladığı yasaları açığa vururlar. Sıradan insanlar, bu tür gözlemler yüzünden yazarların fesat olduğunu düşünürler, ama bu hatalı bir düşüncedir. Çünkü sanatçı gülünç bir davranışta, genel olanın güzelliğini görür ve nasıl ki bir cerrah, oldukça yaygın bir dolaşım bozukluğu yüzünden hastayı küçük görmezse, yazar da gözlediği kişiyi bu davranışı yüzünden kınamaz; dolayısıyla, gülünçlüklerle herkesten daha az alay eder. Ne yazık ki, fesat olmaktan çok bedbahttır; kendi tutkuları söz konusu olduğunda, genelliğinin farkında olduğu halde, yol açtığı kişisel ıstıraptan kurtulması zordur. Elbette münasebetsizin biri bize hakaret ettiğinde, ondan hakaret yerine övgüler duymayı tercih ederiz; hele taptığımız bir kadın bize ihanet ettiğinde, sadık kalması için nelerden vazgeçeriz! Ama bunlar olmasa, hakaretin uyandırdığı hınç, terk edilmenin acısı, asla tatmadığımız duygular olurdu; bu duyguların keşfi ne kadar ıstıraplı olsa da, sanatçı için değerlidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Albertine’e aşık olduğum sıralar, onun bana aşık olmadığını pekala fark etmiş, onun aracılığıyla sadece acı çekme, sevme duygularını ve bir de, başlangıçta mutluluğu tanımaya razı olmuştum mecburen.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Öylesine değer verdiğim aşkımın, kitabımda bir insandan tamamen bağımsız olacağını ve bu yüzden de çeşitli okurların, başka kadınlara duydukları hislerle bu aşkı birebir özdeşleştireceklerini düşünmek beni üzüyordu. Ama daha ben hayattayken, hatta yazmaya başlamadan önce bir ihanet, aşkın bir çok kişiye bölünmesi söz konusu olmuşken, ölümümden sonraki ihanet, başkalarının benim duygularımı tanımadığım kadınlara yakıştırması niçin beni dehşete düşürüyordu? Sırasıyla Gilberte uğruna, Mme de Guermantes uğruna, Albertine uğruna acı çekmiştim. Yine sırasıyla hepsini unutmuştum; sadece farklı insanlara yönelen aşkım kalıcı olmuştu. Tanımadığım okurların kirleteceği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzodDgSq-I/AAAAAAAABck/FCsT4qFUKpU/s1600/Marcel_Proust.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556571626122947554" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzodDgSq-I/AAAAAAAABck/FCsT4qFUKpU/s400/Marcel_Proust.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;“Bir kitap, çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır. Bazen de aksine, ismi gayet iyi hatırlar, ama isim sahibinden, kitabın sayfalarında bir iz kalıp kalmadığını bilemeyiz. O çukur gözlü, tekdüze sesli kız burada mıdır? Gerçekten bu mezarlıkta yatıyorsa, kim bilir ne taraftadır, çiçeklerin altında nasıl bulunabilir?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Aşkta, mutlu rakibimiz, bir başka ifadeyle düşmanımız, velinimetimizdir. Bizde sadece sıradan bir fiziksel arzu uyandıran kişiye, bir anda muazzam, bilinmedik, ama bizim o kişiyle karıştırdığımız bir değer katar. Rakibimiz olmasa, haz aşka dönüşmez. Olmasa veya biz olmadığını zannetsek. Çünkü rakiplerin gerçekten var olması şart değildir. Bizim iyiliğimiz açısından, şüphemizin ve kıskançlığımızın, olmayan rakiplere hayalî bir hayat vermesi yeterlidir.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Nasıl ki ressamın, bir tek kiliseyi resmedebilmek için birçok kilise görmesi gerekirse, yazarın da hacim ve yoğunluk kazanmak, genelliğe ve edebi gerçekliğe ulaşmak amacıyla bir tek duyguyu tasvir edebilmek için bir çok insana ihtiyacı vardır. &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Sanat uzun, hayat kısadır; buna karşılık ilham kısaysa, tasvir edilmesi gereken duyguların da pek daha uzun olmadığını söyleyebiliriz. Kitaplarımızın taslağını çizen, tutkularımız, kaleme alan ise, aradaki dinleme süreleridir. &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;İlham yeniden doğduğunda, tekrar çalışmaya koyulabileceğimiz zaman, bir duygu için bize modellik etmiş olan kadın artık bizde o duyguyu uyandırmaz. Aynı duyguyu başka bir kadına bakarak devam etmemiz gerekir; insan açısından bu bir ihanet olsa da, edebiyat açısından, bir eserin hem geçmiş aşklarımızın hatırası, hem de yeni aşklarımızın kehaneti olmasını sağlayan duygularımız arasındaki benzerlik sayesinde, bir insanın yerini bir başkasıyla doldurmamızda bir sakınca yoktur.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;(Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman, YKB Yayınları, Çevirmen Roza Hakmen, Sayfa 208-215)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Marcel Proust bu yüzden emsalsiz.. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4189811840837209133?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4189811840837209133/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4189811840837209133&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4189811840837209133'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4189811840837209133'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/mukemmel-bir-duyumsayc-olarak-neden.html' title='Mükemmel Bir Duyumsayıcı Olarak Neden Proust?'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRzoXMea8OI/AAAAAAAABcc/dNCkQPBdhq8/s72-c/yakalanan%2Bzaman.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6811964601086126478</id><published>2010-12-29T20:40:00.002+02:00</published><updated>2010-12-29T20:42:51.113+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Futbol'/><title type='text'>Ve Futbol Doğar…</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRuA3OOvTKI/AAAAAAAABcM/purfaEuGPcw/s1600/funny_football_match.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556176251492715682" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRuA3OOvTKI/AAAAAAAABcM/purfaEuGPcw/s400/funny_football_match.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İngiliz çizer ve dağcı Edward Whymper 14 Temmuz 1965’te on yedinci denemesinde Matterhorn ya da Monte Cervino’ya tırmandı. Yoldaki 4400 metrelik ilk Zamatt’ın arkasında kule gibi yükselen kaya piramitlerinden aşağıya inerken Whymper’in grubundan dört kişi düşerek öldü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRuA9CYvo5I/AAAAAAAABcU/G1Cwl7RdrSU/s1600/edward%2Bwhymper.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5556176351392670610" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRuA9CYvo5I/AAAAAAAABcU/G1Cwl7RdrSU/s400/edward%2Bwhymper.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu Alplere ilk büyük tırmanış değildi. Mont Blanc’ın doruğuna 1799’da Ferdinand de Saussure tarafından ulaşıldı. Fakat Whympher’in muazzam başarısı alpinizm adında yeni bir spor olarak lanse edilmiş ve eğlencenin değişen tutumlarını vurgulamıştı. Spor artık boş zamanı olan seçkinlerin malı olmayacaktı. Ve de avcılık, atış, balık avlama, ata binme, denize açılma ve büyük tur gibi geleneksel uğraşlarla sınırlandırılmayacaktı. Bütün Avrupalılar yeni spor türleri, yeni heyecanlar ve fizik sağlık kaynakları arıyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;26 Kasım 1863 günü Londra’da Serbest Masonlar Tavernası’nda Futbol Birliği kurulmuştu. Amaç futbol kurallarını standart bir hale getirmek ve örgütlenmiş yarışmalar için bir çerçeve saptamaktı. Oyun hakkında farklı görüşleri olan temsilciler gidip Rugby Birliği’ni kurmuşlardı. Kısa zaman sonra profesyonel kulüpler kuruldu ve İngiliz Futbol Ligi 1888’de oluşturuldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol Birliği’nin futbolu kıtaya hızla yayıldı. Yüzyılın sonunda futbol Avrupa’nın en tutulan sporu oldu ve en çok izlenen oyun haline geldi. FIFA Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İtalya, Hollanda, İsveç ve İsviçre temsilcileriyle 1904’ün Mayısında Paris’te kuruldu. Oyunların en eşitlikçisiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskilerden kalma bir atasözü vardır: &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Futbolda herkes kardeştir.”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6811964601086126478?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6811964601086126478/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6811964601086126478&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6811964601086126478'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6811964601086126478'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/ve-futbol-dogar.html' title='Ve Futbol Doğar…'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRuA3OOvTKI/AAAAAAAABcM/purfaEuGPcw/s72-c/funny_football_match.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-5281716486028534166</id><published>2010-12-22T12:33:00.006+02:00</published><updated>2010-12-22T13:07:12.580+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Ölüm, Tanrı, İnsan ve Sıfır Tolerans</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRHULQe42AI/AAAAAAAABb8/bQ0ZpC5PcTk/s1600/death-symbolic.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5553453105392703490" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRHULQe42AI/AAAAAAAABb8/bQ0ZpC5PcTk/s400/death-symbolic.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Herkesi gören bir Tanrı.. Kendi iradesiyle yaşamını yaşayan Ademoğlu.. Bizi tutan, bir araya getiren gizli eller.. İster karanlık bir yola gidersin.. İstersen aydınlık. Seçim hakkının bizlere bırakıldığı çetin bir yolculuk. Hayat yolculuğu.. Derinden.. Gizemli..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziğin iyileştirici gücü olduğu söylenir. Tibet’ten Echizen’e, Alaska’dan Madagaskar’a, Borneo’dan Şili’ye kadar güçlü bir yoğunluktur bu. Bazı akıl hastalıklarının, geçmişte çeşme ve havuz suyu ile tedavi yoluna gidildiği bir yerkürede, enstrümanların mükemmel uyumunun kulağımızdan geçer geçmez bizi hangi boyutlara götüreceği konusu esrarlı bir yolculuktur. Bu esrarlı yolculuğu daha gizemli kılan şey ise melodilerin ruhumuza verdiği lezzetle birlikte kalbimize ve beynimize söyledikleridir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayatımızı yaşarken karşılaştığımız kırılma noktaları ruhumuzu ne kadar derinden kuşatır? Bizi hangi dünyalara götürür? Hayata daha fazla mı bağlar, yoksa hayatın gizemlerini sorgularken mi buluruz kendimizi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce Chuck Schuldiner kardeşi Frank’i kaybettiğinde ve bu ölüme dayanarak Death grubunu kurduğunda, zaman ilerledikçe hayatın gizemlerini karşılayan sözleri bizlere yönelteceği muammaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müzik çok güzel olabilir. Sözler dikkate bile alınmayabilir. Dünyanın en güzel sözlerini yazsanız bile müzik ve melodi güzel değilse, zihin çöpe atabilir dolulukları. Güzel melodilerin bizleri ne kadar dönüştürdüğü ortadayken, bunu güçlü, anlamlı ve sorgulayıcı sözlerle seviştirdiğinizde ortaya çıkan şey, insanoğlunun bu hayata ot olmak için gelmediğidir. Bir şeyleri sorgulayıp ruhunu daha yüksek ufuklara yükseltmesidir. İnsan aklının gücüdür. Erdemli bir bakış açısıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müziği seversiniz ama sözlerle iç içe girdiğinizde sizi kuşatan şey güçlü bir auradır. Sımsıkı sarar sizi. Dinlediğiniz şeyi sadece sevmezsiniz, doluluğuyla gurur duyarsınız. Daha iyiye ve güzele yönelmek istersiniz. Erdemlere..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Death’in Symbolic albümünün en usta işi parçalarından olan Zero Tolerance’da olduğu gibi.. Parça içinde ruhumuzu bıçak gibi kesen ve tüylerimizi dikleştiren solo gitar performansında hayatın derin kuyusuna düştüğümüz gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir müzik sadece müzik değildir. Bizlere bir şeyler veren ve erdemden parçacıklar taşıyan edebi bir metindir aynı zamanda.. Hayata dair.. İnsanlığa dair.. Ya da popülerliğin ne kadar boş olduğuna dair..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;ZERO TOLERANCE&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Gecenin karanlığında…&lt;br /&gt;Diğerleri uyuyorken&lt;br /&gt;Ve bazıları kaçıyorken&lt;br /&gt;Bir parça ışık gördüğünde fırsattan yararlanıyor&lt;br /&gt;Bir hain fantezilerini dışarıya kusuyor-&lt;br /&gt;Bağışlanamayacak kadar haksız bir küfür&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluşun ötesinde bir yaşam sürememek&lt;br /&gt;Oldukça tuhaf olmalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir güç sınavı değil&lt;br /&gt;Bu kazananı ya da kaybedeni olan bir oyun değil&lt;br /&gt;Bırak bunu adalet çözsün&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşgörü sıfır olacak&lt;br /&gt;Kutsanmış niyetlerinin yaratıcısı için&lt;br /&gt;Hoşgörü sıfır olacak&lt;br /&gt;Senin hüküm veren tanrın kaderindir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karma parçalanıyorken&lt;br /&gt;Arkasında çok derin bir yara izi bırakıyor&lt;br /&gt;Bir kapıyı işaret ederek&lt;br /&gt;Sözlü kahpeliğin kaynağı olan&lt;br /&gt;Makineler mihrabı sunarken&lt;br /&gt;Erdemli hayatların kutsandığı yerde&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Varoluşun ötesinde bir yaşam sürememek&lt;br /&gt;Oldukça tuhaf olmalı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir güç sınavı değil&lt;br /&gt;Bu kazananı ya da kaybedeni olan bir oyun değil&lt;br /&gt;Bırak bunu adalet çözsün&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://fizy.com/#s/1lvdr3"&gt;http://fizy.com/#s/1lvdr3&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-5281716486028534166?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/5281716486028534166/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=5281716486028534166&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5281716486028534166'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5281716486028534166'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/olum-tanr-insan-ve-sfr-tolerans.html' title='Ölüm, Tanrı, İnsan ve Sıfır Tolerans'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TRHULQe42AI/AAAAAAAABb8/bQ0ZpC5PcTk/s72-c/death-symbolic.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-5495389435190402586</id><published>2010-12-20T16:10:00.009+02:00</published><updated>2010-12-20T16:30:16.999+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><title type='text'>Life On Mars: “Hayatla Kalın Paralellik!”</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9j--2jn9I/AAAAAAAABbU/G3_6F8IDgOM/s1600/life-on-mars-bbc.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 280px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552766799245975506" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9j--2jn9I/AAAAAAAABbU/G3_6F8IDgOM/s400/life-on-mars-bbc.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;David Bowie “Life On Mars” şarkısını 70’lerde kulağımıza fısıldadığında derinlerdeki mesajı ne kadar doğru alabilmişizdir bilinmez. Şarkı, Mars’ta hayatın olduğuna dair bir konuyu şiar edinmiş bir sinemaya giden kızın hikayesidir. Sözler dolaylı olsa bile hayata atılma yoluna girmesi gereken ergenlerin bir çok şeye yabancılaşması konusuna sarkastik sözlerle eğilmekteydi. Belki de LSD çekmiş bir kızın kendinden geçiş anıdır söylenegelen.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Britanya kasvetli ve puslu havasıyla garip bir hüzündür. Göremediği güneşiyle umutsuzluk deposu da olabilir. Bu öyle kasvetli bir ruh halidir ki, geçmiş bir dönemde ergenlikten yeni çıkmış Paradise Lost elemanları Halifax’daki mezarlıkta umutsuzca pozlar verebiliyorlardı; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“biz mutsuzuz, hiç umutlu değiliz”&lt;/span&gt; tadında. İklimlerin insanları çok etkilediği söylenebilir. Sürekli güneş gören bir insan evladı ile yağmur ve puslu havayı tadan insan evladı arasında bir farklılık olacaktır. Dünya tarihine damgasını vurmuş bazı büyük isimlerin zamanın ötesindeki düşüncelerini biraz da kasvetli havaya yormak lazım. Eğer ortada bir kasvet yoksa melankolik ruh haline girebilmek bir o kadar zor. Puslu Britanya dünyaya Shakespeare ve Bacon gibi dahileri sunmuştu. Yaşanması zor Britanya’nın dünyaya ve kendi içinde yaşayan halkına verdiği en büyük yaşam sevinci belki de müziğidir. Özellikle 60 ve 70’li yıllarda çıkışa geçen özgürlükçü söylemleri içeren müziği..The Beatles’ından Pink Floyd’a, Deep Purple’dan Rainbow’a, David Bowie’den Thin Lizzy’e kadar..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1970’li yılların kendine has dinamikleri çekici gelir bazılarımıza. Özellikle Britanya açısından. İşçilerin haklarının peşine düşmesi, günümüzde bize hala çok çekici gelen liman işçilerinin kendine has dinamikleri, İngiltere’de çok büyük acılar çekmiş İrlandalıların mücadeleleri ve tüm bu mücadeleler, keşmekeşler yaşanırken onlarla paralel yoldan gelen Rock müzik olgusunun başkaldıran ve ezilen sınıfın yanında duran söylemleri pembe rüyalara götürmüştür bizleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9kJMY0NvI/AAAAAAAABbk/H1CrketKXek/s1600/brick_title.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552766974678021874" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9kJMY0NvI/AAAAAAAABbk/H1CrketKXek/s400/brick_title.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Önemli bir dava peşinden koşturan dedektif Sam Tyler, kız arkadaşı bir katil tarafından ele geçirildiğinde şok yaşamaktadır. Biner arabaya ve basar gaza.. Döktüğü gözyaşlarıyla.. Durur otobanın ortasında bir anda. Çıkar dışarıya.. Tüm dünya durmuştur o an. Ve beklenmedik bir anda hızla ona çarpan bir arabayı görürüz. Yere kapaklanmıştır adamımız. Hayat ile ölüm arasında bir yerde sabitlenir.. Gözünü açtığında ise gördüğü bambaşka bir dünyadır. Geniş yakalı bağrı açık gömlek, İspanyol paça pantolon… 1973 Britanya’sında bulur kendisini Sam Tyler..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Spooks ve Hustle’ın yaratıcısı olan Kudos’un gerçekleştirdiği bir proje olan “Life On Mars” gizemli, polisiye, yer yer politik ve inanılmaz neşeli bir dizi. 1970’lerin canlılığına ışık tutan bir tarihsel proje tadında. Bazen bizleri düşündüren, siyasi çatlakların bam teline dokunan, yeri gelince bizi gülme krizlerine sokan ve 1970’lerin başkaldırışından izler barındıran. Dizinin bütünsel anlamdaki yüksek kalitesini geçtim, 1970’lerden bu yana politik, müzikal, toplumsal ve kuşak farklılıkları reaksiyonlarının nereden nereye geldiğini tartma konusunda müthiş dokumalar yapıyor. Dizinin müzikleri tek kelimeyle muhteşem. Tarihe damgasını vuran bir çok Rock parçasıyla kulaklarımızın pası silinmekle kalmıyor, dizide yer alan her karakterin kendine has özellikleriyle inanılmaz eğleniyoruz. O dönemde inanılmaz bir özgürlük ortamının olduğuna şahitlik ediyoruz. Dizi boyunca yakılıp durulan sigaralar, mideye boşaltılan viskilerin haddi hesabı yok. İşyerinizde çalışırken masanıza ayaklarınızı uzatarak, şefinizin karşısında elinizde puronuz, tüttürerek gevrek gevrek konuşmanız ilginç gelecektir günümüzde. Özgürlüklerimiz her geçen gün kısıtlanıyor sanki. Her geçen gün resmi hale dönüştürülen ve robotlaştırılan düzeneklerden farkımız kalmadı. Ne kadar robotlaştığımızı işte bu diziyi izlerken anlıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu diziyi izlerken IRA sorunundan futbol holiganlığına, yozlaşmışlıktan işçi sınıfının haklarını koruma mücadelesine kadar bir çok şeye şahitlik ediyoruz. İrlandalıların neden dik kafalı göründüğün farkına daha yakından varabiliyorsunuz. İngiltere’nin göbeğinde yaşayanlar elini boka değdirmezken bu tür işler için İrlandalıları bok yoluna göndermeleri, İrlandalıların hayata tutunabilmek için yeter ki iş olsun mantığıyla hareket edip elini boka değdirirken, üstüne üstlük kendini beğenmiş, kibirli İngilizlerin hakkını yemesine dayanamaması güçlü bir anekdottur. Özellikle birinci sezonun 5. bölümünde Manchester United ve Manchester City taraftarları arasındaki husümet, tamamen futbol odaklı olan bölüm dillere destan. Futbolun hayat ile ne kadar iç içe olabileceği ve futbolun bizlere yüklediği gerçek anlamın farkına varabilmek noktasında nokta atışı dersler veren bir bölümdür. Kahramanımız Sam Tyler’ın, bölümün sonunda United’lı fanatikle giriştiği muhabbet müthiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sam:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Babamla futbola giderdim. United ve City taraftarları maça beraber yürürdü. Yan komşumuz, camına City bayrağı asardı. Çocuklar sokakta beraber oynardı. Kırmızı ve mavi. Ve sonra senin gibi insanlar geldi ve bunu bizden aldılar.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fanatik:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Bak, iyi bir kavga oyunun parçasıdır. Bu gurur. Takımınla gurur duymak, en iyisi olmak.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sam:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Hayır, değil! Bu nasıl başladığı ve sonra arttığı. Televizyonda ve basında çıkar ve sonra diğer kulüplerin taraftarları diğerlerini bastırmaya çalışır. Sonra da nefrete dönüşür. Artık futbolla ilgili yapacak bir şey kalmaz! Artık çete işidir. Ve senin gibi bok çuvalları ülkeyi dolaşır. Kimin daha çok belaya neden olacağına bakarlar! Sonra bir polis olarak aşırı tepki gösteriyoruz ve çitleri yükseltmek zorunda kaldık. Ve taraftarlara hayvan gibi davranıyoruz. Kıskaca alınmış, kırk, elli bin insan. Bir şeyler olduktan ne kadar zaman önce? Kötü bir şeyler olduktan ne kadar zaman önce vücutları uzatıyoruz? Sen bir United taraftarısın. Birini öldürdün.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Fanatik:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Yanlış gitti. Ben onu sadece dövecektim.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Sam:&lt;/strong&gt; &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Öldü. Bu benim. Bu sana ait değil. Bu bütün hafta çalışan ve cumartesi çocuklarını maça götüren ahlaklı insanlara ait. Colin Clay gibi insanlara ait.”&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9kPuuoPdI/AAAAAAAABbs/CLUrTO0-Ujw/s1600/Life%2Bon%2BMars.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 354px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5552767086975532498" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9kPuuoPdI/AAAAAAAABbs/CLUrTO0-Ujw/s400/Life%2Bon%2BMars.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zaman yolculuğunun en eğlenceli ve garip dengesizlikleriyle bizi garip bir transa sokan dizi, 2006 yılında başladı. İki sezon yayınlandı ve her sezonu birer saatlik 8 bölümden oluşuyordu. 2008 yılı versiyonunun bu diziyle kalite anlamında ilgisi yoktur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Baş adamımız Sam Tyler, kurallara körü körüne bağlı, asla rüşvet almayan, inanılmaz insancıl ve naif bir dedektifken, bölümlerinin şefi olan Gene Hunt karakterini oynayan Philip Glenister ise öfke küpü oluşu, huysuzluğu, inanılmaz celallenmesi, gaz hali ve kontrolsüzlüğü ile gülme krizlerine sokuyor bizleri. Muazzam eğlenceli bir karakter ve Sam ile giriştikleri ters diyaloglar destan tadında. Çarpılmamak mümkün değil. İnanılmaz keyif veren LSD’den farksız bu dizi. Hem diyalogları, hem konusu ve hem de müzikleriyle. Hem de tarihsel gerçeklere dokunuşuyla. Özellikle bazı bölümler inanılmaz çarpıcı ve akıl dolu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Peki bu dizinin adı neden Life On Mars? &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dizinin başında, kaza anında arabada çalan şarkı David Bowie’den Life on Mars’tır.. Ondan olsa gerek..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir çok dizi çılgınlar gibi izlenip değerlendirmelere tabii tutulurken, böyle harika bir dizi üzerine neden pek konuşulmamıştır, o da ayrı merak konusu.. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-5495389435190402586?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/5495389435190402586/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=5495389435190402586&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5495389435190402586'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/5495389435190402586'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/life-on-mars-hayatla-kaln-paralellik.html' title='Life On Mars: “Hayatla Kalın Paralellik!”'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQ9j--2jn9I/AAAAAAAABbU/G3_6F8IDgOM/s72-c/life-on-mars-bbc.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6027934137926531072</id><published>2010-12-17T10:03:00.004+02:00</published><updated>2010-12-17T10:05:58.930+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>What's Heavy? (Bölüm V)</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZjVB9HoI/AAAAAAAABa8/QA_emOYnQ6s/s1600/Death.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 349px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551559060395728514" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZjVB9HoI/AAAAAAAABa8/QA_emOYnQ6s/s400/Death.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Death Metal’in tam anlamıyla oturmasından birkaç zaman önce ortaya çıkmış Death, Morbid Angel, Massacre, Sepultura, Entombed, Slayer, Posssessed gibi gruplar Hıristiyanlık doktrinlerine karşılık kendi fikirlerini katarak mezhep ayrılıklarına dikkat çekmişler, yaşamı her insanın kendi bireysel fikirleriyle yönlendirmişler, varlıkla ilgili ve bağımsız bir çok sosyal etmenleri müziklerinde takdim etmişlerdir. Ahlaki değerler müziğin içinde sorgulanırken Death Metal demeçleri asla yavşaklığı, samimiyetsizliği içermemiş, söz konusu ekstrem tarz; gizli saklı bir düzlemde ilginç ideolojiler ve akıcı tasvirlerle kendisini ortaya koymuştur. Soundsal olarak nasıl açabilirdik bunu? Yapısal düzenlemeleri fazlasıyla üzerinde bulunduran, çok sert olmasına rağmen aslında çok dokunaklı pasajların güçlü şekilde, kaos ve karanlık bir ortamda suratlarımızda patlaması, bunu dinamik bir tonla sağlaması ve söz konusu yapısal düzenlemeleri, müzikal motifleri kilit nokta olarak yansıtması.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1990’lı yıllarla beraber metal müzik periyodunda daha büyük patlamalar oldu ve daha fazla ürünler vücut bulmaya başladı. Bu dönemlerde sound melodik pasajlarla da pekiştirilmiş ve müziğe değişik renkler katılmıştı. Bu yıllarda Thrash Metal düşüşe geçmiş, kimlik değiştirmiş ve farklı bir hal almışken Death Metal Avrupa ve Amerika’da büyük bir aşama kaydetmiş, Black Metal de Kuzey Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmaya, insanları etkilemeye başlamıştır. Ayrıca Doom Metal de yükselmeye başlamış ve dikkatleri iyice üzerine çekmeye başlamıştı. Bu dönemde Death ve Black Metal ikinci yükselme dönemlerini yaşıyor gibiydiler. Mesela Death Metal bu esnalarda daha renkli yollara gitmiş, tekniklik olgusunu temel amaç olarak ele almış, renkli süreçleri ortaya koymuştur. Üretimler artık daha duygulu, yine underground ve piyasa kaygısından uzaktı. Ahlak kuralları etnik, çevresel ve eşsiz kaynaklarla duygusal bir şekilde dikkatleri çekiyordu. Aslında 1993 yıllarına kadar ekstrem tarzlar birkaç kişinin elindeydi, o kişiler de bu işe kendilerini adamışlardı ve oldukça underground yapılarını devam ettiriyorlardı. Ama diğer müzikal türlerle kıyaslanmalara gidildiğinde bariz farklılıklar dikkati çekiyordu. Bir yandan da kendini beğenmiş, kibirli, ben senden daha iyiyim tarzı ideolojik bakış açıları da yer alabiliyordu ve bu aslında tüm türler için en büyük belaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZn4EeuMI/AAAAAAAABbE/egfzSkWg-ik/s1600/GuitarSchool09-1993_Chuck.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 345px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551559138521036994" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZn4EeuMI/AAAAAAAABbE/egfzSkWg-ik/s400/GuitarSchool09-1993_Chuck.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;1993 yılından itibaren metal müzikte liriksel yönlere çok önem verildiğini ve felsefi alanların farklı bir boyut kazandığına da şahit olacaktık. İşte bu noktadan sonra Death Metal derin boyut kazanmış, felsefi derinlikleri içermiş, genel düşüncelerini topluma daha ikna edici bir şekilde yansıtmaya başlamıştır ve bu tarzın söz konusu dönemde bir anda tavan yapmasına neden olmuştur. Bu noktada Death grubunun ortaya koyduğu yeni yapıyı es geçemezdik, çünkü heavy arenasında çok etkili lirikler, filozofça bakış açıları, etkileyici pasajlar çok sağlam karakterlerle aktarılmış ve bu insanları düşünmeye sevk etmişti. Ama grubun lideri Chuck Schuldiner yaptıklarıyla her zaman heavy dünyasında ayrı bir yere sahip olmuş ve bu ekolün en önemli temsilcilerinden olmuştur. Çünkü onun farklılığı; türlerde etiketlendirmelere karşı çıkması ve her şeyin Metal müzik için olduğunu söylemesiydi. Zaten karakteri ve davranışlarıyla bu müzik arenasında herkesten çok farklı olduğunu tüm dünya kabul edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıllarda yaşanan bu gelişmelerin asıl özelliği neydi? Metal müzik artık büyük bir farklılığı ortaya koymuş ve modern bir hal almıştı. Bunda liriksel temaların büyük bir önemi olmasının yanında müzikal pasajların daha teknik ve melodik bir hal alması da etkendi. Belki Thrash ve Speed Metal eski etkisini kaybetmişti ama çeşitli alternatifler ortaya koyulmuş, diğer Heavy tarzları bu açığı fazlasıyla kapatmıştır. Yılların en etkili müzikal tarzlarından Thrash Metalin eski etkisini kaybetmesi belki sayısız insanı çok üzdü ama madem Metal müzik toplumsal ve dünyevi değişikliklere göre kendisini geliştiriyor, ileriye gidiyor, kendisini değiştiriyor; mevcut olan tüm müzik türleri de bunu takip etmek zorunda kalacaklardı. Bu değişime ayak uyduramayan eski gruplar tarihte güzel anılarıyla yer alırken, değişime ayak uyduranlar da eskisi gibi çok etkin olmasalar da yaşamlarını sürdürecekler ve diğer müzikal tarzlarla birlikte Heavy arenasında yerlerini alacaklardı. Diğer ilginç nokta ise Thrash Metal tek başına her ne kadar etkisini kaybetmiş gibi görünse de ortaya çıkan bir çok türe kaynaklık etmiştir. Zamanın sert gruplarına dikkat edildiğinde Thrash Metal tarzının kökenlerinden izlere rastlanmıştır. Death Metal ve Black Metal gibi tarzların alt yapıları aslında Thrash Metal kökenlerine dayanarak vücut bulmuştur. En önemlisi şu lafı kullanmamız asla yanlış bir cümle olmayacaktır: Dünya üzerinde vücut bulan sayısız ekstrem tür ve gruba kaynaklık eden tarz ve bu tarzların atası Thrash Metal soundu, etkilenimleri ve lirikleri olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZv50FrgI/AAAAAAAABbM/PLkvnMhWaBA/s1600/dark_tranquillity__03.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 301px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5551559276428111362" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZv50FrgI/AAAAAAAABbM/PLkvnMhWaBA/s400/dark_tranquillity__03.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yine bu dönemlerde Old School (Florida) Death Metal olarak adlandırılan oldukça ekstrem heavy tarzı tamamen kabuk değiştirip mazide kalacak, yeni türler ortaya çıkacaktı. Bu esnada Therion’un ilk albümüyle beraber yeni bir türün müjdesi verilmiş gibiydi. İsveç Death Metali olarak adlandırılacak olan bu tarz büyük bir patlama yapacaktı. Gerek görünümü gerekse liriksel bakış açılarıyla. Müzikal bakış açısı değiştirilerek kendi bilincinin farkında olan, ahlaki değerlere bakış atan, yer yer anti-dinsel bakış açısını yansıtan ama kısmen de din olgusunu Metal müzikle çatıştıran bir türdü. Ahlak kuralları ve erdemler emniyetteydi! Hemen sonrasında In Flames, Dark Tranquillity, Hypocrisy, Amorphis, At The Gates gibi gruplar da bu konuda atağa geçecekler ve yeni ideolojileri gözler önüne sereceklerdi. Bu noktada daha kırılgan ve bazı yönleriyle de saldırgan pasajlardan örneklemeler sergilenecekti. Bu da ayrı bir tür ve ideoloji olarak Metal arenasındaki yerini alacaktı. Özellikle mitolojik yönlere ayrıntılı bakış açıları ve bir çok felsefi bakış açısını derince, ince boyutlara girerek, coşkun ve karanlık atmosferler katarak liriksel anlatımı ortaya koymaları bu türü daha farklı yerlere götürdü. Aslında İsveç Death Metali içinde sayısız değişken bakış açıları vardı ve her grubun kendine has bir anlatım ifadesi vardı. Bu yüzden İsveç Death Metali’nin genel ideolojik yapısını anlatmaktan ziyade bu türde müzik yapan grupları ayrı ayrı incelemek gerekir ideolojik bağlamda. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6027934137926531072?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6027934137926531072/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6027934137926531072&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6027934137926531072'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6027934137926531072'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/whats-heavy-bolum-v.html' title='What&apos;s Heavy? (Bölüm V)'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQsZjVB9HoI/AAAAAAAABa8/QA_emOYnQ6s/s72-c/Death.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8138399442796470577</id><published>2010-12-10T22:00:00.008+02:00</published><updated>2010-12-10T22:20:42.669+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Felsefe'/><title type='text'>Medeniyet, İnanç, Kızılderililer ve Post-Modern(!) Zihniyetler</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKG-RUJtXI/AAAAAAAABaE/S3rH8hRwYco/s1600/indio.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549146095231808882" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKG-RUJtXI/AAAAAAAABaE/S3rH8hRwYco/s400/indio.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Yaşam nedir ?&lt;br /&gt;Geceleyin bir ateş böceğinin saçtığı ışıktır.&lt;br /&gt;Kışın bufalonun soluğudur.&lt;br /&gt;Otların arasında koşan&lt;br /&gt;Ve günbatımında kaybolan gölgeciktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Karaayak (1821-1890&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Günümüzde medeniyet dediğimizde içi boşaltılmış bir kavramla karşı karşıya kalırız. Bize tabakta sunulan neyse, akıl yetimiz nispetince ona göre besleniriz. Gücü elinde tutanlar en medeni olanın kendisi olduğunu gösterebilmek için minik bir kuyuda kırk takla atar. Gücü elinde tutan Beyaz Anglo-Sakson Protestan zihniyet en medeni olduğunu zırvalar durur. Ya da onun yolundan gidenler gözlerimize serdikleri barbarlıkları ve insanları köle yerine koyuşlarıyla adeta dalga geçer medeniyet görselliğiyle.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kadınını pazarlar, kadını bir mal gibi kullanır, kendisini pazarlar, parasıyla her şeyini pazarlar, senin zihnini psikolojik algılamalarla darmadağın etmek ister ve akıl yetisinden yoksun olanları kuyusuna düşürür. Size de aşağıdan el sallamak düşer. Pazarlanan kadın pazarlandığının bile farkında değildir. Farkında olsa bile cebine attığı paranın tadına bakar. Başka şeylerin de!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nice sorunlar içinde boğuşan toplumları parayla tuzağa düşürüp sömürenler, yüzyıllar boyunca kara inci Afrika’yı sömürüp zenginliklerini kendi cebine sokanların ne idüğü belirsiz hastalıklı fikirleri ve eylemleri gözler önündeyken, sömürülenler barbar, sömürenler en medenidir. Aynı zihniyet dağdan gelip bağdakini kovmuştur yıllar boyu. Yemediği bok kalmamışken kendisi dışındaki her şeyi terörist, barbar, şeytan unvanıyla damgalamasını iyi bilmiştir. Yıllar boyu saf düşünceleri, topluma olan saygıları, doğa anaya duydukları sevgileri ve karıncayı bile incitmeyen nazik tavırları ile yüzyıllar sonra bize insanlık dersi veren insanlar topluluğunun kökünü kazımasını iyi bilmiştir bu zihniyet. Medeni olan yine de kendileridir. Kırmızı halılar üzerinde yürüyenlerdir medeniler. Katledilen hayvanların derilerini üzerinde taşıyan, emeği sömürülen kara inci toprak parçasından elmaslardan taşlar takan, bir çok masumun uğrunda öldüğü nimetleri tadan zihniyettir medeni olan..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerseniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazen görürsünüz Hollywood sinemalarındaki ya da bazı dizilerdeki Amerikan yaşamı saçmalığını. Hayallerin ülkesini.. Hayallere ulaşmak ve para kazanmak için her yolun mubah olduğunu. Gençleri sefilden farksızdır. Hayatlarının anlamı balolardır. Balolarda ya da doğum günlerinde caka satmaktır. Hayatı her yönüyle değil kasık arasından ibaret tutmaktır. Kendisinden ve kendi salak topluluğundan başka herkesi aşağılamaktır. İzlersiniz. Göz atarsınız. Her şeye şahitlik edersiniz. O bir film olsa bile o filmlerin yaşanmışlıklardan ve gerçekliklerden yaratıldığını bilirsiniz. O kadar aptalca zevklerin ve yaşam dürtülerinin boyunduruğunda boğulmuşlardır ki, aptallıklarının farkında bile değillerdir. O çok medeni okullarının koridorlarında, kız kıza gidilen tuvaletlerde, içilip zıbarılan barların, kıçların sallandığı diskoların sarhoş ediciliğinde felsefi ve erdemsel muhabbetlerine şahitlik edersiniz. Hayatın anlamını bulursunuz! Erdemli ve yürekli!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKLH66D9nI/AAAAAAAABas/ZeKjXfcUsBQ/s1600/Howard-Terpning-Blackfeet-Spectators.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 257px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549150659062003314" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKLH66D9nI/AAAAAAAABas/ZeKjXfcUsBQ/s400/Howard-Terpning-Blackfeet-Spectators.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chamalu’nun yüreğinden kopup gelen ve yüreğin yolu olarak adlandırılan düşüncelerin ne kadar ehemmiyeti vardır ki? Medeni(!)lerce barbar olarak görülen ve katledilenler tarafından beyinlerimize zerk edilen şu sözleriyle:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Her şey kutsaldır; her şey büyük&lt;br /&gt;Tanrısal tapınağın bir parçasıdır.&lt;br /&gt;Eğer yüreğinden bakarsan,&lt;br /&gt;Her yerde güzellik görürsün.&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer sarhoşsanız, aptalsanız, kandırılmışsanız, akılsızlığınız nedeniyle tuzağa düşürülmüşseniz hiçbir şey sizi mutlu edemez. İçi boş geçici heveslerden başka. Ki o da geçiciliğe mahkum!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uygar olan hep Batı olmuştur. Kendilerinden başka kimseye koklatmak istememişlerdir bu erdemlerini! Çok yönlü bilgilenmiş olan ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için bu terim çok farklı. Kandırılmaları bir o kadar zor. Batı’nın vahşi ya da az gelişmiş diyerek aşağıladığı bir çok ulusun, doğa ile hatta kendisi ile daha bir uyum ve barış içerisinde olduğunu biliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yüzyıl geriye gittiğimizde, Kızılderililerin uzun yıllar boyunca taşıdıkları görüş ve yaşam örgülerinin günümüz modern insanlarına yüce bilgelikler sunduğunu görüyoruz. Göremediğimiz bir yaratıcıya, yaratıcı güce, Doğa Ana’ya ve geri kalan her şeye nasıl davranacağımızı odak noktasına alan bir felsefedir bu. Yaşayan varlıklar olarak bizim dışımızda kalan her şeye nasıl davrandığımız, dünyamızdaki yaşam örgümüzü çizen güçlü odaklardan biridir bu. Doğa’yı ve görünmez güçlerin tümünü bir potada erittiğimizde bedenimiz ve zevklerimiz önemsizdir. Kızılderililer doğanın her parçasıyla yaşamayı yemek yemek, su içmek gibi sıradan saymışlardı. Onlar kendilerinden ziyade doğadaki her ağaçla, her taşla, her hayvanla ve akan ırmakla varoluyorlardı. Onlar aslında kendilerince tüm yaşamlarıyla ibadet ediyorlardı. İçtikleri sudan, adım attıkları toprak parçasına kadar.. Yaşamları bile bir ibadetti. Medeni Batı’nın her Pazar günü toplanmasına benzemezdi bu. Ya da yediği her haltın ardından bir günah çıkarmayla temizlendiğini sanması kadar aptalca değildi bu bakış açısı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKLSACHa6I/AAAAAAAABa0/YpegZF_GCwY/s1600/black_elk002.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549150832236653474" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKLSACHa6I/AAAAAAAABa0/YpegZF_GCwY/s400/black_elk002.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kara Geyik şöyle diyordu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Beyazların kendilerinden başka hiçbir şeyi umursamayarak bizim yarattığımız ulusal çemberimizi kırdığını görebiliyorum. Bizden alabilecekleri her şeyi alacaklar ve kullanabileceklerinden daha fazlasını da isteyecekler. Kalabalık insan topluğundan geriye bir şey kalmayacak ve belki de açlıktan öleceğiz. Dünyanın (doğanın) onların anneleri olduğunu unutacaklar. Bu onları, benim insanlarımın eski yollarından daha iyi hale getirmeyecek ve bizden daha iyi olamayacaklardır.”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Medeni beyazlar Amerika’ya ayak basar. Yerlilere ait her şeyi almaya, bir tehdit ile karşılaştığında köklerini kazımaya başlar. Bildiğiniz soykırım uygulanmaya başlanır. Yapılmayan zorbalık yoktur. 1854 yılında şef Seattle, halkının topraklarının satması istenmesi üzerine ibretlik bir konuşma yapar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKHa7yoH7I/AAAAAAAABac/-Djs-ACdffA/s1600/Chief-Seattle.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549146587670257586" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKHa7yoH7I/AAAAAAAABac/-Djs-ACdffA/s400/Chief-Seattle.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam, çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dünya annenizdir, dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunu biliyoruz biz, dünya insana ait değildir, insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlı.”&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu konuşma hala Washington’da muhafaza edilmektedir. Amerikan Expo 74’de sunulmuştur. UNEP tarafından çevre üzerine şimdiye kadar en güzel ve içten anlatım olarak kabul edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKHrs4QWaI/AAAAAAAABak/NjjHPfr7lVw/s1600/Chief_Seattle_tombstone.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5549146875725109666" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKHrs4QWaI/AAAAAAAABak/NjjHPfr7lVw/s400/Chief_Seattle_tombstone.jpg" /&gt; &lt;/a&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Yazıyı Tatanga Mani’nin (Yürüyen Bufalo) bir sözüyle kapatalım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Ağaçların konuştuğunu biliyor musunuz?” Bu soruya kendisi yanıt verir. “Evet konuşurlar; kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce Ruh hakkında.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Onlar için her şey aslında çok basitti. Her şey Vakan Tanka’ydı. Yani onların inancına göre Yaratıcı Güç, Her Şeyin Kaynağı, Büyük Ruh..&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Varolan her şey canlıdır.&lt;br /&gt;Chukchee Şamanı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8138399442796470577?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8138399442796470577/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8138399442796470577&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8138399442796470577'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8138399442796470577'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/medeniyet-inanc-kzlderililer-ve-post.html' title='Medeniyet, İnanç, Kızılderililer ve Post-Modern(!) Zihniyetler'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQKG-RUJtXI/AAAAAAAABaE/S3rH8hRwYco/s72-c/indio.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-501610756373660618</id><published>2010-12-10T09:54:00.002+02:00</published><updated>2010-12-10T09:55:16.753+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Cesaret ve Cesaretin Şarkısı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQHcwvgh2NI/AAAAAAAABZ8/O9ecFIHWg1w/s1600/courage%2Bchinese.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548958945841895634" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQHcwvgh2NI/AAAAAAAABZ8/O9ecFIHWg1w/s400/courage%2Bchinese.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;20 yıldır Heavy Metal dinliyorum. Bu müziği dinleyenler için Manowar çok büyük bir isim. İkon haline gelmiş bir isim. Ya benim için? Manowar benim için büyük bir hayranlığı ifade etmemiştir. Şarkılarını bilip dinleyenlerden, kulak kabartanlardanım. Hayranlığım yoktur kendilerine bütünsel anlamda. Hatta şarkı sözlerinin dolu dolu değil de eğlenceli olduğunu, fantastik bir düzlemde gittiğini düşünüyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama tüm bunların ötesinde bir şarkılarına bayılırım. Gerek sözleriyle, gerekse müziğiyle. Courage isimli parçaya kulak kabartanlar zevk alacaklardır. Bu parçadaki vokal icrası gerçekten muhteşemdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Şarkıyı dinlemek için:&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://fizy.com/#s/1d33si"&gt;http://fizy.com/#s/1d33si&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Bazıları umudun kaybolduğunu düşünüp,&lt;br /&gt;Beni yalnız görmek istiyorlar&lt;br /&gt;Başkalarının istediğini yapamam,&lt;br /&gt;O zaman yuvasız kalırım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik güle güle de&lt;br /&gt;Ve ellerini havada tut&lt;br /&gt;Bu cesaretin şarkısının geceye yayıldığını duy&lt;br /&gt;Şimdilik güle güle de&lt;br /&gt;Ve ellerini havada tut&lt;br /&gt;Bu cesaretin şarkısının geceye yayıldığını duy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve rüzgar çığlığımı uçmak isteyenlere yayacaktır&lt;br /&gt;Bu cesaretin şarkısının gecenin içine sürdüğünü duy&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Savaşlar onlar tarafından yapılır&lt;br /&gt;İnanacak cesareti olanlar&lt;br /&gt;Savaşlar onlar tarafından kazanılır&lt;br /&gt;Paylaşacak cesareti olanlar&lt;br /&gt;Ruhu dolduran bu yürek zafere giden yolu gösterecektir&lt;br /&gt;Eğer bir savaş olacaksa ben orada olacağım&lt;br /&gt;Orada olacağım&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdilik güle güle de&lt;br /&gt;Ve ellerini havada tut&lt;br /&gt;Bu cesaretin şarkısının geceye yayıldığını duy&lt;br /&gt;Ve rüzgar çığlığımı uçmak isteyenlere yayacaktır&lt;br /&gt;Kanatlarını kaldır dostum korkusuzca sonuna dek&lt;br /&gt;Şimdilik güle güle de ve ellerini havada tut&lt;br /&gt;Bu cesaretin şarkısının geceye yayıldığını duy. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-501610756373660618?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/501610756373660618/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=501610756373660618&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/501610756373660618'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/501610756373660618'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/cesaret-ve-cesaretin-sarks.html' title='Cesaret ve Cesaretin Şarkısı'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQHcwvgh2NI/AAAAAAAABZ8/O9ecFIHWg1w/s72-c/courage%2Bchinese.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4594811815328694184</id><published>2010-12-09T12:57:00.019+02:00</published><updated>2010-12-09T13:24:00.082+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><title type='text'>Sonunu Göremeyen Diziler</title><content type='html'>&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2Vi4s-xI/AAAAAAAABYU/pxx9bEG0p7Q/s1600/00six-feet-under.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 251px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548635222178593554" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2Vi4s-xI/AAAAAAAABYU/pxx9bEG0p7Q/s400/00six-feet-under.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:78%;color:#ff0000;"&gt; (Bana Göre Dünyanın En İyisi: Six Feet Under)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Her yeni dizi, eğer kaliteli ve farklıysa yeni bir soluk, yeni bir hevestir. Büyük bir hevesle gömülürsünüz içine. Diziler sinemalardan farklıdır. Uzun soluklu oluşunun yarattığı farklılık söz konusudur. Uzun soluklu olmanın getirdiği bir aidiyet duygusu vardır. Kendinizden bazı parçaları görürsünüz. Gerçekleşen olaylar içinde kaybolursunuz. Bazı karakterlerle aranızda bir bağ oluşur. Daha doğrusu dizinin her yönüyle garip bir bağ kurarsınız. Bazen Dexter Morgan’sınız, bazen Gregory House, bazen Mick St. John gibi insancıl bir mahlukat, Dan Vasser gibi gizemli, Kyle gibi saf, Molly Caffrey gibi işkolik, Amiral Adama gibi babacan, Nate Fisher gibi gerçekçi ve yahut ilk sezonlarında olduğu gibi Dean gibi yavşak..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Böyle bir bağı nasıl kurarsınız? Bir dizinin içinde nasıl kaybolursunuz ve aidiyet bağı kurarsınız? Haftada bir bekleyerek bir dizi ile bağ kurmak elbet mümkün ama DVD oynatıcınızda tüm bölümleri sırayla izlediğinizde aldığınız keyif gibisi yoktur. Bu daha etkili bir yöntem. Kurduğunuz bağı iyice güçlendiriyorsunuz. Çok fazla dizi takip ediyorsanız, her hafta hepsini teker bölüm üzerinden izlemek tamamen dağılma sebebi. Hem kafa olarak hem de takibat anlamında. O yüzden hala devam eden dizilerin misal Caprica, Dexter, Fringe, House MD, Supernatural, SGU Stargate Universe, The Event, The Vampire Diaries vs gibi yeni sezonlarına veyahut devam eden sezonlarına hala göz atmamış bulunmaktayım. Elimde izlemek üzere 30-35 tane daha dizi olduğu için ve bunların çoğu bitmiş diziler olduğu için bu anlaşılabilir bir durum. Bitenlere yönelmen doğal.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hani olur ya. Kurulursunuz rahatça. Başlarsınız izlemeye bir diziyi. Sarar sizi. Hoşunuza gider. DVD oynatıcınızda sırayla her bölümü izlemektesinizdir. Bölümler ilerledikçe sizi bütünüyle kapsar oyuncular, karakterler ve olaylar örgüsü. Hiç bitmesin istersiniz. Sanki farklı bir hayat algılaması oluşturmuşsunuzdur. Bir gerçek dünya vardır, bir de fantezi dünyası. Bu fantezi dünyası sizi günlük yaşamın yoruculuğundan uzaklaştırır. Bir umut aşılar. Bazen öfke.. Bazen derinden gelen bir duygu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İçinizde sürekli yinelenip duran derin bir ses:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bitmesin..&lt;br /&gt;Bitmesin..&lt;br /&gt;Bitmesin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama biter. Gün gelir biter. Yarattığınız fantezi dünyasının bir parçası kopup gitmiştir kutsal dünyanızdan. İçiniz çoraklaşır o an. Üzülürsünüz. Sizin için önemli olan insanları toprağa vermişsinizdir sanki. Rahatsız edicidir. Ya bir de bu diziler sonunu görmeden bitmişse? İşte bu oldukça sinir bozucu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Özellikle 2000’li yıllardan itibaren oldukça farklı konulara yönelen ve bu yönüyle büyük paralara ve yapımlara ihtiyaç duyan dizilerin sayısında büyük bir artış söz konusu. Fantastik, korku, gizem ve bilim kurgu öğelerinin üst seviyede olduğu diziler gerçekten çok pahalı yapımlar. En çok dikkat çeken diziler de genelde bu türden diziler olabiliyor. Dikkat çekmeleri doğal. Kullanılan yüksek bir teknoloji söz konusu ve bu durum her zaman para demek. Hem de çuvalla para..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bahsettiğimiz bu dönemlerde nice diziler yayınlandı. Bir çoğu ikinci sezonlarını göremeden çat diye bitirildi. Bu dizileri aradan geçen birkaç yıl sonra izleyen bizler hayıflanıp durduk. Ya da bazıları ülkemizdeki bazı kanallarda yayınlanırken bir anda biten dizilere hayıflandık. Ve neden bittiklerini sorgulayıp durduk. Öyle ya, gerçekten çok güzel dizilerdi. Çok kalitelilerdi. İçi dolu dizilerdi. Saçma sapan onca dizi dururken neden bu diziler çöpe atılmıştı? Sinir bile yaptık. Neden ama? Neden biterler anlamsız bir şekilde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevap çok ama çok basit. İsterseniz dünyanın en kaliteli dizisini yapın. İsterse çok fazla sayıda izleyeni olmasa bile inanılmaz kemik ve fanatik hayranlara sahip olsun. Her şeyin nedeni çok basit: Kapitalizm.. Para.. Reklam..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu dizileri finanse edenler insanlara bir şeyler vermeyi, bir şeyler göstermeyi, bazı dersler vermeyi düşünmüyordur bile. Yönetmenler ve oyuncular belki bazı mesajlar vermek ister ama o dizilerin mali gücünü elinde tutanlar için asıl gerçek çok farklı. Onlar yatırdıkları paranın çok daha fazlasının dönmesini beklerler. Başa baş gitmeyi bile düşünmezler. Eğer izleyici kitlen yeterli değilse, izlenme oranı düşükse ve bu durum mali anlamda zarara uğramanıza sebep oluyorsa, yatırdığınız para size fazlasıyla geri dönmüyorsa tamamen kapitalist bir ruh ile işini yapan para babası, izleyicinin, en fanatik izleyicinin göz yaşını bile dikkate almadan kilidi vurur hemen diziye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu noktada dizilerin yayınlandığı ülkedeki izleyici profilini de sorgulamak lazım. O kadar kaliteli dizileri nasıl olur da takip etmezler değil mi? Herkes sizin gibi düşünmez ki ama! Bize aptalca gelebilecek şeyler onlara muazzam geliyordur. Hayatı sorgulayıcı dizilerdense seksist öğelerin baskın olduğu saçmalıkları seviyorlardır belki de. Daha Irak’ın bile nerede olduğunu bilmeyen bir halkın akıl düzeyi ile uğraşacak değilim. Hal buyken gerçekten içi dolu bazı dizileri neden takip etmediklerini sorgulamak gülünç olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski dönemlerde ve özellikle son dönemlerde izleyip sonunu göremeyen bazı diziler söz konusu. Birkaç tanesini burada dikkate alıyorum. Bu dizilere başlamak isteyenler sonunu göremeyeceklerinden de emin olsunlar isterim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;KYLE XY&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2aqkszRI/AAAAAAAABYc/t3e6Pjjv1Dc/s1600/01kylexy.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 372px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548635310141525266" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2aqkszRI/AAAAAAAABYc/t3e6Pjjv1Dc/s400/01kylexy.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;Garip bir dizidir gerçekten. Bazı yönleriyle Amerikan yaşamının ve Amerikan aile yapısının kutsallığı örgüsünü gözlerimizin içine sokadururken, bir yandan da inanılmaz bir insancıllığa dokundurması ve bilimkurgu/aile dizisi tarzında görünse bile bizleri duygusallığıyla gözyaşlarına boğması ilgi çekicidir. Süt gibi tüysüz, göbek deliği olmayan bir gencimiz kendisini ormanda bulur. Ne adını bilir, ne de geçmişini. Konuşmak bile konuşamaz. Bir bebekten farksızdır. Koruyucu bir aileye verilen Kyle, bir çok özel yeteneğe sahiptir. Zaten iki çocuğa sahip olan Amerikan ailesinin, bir deney ürünü olan ve küvette uyuyabilen Kyle için bir çok şey yapması, kendi öz evlatlarından ayırt etmemesi ve gerçekleşen olaylar silsilesi ilginçtir. Garip yeteneklere sahip olan Kyle’ın aşk macerası da komiktir. Her şeye rağmen, özellikle ilk sezonu itibariyle en sevdiğim dizilerdendir. Az gözyaşı dökmedim bazı sahnelerde.. Amanda denen zerzevat beni az uyuz etmemiştir. Üçüncü sezonunda çat diye bitirilmiştir. Koskoca üç sezon dayandınız, bir sezon daha mı dayanamadınız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;MOONLIGHT&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2nULkUII/AAAAAAAABYs/YveJqVEW8Is/s1600/02moonlight.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 295px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548635527468830850" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2nULkUII/AAAAAAAABYs/YveJqVEW8Is/s400/02moonlight.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Dört yaşındaki bir kızı kurtardıktan sonra tamamen farklı bir hayat yörüngesine giren, oldukça insancıl, yardımsever bir hal alan vampir ve özel dedektif Mick St. John’un hikayesi. 85 yaşında olup 30’lu yaşlarında görünen karizmatik bir kahraman. Eğer, dört yaşındaki ufak kızı, 33 yıldır evli olduğu vampir eşi kaçırmışsa ve onu öldürerek kurtarmışsa daha da ilginç. Dört yaşındaki kız büyür, kocaman, çok güzel bir muhabir olur Beth Turner adında. Yolu Mick St. John ile kesişir. Bir çok cinayeti birlikte aydınlatmaya başlarken, zamanla geçmiş kaderin gerçekliği de aydınlanır. Beth anlar ki, Mick St. John onun koruyucu meleğidir ve onun sırlarını paylaşmaya başlar. Bu dizide beni en çok vuran nokta ise &lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Marcel Proust’un Remembrance of Things Past&lt;/span&gt; kitabının gözlerimize sık sık sokulduğu bir bölümdür. 16 bölüm ile sonlandırılmış çok eğlenceli ve sürükleyici bir dizi daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;THRESHOLD&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2u9ury9I/AAAAAAAABY0/zAecPiPHGck/s1600/03threshold.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548635658881059794" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2u9ury9I/AAAAAAAABY0/zAecPiPHGck/s400/03threshold.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Okyanusun ortasında bulunan gemideki mürettebatın gezegen dışı, 4-5 boyutlu, sürekli şekil değiştiren bir cismi görmeleriyle başlıyor dizi. Bu cisim gezegen dışı olduğu için hükümet, bu tür zor durumlarda yol haritasını önceden çizmiş olan Molly Caffrey’i göreve çağırarak Threshold planını devreye sokuyor. İlgili şekli gören ve ilgili şeklin sesini duyan insanlara bir hal olmaktadır. Bazıları bu duruma dayanamayıp deforme olup yüzleri patlarken, bazıları inanılmaz güçlü insanlar haline gelir. Sanki uzaylıların elinden evrim geçiriyordur insanoğlu. Hemen hemen her bölümüyle beni benden almış oldukça kaliteli bir diziydi. Her bölüm özene bezene hazırlanmışken, üstünde oldukça iyice çalışılmışken, bazı bölümleri tam anlamıyla tırstırırken zevksiz Amerikalıların gazabına uğramış güzel dizilerden biri olması üzücü. Sadece 13 bölüm dayanabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;JOURNEYMAN&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC29mDUBYI/AAAAAAAABZE/5HY2QZLOlDw/s1600/04Journeyman.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548635910223168898" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC29mDUBYI/AAAAAAAABZE/5HY2QZLOlDw/s400/04Journeyman.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Rome dizisinin Lucius’u Kevin McKidd’i bilirsiniz değil mi? Bu adamımız Dan Vasser adında bir gazetecidir. Bir gün işe giderken garip bir dalga onu günümüz dünyasından alır. Bayılan adamımız kendine geldiğinde şoka uğrar. Çünkü uyandığında geçmiştedir. Anlar ki, geçmişe gitmesinin bir nedeni vardır. Bazı insanları kurtarmak zorundadır. Onları kurtarması muhtemel geleceği daha güzel yapacaktır. Dan’imiz yeni görevini ailesine anlatmakta zorluk çekse bile her bölümüyle bizi beraberinde sürükleyerek kahramanlığına devam eder. Eğlencenin ve güçlü bir kurgunun kanatları altında süzülürken 13. bölümde beysbol sopasını kafamıza indirirler. Evet, günümüzdeyiz. Katledilen başka bir dizi daha..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;SURVIVORS&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3Dm2vn4I/AAAAAAAABZM/xBnwDvmGb4I/s1600/05survivors.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 299px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548636013518102402" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3Dm2vn4I/AAAAAAAABZM/xBnwDvmGb4I/s400/05survivors.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2008 yılında işe başlayan Survivors, 1975’te yayınlanan bir dizinin tekrarıdır. Dünyayı virüs salgını esir alır ve dünya nüfusunun neredeyse %99’u ölür. Geriye minik bir insan kitlesi kalır. Bu insanların yeni yaşam koşullarına alışabilmeleri ve aç kalmamak için gerekirse öldürmek zorunda oluşları kolay bir şey olmasa gerek. Britanya kırsallarında geçen dizi, özellikle birbirine bağlı olan ve bir aile olmayı başaran bazı hayatta kalanların merkezinde ilerleyerek bizlere büyük bir keyif verir. İlk sezonu 2008 yılında 6 bölüm olarak yayınlandı. İkinci sezonu ise yine altı bölüm olarak içinde bulunduğumuz yılın Ocak ve Şubat ayında yayınlandı. Her bölüm 1,5 saattir. Devamı gelecek midir bilinmez! Beni gerçekten saran bir dizidir. Umarım devamı gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;SURFACE&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3QShubaI/AAAAAAAABZc/f5mzFPndGhM/s1600/06Surface.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548636231399533986" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3QShubaI/AAAAAAAABZc/f5mzFPndGhM/s400/06Surface.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Okyanus merkezli bir dizi deyip geçmemek lazım. Eğer ki okyanusta balinadan bile büyük garip bir yaratık peydalanmışsa.. Elektrikliyse.. Magmada bile yaşıyorsa.. Denizleri ısıtıyorsa. Asıl gücünü elektrikten alıyorsa. Vücut salgısı inanılmaz bir iyileştirme gücüne sahipse. İnanılmaz bir şekilde ürüyorsa ve tüm dünya bundan habersizse. Bunun farkında olanlar bir deniz biyologu olan Laura Daughtery ile kardeşini yaratığa kaptıran sıradan bir vatandaş olan Rich Connely ise.. Bir de o yaratığın yumurtasını bulup onu evcilleştiren Miles isimli veledin başından gerçekten ilginç olaylar geçiyorsa hevesle yumuluyorsunuz diziye. Her bölümle bir sır perdesi aralanıyor. Beklenmedik komplimanların içinde buluyorsunuz kendinizi. Ta ki 15. bölüme kadar.. Sonrası sonunu görememek..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;THE 4400&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3e36uT9I/AAAAAAAABZs/CGXVsFAu50Y/s1600/07The4400.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 282px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548636481954664402" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3e36uT9I/AAAAAAAABZs/CGXVsFAu50Y/s400/07The4400.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;20. yüzyılın belli dönemlerinde, insanlar gökyüzünden gelen güçlü bir ışık tarafından alınmışlardır. Alınan kişiler 1940’lı yıllarda yaşayan 8 yaşında bir kız çocuğu, 1970’li yıllarda yaşayan yaşlı bir adam ya da 1980’li yıllarda yaşayan genç biri olabilmektedir. Bir gün ormanlık bir gölün üzerine devasa bir ışık topu gelir. Tüm dünya nefesini tutmuş izlemektedir. Işık topu gözden kaybolduğunda göl kenarında yüzyıl boyunca kaçırılmış olan insanları görürüz: 4400 kişi! İşin ilginç tarafı, 1940 yılında kaçırılıp 2004 yılında bırakılmış biri belki 64 yıl daha yaşlı olmalıdır ya da 64 yılı yaşamış olmalıdır. Ama öyle değildir. 4400 insan için birkaç saniyelik zaman kaybı söz konusudur. Aradan zaman geçtikçe görürüz ki her bir elemanın kendine özgü özel gücü vardır, tele kinetikten iyileştirme gücüne, düşünceleri duyabilmekten bukalemun gibi görüntü değiştirebilmeye kadar. 4 sezon boyunca yayınlanan bu dizinin sonunu göremeden bitmesi dünya genelinde olumsuz karşılanmıştır; bir ve ikinci sezonunda müthiş işler çıkaran dizi, özellikle dördüncü sezonunda bayağı sıçsa da!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;THE DRESDEN FILES&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3XZsS12I/AAAAAAAABZk/dFSm2dOjEZg/s1600/08TheDresdenFiles.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 283px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548636353581995874" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3XZsS12I/AAAAAAAABZk/dFSm2dOjEZg/s400/08TheDresdenFiles.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Jim Butcher’ın aynı isimli, ünlü ve oldukça yaratıcı olan dedektiflik kitabından yola çıkan dizinin kitap kadar etkili olmadığını kabul edebilirim. Bir büyücü olan Harry Dresden’ın ilginç ve paranormal olaylar olduğunda Chicago Polis Departmanı’na sözde danışmanlık yaparak olayları çözümlendirdiği, eğlenceli bir diziydi. Çok kaliteli olmasa bile izlemesi gayet hoştu. İzlerken bayağı gülümsediğimi hatırlıyorum. Yapımcısı da Nicolas Cage’di. Sadece 13 bölüm dayanabildi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;JERICHO &lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3md6tdzI/AAAAAAAABZ0/w6SOicVwV90/s1600/09jericho.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 291px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548636612414240562" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC3md6tdzI/AAAAAAAABZ0/w6SOicVwV90/s400/09jericho.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Jericho kasabası güzel bir kasabadır. Ufak bir kasabadır. Bir gün Jericho halkı, orada, çok uzak bir köyde, orası bizim köyümüzdür köyünde, çok çok uzakta mantar bulutlarını görür. Yakın civara nükleer bomba düştüğünü sanarlar. Ama sanılanın aksine tüm dünya nükleer bomba yemiştir ve hayatta kalma şartları zorlaşmıştır. Survivors’dan öte, burada kasaba halkının dayanışmasından dem vurabiliriz. Tabii hükümetin pis işler peşinde olduğunu en yakın zamanda anlayabilmek zor olmasa gerek. Bu dizinin ilginç bir özelliği vardı. İlk sezonu 22 bölüm olarak yayınlanan diziden bir açıklama gelmişti, devamı gelmeyecek diye. Fanlar o kadar bastırdı ki, dayanamadılar ve geri döndüler ikinci sezonuyla. Ama ikinci sezon kısa ömürlü oldu. Yedi bölümcük kadar! Biz de mal gibi kala kaldık! &lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4594811815328694184?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4594811815328694184/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4594811815328694184&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4594811815328694184'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4594811815328694184'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/sonunu-goremeyen-diziler.html' title='Sonunu Göremeyen Diziler'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TQC2Vi4s-xI/AAAAAAAABYU/pxx9bEG0p7Q/s72-c/00six-feet-under.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6993271099040913326</id><published>2010-12-08T12:06:00.003+02:00</published><updated>2010-12-08T12:10:48.295+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Samuray'/><title type='text'>Yeryüzünde Yaşayan Tanrı: Mikado</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZExdvm3I/AAAAAAAABX0/tuHYnFm1YuQ/s1600/amaterasu_cave.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 188px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548251204476181362" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZExdvm3I/AAAAAAAABX0/tuHYnFm1YuQ/s400/amaterasu_cave.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Japonya’da İmparatorluk kurumu, MÖ 660 yılından beri mevcut olan köklü bir statüdür. İnanışa göre; Güneş Tanrıçası Amaterasu torunu Niningi’yi Japonya’ya göndermiş ve Niningi’nin torunu Jimmu Tenno, MÖ 660 yılında Japonya’nın ilk İmparatoru olarak kayıtlara geçmiştir. Jimmu Tenno tanrısal bir soydan geldiği ve ondan sonra gelen İmparatorlar onun torunu olduğu için, günümüze kadar ulaşmış tüm Japon İmparatorları Tanrı statüsünde görülmüştür. Japonya’yı oluşturan bireyler ve Japon toplumu bir “aile” olarak kabul edilmektedir. Japonya İmparatoru tüm Japonya’nın “baba”sıdır ve Mikado olarak bilinir. Mikado ‘yüce kapı’ anlamındadır ama Japonya İmparatoru terimine karşılık gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZNbfK5pI/AAAAAAAABX8/FG_YQnF78F0/s1600/Jimmu%2BTenno.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548251353195406994" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZNbfK5pI/AAAAAAAABX8/FG_YQnF78F0/s400/Jimmu%2BTenno.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Japonya İmparatoru, Japon İmparatorluk Ailesi’nin başı ve tüm Japonya’nın lideridir. Tarihin karanlık dönemlerinden günümüze kadar hem İmparatorluk kurallarının taşıyıcısı olmuş, hem de tanrısal bir sıfatla bir nevi din adamı lideri konumunda görülmüştür. Günümüze kadar 125 Japonya İmparatoru mevcut olmuştur ve 1989 yılında babası Hirohito’nun ölümüyle İmparator olan Akihito, günümüzdeki Japonya İmparatoru’dur. 2600 yılda 125 imparator mevcut olmuş ve hizmet süresi ortalama 20 küsur yılı buluyor. Japonya tarihi boyunca İmparatorların mevcut güçleri sürekli değişiklik göstermiştir ve belli bir noktadan sonra fiili bir güçten ziyade sembolik bir gücü ellerinde tutmuşlardır. Modern Japon Anayasası’nda İmparator; anayasal monarşinin törensel ve sembolik yöneticisidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;19. yüzyılın ortalarından beri Japon İmparatorluk ailesinin ikamet ettiği yer; Tokyo’nun merkezinde bulunan Koukyo Sarayı’dır. 19. yüzyılın ortasına kadar, İmparatorluk ailesi Kyoto’da yaşardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZYUnyv_I/AAAAAAAABYE/FxEOo3onHbU/s1600/koukyo071115.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5548251540331085810" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZYUnyv_I/AAAAAAAABYE/FxEOo3onHbU/s400/koukyo071115.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İmparator’un rolü 1947 yılı Japonya Anayasası’nın birinci bölümünde tanımlanmıştır. Birinci madde İmparator’u ülkenin sembolü olarak tanımlar. Diğer yedi maddeyle kabinenin onayı ve tavsiyesiyle ülkenin başı olarak gücünü kullanabileceği alanlar ve görevler belirtilir. Diğer anayasal hükümdarlarla bir kıyaslanmaya gidilirse; Japon İmparatoru mutlak bir güce sahip değildir ve gücünü tam anlamıyla koruyabildiği söylenemez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İmparatorlar, ülkenin lideri vasfıyla bir çok role sahip olsalar da gerçek manada ülkenin başı olup olmadıkları ve ne bağlamda güce sahip oldukları bazen tartışma konusu yapılabilmektedir. 1950’li yıllardaki anayasa değişikliklerinde İmparatorun gerçek manada bir lider olabilmesi için muhafazakarların istekleri reddedilmişti. Japon İmparatoru, ülkenin lideri sıfatıyla bazı diplomatik ilişkiler içinde bulunabilmekte ve yabancı güçler, temsilciler tarafından kabul edilmekte, onay görmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon İmparatorluk kurumunun tarihsel gidişatına kısaca göz atmakta fayda var. Japonya tarihi boyunca İmparator’un gücü sembolik açıdan süreklilik arz etse de söz konusu gücünü kullanabilmesi, tarihsel gidişata göre değişiklikler göstermiştir. Bazı tarihçiler İmparator Ojin’i ilk Japon İmparatoru olarak kabul etmektedir ama onun tarihi şüphelidir. Günümüzde bazı tarihçiler, İmparator Ojin’in soyundan gelenlerle ondan önceki neslin arasında gerçek bir akrabalık bağının olmadığını ileri sürmektedirler. Böyle düşünmelerine sebep olan şey; İmparatorluk ailesi üyelerinin nadiren bazı yörelerdeki büyük ailelerin üyeleriyle evlilik yapmalarıdır. Ama bu durum onların Japonların atası olmadığı anlamına gelmez. Mesela çok eski dönemlerin güçlü klanlarından Soga klanının kökeninin Kore olduğu kuvvetli bir ihtimaldir ve eski İmparatorların bazıları ana tarafından onların soyundan geliyordu. Bazı kroniklere göz attığımızda İmparator Kammu’nun annesi Kore’deki Kral Muryeong’un, Baekje Krallığının soyundandı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1100 ve 1868 yılları arasında gerçek güç şogunların elindeydi. Şogunların başa geçmelerini ve yaptıklarını meşrulaştıran İmparatorların ivazlarıydı. Bunu kıyaslamak istersek; İmparator ile şogun arasındaki ilişki, Avrupa’daki papa ile kral ilişkisine benziyordu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1889 Anayasası’yla Japon İmparatoru gücünün büyük kısmını halk temsilcilerine devretti ama ülkenin lideri olarak kaldı. Meiji Anayasası, Avrupa’daki benzerleri gibi tesis edilse de umulduğu gibi demokratik görülmüyordu. İmparatorun verdiği güçler başbakan tarafından sömürülebiliyordu ve İmparator’un çevresinde çeşitli hizip toplulukları belirmişti. 1930’lu yıllardaki Japonya kabinesi, İmparatorları kullanan oldukça faşist ve militarist liderlerden oluşuyordu. Japon İmparatorluğu’nun genişlemesi için aşırı milliyetçi hareketlerine bir nevi İmparatordan ivaz almışlar gibi ilahi bir meşruiyet kılıfı hazırlıyorlardı. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde İmparator, kendisi için kavga edilen ve onun için ölünen bir semboldü. Bu dönemlerde İmparator sürekli saklanmış gözüktü ve ne gibi rollere sahip olduğu net olarak ortaya çıkmadı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra, İmparator, yasama yetkisi içinde törensel bir statü oldu. Amerikalı general Douglas MacArthur, İmparator Hirohito’nun gücünü sembolik olarak koruması ve Japon toplumuyla kaynaşması konusunda ısrarcı oldu. Amerikan başkanı Truman, Hirohito’yu savaş suçlusu ilan ettirmeyi düşündü ama daha sonra statüsünü devam ettirmesini sağladı ama bir şartla: &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Yaşayan bir Tanrı olduğu sıfatını reddedecekti!&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6993271099040913326?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6993271099040913326/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6993271099040913326&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6993271099040913326'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6993271099040913326'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/yeryuzunde-yasayan-tanr-mikado.html' title='Yeryüzünde Yaşayan Tanrı: Mikado'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TP9ZExdvm3I/AAAAAAAABX0/tuHYnFm1YuQ/s72-c/amaterasu_cave.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-76679903763911976</id><published>2010-12-03T10:20:00.004+02:00</published><updated>2010-12-03T10:23:00.506+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Galatasaray’dan İçeri, Galatasaray’dan Dışarı</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPiolRhBjdI/AAAAAAAABXk/9ZEMCA2I1gA/s1600/baba%2Bgunduz.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 371px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546368299417308626" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPiolRhBjdI/AAAAAAAABXk/9ZEMCA2I1gA/s400/baba%2Bgunduz.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Biliyorum. Galatasaray’a dair bir şeyler karalamanın zor olduğunu biliyorum. Hem sizin için zor, hem de benim için. Olumlu anlamda bir şeyler karalamak isteyenler bu konuda zorlanacaklardır. Gönül bağı ile bağlandığınız bir şeyi sırf güzelliği, başarıları için sevmezsiniz. Özellikle söz konusu olan bir futbol takımıysa. Ama bir futbol takımına duyulan sevginin içeriğinde o takımın felsefesi, genel duruşu, yaptıkları önemli yer tutar. Eğer işler sportif başarı konusunda yolunda gitmiyorsa, bunu bir nebze sineye çekebilirsiniz. Bu konuda morali bozulan, öfkelenen, mutsuz olan kitlenin en çok üzerinde durduğu şey ise Galatasaraylılık duruşunun sekteye uğramasıdır. Yapılan hataların bilindik Galatasaray değerlerine tezat olmasıdır bizi hayal kırıklığına uğratan. Galatasaray duruşuna uygun olmayan tavırlar, sportif başarısızlığın bile önüne geçer. Şu ana kadar yapılan hataların listesini hazırlamaya bile gerek yok. Blog dünyasındaki bir çok arkadaşımız bu sorunlara yeterince eğildi. Bunları papağan gibi tekrarlamaya gerek yok.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray şu an liderin 16 puan gerisinde olabilir. Bir çok şey yolunda gitmiyor olabilir. O önemli formayı hak etmeyen oyunculardan dem vurulabilir. Sahada yüreğini ortaya koymayan oyunculara büyük bir kızgınlıkla küfredilebilir. Ruhumuzu içten içe yiyip bitiren bir isteksizlik vardır. Bir çok şey yolunda değildir. Galatasaray’a dair bir çok şeyi yapmak bile istemeyebilirsiniz. Hakkında yazılanları okumak bile istemeyebilirsiniz. Galatasaray Dergisi’ne hevesle bakmayabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında bir takımı sevmek çok farklı bir şey. Gizemli bir şey. Bu sevginin içerisinde öyle psikolojik süreçler yatar ki! Örneğin, işler yolunda gittiğinde, takım şiir gibi futbol oynadığında, takımdaşlık üst seviyede olduğunda ve Galatasaray duruşuna uygun hareketler birbirini kovaladığında garip bir moral motivasyon içinde bulursunuz kendinizi. Böyle durumlarda Galatasaray’a dair her şey çekicidir. Ona dair sürekli bir şeyleri takip etmek istersiniz. Okumak istersiniz. Okuduğunuz her şey sihirlidir. Hayata bakış açınızda sihirli bir şeyler vardır. Mutluluk pompalar ruhunuza. Bu duyguya yabancı olanların size nasıl bakacağı ve neler söyleyeceği bellidir: Ne anlıyorsun futboldan? Bazılarımızın başına gelmiştir değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Futbol sadece futbol değil. Bu noktalarda kesinlikle değil. Hayatın merkezi değildir belki ama hayatın anlamlarından biridir. Bazen mutluluk verir, bazen de üzüntü. Sizin bir parçanızdır. Ne mi anlıyoruz bu futboldan ya da Galatasaray’dan? Aslında bir çok şeyi anlıyoruz. Bir insanın müziği çok sevmesi, sinemayı sevmesi, herhangi bir sanatı sevmesi gibidir futbolu sevmek. Futboldan ne anlıyorsun demek, sinemadan ne anlıyorsun, şu sanattan ne anlıyorsun, şu müzikten ne anlıyorsun demekle eşdeğerdir. İnsanoğlunun sahip olduğu bir hobiyi sorgulamaktan farksızdır. Bunu uzun uzadıya anlatamazsınız ki! Bana göre bir Galatasaray maçını izlemek, sevdiğim bir müzik grubunu canlı izlemekle eşdeğer. Ya da seni büyüleyen bir şeyi çıplak gözlerle izlemekle aynı şey. Daha ötesine gidecek şekilde nasıl anlatabiliriz ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPiouPwlkGI/AAAAAAAABXs/mLyrq1YgQzs/s1600/baros.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 276px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5546368453564534882" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPiouPwlkGI/AAAAAAAABXs/mLyrq1YgQzs/s400/baros.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu dönemlerde bir Galatasaray maçını izlerken, üstüne Sarı Kırmızılı formayı geçirmiş bazı oyunculara küfür edebilirsiniz. Öfkelenebilirsiniz de. Nefret ettiğiniz bazı oyuncuların o forma ile top koşturmalarına dayanamayabilirsiniz. İlgili maç sizin için eziyetten farksız bir hal alabilir. Neden bilmem, Polyanna ruhumdan mıdır, yoksa hayata ve Galatasaray’a bakış açımdan mı bilinmez, Galatasaray benim için o futbolculardan, yöneticilerden, çalışanlardan o kadar farklı bir yerde ki.. Onları bile görmediğim anlar var. Kötü gidişata sebep olan kişilere dahi körleştiğim durumlar var. Çünkü Galatasaray ayrı bir yapı. Hepsinin ötesinde bir şey.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vaziyet bugünlerde kötü giderken bile hala bir Galatasaray maçını izlerken heyecanlanıyorum. İnanılmaz heyecanlanıyorum. Ayaklarım üşüyor. Ellerim donuyor. Ayaklarım üşürken, ellerim donarken içim ateş gibi yanıyor. Hafiften bir ter kaplıyor bedenimi. O çok küfredilen Servet’i, Sarp’ı, Barış’ı görmüyorum bile. Onlara küfür dahi etmiyorum. Edemiyorum. İsimlerin ötesinde bir şey gördüğüm.. Bana öyle garip şeyler hissettiriyor ki. Kewell’ın yürekten oyununa, Cana’nın savaşçı ruhuna, Neill’in bir şeyler yapmak isteğine, Baros’un takımı için kendisini sakatlayışına şahitlik edince bile garip bir haz alabiliyorum. Ama bir yandan da takım geriye düştüğünde ve skoru geri çıkarabilecek bir oyun ortaya koyamadığında sıkıntılı bir ter basıyor. Öyle rahatsız edici bir duygu ki bu, içinizde kalan son umut ve mutluluk ışıltısı sizden alınmış gibi hissediyorsunuz. Moral denen bir şey kalmıyor. Her zaman yaptığınız şeyleri yapmak istemiyorsunuz. Sizi bu görüntüden uzaklaştıracak işe dalmak istiyorsunuz bir an önce.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hep bir umut taşıyorum Galatasaray’a dair. En kötü anlarında bile görünmez bir elin her şeyi düzelteceğini umuyorum. Garip bir umudum var Galatasaray’dan içeri.. Garip bir kırgınlığım var Galatasaray’dan dışarı..&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-76679903763911976?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/76679903763911976/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=76679903763911976&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/76679903763911976'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/76679903763911976'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/12/galatasaraydan-iceri-galatasaraydan.html' title='Galatasaray’dan İçeri, Galatasaray’dan Dışarı'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPiolRhBjdI/AAAAAAAABXk/9ZEMCA2I1gA/s72-c/baba%2Bgunduz.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-4446999466411142709</id><published>2010-11-26T20:55:00.007+02:00</published><updated>2010-11-26T22:01:27.249+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dizi'/><title type='text'>Blackbird, Ruh Hastası, Benlik ve Hayvanlık</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPAC3H-wWbI/AAAAAAAABW8/JGTljbALQNg/s1600/blackbird.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 310px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543934287351404978" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPAC3H-wWbI/AAAAAAAABW8/JGTljbALQNg/s400/blackbird.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Uzun zamandır uzak kaldım blogtan. Hayat kolay değil gerçekten. Her geçen zaman büyüyen bir şirkette çok yetkili bir kişi olunca, şirket büyümesi adı altında atılan her adım sırtınıza ekstradan bir yük bindiriyor. Her geçen zaman işler büyürken, çalışan kişi sayısı aynı kalınca, iş yoğunluğu iyice artmış oluyor. Bir yandan evi çekip çevirmekti, 20 yıldır hasta olan anneyle ilgilenmekti, 1,5 yıldır abi ve yeğenimle ilgilenmekti, üniversiteye giden kız kardeşime yardımcı olmaktı derken, hayat alıp götürüyor bizleri. İş hayatına başladığımdan beri sürekli fedakarlıklar yapıyor, ellerimin çok açık olmasından dolayı belki de geleceğimi rehin veriyorum ama insanoğlunun sahip olduğu şu vicdan var ya şu vicdan, işte bu her şeyi öyle değiştiriyor ki! 34 yaşını çoktan tamamlamışken hayatı hala tek başıma taşıyor oluşumun iç yüzünde bir çok sebep yatıyor. Kafa kağıdımda bekar yazıyor belki ama bir babadan farksız görüyorum kendimi. Baba olmak için illa çocuk sahibi olmak gerekmiyor. Bunca şeyle savaşırken bazen uzak kalıyoruz işte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hayata depresif bakan biri olmasam da bazen geleceği düşündüğümde sinirlendiğim oluyor. Karadenizli oluşumun o sinirli ve inatçı yapısı ruhumu kasıp kavuruyor. Gün geliyor, bazen anneme bile dalmak istiyorum, ama gün geliyor, beni öfke bombası haline çeviren insanların düştüğünü, zorda kaldığını, hayatın acımasız kollarına serildiğini gördüğümde dayanamıyordum da. Elimi uzatmazsam bu hayatı boşuna yaşıyormuşum gibi hissedeceğimi düşünüyorum. Yukarıda eğer Allah diye bir şey varsa ki, var, yaşanan onca mücadeleye, dağıtılan onca paraya, rehin edilen önemli bir geleceğe rağmen hiç parasız kaldığımı hatırlamıyorum. Sanki yukarıdan bir güç önümdeki yolu yürümem için görünmez elini uzatıyor. Yürü aslanım diyor. Bazı şeyler karşılıksız kalmıyor. Buna en büyük kanıt hayatımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADFsE54GI/AAAAAAAABXE/LiVlcBwpJR4/s1600/Sound_Wave.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543934537559040098" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADFsE54GI/AAAAAAAABXE/LiVlcBwpJR4/s400/Sound_Wave.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bundan 6 ay öncesine kadar, daha doğrusu 6 ay önce işitme cihazını alıncaya kadar çok sessiz bir dünyada yaşadığımı ve cihazı takar takmaz bu dünyanın çok gürültülü olduğunu, yaşanacak bir yer olmadığını paylaştığım bir yazı olmuştu. Dile kolay, 34 yıl boyunca öyle bir dünya içinde kaybolmuşsunuz ki, o dünya size normal geliyordu. Meğer o dünya çok sessiz bir dünyaydı. Seslerden yalıtılmış bir dünya. İnsanları pek işitememek, dudak okumayı alışkanlık haline getirmek, zeka ve gözlemlerle bazı şeylerin üstesinden gelmek bana sıradan gelirken, bu cihazı kullanmamla birlikte bu hayatın üstesinden nasıl gelebildiğimi sorguluyorum. İşitme cihazı için başvurduğumda doktorun “sen bunca yıldır bu işitme gücüyle nasıl yaşayabildin, okulunda nasıl başarılı olabildin, işinde nasıl bu kadar başarılı olabildin, bu hayatın üstesinden nasıl gelebildin?” söylemini anlayamamıştım. Şimdi o kadar iyi anlayabiliyorum ki. Dile kolay işitme gücümün yarısından fazlasını kaybetmiştim. Misal banyoda tazyikli suyu kovaya doldururken çıkan ses muazzam bir sesmiş. Halbuki ben öyle hafif ve zoraki duyulan bir ses duyuyordum ki! Meğer devasa bir gürültüymüş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her şey bana normal geliyordu. Kendi kabında mutlu bir yaşam. Ufak şeylerle mutlu olan. Hayatta hiç fazlasını istemeyen.. Ekstrem şeylere hiç niyetlenmeyen. İhtiyaç bile duymayan. Bu hayattan zevk alan ve bir çok doyuma çoktan ulaşan. Bu haliyle mutlu olan. Şu an bakıyorum da, inanılır gibi değil. Artık işitme cihazını çıkardığımda insanları anlayamıyorum bile. Çünkü alışıyor insan cihaza. Kendisini ona göre ayarlıyor. Cihazı almamışken, bana bir şey dendiğinde direkt insanların dudaklarına kenetleniyor, konsantre oluyordum ne dediklerini anlayabilmek için. Şimdi öyle mi? Midelerinden gelen gurultuları bile duyuyorum. Konsantre olmaya gerek bile duymuyorum. Cihazı çıkarınca da haliyle insanları anlamamaya başlıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Düşündüm bir an. Gerçekten bu kulaklarla bunca yıl nasıl yaşamışım? Üniversiteyi nasıl başarı derecesiyle bitirmişim? İş hayatımda nasıl bu kadar yükselebilmişim? Zannedersem her şeyin nedeni, bu eksikliğin yarattığı etkenler sonucunda müthiş bir gözlem gücüne sahip olmak ve garip bir zeka taşımak. Hocalar dersi anlatırken onların bir çok kelamını duymazken nasıl başarılı olabilir bir insan? Haliyle ilgili söylemlere dair kaynakları bizzat kendin öğrenerek, kendini geliştirerek, hocadan değil, kendinden öğrenerek. O yüzdendir ki, hangi işe el attıysam bana inanılmaz basit ve kolay gelmiştir. Bir insan her şeyi kendi çözümlemeye alıştırınca, ipucu olarak gösterilen bir iki öğe bile yetiyor, konunun bütününü anlamaya.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;7 aydır birlikte çalıştığım iş arkadaşım, ki bayağı iş deneyimine sahip mali müşavir ve finansçıdır, bendeki konsantrasyonu, söylenen her şeyi bir çırpıda anlamamı, bazı şeyleri çok kolay bir şekilde halletmem gibi konuları daha önce hiç kimsede görmediğini söyleyip duruyor. Neden acaba? Bence hayattaki bazı eksiklikler bir kayıp değil, bir kazanç! Bizi daha fazla yücelten, insan ötesine gitmeye zorlayan gizli bir güç! Eğer ağır işitme kusurum olmasaydı, belki sıradan bir profile, zekaya ve gözlem bilincine sahip olup çıkabilirdim. İnsan ruhu ve bünyesi öyle bir şey ki, kendisini her türlü zorluğu adapte ediyor ve bazen ilgili kusurlar kişiyi özel yapabiliyor. Gzleri görmeyen bir insanoğlunun, bir çok şeyi dünyayı görenlerden çok daha iyi görmesi ve hissetmesi gibi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu hayattan fazla bir beklentim yok. Şunu, şunu, şunları yapmalıyım, şunları başarmalıyım gibi hırsım söz konusu bile değil. Aylar boyunca bir kitap yazıp, onu bastırmak için kılımı bile kıpırdatmayacak bir ruh haline de sahibim öte yandan. Bazı şeyler bana zor gelirken, diğer insanlara çok zor gelen şeyler de bana sıradan gelebiliyor. Bir çok insan için bazı hayaller vardır. Dünyayı gezmek, en ekstrem işleri yapmak, en akla gelmedik şeyleri yapabilmek, zemzem kuyusuna işeyebilmek gibi. Bunların hiçbiri umurumda bile değil. Bundan yıllar önce, üniversiteye giderken basit bir isteğim vardı. İş hayatına atıldığımda özgür bir ortamda olabilmek, istediğim gibi giyinebilmek, resmiyetten uzak olabilmek, hayat görüşümü olduğu gibi yaşayabilmek gibi. Yat, kat sahibi olmak, zengin olmak, paranın dibine vurmak gibi düşünceler umurumda bile değildi. 11 yıldır çalışıyorum ve istediğim her şey gerçek şu anda. Bu bile yetiyor bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADTnYXwPI/AAAAAAAABXM/i66C4DCeHBE/s1600/sweet%2Broom%2Bsweet.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543934776816681202" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADTnYXwPI/AAAAAAAABXM/i66C4DCeHBE/s400/sweet%2Broom%2Bsweet.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Kendime ait odamda her türlü mutlu olacağımı biliyordum. Öyleyim de. Kendime ait bir ev.. Kendime ait bir oda. O odada bu hayata dair istediği her şeye sahip olan bir benlik. Sinemasını en enfes ortamda izlesin, müziğini en akustik bir dolulukta dinleyebilsin, istediği her kitabı elde edip okuyabilsin, istediği gibi hayatının keyfini sürebilsin başka bir şey istemez. İstemiyor da.. Belki de “bu hayatta sen neleri başardın ki?” diye sorsalar söyleyecek çok şeyimin oluşundandır. Günümüzde insanlar sadece kendilerini düşünürken, her geçen zaman ilerleyecek hastalığıma rağmen diğer insanları kendimden fazla dikkate alışımdır. Onların her daim elinden tutuşumdur. Sorumluluğumun olmadığı insanların yıllardır rızkını, sıcak suyunu, harçlığını verişimdir. Ama tüm bunlara rağmen hiç kimseye de ihtiyaç duymayışımdır. Ne bir sevgiliye, ne bir arkadaşa, ne de bir eşe. Bu hayatı hep tek başıma karşıladım ve öyle de devam edecek edeceği kadar. Ne bir sevgili ihtiyacı duyumsuyorum, ne de evlenme. Hayatımın bulandırılması hoşuma gitmediğindendir. Çünkü bu paklığın içine girenler bazen öyle bulandırıyorlar ki hayatı, inattı, dengesizlikti, nazdı, çekilir gibi olmuyor bir çok ağır gerçekliği göz önüne aldığınızda. Belki de bunları yaşayıp hissettiğiniz an, gerçekten de büyüdüğünüz andır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADcj30eaI/AAAAAAAABXU/2_GQFoGdyT0/s1600/Deadwood.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543934930493667746" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADcj30eaI/AAAAAAAABXU/2_GQFoGdyT0/s400/Deadwood.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Evet, ben ruh hastası bir hayvanım galiba. Hayatımın en güzel zevklerinden biri sinema ve dizilerdir ya.. Bundan 1,5 ay önce aldığım 1,5 terabyte’lık harici harddiske 1,5 ayda indirip yüklediğim sinema ve dizileri düşününce, öyle de olmalıyım. Hele ki koskocaman harddiskte sadece 200GB’cık bir alan kalmışsa. Eğer 1,5 ayda 775 tane sinema, 45 tane dizi indirmişsen manyaksındır. Bir haftalık bayram tatili sağolsun! Ama onları izlerken inanılmaz mutlu ve huzurlu oluyorum. Ne yapayım? Kendimi huzurdan ve mutluluktan men mi edeyim? Nirvana’ya ulaşmak gibi bir duygu bu. Bunlar mutluluk için yetiyor. Hangi dizileri indirdiğim sorusuna verilecek cevap, dizileri yakından takip eden ve başka dizileri takip etmek isteyenler için önemli bir bilgi olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu an hala devam eden dizilerden sahip olduklarım şunlar: &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bones, Caprica, Castle, Dexter, Fringe, Haven, House MD, Misfits, Nikita, Sanctuary, SGU Stargate Universe, Supernatural, The Event, The Vampire Diaries, Weeds, Entourage, Eureka, True Blood, Heroes, Legend of the Seeker, Spartacus: Blood and Sand..&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bir de çoktan tedavülden kalkmış, yayınlanmayan ya da iptal edilen diziler olup indirdiklerim var. Bunların bazıları ülkemizde hiç yayınlanmadığı için mecburen indirmek zorunda kaldım. Bu diziler: &lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Dead Set, Firefly, Nightmares and Dreams, Taken, The 4400, Angel, Angels In America, Buffy, Carnivale, Dark Angel, Deadwood, Dollhouse, Hex, Invasion, John Adams, Journeyman, Life On Mars, Monk, Moonlight, Night Stalker, Smile Again, Surface, Survivors, The Dresden Files, Threshold, Torchwood ve Tru Calling&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii daha önce izlenip bu listede yer almayan bir çok dizi de cabası.. Zamanı gelince bu dizileri izledikten sonra belki onlara dair yazı yazabilirim. Gerekli ilhamı bulursam tabii..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADl7MphKI/AAAAAAAABXc/aOKFRi1j_YA/s1600/jupiter.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543935091373868194" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPADl7MphKI/AAAAAAAABXc/aOKFRi1j_YA/s400/jupiter.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir de müzik konusu var tabii ki. Hayatımın en büyük anlamlarından. Beni bu hayatta en çok güçlü kılan mistik bir adrenalin, doğal bir vitamin deposu.. Kulaklarımdan içeriye zerk ettiğimde kendimi çok farklı bir dünyada hissettiğim ve hiçbir şeyin beni bu kadar mutlu edemeyeceği bir dünya. Hayatımın en özel gruplarından biri olan Atheist, uzun yıllar önce dağılmış bir gruptu. Yayınladıkları üç albüm ile kendi türünün en dahi ve arıza işlerinden birine imza atmışlardı. Bu dünyadan değillerdi. Zamanın çok ötesinde bir müzikti yaptıkları. Grubun lideri Kelly Shaefer ki kendisiyle bundan 4-5 yıl önce Atheist’in tekrar bir araya gelmesi gerektiği konusunda çok konuşmuştum, muhakkak dönmeleri gerektiğini salıvermiştim, ne hikmettir ki ruh hastası ve arıza bir progressive grubu olan Gnostic’ten Steve Flynn, Chris Baker ve Jonathan Thompson’ı yanına katarak 8 Kasım’da Jupiter albümünü yayınladılar. Hala dinliyor olmama rağmen şarkıları kafamda hala oturtamamış durumdayım. Ruh hastası bir işe imza attılar ama bir Unquestionable Presence değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asıl konu da o değil ama. Müzik yaşantımda yaşadığım an itibariyle çok merkeze aldığım ve haftalar boyu sürekli onların işlerini dinlediğim gruplar ve eserler olmuştur. Textures gibi, Nevermore gibi, Paradise Lost gibi. Bu aralar en çok kulak kabarttığım grup ise Alter Bridge. Bu grubu her ne kadar Creed devamı gibi görseler de alakaları bile yok. Çok yetenekli bir grup. Haddinden fazla yetenekli bir grup! Dünyanın en iyi gitarist ve söz/şarkı yazarlarından biri olan Mark Tremonti gibi bir ismi barındırıyorlar. Myles Kennedy gibi muazzam ötesi bir vokalist ve söz/şarkı yazarlarından birine sahipler. Myles’ın sesi ile bu evrenden uzaklaştığımı, bazı noktalarda o muhteşem sesleri nasıl akıl ettiğini ve yarattığını düşünüyorum. Bu bir yetenek işi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı şarkılar vardır. Bir devrim niteliğindedir. O şarkı meydana geldiği an dünyada bazı sesler durur. Dünya artık çevresinde dönmez. Yanardağlar patlar. Gökyüzünü bir duman kaplar. Karanlık Ortaçağ Avrupa’sının rönesansı, medeniyete adım atacak olan dünyanın Roma’sı, felsefenin Immanuel Kant’ı gibi etkisi vardır. Bir grup en büyük eserini yaratır, üfler yerküreye ve müziğe aç kulaklara; atom bombasını bırakır ve geride toz parçacıkları kalır. Daha ötesine gidemezler. Muazzam bir sanat yaramış ve bir köşeye çekilmişsindir. Öyle bir tada sahiptir bazı parçalar. Tıpkı Alter Bridge’in Blackbird parçasında olduğu gibi. Eğer müzik diye bir şey varsa, müziğin ne kadar güçlü ve vurucu bir adrenalin, hormon olduğunu bu parçayla fazlasıyla anlıyoruz. Mükemmel sözler ve ölümcül bir solo gitar performansı. Ya vokal? Eşsiz..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazı da bayağı narsistçe kaçabilir ama uzun zamanların sessizliğine ve hayatın yoruculuğu, sorgulayıcılığına yorun onu da..&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/lUMCG0p7XnM?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/lUMCG0p7XnM?fs=1&amp;amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-4446999466411142709?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/4446999466411142709/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=4446999466411142709&amp;isPopup=true' title='19 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4446999466411142709'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/4446999466411142709'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/blackbird-ruh-hastas-benlik-ve-hayvanlk.html' title='Blackbird, Ruh Hastası, Benlik ve Hayvanlık'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TPAC3H-wWbI/AAAAAAAABW8/JGTljbALQNg/s72-c/blackbird.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>19</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-1642443065714531981</id><published>2010-11-26T10:30:00.003+02:00</published><updated>2010-11-26T10:34:15.349+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Zamanın İçinde Bir Yer</title><content type='html'>&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TO9wWSgtCXI/AAAAAAAABW0/gY4mnuMPs4s/s1600/amanda%2Babizaid.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 267px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5543773194544810354" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TO9wWSgtCXI/AAAAAAAABW0/gY4mnuMPs4s/s400/amanda%2Babizaid.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;Amanda Abizaid - A Place In Time &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok uzun zaman önce, başka bir yaşam&lt;br /&gt;Kalbinin atışlarını duyabiliyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bir rüya değil, hatırla bizi&lt;br /&gt;Bunu gözlerinde görebiliyorum&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın içinde yerimizi bulacağız&lt;br /&gt;Güneşin üzerinde, zamanın içinde bir yer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zamanın içinde yerimizi bulacağız&lt;br /&gt;Ev diyebileceğimiz zamanın içinde bir yer&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Dinlemek İçin:&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://fizy.com/#s/1m10yp"&gt;http://fizy.com/#s/1m10yp&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-1642443065714531981?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/1642443065714531981/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=1642443065714531981&amp;isPopup=true' title='8 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1642443065714531981'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1642443065714531981'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/zamann-icinde-bir-yer.html' title='Zamanın İçinde Bir Yer'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TO9wWSgtCXI/AAAAAAAABW0/gY4mnuMPs4s/s72-c/amanda%2Babizaid.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>8</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8749182536406182102</id><published>2010-11-12T10:00:00.002+02:00</published><updated>2010-11-12T10:04:37.086+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Rooaahhh'/><title type='text'>Hayat Devam Etmeli</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNz02mayifI/AAAAAAAABWs/-kZDAeAQjoQ/s1600/Life%2BMust%2BGo%2BOn.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 268px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5538570860621892082" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNz02mayifI/AAAAAAAABWs/-kZDAeAQjoQ/s400/Life%2BMust%2BGo%2BOn.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bir müzik eserinin insana çok şey vermesi, çok güzel şeyler hissettirmesi gerektiğini düşünen insanlardan biriyim. Müzik benim için bir aşk, büyük bir mutluluk kaynağı. Sadece eğlenceden ibaret ses harmonisi değil. Müzik bizi asla aldatmaz. Asla yarı yolda bırakmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar.. İnsanlar.. Bizim hakkımızda demediğini bırakmayabilir. İnsanlar iyidir. Ama bazen de haindir. İkiyüzlüdür, mutludur, samimidir, dönektir, sevinçlidir, yalancıdır, iyi niyetlidir, puşttur. Her şeydir. Bugün buradadır, yarın orada. Her an kaypaklaşabilir. Damarlarında akan kan sebebiyle savrulur durur ruhu bir aşağı, bir yukarı. İyi ve kötü arasında gidip gelir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İnsanlar size ihanet edebilir. Sizi yok sayabilir. Bugün ak iken, yarın kara olabilir. Sonsuza kadar sizin yanınızda olmazlar. Bugün akı hissederken yarın karayı hissedebileceğini, hiçbir şeyden emin olamayacaklarını bilirsiniz. Sonsuza kadar yanınızda olabilecek, sizin hep dostunuz olabilecek bir şey var. O da size bir çok duyguyu yaşatabilecek olan müziktir. Müzik benim için aşktır, sevgidir, bir çok şeydir. Bir çok insandan değerlidir benim için.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Alter Bridge’in yeni albümü ABIII’ten bana çok güzel şeyler hissettiren, melodilerini duyduğumda hayata sıkı sıkıya sarılmamı teşvik eden, hayat enerjisi veren ve beni uzak ufuklara götüren bir parçayla, Life Must Go On ile karşı karşıya bırakma zamanı. Özellikle parçanın sonlarında uzattıkça uzatılan “life must go on” ve “keep rolling” diye haykırmalar vardır ki benim için orgazmdan farksızdır. Bir mükemmellik örneği.. Albüm ise benim nezdimde bir çok parçasıyla mükemmele yakın.. En sevdiğim AB albümü oldu..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="640" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/pR5j4jd6nng?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/pR5j4jd6nng?fs=1&amp;amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="640" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;Gecenin soğuğunda tek başına otururken&lt;br /&gt;Hayatta kalmak için neye ihtiyacın olduğunu bulmaya çalışıyorsun&lt;br /&gt;Oldukça korkaksın&lt;br /&gt;Devam edemiyorsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalbindeki yaşlar sessizce dökülüyor,&lt;br /&gt;Ne kadar kırılgan biri olduğunu hatırlatıyorlar&lt;br /&gt;Yolunu kaybettin&lt;br /&gt;Ama umut kaybolmuş değildir&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çünkü güneş her zaman doğar&lt;br /&gt;Ay daima batar&lt;br /&gt;Bir sonmuş gibi hissettirir&lt;br /&gt;O kadar da düşünmeye gerek yok&lt;br /&gt;Yoluna aynen devam et&lt;br /&gt;Devam et&lt;br /&gt;Hayat devam etmeli&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geçmişi uzun uzun hatırlıyor musun?&lt;br /&gt;Sevgi sonsuzdu&lt;br /&gt;Ve mutluluk için yeterlidir&lt;br /&gt;Dün, daima geride kalıyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı talihsizliklere sahibiz&lt;br /&gt;En karanlık günlerde&lt;br /&gt;Katlanmalıyız ve güçlü durmalıyız&lt;br /&gt;Sadece sabahı ümit et&lt;br /&gt;Umutla bekle&lt;br /&gt;Ve bu hayatın devam etmesi gerektiğini bil! &lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8749182536406182102?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8749182536406182102/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8749182536406182102&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8749182536406182102'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8749182536406182102'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/hayat-devam-etmeli.html' title='Hayat Devam Etmeli'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNz02mayifI/AAAAAAAABWs/-kZDAeAQjoQ/s72-c/Life%2BMust%2BGo%2BOn.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-3185974371027627880</id><published>2010-11-10T11:10:00.006+02:00</published><updated>2010-11-10T11:27:04.538+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Samuray'/><title type='text'>Yüzyıllar Öncesinden Şok Edici, Gizemli Toplu İntiharlar</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpiEJB25jI/AAAAAAAABWE/VfKS5pU1aq8/s1600/dannourasm.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 203px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537846515088156210" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpiEJB25jI/AAAAAAAABWE/VfKS5pU1aq8/s400/dannourasm.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;İntihar töreni, samurayların bireysel olarak yaptıkları dramatik, şahsi bir hareketti. Ama Japonya tarihine baktığımızda, bireysel intiharların haricinde toplu intiharlara da şahit olmaktayız. Bu konuda verebileceğimiz en önemli örnek, meşhur Dan No Ura deniz savaşıdır. 1185 yılında gerçekleşen bu savaşta, dikkate değer seri intiharlar görülmüştür. Hem bireysel hem de toplu olarak. 1333 yılında Kamakura düştüğünde toplu intiharlar gözlerden kaçmamıştır. Savaş bir taraf için büyük zaferdi ama diğer taraf için toplu intihar silsilelerine tekabül ediyordu. Kamakura’da gerçekleşen olaylar, bir çok samuray için onurlu bir son olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zamanlarda Kamakura deniz kıyısında yer alan sevimli bir şehirdi. Minamoto şogunluğu ve Hojo egemenliğinin başkentiydi. İmparatorun şehri olan Kyoto eski etkinliğini kaybetmişti ve ikinci plana düşmüştü. Bütün önemli kararlar, acımasız doğu savaşçılarının ana şehri olan Kamakura’da alınıyordu. Bu yüzden 1192-1333 yılları arasındaki dönem, Japonya tarihinde Kamakura Dönemi olarak isimlendirilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1331 yılında İmparator Go-Daigo tarafından başlatılan imparatorluk restorasyonuyla, Japonya’ya hükmeden Hojo kurallarına başkaldırı hareketi çıkışa geçmişti. Kusunoki Masashige’nin koruması altındaki dağlarda, Go-Daigo sığınabilme ve taraftar toplayabilme imkanını fazlasıyla elinde bulunduruyordu. İmparator, Hojo’ya karşı koyabilecek savaşçı bir aileye ihtiyaç duyuyordu. Nitta Yoshisada gibi bir adamı kendi tarafında bulmuştu. Aslında Yoshisada önceden Hojo’ya hizmet ediyordu. Bazı sebeplerden dolayı İmparatorluk tarafına geçmiş ve bir zamanlar karşı karşıya olduğu Kusunoki Masashige ile işbirliği yapmıştır. Kusunoki tarafı, yüzyıllar boyunca imparatorun topraklarında yaşamıştı ve sıradan bir feodal beye göre İmparatora çok şey borçluydu. Nitta ise daha düşük rütbeliydi ve kazanacak tarafı seçerek, daha fazla kazanç elde etmeyi planlıyor olabilirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitta’nın imparatorluk tarafına geçmesi 1333 yılına rastlamıştı. Söz konusu taraf değiştirmeden kısa bir süre önce, Nitta Yoshisada şogunluk hükümeti tarafından kendisine verilen Kusunoki Masashige’nin savunduğu Chihaya Kalesi’ni kuşatma emrini yerine getiriyordu. Nitta’nın şehrinden, onu desteklediği bilinen ileri rütbeli samuraylardan mesaj gelince, Haziran ayında Kozuke’ye geri dönecek ve başkaldırdığını ilan edecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpiMgh3bDI/AAAAAAAABWM/b0r4OophVTY/s1600/kamakura%2527dan%2Bbir%2Bg%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537846658835377202" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpiMgh3bDI/AAAAAAAABWM/b0r4OophVTY/s400/kamakura%2527dan%2Bbir%2Bg%25C3%25B6r%25C3%25BCnt%25C3%25BC.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Günümüz Kamakura Şehri&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japonya’nın idari başkenti olan Kamakura, o zamanlarda bir çok gelişimi üzerinde barındırmış, sayısız binalar yapılmış, büyüleyici bir hal almıştı ve günümüzde bu büyüleyiciliğini hala sürdürmektedir. Kamakura, üç tarafı dağlarla ve bir tarafı denizle çevrelenmiş bir şehirdir. Bu yönüyle otomatik olarak harika bir savunma şehri olarak dikkati çekiyordu. Tepelerdeki bir çok geçitte kontrol kuleleri mevcuttu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitta Yoshisada, işte böyle bir şehre karşı imparatorluk tarafında yer alarak saldırıya geçecekti. Ordusunu kuzey, doğu ve batıdan saldırmak üzere üçe bölmüştü. Savaşın ilerleyen saatlerinde Nitta’nın savaşçıları, özellikle batıda çok güçlü savunma hattının kurulduğu Gokurakuji Geçidi’nde büyük başarılar kazanmışlardı. Nitta, olanları daha iyi görebilmek için yakına gelir ve denize çıkıntı oluşturan Inamuragasaki Burnu’nu çevreleyebilmek için Gokurakuji Geçidi’nin önemli bir şans olduğunu anlar. Sahilde gelgit çekilmesi vardı ama bu gelgit büyüdü. Hojo tarafı kuşatıcı bir saldırıdan ve okların yaylım ateşinden korunabilmek için, tekneleri kıyıya kısa bir uzaklıkla konuşlandırmıştı. Bu noktada efsaneleşmiş ve bir destan halini almış Kamakura Savaşı meydana geldi. Çünkü, Nitta Yoshidasa Güneş Tanrıçasına adak olarak kılıcını denize fırlatmış ve ordusuyla oradan ayrılmıştı. Hojo orduları, hem burunu korumak ve hem de geçitleri kollamak için bölünmüşken, Nitta’nın birlikleri, şehirde yanan evler arasında yumruk yumruğa acımasız bir savaşın içindeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Inase Nehri’nin doğu ve batısında at arabası tekerlekleri yanıyor, siyah dumanlar yükseliyor, sahilin ilerisindeki şehir sakinlerinin evleri arasında ateşler ortalığı aydınlatıyordu. Azgın alevler büyük bir gürültüyle parıldarken, imparatorluk kanadında yer alan Genji savaşçıları her yerde ok atarak düşmanı sersemletiyor, kılıçlarıyla kelleler alıyor, boğuşuyor ve savaşıyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hojo ailesi mensupları savaşı kaybettiklerini görünce, oradan ayrılmaktansa gerçek bir samuray gibi ölmeyi kararlaştırır. Savaş sonrasında kaybeden samuray ordusu üyelerinin kendi yaşamlarını nasıl aldıklarını görecektik. Ama diğer efsane savaş Dan No Ura’ya göre bazı farklılıklar vardır. Dan No Ura’da toplu ölüm kararı son anda verilmiş, son anlar denizlerde boğularak yaşanmış ve yaşamlar verilmiştir. Ayrıca bir elveda şiiri yazılamamış ve seppuku töreni de görülmemiştir. Ama Kamakura’yı ve savaşı kaybeden Hojo ailesi üyeleri, elveda şiiri yazabilmiş ve seppuku töreni yapabilmişlerdir. Kısa bir örnek verirsek; Fuonji Shinnin olarak bilinen savaşçı keşiş, bir tapınağın direklerine kendi kanıyla elveda şiiri yazmış ve intihar etmiştir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;Kısa bir süre bekle&lt;br /&gt;Shideyama Yolu üzerinde beraber yürüyebilmek&lt;br /&gt;Fani dünyayı konuşabilmemiz için&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;Bir başka keşiş, pantolonunu kendi ölüm şiirini yazabilmek için kullanmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Ayrılmış saçlar acıyla tutulur&lt;br /&gt;O boşluğu keser&lt;br /&gt;Kudretli alevlerin içinde&lt;br /&gt;Saf serin bir esinti&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;Bir rahip, kendi başını kesmesi için oğluna emretmiştir. Görevi yerine getiren gözü yaşlı oğul, tuttuğu uzun kılıcı kendi bedenine saplamıştır. Onlara hizmet eden üç hizmetçi, kendilerini kazığa oturtmuştur. Başları, şişe geçirilmiş balıklar gibi görünüyordu. Kadınlar da kendilerine Kamakura’nın düştüğü haberi ulaştığında intihar etmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Osai adı verilen bir dadı, yalın ayak 500-600 yard kadar koşar, defalarca düşüp kalkar, gözleri iyice göremeyecek kadar perişan duruma gelince, derin bir kuyuya atar kendisini.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İntiharın en dramatik sahneleri Hojo ailesinin en yakın üyeleri arasında gerçekleşen bir süreci oluşturmuştu. Onlar Toshoji olarak adlandırılan bir tapınağa çekilmişlerdi ve gariptir ki, çok ilginç bir anlama geliyordu bu tapınak: &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Doğudaki Zaferlerin Tapınağı”&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpjHlExcjI/AAAAAAAABWU/fdz8DKE4C6c/s1600/Toshoji%2BTap%25C4%25B1na%25C4%259F%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537847673667809842" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpjHlExcjI/AAAAAAAABWU/fdz8DKE4C6c/s400/Toshoji%2BTap%25C4%25B1na%25C4%259F%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Toshoji Tapınağı&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Tapınak duvarlarının arkasındaki gizli sığınakta, daha doğrusu mağarada, intihara hazır bir şekilde beklemişlerdi ve gerekeni yapmışlardı. Toshoji Tapınağı isim olarak daha fazla var olamadı ve adı &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Harakiri Mağarası”&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; olarak anılmaya başlamıştır ve hala da öyle anılmaktadır. Buraya günümüzde ziyaretler yapılmakta, bir nevi hacılık mertebesine ulaşılmakta ve taze çiçekler bırakılmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük aile üyelerinin bazıları, liderleri Hojo Takatoki’nin intihar edecek cesarete sahip olmamasından endişelenmişlerdir. 15 yaşında bir çocuk olan Nagasaki Shin’uemon büyükbabasını selamlayarak şunları söyler: &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Buda efendimiz elbette yaptığımız bu işi kutsayacaktır. Gerçek evlat, babasının isminin onurunu getiren evlattır.”&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt; Bunları söylemesinin ardından, büyükbabasının yıllanmış kollarındaki damarları keser ve sonra da kendi karnını keserek büyükbabasının kollarına düşer.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu genç çocuğun yaptığı uyarıcı hareket, liderleri Hojo Takatoki’ye yönelikti. Taiheiki eserinde Toshoji Tapınağı’nda 283 Hojo adamının yaşamını aldığı aktarılır ve bu sayı büyümüştür. Bu eserde şöyle devam edilmektedir: &lt;strong&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;“Azgın alevler yukarıya sıçrarken ve gökyüzü siyah dumanlarla kararmışken, salonda bir ateş parıldıyordu. Avlu ve kapıdaki askerler karınlarını kesiyor ve ateşe doğru koşuyorlardı. Babalar, oğullar, kardeşler ve bir yığın insan kılıçlarıyla intihar ediyor ve yere düşüyorlardı. Ölü bedenler bir yığın haline gelmiş ve kanları büyük bir göl oluşturmuştu. Bedenler alevler içinde kalmıştı. Sekiz yüzden fazla adam ölmüş ve tek bir yerde yedi yüz beden çürümüştü.”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Ölümler bu kadarla tamamlanmamıştı. Kamakura’da mağlubiyet haberi alan bir çok insan ölümüne koşmuştu. Söz konusu sayının 6,000 olduğu söylenmektedir. Böylece, Japonya tarihinde emsalsiz bir kıyım ortaya çıkmıştı. Hem de düşman kılıcına maruz kalmadan... Halbuki Hojo ailesi, zamanında Japonya’nın başını çok ağrıtan Moğolları yenmiş ve Japonya tarihinin en barış dolu zamanlarından birini getirmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpjhhwzdvI/AAAAAAAABWk/ECKSM2O30l8/s1600/Shakado.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5537848119455348466" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpjhhwzdvI/AAAAAAAABWk/ECKSM2O30l8/s400/Shakado.jpg" /&gt; &lt;p align="center"&gt;&lt;/a&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Shakado Tüneli&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;br /&gt;Kamakura’da gerçekleşen savaşın ne kadar feci bir boyutta olduğunu anlamak güç olmasa gerek. Hojoların yaşadığı deniz kenarındaki bir bölgede yer alan Zaimokuza alanındaki yapılan kazılar, analizler ve bulunan mezarlar konuya fazlasıyla ışık tutacaktır. Arkeologlar tarafından yapılan çalışmalarda, bir çok kuru kafa ve parçalanmış silahlar bulunmuştur. Toplu olarak gömülen askerlerin mezarlıklarına bakıldığı zaman, kurbanlardan hiç birinin yaralanmaktan ve ölümden korunmak için zırh kullanmadıkları, bir çoğunun baş bölgelerini tamamıyla korumasız ve zırhsız bıraktıkları ortaya çıkıyor. Kamakura’da yüzyıllardır beri gelen inanca göre, aslında samuraylar başka yerlere ve tepelik alanlardaki mağaralara defnedilmişlerdir. Bölgedeki kayalıklar oldukça yumuşaktır ve Kamakura’nın kuzeydoğusundaki tepeleri takip ettiğiniz yerde yer alan Shakado Tüneli’ndeki duvarlarda, bir çok defin oyuğu vardır. 10 Temmuz 1333 yılında Nitta Yoshisada şehri ele geçirip aradan yıllar geçtikten sonra, 1965 yılında yapılan araştırmada, bir heyelan sonucunda gömülmüş kurbanlara ait olan bir çok mezar taşı açığa çıkmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-3185974371027627880?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/3185974371027627880/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=3185974371027627880&amp;isPopup=true' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3185974371027627880'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3185974371027627880'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/yuzyllar-oncesinden-sok-edici-gizemli.html' title='Yüzyıllar Öncesinden Şok Edici, Gizemli Toplu İntiharlar'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNpiEJB25jI/AAAAAAAABWE/VfKS5pU1aq8/s72-c/dannourasm.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6021782476238987850</id><published>2010-11-04T21:14:00.020+02:00</published><updated>2010-11-04T22:01:15.567+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Sinema'/><title type='text'>Arıza Uzakdoğu Sinemasından Birkaç Kuple</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMMualZ76I/AAAAAAAABV0/07iGDwebZNE/s1600/thirst-movie-poster.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 280px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535782358518198178" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMMualZ76I/AAAAAAAABV0/07iGDwebZNE/s400/thirst-movie-poster.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="justify"&gt;Uzakdoğu’nun kendine özgü sinemalarını uzun uzun anlatmama gerek yok. Hem içerik, kurgu, hem de senaryo ve oyunculuklarıyla diğer sinema ekollerinden keskin farklılıklarla ayrılıyorlar. Bu başlık, son dönemlerde göz attığım ve beni gerçekten şaşırtan, yüzeysel olarak yazılmış birkaç sinema önerisinden öteye gitmeyecektir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Innocent Steps&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGYJWZ43I/AAAAAAAABUE/ETw3nJ7iYGM/s1600/1innocent%2520steps%2520cover.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 281px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535775378864989042" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGYJWZ43I/AAAAAAAABUE/ETw3nJ7iYGM/s400/1innocent%2520steps%2520cover.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Güney Kore’nin en iyi dans hocası olan karakterimiz, dans gösterisinin finalinde aynı zamanda gerçek hayatta eşi olan dans eşinin kendisini terk etmesinden sonra, yetmezmiş gibi komploya kurban giderek dizinden yaralanarak dans dünyasından ayrılıp sefilleri oynamaya başlamıştır. Çok ağır ruhsal travmalar geçirir ve hayatı alt üst olur. Öğretmenlik yaptığı dans okulunun sahibi bir gün Çin’den çok iyi bir dansçı getireceğini ve yarışmaya katılmasını söyler. Zoraki kabul eder. Çin’den güzel kızımız gelir. Ama anlaşılır ki, bu kız beklenen kız değildir, gelmesi beklenen kızın kız kardeşidir. Berbat şivesi yetmezmiş gibi, değil dans etmek; topuklu ayakkabı ile yürümekten bile acizdir. Olaylar birbirini kovalar ve üç aylık süre içerisinde yarışmaya katılması gereken bir dansçı yaratılması istenir kahramanımızdan. Sürükleyici bir konu, etkileyici dans kareografileri, her zamanki gibi rüyalarımıza girecek sevimlilikteki bir karakter ve aşkın bambaşka tarifini bizlere sunan ateşböcekleri.. Ateşböceği yumurtalarının büyüyüp ateşböceğine dönüşmelerini beklemek, aşkın kendine özgü acısı ve sabrını ifade eder aslında. Filmin nihayetinde ateşböceğinin, bir aşkın hikayesini epik bir havaya bürümesi etkileyici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Invitation Only&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGjDCTCqI/AAAAAAAABUM/PDmoMn-Nt7U/s1600/2invitation-only-movie.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 284px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535775566148602530" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGjDCTCqI/AAAAAAAABUM/PDmoMn-Nt7U/s400/2invitation-only-movie.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Bir CEO’nun şoförlüğünü yapan kahramanımız, patronu tarafından özel bir davetiye yoluyla katılma imkanı olan özel bir partiye gönderilir. İş dünyasında adından söz ettiren ve önemli işler yapan şirketlerin önemli isimlerinin davet edildiği parti, bünyesine kattığı yeni üyelerin hayallerini hemen gerçekleştirmek gibi bir misyon edinmiştir. Kahramanımız da sevaplanır hayalin gerçekleşmesinden. Akabinde gerçekleşen olaylar ise şaşkınlık vericidir. Bu filmi baştan aşağıya izleyebilmek sağlam bir mide gerektiriyor..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Izo&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGqMbRqlI/AAAAAAAABUU/KPh_7dJD_Ls/s1600/3izo.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 283px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535775688928373330" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGqMbRqlI/AAAAAAAABUU/KPh_7dJD_Ls/s400/3izo.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Takashi Miike’nin belki de en anlaşılmaz, sinir bozucu ve sabır törpüsü filmidir. Film içeriğinde dünya tarihi, savaşlar, insan ırkının acımasızlığı ve kötülüğü, dinlerin etkisi, iyi ve kötünün savaşını anlatmak konusunda önemli mesajlar verse bile bunu kurguya dönüştürmesi, aksiyon görüntüleri, bazen geçmişte bazen gelecekte geçen zaman dalgalanmaları, 16. yüzyıldan 21.yüzyıla garip garip atlayışları derken sürrealist dokumaları anlaşılmaz dokunuşlar halini alıyor. Bana göre bu filmin bir numaralı yıldızı, film boyunca klasik gitarıyla muhteşem tınılar döktüren amcamızdır. Aslında önerilecek bir film değildir ama derin bir rahatsızlık, eziyet, absürdlük örneğine şahitlik etmek istiyorsanız göz atmanızda fayda var. “Bu ne yahu” deyip durdum filmi izlerken ama, izlemeyi düşünüp de hala izlemeyenler varsa ön izlenim olsun bu kısacık pasaj onlara.. Izocam berraklığı beklemeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Neighbour No.13&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGxBCOlLI/AAAAAAAABUc/vmeelOsBA-A/s1600/4neighbor.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 269px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535775806129607858" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMGxBCOlLI/AAAAAAAABUc/vmeelOsBA-A/s400/4neighbor.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Liseye giderken şerefsiz Akai ve arkadaşları tarafından sürekli iğrenç şakalara maruz kalan kahramanımız, bir gün aynı kavatların yüzüne asit dökmesi sebebiyle yüzü deforme olur. Aradan yıllar geçer. Şantiyede işçi olarak çalışan kahramanımız 13 numaralı dairede kalırken, şerefsiz Akai de aynı şantiyede ustabaşı olarak çalışmaktadır ve 23 numarada karısı ve çocuğuyla yaşamaktadır. Kahramanımız adeta şizofreniye bağlamıştır. Söz konusu şizofrenik durum sadece akıl sağlığı için değil, yüzünün şekli için de geçerlidir. İyiliğe bağlandığında bir sineği bile ezemez ve masum bir yüz şekline sahiptir. (Bkz. Afiş. İyi ve kötü yönüne atıfta bulunur.) Kötülüğe bağladığında ise tam bir gaddardır ve deforme olmuş suratıyla korku salar. Doğaüstü dokunuşlarıyla gizeme bağlayan film, inanılmaz bir intikam öyküsünden şaşırtıcı örneklemeler sergiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Memories Of Matsuko&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMG51bg3JI/AAAAAAAABUk/GeYdyq9JZ2E/s1600/5Memories+Of+Matsuko.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 287px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535775957633260690" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMG51bg3JI/AAAAAAAABUk/GeYdyq9JZ2E/s400/5Memories+Of+Matsuko.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Bana göre sinema tarihinin en muhteşem eserlerinden biridir. Dancer In The Dark, Amelie, Big Fish gibi filmlerin müptelası olan kişiler, bu filmin içeriğindeki yoğunluğa şahit olduklarında, hepsinden bir parça barındırdığını ve onların ötesinde bir saflıkla kaplı olduğunu göreceklerdir. Müzisyen olmak için Tokyo’ya kaçan ama başarılı olamayan kahramanımız, bir sabah uyanır uyanmaz baş ucunda babasını görür. Babası ona halasından bahseder. Acılı bir hayat yaşamıştır ve ölmüştür. Arkasında leş gibi ev bırakmıştır. Baba, oğlundan halasının evini temizlemesini ister. Kahramanımız halasının evini temizler ve akabinde onun hayatına dair her şeyi öğrenmeye başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Matsuko’nun başından geçenlerin anlatıldığı film, resmen epik bir destan. Hayat, insanlar, sevdiği tüm insanlar darbelerini indirmiştir Matsuko’nun yüreğine. Ama o her seferinde sevmekten vazgeçmemiştir. Karşılıksız sevmiştir. Bir kamyon dolusu dayak yerken bile sevdiğine inanılmaz bağlanmıştır. Bu bir kadının hikayesi. İçinde bağlılık da var, yalnızlık ağıtı da. Bir hayat bir başkası için değiştirilmemelidir, birey olmak önemlidir ama Matsuko bunu bir türlü başaramamıştır. Koşulsuz sevmek ve her şeye rağmen affetmek Tanrı’ya özgüdür ama, Matsuko’nun hayatına göz attığınızda, onun yaratıcından ne eksiği olduğunu göreceksiniz. Muhteşem, muhteşem, muhteşem..Özellikle yüzü bir türlü gülmeyen babasını mutlu etmek için Matsuko’nun yaptığı bir mimik vardır ki, sırf babası mutlu olsun diye yıllar boyu o hareketi yapması ve bazen delilikle suçlanması muazzam bir andır. İşte o meşhur hareket: &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMLT-0iFBI/AAAAAAAABVs/Gz0kxX1NcUk/s1600/matsuko7.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 273px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535780804877227026" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMLT-0iFBI/AAAAAAAABVs/Gz0kxX1NcUk/s400/matsuko7.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Yatterman&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHNmeD2EI/AAAAAAAABU0/04jAnGhMHsc/s1600/7poster_yatterman_doronjo.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 283px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535776297214793794" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHNmeD2EI/AAAAAAAABU0/04jAnGhMHsc/s400/7poster_yatterman_doronjo.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Takashi Miike’nin çocuk filmi yaptığı pek görülmez ama yaparsa da ortaya fantastik, manyağa bağlamış, romantik, aksiyonların tavan yaptığı ve coşkulu bir eser çıkar. Film boyunca bir saniye dahi sıkılmazsınız ve filmin özünde iflah olmaz bir çocuksuluğun sinema perdesine yansıyışını görürsünüz. Miike gibi bir yönetmenin ne kadar görgüsüz olduğu malumunuz ama çocuksuluğundaki görgüsüzlük bir başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;The Message (Feng Sheng)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHUj1lhJI/AAAAAAAABU8/yMm4ZlkKngc/s1600/8the+message.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 271px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535776416767247506" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHUj1lhJI/AAAAAAAABU8/yMm4ZlkKngc/s400/8the+message.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Çin sinemasının muhteşem bir görsellik taşıdığı malumunuz. Çağlar öncesinin savaş filmlerini bize hangi perdeden ve çekim kalitesinden izlettiklerini biliyoruz. 1942 yılında Japonya tarafından işgal edilen Çin’de bir Japonya köpekliği söz konusudur ve bağımsızlığı kazanmak üzere yapılan her hamle Japon hükümetinin baskısıyla yalıtılmaya çalışılmaktadır. Çin’in önemli bir kurumunda çalışan dört kişi casusluk şüphesiyle göz altına alınırlar ve Usual Suspect tadında bir hikaye çıkar ortaya. Casus kim yahu diye aklımızı yerken muhteşem örülmüş bir hikaye bizleri esir alır. Hem de muazzam bir çekim tekniğiyle. Şiirsel bir film böyle olur. Adeta bir tablo tadında izlenen kareler böyle çekilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Bodyguards And Assassins&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHoM6td_I/AAAAAAAABVE/GfE67eCFpSM/s1600/9bodyguards-and-assasins3.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 286px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535776754212108274" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHoM6td_I/AAAAAAAABVE/GfE67eCFpSM/s400/9bodyguards-and-assasins3.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Bağımsızlık mücadeleleri ve faşizme başkaldırmak harika hikaye örgüleri sunar bize. Birçok toplumun ve ülkenin kendi içinde yaşadığı mihenk taşı dönemler vardır. Akabinde de dökülen kanlar sonucunda gelen devrimler. Peki Çin yeni bir cumhuriyeti nasıl kurmuştur? 1911’de Çin Devrimi ile Mançu hanedanlığının sona ermesini konu alan film, bir cumhuriyet kurmak isteyen Sun Yat Sen’in iktidarı ele geçirebilmesi için yandaşlarının nasıl çalıştığını, ne acılar çektiği ve ne kanlar döktüğünü tarihi dokunuşlarla anlatıyor. Filmin en güzel ve en vurucu tarafları, dikkatlice seçilmiş karakterler ve her karakterin etkileyici tavırlar ve fedakarlıklarıyla kalbimizi ısıtması. IP Man’den tanıdığımız Donnie Yen’in de rol aldığı film, muazzam dokunuşlara ve çok sürükleyici bir öyküye sahip. Bu bir dövüş filmi değil; fedakarlığın, özgürlük arayışının ve kanlı bir devrimin öyküsüdür. Zaten günümüz Çin Cumhuriyeti’nin kurucusu da Sun Yat Sen’dir. Film boyu bizlere sunulan özgürlükçü fikirlerin günümüz Çin dünyasında ne kadar farklı bir hal aldığı ilginç bir konu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Tonari no Totoro (My Neighbour Totoro)&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt; &lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHvp9xmZI/AAAAAAAABVM/qmtJ6b1ZkIw/s1600/010My-Neighbor-Totoro.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 278px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535776882268674450" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMHvp9xmZI/AAAAAAAABVM/qmtJ6b1ZkIw/s400/010My-Neighbor-Totoro.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Ayı, hamster, baykuş, köstebek karışımı bir orman perisi bu kadar mı şirin olur? Bir Japon veledi bu kadar mı dişlenesi, yanağı sıkılası, döve döve sevilesi olur? Bilinmeyen bir film de değildir. İzlenme rekorları kırmış, muazzam bir animedir. Grave of the Firefly insanın ruhunu karartırken, minicik kalan yaşam sevincini elimizden alırken ve bizi dipsiz bir depresyon kuyusuna atarken, Tonari no Totoro başından sonuna kadar müthiş bir yaşam sevinci verir. Depresyon namına hiçbir şeyiniz kalmaz. Animenin içine girip sizin de rol kesesiniz gelir. Oradaki minik veledi ısırabilmek için her şeyimi verirdim. Bir film bu kadar neşeli, hayat dolu, müthiş etkileyici ve sevimli olabilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Totoro adı verilen devasa ama oldukça sevimli olan sadece çocuklara görülen bir orman perisiyle, annelerinin hastalığı nedeniyle üzüntülü olan iki küçük Japon çocuğunun başından geçenlerin anlatıldığı hikaye, bu iki kızın babalarıyla yeni bir köye taşınmalarıyla başlar. Öyle fantastik ve sevimli öğeler içerir ki “kedi otobüsü” gördüğümde, özellikle içindeki o rahatlığa şahitlik ettiğimde şok geçirmiştim. Miyazaki Hayao babanın bir çok anime filmi kusursuza yakındır. Hatta kusursuzdur. Spirited Away ve Princess Mononoke diğer bilindik eserleridir. Özellikle Princess Mononoke’deki orman perileri de beni benden almıştı. Muazzam sevimli karakterler yaratıyor Miyazaki baba.. Eğer canınız sıkılmışsa, depresyona girmişseniz ve yaşam sevincinizi kaybetmişseniz alın başa izleyin. Tekrar tekrar izleyin..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gel de dişleme ulan!!! Baldırına baldırına geçireceksin dişlerini, bezini yesinler ulan bebiş :)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMH2noWZhI/AAAAAAAABVU/-6ANHMkg8Ls/s1600/011totoro.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 267px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535777001901024786" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMH2noWZhI/AAAAAAAABVU/-6ANHMkg8Ls/s400/011totoro.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMH-U44dgI/AAAAAAAABVc/3mL41HQziMg/s1600/012my-neighbor-totoro_04.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 241px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535777134309045762" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMH-U44dgI/AAAAAAAABVc/3mL41HQziMg/s400/012my-neighbor-totoro_04.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="color:#ff0000;"&gt;Zebraman&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMIiTIjN5I/AAAAAAAABVk/FFT6iXZQYlo/s1600/zebraman_poster.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 272px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535777752313182098" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMIiTIjN5I/AAAAAAAABVk/FFT6iXZQYlo/s400/zebraman_poster.jpg" /&gt; &lt;p align="justify"&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Yine Takashi Miike, yine muazzam eğlenceli bir film ve yine arıza bir hikaye örgüsü. Kendi içinde sıkışıp kalmış ve adeta bir ezik hayatı yaşayan, öğrencilerince iplenmeyen orta yaşlı bir öğretmenin süper kahraman haline dönüşünün anlatıldığı film, şu ana kadar izlediğim en eğlenceli ve komik süper kahraman filmiydi kesinlikle. Hikayeye gelince, yıllar önce TV dizisi olarak yayınlanan Zebraman isimli dizi, 13 bölüm yayınlandıktan sonra kaldırılır. Öğretmenimiz ise yıllardır Zebraman'i kendi içinde yaşatmış bir hayrandır. Sıradan hayat yaşayan, çocukları ve karısı tarafından adamdan sayılmayan adamımız, geceleri kapılarını kapatarak kendi diktirdiği Zebraman kostümüyle odasında saçma sapan hareketlerle takılmaktadır. Bir gün sınıfına gelen tekerlekli sandalyeye mahkum öğrencisiyle uzun muhabbetlere girer ve onun da Zebraman hayranı olduğunu öğrenir. Bu muhabbetler geliştikçe bir çok gizem ortaya çıkar. Olaylar gelişir. Japonya büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Japonya'yı ve dünyayı uzaylılar istila etmiştir ve yıllar önce TV'de yayınlanan Zebraman senaryosunda olan her şey bir bir gerçekleşmeye başlar. Peki Japonya ve dünyayı kurtaracak olan Zebraman kim olacaktır? Tabii ki ezik öğretmenimiz. Bu filmde ABD'ye büyük bir taş atmaktadır Miike. Dünyayı her zaman siz mi kurtaracaksınız ulan deyyuslar. Ama Miike'nin dünyayı kurtarışı bir başka.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin ana teması ise oldukça basit. İstersen, hayal ettiğin her şeyi elde edersin. Yeter ki hayal et ve peşinden koş..&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6021782476238987850?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6021782476238987850/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6021782476238987850&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6021782476238987850'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6021782476238987850'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/arza-uzakdogu-sinemasndan-birkac-kuple.html' title='Arıza Uzakdoğu Sinemasından Birkaç Kuple'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNMMualZ76I/AAAAAAAABV0/07iGDwebZNE/s72-c/thirst-movie-poster.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-6008853904908670338</id><published>2010-11-04T10:55:00.004+02:00</published><updated>2010-11-04T10:58:37.101+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Aghora: Çılgınlıkla Felsefe Arasında</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNJ1XEHAPEI/AAAAAAAABT0/wkN4yWXBRSI/s1600/cover_aghora_lg.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 357px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535615931092319298" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNJ1XEHAPEI/AAAAAAAABT0/wkN4yWXBRSI/s400/cover_aghora_lg.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;Berkeley Müzik Okulu’nda hizmet veren gitarist Santiago Dobles, yanına gitarda Charlie Ekhendal ve vokalde kız kardeşi Danishta Rivero’yu alıp Aghora ismini 1995 yılında yürürlüğe soktu diyelim. Peki! Gelmiş geçmiş en teknik Death Metal gruplarından biri olan Cynic ve sonraki projeleri Gordian Knot’dan baterist Sean Reinert ve basçı Sean Malone, yazının girişindeki üç kişiyle bir araya gelirse, ne kadar sağlıklı bir şey bekleyebilirsiniz! Verilecek cevap, arıza ve sakat bir esere hazır olmamız gerektiğidir. Tahmin edileceği üzere çok progresif teknik bir metal müzik, caz etkisiyle etiketlenecektir: Aghora- Aghora.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümün farklılığı, çok inişli çıkışlı bir grafiğe sahip olması. Çünkü bazen parçalar sert gitar ritimleriyle başlayıp, hipnotize edici çılgın solo gitarlarla süslenirken, müzik bir anda durgunluğa girip, Klasik Müzik eğitimi almış soprano Danishta faktörüyle mistik bir ortama yatay geçiş yapabiliyor. Albüm yeri gelince taş gibi bir müziğe sahip, yeri gelince olabildiğince yumuşayıp felsefi boyutlara gidiyor. Albümde anlatılan şeyler manevi, felsefi ve dinsel öğelerle ilgili. Öz olarak Doğu felsefeleri (özellikle Hint felsefesi) çok baskın. ‘Satya’, ‘Kali Yuga’, ‘Jivatma’ ve ‘Anugraha’ gibi parça isimleri yeterince açıklayıcı. Parçaların derinliğini anlayabilmek, aynı zamanda söz konusu felsefelerin derinliğini anlamayı gerektiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNJ1fuu4SJI/AAAAAAAABT8/Wg_JbLJ5eMM/s1600/Aghora.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 268px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535616079972812946" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNJ1fuu4SJI/AAAAAAAABT8/Wg_JbLJ5eMM/s400/Aghora.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;‘Satya’ parçası Satragraha kavramından geliyor. Gandhi’nin 1919 yılında başlattığı, idareye karşı pasif ama barış ve sevgi dolu direniş programına karşılık geliyor. ‘Kali Yuga’yı ise bilmeyen yok gibidir. Hint felsefesinin en önemli öğelerinden biridir. Kozmoloji, hem uzayda hem de zamanda derinlik kazanmıştır. Her kozmik zaman, yaratılıştan yıkıma dek geçen zamanı kapsar ve bir dünya süresi olarak düzenlemiştir. Her ‘büyük çağ’ dört çağa yani yugalara ayrılır. Sonuncusu içinde bulunduğumuz çağdır, M.Ö.3102 tarihinden beri sürmektedir ve bu çağa Kali Yuga denmektedir. Bunun geçerli gerekçeleri savaşlar, felaketler, kötülükler ve çevremizde gördüğümüz erken ölümlerdir. Grubun ismi her şeyi açıklıyor. Çünkü Aghora, bir Hindu Tanrısı olan Shiva’nın ikizidir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/7ZfUaa-OywQ?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/7ZfUaa-OywQ?fs=1&amp;amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-6008853904908670338?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/6008853904908670338/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=6008853904908670338&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6008853904908670338'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/6008853904908670338'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/aghora-clgnlkla-felsefe-arasnda.html' title='Aghora: Çılgınlıkla Felsefe Arasında'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNJ1XEHAPEI/AAAAAAAABT0/wkN4yWXBRSI/s72-c/cover_aghora_lg.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-1549546063556101506</id><published>2010-11-03T10:51:00.004+02:00</published><updated>2010-11-03T10:55:19.458+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Edebiyat'/><title type='text'>Mistik Bir Edebiyat Cevheri: Serçe Bulutu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNEjBsn9YoI/AAAAAAAABTU/ru5FAIPxdQE/s1600/cloud+of+sparrow.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 265px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535243929080652418" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNEjBsn9YoI/AAAAAAAABTU/ru5FAIPxdQE/s400/cloud+of+sparrow.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Edebi bir eserden neler beklenir? Sadece hislerin dışavurumu mudur ondan beklenen? Belki de bir topluma, bir döneme, önemli bir çağa ayna tutmasını bekleriz. İnsanları insan, toplumları toplum yapan evrensel değerleri ve bir toplumun kendine has özelliklerini birebir yansıtmasını bekleriz. İnsanlara pek bir şey vermeyen macera, polisiye ya da gerilim kitapları ne kadar edebi değer taşır? Belki de sadece güzel vakit geçirme aracıdırlar. Heyecanlandırırlar olaylar örgüsü ve akıcılığıyla.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de değeri pek bilinememiş, bunun ötesinde aslında pek bilinmeyen nadide edebi eserler vardır. Her insanın içinde muhakkak bir şeyler bulabileceği eserlerdir bunlar. Evrensel bazı değerler ve gerçeklere ışık tutar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışa kapalı toplumların kendine has örf, adet ve kültürleri vardır. Kendi içine kapanıklığın getirdiği bu farkındalık, şahsına münhasır bir yapı ortaya çıkarır. Dışa kapalı toplumların dış dünyaya açık olan toplumlara çok farklı görünmesinin, hatta oldukça mistik ve etkileyici görünmesinin sebebi de budur. Örneğin Japonya’nın günümüzde kendine has, benzersiz bir ülke olmasının iç yüzü, yüzyıllar boyu bir ada ülkesi olarak dışa kapalı yaşamasından, kendi içinde kotardığı ilginç kültür yapısından kaynaklanır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Takashi Matsuoka’nın 2002 yılında yayımladığı Serçe Bulutu isimli eseri, bana göre edebiyat dünyasının önemli incilerinden biridir. Yıllar boyu dışa kapalı bir yaşam süren ve 16. yüzyılda sürekli kendi içinde savaşlar yaşayan Japonya, 1600 yılında Tokugawa egemenliği altında merkezi hükümete kavuştuğunda Edo dönemi başladı. Edo dönemiyle birlikte Japon toplumunda bir çok şey değişti. Zaten dışa kapalı olan toplum 200 yıl sürecek daha absürd bir kapalılık politikası izlemeye başladı. Akabinde 1860’lı yıllarda Japonya tekrar dış dünyaya açılmaya başlamıştır. İzolasyonun sonlandırılmasıyla birlikte bir çok kültür ve misyonerler Japonya’ya akın etmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNEjRPuZgKI/AAAAAAAABTk/vX3LMfR16F4/s1600/ser%C3%A7e+bulutu.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 257px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5535244196200939682" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNEjRPuZgKI/AAAAAAAABTk/vX3LMfR16F4/s400/ser%C3%A7e+bulutu.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yabancı gemiler Edo’daki Şogun kalesini yok etmekle tehdit ederken, küçük bir Amerikan misyoner grubu da kendi dinlerini yaymak üzere adaya ayak basar. Japon insanlarının kendine has kalıplarını kırmak o kadar kolay olmasa gerek. Bu misyoner grubu bir çok klan tarafından kabul edilmez ama genç, asil ve aydınlıkçı bir kişilik olan Lord Genji onlara kapısını açar. Lord Genji’nin özel bir yeteneği vardır. Geleceği görme yeteneği vardır. Bu yetenek, ailesindeki her kuşakta sadece tek bir erkeğin DNA’sına damgalanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lord Genji, kehanetlerinin birinde yeni yılda yaşamının bir yabancı tarafından değişeceğini düşlemektedir. Oldukça yakışıklı olan lord, bir silahşör ve lanetli güzelliğinden kaçan bir kadınla tanıştığında eşi benzeri görülmemiş, büyüleyici ve mistik bir serüven başlar. Bu uyumsuz üçlü, Doğu ile Batı’nın, beden ile ruhun kimsenin hayal bile edemeyeceği şekilde birbirine geçtiği tehlikeli bir yolculuğa başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap başından sonuna kadar beni, tüm benliğimi rehin almıştı. Özellikle Japon kültürü ile çok yakından ilgilendiğim için yaşanan her şeyin iç yüzünü anlayışım, kitabın derinliğinde daha fazla kaybolmama neden olmuştu. Lanetli güzelliğinden kaçan kadın sarışındır, inanılmaz güzeldir. Ama Japon erkek ve kadınlarına çok çirkin gözükmektedir. Kitapta bu kısımlara odaklandığımda çok gülmüştüm. Güzelliğinden kaçan bir kadın için bu cennete düşmek gibi bir şeydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lord Genji’nin düşlerinde gördüğü geleceğe dair kehanetlerin pençesinde boğuşması, gördüğü şeylerin ne anlama geldiğini bir türlü anlayamaması, geleceği bilen bizler için mistik bir hal alıyor. Batı kıyafetlerini giymiş, kılıcını bırakmış tanıdık eski samurayları görmesi, bir mantar bulutu görmesi (atom bombası), havada uçan garip araçlar görmesi ve bunların hiçbirini anlamlandıramaması, o sırada, 1861 yılında yaşan Lord Genji için doğal olsa gerek. Çünkü bu yıldan sonra dışa açılan Japonya tam bir kültür karmaşası yaşayacak, Batı’ya açılacak, birkaç yıl sonra samuray sınıfını ortadan kaldıracak ve Dünya Savaşı’na girecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir toplumun kendine has değişmez dinamiklerinin sekteye uğraması, ataerkil bir toplumun sabit fikirlerinin yenilikçi düşünceler karşısında uğradığı erozyon, dış dünyanın evrensel değerlerinin dışa kapalı bir toplumda çok farklı algılanması, Doğu ile Batı’nın kendine has özellikleri ile heyecan, gizem dolu, bir samuray kılıcından daha derin izler bırakan etkileyici bir hikayedir Serçe Bulutu. Bir döneme, bir kültüre, bir toplumun karşı karşıya kaldığı tehditlere ve her şeyden önemlisi gerçek bir tarihe ışık tutan bu eser, felsefi girizgahları ve hayatın kendisini anlatan mistik pasajları ile etkileyici, oldukça akıcı ve çekici bir şekilde yazılmış bir abide... &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-1549546063556101506?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/1549546063556101506/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=1549546063556101506&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1549546063556101506'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/1549546063556101506'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/mistik-bir-edebiyat-cevheri-serce.html' title='Mistik Bir Edebiyat Cevheri: Serçe Bulutu'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TNEjBsn9YoI/AAAAAAAABTU/ru5FAIPxdQE/s72-c/cloud+of+sparrow.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-3992550195918985805</id><published>2010-11-02T10:02:00.000+02:00</published><updated>2010-11-02T10:03:54.337+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Müzik'/><title type='text'>Copernicus'un Dokunuşu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TM_FzKFVIyI/AAAAAAAABTM/AEV6K0z__qs/s1600/allenlande-the-showdown.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5534859949732340514" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TM_FzKFVIyI/AAAAAAAABTM/AEV6K0z__qs/s400/allenlande-the-showdown.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Polonyalı Copernicus, Avrupa’nın bir nevi karanlık çağlarını yaşadığı bir dönemde, yıllar boyu din adamı olarak yaşamış ama 160 olan IQ’sü ile dine körü körüne saplanıp kalmamış; engizisyon mahkemesinin kelle alan kılıcından sakınmak üzere ölümünden kısa bir süre önce Latince olarak yazıp yayınladığı dünyanın evrenin merkezi olmadığı, güneşin çevresinde döndüğü gibi o zamanın şok edici tespitleriyle gönül rahatlığıyla mezarına girmiştir. Kendisi modern astronominin kurucusu olarak yer edinse de eserini yayınlar yayınlamaz ölmesi ilginçtir. Kilisenin dogmatik politikasından kendisini yalıtmış bu nadide kişiliğin aydınlanma fikrinin öncülerinden olması ayrı bir tartışma konusudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Heavy Metal’in en iyi seslerinden ikisi Sir Allen Russel ve Jorn Lande’ın ortak projesi olan Allen/Lande isimli projenin üçüncü albümü 5 Kasım tarihinde yayınlanıyor. Ön planda olan iki isim Allen ve Lande olsa bile, aslında bu projenin can simidi, bir çok şeyi gitarist ve albümde aynı zamanda klavye ve bas gitarı çalan Magnus Karlsson’dan başkası değil. Albümdeki bütün şarkıları yazan kişidir kendisi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fantastik ve yer yer dini motiflerin enjekte edildiği projenin bu albümünde yer alan Copernicus isimli parça ise bilim – din arasında ince çizginin neresinde duracaktır bilemem ama parçayı dinlerken kendimizi gökyüzünde bulacağımız ve solo partisyonlarının araya girdiği noktada kendimizi evrenin merkezindeymişiz gibi hissedeceğimiz bir gerçek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;object width="480" height="385"&gt;&lt;param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/00sYUidgJrI?fs=1&amp;amp;hl=en_US"&gt;&lt;param name="allowFullScreen" value="true"&gt;&lt;param name="allowscriptaccess" value="always"&gt;&lt;embed src="http://www.youtube.com/v/00sYUidgJrI?fs=1&amp;amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true" width="480" height="385"&gt;&lt;/embed&gt;&lt;/object&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-3992550195918985805?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/3992550195918985805/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=3992550195918985805&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3992550195918985805'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3992550195918985805'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/11/copernicusun-dokunusu.html' title='Copernicus&apos;un Dokunuşu'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TM_FzKFVIyI/AAAAAAAABTM/AEV6K0z__qs/s72-c/allenlande-the-showdown.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-9170527188760671169</id><published>2010-10-28T19:47:00.012+03:00</published><updated>2010-10-28T19:55:28.271+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Samuray'/><title type='text'>Görülesi, Gezilesi, İçinde Yatılası Japonya Kaleleri</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpSsJEUAI/AAAAAAAABR0/H1L-YY7ClGU/s1600/Inuyama.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 267px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533139755753295874" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpSsJEUAI/AAAAAAAABR0/H1L-YY7ClGU/s400/Inuyama.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;15. yüzyıl Japonya’sında, merkezi hükümetin otoritesi zayıfladıktan sonra kalelere ihtiyaç duyulmuştur. Japonya, karışık savaş çağını yaşıyordu. Bu çağ boyunca, Japonya’da düzinelerce ufak yerleşim merkezleri bağımsızlık uğruna birbirleriyle savaşıyorlardı ve defans amaçlı olarak dağların en üst noktalarına ufak kaleler inşa etmeye başlamışlardı. İlk kaleler, taşla desteklenerek odun hammaddesiyle, tepelere ve yüksek mevzilere yapılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Avrupa’dakilerin aksine kale savunmacıları bir noktada çok şanslıydı. Çünkü onlar koçbaşları gibi makinelerle rahatsız edilmemişlerdi. Bir kaleyi almanın tekniği belliydi. Oldukça vahşi, zorluydu: Saldıran ordu kaleyi kuşatır, ateş okları atarak kaleyi yakmaya çalışır, atlı biniciler kale girişine ya da duvarlara karşı saldırırlardı. Bu durumda savunucular, kuşatma boyunca kalede durmak zorunda kalır ve düşman ordusunun kuşatmayı durdurmasını, kaleyi terk etmesini, hastalıktan kırılmasını ya da kendisine destek gelmesini umardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;16. yüzyılda Oda Nobunaga, Japonya’da belli bir merkezi otoriteyi sağladığı zaman, Toyotomi Hideyoshi bir çok büyük kalenin ülke üzerinde inşa edilmesini sağlamıştır. Önceki kalelerden farklı olarak, bu kaleler düz yerlerde yada ufak tepelerdeki düz yerlere inşa edilmiş, bölgeleri yönetmek, askeri üs olarak kullanmak gibi hizmetleri yerine getirmiş ve şehirlerin merkezi olmuştur. Savaşlar döneminde yapılan kaleler gerçekten de muazzam olmuştur. Toyotomi Hideyoshi’nin Osaka’da yaptırdığı kale bu açıdan muhteşemdir ve dünyadaki bir çok kale için emsal olmuştur. Defansif olarak daha güçlü olması için nehir yanına kurulmuş ve duvarları 18 kilometre uzunluğundaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meiji döneminde bir çok kale yıkıldı. Aslında daha fazlası da İkinci Dünya Savaşı ile birlikte büyük hasarlar almıştır. Feodal Çağ zamanının yani 1868 yılı öncesinin bazı kaleleri günümüzde hala orijinal olarak sapasağlam duruyor. Ayrıca bir çoğu da yeniden restore edilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Büyük kaleler tipik olarak üç kısımdan ibarettir ve savunma açısından üç halkadan oluşur: Merkezdeki ana halka honmaru, onu takip eden ikinci halka ninomaru ve üçüncü halka da sannomaru olarak adlandırılıyor. Kale kulesi honmaru adıyla kale üzerinde yükselmekteydi ve efendiler de çoğunlukla rahat bir şekilde ninomaruda oturuyorlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalenin çevresindeki yerleşim yerlerinde de samuraylar yaşıyordu. Samuraylar daha yüksek dereceye ulaştıklarında kalede yaşamaya başlıyorlardı. Tüccarlar ve kalifiye işçiler, şehir dışındaki eğlence bölgelerinden tapınaklara kadar geri kalan bölgelerde yaşamışlardır. Tokyo ve Kanazawa kale şehri olarak gelişen iki örnek şehirdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kalelerin yapımında kullanılan ana materyal odun olmuştur. Yeniden restore edilmiş kalelere beton eklemeler yapılmıştır ve içleri daha moderndir. Söz konusu kaleleri ziyaret ederseniz buna şahit olabilirsiniz. Bir çok kale artık bir müze olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Himeji Kalesi (401 Yıllık)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpY-IQYaI/AAAAAAAABR8/JcgW7-MClRc/s1600/01Himeji.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 291px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533139863660945826" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpY-IQYaI/AAAAAAAABR8/JcgW7-MClRc/s400/01Himeji.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmphJYT59I/AAAAAAAABSE/_ttDcI0xYWc/s1600/02Himeji.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 300px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140004120029138" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmphJYT59I/AAAAAAAABSE/_ttDcI0xYWc/s400/02Himeji.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Matsumoto Kalesi (418 Yıllık) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmppr6l8WI/AAAAAAAABSM/Nwshx-CSY68/s1600/03Matsumoto.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 346px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140150829576546" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmppr6l8WI/AAAAAAAABSM/Nwshx-CSY68/s400/03Matsumoto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpzKy46yI/AAAAAAAABSU/TgIk57ixAx4/s1600/04Matsumoto.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140313737587490" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpzKy46yI/AAAAAAAABSU/TgIk57ixAx4/s400/04Matsumoto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Nagoya Kalesi (400 Yıllık) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmp9cOorLI/AAAAAAAABSc/P1zYlTqBlNE/s1600/05Nagoya.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 333px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140490216058034" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmp9cOorLI/AAAAAAAABSc/P1zYlTqBlNE/s400/05Nagoya.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqF9RWCmI/AAAAAAAABSk/FrP-htsaiqc/s1600/06Nagoya.gif"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 290px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140636524743266" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqF9RWCmI/AAAAAAAABSk/FrP-htsaiqc/s400/06Nagoya.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Osaka Kalesi (427 Yıllık) &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqQu7UdWI/AAAAAAAABSs/VJ9Oc8ov7Zs/s1600/07osaka.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140821652829538" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqQu7UdWI/AAAAAAAABSs/VJ9Oc8ov7Zs/s400/07osaka.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Kumamoto Kalesi (403 Yıllık)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqYZ7NNaI/AAAAAAAABS0/vgDqvXVDdPE/s1600/08Kumamoto.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 225px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533140953454163362" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqYZ7NNaI/AAAAAAAABS0/vgDqvXVDdPE/s400/08Kumamoto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Hirosaki Kalesi (399 Yıllık)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqitFlb_I/AAAAAAAABS8/QZt4kZEgQ4I/s1600/09Hirosaki.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533141130396659698" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqitFlb_I/AAAAAAAABS8/QZt4kZEgQ4I/s400/09Hirosaki.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;Okayama Kalesi (413 Yıllık)&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqqjDhlVI/AAAAAAAABTE/9eFqXOXziZ0/s1600/010Okayama.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 265px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5533141265142617426" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmqqjDhlVI/AAAAAAAABTE/9eFqXOXziZ0/s400/010Okayama.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-9170527188760671169?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/9170527188760671169/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=9170527188760671169&amp;isPopup=true' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/9170527188760671169'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/9170527188760671169'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/10/gorulesi-gezilesi-icinde-yatlas-japonya.html' title='Görülesi, Gezilesi, İçinde Yatılası Japonya Kaleleri'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMmpSsJEUAI/AAAAAAAABR0/H1L-YY7ClGU/s72-c/Inuyama.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8635020288869877655</id><published>2010-10-27T20:15:00.003+03:00</published><updated>2010-10-27T20:19:09.233+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Bir Zamanlar Giga Hagi ve Lucescu</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMheUWoSGZI/AAAAAAAABRs/B4j9n1rU90o/s1600/mircea_lucescu_gica_hagi_1985.JPG"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5532775845989587346" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMheUWoSGZI/AAAAAAAABRs/B4j9n1rU90o/s400/mircea_lucescu_gica_hagi_1985.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Değişen nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;25 yıl önceki endamları nasılsa, aynı devam ediyor. Giga’dan aynı kendinden emin bakış ve duruş.. Lucescu’nun kendine has eli pantolon cebinden hiç ayrılmayan duruşu. Tabii hiç tarak vurulmayan ölümcül saçları..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ağaç dibindeki bu görüntüden yıllar sonra Sarı Kırmızılı renklerle Süper Kupa’yı kaldırış ve yeri gelince hoca-oyuncu ilişkilerinde ateşli şekilde tartışmaları.. Hem de iki düşman havasında! Bu pozu verirlerken, yıllar sonra kaderlerinin Galatasaray’da birleşeceğini ve o renklere büyük başarılar yaşatacaklarını hiç akıllarına getirmişler midir? Bilinmez…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Resim için Sportif Cümleler’den Burak Eren’e çok teşekkür ediyorum. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8635020288869877655?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8635020288869877655/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8635020288869877655&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8635020288869877655'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8635020288869877655'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/10/bir-zamanlar-giga-hagi-ve-lucescu.html' title='Bir Zamanlar Giga Hagi ve Lucescu'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMheUWoSGZI/AAAAAAAABRs/B4j9n1rU90o/s72-c/mircea_lucescu_gica_hagi_1985.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8258998243240688440</id><published>2010-10-24T22:24:00.006+03:00</published><updated>2010-10-24T22:51:00.941+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>F.Bahçe: 0 – G. Saray: 0 – Bir Yerde Bir Sihir Vardı Ama..</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMSILWsMkNI/AAAAAAAABRc/u5Y3RJRFpCU/s1600/El+Mago.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5531695970968703186" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMSILWsMkNI/AAAAAAAABRc/u5Y3RJRFpCU/s400/El+Mago.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Arda Turan, Milan Baros, Harry Kewell..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortak noktaları nedir? Galatasaray’ın en iyi üç adamı olmalarıdır gözümde. Galatasaray’ın olmazsa olmaz can damarlarından üçü. Değil üçü bir anda, bir tanesi bile sahada olmadığı zaman Galatasaray adına olumsuz anlamda değişen çok şey oluyor. Üçünün sahada olmaması demek, Galatasaray’ın olmadık bir kutudan sihir çıkarmasına benzeyecekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstüne üstlük bu yıl bir türlü iyi performans gösteremeyen, hafta içinde hocasını kaybeden, doğru düzgün çalışamayan bir Galatasaray..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve nihayetinde on yıldır bir puan dahi alınamayan Saraçoğlu deplasmanı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne yalan söyleyeyim. Maça dair hiç umudum yoktu. Galibiyete hiç ihtimal bile vermiyordum. Son on yılın en dağınık ve olumsuz Galatasaray’ı sahaya çıkacaktı ve hezimete dair bir acaba sorusu tüm Galatasaraylıların aklındaydı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve maç başlar. Süreler ilerlemeye başlar. Garip bir şok halindeyim. Nasıl yani diye soruyorum kendime. Sarı Kırmızılıların formasına bir sihir dokunmuş gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;El Mago! Bu adama neden El Mago yani sihirbaz diyorlardı ki? Anlam verememiştim. Ta ki bu maça kadar. En ileri uçta Pino ismini gördüğümde şaşırmıştım. Pino öyle bir maç çıkardı ki, diğer takım taraftarlarını geçtim, kendi takımının taraftarlarını bile dumura uğratmıştır. Muhteşem bir performanstı Pino adına yansıtılan. Kaleye çektiği beş etkili şut ve kaleyi tutan dört şut. Etkili driplingler ve top taşımasıyla Fenerbahçe defansını tek başına yıprattığını söylemek gerekiyor. Değişen ne olmuştu ki? Şu gerçeği söylemek gerekir ki Baros’un bile gösteremeyebileceği performansı fazlasıyla gösterdi. Tam bir büyücü gibiydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ya Elano? Daha önce bu kadar hırslı, olumlu, sert ve etkili oynadığını hatırlıyor musunuz?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişen neydi Galatasaray’da?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncelikle işe Hagi ile başlamak lazım. Hagi bu maçtaki taktiği ve oyuncu seçimi ile teknik direktörlük anlamında yol kat ettiğini ve bir futbol aklı taşıdığını kanıtladı. Saraçoğlu’na biraz da mecburiyet nedeniyle bu kadroya çıkmak ve bu kadrodan iyi bir verim alabilmek Hagi’nin hanesine eklenmesi gereken artı puandır. Oyuncu değişiklikleri ile bile aynı anda birkaç taşı değiştirip her şeyi yerli yerine oturtmasını bilmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray’ın yaptığı şey neydi? Çok basit aslında. Eğer en iyi üç oyuncunuz Arda, Baros ve Kewell yoksa ve hücumsal anlamda bir sıkıntıya girmişseniz, yapacağınız ilk şey öncelikle maçı kaybetmemek, oyunu kontrol altında tutmak ve ani toplarla gol aramaktır. Galatasaray orta saha bölgesini sert ve darbeli oyuncularla kontrol altına alıp, kanatlara teknik oyuncuları atarak ve kademeli defans anlayışıyla oldukça sert ve agresif bir takım örgüsünden kesitler sundu. Defans oynaması beklenen bir takımın defansif işleyişi sağlıklı ve kademeli bir şekilde rayına oturtup, üstüne üstlük golü arayan, ısrarla pozisyonları koklamaya çalışan ve sert oyununa aklını da ekleyerek maçı daha çok isteyen taraf olması ilgi çekici.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçın ilk yarısı tamamen Galatasaray’ın üstünlüğü ile geçti. Galatasaray’ın iki farklı üstünlükle soyunma odasına dönmesi işten bile değildi. Fenerbahçe maçın sadece ikinci yarının ilk 15 dakikasında etkin olabilmiş ama geri kalan dakikalarda oyunu elinde tutan Galatasaray olmuştu. Özellikle maçın son dakikalarında Galatasaray’ın üst üste bulduğu pozisyonlar, kondisyon açısından sorunlar yaşadığı söylenegelen bir takımın kimliği üzerinde konuşabilecek çok şey olduğunu düşündürüyor. İkinci yarının ilk 15 dakikası haricinde maç tamamen Galatasaray’ın üstlüğünde geçti. Asıl farklılık oyuncuların oldukça istekli oynamaları, problemli tek bir oyuncusunun dahi olmaması ve uzun zamandır beklenen takım oyunundan örnekler sergilemekti. Galatasaray tam bir takım gibi oynadı. Agresif, sert ve mücadeleciydi. Elano bile sert, hırslı oyununun yanında etkili oyunu ile şaşkınlık yarattı. Ama bu sertliğin altında akıl futbolu da serpilmişti. Eğer elinizde kalan oyuncu havuzu bu oyunculardan oluşmuşsa, bu havuzdan çıkarabilecek en akıl dolu oyun sistemi, bu akşam Hagi’nin sahaya sürdüğü, oldukça ince düşünülmüş ve tam zamanında cuk diye oturan oyuncu değişiklikleriyle takım oyununun devamlılığını sağlamaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMSIc_CLFeI/AAAAAAAABRk/qNHsWWIbJD0/s1600/elano%2Bsabri.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5531696273856075234" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMSIc_CLFeI/AAAAAAAABRk/qNHsWWIbJD0/s400/elano%2Bsabri.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Eminiz ki, böyle bir oyun anlayışını ve kadro yapısını, onu geçtim, ilgili oyuncu değişiklikleri ve her oyuncu değişikliği sonucunda dama gibi taşların farklı yerlere oldukça doğru bir şekilde yerleştirildiği bir taktik dizilişi Rijkaard bu maç için asla düşünmeyebilirdi. Pino’nun mevcut performansını gördükten sonra Mehmet Batdal ile başlansaydı, Galatasaray’ın ileri bölgede sıkışabileceğini ve oyunu açamayacağını söyleyebilirdik. Pino oyunu açmakla kalmamış, takımı adına müthiş hücum varyasyonları ile neden El Mago olduğunu gösterdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki bundan sonra muhtemelen neler olabilir? Gördüğümüz şey şudur ki, Elano ve Cana Hagi ile birlikte bu takımın değişmezi olacaklar gibi. İtiraf etmeliyim ki Hagi’nin Pino’ya hiç olumlu bakmayacağını, onu en yakın zamanda gönderebileceğini düşünürken, çıktığın ilk maçta çat diye en uç bölgeye koyup muazzam bir performans alabilmek aklımıza bir çok ihtimal getiriyor. Bu maça kadar Pino’nun neler yapabileceğini ve ne kadar etkili olabileceğini düşünemiyorduk bile. Elano’nun bile.. Baros’un oyunculuk özelliklerini biliyoruz. Uzun uzun anlatmaya gerek yok. Böyle bir Baros’un yanına Hagi gün gelecek, Pino’yu da yerleştirerek çift motorlu bir santrfor makinesi yaratabilir. Böyle bir makinenin arkasına monte edilebilecek Arda – Misimoviç – Elano’nun neler yapabileceğini düşünmekte fayda var. Ama bu takım örgüsü çok hücumcu. Defansif yapı ne olacak diye sorabiliriz. Çok zor maçlarda böyle bir durum düşünülmeyebilir ama görece daha uygun maçlarda denemekte sakınca yok. Bugünkü maça baktığımızda, istendiğinde takım olarak iyi savunma ve iyi hücum yapılabileceğini görebiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray adına diğer dikkat çekici şey ise dönen topları toplamak ve süpürmekte oldukça zorlanan, ileri bölgede çoğalmak konusunda sorun yaşayan takım örgüsünün, Saraçoğlu gibi bir deplasmanda dönen topları sık sık süpürmesi, orta sahada oldukça etkili bir şekilde çoğalması, sürekli kademe sağlaması ve hücuma da etkin bir şekilde kalabalık bir şekilde çıkabilmekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Maçı izlerken aslında Galatasaray’ın ne kadar yalnız bir takım olduğunu görmüş oldum. Özellikle ikinci yarı spikerlerin sürekli Fenerbahçe’nin 1982 yılından beri lig maçlarında bu stadyumda hep gol attığını söylemesi, bu yıl içinde Fenerbahçe’nin son 15 dakikaya üç gol sığdırdığını G.Saray’ın ise hiç gol atamadığını söylemesi sinir bozucuydu. Spikerlerin rengini bu kadar belli etmemesi gerekiyor. Maç sonunda ise Alex’in Galatasaray’ın sadece kendi hatalarını kollamak üzere bir oyun tutturduğunu söylemesi ise ayıp ve rezilliktir. Karşınızda sizin hatalarınızı kollayan bir takım değil, 75 dakika boyunca size karşı üstün oynayan, hareketli, dikkatli, hırslı ve akıllı oynayan bir rakibiniz vardı. Volkan’ın ise bu beraberlikle Galatasaray gibi bir takımı sevindirdik demesi ise Fenerbahçeli beyinlerin nasıl bir zihniyete sahip olduğunu gösteriyor. Maçı sonuna kadar hak eden, galibiyeti kaçıran taraf olan, oyun tarzı ve taktik aklıyla sizi felç eden rakibinizi hala küçümsemeye devam etmek bir Fenerbahçelilik duruşudur herhalde?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Lucas Neill.. Yıllardır, Saraçoğlu deplasmanında takımına bu kadar yardımcı olan, takımının sesi ve mücadele gücü olan, bir Fenerbahçe forvetini oyun yapısıyla canından bezdirip oyundan düşüren kaç oyuncu vardı? Galatasaray’ın yıllardır oldukça zorluklar yaşadığı, nice çirkeflilerle karşı karşıya kaldığı, her anlamda bitirilip adeta tekme tokat dövüldüğü yılların ardından, bir anda değişen ruh haline bürünerek yıllar sonra buna izin vermemesi, yılların birikmiş mazlumluğunun patlayışı olsa gerek. Lucas belki atılması gerekebilirdi. Ama biz 10 yıl boyunca ne romanlar okuduk Saraçoğlu’nda, Sarı Kırmızı’nın doğranıp Sarı Lacivert’in yürü ya kulum dercesine yürütüldüğünü..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray sonuç olarak bir çok şeyi doğru yaptı. Tamamen kimlik değiştirmiş bir takımdı gördüğümüz. Bizi bu yönüyle fazlasıyla şaşırttı. Uzun zamandır özlediğimiz görüntü buydu. Savaşan, doğruları yapmaya çalışan, koşan ve aynı zamanda hücum yapmasını da bilen, etkili pozisyonları yakalayan, rakibine sadece tek gol pozisyonu ikram eden hatasız bir takım oyunu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hagi’nin neler yapabileceği bu maçta kendisini göstermiştir. Öncelikle takım defansını ve takım mücadelesini oturtmalısınız. Takım olmalısınız. Akabinde gol elbette gelecektir. Bu takımın uzun zamandır en büyük zafiyeti takım olamamasıdır. Eminim ki Hagi ile birlikte takım olmanın nasıl bir şey olduğunu göreceğizdir. Elano ve Pino’dan sihirbaz çıkartan, akıl dolu bir taktik sunan bir futbol aklının başarılı olamaması için çok büyük saçmalıklar yaşanması lazımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir söz de Galatasaraylı oyunculara. Benim sevindiğim alınan sonuç değildir. Oynanan oyundur. Sahada sonuna kadar kanınızı akıtmanız ve üzerinizdeki formanın Galatasaray forması olduğunu bilmenizdir. Özellikle ilk 45 dakika sizlerle gurur duydum. Eğer onur denen bir şey varsa onun peşini bırakmamak lazımdır. Biz sonuna kadar maça yapışan, mücadele eden ve formasının hakkını veren oyuncular istiyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve Hagi.. Tekrar hoş geldin komutan. Daha ilk maçta şapkadan tavşan çıkarttın, Pino ve Elano adı altında.. Sadece o kadar mı? Bence unutulan Galatasaray’ı dirilttin. Umarım ölü toprağı atılır ve bu futbolun daha fazla üstüne koyulur. Takım olabilmeyi sağlayabilmendir senden istediğimiz. Başlangıç için çok iyi bir dokunuştu; sevgili ruhumuz… Gördük ki, aslında senin de dediğin gibi bu takımda potansiyel varmış. Bir kaç dokunuş ile o potansiyel fazlasıyla neden açığa çıkmasın ki? Ama insan sormadan edemiyor; Rijkaard varken bir tarafınızı neden bu kadar yırtmıyordunuz? Bu üstünde özellikle düşünülmesi gereken bir şeydir. Bu da maçın üzücü tarafıdır..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;&lt;/div&gt;&lt;div align="justify"&gt;Not: Bazı oyuncular Rijkaard'ı satmış görüntüsü çıkabilir bu maçtan. Ama sorgulanması gereken noktalardan biri de uzun zamandır bir türlü yararlanılamayan Elano'nun uzun zaman sonra ilk 11'e alınması, Pino'nun radikal bir kararla en uç bölgeye koyulması, Cana'nın da nihayet sahada yer alması da önemlidir. Bazı isimleri takımı sabote etmeleri yönünde suçlayabiliriz bu performanslarıyla ama Cana, Elano ve Pino'dan sabotaj beklemek ne kadar mümkün? O yüzden ister az olur, ister çok; Hagi'ye de minik bir artı payı bırakmak lazım. &lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-8258998243240688440?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/8258998243240688440/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=8258998243240688440&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8258998243240688440'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/8258998243240688440'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/10/fbahce-0-g-saray-0-bir-yerde-bir-sihir.html' title='F.Bahçe: 0 – G. Saray: 0 – Bir Yerde Bir Sihir Vardı Ama..'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMSILWsMkNI/AAAAAAAABRc/u5Y3RJRFpCU/s72-c/El+Mago.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-3542513790263049997</id><published>2010-10-22T21:07:00.002+03:00</published><updated>2010-10-22T21:08:40.555+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Hoş Geldin Giga Hagi! Hoş Geldin Ruhumuz!</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMHTFspwwyI/AAAAAAAABRU/vDbqiEaHl1o/s1600/Hagi.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 266px; DISPLAY: block; HEIGHT: 400px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530933912226808610" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMHTFspwwyI/AAAAAAAABRU/vDbqiEaHl1o/s400/Hagi.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray’ı başarıdan başarıya koşturur musun? Bilemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rüya gibi bir futbol oynatır mısın? Onu da bilemem.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeniçerilerin kellesini acımaksızın alır mısın? Sana ve takıma yan bakanın ve kem gözlerle bakıp laf edenin aklını alırsın, onu biliyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Senin şu duruşun var ya! Demokles’in kılıcı gibi pike yapar umarım bazı kellere.. Hiç acımaksızın..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şunu biliyorum ki, sen bizim için her zaman büyük bir komutandın, hep öyleydin ve hep öyle kalacaksın. Skibbe ve Rijkaard’a duyduğumuz saygı, sevgi ve bağlılık ortadayken, yıllardır bizden bile daha büyük olan Galatasaraylılığın, sana sabır göstermemiz, seni kollamamız, seni yönetime yem etmememiz için bile yeterli bir sebeptir. Sen uzun zamandır bizden birisin. Bizim bir parçamızsın. Kalbimiz ve ruhumuzun yeşil sahada vücut göstermiş halisin. Özlediğimiz Galatasaray’ın en nadide parçacıklarının tamamısın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek bir korkum vardır sana dair. Senin de kelleni almaya hazır olabilecek medya, yönetim ve kötü bir gidişat ihtimalinde bazı taraftar güruhunun hücum esintilerinden karizmatik kalkanınla korunabilme gücünü bulup bulamayacağın. Bu yolda yalnız kalmaman ve bizimle birlikte yürüyebilmendir temennim..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sana sabır yemini etmeye bile gerek olduğunu sanmıyorum. Sen ki, zor şartların, Balkanların karanlık çağlarının, sert, karasal ikliminin, kaotik yapısının her yönüne aşina olarak zoru seven dev bir karaktersin. İçinde olduğumuz kaos yapının üstesinden bir anda olmasa da yavaş yavaş geleceksindir. Takım için biat etmeyeni, ismi Arda Turan olsa bile gözünü kırpmadan harcayabilecek bir güçsün. Ama yeter ki, sana bu gücü versin bu yönetim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tek korkum yönetime dairdir. Sana dair hiçbir korkum yoktur büyük komutan.. Büyük imparator..&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoş geldin Hagi.. Hoş geldin ruhumuz!&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/3640782927197667222-3542513790263049997?l=kayipzamaninpesinde.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/feeds/3542513790263049997/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=3640782927197667222&amp;postID=3542513790263049997&amp;isPopup=true' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3542513790263049997'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/3640782927197667222/posts/default/3542513790263049997'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2010/10/hos-geldin-giga-hagi-hos-geldin-ruhumuz.html' title='Hoş Geldin Giga Hagi! Hoş Geldin Ruhumuz!'/><author><name>Atilla Çelik</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01368484917044900836</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='25' height='32' src='http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL_qeDPhnXI/AAAAAAAABQ0/Qia0uZpbxos/S220/Atilla.JPG'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TMHTFspwwyI/AAAAAAAABRU/vDbqiEaHl1o/s72-c/Hagi.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-3640782927197667222.post-8151349274334008555</id><published>2010-10-20T22:39:00.008+03:00</published><updated>2010-10-20T23:30:38.927+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Galatasaray'/><title type='text'>Geçti Devrimin Lakırdısı, Sür Bu Zihniyeti Eşeğin Kıçına</title><content type='html'>&lt;div align="justify"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL9FqUEQpMI/AAAAAAAABQU/mT82ZQq5b5c/s1600/frank-rijkaard2.jpg"&gt;&lt;img style="TEXT-ALIGN: center; MARGIN: 0px auto 10px; WIDTH: 400px; DISPLAY: block; HEIGHT: 300px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5530215460677657794" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/__EiicyjtE6s/TL9FqUEQpMI/AAAAAAAABQU/mT82ZQq5b5c/s400/frank-rijkaard2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Galatasaray’a dair duyumsadığımız sevgi öncelikle bu kulübü yönetenlerden ve camia içerisindeki kişilerden bağımsızdır başlangıç itibariyle. Ondan sonra, bazı isimlere duyumsadığımız sevgi bu renklere olan aşkımızı iyice pekiştirir. Metin Oktay, Baba Gündüz, Hagi gibi isimlerin varlığı, bizim için bu renklere olan sevgimizin daha fazla katmerlenmesi demektir. Bazı şeyler kötü gittiğinde ise karanlık ruh hali alır götürür bizi garip düşüncelere. Bazı şeyler zevk vermez. Tek bir kelime yazmak bile istemezsiniz. İçinizden hiçbir şey yapmak gelmez.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hatta öyle ki, Galatasaray’ın şanına yakışacak tavırlardan uzak bir camia ve yönetim görünce, futbol denen şey göze hitap etmeyince bir şeyleri boğmak istersiniz, aklınızın derin çeperlerinde. Bu öyle bir şeydir ki, abonesi olduğunuz Galatasaray Dergisi elinize geçtiğinde heyecanla koparmazsınız ambalajını. Hatta acele bile etmezsiniz ambalajı koparmak için. Belki iki gün sonra açarsınız ambalajı ve üstün körü bakar geçersiniz derginin içeriğini. Gidişat kötüyse, gururunuz kırılmışsa tek kelimesini dahi okumak istemezsiniz. Ama Galatasaray’ın şanına yakışır bir durum söz konusu olduğunda ise o dergiye öyle yumulursunuz ki, her kelimesini hazmederek okursunuz. Hiç bitmesin istersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aylardır bu duyguyu hissedemiyorum. Hissettirmiyorlar. Hissetmek istesek bile izin vermiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;2007-2008 sezonu sona ermek üzeredir. Ligin bitmesine altı hafta kala Kalli takımdan ayrılmıştır. Takım şampiyonluk yolundadır. Teknik direktörsüz altı maçta alınan altı galibiyet efsane tadındadır. Şampiyonluk gelmiştir. Akıllar bir karış yukarıdadır. Dünyaları biz yarattık edası mevcuttur bazı futbolcuların zihniyetinde. Asıl tehlike kapının önündedir. Sezon bittiğinde akıllardaki en büyük soru, tabii ki Galatasaray’a hangi teknik direktörün geleceğidir. 
