9 Temmuz 2011 Cumartesi

Nihayet Rahatça Nefes Alabilmeye Başlayan Kız Bebeği Freya’nın Anlattıkları


Birazdan okuyacağınız şiir size bir aşk şiiri olarak gelebilir. İşin iç yüzü çok daha farklı. Bu blogta Wolverine isimli güzide grubun yeni albümünden ve grubun vokalinin hasta olan kızı için yaptığı bir şarkıdan bahsetmiştik. Bu şiir dediğimiz şey ise grubun vokali Stefan Zell’in kızı Freya için yazdığı şarkının ta kendisi.

Uzun zamandır Freya’yı arıyordum. Nasıl bir bebektir? Görünümü sağlıklı mıdır? Yüzü gülüyor mudur? Gerçekten çok merak ediyordum. Ne yaptım, ne ettim, zorda olsa birkaç resim elde edebildim. Başlangıçta hasta olan Freya’yı anne babasının arasında o tomurcuk haliyle görmek, minicikken rahatsızken görmek üzücü bir durum. Ama en yukarıda görüldüğü gibi bir dünya tatlısı Freya..

Bunun gibi hayatın ta içinden olan şeyleri, gerçek ve samimi duyguları gerçekten çok seviyorum. Stefan ve ailesinin, hatta Stefan'ın anne babasının bile görüntülerine şahitlik ettim. O kadar bizden biriler ki. Dünyalar tatlısı 2-3 kedi ile geniş bir aile sımsıcak bağlarla hayatlarını devam ettiriyorlar. Bizimkiler mi? Ehh, onlar Bebek ve Etiler’de caka derdindeler..




EMBRACE

Gözlerini açtığın anda
Tamamen değiştirdin beni
Tam o an dünyada değildim bile
Sadece sen ve ben vardık

Yeniden bütünüyle olduğum kişiyi tanımlamıştın
Masumiyetin ne olduğum konusunda yardımcı oluyordu

Bütün mutluluğumuzdan bizi mahrum bırakan
Herkesin tüm ihtiyacını duyduğu sadece bir nefesti
Tam o anda kayıp olduğumuzu gördüm
Ve başka bir ‘biz’ olamıyorduk

Hissediyorum ve hissediyorum, karanlığı ve dipsiz çukuru
Karanlık tüm dünyamı kucaklıyordu

Hayatımı senin için takas edeceğim, kalbimi ayıracağım
Sensiz hala kaybolmuş olacağım, okyanusta boğulacağım
Ben senim, sen bensin, ayrı addedilemeyiz
Umutla giydirilmiş geleceğin kucaklaması bizimkisidir

Karanlık bulutlar yavaşça dağıldı
Hayata yeni bir geçit sunuldu
İnanamayacağımız şeylere aniden inanmamızı sağlayacak
Ve bunu taşıyabileceğimiz bir sebep verdiler bize

Hayatımı senin için takas edeceğim, kalbimi ayıracağım
Sensiz hala kaybolmuş olacağım, okyanusta boğulacağım
Ben senim, sen bensin, ayrı addedilemeyiz
Umutla giydirilmiş geleceğin kucaklaması bizimkisidir

Karanlık bulutlar yürüyeceğimiz yollara gölge edecek
Ve sorgulamalar aklımız ve umudumuza meydan okuyacak
Ama çökecek karanlığa rağmen kendimi adayacağıma
Ve sadık kalacağıma eminim
Sevginin gücü şekillendiricidir
Ve bu doğduğunda güçlü kucaklamamızla gerçekleşmişti



Vokalist Stefan Zell bu şarkıya dair şöyle demişti:

“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.

Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Dünyanın En Çok Nesini Özlüyorum?


Dünya'nın en çok nesini özlüyorum, biliyor musun?

Geceleri yağmurun damda çıkardığı sesi özlüyorum.

O sesle uyurdum. Çocukluk yıllarımda akademiye hazırlanırken uyumayıp sabah dörtlere, beşlere kadar çalışırdım. Çalışmalardan sonra en fazla iki saat uyuyabilirdim. Ama çok yorgun olurdum. Öylece yatardım.

Son sınavımdan önce de aynı şey oldu. Uyuyamazsam hayatta geçemeyeceğimi biliyordum.

Yağmur yağdı mı peki?

Hayır.

Ama babam.. Babam odamda volta attığımı duydu. Uyuyamadığımı biliyordu. Dışarı çıktı, bahçe hortumunu aldı ve yukarı doğru tutup suyu açtı. Tavana yağacak şekilde. Tıpkı yağmur gibi. Ben uykuya dalana kadar orada durup yağmur yağdırdı. Bazen gerekseydi günlerce orada duracağını düşünürüm.

Onu özlüyorum. Ve şimdi her şeyden çok yağmur yağmasını istiyorum. Sadece bir süreliğine..

Yağsın o zaman yağmur.



Babylon 5 – Sezon 3 Bölüm 8 – Messages from Earth bölümünden.. Dört yıl boyunca dünyadan uzak bir şekilde uzayda yaşayan Kaptan John Sheridan’ın dünyaya duyduğu özlemden..

30 Haziran 2011 Perşembe

Nasıl Elit Kulüp Olunur?


‘Futbol Sadece Futbol Değildir’ kitabının yazarı ve Financial Times gazetesinin köşe yazarı Simon Kuper’in futbola dair yazdıkları futbol ile yakından ilgilenenler için her zaman ilgi çekici olmuştur. Yakın bir dönemde yazdığı bir makalesini elime geçirdim ve orada Galatasaray’a dair yazdığı bir cümle oldukça ilgimi çekmişti. Makalenin belli bir bölümünü elimden geldiği kadar Türkçe’ye çevirdim. Buyurun..



10 yıl önce Leeds United, Valencia, Rangers ve Lazio gibi takımların milyon avro bütçeli elit takımlar statüsüne gireceğine inanılıyordu. Bu yüzden şunlar bekleniyordu: Eğer üst düzey oyuncular alırlarsa uluslararası kupalar alabilirler ve bu kupaların sonucunda dünya çapında taraftarlar kazanıp artan gelirler sonucunda uzun dönemde elit kulüp olabilirlerdi. Siz buna elit kulüp olabilmek için gerekli olan büyüme modeli adını verebilirsiniz.

Şimdi bu büyüme modelinin başarısızlığa uğradığını biliyoruz. Kulüplerin büyük çoğunluğu şimdi seçkin kulüpler listesine giremeyeceklerini kabulleniyorlar. Sürekli büyüme yolunda gitseniz bile Barcelona, Liverpool ve Bayern Münichleri yakalayabilmek gerçekçi bir yol olarak görünmüyor. Büyüme modeli işe yaramadı. Bazı kulüplerin bütçeleri 100 milyon avrolar seviyesine çıktı. Hala gerçekten çok önemli ve fazla sayıda oyuncuları bünyelerine katıyorlar ama yeni bir Manchester United olabileceklerini sanıyorlar, 10 yıl önce Leeds United’ın sandığı gibi.

Elit bir kulüp olmak için geriye iki yol kalıyor.

1. Çok güçlü tarihsel marka oluşunuzu yüksek gelire çevirebilirsiniz. – Barcelona, Bayern Munich ve Manchester United’ın kullandığı metot.
2. Milyarder bir para babasına sahip olabilirsiniz. – Chelsea ve Manchester City’nin kullandığı metot.

Biz ilk modele göz atalım. Son on yılda bazı kulüplerin her geçen zaman markalarını büyüttüklerini, marka değerlerini arttırmak için çılgınca denemeler yaptıklarını keşfediyoruz. Aşağıda Avrupa’nın en çok taraftarına sahip popüler kulüpleri yer alıyor.
Kulüp adı ve milyon üzerinden taraftar sayısı:

Barcelona 44,2
Real Madrid 41,9
Manchester United 37,6
Chelsea 25,6
Zenith 23,9
Liverpool 23
Arsenal 21,3
AC Milan 21
Bayern Munich 19,8
Juventus 17,5
CSKA Moskova 11,1
Inter Milan 10,3
Olympique Lyon 9,4
Olympique Marsilya 9,4
Galatasaray 9
Spartak Moskova 8,1
Fenerbahçe 7,3
Wisla Krakow 6,5
Ajax 6,5
Dinamo Moskova 5,7

Kaynak: Sport + Markt, 2008

İlk 10’a göz atın. Buradaki takımların çoğu 1970’lerden beri büyük olan kulüplerdi. Sadece Chelsea buna dâhil değil ama Sport + Markt’ın araştırması burada kırılgan bir hal alıyor. Tahminlere göre geçtiğimiz yıl Chelsea taraftarları 6 milyon rakamına yaklaşmıştı. Eğer Abramovich Chelsea’yi bırakırsa elitlik elden uçup taraftar kaybı yaşanabilir. Görüldüğü üzere küresel seçkinlikte Chelsea diğer takımlara nazaran daha kırılgan bir statüye sahip.

Dünyanın en güçlü marka değerine sahip sadece 8-9 tane kulüp var: Arsenal, Bayern, Barcelona, Real Madrid, Manchester United, Liverpool, Milan, Juventus ve Inter. Sadece Galatasaray’ın bu listeye girmesi gerçekçi görünmektedir. Zenit’in ise Rusya dışında taraftarı olmadığı için işi zor.

Diğer bir elit kulüp olabilme seçeneği ise bir para babasına sahip olmaya bakıyor; Chelsea, Manchester City, büyük Rus ve Ukrayna kulüpleri gibi.. Günümüzde para babalarının Avrupa futbolundaki konumları, faydalı olup olmadıkları tartışma konusu. Söylenebilecek şey ise futbolun içinde kalmaya devam edecekleri.

Michel Platini özellikle para babalarından hoşlanmıyor. Futbol haricinde birçok iş planına sahipler. Alman kulüpleri henüz para babalarının kulüp satın almalarına müsaade etmiyor.

29 Haziran 2011 Çarşamba

Artık Yaş 35 ve Ömrün Yarısına Dokunmak


Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.


Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

Cahit Sıtkı Tarancı bu muazzam şiirin sonunu “Bir namazlık saltanatın olacak, taht misâli o musalla taşında” lafıyla sonlandırdığında hayatın özlerinden birine ulaşıyorsunuz. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım herkesin ulaşacağı nokta bellidir. Bu son ise çok ciddi bir şeydir. Hayatın bütününü anlamak konusunda fazla söze gerek bırakmaz.

İnsan hangi yaşta olursa olsun beş, on, yirmi yıl sonra nasıl bir hal alacağını, her şeyden önce, yaşayıp yaşamayacağını, bu dünyada nasıl bir konuma sahip olduğunu ve neler başardığını sorguluyordur muhakkak. İçinde bulunduğumuz yaşın güzelliğini tadıp tatmadığımız her bireyin kendi içinde cevaplandırması gereken bir ana denk geliyor. Onlu yaşlarda bir veletken ve daha hayata dair pek bir şey bilmezken, sorumluluk ve hayata sıkı sıkıya tutunmak kavramlarının farkında bile değilken, orada burada 18 yaşının reşitlik demek olduğunu okurdum. Bunun ne demek olduğunu tam olarak idrak edemezdim. 18 yaşına girdiğimizde bir anda farklı mı hissedecektik? Bir anda farklılaşmış fizyolojik ve psikolojik devinimler mi kuşatacaktı bizi? Ne yani, 18 yaşına basar basmaz bir anda kanatlarımız mı çıkacaktı? Bir anda büyüyecek miydik? Büyük adam mı olacaktık?

Her ömrü yeten gibi ben de erişmiştim 18 yaşına ve hiçbir farklılık hissetmemiştim. Bir gün önce ne hissediyorsam, bir gün sonra aynı şeyleri hissediyordum. Tek farkı, bir gün öncesinde birçok kanuni hakka sahip değilken, bir gün sonra o haklara sahip oluyordum. Ama gariptir ki, eğer o yaşta çalışmıyorsanız ve okumuyorsanız devlet güvencesinden mahrum kalıyordunuz. Velinizin sigortası size teğet bile geçmiyor oluyordu.

Yirmili yaşlar da daha çılgınca anların yaşandığı ve biraz daha bilinçlendiğimiz zamana denk düşüyordu. 18 yaşında ne kadar veletlik ve şımarıklık yapıyorsanız, başınıza çok büyük ve önemli bir şeyler gelmediği sürece 25 yaşınızda da aynı şeyleri yapıyordunuz. Sadece biraz daha bilinçli oluyordunuz ama ‘olmuş’ sayılmıyordunuz.

Peki, iyice bilinçlendiğimi, birçok anlamda olduğumu, hayatın gerçek anlamıyla ayırtına vardığımı bizzat kafamın içinde hissettiğim yaş sınırı neydi? Ne zamanki 28 ve 29’lara eriştim, birçok şey daha farklı hissettirmeye, daha gerçekçi algılamaya meyillendi. Artık atılan her yaş adımı daha fazla bilinçlenmek ve hayatın daha fazla farkında olmak demekti. Şunun ayırtına vardığım söylenebilir. 28-29 yaşına kadar sürekli bir gelişim, bilgilenme, doygunluk ve bilinç seviyesi yükselişi söz konusuydu ama bu yaş sınırına eriştikten sonra kazandığınız her bir yıl logaritmik olarak sizi daha fazla olgunlaştırıyordu. Daha keskin farklılıklar söz konusuydu. Özellikle 30 yaşına adım attığımda birçok şey benim için çok farklıydı artık. Çok garip hissettirmişti. Dile kolay, gençlik çağı denen şey artık arkanızda kalıyordu. Eskisi gibi hissetmiyordunuz. Biraz daha büyümüş, daha az yavşak, çocuksu aptallıklardan daha fazla uzak ve daha bir bilinçlilik. Adım attığınız her yaş öyle farklı hissettiriyordu ki bir yıl önceki insan olmuyordunuz. Çok rahat bir şekilde üç yıl önceki insan olmadığımı söyleyebilirim. İki yıl önceki insan da değilim. Bir yıl önceki de.. 28-29 sonrası hep böyle hissettim. Deve dönüştüğünü, zeka pırıltılarının daha fazla ışıdığını, aptalca şeylerden uzaklaştığını ve yavşakça şeylerle hiç işiniz bile olmadığını hissediyordun.

Ama..


Ama ki her ne kadar hissedişlerim bir nevi olmuşlukla eşdeğer olsa bile hâlâ yaşımı lanse eden insanlarla aynı klasmanda olmadığımın çok iyi farkındayım. Klasik bir yaşama sahip olan 35 yaş insanı olmadığımı çok iyi biliyorum. Bilgi, birikim, olgunluk, hayatı bilme ve sorumluluk anlamında bir 35 oldum belki ama hayatı karşılamak, hayata karşı güçlü durmak, klasik 35 yaş haricindeki çocuksuluklara açık olmak anlamında yolumda yürümeye devam ediyorum. 35 yaş insanı hayatı yaşamadığımı fark ediyorum. Deli bir özgürlük isteği, deli bir bağımsız yürüme arzusu, eski kuşak 35-40 yaşlarının çocuksu bulacağı şeyler üzerinde hâlâ büyük bir istekle tutunma arzusu. Ortalama 35 yaş Türk erkeğinin müziği iplemeyeceği, sinemaya tırıs geçeceği, bu tür kulvardaki coşkusuzluğu yok ruhumda. Olayın özü coşku boyutunda olmasın? Hâlâ büyük bir coşkuyla müzik dinlemek ve onu yorumlamak, büyük bir şevkle izlenen eserlerin içeriğine kilitlenmek ve edebi bir dile kotarmak farklı tatlar anlamına geliyor. Belki de ekonomik durumun getirisi olsa gerek. Hayat ile oldukça zor şartlar altında savaşanların önceliği midesine ve ailesine yemek getirmek iken, müzik ile kendinden geçmesi o ruh haliyle ne kadar mümkündür ki?

Ömrün yarısına resmen geldim bu gece itibariyle. 30 Haziran 1976 yılında başladığım bu hayat yürüyüşüne hâlâ devam ediyorum. Daha ne kadar sürecek bilemiyorum tabii ki. Ama gerçekten de ömrün yarısına eriştim mi? Olgunluk, birikim, sıfır yavşaklıkla belki eriştim ama hissedişim çok farklı söylüyor.

Bazen Engin abinin o güzel laflarını hatırlıyorum; 54 yaşındaki Engin abimin o güzel lafını: “Eğer bu müzik olmasaydı bu kadar mutlu, genç, enerjik ve idealist olmazdık. Belki de bir katil olur çıkardık.”

Gerçekten de öyle Engin abim. Gerçekten öyle. Hayata dair tek bir kesit bile keskin bir yola çıkarıyor sizi, mutlu kılıyor. Tarancı için 35 yaş ömrün yarısı olabilir ama eğer yüze erişme şansım olursa bilesin ki ömrümün yarısına 15 yıl daha var büyük adam. Onu geçtim, yüzümde çizgi bile yok, mor halkadan tek bir adedini bile bulamazsın. Hâlâ otuzu bulmamış bir yüz ifadesine ve görüntüsüne sahibim. Otuzlu yaşları gösterişim ancak kırkımda olacak zannedersem büyük şair.

Yeni yaşıma harika bir tatla giriyorum. Sayısız kere, peş peşe dinleyip duruyorum. Hayat çok ama çok güzel, her şeye rağmen iyi ki varız hayatın içinde diyorum. Çünkü daha yaşanacak, dinlenecek, izlenecek, gözetilecek ve adımlanacak büyük yollar var. Şarkıda olduğu gibi;

Dalgalar tamamen kırılırken
Kendi umudunda olduğu gibi hayata daha fazla tutunursun
Yanlış bir yol üzerindeyken
Yolunu değiştirirsin

Ve nihayetinde kendi yolumu yaratırım.


23 Haziran 2011 Perşembe

Ve Tanrı Erkeği Yarattıktan Sonra Havva’yı Yarattı


Sorumluluk deriz. Attığımız adımları ve yaptıklarımızı izleriz. Hayatı izleriz. Gizemlerini. Sürekli sorular sorarlar bizlere. Sorumluluklar altında eziliriz. Yükümüz ağır gelir bazen. Sorgularız yaşamın anlamını. Sorumluluk benimdir ve kimsenin üstüne atamayız deriz.

Benim sorumluluğum! Benim hayatım!

Ama.. Ama yükünü hafifletmekten bahsediyorum. İyi insanlarla kötü insanları ayırt etmek çok kolay. Bir de hayatlarının kabına çekilenler var. Kendi dünyasında yaşayanlar. Dışarıda gelip geçen hayata el bile sallamayan. Farkında bile olmayan. Özellikle sorumluluk hissiyle dolu olanlar! Bu onları tüketiyordu. Hayata, işe, kendi iç dünyalarına ve birçok gerçeklere karşı hata yapmamaya çalışırlar. Ama bir süre sonra giderek yalnız, herkesi uzaklaştıran insanlara dönüşürlerdi.

Suratsız mı?

Öyle de denebilir.

Endişe ve şüphelerin arasında sıkışmış ve kaybolmuş olurlar. Endişe küpün dolunca insanlar sana gelmezler. Çünkü yenilerini eklemek istemezler. Arada bir endişe küpünü boşaltmak gerekir, yoksa herkesten uzaklaşırsın. Gözlerine baktığında bir sürü yüz görürsün. Hatırlarsın birçok geçişi. Kapınız çaldığında gelenin kim olduğunu anlamanız için bir başkasına ihtiyaç duymazsınız. Belki de bu yüzden Tanrı erkeği yarattıktan sonra Havva’yı yarattı. Herkesin konuşacak, yükü omuzlamanıza yardımcı olacak birine ihtiyacınız olduğunu biliyordu.



Gerçek mi?

Belki de ufak bir hikâye yeterli olacaktır.

Yıllar önce kadın adamın evine gelip evi temizlemesine yardım ederdi. Adam bir gün dayanamayıp sorar:

“Senin evin o kadar kirliyken neden benimkini temizlemeye heveslisin?”

Ve kadın cevap verir:

“Çünkü senin evini temizlerken kendiminkini ne kadar kirlettiğimi düşünmüyorum. Kendi evimi süpürürken kafamdaki tek şey yeri süpürmek oluyor. Ama evinin temizliğine yardım ederken, sana yardım ettiğimi düşünüyorum. Sana duyduğum sevgiyle bu temizlikmiş gibi gelmiyor bana. İçimden geliyor. "


Yaşam tarzınızdan dolayı dağınıklığınız belki ikinizin toplayabileceğinden fazla olabilir. Ama onun yanınızda olmasından memnun olurdunuz.

Değil mi?

Nazi Şifreleri ve Coventry’nin Feda Edilmesi


Almanlar tüm önemli mesajlarını şifreli gönderirlerdi. Bu şifreye Muamma denirdi. İngilizlerin bu şifreyi çözdüğünü bilmiyorlardı. Churchill'in adamları Coventry'nin bombalanacağını öğrendiler. Coventry'yi boşaltırlarsa Almanlar şifrenin çözüldüğünü fark edip değiştireceklerdi. Bu, Müttefiklerin savaşı toptan kaybetmesine yol açacaktı. Şehri boşaltmazlarsa yüzlerce masum erkek, kadın ve çocuk ölecekti.

Peki ne oldu?

Sırrı sakladılar. Şehri boşaltmadılar.

14 Kasım 1940'da Coventry tahrip edildi. 500 Alman bombacısı şehre 500 tonluk 150,000 bomba bıraktı. 568 insan öldü ve 400’den fazlası kötü bir şekilde yanarak yakacak odun gibi yığıldı. Şehrin en eski katedrali bile nasibini aldı.



Churchill birkaç gün sonra harap şehri dolaştı. Ne yaptığının farkında olduğu gözlerinden okunabiliyordu. Karanlıktı, büyülü gibiydi.

Bazen çok karanlık kararlar almak zorunda kalırsınız. Milyonları kurtarmak, savaşı kazanmak uğruna yüzlerce canı feda edersiniz. Zamanın devlet adamları için çok güç şeyler yaşanmış olsa gerek. Kolay mı? Saçma sapan meselelerden dolayı 50 milyon insanın ölümüne neden olmak ve bunun vicdanî muhasebesini yapıp yapmamak..

22 Haziran 2011 Çarşamba

Ursula K. Le Guin Neden Okunmalıdır?


Ursula K. Le Guin bilim-kurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından biri. Ama onu diğer bilim-kurgu ve fantastik edebiyatı yazarlarından keskin farklılıklarla ayıran önemli yönleri mevcuttur. 1966 yılından beri yazan ve hâlâ yazmaya devam eden 82 yaşındaki yazar, eserlerine yedirdiği kölelik, özgürlük arayışı, hayatı sorgulamak, varoluşçuluk, Taoizm, Yunan mitolojisi, toplumların değişime gösterdiği reaksiyon, psikolojik ve felsefik dokundurmalar gibi konularla sizi bilim-kurgu ve fantastik öğelerden hayatın gerçekliğine götürür. Bilim-kurgu ve fantastik dokumaları sadece araç olarak kullanır. Bilirsiniz, birçok bilim-kurgu eserinde teknolojik gelişmeler anlatılır, fantastik edebiyatlarda savaşlar gırla gider, kılıçlar kuşanılır, ayrıntılı savaş sahnelerinden ve büyü sanatlarından demler vurulur. Fakat Ursula’da işler tamamen değişir. Politika, psikoloji ve toplumbilimin öne çıktığı ve alternatif toplum ve hayat modellerinin sorgulandığı bilim-kurgu yaklaşımını tercih ettiğini görürüz.

Eserlerinde anarşist ruhtan izlere rastlarsınız. Kadınların ezilen tarafta olduğunu insanları rahatsız etmeden feminist teoremlerini de yedirir; köle bir toplumda anaerkil aileler yaratır. Onun kahramanları Frodo, Gandalf, Aragorn gibi abartılmış karakterler değildir; bazen yaşlı, bazen çaresiz, bazıları sakat ve hasta insanlar ve yahut intikam peşinde bile koşamayacak kadar çaresiz çocuklardır. Soylu kurtarıcılardan dem vurulmaz. İnsanların değişime karşı nasıl başkaldırabileceklerini ve dengesinin nasıl bozulacağını alternatif yollarla aktarır. Aslında görürsünüz ki, kırk yıl önce söylediği şeyler günümüz dünyasında gerçekleşmektedir. Ursula’nın ileriyi çok iyi gören bir sanatçı olduğu kadar o an yaşadığı dönemin çok ötesinde fikir, zekâ ve anlayışa sahip olduğunu görürsünüz. 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde Afro-Amerikalılar canlı canlı yakılırken, Ursula ırkçılığın saçmalığından nasıl bahsedeceğini çok iyi biliyordu.

Neredeyse bütün önemli eserlerine sahip olduğum Ursula neden okunmalıdır?

“Bağışlamanın Dört Yolu” isimli öykü kitabında “Bir Kadının Kurtuluşu” öyküsünde kadın kahramanın gözünden bizlere olayı aktardığı kısa bir bölüm ilgi çekicidir. Bizden farklı olanlara hiç dayanamadığımız bir toplum ve zaman diliminde, böyle bir bakış açısı ilginç olsa gerek.



“Werel’in yabancıları topraklarına kabul edip diplomatik ilişkiler kurulmasına razı olmalarının üzerinden ancak kırk yıl geçmişti. Tarih kitabını okumayı sürdürdükçe Werel’deki baskın halkın doğasını biraz biraz anlamaya başlamıştım. Kendilerine sahip diyen, Büyük Kıta’nın ve en sonunda dünyanın bütün diğer halklarını zapt eden siyah derili ırk, sadece tek bir varlık biçimi olduğunu düşünerek yaşamıştı. Kendilerinin insan denilen şeyin olması gerektiği gibi olduklarına, yapması gereken şeyleri yaptıklarına ve bilinen her şeyi bildiklerine inanmışlardı. Werel’deki diğer bütün halklar onlara karşı koyduklarında bile onları taklit etmiş, onlar gibi olmaya çalışmış ve onların malı olmuştu. Gökten, başka türlü görünen, başka türlü hareket eden, kendilerini esir ettirmeyen, zapt ettirmeyen başka türlü bilen insanlar gelince sahip ırk onları istemedi. Kendileriyle eşit olduklarını kabul etmek tam dört yüz yıllarını aldı.

Erod’un her zamanki gibi çok güzel bir konuşma yaptığı Radikal Parti’nin bir toplantısındaki kalabalık arasında ben de vardım. Kalabalıkta yanımda, söylenenleri dinleyen bir kadın dikkatimi çekti. Teni garip bir kavuniçi-kahverengi rengindeydi; gözlerinin kenarlarında beyazlar görünüyordu. Hasta olduğunu düşündüm. Ürpererek uzaklaştım. Hafif bir tebessümle bana baktıktan sonra dikkatini konuşmacıya döndürdü. Saçları bir yumak veya bulut halinde kıvır kıvırdı. Giysileri narin bir kumaştandı, garip bir moda. Aklıma kadının ne olduğu, buraya hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir dünyadan gelmiş olduğu çok sonra geldi. Ve işin ilginç tarafı, bütün o garip teni, gözleri, saçları, aklı bir yana insandı, en az benim kadar insan: Bundan hiç kuşkum yoktu. Bunu hissetmiştim. Bir an için bu beni derinden rahatsız etti. Sonra beni rahatsız etmeyi bıraktı ve büyük bir merak hissettim, neredeyse bir tutku, ona doğru bir çekim. Onu tanımayı diledim, onun bildiklerini bilmeyi.

İçimde sahip ruhuyla, bir ruh çekişiyordu. Bütün hayatım boyunca da bu böyle olacak.”

Godfather’ına Trip Atan Şımarık Galatasaray Çocuğu


Takımın teknik sorumlusu bazı oyuncuları ister. İstediği trio aynı takımdandır. Alınması istenen trionun aynı takımda olması bazı anlamlarda daha az trafik kat etmek ve emek sarf etmektir. Atlarsınız jete, ilk olarak kulüple konuşursunuz. Resmi sitenizde trioya dair kulüple görüşmeye başladığınızı ifade edersiniz. Jetten indiğinizde de kulüple görüştük, oyuncularla da görüşme devam edecek, daha hiçbir şey belli değil dersiniz. İşte her şey o zaman kopmaya başlar.

Trionun Spartaküs tarafına eleştiri başlar. Kalaslıktan tut kazmalığına kadar. Teknik ayak tarafına istikrarsız damgası vurulur, golcü tarafına da yaşlı, moruk, dede yaftası.. Bahsi geçen paralar büyük paralardır. Yıllık 5-6 milyondan bahsedilir. Haliyle bu kadar para neyin nesidir eleştirileri de gırla gider. Kimisi teknik ayağa süper adam derken, kimisi başka adam mı yoktu der. Ve aslında en büyük argüman yaratılır taraftarlar tarafından. Trionun istediği takım zamanında Sarı Kırmızılı tarafın genç kaptanını istemiştir. Argümana göre bu genç çocuk başkandan izin ister gitmek üzere, başkan da ‘hop, dur orada, sana ben onları getireceğim’ der. Geyiktir tabii ki ama bu geyiği üretenlerin acayip hoşuna gitmiştir. Onlara göre başkan ne isterse alacaktır. O bizim babamızdır. Biz ise Şişko Nuri.. Şımarığın önde gideniyiz. Biz isteriz. Baba alır. Trioyu istemiştik, kırbacı vurmak için. Sonra olmayınca kırbaç elimizde kaldı ve bazılarımız kendimizi yerden yere vurmaya başladı.

Ama sadece bu mu? Galatasaray taraftarı üç yıllık depresyondan kurtulamamıştır. Kaç tanesi tam olarak ne istediğini ve ne söylediğini bilmektedir? Birinin ak dediğine bir başkası kara diyor. Öyle bir üç yıl yaşanmıştır ki depresyon, paranoya, korku, şüphe bizim bir parçamız olmuştur. Seçilen bir ismi bir kısmımız eleştirirken bir kısmımız övüyor. Bir kısmı ücrete takarken bir kısmı iş yapmaz diyor. Ama bazı gerçeklikleri ne kadar algılayabiliyoruz? Eğer bir oyuncuya yıllık üç milyon öneriyorsanız ve kabul etmiyorsa, bu rakamın dört veyahut beşe çıkarılmasını mı istiyorsunuz? Varsayalım babamız biz şımarıkları memnun etmek için üç olan teklifi dört veya beş yaptı; kaç lira olursa olsun ücrete hiç bakmayan Şişko Nuri’lerden mi olacaktık? Yoksa babamız eşeğe yüz bin lira mı vermeliydi, bedeli bin lirayken.

Bir baba var. Yeni bir işe atılmış. Enerji vermiş çevresine. Çevresinde çocukları. Ama bu çocuklar üç yıl boyunca büyük acılar çekmiş. Bazıları Galatasaraylılık benliklerini bile kaybetmiş. Gerçek Galatasaraylılığın ne olduğunu unuttuğumuz bile söylenebilir. Kesin aldık, işlerini bitirdik dememiş. Kulüple görüştük, oyuncularla görüşüyoruz, daha bitmiş ya da kesinleşmiş bir şey yok demiş. Bala yaldır yaldır koşan aç ayılar gibi saldırmışız. Kendi kafamızda bitirmişiz bile transferi. Ne bitirmesi? Aklımızın ve yazıtlarımızın içindeki kadrolara bile koymuşuz. Formasyonlara dahil etmişiz. Kimini forvete, kimini sağ açığa, kimini forvet arkasına koymuşuz. Forvet arkasında mevcut koşu yollarını bile işaretlemişiz. Kendi kendimize çalıp kendi kendimize oynamışız.

Babamız, aha oğlum, sana trioyu aldım dememiş. Görüşüyorum demiş. Ama biz atmışız hayvanlar gibi solomuzu. Öyle ya, üç yıllık garip hissedişin ve de kör uçuşun etkisinde yaşamaktan bıkmış olsak gerek, hemen rakiplerimize orta parmaklarımızı bile göstermeye başlamışız. Halbuki, ben de bu trioya sürekli ‘muhtemel’ demişim. Biliyordum çünkü kesin olmadığını, bitmediğini.. Babamı dikkatli ve iyi dinlemiştim. Rakiplerimle alay etmek işim değildi.

Bazılarımız için trionun takıma ne vereceği o an için önemli bile değildi. Önemli olan düşman bellediği rakip takımın taraftarlarına belden aşağı vurmaktı. Onlarla dalga geçmekti. Onların alamadığını biz aldık diye kendi kendimizi zevklendirmekti. Babam genç kaptanımın ayağına istediği takımı getiriyor demenin muazzam tadını yaşamaktı.

Biz babamıza çok güveniyorduk. Ne istersek alır sanıyorduk; şeker, dondurma, bisiklet, oyuncak ayı, tabanca, altın semerli eşek.. Bazılarımızın istediği, bazılarımızın istemediği, bazılarımızın çok pahalı bulduğu, bazılarımızın gereksiz bulduğu oyuncaklara bakmaya gitti baba. Aralarından birini aldı. Diğer iki oyuncağı bir türlü alamadı. Neler yaşandığı belli de değil ya! Oyuncak ayılardan biri çok ama çok para istiyor. Diğeri de öyle ama gelmek istemiyor. Elin Britanya Adaları’nda bile ‘vatanım, vatanım’ diye kendisini yerden yere vurmuştu bu deyyus oyuncak.. Babamız alamadı işte. Şimdi gün babamıza kıçımızı çevirmek, ona trip atmak günüdür. ‘Onlara ret edemeyecekleri bir teklifte bulunacağım’ demesine alıştığımız ve bundan büyük gurur duyduğumuz babamızın iş bilmezliği olarak göreceğiz bunları..

Ama ne kadar da garip!

Babamız ‘ben The Godfather’ım ulan, ret edemeyecekleri teklifleri yapacağım’ dememişti. Onu, biz çocuklar kendi kendimize yaratmıştık. O ne isterse alabilirdi. Biz böyle bir hayal dünyasının içine düşmüştük. Alice’dik biz. Biz en çok neden kızıyoruz babamıza biliyor musunuz?

O kadar istediğiniz adamı biz alıyoruz ulan, ha ha ha ha diye dalga geçtiğimiz Siyah Beyazlı taraftan dolayı. Çünkü bir tokatla oturdun aşağıya. Babam kaptanıma istediği takımı alıyor, getiriyor diye dillendirdiğin repliğin ve kendini çok fazla Kaf Dağı’nda hissetmenin acı cevabını feci bir tokatla yüzünde hissettiğin için. En çok bunlar için babana kızıyorsun. Karşı tarafla zamanında alay ettiğin ama aynı alaylara şimdi sen maruz kaldığın ve buna dayanamadığın için babana kızıyorsun. Üçün üçünü alacağız ulan diye böbürlenirken, üçün birini aldılar lafına dayanamadığın için babandan nefret etme yoluna doğru gidiyorsun.

Halbuki bir çoğunu istemeyen sendin. Parasını çok bulan da sendin. Kendiniz çaldınız, kendiniz oynadınız. Babanızın bunda o kadar büyük bir payı olmasa gerek. Çünkü şımarık çocuk şımarıktır. Baba dayağından anti şımarıklık şırıngalanmaz.

16 Haziran 2011 Perşembe

Kız Bebeğinin Dokunuşu: Hayat Deneyimlerinden Gerçek Sanata Ulaşmak


Müzikten sinemaya, dizilerden medyaya kadar popüler kültürün doluluğu tartışma konusudur. Söyledikleri ne kadar anlamlıdır, ne kadar içi doludur? Ne kadarı gerçeklerden, ne kadarı erdemlerden, insan doğasından, dünyadan ve yaşananlardan bahseder? Günümüz popüler kültür şarkılarının kaç tanesi adam akıllı şeylerden bahseder. Her şey aşk mıdır? Eğlenmek ve dans mıdır?

Kazım Koyuncu Asiye’yi söylerken, Volkan Konak Cerrahpaşa’yı söylerken neden ayrı bir yerde tutulurlar? Hayatın içinden oldukları ve deneyimlerden yola çıktıkları için mi? Volkan Konak Çernobil faciası yüzünden kanserden vefat eden babasına dair herkesin bir dertten muzdarip olduğunu, bir tarafın hayatın en karanlık ve burkucu yönüyle savaşıp, kederlenip diğer tarafın bu duyguları dikkate almadığını söylerken sanatın hangi ormanını adımlamaya başlamıştır?

Ya da Kazım Koyuncu Asiye’de ‘senin gibi gelini cebimde taşırım’ derken gerçek sevginin hangi motifine dokundurmuştur? Şarkıyı yazan Kazım Koyuncu değildir ama adı geçen Asiye’nin Akçaabat’ta 1895 yıllarında bu yollardan geçtiği söylenir. Bu türküyü yakan meşhur Sait Uçar’ın babasının amcası Deşmanoğlu Kamil’dir. Kamil tütün almaya Akçaabat’a gider ve döndüğünde sevdiği Asiye’nin fakir bir aileye verildiğini ve düğün kurulduğunu görür. Düğüne katılıp patlatır şarkıyı. Sonrasında Asiye kocasından ayrılır ve Deşmanoğlu Kamil ile evlenir.

Müziğin belli bir evrenselliği var. Anadolu insanı kendi hayat şartlarına sahip olduğu gibi her geçen zaman şehirleşmenin, kırsal kesime modern bilgi akışının artması derken bazı şeyler farklılaşıyor. Artık 40-50 yıl öncesinin Anadolu yaşamından kesitler göremiyoruz. Ama özünde insanoğlu bir çok anlamda büyük ortaklıklara sahip. Bir sanat söz konusu ise yöresellikten olduğu kadar evrensellikten de dem vurmak gerekebilir. Her geçen zaman yozlaşan şarkı sözleri, hayat anlamları, çöp yığını halini almış kirli bilgi(!) akışı derken garip bir yolculukta buluyoruz kendimizi. Tüm bu yolculukların ardından benim çapamı atacağım liman ise İsveç olacak. Geçtiğimiz günlerde benim için en özel anlamlardan biri olan İsveçli progressive grubu Wolverine’in yeni albümünden bahsetmiştim. Albümde bahsedilen şeylere geldiğimde ise çok etkilendiğimi ve büyük ortaklıklar bulduğumu söylemeliyim. Hayatın içinden olan şeyler gerçeğin parçacıklarıysa eğer karşımızda gerçeğin, sanatın ve erdemlerin yansıması duruyor.



Albümde beşinci sırada yer alan “Embrace” parçası beni en çok etkileyen parçalardan biriydi. Müzikal olarak neden bu kadar çok etkilendiğimi parçayı yazan vokalist Stefan Zell’in yazdıklarını okuduğumda çok daha iyi anladım. 2008 yılında kalp rahatsızlığıyla doğan kızına dair yaşadıklarını anlatan Zell şöyle diyor şarkıya dair:

“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.


Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”



Şarkının girişindeki o karanlığı ailenin karanlığı olarak algılayabiliyorsunuz. Acı çeken anne baba, kalbinden rahatsız olan tatlı Freya.. Parça soloya, enerjiye ve coşkunluğa kavuştuğunda ise biliyorsunuz ki Freya artık sağlıklıdır. Karanlık örtüsünü yavaş yavaş kaldırmıştır.

Günümüzde TV’lere çıkan saçma sapan popüler kültür müzikleri ve söylemleri umurumda bile değil. Müzik birçok kişi eğlence, zıplamak, dans etmek de olabilir. Umurumda da değil. Bizi biz yapan, insan yapan, karakterli yapan şeyler ortada. Pink Floyd söylemleriyle milyonları nasıl etkilemişse Wolverine’in aynı yolun yolcusu olduğunu söyleyebiliriz. Müziklerine kulak kabartanlar Pink Floydish hislere dalacaklardır. Yeri gelince ‘Pulse’ parçasıyla Depeche Mode’a atıfta bulunacaklardır.

Başka nelerden bahsediyorlar? Dünyayı çok yakından takip ettiklerini ve bunu güçlü bir bilgi altyapısıyla beslediklerini söyleyebiliriz. Devamını onlar getirsinler:

Giriş şarkısı Downfall üzerine: “Bugün dünyada hepimizi kuşatan ve bize ilhamlar veren birçok olay yaşanıyor. Küresel ısınma, Ortadoğu sorunu, kapitalizm, yoğun nüfus, petrol endüstrisi ve diğer sorunlar.. Ayrıca diğer taraftan çok kişisel taraflarımızdan gelen ilhamlara sahibiz. Grup ve bireysel olarak hayatlarımızı yaşarken bir yandan da dünyanın tamamı bir yerlere doğru gidiyor ve bunun sıkıntısını da hissediyoruz. Kısacası, ‘Downfall’ dünyanın sonuna dair bir uvertür çeşididir.”

İkinci şarkı Into the Great Nothing üzerine Marcus’un (davul) söyledikleri: “Bu şarkıyı yazarken niyetim; Amerikalı idoller, Britneyler ve büyük patronlar gibi radyo ve medya tarafından manipüle edilen günümüz müzik endüstrisi üzerineydi. Stephan ile konuşurken gördüğümüz bir şey vardı ki, o da batı dünyasında hemen hemen her şeyin tüketim makinesi halini alması, böyle bir dünyanın yaratılmasıydı. Burada insanların nelerden hoşlanıp hoşlanmadıkları dikkate bile alınmıyor.”



Albümün girişi Downfall (çöküş) iken bitişi ise Beginning (başlangıç)’dir. Albüm konsept bir albümdür. Konular birbirini takip eder ve şarkılar birbirine bağlanır. Bütünsel bir hikâye örgüsü anlatılır. Albümün sonunda kötü bir son vardır, dünya yıkılmıştır. Dünya yıkıldıktan sonra tertemiz bir başlangıç yapabilirsiniz. Bahsi geçen dünya ise sadece yaşadığımız dünya değildir. Ya kendi iç dünyamız ya da toprak, kum, kaya, sudan oluşan yaşadığımız dünyadır. Hangi dünyayı seçeceğimiz bizim seçimimize bırakılmıştır. Artık yeni bir boyut vardır. Yeni bir boyut içinde yeni bir umut söz konusudur. Her şeyin özünde insanoğlunun doğası ile birlikte doğanın özü yatar.

9 Haziran 2011 Perşembe

If Religion Were to be a Fragile Form of Art, then Wolverine Would Be Its Messenger



Imagine a fictional world of dreams. A world that has been created solely by you. A place where you can picture both your happy and bleak moments with just a touch of the brush. It might be a world of dreams but nonetheless, it might be a world of dreams. Yet, it is made up of your realities, sad or impressive memories, your delicate moments. It is embodied from your expactations and yearnings. This fictional world is not for the ones that cannot appreciate real art or lack the capacity to visualize things in a wide perspective. If you do not embark on a journey or take a step into the world of dreams as soon as touches your ears melodies reverberating from that screen of mysteries. The fragile and delicate form of arts is not for you. They provides a melody consists of beats which offers imaginable motifs for melancholic souls seeking intensity, euphoria impactful ambiance and fragile art.

Naturally, this world of dreams has not just taken shape in my mind. The stroke of the brush is triggered as soon as the impact of the notes taking root from and adorned with brightness by the spiritual world are heard by us. This is a landscape that includes not only our deepest enjoyments and fragility but also depict the mysterious power that eventually leads us to the realities which make us happy. And as such I perceive a world of dreams that is untouched. Each note and sound that reaches our ears has extreme importance for me. You will not be able to identify a single false note among thousands. Each note mesmerizes you. You would find yourselves questioning how such art could be created. The artwork reflects an authentic perfection and mystery. Each one the notes has already started to create “terra incognita”. The sacred and mysterious land..

We place this art piece that has been identified with our personality for years, giving us energy, shaping our spirit, expressing all our habits, love, imagination and love of arts in a house of glass. This most eye-catching and magnificent part of the view to our world of dreams takes up the most coveted place in the glasshouse. Once we start listening and observing it, we would be lost in it. We cannot refreain from glancing at it or bear to part with it. This magnificent view stares at us from our house of glass; the perfection of this view and art form as well as its fragility and delicateness consumes us. We would already be lost in a deep haze of joy. Our bones start to shatter, and our knees buckle. We let go of our spirit free into the deep blue of this world of dreams. Here the pleasures reach their peak leaving goose bumps..

When this is the case nothing would be able to stop you from sampling this taste, this musical flavor. The harmony created by melodies continues to light up your house of glass. It sparkles in a tremulous way..

They name it “COMMUNICATION LOST”

Such an excellent piece of art that has taken well part of 5 years to create and been awaited with eagerness for the last few years, would not fall short of meeting all your expectations. Even when I listened to it for the first time it had this affect on me. I cannot believe my ears and fall into the depths of this spirit that has been let loose on my feelings. It is a rare occurrence that notes would take you to the most cherished and mysterious instants of life, the first time you hear them. Such power! Is it possible? You will not be able to find even a single gap, falut or nonsense. There would not be a single common or meaningless piece in it. You would understand, understand why 3-4 years were spent working on an album and why such an incredible, powerful, spiritual art work that wraps around our souls has been created..

Wolverine is a great beauty with the sole purpose of creating art that originates from Sweden, a place giving life to real art. Very few people have heard about it. It is the nature of things isn’t it? The tiny pieces of truth always remain unceovered. They are not a product of popular modds, temporary fads and envies we harbor. They are there to perform real music. So it seems, the product of 3-4 years of work is to enwrap us in inspiration, to relay us messages from depths of life, so souuth our souls. Talent must be something like this.

Atmosphere? The most effective indeed..

Acoustics? All around you..

Vocals? The kind that sends you the world of fairies with is clarity..

Cello, violin, keyboard, piano and other exotic instruments to bewitch you..

In comparision to this progressive masterpiece of art that is full of distinguished melodies, for a moment, even Pink Floyd, which has a deep place in my heart, seemed weak and hazy.

If the existence of melodies is real and you think there is a musical masterpiece that would shoot you through your heart then the “Communication Lost” creation of Wolverine has already pulled the trigger. It has long sent your old favorites into oblivion. What is left to you would be to say your thanks..

2 Haziran 2011 Perşembe

Kırılgan Bir Sanat Din Olsaydı, Wolverine Göndericisi Olurdu


Kurgusal bir hayal ülkesi düşünün. Tamamen sizin yarattığınız bir ülke. Tek fırça darbesiyle mutlu ve karamsar anlarınızı resmettiğiniz. Hayal ülkesidir, kurgusaldır ama aynı zamanda tamamen gerçeklerden, üzüntülerden, yaşadığınız en kırılgan, mutlu, etkileyici anlarınızdan, beklentileriniz ve özlemlerinizden vücuda gelmiştir. Bu kurgu, gerçek sanatın farkına varamayacak ve geniş perspektifteki doluluğa kapasitesiz olan kişilere göre değildir. Sırlar perdesinden akseden melodiler kulak zarına değer değmez yolculuğa çıkmıyorsanız, hayaller ülkesini adımlayamıyorsanız, kırılgan ve zarafet dolu sanat size göre değildir. Hüzne, derinliğe, büyük mutluluğa, kırılgan bir sanata ve güçlü bir atmosfere eğilimli varlıklara bir nebze hayal edilebilir anlamlar sunabilir notalardan oluşan şaheser.

Aklımda yaratılmak üzere meydana gelen hayaller ülkesi durup dururken resmedilmeye başlamamıştır elbette. Derin bir ruh halinden vuku bulan ve oradan ışıltılarını saçan notaların kulağa değer değmez ellere tepkisini vermesi sonucunda fırça darbesini yaratmaktadır. Bu manzara tüm müthiş hazların, kırılganlıkların ve nihayetinde bizi mutlu kılan güçlü gerçeklere ulaştıran gizemli bir gücün manzarası olduğundan, el değmemiş bakir bir hayaller ülkesi olarak algılıyorum. Kulağa salınan her nota, her ses muazzam değerli bir hal almıştır benim için. Binlerce nota içerisinde tek bir kırık nota bulamazsınız. Her notadan gözleriniz fal taşı gibi açılır. Böyle bir sanatın nasıl yaratıldığı üzerine sorgulamalar yaparken bulursunuz kendinizi. Bu eser kendine özgü bir mükemmeliyeti ve gizemi yansıtır. Notaların her birisi ‘terra incognita’yı yaratmaya başlamıştır bile. Kutsal ve gizemli toprakları..



Yıllar yılı kişiliğimizi belirleyen, ruhumuza enerji veren, bizi şekillendiren tüm alışkanlıklarımızı, sevgimizi, sanatsal yönümüzü ve hayal gücümüzü ifade edecek bu eseri bir fanusun içine yerleştiririz. Hayaller ülkesi manzarasının en parlak ve harikulade kısmını fanusun en kusursuz yerine koyarız. Bir kere dinlemeye ve gözlemlemeye başladık mı oradan ayıramayız ve sürekli gözlerimizin önünde tutarız. İşte bu manzara fanustan sürekli tüter durur; manzaranın ve sanatın mükemmelliğinden, canlılığı ve kırılganlığından cezboluruz. Derin bir haz içinde kaybolmuşuzdur bile. Kemiklerimiz kırılmaya başlar, dizlerimiz bükülür. Bırakırız kendimizi hayaller ülkesinin berrak mavi havasına. Hazlar en üsttedir, doruktadır. Tüyler ise diken diken..

Hal böyle olunca, hiçbir güç, hiçbir şey durduramaz bu lezzeti ve müzikal tadı. Fanus içinde sürekli yanmaktadır melodilerin yarattığı harmoni. Işıldar. Titrekçe..

‘Communication Lost’ koyarlar adını.



5 yıllık çalışmanın bir ürünü olan, tarafımca 3-4 yıl boyunca sabırsızlıkla beklenen böyle muhteşem bir eser tüm beklentilerimi karşılamakla kalmaz. Daha ilk, evet, gerçekten de, daha ilk dinlememde bana bunları hissettirir. Gözlerime inanamam. Kulaklarıma salgılanan ruh karşısında derinliklere düşerim. Hangi notalar eseri daha ilk dinlemede sizi hayatın en gizemli ve lezzetli anlarına götürür ki? Bu nasıl bir güçtür? Tek bir boşluk, kusur, saçmalık bile bulamazsınız. Bir tane dahi sıradan ve boş bir eser bile bulamazsınız. Anlarsınız. Anlarsınız neden 5 yıl boyunca bu albüme çalışıldığını. Ortaya neden böyle güçlü, ruh dolu ve beynimizi sarıp sarmalayan bir sanat eserinin çıktığını..

Tek amaçları sanat yapmak olan, gerçek sanatı icra eden ve İsveç’ten ışıltılarını yollayan büyük bir güzelliktir Wolverine. Çok ama çok az kişi duymuştur adını. Gerçeğe dair kırıntılar gizli saklı değil midir zaten? Popüler duygular ve geçiciliklerin, hazımsızlıkların ürünü değillerdir. Gerçek müziği icra etmek için vardırlar. Beş yıllık çalışmanın ürünü tamamen ilhamlarla kaplanmak ve bize hayatın derinliklerinden mesajları iletmek, ruhumuzu okşamak içinmiş. Yetenek böyle bir şey olsa gerek.

Atmosfer mi? En vurucusundan..

Akustik mi? Sizi tamamen çevreleyen..

Vokaller mi? Berraklığıyla sizi periler ülkesine yollayan…

Çello, keman, klavye, piyano ve diğer egzotik çalgılarla sizi büyüleyen..

Beni derin bir ruha boğmuş olan Pink Floyd bile bir an zayıf ve bulanık anmış gibi göründü gözüme, bu atmosfer dolu melodik progressive eseri karşısında.

Eğer melodi diye bir şey söz konusuysa ve sizi kalbinizin ortasından fişekle delip geçen müzikal bir silah yaşayacaksa, Wolverine – Communication Lost eseri tetiği çekmiştir bile. Çoktan eski müritlerinizi ibadete yollamışsınızdır. Geriye şükretmek kalır..

http://www.wolverine-overdose.com/index/


31 Mayıs 2011 Salı

Aşk, Sevgi, Değişim, Harry Kewell


İnsanoğlu doyumsuzdur. Elinde olanın kıymetini bildiği söylenebilir. Ama büyük zamanlar için bilmediği söylenebilir. Bir ulaşılmazlık çizgisi vardır, aklımızın derinliklerinde ve baktığımız ufuklarda. Ulaşılmazlığın, doyumsuzluğun ve doymayan hazların başımızın üzerinde hale gibi dönüp durması bizi farklı bir canavara dönüştürmez mi? Ne farkımız kalır ki herhangi yırtıcı bir yaratıktan?

Değişim derler adına. Bazılarınca ileri gitmenin koşuludur. Rutin ruh halleri, can sıkıntısı, karanlık bir ormanı andıran düşünceler ve mutsuzluklar neticesinde değişimin peşinden koşarlar. İnsanın var olandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden ötürü kendi kendilerini yenileyemeyenlerin, gelecek zamanlardan büyük bir değişikliğe heves ettiği olur. Toplumların ya da büyük kuruluşların da! En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa bir yenilik getirmesini beklerler. Belki yeni bir ruhtur. Yeni bir başlangıçtır. Büyük bir tatmin aracı olan ve kabarık bir egoya karşılık gelen kendini hazmetme sürecidir belki de bu.

Mutluluğun susturduğu duyarlılık.. Kendisini kıracak bir el de olsa, bir elin dokunuşuyla titreşmeyi arzuladığı.. Adını haykırmayı ve kötü günlerde benliğini unuttuğu.. Geleceğine, umutlarına, önüne ve düşüncelerine bir engel çıkmadan kendisini arzularına, üzüntülerine bırakma hakkını çeşitli zorluklara göğüs gererek elde etmiş bir irade. Bu iradenin dizginleri, acımasızca olsalar da, mecburi ve çıkarların çatıştığı olayların eline vermek zorunda kalınan istisnai anlar..

İnsanlar mutlulukları ve egoları için çok şeyini satabilir. Ruhunu şeytana bile satabilir. Şu hazlar var ya.. Her şeye duyulan aşk ve açlık var ya.. Belki de günümüzde uğruna nice kanlar dökülen cennet ve cehennemin sebebidir. Bir yasak elmanın kırmızılığına kaptırır gider kendini. İncir yaprağının arkasında kalmış kabarıklığını dizginleyemez. Erktir onun için o. Hoşuna gitmeyen ne varsa ve neye hazzı varsa, ona yöneltir ve erliğinden sual sorulmaz.

En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geleceğinden arzu ve haz deposunun dolması uzun zaman alır. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa hâlâ nasıl kullanacağını bilemediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir. Unutulur belki de gün gelince. Ormanlar kapkaradır. Göz gözü görmez. Geleceğini göremezsin. Nelerden mutlu olacağını bilemezsin. Ama başını kaldırırsın. Hâlâ mavi olan gökyüzünü görürsün. Gökyüzü hâlâ mavidir işte. Her şeye rağmen bazı şeylerin kıymetini bilebilmek ve olduğu gibi kabul edebilmek; zifiri gece saatlerinde ya da ruhumuzu kaplayan kör edici karamsar anlarımızda, tam o saatin ve anın incelikli bir ifadesi değil midir? Bu değil midir bizi bir ruha sahip kılan ve yücelten varlık haline getiren.. İnsan olmanın nasıl bir yücelik istediğini kanıtlayan.. Kolay değildir tabii ki..



Gökyüzü hep mavi olmaya devam edecektir. En kötü anlarda bile. Ormanlar kapkara olmuşken, sık ağaçlar yolumuzu keserken, içimiz sıkılmışken, gece hızla indiğinde bile gökyüzüne bakıp avunabilmeyi kaç kişi başarabilir?

Bazen en derin aşklarda ufacık bir işaret, minik bir mimik, hiçbir şey konuşmayıp nihayetinde içten bir dokunuş, büyük anlam ve yoğunluklarla dolu hikâye anlatıcısıdır. Coşkulu bir cana yakınlılıkla ışıl ışıl parıldar. Büyük cümlelere ihtiyaç bile duymaz. Zarafetin getirdiği inceliği, gizli bir anlaşmayı çağrıştıran bir göz kırpışına, imaya, dokundurmaya, yaramaz suç ortaklığının esrarengiz havasına kadar varan bir doluluktur gizli aşk. Sevimli ifadesini sevgi dolu itirazlara, sevgi gösterimine kadar götüren ve her türlü ifadeye açık çehresinde, sevgiyle dolu titreştirecek gözbebeği, gizli bir şuhluk ve baygınlıkla ışıldardı halbuki. Ne kadar da çabuk unutuyorduk sevgiyi ve bağlılığı.

Bir sevenin kişiliğinin en derin, en gizli yanını açığa çıkaran bütün hareket ve davranışlar, bizlerin daha önce söylemiş olduğu sözlerle bağdaşmaz. Bazı şeyleri itiraf dahi edemeyiz. Bazı gerçeklikler asla itirafta bulunamayacak olan sanığın ifadesiyle doğrulanamaz. İmkânsızdır. Kendi hislerimizin tanıklığına başvurabiliriz ancak, bu yaşanan ve buna benzer hatıraların karşısında, hislerimizin bir yanılsamanın elinde oyuncak olup olmadığını düşünürüz. Bizi derin bir şüpheye götüren bunlardır. Götürmelidir de.

Öyle bir an gelir ki, yorgun gözler sadece tek bir varlığa, ışığa, gecelerin karanlıktan damıtarak hazırladığı ışığa ve fazlalık, gereksizlik olarak görülen değere tahammül edebilir. Tüm yorgunluğa, başarısızlığa, yenilgilere rağmen onun ışıltısından rahatsız olmaz. Varlığından ve duruşundan yorgunluğunu yatıştıran teskin edici yumuşak dokunuşlar hissini alır. Kulaklar, hatıraların ateşiyle kavrulan ve sevginin dayanılmaz tutkusuyla tüyleri diken diken eden müzikleriyle coşkun bir mutlulukla dolar. Kendi tutkularımız hakkında ne kadar fikir sahibi olabiliriz ki? Gerçekten farkında olduğumuz tutkular belki de başkalarının tutkularıdır. Ne istediğimiz ve anladığımızın farkında bile değilizdir.



Unutmak bizlere mahsustur. Biz insanoğullarına. Aşkı bulunca insan olduğumuzun farkına varırız. Aşık olmak güzeldir. İşler kötü gittiğinde ise cehennem gibidir. Tek tük birkaç kişiye aşık olmuşumdur. Mutluluğu da tatmışımdır, acıları da.. Zannedersem Harry Kewell da bir çok Galatasaraylı için öyle olmuştur. Bizi sevindirenleri ve sevenleri üzmekle donatılmışız. Bu ister bir oyuncu olsun, ister aşık olduğumuz kadın veya erkek, ister anne veya baba. Her zaman üzeriz. Her zaman severiz. Bir yolun sonuna geliriz. Bize birçok mutluluğu yaşatmış, insanlık ve karakter anlamında hata yapmamış benlikleri elimizin tersiyle itme zamanı gelmiştir. Profesyonellik deriz adına.. İhtiyaçlar.. Değişimler.. Yeni bir gelecek.. Ama biliriz ki içimizden bir parça kopup gitmek üzeredir.

İlk sevgiliyi unutmanın çok güç olduğunu söylerler. Ben hâlâ unutmadım ilk sevdiğimi. Hatırladıkça gülümserim. Ondan ne kadar çok çekindiğimi ve kalbimin kıpır kıpır attığını, nefesimin kesildiğini hissederim. Bazıları için Kewell’ın gidişi bu kadar olmasa da sahip olduğu gökyüzü çatısını karanlığa boğmuştur. Ben nasıl ki ilk sevdiğimi aradan geçen 22 yıl sonrasında dahi unutmamışsam, sizler bir 22 yıl sonra unutacak mısınız Kewell’ınızı?

Bilinmez.. Metin Oktay’ı unutturmadılar.. Onu kaç kişi unutturmayacaktır? İşbu yazı da Harry Kewell yazısı değildir. Aşk, sevgi ve hayata, değişime bakış açımızla ilintilidir. Herhangi bir isim bunun ufak bir parçasıdır. Sayısız parçaya sahip olduğumuz gibi..

26 Mayıs 2011 Perşembe

Stigmatik Ruh Halinden Yeni Galatasaray’a Doğru


Hz. İsa bazı yandaşları tarafından üç kuruşa satılıp kırbaç darbelerine maruz kaldığında, çarmıha gerildiğinde ve bedenine her türlü işkence uygulandığında, her şeye rağmen tüm acıya göğüs gerip kendisine zarar verenlerin affedilmesini istiyordu babasından. Bilekleri, ayakları çivilendi, mızrak darbelerine maruz kaldı, acımasız yaraları bedeninde taşıdı ve gözlerini hayata yumdu. Hz. İsa’nın yaşadığı acılar, bundan şikâyet etmemesi ve hayata karşı verdiği sınav bedenine mal olmuşsa bile manevi anlamda içinde farklı anlamlar barındırmıştır. Onun ölümünden yüzyıllar sonra ilginç olaylar yaşandığı söylenmiş. Dinine çok bağlı olan Katoliklerin durup dururken el bileklerinde, ayaklarının üstünde, gözlerinde ve vücutlarının çeşitli yerlerinde yaralanmalar, kanamalar ortaya çıkmaya başladı. Bu tür olayların yaratıcıya en yakın olunduğu, onun peşinden koşulduğu, oruç tutulduğu ve acıya direnme gücünün en üst safhada olduğu anlarda gerçekleştiği söylenmiş. Papalık kurumu da bu tarz bir olayın en son 13. Yüzyılda gerçekleştiğini söyleyip ondan sonraki bu tür yaralanma başvurularını kabul etmemiştir. Bu olaya stigmata adı veriliyordu ve bu acıyı taşıyanlara verilen isim stigmatikti.



Geçtiğimiz sezon yaşananlar Galatasaraylılar açısından acı deneyimlerle örülmüş ilginç olaylar yumağıydı. Yönetim zihniyetinden taraftarların ruh haline, takımın kötü gidişinden oyuncuların uyumsuzluklarına kadar bin dereden su getiren ve en ağır taşları taşımak zorunda bırakılmış sarı kırmızılı renklere gönül verenlerin sınavıydı. Bu renge gönül veren taraftarların her birinin stigmatik günler yaşadıklarını söylemek abesle iştigal olmayacaktır. Eğer bir şeye çok içten bir şekilde bağlıysanız, o renklere sonuna kadar inanıyorsanız, her türlü zorluklara göğüs gerecek dirayeti kendinizde buluyorsanız ödülünüz size muhakkak geri dönecektir. Yaşanan hisler acıdan ve acı geçişlerden ibarettir ama bu deneyim geleceğinizi farklı bir yönde çizer. İçine düşülen karanlık dehlizlerin ardından güzel şeylerle karşılaştığınızda, zihniyet değişiminin farkına vardığınızda, karşınıza çıkan her olumlu haber ve güzellik sizi daha mutlu kılacaktır. Sürekli mutluluklarla kapsanmışların hayatına girecek yeni mutluluklar ekstra bir motivasyon ve sevinç kaynağı yaratmaz. Acıların ardından gelen büyük mutluluklar gibi hissettirmeyecektir. İşte bundandır bu aralar Galatasaraylıların daha mutlu olmalarının ve olumlu düşünmelerinin nedeni.

Galatasaraylılar için bir şeylerin değişeceğini hissettiren ilk an, bir revir haline gelmiş, kendi bildiğinden başkasını okumayan, peş peşe alınan hatalı kararlar ardından ruh sağlığını yavaş yavaş kaybeden, kontrolü elinden kaçıran bir yönetimin ardından ne yapacağını çok iyi bilen bir yönetim anlayışının emarelerini göstermesidir. Daha düne kadar alınan ya da alınacak birçok karar üstü kapalı bir şekilde geçiştirilirken, üstü kapalı politik cevaplar vuku bulurken, arabesk söylemlerle taraftarın ruhunu okşamak söz konusuyken, bu arabesk ruh hali bir anda ne yaptığını bilen, mantıklı ve profesyonel söylemlere kavuştu. Sorulan sorulara üstü kapalı politik cevaplar verilmiyordu. ‘Biz şeffaf bir yönetim modelini benimseyeceğiz’ deyip kendi bildiğini okuyan eski yönetim gibi değildi yeni anlayış. Asıl şeffaflık ve kesinlik böyle olmalıydı. ‘Galatasaray’da transfer bitmez’ söylemi ne kadar taraftarı ve gerçekleri uyutmaya yatkın, arabesk bir söz öbeğiyse, ‘23’ü haftasında gerekli açıklamaları yapacağız’, ‘Galatasaray Avrupa’da yok diye çok kaliteli oyuncuları almaya gerek yok diye düşünmüyoruz. Bir an önce üst düzey isimleri dâhil edip hemen başarıya ulaşmak istiyoruz’ sözü de gerçekleri olduğu gibi yansıtan söylemlerdir. Yeni yönetim dâhilinde hiç kimsenin bildiğini okuyamayacağı ve tüm kararların ortak bir akılla alınacağı bir ortamda sırtınızı güvenle arkaya yaslayabilirsiniz.



Dün açıklanan Selçuk İnan transferinin bir kırılma noktasına tekabül ettiğini düşünüyorum. Son dönem yönetimlerinin eseri olması neticesinde unutulan, içinde var olan gücü fark edemeyen büyük bir çınarın silkinişinin habercisidir İnan. Olaya sadece futbol gerçekleri gözüyle bakılmaması gerekmektedir. ‘Biz istediğimizi alırız’, ‘Basarız parayı alırız’, ‘Ancak çay içmeye giderler’ gibi aşağılık ve arabeskçe dışavurumların gökyüzüne çıktığı bir ortamda, bir tarafın ağzından tek bir kelime çıkmadan, dürüstçe yıllık iki milyon gibi bir ücrete, ülkenin en önemli sporcularından birini kadrosuna katması çok manidardır. Bir tarafta kendisi dışındakileri kaale almayan, herkesi parayla satın alabileceğini düşünen, maneviyatın gücünü unutan ve dürüstlüğün, ahlaklı oynamanın ne demek olduğunu unutan söz sahipleri varken, diğer tarafta sadece parayı düşünmeyenlerin, kendisini maldan saymayanların ve daha farklı değerlerin peşinde koşanların olduğunu unutabiliyorlar. Çok zor zamanlar geçirmiş olabilirsiniz. Bir futbolcu için en büyük prestij olan Şampiyonlar Ligi trenine atlamayacak olabilirsiniz. Avrupa arenasında bir yıl boyunca görünmeyecek olabilirsiniz. Yıllık 3,5 – 4 milyon euro kazanma şansını da elinizin tersiyle itebilirsiniz. Ama kendinizi daha mutlu hissedebileceğiniz ve artık insanlara değer verileceği izlenimini yansıtan yeni ufuklara yelkeninizi açabilirsiniz.

Ülke birçok sorunla boğuşurken ve her geçen zaman toplumun içine düşmanlık tohumları ekilirken, kendisini en büyük olarak nitelendirenlerin söylemleri, tüm topluma ulaşabilen insanların neler söylediklerine dikkat etmeleri elzemdir. İlgili söylemler daha fazla nefret olarak kendilerine dönüşecek ve ‘biz ve ötekiler’ kavramının neden oluştuğunu bir türlü anlayamayacaklardır. Milyonlarca kişiye seslenenlerin söylemlerine dikkat etmemesi, ülkenin en büyük başarılarını getirmiş bir camiayı aşağılaması, bu büyük camiayı ‘ancak çay içerler’ diyerek aşağılamasının ardından kendi ağırlığına yakışacak şekilde, tek kelam etmeden işi bitirmek bir tarafın erdemi olsun. Normal şartlar altında Selçuk İnan’ın, takımının Fenerbahçe ile girdiği ve oldukça elektrikli geçen bir şampiyonluk mücadelesinin ardından, kendisine çok şey katan ve Fenerbahçe ile yaklaşık yirmi yıldır neredeyse kan davası tadında büyük sorunlar yaşayan Trabzonspor’dan ayrılıp kan davalı bir kulübe gitmesi beklenemezdi. Bunu dahi düşünemeyecek olan kişilerin her gün milyonlarca kişiye sözde futbol aklı ile seslenmesi adaletsiz ve haksız bir durumdur. Selçuk İnan’a yıllık 10 milyon teklif edilse dahi kabul etmezdi. Çünkü paradan daha önemli şeyler var. Daha farklı değerler söz konusu. Yıllık 10 milyon banka hesabınıza geçebilir ama içinizde bir yerde vicdanınız sizi esir alır. Size büyük emekler vermiş bir kulübün taraftarlarının bedduasını alabilirdiniz. Bu sizi hiç iyi hissettirmezdi.

Bu transfer aynı zamanda, son yıllarda ülke içinde kendisini kanıtlamış kaliteli yerlilerin yıllardır peşinden koşturmayan ve orta sahasına uzun zamandır doğru düzgün adam yerleştiremeyen bir spor aklının yeni yönetim anlayışı ve vizyonuyla gereğini yapması, yeni başlangıcın nasıl olacağına dair ufak bir dokumadır. İnan transferi bir camianın gücünün farkına varabilmesi anlamında aydınlatıcı bir yol çizecektir.



Şu ana kadar açıklanan iki isime baktığımızda öyle muazzam yıldızlar olmadıklarını, fakat kaliteli oyuncular olduklarını ve her şeyden önemlisi kaliteli olmaktan öte bir takım oyuncusu olduklarını göreceğiz. Elmander ve Selçuk İnan transferlerinin yıldız transferleri adı altında yapıldığını düşünmüyorum. Takıma katkı sağlayacak, ortak bir uyumla takımın önemli bir parçası olacak, takımın kimliğine savaşçılık ve yeteneği ekleyecek isimlerdir. ’Elmander 10 gol atsın, kellemizi keseriz’cileri dikkate almaya gerek olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Elmander seçimi gollerin bitiricilik tarafından ziyade hazırlayıcılık ve yardımcılık tarafını temsil edecektir.

Burada asıl ilgi çekici olan noktalardan biri ise oldukça kaliteli olan iki isimin bonservis bedelsiz olarak alınmasıdır. Bu şu anlama geliyor. Kulübün kasasından hâlâ para çıkmadı. Hâlâ çok büyük olarak tabir edilen yıldızlar açıklanmadı. Onlara yönelik olarak bir harcamaya girilmedi bile. Eğer başlangıç bonservis bedelsiz olarak Elmander ve Selçuk İnan ise asıl büyük bombalar kimler olacaktır heyecanla beklemek lazım. Bu mavi fil de olabilir, sevinçten ‘inle’yip duran Galatasaraylılar da olabilir.

Fatih Terim’in yardımcılarının eski oyuncuların olacak olması ve taraftarlar arasında sözü çok geçen ‘yeniçerilik’ kavramının iyice hortlayacağından korkanlara gelince, bu yönetim ve vizyonla böyle bir şeyin söz konusu dahi olmayacağını adım gibi biliyorum. Fatih Terim ve ekibi sadece yeşil sahadan sorumlu olacaklar. Takım içerisinde herhangi bir ayrımın söz konusu olacağına inanmıyorum. Çünkü yönetimin kontrolü hep buranın üzerinde olacak.

Florya’ya disiplini getirecek olan Fatih Terim’in elindeki sopa değil, yönetimin elindeki kontrol kılıcı ve hâkimiyet baltası olacaktır.

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak


Kendini iyice bulduğu anlardan itibaren ayrılmaz parçalarından biri olan “bir şeyler yazmak ve karalamak” gerçekliğine uzak kalmak can sıkıcı bir nokta. Bazen insan spor yaparken kendisini bulur, yenilenir. Bazen alkol alarak, çıldırarak, eğlenerek ve de ibadet ederek. Kendimi bulduğum büyük anlardan biri elbette ki bir şeyler yazıp durmaktı. Elde olmayan sebeplerden dolayı bundan uzak kalınca, ibadetten elini ayağını çekmiş insan gibi hissetmedim dersem yalan olur.

Günlük işlerimizi yaparken, rutinler içinde boğulurken, bir şeyler izlerken ya da dinlerken, insan beyni sürekli çalışıyor. Bir şeyleri değerlendiriyor ve yorumluyor. Bunu yazıya dökmeyenler veyahut yazma gereği duymayanlar için anlık parlamalar tadındadır ani tespitler. Olur ya, aniden bazı fikirler kazınır aklınıza, bazı cümleler yazılır beyninizin içinde. Goethe, Atatürk, Proust vecizleri tadında kiraz gibi kulaklarınıza asılır kalır. Bir an şaşırırsınız. Öyle bir cümle, fikir ve düşüncenin bir anda nasıl aklınızın içinde belirdiğine şaşarsınız. Ama periyodik olarak bir şeyler karalamış, yazmayı hayatının güzel tatlarından biri yapmış yazı aşçıları için hazımsızlık yapar bu duygu. Buna dair bir şeyler karalamadıkları için huzursuz olurlar. Tıpkı son birkaç aydır periyodik yazılardan uzak kaldığımdan, bunun gibi ani fikir parlamalarını paylaşmadığımda kendimi rahatsız hissetmem gibi. Birkaç ay önce minik bir düşünce parlamasından, anlık bir gözlemimden, doğaya ufak bir bakışımdan ya da müzik dinlerken on saniyelik bir ritmin bana yansıttığı büyük lezzetleri büyük sayfalara yansıtıyordum. Artık bunu yapamıyorum zannedersem. Ve bu beni iyi hissettirmiyor. Ama elim de gitmiyor.



Hayatın kendi içinde dönemsellikleri söz konusudur. Birçok insan için böyle dönemler muhakkak vardır. Son yıllarda dönemsellikler denen kavram hayatımda her daim olmuştur. Yıllar boyu rutine bağladığımız değişmez gerçekler vardır. Bir de belli bir dönem periyodunda bir şeyler yaptığımız ve o anlarda mutlu olduğumuz geçicilikler. Bir şeyler izlemek, müzik dinlemek, çalışmak ve kitap okumak asla bozulmayan rutinler. Geri kalan bazı zevkler dönemselliklere takılıp kalmış. Belli bir dönem her Cumartesi günü Nedjima Bar’a gidip Guru adı verilen müzik grubunu büyük bir zevkle izlemek. Yine her Cumartesi On A On Kafe’ye gidip Engin Abi ile enfes muhabbetlere dalıp gülme krizlerine girmek. Her akşam bir tane nar yemek. Ki o zaman enfes bir cilde sahip olduğumu ve nur gibi parladığımı söylemeliyim! Konserleri büyük bir hevesle takip etmek. Bir dönem Atheist grubuna yazılmak, bir dönem Nevermore’a, bir dönem Neuraxis’e bir dönem de Cephalic Carnage’e. Aslında onları dinlemeyi hep sevmişsindir ama tamamen onlarla kapsandığın bir dönemdir bu anlar. İnanılmaz mutluluk verir. Nevermore son albümünü çıkarıp kulak kabarttığımda inanılmaz mutlu bir ruh halindeydim ve bu ruh hali burada bana bir sürü yazı yazdırmıştı Nevermore gerçekliğine dair.

Bu ve bunun gibi dönemsellikler insan ruhu için büyük ihtiyaçlardır. Sizi daha mutlu kılar. Yaşamınızı daha yaşanır ve elle tutulur hale getirir. Yaptığınız birçok şeyden zevk almanızı sağlar. Böyle bir dönemsellikten uzak kaldığınızda ve bazı rutinlerden uzak kaldığınızda (yazı yazmak gibi) hayat gerçekten sıradanlaşıyor. Bazı şeyler içten içe kemiriyor sizi. İçinizde fırtınalar kopuyor aslında. Aklınızın içinde sürekli paragraflar dolusu yazılar yazıyorsunuz. Ama gerçekliğe dönüşmüyor bu anlık parlamalar, veciz tadındaki tespitler. Yazılmıyor. İsteksizlik, zamansızlık ve keyfe düşkünlükten dolayı yazılmıyor.

Müziğe duyulan aşk tarifi zor bir duygular silsilesi. Onsuz yaşam nasıl olurdu düşünmek bile istemem. Hayatın en rutin faaliyeti olan işyerinde çalışma fiilinin ardından eve dönerken kulaklarınıza akan o melodiler bütünü öyle farklı hissettiriyor ki! Bu dünyada değilsinizdir işte o an. Tüm yorgunluğunuz paçalarınızdan akıp gitmiş ve yerine bembeyazlıklarla kaplanmış duygular eklenmiştir. Eski insan gidiyor, yeni bir insan geliyor. Dünya ve yaşam size daha güzel gözüküyor. Daha yaşanılır. Daha içten. Daha elle tutulur. Daha güçlü ve enerjiktir.


Bu travma, geçmişten gelen ağır bir şok
Dünyasının değiştiği o an
Açıklanamaz bir tarih
En kötüsü bir birey lanetlenmiş..

Bu, güvenin yok olması, güvenirliliğin mahvedilmesidir
Gerçekliğin kayıp olduğu bir noktada batışın yükselişi
Endişeyle yok edilmiş
Tamamen ezilmiştir.. Suçlulukla..

Bu fikirler öldürücü ilüzyonlarla doldurulmuş bir esirdir
Depresyon yavaşça vicdanı öldürür
Görüntülerle kuşatılmış, seslere maruz kalmış
Yanlış anlaşılmıştır ve kaçmak mümkün değildir
Görüşlere işkence edilmiş, ümitsizliğin gerçekliğine doğru yutulmuş

Ruhun başarısızlığı, ruhsallığın çarpıklığı


Hislerden, insan ruhunun derinliklerinden, çarpıklıklarından, medeniyetten ve tüm dünya ileriye doğru giderken ruhun buna paralel gelişiminden bahsetmeyi ana konu edinmiş olan Kanadalı teknik Death Metal grubu Neuraxis’in bu yıl piyasaya sürdüğü Asylon isimli albümünden olan Trauma (Travma) isimli eseri böyle söylüyor bizlere. Ve ben bu acımasız, ama acımasız olduğu kadar inanılmaz teknik ve sürükleyici olan böyle bir albüm karşısında dizlerimin üzerine çökmüşken buluyorum kendimi. Ruhumu dolduran, bana güç kazandıran, müzikal gelişimiyle beni farklı dünyalara götüren ve hayatın anlamına dair düşündürten bu güç karşısında.. Bu aralar beni en çok mutlu kılan güzelliklerden biriler kendileri. Aynı hisleri 2005 tarihli Trilateral Progression isimli albümlerinde de hissetmiştim. Bu süreç uzun süre rehin almıştı ruhumu.



House MD’nin yedinci sezonu geçtiğimiz günlerde sonlanmıştı. Kalitesinden her zaman olduğu gibi asla taviz vermemiş ender dizilerden biri. Bu sezonu izlerken müthiş duygularla dolduğumu ve hayata dair müthiş analizlerin ruhuma derin çentikler attığını söylemeliyim. Acı hayatımızın parçasıdır. İnsanlığımızın en büyük kanıtıdır. Acının olduğu yerde hayatın gerçeklikleriyle kutsanmış olduğumuzu söylemeliyiz. Birçok insan yalnız olmaktan hoşlanmayabilir, korkabilir. Yalnızlık birçok insanın en büyük korkusudur. Yalnızlık korkusu depresyon başlangıcı ve mutsuzluğun garip bir tezahürüdür. Ama ne kadar yalnız olmaktan korkarsak korkalım, bazen hayata dâhil olan insanlar bize zarardan başka bir şey vermez. Mutluluk kaynağı olması gereken şey, bazen depresiflik ve mutsuzluk kaynağıdır. Hugh Laurie’nin bizlere aktardığı Dr. Gregor House karakteri belki günümüz dünyasında asla karşılaşamayacağımız hastalıklı bir ruh halidir ama her haline rağmen House’a bayıldığımı söylemeliyim. Bir eve araba ile dalıp saç fırçasını teslim etmek ve sonra mutlu bir şekilde güneşli sahili adımlamak farklı bir aydınlanma olsa gerek. Çok az kişi o manyakça harekete ‘olur’ vermiştir ama Gregor’un ruhu doğrultusunda her şey beklenir. Yıkımın getirdiği bir aydınlanma mı, yoksa karanlık dehlizler mi? Devamında göreceğiz elbette. Ama yeni sezonda maalesef Dr. Lisa Cuddy karakterini oynayan Lisa Edelstein artık olmayacak.



Güney Kore dizilerine yazılışım son gaz devam ediyor tabii. Dünyamı dümdüz eden bir dizi önerisinde bulunmalıyım. Dünyanız mutlulukla dolacak, çok eğlenecek, gülecek ve saflığın, masumiyetin dokumalarıyla evrileceksiniz. My Girlfriend is a Fox with Nine Tails (My Girlfriend is a Gumiho) isimli dizi çok ama çok başka bir şey. Sizi kesinlikle sihirli bir dünyaya götürecek. Beni en çok çarpan diziler arasında yerini almayı başarmış bu dizinin konusunu, arayan bulacaktır elbette.

29 Nisan 2011 Cuma

İntikamın Şarkısı ve Sanatı


Öyle eserler vardır ki, dinlediğimiz zaman çeşitli duygu denizleri içinde yüzeriz. Bazen müziğin gücünü dibimize kadar hissederken, bazen de melankolik, karamsar, epik, fantastik ve coşkulu duyguların darbeleri bizi şaşkına çevirir. Bazen hayal gücü kullanılırken bazen de gerçeğin ta kendisi bize akseder.

Belki onlar bir iki parçasıyla göze batarlar, bazı kesimlerin gözünde. ‘Melancholy’, ‘Watching Over Me’, ‘I Died For You’.. Burada her şey göründüğü gibi midir? Bu üç eser de belki aşk parçaları olarak anlamlandırılabilir. Ama gerçek bu değildir. ‘Melancholy’ eserinde bir savaş sonrası, insanların durumundan bahsedilir ve onlara seslenilir. ‘Watching Over Me’ eserinde de trajik bir şekilde ölmüş bir arkadaşın ruhundan bahsedilir.

Bu sanatın tarihsel başlangıcına baktığınız zaman, grubun lideri Jon Schaffer’ın azminin neye dayandığına baktığınız zaman, grubun hakkını teslim ediyorsunuz. Bu sanatın hayata geçirilmesi ve büyük bir azim ortaya koyulması Jon Schaffer’ın en iyi dostunun ölmesiyle harekete geçmiştir. Onun anısını yaşatmak ve canlı tutmak üzere bu sanat doğmuştur.


“Yıllar önce bir arkadaşım vardı. Korkunç bir gece öldü. Hayatımın en acı zamanlarıydı. Haftalarca ağladım. Öfke ve gözyaşlarıyla. Yıllar boyunca onun ruhunu hissettim. Lanetler savurdum. O beni gözetliyor. Zor zamanlar boyunca bana yol göstermişti. Yine hissediyorum. Bu beni boğuyor. Onun ruhu rüzgâr gibi, melek beni koruyor. Oh, biliyorum, o beni gözetliyor. Bütün en iyi dostlar gibi rüyalarımızı paylaşmıştık. On yıl öncesinde kan kardeşiydik. İsyankârca yaşadık, o bedelini ödedi. Ama niçin? Niçin o öldü? O gün beni hala acıtıyor. Yoksa bu yolda bencil mi düşünüyorum? Onun şimdi bir melek olduğunu biliyorum. Gelecekte yine beraber olacağız…”


Bir adam kendisine tuzak kurulması nedeniyle, bir patlama sonucu yanarak ölür ve cehenneme düşer. Şeytanın karşısına çıkar. Şeytan ona özel güçler vereceğini, ömrünün bir son bulmayacağını söyler ve dünyayı ele geçirmek için kuracağı karanlık ordunun başına geçmesini ister. Bu Spawn’dan başkası değildir. Spawn da bir şartla kabul eder. Kendisini dünyaya geri göndermesini ve intikam alacağını söyler. Şeytan da kabul eder ve Spawn dünyaya geri gönderilir.

Bu kez bir fark vardı: Artık o, özel güçlere sahip, görüntüsü değişmiş, insan üstü bir varlıktı. Dünyaya dönen Spawn, kendisine tuzağı kurup ölmesine neden olan kişinin en iyi arkadaşı olduğunu ve karısı ile de evlendiğini görür. Sonrasında intikamını alır, şeytana da baş kaldırır. Ve de onun dünyadaki ordusunun başına geçmeyi de kabul etmez.

Iced Earth adı verilen sanatın “The Dark Saga” albümünde bahsettiği karanlık efsane budur ve albüme, bu efsane hakimdir. Albüm tamamında bu efsaneye şahit olabilirsiniz. ‘Vengeance Is Mine’ Spawn’un intikam isteğidir. ‘I Died For You’ Spawn’un karısına duyduğu aşktır. ‘Hunter’ Spawn’un kendisidir. ‘Violate’ Spawn’un haksızlıklara baş kaldırmasıdır. ‘Depths Of Hell’ Spawn’ın tekrar cehenneme çağrılıp, şeytana karşı çıkması, ona rest çekmesidir. Nihayetindeki ‘A Question Of Heaven’ da Spawn’un yaşadıklarını sorgulaması ve adaletsizliği hazmedememesidir.

Spawn adı verilen bir çizgi roman kahramanı, güzide bir sanatla muhteşem bir hal alabiliyor değil mi?

27 Nisan 2011 Çarşamba

Kışın Donmayan Tazawako Gölü ve Ejderhaya Dönüşen Aşıklar


Japonya’da Honshu’ya bağlı Akita vilayetinde Tazawako isimli kasabanın güzelliği dillere destandır. Muhteşem bir göle sahip olmasının yanında kışın bir cennete dönüştüğü söylenir. Kışın her yer karlarla kaplıyken açık havada sıcak kaplıcaya girmenin ayrıcalığını yaşayabileceğiniz söylenebilir. Tazawako Gölü’nün ise kışın hiç donmadığı söylenir. Gölün kıyısında yer alan altın renkli kadın heykeli ise ayrı bir hikâyenin öznesidir. Buna dair bir efsane vardır.


Bu heykelin, acıklı bir hikâyesi olduğunu söylerler. Burada yaşayan, Tazuko adında güzel bir kadın varmış. Gizemli bir sıvı içmiş ve bir büyüye tutulmuş. Bu gölü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Sevgilisi Taru da, tıpkı Tazuko gibi Tahoda Gölü’nü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Bu ayrı düşmüş sevgililer, kış geldiğinde bu gölde buluşur, birbirlerine aşklarını sunarlarmış. Onların, bu ölümsüz aşkı ve aşklarının sıcaklığı sayesinde hava ne kadar soğuk olursa olsun, bu göl asla donmazmış.


Yani o ikisi sadece birbirlerini sevmek istemişler. Ama aslında ayrı yerlerde yaşayan canavarlara dönüşmüşler.

Yaşanan bu zor hayat, iş koşulları ve yaşam şartları derken bir gün canavara dönüşmeyecek miyiz?



21 Nisan 2011 Perşembe

Samuray'ın Gölge İle Oyunu


Tokyo'da Galaxy Theater'da sergilenen "Sword Dance and Shadowgraph" isimli bir gösteri. Taichi Saotome'nin gölgeyle olan savaşı muhteşem bir performansla dikkatleri çekiyor. Hastası oldum!

19 Nisan 2011 Salı

Aşırı Sevmenin Hastalıklı Ruh Hali


Sevginin iyileştirici ve huzur verici bir güç olduğu söylenir. Turuncular içindeki Tibet rahipleri ya da en vurucu romantik romanların yazarı değildir bunu söyleyen. Deneyimlerle, izlediğimiz filmlerle ya da yaşam öyküleriyle şahitlik ettiğimiz bir gerçekliktir. Bahar gelir gelmez çiçeklerini açmış kiraz ağacı gibidir sevgi ile kapsanmak ve o sevgiyi duyumsamak. Karanlığı yırtan bir ışık, karamsarlığı uzaklaştıran bir yelpaze, gülümseten bir devadır.

Eyvallah! Klasikçe sevmek güzeldir. Sevgi güzeldir. Bunu tek bir kalıba sığdırmamak gerekir. Sevgi deyince iki insan arasındaki özel bağlantıyı düşünmemek gerekir. Sevginin birçok çeşidi var. Herhangi bir insana, aileye, tutulan bir takıma, bir müzik grubuna, sanatçıya, aktöre, müzisyene, edebiyata, doğaya, hayata.. Hangisine olursa olsun, bu sevgi aşırılık kazanınca beraberinde bir hastalığın geldiğini de görmek lazım. Aşırılık her zaman kafa karıştırıcıdır, bozuk bir ruh halidir. Psikolojik bağlamda bir hastalık olduğu söylenebilir. Aşırı seven, tapan, ilgili şeye çok ama çok düşen, bir hastalık tohumunu yutmuş ve o tohumun tesiri altında yaşamaya başlamıştır bile. O noktadan sonra mantığın da yavaş yavaş kaybolduğu söylenebilir. Aşırı seven, aşırı sevdiği şeyi putlaştırmıştır, merkezileştirmiştir. O olmazsa olmazıdır hayatı için.

Bir kadını aşırı seven bir erkek ya da bir erkeği aşırı seven bir kadın normallik mefhumunun ötesine geçmiştir bile. Gözü ondan başkasını görmez. Ondan gayri hiçbir şeyi hissetmez. Hayatının anlamıdır o. Onsuz bir yaşam ışığı düşünemez. Hayatının en keskin ve tek ışığıdır. Mantık kaybolmuştur. Ne yaptığını ve ne kadar doğru olduğunun farkındalığı kaybolmuştur. Onunla kapsanmak için yapmayacağı şey yoktur. Gerekirse hayatında geri kalan her şeye bir set çeker. Onlara olmasa da olur gözüyle bakar. Gün gelir, aşırı sevginin getirdiği manyaklıkla öyle saçma sapan şeyler yapar ki, tüm bunların hepsi o anki ruh hali doğrultusunda gayet doğal gelir. Hastalık bütün bedene, kalbe, ruha yayılmıştır bir zift gibi ama gerçekliktir bu onun için. Normalliğin kendisidir. Dışarıdan bakan mantıklı ve objektif dimağların gözlemleri, bu noktada hastalığın tüm işaretlerine hâkim olur. “Ortada bir manyaklık var” çıkarımına ulaşır. Aşırılık büyük oranda körlüktür çünkü. Onun için o ruh haliyle gerçek olan tek şey haricinde hemen hemen her şeye kördür belki de. Dedik ya, hayatın kendisidir aşırı sevdiği ve bağlandığı şey.

Bir hastalığın boyunduruğunda olduğumuzu ne zaman anlarız? Onu kaybettiğimiz zaman.. İşte o zaman, ne kadar mantıksız olduğumuzun farkına hemen varır mıyız? Hayır. Sanmıyorum. Hayatın gerçekliğine ve merkezine tek bir şeyi alan insanoğlu için, kaybedilen o tek şey hayatın elden uçup gitmesi gibidir. Aşırı duyarlılar için belki de bir intihar sebebidir. Hayatın tek bir anlamla yüklü olamayacağını başlangıç itibariyle anlamanın imkânsızlığıdır. Anlayamaz da! Ölüm gibi bir şeydir onu kaybetmek. Sevmek güzeldir ama aşırı sevmek ve sadece tek bir şeye bağlanmak hayatın kaybeden bireyi olmakla eşdeğerdir. Bir katile bile dönüşebilirler. Sadece ona sahip olmak için tüm dünyaları, yolları, insanları yakıp yıkabilirler.

Tek bir şeye aşırılıkla bağlanmak hastalıktır. Hayatın merkezinde tek bir şey olmamalıdır. Hayatın anlamını sadece bir insana, sadece bir insana duyulan aşka bağlamak sağlıklı bir ruh hali değildir. Hayatın merkezine sadece birini almak ölüme her an hazır olmak gerekliliğidir. Zayıflıktır. Hayatın merkezine birçok doluluğu ve anlamları yüklemek daha gerçekçi ve mantıklı olsa da çok insansı olduğu söylenemez. Çünkü bu aşırılık zaten insan olmaktan gelir. Daha insansıdır. İnsan çok güçlü bir varlık olsa da aşırı güçlülere robot yakıştırması yaparız. İnsan değil bu deriz. Çok güçlü olmak, bazen insan olmanın ötesine geçebilmektir derler. Bunu gerekli kılar.

Bazen birçok şeyi aptalca ve mantıksızca görürüm. Hayatın merkezinde ne kadar çok veri ve sonsuzluk varsa, gözlemlerimin eşik değeri o derece mantıksızlığı yakalamaya meyilli oluyor. Gerçeği saf haliyle yakalıyorsunuz. Bu gerçeklik bazı şeyleri daha iyi anlamanızı sağlar.

Dünyanın uzaylı tarafı Barca veyahut dünyanın insansı tarafı Real Madrid bazılarını ilgilendirmez bile. Onun için tek gerçek Galatasaray’dır. Dünyanın en muhteşem futbol resitali, Galatasaray’ın verdiği zevki vermez bile. En kötü anlarında bile mazoşistçe zevk almayı bilirler. Ne olursa olsun, en kötü anlarında bile onu izlerken heyecan yaparlar. Titrerler. Ateşle kapsanırlar. Hep bir umudun peşinden koşarlar.

Dünyanın en iyi takımı Barca’dır derler. Ama sevgimizin getirdiği mantıksızlıktan olsa gerek, Galatasaray’ın verdiği zevkin yanına bile yaklaşamaz onların oyunu. İstedikleri kadar makine olsunlar. Olaya futbol dilinden ve biraz daha mantıklı taraftan yaklaşmak istersek, sürekli paslaşmak, makine gibi bir devir tutturmak güzel. Hoş. Gözlere zevk veriyor. Tamam da, bunların çok büyük bir kısmı rakip takımın hücum bölgesinde olmayınca, gerçek anlamda saldırgan bir atakçılıktan dem vurulamayınca, bir noktadan sonra insanın uyuyası geliyor. Çünkü sistematik devir bir noktadan sonra uyuşturur. Adrenalini düşürür. Rakip kaleye 50. pas sonunda şut çekilecekse, insanoğlu bunu yüceltebilir ama ben bundan 11-12 yıl önceki Sarı Kırmızılılarının, durmaksızın sağlı, sollu, ortalı saldırgan ve sürekli atağı düşünen, rakibi bunaltan anlayışını daha heyecanlı buluyordum. Bu Sarı Kırmızılıların DNA’sının bir parçasıydı. Milanlar, Barca’lar, Realler korkarak çıkarlardı bu Sarı Kırmızılıların karşısına. Her babayiğidin kabullenebileceği bir şey değildi bu. Bir gerçeklikti. Bir heyecan fırtınasıydı. Bu öyle bir güçtü ki, Milan ile yapılacak karşılaşma öncesi, Sarı Kırmızılıların teknik hocası “rakibi küçümsememeliyiz” gibi bir ibare kullanabiliyordu. Bu büyüklük, sadece renklerden gelen bir büyüklük değildi. Rakip kim olursa olsun, onları boğan, sürekli rakip kale önünde cirit atan ve bana göre şimdiki Barca’dan daha heyecanlandırıcı, ateşli ve yürekten oynayan bir duygunun dışavurumuydu.

Bu öyle bir sevgidir ki yeri gelince armayı öptürür. Onun uğruna, bu renkler uğruna linç edilmene bile sebep olabilir. Aşırı seversin, mantıksızlığa düşersin, gençliğinin getirdiği yanlışlar da yaparsın. Ama en azından aşklarda linç edilmek istemezsin. Milyonlar vurmaz sana. Sadece tek bir insan vurur. Sevdiği vurur. Bir armaya duyulan aşkın, kalpten sevmelerin nihayetinde, milyonlar tarafından bu sevgin yüzünden linç edilmek istenmen sağlıklı bir ruh hali değildir. Onu sevmeyenlerin hastalığıdır. Ruhsuzluğudur. Çekememezliğidir. Hastalıklı bir ruh halidir. Nefret tohumların tarafından ziftlenmişliktir.

Aşkta çok sevmek mi? Aşırı sevmek her zaman mantıksızdır ve hastalıktır. Bunda değişen bir şey yok. Bu acı gerçeklik kabul edilmelidir. Savunma mekanizmalarına hiç girmeksizin..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails