Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Dünyanın En Çok Nesini Özlüyorum?


Dünya'nın en çok nesini özlüyorum, biliyor musun?

Geceleri yağmurun damda çıkardığı sesi özlüyorum.

O sesle uyurdum. Çocukluk yıllarımda akademiye hazırlanırken uyumayıp sabah dörtlere, beşlere kadar çalışırdım. Çalışmalardan sonra en fazla iki saat uyuyabilirdim. Ama çok yorgun olurdum. Öylece yatardım.

Son sınavımdan önce de aynı şey oldu. Uyuyamazsam hayatta geçemeyeceğimi biliyordum.

Yağmur yağdı mı peki?

Hayır.

Ama babam.. Babam odamda volta attığımı duydu. Uyuyamadığımı biliyordu. Dışarı çıktı, bahçe hortumunu aldı ve yukarı doğru tutup suyu açtı. Tavana yağacak şekilde. Tıpkı yağmur gibi. Ben uykuya dalana kadar orada durup yağmur yağdırdı. Bazen gerekseydi günlerce orada duracağını düşünürüm.

Onu özlüyorum. Ve şimdi her şeyden çok yağmur yağmasını istiyorum. Sadece bir süreliğine..

Yağsın o zaman yağmur.



Babylon 5 – Sezon 3 Bölüm 8 – Messages from Earth bölümünden.. Dört yıl boyunca dünyadan uzak bir şekilde uzayda yaşayan Kaptan John Sheridan’ın dünyaya duyduğu özlemden..

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak


Kendini iyice bulduğu anlardan itibaren ayrılmaz parçalarından biri olan “bir şeyler yazmak ve karalamak” gerçekliğine uzak kalmak can sıkıcı bir nokta. Bazen insan spor yaparken kendisini bulur, yenilenir. Bazen alkol alarak, çıldırarak, eğlenerek ve de ibadet ederek. Kendimi bulduğum büyük anlardan biri elbette ki bir şeyler yazıp durmaktı. Elde olmayan sebeplerden dolayı bundan uzak kalınca, ibadetten elini ayağını çekmiş insan gibi hissetmedim dersem yalan olur.

Günlük işlerimizi yaparken, rutinler içinde boğulurken, bir şeyler izlerken ya da dinlerken, insan beyni sürekli çalışıyor. Bir şeyleri değerlendiriyor ve yorumluyor. Bunu yazıya dökmeyenler veyahut yazma gereği duymayanlar için anlık parlamalar tadındadır ani tespitler. Olur ya, aniden bazı fikirler kazınır aklınıza, bazı cümleler yazılır beyninizin içinde. Goethe, Atatürk, Proust vecizleri tadında kiraz gibi kulaklarınıza asılır kalır. Bir an şaşırırsınız. Öyle bir cümle, fikir ve düşüncenin bir anda nasıl aklınızın içinde belirdiğine şaşarsınız. Ama periyodik olarak bir şeyler karalamış, yazmayı hayatının güzel tatlarından biri yapmış yazı aşçıları için hazımsızlık yapar bu duygu. Buna dair bir şeyler karalamadıkları için huzursuz olurlar. Tıpkı son birkaç aydır periyodik yazılardan uzak kaldığımdan, bunun gibi ani fikir parlamalarını paylaşmadığımda kendimi rahatsız hissetmem gibi. Birkaç ay önce minik bir düşünce parlamasından, anlık bir gözlemimden, doğaya ufak bir bakışımdan ya da müzik dinlerken on saniyelik bir ritmin bana yansıttığı büyük lezzetleri büyük sayfalara yansıtıyordum. Artık bunu yapamıyorum zannedersem. Ve bu beni iyi hissettirmiyor. Ama elim de gitmiyor.



Hayatın kendi içinde dönemsellikleri söz konusudur. Birçok insan için böyle dönemler muhakkak vardır. Son yıllarda dönemsellikler denen kavram hayatımda her daim olmuştur. Yıllar boyu rutine bağladığımız değişmez gerçekler vardır. Bir de belli bir dönem periyodunda bir şeyler yaptığımız ve o anlarda mutlu olduğumuz geçicilikler. Bir şeyler izlemek, müzik dinlemek, çalışmak ve kitap okumak asla bozulmayan rutinler. Geri kalan bazı zevkler dönemselliklere takılıp kalmış. Belli bir dönem her Cumartesi günü Nedjima Bar’a gidip Guru adı verilen müzik grubunu büyük bir zevkle izlemek. Yine her Cumartesi On A On Kafe’ye gidip Engin Abi ile enfes muhabbetlere dalıp gülme krizlerine girmek. Her akşam bir tane nar yemek. Ki o zaman enfes bir cilde sahip olduğumu ve nur gibi parladığımı söylemeliyim! Konserleri büyük bir hevesle takip etmek. Bir dönem Atheist grubuna yazılmak, bir dönem Nevermore’a, bir dönem Neuraxis’e bir dönem de Cephalic Carnage’e. Aslında onları dinlemeyi hep sevmişsindir ama tamamen onlarla kapsandığın bir dönemdir bu anlar. İnanılmaz mutluluk verir. Nevermore son albümünü çıkarıp kulak kabarttığımda inanılmaz mutlu bir ruh halindeydim ve bu ruh hali burada bana bir sürü yazı yazdırmıştı Nevermore gerçekliğine dair.

Bu ve bunun gibi dönemsellikler insan ruhu için büyük ihtiyaçlardır. Sizi daha mutlu kılar. Yaşamınızı daha yaşanır ve elle tutulur hale getirir. Yaptığınız birçok şeyden zevk almanızı sağlar. Böyle bir dönemsellikten uzak kaldığınızda ve bazı rutinlerden uzak kaldığınızda (yazı yazmak gibi) hayat gerçekten sıradanlaşıyor. Bazı şeyler içten içe kemiriyor sizi. İçinizde fırtınalar kopuyor aslında. Aklınızın içinde sürekli paragraflar dolusu yazılar yazıyorsunuz. Ama gerçekliğe dönüşmüyor bu anlık parlamalar, veciz tadındaki tespitler. Yazılmıyor. İsteksizlik, zamansızlık ve keyfe düşkünlükten dolayı yazılmıyor.

Müziğe duyulan aşk tarifi zor bir duygular silsilesi. Onsuz yaşam nasıl olurdu düşünmek bile istemem. Hayatın en rutin faaliyeti olan işyerinde çalışma fiilinin ardından eve dönerken kulaklarınıza akan o melodiler bütünü öyle farklı hissettiriyor ki! Bu dünyada değilsinizdir işte o an. Tüm yorgunluğunuz paçalarınızdan akıp gitmiş ve yerine bembeyazlıklarla kaplanmış duygular eklenmiştir. Eski insan gidiyor, yeni bir insan geliyor. Dünya ve yaşam size daha güzel gözüküyor. Daha yaşanılır. Daha içten. Daha elle tutulur. Daha güçlü ve enerjiktir.


Bu travma, geçmişten gelen ağır bir şok
Dünyasının değiştiği o an
Açıklanamaz bir tarih
En kötüsü bir birey lanetlenmiş..

Bu, güvenin yok olması, güvenirliliğin mahvedilmesidir
Gerçekliğin kayıp olduğu bir noktada batışın yükselişi
Endişeyle yok edilmiş
Tamamen ezilmiştir.. Suçlulukla..

Bu fikirler öldürücü ilüzyonlarla doldurulmuş bir esirdir
Depresyon yavaşça vicdanı öldürür
Görüntülerle kuşatılmış, seslere maruz kalmış
Yanlış anlaşılmıştır ve kaçmak mümkün değildir
Görüşlere işkence edilmiş, ümitsizliğin gerçekliğine doğru yutulmuş

Ruhun başarısızlığı, ruhsallığın çarpıklığı


Hislerden, insan ruhunun derinliklerinden, çarpıklıklarından, medeniyetten ve tüm dünya ileriye doğru giderken ruhun buna paralel gelişiminden bahsetmeyi ana konu edinmiş olan Kanadalı teknik Death Metal grubu Neuraxis’in bu yıl piyasaya sürdüğü Asylon isimli albümünden olan Trauma (Travma) isimli eseri böyle söylüyor bizlere. Ve ben bu acımasız, ama acımasız olduğu kadar inanılmaz teknik ve sürükleyici olan böyle bir albüm karşısında dizlerimin üzerine çökmüşken buluyorum kendimi. Ruhumu dolduran, bana güç kazandıran, müzikal gelişimiyle beni farklı dünyalara götüren ve hayatın anlamına dair düşündürten bu güç karşısında.. Bu aralar beni en çok mutlu kılan güzelliklerden biriler kendileri. Aynı hisleri 2005 tarihli Trilateral Progression isimli albümlerinde de hissetmiştim. Bu süreç uzun süre rehin almıştı ruhumu.



House MD’nin yedinci sezonu geçtiğimiz günlerde sonlanmıştı. Kalitesinden her zaman olduğu gibi asla taviz vermemiş ender dizilerden biri. Bu sezonu izlerken müthiş duygularla dolduğumu ve hayata dair müthiş analizlerin ruhuma derin çentikler attığını söylemeliyim. Acı hayatımızın parçasıdır. İnsanlığımızın en büyük kanıtıdır. Acının olduğu yerde hayatın gerçeklikleriyle kutsanmış olduğumuzu söylemeliyiz. Birçok insan yalnız olmaktan hoşlanmayabilir, korkabilir. Yalnızlık birçok insanın en büyük korkusudur. Yalnızlık korkusu depresyon başlangıcı ve mutsuzluğun garip bir tezahürüdür. Ama ne kadar yalnız olmaktan korkarsak korkalım, bazen hayata dâhil olan insanlar bize zarardan başka bir şey vermez. Mutluluk kaynağı olması gereken şey, bazen depresiflik ve mutsuzluk kaynağıdır. Hugh Laurie’nin bizlere aktardığı Dr. Gregor House karakteri belki günümüz dünyasında asla karşılaşamayacağımız hastalıklı bir ruh halidir ama her haline rağmen House’a bayıldığımı söylemeliyim. Bir eve araba ile dalıp saç fırçasını teslim etmek ve sonra mutlu bir şekilde güneşli sahili adımlamak farklı bir aydınlanma olsa gerek. Çok az kişi o manyakça harekete ‘olur’ vermiştir ama Gregor’un ruhu doğrultusunda her şey beklenir. Yıkımın getirdiği bir aydınlanma mı, yoksa karanlık dehlizler mi? Devamında göreceğiz elbette. Ama yeni sezonda maalesef Dr. Lisa Cuddy karakterini oynayan Lisa Edelstein artık olmayacak.



Güney Kore dizilerine yazılışım son gaz devam ediyor tabii. Dünyamı dümdüz eden bir dizi önerisinde bulunmalıyım. Dünyanız mutlulukla dolacak, çok eğlenecek, gülecek ve saflığın, masumiyetin dokumalarıyla evrileceksiniz. My Girlfriend is a Fox with Nine Tails (My Girlfriend is a Gumiho) isimli dizi çok ama çok başka bir şey. Sizi kesinlikle sihirli bir dünyaya götürecek. Beni en çok çarpan diziler arasında yerini almayı başarmış bu dizinin konusunu, arayan bulacaktır elbette.

22 Şubat 2011 Salı

Kingdom of the Winds: Epik Bir Destan


Ben nasıl büyük bir hükümdar olabilirim?

Bunun için rüzgar gibi olmalısın. Hiç kimsenin görmediği, ama bu ülkenin her karışına esen ve her zaman bizim insanlarımızın yanında olan o rüzgar gibi. İnsanlarımızın yükünü hafifleten, açlığını gideren ve bazen düşmanlarımızı savurmak için boğucu bir fırtınaya dönüşebilen yüce bir hükümdarın rüzgarına.



Kore tarihinin anlatıldığı bir dizi olan Kingdom of the Winds geçtiğimiz günlerde bitirdiğim bir dizi oldu. Her bölümü bir saat olan 36 bölümü ile beni bambaşka ufuklara götürdü. Gerçek hikaye örgüsünden saray entrikalarına, savaşçı ruhtan aşka, natürel duygulardan nefrete kadar bir çok karmaşanın bir potada eritildiği muhteşem epik bir dramaydı. Bu tarz tarihi filmlerin müthiş oyuncusu Song Il Kook’un günümüzde Korelilerin Savaş Tanrısı olarak gördüğü Muhyul (Moo Hyul) karakterini oynadığı dizi her karesi ile beni etkilemiş ve içine çekmişti.

Bir hafta boyunca bambaşka ufuklarda yaşadım. Müzikleriyle yüzyıllar öncesine, rüzgarın o keskin sesine, huzura, mücadeleye ve insan ruhunun en derin noktacıklarına şahitlik ettim. Bazı sahneleriyle gülmekten kırılırken, an geldi kırılgan sahneleriyle gözyaşlarına boğulduk. Onca entrika ve oyunun içinde Muhyul ve Yeon’un aşk öyküleriyle kutsanmıştık. Kötü bir kaderle doğan ama bu kötü kaderini her şeye rağmen yenen bir kralın öyküsüdür Kingdom of the Winds.. 21 parçalık soundtracki ise tek kelimeyle vurucu ve enfestir. Müzik ile kutsanmışların defalarca çarpılacakları ve duygular şelalesinin debili sularına maruz kalacakları bir yoğunluktur. Albümü edinebilmek google’da “kingdom of the wind ost” yazmak kadar yakın.

Dizinin tema şarkısı ise muazzam. Özellikle sonlara doğru doruğa çıkan o ruh hali karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor.

27 Ocak 2011 Perşembe

Secret Garden: Alice, Beyaz Tavşan, Denizkızı ve Su Kabarcıklarında Kaybolmak


Eğilmiş, prensi alnından öpmüş.
Önce hançere, sonra prense bakmış

Birden kızın elindeki hançer titremeye başlamış.
Hançeri dalgalara fırlatmış.

Güneş ışınları denizi aydınlatıyorken
denizkızı kendini sulara bırakmış...

..ve denizkızı, denizdeki
su kabarcıklarından biri olmuş.

Küçük deniz kızı gökyüzüne
doğru çıkıp yok olmuş.


Hayat her yönüyle fena halde savaşa benzer. Mücadeleye benzer. Karun gibi zengin olsanız da, tek göz odada yaşayan fakir bir insan olsanız da bir çok problem yakanızı bırakmaz. Bazen hiçbir şey istediğiniz gibi olmaz. İnsanoğlu seçimleriyle yaşar. Önünüzdeki seçimlerden birini seçmeniz demek, diğer tüm seçenekleri öldürmeniz demek. Tek vuruşluk bir haktır bu ve bu yönüyle fena halde ‘golden shoot’a benzer. Tercih edilmeyen seçenekler için son vuruşu yapmışsınızdır. Duyumsadığınız sevgi ve aşk da bu problemlerden biridir. Karun gibi zengin olmanız, delicesine bağlandığınız fakir bir insana sorunsuz sahip olabilmenizi sağlamaz.


Lewis Carroll, Alice ve beyaz tavşan karakterini yarattığında, eserinin dünyaya damga vuracağını ve bir çok felsefi alanda didik didik incelenip, bir çok hayat sekmesinde öncü olarak dikkate alınacağını biliyor muydu, orası muammadır. 19. yüzyılda yaratılmış bir eser yıllarca irdelendi. Beyaz tavşanın peşinden koşturan nice insanoğlu oldu. Olaya basit gözle bakanlar için Alice bir çocuk karakteri, öykü de bir çocuk öyküsüdür. Ama gerçek öyle değildir. Bu öykünün içinde hayatın gizemleri yatar. Seçimlerimiz yatar.Neyi tercih ettiğimiz, hayatımızı nasıl yaşayacağımız, gerçek ile hayal gücü arasında dünyaya nasıl sarılacağımız söz konusudur. Bazılarımız için hayal gücü gerçeğin de ötesidir. Hatta gerçeğin ta kendisidir. Hayallerimizde yaşarız ve gerçekleri yaşayanlardan daha mutluyken buluruz kendimizi. Alice gibi hayallerinin peşinde koşanlar kendi tercihlerini yapmışlardır. İnsanüstü bir yaşam kuyusunun içine düşmüşlerdir.

Aşk hiç ama hiç kolay bir şey değildir. En zor savaşlardan biridir. Alice, Beyaz Tavşan’a nereye gideceğini sorduğunda, Beyaz Tavşan istediği yere gidebileceğini söylemişti. Alice bir türlü emin olamamıştı. Gideceği yer neresiydi? Nereye gitmeliydi? Beyaz Tavşan, bunu kendisinin seçmesi gerektiğini söylemiş ve hangi yolu seçerse seçsin yola devam edeceğini ve gitmesi gereken yere gideceğini söylemişti. Çünkü hangi yolu seçerseniz seçin, ulaşacağınız bir nokta vardır.

Ya da deniz kızı gibi su kabarcıkları arasında kaybolur gidersiniz. Bir hayatı yaşamak, bir aşkı yaşamak bazen denizkızı olmayı gerektirir. Hayatta var olmanıza rağmen aslında yok olmanızı gerektirir. Oradasınızdır ama yoksunuzdur.

Peki bunca kelamı neden ettim? Denizkızı’ndan girip neden Alice’den çıktık? Neden fantastik dünyalara yol aldık ve Denizkızı ile birlikte bilinmeze yol aldık?


Hepsi Secret Garden adı verilen, ölümcül bir Güney Kore dizisi yüzünden.. Kim Joo Won, harika görünüşlü fakat kibirli ve çocukça bir adamdır. Gil Ra-Im ise gözde aktrislerin bile kıskandığı, savaş sanatları bilgisi olan aksiyon filmlerinin dublörü olan bir kızdır. Kim Joo Won bir karun kadar zenginken, Gil Ra-Im tek göz odada yaşayan fakir bir kızdır. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin ve hayatları o noktadan sonra eskisi gibi olmayacaktır. Bir savaş başlamıştır. Aşk savaşı ve mücadelesi.. Bir gün tuhaf bir eve girerler. Evdeki yaşlı kadın onlara içmeleri için likör ikram eder. Ertesi gün ikili uyandıklarında, bedenleri ve ruhlarının yer değiştiğini görürler.

Bu ikilinin yaşamları fantastik bir yolculuktur aslında. Aşklarını en güzel ifade edebilecek şey Denizkızı öyküsüdür. Sık sık okudukları “Alice Harikalar Diyarı’nda” eseriyle birbirlerine atıfta bulunurlar yaşamlarında. Bu öyle zor bir aşk öyküsüdür ki, birinin su kabarcıkları gibi patlayıp yok olması gerekebilir. Zor bir yaşam yaşaması gerekebilir. Bu iki harika öyküye atıfta bulunan dizi, bu muhteşem fantastik dokumalarını insanüstü yoğun ve duygusal müziklerle birleştirdiğinde şu an yaşadığınız hayattan kopup gittiğinizi görüyorsunuz. Aslında bu diziyi izleyenlerin her biri Alice’dir. Alice gibi kuyuya düşmüş ve hayallerinde yaşamaya başlamıştır. Bu diziye gömüldüğümde derin kuyuya düşüyor ve hayallerin içindeki gerçekliklere ulaşıyorum. İnanılmaz mutlu oluyorum. Vurucu sahnelerde hemen araya giren o müziklerle ise neye uğradığımı şaşırıyorum. Karakterler güldüğünde gülüyor, ağladığında ağlıyorum. Saflığın ve masumiyetin dokunuşlarını duyumsuyorum; alnımda, kalbimde ve beynimde. Dizinin çekildiği bazı mekanların cennet dokumaları tadında olması vurucu bir etkide bulunuyor. Tıpkı Alice’in yolunu kaybettiği orman gibi.. Hiç bitmesin istiyor insan. Bu öykü hiç bitmesin istiyor..


Dizinin müzikleri için sayfalar dolusu yazmak lazım. Bunca duygu yoğunluğunu bu kadar birebir kapsayan ve cuk diye oturan nadide şaheserleri yazabilmek insanüstü bir ruh hali olsa gerek. Hiç tarzım olmamasına rağmen bu müzikleri o sahnelerle izlediğimde gözyaşlarıma hakim olamadım.

20 bölümlük dizi, özellikle onlu bölümlere geldiğinde dayanılmaz bir ruha haline bürünüyor. O bölüme kadar sürekli gülen, eğlenen, kopan sizler, büyük bir duygusal fırtına ve hayaller dünyasında koşturmaya başlıyorsunuz. Kaldıramıyorsunuz. O yoğunluğu kaldıramıyorsunuz..

Güney Kore görsel sanatında ince bir nüans var. Büyük bir masumiyet ve saflık var. Müthiş bir oyunculuk var. Onlu bölümlere geldiğinde her bölümüyle “A Moment to Remember” tadını almaya başlıyorsunuz. Misal bu filmi dış mihraklar yapsa aynı etkiyi alamazsanız. Bu Güney Korelilerin DNA’sına nüfuz etmiş hastalıklı bir ruh hali olsa gerek. Bu DNA yapısı size evriliyor. Sanat denen şey budur diyorsunuz..


Kim Denizkızı olacaktır? Kim Joo Won mu, Gil Ra-Im mi?

Dizi boyunca iki ana karakterin birbirlerine atıfta bulunduğu ve aşklarını ifade ettikleri Denizkızı öyküsü nedir peki?


Denizkızının, su kabarcıklarından biri olup ölmemesi için ya prensin ya da denizkızının ölmesi gerekiyor. Büyücü bir hançer verip güneş doğmadan önce prensin kalbine saplamasını söyler: “Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar denizkızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek.”

Küçük deniz kızı prensi alnından öper. Önce hançere, sonra prense bakar. Kıyamaz. Derken vakit dolar. Birden kızın elindeki hançer titremeye başlar. Hançeri hızla, uzaklara, dalgalara doğru fırlatır.

Güneş ışınları dalgaları aydınlatıyordur. Vücudu hemen eriyiverir. Köpük haline gelir. Köpükler üzerindeki, minik baloncuklardan biridir artık. Bütün baloncuklar havada uçuşuyordur.

Küçük deniz kızı yükseğe, hep daha yükseğe çıkar. Köpükten ve diğer baloncuklardan uzaklaşır.

-“Nereye gideceğim şimdi?” diye sorar, kendi kendine.

-“Gök kızlarının yanına”, der baloncuklardan biri. “Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.”

Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlar. Prense son kez bakıp gülümser. Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselip kaybolurlar.


Hayat gizemli bahçede kaybolmak gibi değil midir zaten? Bu dizi belki de dünyanın en iyi dramalarından biri. Beni Six Feet Under kadar yerin dibine gömmüş bir mükemmellik..

Ve işte dizinin o ölümcül parçaları.. Hiç tarzım olmamasına rağmen beni yıkan bu parçaları, dizinin yoğunluğuna bağlamak lazım..





20 Aralık 2010 Pazartesi

Life On Mars: “Hayatla Kalın Paralellik!”

David Bowie “Life On Mars” şarkısını 70’lerde kulağımıza fısıldadığında derinlerdeki mesajı ne kadar doğru alabilmişizdir bilinmez. Şarkı, Mars’ta hayatın olduğuna dair bir konuyu şiar edinmiş bir sinemaya giden kızın hikayesidir. Sözler dolaylı olsa bile hayata atılma yoluna girmesi gereken ergenlerin bir çok şeye yabancılaşması konusuna sarkastik sözlerle eğilmekteydi. Belki de LSD çekmiş bir kızın kendinden geçiş anıdır söylenegelen.

Britanya kasvetli ve puslu havasıyla garip bir hüzündür. Göremediği güneşiyle umutsuzluk deposu da olabilir. Bu öyle kasvetli bir ruh halidir ki, geçmiş bir dönemde ergenlikten yeni çıkmış Paradise Lost elemanları Halifax’daki mezarlıkta umutsuzca pozlar verebiliyorlardı; “biz mutsuzuz, hiç umutlu değiliz” tadında. İklimlerin insanları çok etkilediği söylenebilir. Sürekli güneş gören bir insan evladı ile yağmur ve puslu havayı tadan insan evladı arasında bir farklılık olacaktır. Dünya tarihine damgasını vurmuş bazı büyük isimlerin zamanın ötesindeki düşüncelerini biraz da kasvetli havaya yormak lazım. Eğer ortada bir kasvet yoksa melankolik ruh haline girebilmek bir o kadar zor. Puslu Britanya dünyaya Shakespeare ve Bacon gibi dahileri sunmuştu. Yaşanması zor Britanya’nın dünyaya ve kendi içinde yaşayan halkına verdiği en büyük yaşam sevinci belki de müziğidir. Özellikle 60 ve 70’li yıllarda çıkışa geçen özgürlükçü söylemleri içeren müziği..The Beatles’ından Pink Floyd’a, Deep Purple’dan Rainbow’a, David Bowie’den Thin Lizzy’e kadar..

1970’li yılların kendine has dinamikleri çekici gelir bazılarımıza. Özellikle Britanya açısından. İşçilerin haklarının peşine düşmesi, günümüzde bize hala çok çekici gelen liman işçilerinin kendine has dinamikleri, İngiltere’de çok büyük acılar çekmiş İrlandalıların mücadeleleri ve tüm bu mücadeleler, keşmekeşler yaşanırken onlarla paralel yoldan gelen Rock müzik olgusunun başkaldıran ve ezilen sınıfın yanında duran söylemleri pembe rüyalara götürmüştür bizleri.


Önemli bir dava peşinden koşturan dedektif Sam Tyler, kız arkadaşı bir katil tarafından ele geçirildiğinde şok yaşamaktadır. Biner arabaya ve basar gaza.. Döktüğü gözyaşlarıyla.. Durur otobanın ortasında bir anda. Çıkar dışarıya.. Tüm dünya durmuştur o an. Ve beklenmedik bir anda hızla ona çarpan bir arabayı görürüz. Yere kapaklanmıştır adamımız. Hayat ile ölüm arasında bir yerde sabitlenir.. Gözünü açtığında ise gördüğü bambaşka bir dünyadır. Geniş yakalı bağrı açık gömlek, İspanyol paça pantolon… 1973 Britanya’sında bulur kendisini Sam Tyler..

Spooks ve Hustle’ın yaratıcısı olan Kudos’un gerçekleştirdiği bir proje olan “Life On Mars” gizemli, polisiye, yer yer politik ve inanılmaz neşeli bir dizi. 1970’lerin canlılığına ışık tutan bir tarihsel proje tadında. Bazen bizleri düşündüren, siyasi çatlakların bam teline dokunan, yeri gelince bizi gülme krizlerine sokan ve 1970’lerin başkaldırışından izler barındıran. Dizinin bütünsel anlamdaki yüksek kalitesini geçtim, 1970’lerden bu yana politik, müzikal, toplumsal ve kuşak farklılıkları reaksiyonlarının nereden nereye geldiğini tartma konusunda müthiş dokumalar yapıyor. Dizinin müzikleri tek kelimeyle muhteşem. Tarihe damgasını vuran bir çok Rock parçasıyla kulaklarımızın pası silinmekle kalmıyor, dizide yer alan her karakterin kendine has özellikleriyle inanılmaz eğleniyoruz. O dönemde inanılmaz bir özgürlük ortamının olduğuna şahitlik ediyoruz. Dizi boyunca yakılıp durulan sigaralar, mideye boşaltılan viskilerin haddi hesabı yok. İşyerinizde çalışırken masanıza ayaklarınızı uzatarak, şefinizin karşısında elinizde puronuz, tüttürerek gevrek gevrek konuşmanız ilginç gelecektir günümüzde. Özgürlüklerimiz her geçen gün kısıtlanıyor sanki. Her geçen gün resmi hale dönüştürülen ve robotlaştırılan düzeneklerden farkımız kalmadı. Ne kadar robotlaştığımızı işte bu diziyi izlerken anlıyoruz.

Bu diziyi izlerken IRA sorunundan futbol holiganlığına, yozlaşmışlıktan işçi sınıfının haklarını koruma mücadelesine kadar bir çok şeye şahitlik ediyoruz. İrlandalıların neden dik kafalı göründüğün farkına daha yakından varabiliyorsunuz. İngiltere’nin göbeğinde yaşayanlar elini boka değdirmezken bu tür işler için İrlandalıları bok yoluna göndermeleri, İrlandalıların hayata tutunabilmek için yeter ki iş olsun mantığıyla hareket edip elini boka değdirirken, üstüne üstlük kendini beğenmiş, kibirli İngilizlerin hakkını yemesine dayanamaması güçlü bir anekdottur. Özellikle birinci sezonun 5. bölümünde Manchester United ve Manchester City taraftarları arasındaki husümet, tamamen futbol odaklı olan bölüm dillere destan. Futbolun hayat ile ne kadar iç içe olabileceği ve futbolun bizlere yüklediği gerçek anlamın farkına varabilmek noktasında nokta atışı dersler veren bir bölümdür. Kahramanımız Sam Tyler’ın, bölümün sonunda United’lı fanatikle giriştiği muhabbet müthiştir:

Sam: “Babamla futbola giderdim. United ve City taraftarları maça beraber yürürdü. Yan komşumuz, camına City bayrağı asardı. Çocuklar sokakta beraber oynardı. Kırmızı ve mavi. Ve sonra senin gibi insanlar geldi ve bunu bizden aldılar.”

Fanatik: “Bak, iyi bir kavga oyunun parçasıdır. Bu gurur. Takımınla gurur duymak, en iyisi olmak.”

Sam: “Hayır, değil! Bu nasıl başladığı ve sonra arttığı. Televizyonda ve basında çıkar ve sonra diğer kulüplerin taraftarları diğerlerini bastırmaya çalışır. Sonra da nefrete dönüşür. Artık futbolla ilgili yapacak bir şey kalmaz! Artık çete işidir. Ve senin gibi bok çuvalları ülkeyi dolaşır. Kimin daha çok belaya neden olacağına bakarlar! Sonra bir polis olarak aşırı tepki gösteriyoruz ve çitleri yükseltmek zorunda kaldık. Ve taraftarlara hayvan gibi davranıyoruz. Kıskaca alınmış, kırk, elli bin insan. Bir şeyler olduktan ne kadar zaman önce? Kötü bir şeyler olduktan ne kadar zaman önce vücutları uzatıyoruz? Sen bir United taraftarısın. Birini öldürdün.”

Fanatik: “Yanlış gitti. Ben onu sadece dövecektim.”

Sam: “Öldü. Bu benim. Bu sana ait değil. Bu bütün hafta çalışan ve cumartesi çocuklarını maça götüren ahlaklı insanlara ait. Colin Clay gibi insanlara ait.”



Zaman yolculuğunun en eğlenceli ve garip dengesizlikleriyle bizi garip bir transa sokan dizi, 2006 yılında başladı. İki sezon yayınlandı ve her sezonu birer saatlik 8 bölümden oluşuyordu. 2008 yılı versiyonunun bu diziyle kalite anlamında ilgisi yoktur.

Baş adamımız Sam Tyler, kurallara körü körüne bağlı, asla rüşvet almayan, inanılmaz insancıl ve naif bir dedektifken, bölümlerinin şefi olan Gene Hunt karakterini oynayan Philip Glenister ise öfke küpü oluşu, huysuzluğu, inanılmaz celallenmesi, gaz hali ve kontrolsüzlüğü ile gülme krizlerine sokuyor bizleri. Muazzam eğlenceli bir karakter ve Sam ile giriştikleri ters diyaloglar destan tadında. Çarpılmamak mümkün değil. İnanılmaz keyif veren LSD’den farksız bu dizi. Hem diyalogları, hem konusu ve hem de müzikleriyle. Hem de tarihsel gerçeklere dokunuşuyla. Özellikle bazı bölümler inanılmaz çarpıcı ve akıl dolu.

Peki bu dizinin adı neden Life On Mars?

Dizinin başında, kaza anında arabada çalan şarkı David Bowie’den Life on Mars’tır.. Ondan olsa gerek..

Bir çok dizi çılgınlar gibi izlenip değerlendirmelere tabii tutulurken, böyle harika bir dizi üzerine neden pek konuşulmamıştır, o da ayrı merak konusu..

9 Aralık 2010 Perşembe

Sonunu Göremeyen Diziler

(Bana Göre Dünyanın En İyisi: Six Feet Under)

Her yeni dizi, eğer kaliteli ve farklıysa yeni bir soluk, yeni bir hevestir. Büyük bir hevesle gömülürsünüz içine. Diziler sinemalardan farklıdır. Uzun soluklu oluşunun yarattığı farklılık söz konusudur. Uzun soluklu olmanın getirdiği bir aidiyet duygusu vardır. Kendinizden bazı parçaları görürsünüz. Gerçekleşen olaylar içinde kaybolursunuz. Bazı karakterlerle aranızda bir bağ oluşur. Daha doğrusu dizinin her yönüyle garip bir bağ kurarsınız. Bazen Dexter Morgan’sınız, bazen Gregory House, bazen Mick St. John gibi insancıl bir mahlukat, Dan Vasser gibi gizemli, Kyle gibi saf, Molly Caffrey gibi işkolik, Amiral Adama gibi babacan, Nate Fisher gibi gerçekçi ve yahut ilk sezonlarında olduğu gibi Dean gibi yavşak..

Böyle bir bağı nasıl kurarsınız? Bir dizinin içinde nasıl kaybolursunuz ve aidiyet bağı kurarsınız? Haftada bir bekleyerek bir dizi ile bağ kurmak elbet mümkün ama DVD oynatıcınızda tüm bölümleri sırayla izlediğinizde aldığınız keyif gibisi yoktur. Bu daha etkili bir yöntem. Kurduğunuz bağı iyice güçlendiriyorsunuz. Çok fazla dizi takip ediyorsanız, her hafta hepsini teker bölüm üzerinden izlemek tamamen dağılma sebebi. Hem kafa olarak hem de takibat anlamında. O yüzden hala devam eden dizilerin misal Caprica, Dexter, Fringe, House MD, Supernatural, SGU Stargate Universe, The Event, The Vampire Diaries vs gibi yeni sezonlarına veyahut devam eden sezonlarına hala göz atmamış bulunmaktayım. Elimde izlemek üzere 30-35 tane daha dizi olduğu için ve bunların çoğu bitmiş diziler olduğu için bu anlaşılabilir bir durum. Bitenlere yönelmen doğal.

Hani olur ya. Kurulursunuz rahatça. Başlarsınız izlemeye bir diziyi. Sarar sizi. Hoşunuza gider. DVD oynatıcınızda sırayla her bölümü izlemektesinizdir. Bölümler ilerledikçe sizi bütünüyle kapsar oyuncular, karakterler ve olaylar örgüsü. Hiç bitmesin istersiniz. Sanki farklı bir hayat algılaması oluşturmuşsunuzdur. Bir gerçek dünya vardır, bir de fantezi dünyası. Bu fantezi dünyası sizi günlük yaşamın yoruculuğundan uzaklaştırır. Bir umut aşılar. Bazen öfke.. Bazen derinden gelen bir duygu.

İçinizde sürekli yinelenip duran derin bir ses:

Bitmesin..
Bitmesin..
Bitmesin..

Ama biter. Gün gelir biter. Yarattığınız fantezi dünyasının bir parçası kopup gitmiştir kutsal dünyanızdan. İçiniz çoraklaşır o an. Üzülürsünüz. Sizin için önemli olan insanları toprağa vermişsinizdir sanki. Rahatsız edicidir. Ya bir de bu diziler sonunu görmeden bitmişse? İşte bu oldukça sinir bozucu.

Özellikle 2000’li yıllardan itibaren oldukça farklı konulara yönelen ve bu yönüyle büyük paralara ve yapımlara ihtiyaç duyan dizilerin sayısında büyük bir artış söz konusu. Fantastik, korku, gizem ve bilim kurgu öğelerinin üst seviyede olduğu diziler gerçekten çok pahalı yapımlar. En çok dikkat çeken diziler de genelde bu türden diziler olabiliyor. Dikkat çekmeleri doğal. Kullanılan yüksek bir teknoloji söz konusu ve bu durum her zaman para demek. Hem de çuvalla para..

Bahsettiğimiz bu dönemlerde nice diziler yayınlandı. Bir çoğu ikinci sezonlarını göremeden çat diye bitirildi. Bu dizileri aradan geçen birkaç yıl sonra izleyen bizler hayıflanıp durduk. Ya da bazıları ülkemizdeki bazı kanallarda yayınlanırken bir anda biten dizilere hayıflandık. Ve neden bittiklerini sorgulayıp durduk. Öyle ya, gerçekten çok güzel dizilerdi. Çok kalitelilerdi. İçi dolu dizilerdi. Saçma sapan onca dizi dururken neden bu diziler çöpe atılmıştı? Sinir bile yaptık. Neden ama? Neden biterler anlamsız bir şekilde.

Cevap çok ama çok basit. İsterseniz dünyanın en kaliteli dizisini yapın. İsterse çok fazla sayıda izleyeni olmasa bile inanılmaz kemik ve fanatik hayranlara sahip olsun. Her şeyin nedeni çok basit: Kapitalizm.. Para.. Reklam..

Bu dizileri finanse edenler insanlara bir şeyler vermeyi, bir şeyler göstermeyi, bazı dersler vermeyi düşünmüyordur bile. Yönetmenler ve oyuncular belki bazı mesajlar vermek ister ama o dizilerin mali gücünü elinde tutanlar için asıl gerçek çok farklı. Onlar yatırdıkları paranın çok daha fazlasının dönmesini beklerler. Başa baş gitmeyi bile düşünmezler. Eğer izleyici kitlen yeterli değilse, izlenme oranı düşükse ve bu durum mali anlamda zarara uğramanıza sebep oluyorsa, yatırdığınız para size fazlasıyla geri dönmüyorsa tamamen kapitalist bir ruh ile işini yapan para babası, izleyicinin, en fanatik izleyicinin göz yaşını bile dikkate almadan kilidi vurur hemen diziye.

Bu noktada dizilerin yayınlandığı ülkedeki izleyici profilini de sorgulamak lazım. O kadar kaliteli dizileri nasıl olur da takip etmezler değil mi? Herkes sizin gibi düşünmez ki ama! Bize aptalca gelebilecek şeyler onlara muazzam geliyordur. Hayatı sorgulayıcı dizilerdense seksist öğelerin baskın olduğu saçmalıkları seviyorlardır belki de. Daha Irak’ın bile nerede olduğunu bilmeyen bir halkın akıl düzeyi ile uğraşacak değilim. Hal buyken gerçekten içi dolu bazı dizileri neden takip etmediklerini sorgulamak gülünç olur.

Eski dönemlerde ve özellikle son dönemlerde izleyip sonunu göremeyen bazı diziler söz konusu. Birkaç tanesini burada dikkate alıyorum. Bu dizilere başlamak isteyenler sonunu göremeyeceklerinden de emin olsunlar isterim..

KYLE XY

Garip bir dizidir gerçekten. Bazı yönleriyle Amerikan yaşamının ve Amerikan aile yapısının kutsallığı örgüsünü gözlerimizin içine sokadururken, bir yandan da inanılmaz bir insancıllığa dokundurması ve bilimkurgu/aile dizisi tarzında görünse bile bizleri duygusallığıyla gözyaşlarına boğması ilgi çekicidir. Süt gibi tüysüz, göbek deliği olmayan bir gencimiz kendisini ormanda bulur. Ne adını bilir, ne de geçmişini. Konuşmak bile konuşamaz. Bir bebekten farksızdır. Koruyucu bir aileye verilen Kyle, bir çok özel yeteneğe sahiptir. Zaten iki çocuğa sahip olan Amerikan ailesinin, bir deney ürünü olan ve küvette uyuyabilen Kyle için bir çok şey yapması, kendi öz evlatlarından ayırt etmemesi ve gerçekleşen olaylar silsilesi ilginçtir. Garip yeteneklere sahip olan Kyle’ın aşk macerası da komiktir. Her şeye rağmen, özellikle ilk sezonu itibariyle en sevdiğim dizilerdendir. Az gözyaşı dökmedim bazı sahnelerde.. Amanda denen zerzevat beni az uyuz etmemiştir. Üçüncü sezonunda çat diye bitirilmiştir. Koskoca üç sezon dayandınız, bir sezon daha mı dayanamadınız!

MOONLIGHT


Dört yaşındaki bir kızı kurtardıktan sonra tamamen farklı bir hayat yörüngesine giren, oldukça insancıl, yardımsever bir hal alan vampir ve özel dedektif Mick St. John’un hikayesi. 85 yaşında olup 30’lu yaşlarında görünen karizmatik bir kahraman. Eğer, dört yaşındaki ufak kızı, 33 yıldır evli olduğu vampir eşi kaçırmışsa ve onu öldürerek kurtarmışsa daha da ilginç. Dört yaşındaki kız büyür, kocaman, çok güzel bir muhabir olur Beth Turner adında. Yolu Mick St. John ile kesişir. Bir çok cinayeti birlikte aydınlatmaya başlarken, zamanla geçmiş kaderin gerçekliği de aydınlanır. Beth anlar ki, Mick St. John onun koruyucu meleğidir ve onun sırlarını paylaşmaya başlar. Bu dizide beni en çok vuran nokta ise Marcel Proust’un Remembrance of Things Past kitabının gözlerimize sık sık sokulduğu bir bölümdür. 16 bölüm ile sonlandırılmış çok eğlenceli ve sürükleyici bir dizi daha.

THRESHOLD


Okyanusun ortasında bulunan gemideki mürettebatın gezegen dışı, 4-5 boyutlu, sürekli şekil değiştiren bir cismi görmeleriyle başlıyor dizi. Bu cisim gezegen dışı olduğu için hükümet, bu tür zor durumlarda yol haritasını önceden çizmiş olan Molly Caffrey’i göreve çağırarak Threshold planını devreye sokuyor. İlgili şekli gören ve ilgili şeklin sesini duyan insanlara bir hal olmaktadır. Bazıları bu duruma dayanamayıp deforme olup yüzleri patlarken, bazıları inanılmaz güçlü insanlar haline gelir. Sanki uzaylıların elinden evrim geçiriyordur insanoğlu. Hemen hemen her bölümüyle beni benden almış oldukça kaliteli bir diziydi. Her bölüm özene bezene hazırlanmışken, üstünde oldukça iyice çalışılmışken, bazı bölümleri tam anlamıyla tırstırırken zevksiz Amerikalıların gazabına uğramış güzel dizilerden biri olması üzücü. Sadece 13 bölüm dayanabildi.

JOURNEYMAN


Rome dizisinin Lucius’u Kevin McKidd’i bilirsiniz değil mi? Bu adamımız Dan Vasser adında bir gazetecidir. Bir gün işe giderken garip bir dalga onu günümüz dünyasından alır. Bayılan adamımız kendine geldiğinde şoka uğrar. Çünkü uyandığında geçmiştedir. Anlar ki, geçmişe gitmesinin bir nedeni vardır. Bazı insanları kurtarmak zorundadır. Onları kurtarması muhtemel geleceği daha güzel yapacaktır. Dan’imiz yeni görevini ailesine anlatmakta zorluk çekse bile her bölümüyle bizi beraberinde sürükleyerek kahramanlığına devam eder. Eğlencenin ve güçlü bir kurgunun kanatları altında süzülürken 13. bölümde beysbol sopasını kafamıza indirirler. Evet, günümüzdeyiz. Katledilen başka bir dizi daha..

SURVIVORS


2008 yılında işe başlayan Survivors, 1975’te yayınlanan bir dizinin tekrarıdır. Dünyayı virüs salgını esir alır ve dünya nüfusunun neredeyse %99’u ölür. Geriye minik bir insan kitlesi kalır. Bu insanların yeni yaşam koşullarına alışabilmeleri ve aç kalmamak için gerekirse öldürmek zorunda oluşları kolay bir şey olmasa gerek. Britanya kırsallarında geçen dizi, özellikle birbirine bağlı olan ve bir aile olmayı başaran bazı hayatta kalanların merkezinde ilerleyerek bizlere büyük bir keyif verir. İlk sezonu 2008 yılında 6 bölüm olarak yayınlandı. İkinci sezonu ise yine altı bölüm olarak içinde bulunduğumuz yılın Ocak ve Şubat ayında yayınlandı. Her bölüm 1,5 saattir. Devamı gelecek midir bilinmez! Beni gerçekten saran bir dizidir. Umarım devamı gelir.

SURFACE


Okyanus merkezli bir dizi deyip geçmemek lazım. Eğer ki okyanusta balinadan bile büyük garip bir yaratık peydalanmışsa.. Elektrikliyse.. Magmada bile yaşıyorsa.. Denizleri ısıtıyorsa. Asıl gücünü elektrikten alıyorsa. Vücut salgısı inanılmaz bir iyileştirme gücüne sahipse. İnanılmaz bir şekilde ürüyorsa ve tüm dünya bundan habersizse. Bunun farkında olanlar bir deniz biyologu olan Laura Daughtery ile kardeşini yaratığa kaptıran sıradan bir vatandaş olan Rich Connely ise.. Bir de o yaratığın yumurtasını bulup onu evcilleştiren Miles isimli veledin başından gerçekten ilginç olaylar geçiyorsa hevesle yumuluyorsunuz diziye. Her bölümle bir sır perdesi aralanıyor. Beklenmedik komplimanların içinde buluyorsunuz kendinizi. Ta ki 15. bölüme kadar.. Sonrası sonunu görememek..

THE 4400


20. yüzyılın belli dönemlerinde, insanlar gökyüzünden gelen güçlü bir ışık tarafından alınmışlardır. Alınan kişiler 1940’lı yıllarda yaşayan 8 yaşında bir kız çocuğu, 1970’li yıllarda yaşayan yaşlı bir adam ya da 1980’li yıllarda yaşayan genç biri olabilmektedir. Bir gün ormanlık bir gölün üzerine devasa bir ışık topu gelir. Tüm dünya nefesini tutmuş izlemektedir. Işık topu gözden kaybolduğunda göl kenarında yüzyıl boyunca kaçırılmış olan insanları görürüz: 4400 kişi! İşin ilginç tarafı, 1940 yılında kaçırılıp 2004 yılında bırakılmış biri belki 64 yıl daha yaşlı olmalıdır ya da 64 yılı yaşamış olmalıdır. Ama öyle değildir. 4400 insan için birkaç saniyelik zaman kaybı söz konusudur. Aradan zaman geçtikçe görürüz ki her bir elemanın kendine özgü özel gücü vardır, tele kinetikten iyileştirme gücüne, düşünceleri duyabilmekten bukalemun gibi görüntü değiştirebilmeye kadar. 4 sezon boyunca yayınlanan bu dizinin sonunu göremeden bitmesi dünya genelinde olumsuz karşılanmıştır; bir ve ikinci sezonunda müthiş işler çıkaran dizi, özellikle dördüncü sezonunda bayağı sıçsa da!

THE DRESDEN FILES


Jim Butcher’ın aynı isimli, ünlü ve oldukça yaratıcı olan dedektiflik kitabından yola çıkan dizinin kitap kadar etkili olmadığını kabul edebilirim. Bir büyücü olan Harry Dresden’ın ilginç ve paranormal olaylar olduğunda Chicago Polis Departmanı’na sözde danışmanlık yaparak olayları çözümlendirdiği, eğlenceli bir diziydi. Çok kaliteli olmasa bile izlemesi gayet hoştu. İzlerken bayağı gülümsediğimi hatırlıyorum. Yapımcısı da Nicolas Cage’di. Sadece 13 bölüm dayanabildi.

JERICHO


Jericho kasabası güzel bir kasabadır. Ufak bir kasabadır. Bir gün Jericho halkı, orada, çok uzak bir köyde, orası bizim köyümüzdür köyünde, çok çok uzakta mantar bulutlarını görür. Yakın civara nükleer bomba düştüğünü sanarlar. Ama sanılanın aksine tüm dünya nükleer bomba yemiştir ve hayatta kalma şartları zorlaşmıştır. Survivors’dan öte, burada kasaba halkının dayanışmasından dem vurabiliriz. Tabii hükümetin pis işler peşinde olduğunu en yakın zamanda anlayabilmek zor olmasa gerek. Bu dizinin ilginç bir özelliği vardı. İlk sezonu 22 bölüm olarak yayınlanan diziden bir açıklama gelmişti, devamı gelmeyecek diye. Fanlar o kadar bastırdı ki, dayanamadılar ve geri döndüler ikinci sezonuyla. Ama ikinci sezon kısa ömürlü oldu. Yedi bölümcük kadar! Biz de mal gibi kala kaldık!

26 Kasım 2010 Cuma

Blackbird, Ruh Hastası, Benlik ve Hayvanlık


Uzun zamandır uzak kaldım blogtan. Hayat kolay değil gerçekten. Her geçen zaman büyüyen bir şirkette çok yetkili bir kişi olunca, şirket büyümesi adı altında atılan her adım sırtınıza ekstradan bir yük bindiriyor. Her geçen zaman işler büyürken, çalışan kişi sayısı aynı kalınca, iş yoğunluğu iyice artmış oluyor. Bir yandan evi çekip çevirmekti, 20 yıldır hasta olan anneyle ilgilenmekti, 1,5 yıldır abi ve yeğenimle ilgilenmekti, üniversiteye giden kız kardeşime yardımcı olmaktı derken, hayat alıp götürüyor bizleri. İş hayatına başladığımdan beri sürekli fedakarlıklar yapıyor, ellerimin çok açık olmasından dolayı belki de geleceğimi rehin veriyorum ama insanoğlunun sahip olduğu şu vicdan var ya şu vicdan, işte bu her şeyi öyle değiştiriyor ki! 34 yaşını çoktan tamamlamışken hayatı hala tek başıma taşıyor oluşumun iç yüzünde bir çok sebep yatıyor. Kafa kağıdımda bekar yazıyor belki ama bir babadan farksız görüyorum kendimi. Baba olmak için illa çocuk sahibi olmak gerekmiyor. Bunca şeyle savaşırken bazen uzak kalıyoruz işte.

Hayata depresif bakan biri olmasam da bazen geleceği düşündüğümde sinirlendiğim oluyor. Karadenizli oluşumun o sinirli ve inatçı yapısı ruhumu kasıp kavuruyor. Gün geliyor, bazen anneme bile dalmak istiyorum, ama gün geliyor, beni öfke bombası haline çeviren insanların düştüğünü, zorda kaldığını, hayatın acımasız kollarına serildiğini gördüğümde dayanamıyordum da. Elimi uzatmazsam bu hayatı boşuna yaşıyormuşum gibi hissedeceğimi düşünüyorum. Yukarıda eğer Allah diye bir şey varsa ki, var, yaşanan onca mücadeleye, dağıtılan onca paraya, rehin edilen önemli bir geleceğe rağmen hiç parasız kaldığımı hatırlamıyorum. Sanki yukarıdan bir güç önümdeki yolu yürümem için görünmez elini uzatıyor. Yürü aslanım diyor. Bazı şeyler karşılıksız kalmıyor. Buna en büyük kanıt hayatımdır.


Bundan 6 ay öncesine kadar, daha doğrusu 6 ay önce işitme cihazını alıncaya kadar çok sessiz bir dünyada yaşadığımı ve cihazı takar takmaz bu dünyanın çok gürültülü olduğunu, yaşanacak bir yer olmadığını paylaştığım bir yazı olmuştu. Dile kolay, 34 yıl boyunca öyle bir dünya içinde kaybolmuşsunuz ki, o dünya size normal geliyordu. Meğer o dünya çok sessiz bir dünyaydı. Seslerden yalıtılmış bir dünya. İnsanları pek işitememek, dudak okumayı alışkanlık haline getirmek, zeka ve gözlemlerle bazı şeylerin üstesinden gelmek bana sıradan gelirken, bu cihazı kullanmamla birlikte bu hayatın üstesinden nasıl gelebildiğimi sorguluyorum. İşitme cihazı için başvurduğumda doktorun “sen bunca yıldır bu işitme gücüyle nasıl yaşayabildin, okulunda nasıl başarılı olabildin, işinde nasıl bu kadar başarılı olabildin, bu hayatın üstesinden nasıl gelebildin?” söylemini anlayamamıştım. Şimdi o kadar iyi anlayabiliyorum ki. Dile kolay işitme gücümün yarısından fazlasını kaybetmiştim. Misal banyoda tazyikli suyu kovaya doldururken çıkan ses muazzam bir sesmiş. Halbuki ben öyle hafif ve zoraki duyulan bir ses duyuyordum ki! Meğer devasa bir gürültüymüş!

Her şey bana normal geliyordu. Kendi kabında mutlu bir yaşam. Ufak şeylerle mutlu olan. Hayatta hiç fazlasını istemeyen.. Ekstrem şeylere hiç niyetlenmeyen. İhtiyaç bile duymayan. Bu hayattan zevk alan ve bir çok doyuma çoktan ulaşan. Bu haliyle mutlu olan. Şu an bakıyorum da, inanılır gibi değil. Artık işitme cihazını çıkardığımda insanları anlayamıyorum bile. Çünkü alışıyor insan cihaza. Kendisini ona göre ayarlıyor. Cihazı almamışken, bana bir şey dendiğinde direkt insanların dudaklarına kenetleniyor, konsantre oluyordum ne dediklerini anlayabilmek için. Şimdi öyle mi? Midelerinden gelen gurultuları bile duyuyorum. Konsantre olmaya gerek bile duymuyorum. Cihazı çıkarınca da haliyle insanları anlamamaya başlıyorum.

Düşündüm bir an. Gerçekten bu kulaklarla bunca yıl nasıl yaşamışım? Üniversiteyi nasıl başarı derecesiyle bitirmişim? İş hayatımda nasıl bu kadar yükselebilmişim? Zannedersem her şeyin nedeni, bu eksikliğin yarattığı etkenler sonucunda müthiş bir gözlem gücüne sahip olmak ve garip bir zeka taşımak. Hocalar dersi anlatırken onların bir çok kelamını duymazken nasıl başarılı olabilir bir insan? Haliyle ilgili söylemlere dair kaynakları bizzat kendin öğrenerek, kendini geliştirerek, hocadan değil, kendinden öğrenerek. O yüzdendir ki, hangi işe el attıysam bana inanılmaz basit ve kolay gelmiştir. Bir insan her şeyi kendi çözümlemeye alıştırınca, ipucu olarak gösterilen bir iki öğe bile yetiyor, konunun bütününü anlamaya.

7 aydır birlikte çalıştığım iş arkadaşım, ki bayağı iş deneyimine sahip mali müşavir ve finansçıdır, bendeki konsantrasyonu, söylenen her şeyi bir çırpıda anlamamı, bazı şeyleri çok kolay bir şekilde halletmem gibi konuları daha önce hiç kimsede görmediğini söyleyip duruyor. Neden acaba? Bence hayattaki bazı eksiklikler bir kayıp değil, bir kazanç! Bizi daha fazla yücelten, insan ötesine gitmeye zorlayan gizli bir güç! Eğer ağır işitme kusurum olmasaydı, belki sıradan bir profile, zekaya ve gözlem bilincine sahip olup çıkabilirdim. İnsan ruhu ve bünyesi öyle bir şey ki, kendisini her türlü zorluğu adapte ediyor ve bazen ilgili kusurlar kişiyi özel yapabiliyor. Gzleri görmeyen bir insanoğlunun, bir çok şeyi dünyayı görenlerden çok daha iyi görmesi ve hissetmesi gibi.

Bu hayattan fazla bir beklentim yok. Şunu, şunu, şunları yapmalıyım, şunları başarmalıyım gibi hırsım söz konusu bile değil. Aylar boyunca bir kitap yazıp, onu bastırmak için kılımı bile kıpırdatmayacak bir ruh haline de sahibim öte yandan. Bazı şeyler bana zor gelirken, diğer insanlara çok zor gelen şeyler de bana sıradan gelebiliyor. Bir çok insan için bazı hayaller vardır. Dünyayı gezmek, en ekstrem işleri yapmak, en akla gelmedik şeyleri yapabilmek, zemzem kuyusuna işeyebilmek gibi. Bunların hiçbiri umurumda bile değil. Bundan yıllar önce, üniversiteye giderken basit bir isteğim vardı. İş hayatına atıldığımda özgür bir ortamda olabilmek, istediğim gibi giyinebilmek, resmiyetten uzak olabilmek, hayat görüşümü olduğu gibi yaşayabilmek gibi. Yat, kat sahibi olmak, zengin olmak, paranın dibine vurmak gibi düşünceler umurumda bile değildi. 11 yıldır çalışıyorum ve istediğim her şey gerçek şu anda. Bu bile yetiyor bana.


Kendime ait odamda her türlü mutlu olacağımı biliyordum. Öyleyim de. Kendime ait bir ev.. Kendime ait bir oda. O odada bu hayata dair istediği her şeye sahip olan bir benlik. Sinemasını en enfes ortamda izlesin, müziğini en akustik bir dolulukta dinleyebilsin, istediği her kitabı elde edip okuyabilsin, istediği gibi hayatının keyfini sürebilsin başka bir şey istemez. İstemiyor da.. Belki de “bu hayatta sen neleri başardın ki?” diye sorsalar söyleyecek çok şeyimin oluşundandır. Günümüzde insanlar sadece kendilerini düşünürken, her geçen zaman ilerleyecek hastalığıma rağmen diğer insanları kendimden fazla dikkate alışımdır. Onların her daim elinden tutuşumdur. Sorumluluğumun olmadığı insanların yıllardır rızkını, sıcak suyunu, harçlığını verişimdir. Ama tüm bunlara rağmen hiç kimseye de ihtiyaç duymayışımdır. Ne bir sevgiliye, ne bir arkadaşa, ne de bir eşe. Bu hayatı hep tek başıma karşıladım ve öyle de devam edecek edeceği kadar. Ne bir sevgili ihtiyacı duyumsuyorum, ne de evlenme. Hayatımın bulandırılması hoşuma gitmediğindendir. Çünkü bu paklığın içine girenler bazen öyle bulandırıyorlar ki hayatı, inattı, dengesizlikti, nazdı, çekilir gibi olmuyor bir çok ağır gerçekliği göz önüne aldığınızda. Belki de bunları yaşayıp hissettiğiniz an, gerçekten de büyüdüğünüz andır.


Evet, ben ruh hastası bir hayvanım galiba. Hayatımın en güzel zevklerinden biri sinema ve dizilerdir ya.. Bundan 1,5 ay önce aldığım 1,5 terabyte’lık harici harddiske 1,5 ayda indirip yüklediğim sinema ve dizileri düşününce, öyle de olmalıyım. Hele ki koskocaman harddiskte sadece 200GB’cık bir alan kalmışsa. Eğer 1,5 ayda 775 tane sinema, 45 tane dizi indirmişsen manyaksındır. Bir haftalık bayram tatili sağolsun! Ama onları izlerken inanılmaz mutlu ve huzurlu oluyorum. Ne yapayım? Kendimi huzurdan ve mutluluktan men mi edeyim? Nirvana’ya ulaşmak gibi bir duygu bu. Bunlar mutluluk için yetiyor. Hangi dizileri indirdiğim sorusuna verilecek cevap, dizileri yakından takip eden ve başka dizileri takip etmek isteyenler için önemli bir bilgi olabilir.

Şu an hala devam eden dizilerden sahip olduklarım şunlar: Bones, Caprica, Castle, Dexter, Fringe, Haven, House MD, Misfits, Nikita, Sanctuary, SGU Stargate Universe, Supernatural, The Event, The Vampire Diaries, Weeds, Entourage, Eureka, True Blood, Heroes, Legend of the Seeker, Spartacus: Blood and Sand..

Bir de çoktan tedavülden kalkmış, yayınlanmayan ya da iptal edilen diziler olup indirdiklerim var. Bunların bazıları ülkemizde hiç yayınlanmadığı için mecburen indirmek zorunda kaldım. Bu diziler: Dead Set, Firefly, Nightmares and Dreams, Taken, The 4400, Angel, Angels In America, Buffy, Carnivale, Dark Angel, Deadwood, Dollhouse, Hex, Invasion, John Adams, Journeyman, Life On Mars, Monk, Moonlight, Night Stalker, Smile Again, Surface, Survivors, The Dresden Files, Threshold, Torchwood ve Tru Calling..

Tabii daha önce izlenip bu listede yer almayan bir çok dizi de cabası.. Zamanı gelince bu dizileri izledikten sonra belki onlara dair yazı yazabilirim. Gerekli ilhamı bulursam tabii..


Bir de müzik konusu var tabii ki. Hayatımın en büyük anlamlarından. Beni bu hayatta en çok güçlü kılan mistik bir adrenalin, doğal bir vitamin deposu.. Kulaklarımdan içeriye zerk ettiğimde kendimi çok farklı bir dünyada hissettiğim ve hiçbir şeyin beni bu kadar mutlu edemeyeceği bir dünya. Hayatımın en özel gruplarından biri olan Atheist, uzun yıllar önce dağılmış bir gruptu. Yayınladıkları üç albüm ile kendi türünün en dahi ve arıza işlerinden birine imza atmışlardı. Bu dünyadan değillerdi. Zamanın çok ötesinde bir müzikti yaptıkları. Grubun lideri Kelly Shaefer ki kendisiyle bundan 4-5 yıl önce Atheist’in tekrar bir araya gelmesi gerektiği konusunda çok konuşmuştum, muhakkak dönmeleri gerektiğini salıvermiştim, ne hikmettir ki ruh hastası ve arıza bir progressive grubu olan Gnostic’ten Steve Flynn, Chris Baker ve Jonathan Thompson’ı yanına katarak 8 Kasım’da Jupiter albümünü yayınladılar. Hala dinliyor olmama rağmen şarkıları kafamda hala oturtamamış durumdayım. Ruh hastası bir işe imza attılar ama bir Unquestionable Presence değil!

Asıl konu da o değil ama. Müzik yaşantımda yaşadığım an itibariyle çok merkeze aldığım ve haftalar boyu sürekli onların işlerini dinlediğim gruplar ve eserler olmuştur. Textures gibi, Nevermore gibi, Paradise Lost gibi. Bu aralar en çok kulak kabarttığım grup ise Alter Bridge. Bu grubu her ne kadar Creed devamı gibi görseler de alakaları bile yok. Çok yetenekli bir grup. Haddinden fazla yetenekli bir grup! Dünyanın en iyi gitarist ve söz/şarkı yazarlarından biri olan Mark Tremonti gibi bir ismi barındırıyorlar. Myles Kennedy gibi muazzam ötesi bir vokalist ve söz/şarkı yazarlarından birine sahipler. Myles’ın sesi ile bu evrenden uzaklaştığımı, bazı noktalarda o muhteşem sesleri nasıl akıl ettiğini ve yarattığını düşünüyorum. Bu bir yetenek işi.

Bazı şarkılar vardır. Bir devrim niteliğindedir. O şarkı meydana geldiği an dünyada bazı sesler durur. Dünya artık çevresinde dönmez. Yanardağlar patlar. Gökyüzünü bir duman kaplar. Karanlık Ortaçağ Avrupa’sının rönesansı, medeniyete adım atacak olan dünyanın Roma’sı, felsefenin Immanuel Kant’ı gibi etkisi vardır. Bir grup en büyük eserini yaratır, üfler yerküreye ve müziğe aç kulaklara; atom bombasını bırakır ve geride toz parçacıkları kalır. Daha ötesine gidemezler. Muazzam bir sanat yaramış ve bir köşeye çekilmişsindir. Öyle bir tada sahiptir bazı parçalar. Tıpkı Alter Bridge’in Blackbird parçasında olduğu gibi. Eğer müzik diye bir şey varsa, müziğin ne kadar güçlü ve vurucu bir adrenalin, hormon olduğunu bu parçayla fazlasıyla anlıyoruz. Mükemmel sözler ve ölümcül bir solo gitar performansı. Ya vokal? Eşsiz..

Yazı da bayağı narsistçe kaçabilir ama uzun zamanların sessizliğine ve hayatın yoruculuğu, sorgulayıcılığına yorun onu da..

6 Eylül 2010 Pazartesi

The Arrivals: Sürekli Tüketmek, Akıl Kontrolü ve Köleleştirilen Bireyler


Şöyle oturup sakince beynimizi çalıştırdığımızda, günümüz çocuklarına verilen pop kültürünü düşünmeden edemiyor insan. Medya öyle bir güce sahip ki kendisine magazinlerle, popüler müzik ve en önemlisi televizyonlarla bağlı taze beyinleri nasıl etkin bir şekilde kontrol ettiğini anlayabiliriz. Beyninizi yıkamak için kaç milyon dolarların harcandığını görebilirsiniz. Bu akıl kontrolü yöntemi sizi çeşitli “hayat tarzları” ile yönlendirmeye çalışır. Tüketim yarışı yapan bir toplumu yaratıp varlığını sürdürmesini sağlıyor.

Yakıtı materyalizm olan, kontrol isteyen, yozlaşmayı seven, inanmaktan nefret eden! Neden?

Buna komplo bile denemez. Az çok akıl sahibi olan, hayatını ve doğruları sorgulayan, hayatın derin anlamlarını düşünen, okuyan, araştıran ve kendisine empoze edilmek istenen şeyleri aklıyla ret eden ve asıl doğruları yakalamaya çalışan insanlar bu tarz bir toplumun yaratılmak istendiğini bilir. Bu sistem ya da hükümet devirmenin ötesinde bir şeydir. İçinizdeki savaşı kazanmakla alakalıdır. Bu savaşta insanoğlu hem asker hem de savaş alanı oluyor.

Gerçek özgürlük nerededir? İçimizde.. Ruhumuzda.. Manevi yönümüzde ve aklımızda.. Dünyevi cazibelerde değil.. Sadece o zaman gerçek bir insan olmanın ve ışık olmanın ne demek olduğunu anlıyoruz. Mevcut sistemin bize yedirmeye çalıştığı şey karanlıktan başka ne olabilir ki?

Magazinlere, kliplere baktığınızda neler görürsünüz? Seks denen şeyin sürekli empoze edilmek istendiği, insanın iç dünyasında kalması gereken özel şeylerin yozlaştırılmış bir şekilde dimağlarımıza sokulmak istendiği, eğlence kisvesi altında sunulup aslında her türlü olumsuz aşırı düşüncelerin sıradan bir şeymiş gibi beyinlerimize sokulmak istendiğini görürsünüz.

Materyalizm ve iç mücadele çok zordur değil mi? Onlar olmadan kendisini anlamsız hissedecek milyonlarca insan vardır.


Bir Kızılderili reisi anlatır insanlarına:

Bir adam, tek başına oturuyordu. Hüzünlüydü. Bütün hayvanlar ona yaklaşıp şöyle demişler: “Seni böyle hüzünlü görmek hoşumuza gitmiyor. Ne istiyorsan onu getireceğiz.”

Adam: “iyi görebilmek istiyorum” dedi. Akbaba: “Benim yeteneğimi alabilirsin,” dedi.

Adam: “Güçlü olmak istiyorum” dedi. Jaguar şunu dedi: “Benim gibi güçlü olacaksın.”

Daha sonra adam “dünyanın gizemlerini öğrenmek istiyorum,” dedi. Yılan, “sana onları göstereceğim,” dedi.

Öbür hayvanlarla da bu böyle devam etmiş. Adam onların verebileceği bütün hediyelere sahip olduktan sonra oradan uzaklaşmış. Ondan sonra baykuş, öbür hayvanlara şunu demiş: “Adam artık bir çok şeyi biliyor ve bir çok şeyi yapabilecek kabiliyette.” Geyik şöyle konuştu: “Adam ihtiyaç duyduğu her şeye sahip! Şimdi hüznü son bulacaktır.”

Baykuş “hayır” dedi. “Adamın içinde bir delik gördüm. Asla doyuramayacağı bir açlık kadar derin. Bu onu, hüzünlü olmaya ve sürekli istemeye yöneltmektedir. Almaya ve toplamaya devam edecektir. Günün birinde dünya şunu söyleyene kadar: ‘Tükendim, sana verecek hiçbir şeyim kalmadı.’”

Dünya ve hayatımızdaki sınavımız bir nevi bu değil midir aslında?

Dünya üzerindeki görsellerimiz bu sistemin nasıl dünyevi zevklere odaklı çalıştığını ve sizi dünya illüzyonuna bağlamaya uğraştığını göz önüne sermiyor mu? Neden diye kendinize sormanız gerekmez mi? İnsanları iç dünyalarından, asıl özünden ve gerçek huzurundan ne kadar uzaklaştırırsanız, o kadar çok kukla yaratırsınız ve bu kuklalar sorgulamanın ne demek olduğunu bilmeksizin, hükümetler ve para babalarının her istediğini yaparak içi boş bir kabuğa mahkum kılınacaktır.

Dünya zevkleri.. Ve de hayatın anlamı? Dünya bir nevi hayaldir. Kötülük ise güzelliklerden uzaklaştırmak. “Dünya” sözcüğünün kelime kökünün anlamlarından biri “elde edilemeyecek üzümlere uzanmak”tır. Bu dünyanın doğasında vardır. Asla her şeyi elde edemezsiniz. Hep istersiniz ama her şeyi elde edemezsiniz. Aza kanaat etmeyi bilemezsiniz. Dünya her zaman elinizden kaçacaktır. İnsanoğlu altından bir dağa sahip olsa, ikincisini ister. Çevremize dönüp baktığımızda yerküredeki insanlar neyin peşinde koşuyor?

Para? Haksız bir şekilde elde edebileceği kazanç? Alın terinden uzak rahatlığı elde etmek? Pahalı bir araba? Mükemmel bir ev? Uyuşturucu? Sürekli şehvet peşinde koşturmak?


Aralıksız bir şekilde neyin gerçek olduğunu bize söyleyen bir şey var! Dünya gezegenindeki en başarılı hipnozcu, odanın köşesindeki tahta ya da plastik bir kutudur. Milyonlarca kişi izler onu. Çünkü yüzde üçünüzden azı kitap okuyor. Yüzde on beşinizden azı gazete okuyor. Bildiğiniz tek gerçek bu tüpten çıkıyor. Şu anda bu tüpten çıkmayan bir şeyi bilmeyen bir nesil var. Bu tüp Başkanları, pop starlarını, yıldızları yapar ya da yok eder. Bu tüp, inançsız dünyadaki en güçlü lanet kuvvettir.

Peki bu televizyon yanlış kişilerin eline düşerse ne olurdu acaba? Dünyadaki en büyük 12. şirket inançsız dünyanın en büyük propaganda gücünü kontrol ediyorsa, kim bilir ne saçmalıkları haber olarak yayınlanacaktır. Televizyon gerçek değildir. Televizyon bir sirktir; karnaval, gezgin cambazlar, hikaye anlatıcılar, dansçılar, şarkıcılar, ucubeler, aslan terbiyecileridir. Televizyon öldürür.

Yerküredeki en önemli sektörler kimlerin elinde iyi düşünün? En büyük şirketler, en büyük finans merkezleri, en büyük medya sektörleri, sinema sektörü? Bu şirketlerin asıl yöneticilerinin iç yüzüne girerseniz, politikacıları bile ceplerine sokan, yeni dünya düzenini oluşturmak isteyen ve bu uğurda önemli mesafe kat etmiş şeytan kılıklı pislikleri göreceksiniz. Milyarlarca dolar paraya hükmediyorlar. Dünyayı sömürüyorlar. Her şeyi sadece kâr için de yapmıyorlar. Düşünen bir toplum istemiyorlar. Onlar İlluminati. Yeni Dünya Düzeni kurucuları.

Şeytan ve Deccal kavramları tüm inanç ve toplumlarda yüzyıllardır yer eden bir kavram. Hepsinde var. Onları daha çok cismanî olarak düşünürüz. Asıl gerçek bu değil ama. Onlar tek bir varlıktan ziyade kötülüğün, karanlığın bütünüdür. Günümüzün firavunlarını, Deccal'in gelişini, insanların bir enerjiden ibaret olup dikilen binalarla, o binalardan yayılan olumsuz enerjilerle ruh hallerini sömürebileceğinizi, UFO denen şeyin kasıtlı olarak yaratılmış bir şey olduğunu, onlarca yıldır sömürünün planlı ve sistematik bir şekilde uygulandığını, Hollywood’un ne gibi şeytani düşünceleri çaktırmadan ve açık bir şekilde empoze ettiğini, Madonna, Britney Spears, Christina Aguilera gibi popüler isimlerin Illuminati temellerini nasıl çaktırmadan dikte ettiklerini, çocukların gözlerine sunulan bir çok çizgi filmde bu düşünce temelinin nasıl akıl kontrolüyle yedirildiğini, bazı sinemalarda aklınızı nasıl rehin aldıklarını, müthiş kanıtlarla görmek ister misiniz?

Eminim ki, bir çoğunuz bunları hep biliyoruz deyip Zeitgeist’den dem vurur. Özgür düşünceyi sistematik bir şekilde yok eden ve bizleri köleleştirmeye çalışan sistemin varlığını biliyoruz. Ama bunu nasıl ayrıntılı bir şekilde yaptıklarını, bir çok arma ve sembolün ne anlama geldiğini, karanlığın nasıl üstün kılındığını ve ışığın yok edildiğini müthiş kanıtlarla görmek istiyorsanız, Amerika’da medya ve sinemanın içine casus gibi sızıp bir çok pisliğe şahitlik etmiş bazı Amerikalı gençlerin yayınladıkları The Arrivals isimli belgeseli edinip izlemenizi salık veririm. Tam 50 bölümden oluşan bu belgeselin her bölümü yaklaşık 10 dakika ve bu çocukların başlarına gelmeyen kalmadı. Çünkü doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar. Ama bilinçlendirdikleri tek zihin bile onlar için çekilen tüm cefalara bedeldi. Çünkü bu belgesel Zeitgeist'in çok daha ötesinde ve daha kompleks..

16 Haziran 2010 Çarşamba

Hastan Olayım Senin Gregory House


Bilmem kaç yıllık sinema ve dizi dünyasının nice unutulmaz oyuncuları ve karakterleri olmuştur; kalbimizin ta orta noktasına kadar nüfuz eden. O karakterlerle sadece eğlenmez, hallerinden etkilenmez, hayallere dalmazsınız. Aynı zamanda onların ruhlarında kendinizi bulursunuz. Birçok karakteri unutmak mümkün mü? Ya kendi açımdan?

Ne zaman oyunculuk desem aklıma hep Baba filmi gelir. Marlon Brando, Al Pacino, Robert De Niro’nun muazzam oyunculukları.. Bu filmin her karesi beni acayip etkilemiştir. Özellikle oyunculukları. Marlon Brando’nun “benim arkadaşım olmanı istiyorum” lafı bile dizlerimizi titretmeye yetmekteydi. Keza Clint Eastwood’un oyunculuğu için elimizden şapka çıkarmaktan başka bir şey gelmez.

Öte yandan bir de diziler vardır, bizleri aidiyet duygusu ile kendilerine bağlayan. İzlediğim bir çok dizi vardır. Bir de aralarında çok fazla etkilendiklerim ve karakterlerine özellikle gömüldüklerim. Battlestar Galactica’nın Amiral Adama’sı, SFU’nun Nate Fisher’ı, Babylon 5’ın Kaptan John Sheridan’ı diye bu liste pek uzun olmaksızın ilerler. Ama bir de dizi dünyasında bunların hepsini bastıran bir isim vardır. Adamımdır ve hastası olasım gelmektedir. O da House MD dizisindeki muazzam karakter Gregory House’dan başkası değildir.

Yıllar boyu onca dizi izledim ama bir karakterin bu kadar öne çıktığına fazla şahitlik etmemiştim. Bazı karakterlerin çok öne çıktığı çok dizi vardır muhakkak ama kendi bakış açımca hiçbiri Gregory House kadar tokat atarcasına şiddetli ve baskın olmamıştır. 1959 yılında İngiltere Oxford’da doğan Hugh Laurie’nin canlandırdığı bu karakter bana göre dizi dünyasının en dikkat çekici karakterlerinden biri. Muazzam bir oyunculuk, müthiş replikler, çok iyi diyaloglar, acımasız gibi görünen bir ruh hali, minicik mimikleri ile dahi bizi gülme krizlerine sokan müthiş bir karakter.


Gregory House hakkında neler söylenebilir, normal olmayan şeyler haricinde? Gregory House, birkaç yıl öncesinde sağ ayağından operasyon geçirip bazı bacak kaslarının ölmesi sonucunda bastona muhtaç kalmış, topallayarak yürüyen bir doktordur. Ama kendisine sıradan bir doktor denemez. Belki de dünyanın görebileceği en mükemmel teşhis koyan doktorlarından biridir. Normal değildir adamımız. Kurallara asla uymaz. Önlük giymez. Hastanede spor ayakkabı, spor ceket, cicili bicili renkli tişörtler, ütülenmemiş gömlekler ile çalışır. Herkes ile alay eder. İnanılmaz narsist ve kendini beğenmiştir. Egosu tavanlardadır. Herkese muhakkak laf sokar. Ama herkes kaldırır bu adamın kendini beğenmişliğini. Çünkü hastanenin göz bebeğidir House. Hastanede kimsenin içinden çıkamadığı absürd ve teşhisi aşırı zor tüm hastalıkların üstesinden gelen tek adamdır üç kişilik ekibiyle. Müziği de çok sever. Kaliteli müziklerle kendisinden geçer.

Şimdi normal şartlar altında kendisini bu kadar beğenmiş bir adamın sevilmemesi lazım denebilir. Ama öyle değil. Özünde bu adamın asla kötü olmadığını, aslında yaşadığı bazı şeyler nedeniyle çok mutsuz ve hüzünlü bir adam olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor. Ayrıca ona göre tüm hastalar muhakkak yalan söyler ve bu yalanlar, hastalıkların önüne geçen en önemli tehlikedir. Hastalıkları teşhis etmek ve insanları iyileştirmek için yapmayacağı şey yoktur. Aslında özünde insanları sevmediği söylenebilir ama onları iyileştirmek için canını dişine takması ironiktir. Sanki onu asıl ilgilendiren insan değil de hastalığın kendisiymiş gibi. Sonuçta bir bilim adamı için deneğin kendisi değil olayın kendisi daha önemlidir. House gibi adamlar mesleklerinde ilginç bir şey ile karşılaştıklarında çikolata ve dondurma görmüş küçük çocuk gibi sevinirler ve ilgi duyarlar. Öte yandan House’un kendisini beğenmiş olmak ile birlikte kendisini sevdiği söylenemez.


Eğer House MD dizisinden Greg House karakterini çıkartsalardı bu dizinin hiçbir güzelliği ve özelliği kalmaz. Tek başına tüm diziyi sürükleyen muazzam bir oyunculuktur, deli bir Clint Eastwood hayranı olan Hugh Laurie’nin müthiş performansı. Nasıl ifade edebilirim ki izlemeyenlere. Tek bir bakışı, tek bir mimiği bile sizi mahvetmeye yetiyor. Müthiş bir karizma ve asalet beraberinde geliyor. Whitesnake’den David Coverdale’in dediği gibi “asilik asalettir.” Haliyle bu karizma ve asalet bir de asilik ile birleşince ortaya kendi şahsına münhasır, aşırı zeki, akıllı, bir yandan manyak mı manyak ve fikir deposu bir adam çıkıyor. Tek bir mimiği nedeniyle deli gibi güldüğümü, krizlere girdiğimi hatırlıyorum. Eğer bir oyuncunun bir saniye bile sürmeyen bir repliğinden gülme krizine giriyorsanız, acayip etkileniyorsanız, bilin ki o karakterle bir bağ kurmuşsundur, ruhuna erişmişsindir ve o karakterden bizlere yansıyan şey ise onu canlandıran oyuncunun dibine kadar bir sanatçı, dev bir sanatçı olmasıdır.


O yüzden, senin hastan olmak için her şeyi yapardım Greg House. İki asi çok iyi anlaşırdık. Aynı CD çalardan yayılan alternative tınılara bırakırdık kendimizi. Hastanedeki odanın zeminine sırt üstü uzanarak ve ayaklarımızı masaya uzatarak…

10 Haziran 2010 Perşembe

Allah Belanızı Vermesin, Bitirdiniz Lan Beni: Flight of the Conchords


HBO’nun 2007 yılı yapımı olan Flight of the Conchords isimli dizi iki sezonuyla muazzam bir işe imza atmıştı. Jemaine Clement ve Bret McKenzie isimli iki arkadaşın başından geçen komik, absürd, hüzünlü, mahzun ve saçma olaylar örgüsünün oldukça garip bir şekilde aktarıldığı diziye ismini veren şey ise bu ikilinin gerçekte de bu isimde bir gruba sahip olmaları. Kökenleri Yeni Zelanda olan iki arkadaş acayip bir müzik yapmaktadırlar. Kendilerini Yeni Zelanda’nın en iyi dördüncü “guitar-based digi-bongo acapella-rap-funk-comedy folk duo’su olarak tanımlıyorlar. Yeni Zelanda aksanları ile direkt kendilerini belli ediyorlar ve sık sık Avustralya ile dalga geçiyorlar.

Dizide bu iki arkadaş çok fakirdir ve grup kurma hayalleri vardır. New York’un gecekondu denecek bir muhitinde hayata tutunmaya çalışmaktadırlar. Jemaine ve Bret’in muhabbetleri kırıp dökecek cinsten. Dizi boyunca tek bir normal muhabbet ve ruh hali bulamazsınız. Dizinin en güzel tarafı ise iki deli arkadaşın önemli bir olay olduğunda ruh hallerini hep acayip acayip müzik ve şarkılarla ifade etmeleri. Yaptıkları tüm parçalara kulak kabarttığımda daha önce böyle bir müzik işittiğime emin değilim. Çok çekici ve ilginç müzikleri var.


Manyak mı manyaklar. Eğlenceli mi eğlenceliler. Diziyi izlerken gece gece yatağımda gülmekten kıvranıp durdum ve krize girdim. Tüm dizi boyunca her şey absürd olduğu için neler olduğunu anlatma gereği duymuyorum. Çünkü normal tek bir karakter yok. Eğer diziyi bulabiliyorsanız muhakkak edinin bir yerlerden. Asla pişman olmayacak ve acayip eğleneceksiniz. Çok ama çok mutlu olacaksınız.

http://www.imdb.com/title/tt0863046/

Şimdi gelelim asıl bombaya. Dizinin ilk bölümünde Jemaine, partide gördüğü bir kıza aşık olur. Bu kız önceden Bret’in 6 ay beraber olduğu kişidir. Bret’i terk etmişti ve sıra Jemaine’dedir. Jemaine’ı da terk eder. Ve adamlarımız hemen akabinde şarkıyı patlatırlar. Muazzam bir performans, müthiş yarıcı sözler. Yok ötesi.. Ne yapın ne edin kesinlikle izleyin. Müthişler. Bayılacaksınız. Videoyu en aşağıya koydum. Şarkının en sonlarında yataktan düşüyordum neredeyse gülmekten. Sözleri de eşantiyon olsun..

I’m Not Crying

Kalbimi kıramazsın. O sıvı halde.
Seninle tanıştığımda eridi.
Ve gitmek için arkanı döndüğünde...
...bana bakma.

Ağlıyor muyum diye bakmak için dönme.
Ağlamıyorum.
Yalnızca yağmur yağıyordu.
Yüzümde yağıyordu.

Yanaklarımdan süzülen yaşlar görürsen,
Lütfen dostlarıma söyleme.
Ağlamıyorum.
Hayır, ağlamıyorum.

Ağlıyorsam da senin yüzünden değil.
Senin tanımadığın, ölmekte olan bir arkadaşımı düşündüğüm için.
Bu doğru, ölmekte olan.

Bunlar beni terk ettiğin için akan göz yaşları değil.
Sadece soğan doğruyordum.
Lazanya yapıyorum da...
Tek kişilik.

Ağlamıyorum. Hayır!
Gözüme toz kaçtı biraz.
Hoşça kal derken geçtiğin yoldan.

Elimi tutmak için yanımda olmayacaksın diye ağlamıyorum.
Bilgin olsun, göz yaşı bezimde yanma var.
Beni böyle bıraktığım için üzülmüyorum.
Sadece gözlerim bugün biraz terli.

Etrafta hep seni aradılar bugün.
Aramayın dememe rağmen seni aradılar.
Bunlar üzüntü değil, sevinç göz yaşları.
Sadece kahkaha atıyorum.

Aşk denen bu masada oturmuş,
hayatın cilvesine bakıyorum.
Nasıl oluyor da girdiğimiz bu çatallı yol...
...bıçak gibi kesiyor?

Ağlamıyorum!
Ağlamıyorum!



1 Haziran 2010 Salı

İnsan Değilsin Tabrett!


Geçtiğimiz haftalarda Legend of the Seeker isimli dizinin ikinci sezonu bitmişti. Üçüncü sezonu büyük bir ihtimalle yayınlanmayacak. Bu yüzden dizinin hayranları tarafından tepkiler verilmiş durumda. Gayet fantastik olan bu dizi üst seviye kalitede olmasa bile çok eğlenceli ve hoş bir diziydi. Başlangıçta bana garip gelse de bölümler ilerledikçe beni içine çekmiş ve gerçekten eğlendirmişti.


Dizide Mord'Sith adı verilen karakterler var. Küçük bir kızken ailelerinden kaçırılıp tüm olumlu duyguları kendilerinden alınıp öfke, nefret, acı gibi ne kadar kötü duygular varsa benliklerine yüklenen ve duygusuz işkencecilere çevirilen karakterlerdir. Sevgi, merhamet, olumlu duygu denen hislerden eser bile yoktur ruhlarında. Bu Mord'Sithlerden birini Cara karakteriyle oynayan Avustralyalı Tabrett Bethell güzelliği, o soğuk, duygusuz ve vahşi bakışlarıyla beni benden almıştır. Sonrasında Cara'mız iyilerin yanında yer alıyor ve olumlu duygular kazanmaya başlıyor.


Diziyi izlerken Tabrett'i ne zaman görsem insan olup olmadığını sorguluyorum. Hemşerisi Kewell ile izdivaçta bulunsalardı yerküreye nasıl yavrular sunarlardı merak etmiyor değilim. :)

İnsan değilsin işte Tabrett!



LinkWithin

Related Posts with Thumbnails