Samuray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Samuray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Nisan 2011 Perşembe

Samuray'ın Gölge İle Oyunu


Tokyo'da Galaxy Theater'da sergilenen "Sword Dance and Shadowgraph" isimli bir gösteri. Taichi Saotome'nin gölgeyle olan savaşı muhteşem bir performansla dikkatleri çekiyor. Hastası oldum!

17 Şubat 2011 Perşembe

Son Samuray Üzerinden Hakikatler ve Saigo’nun Kayıp Başı


23 Mayıs 2010 tarihinde bu blogda Son Samuray Filminin Gerçekliği, Son Samuraylar, Mitler isimli bir çalışmam olmuştu. Ünlü Hollywood filmi The Last Samurai üzerinden olayları değerlendirmiş ve olayın aslen nasıl gerçekleştiğini Japonya tarihi üzerinden aktarmıştım. Yazıyı daha fazla uzatmamak için üzerinde konuşulması gereken bir çok şeyi sonraya bırakmak zorunda kalmıştım. Biz en iyisi devamını getirelim.

Saigo Takamori öldükten sonra Japonya üzerinde nice sorular soruldu ve hepsine cevap bulunmaya çalışıldı. Son samuraylar ve özellikle liderleri Saigo Takamori, yıllarca sorgulanıp durdu. Samurayları ortadan kaldırmak ve sonradan ortaya çıkan yeni durumlara çözüm getirebilmek hiç kolay olmamıştı. Saigo öldükten sonra ne gibi sorunlar çıkmıştı, neler yaşanmıştı ve hangi efsaneler yaratılmıştı?

Saigo Takamori’nin başı neredeydi?

1877 yılının bir öğle vakti, bu soru Japon hükümetini kızdırmıştı. Japonya İmparatorluk ordusu, Saigo’nun isyanını etkisiz hale getirmişti. 30,000 kişi korkunç şekilde kaybedilmiş, geriye huzursuz birkaç yüz samuray kalmış ve ölüme direniyorlardı. 24 Eylül 1877 sabahında İmparatorluk ordusu, asi birliklerinden kalan kuvvetler için son saldırıyı başlatmıştı. Geçen saatler içinde Saigo’nun kuvvetleri tamamen yok edilmişti. Satsuma İsyanı, Tokugawa Şogunluğunun kuruluşundan 1877 yılındaki sürece kadarki 300 yıllık dönem içinde en kanlı çatışma olmuş ve sonlandırılmıştı. Ama zafere rağmen hükümet için alarm çanları çalıyordu. İmparatorluk ordusu Saigo’nun bedenini bulmuştu ama başı hiçbir yerde bulunamamıştı. Saigo’nun başı olmadan ve bulunamadan, hükümetin zaferi tamamlanmamış oluyordu.


Saigo’nun başı neden mesele yaratmıştı?


Saigo’nun başının aranmasının en önemli nedeni, savaşçı sınıfın eski geleneklerine göre Japon ordusunun onurlandırılmasıydı. Savaş esnasında elde edilmiş başların savaş sonrasında takdim edilmesi, Ortaçağ’a özgü Japon savaşının en gerekli koşullarından biriydi. Samuraylar yendikleri savaşçıların başını alacak ve takdir kazanmak için liderlerine sunacaklardı. Büyük savaşlarda galip gelmiş ordu, yüzlerce düşman savaşçısının başını toplayacaktı. Kaybeden savaşçıların başları yığın halinde toplanır ve acımasız ganimetler olarak gösterilirdi. Onurlu düşmanların kesilmiş başlarına saygıyla davranılırdı.

Kesilen başların takdim edilmesinin en önemli nedenlerinden biri, yenilmiş komutan ve liderleri teşhis edebilmekti. Diğer taraftan, kelleyi alan savaşçıların kendi liderlerine bağlılıklarını gösterebilme imkanını tanıyordu. Düşman generalinin kesilmiş başı, aynı zamanda bir savaşçının efendisine adağı oluyordu. Bu hediyeyle efendisine değerini kanıtlamış olacaktı.


24 Eylül 1877 tarihi, bu eski töreni akıllara getiriyor ve bir utanç söz konusu oluyordu. Çok garip ve ironiktir ki, kafası ortada olmadığı için Saigo bir nevi zafer kazanmış gibiydi. Burada ilginç bir nokta vardır. Saigo’nun başının aranmasıyla, söz konusu gelenek, samuray bakış açısı ve felsefesi, resmi olarak şereflendirilmiş oluyordu. Halbuki modern Japon ordusu, feodal sorunları ve sembolleri açıkça kabul etmiyordu. Yeni Japon ordusu, modern milliyetçiliği temel almıştı, feodal sadakati değil! İmparatorluk ordusu askerleri, İmparator ve ülkeye bağlıydı, bölgesel feodal liderlere değil! Hatta, 1872 yılında yayınlanan askere alma fermanıyla, samuray geleneği korkunç bir adaletsizlik olarak tanımlanmıştı. Askere alma konusu, büyük eşitlikçi bir proje olarak açıklanmıştı.

Bir taraftan üretim açısından emek vermeyen savaşçıların maaşları azaltılmış ve kılıçları ellerinden alınmıştı. Diğer taraftan sosyal sınıflar dört bölüme ayrılarak (samuray, çiftçiler, sanatkarlar ve tüccarlar) insanlara bir nevi özgürlükleri sunulmuştu. Sınıflar arasındaki üst ve ast dereceler ortadan kaldırılarak herkese eşit haklar bahşetmek reformuna gidiliyordu. Bu yolla çiftçiler ve askerler arasındaki mesafe kapatılıyordu. Artık insanlar önceki günlerin insanları değildi. Onlar şimdi imparatorluğun eşit insanlarıydı ve onların ülkeye karşı yükümlülükleri bağlamında bir ayrım yoktu.

Tüm bu söylediklerimizin ışığında, yeni İmparatorluk ordusunun, Saigo’nun başıyla ilgilenmesi için bir sebep yoktu ki! Hükümet, eski rejimin zalim olduğu örneğinde olduğu gibi, kesilmiş başların alınmasından gerçekte vazgeçmişti. İmparatorluğa bağlı olarak çalışan memurlar, sadakatlerinin bir sembolü olarak İmparator için kafa kesmemişlerdi ve kesemezdi.

Aslında Saigo’nun kaybetmesi ve ölmesi, yeni Japonya’yı kutlamak için bir fırsattı. Satsuma İsyanı’nı bastıran ordu, Japonya’nın hızlı değişiminin bir simgesi olarak algılanabilirdi. İmparatorluk ordusu modern, ulusal bir kuvvetti. Halk askere alınmaya başlanmış, ulusal vergilerle sermaye sağlanmış, demiryolları ve denizyolları yapılmış ve telgraf bağlanmıştı. Japon hükümeti, asilere karşı en modern ve korkunç silahları kullandı. Saigo’nun asileri modern değil, geleneklere bağlı muhafazakar bir kitleydi ve hepsi samuraydı. Yer yer tüfek ve topları kullanmalarına rağmen, daha çok kılıçlarla rahattılar. Onların asıl idealleri, hükümet reformlarına karşı samuray imtiyazlarını savunmaktı. Yeni hükümet, askeri hizmet ve hükümet dairelerindeki samuray tekelini kaldırmıştı. Böylece eski düzenin ana prensiplerinden birine meydan okunmuştu: Çünkü savaşçı olmak için cesaret ve hükümette görev alabilmek için sağlam karaktere sahip olmak, sadece samuraylara özgü olarak kabul ediliyordu.

Saigo ve adamlarının cesareti, meselenin daha da ötesindeydi. Fakat ne olmuştu? Halk arasından alınan askerler, savaş alanında samuraylarla karşı karşıya gelmiş ve zafer kazanmıştı. Eski ve yeni Japonya savaşta karşı karşıya gelmişti. Eski Japonya kaybetmişti. Demek ki, gerçekte asker olmayıp, savaşan sıradan bir insanın da cesaretli olduğu söylenebilirdi o halde! Tabii burada maalesef, o askerlerin son teknolojik silahlarla savaştığını es geçemeyeceğiz. Çünkü hayatında hiç savaşmamış bir insan, elindeki tabancayla, Japonya’nın en yetenekli ve en büyük savaşçısını tek el ateş ederek çok rahat bir şekilde mağlup ederdi. Yani; “silah icat oldu, mertlik bozuldu.”


Madem öyle neden Saigo’nun kafası aranmıştı?


Eski Japon geleneği onurunun modern Japon ordusu tarafından benimsenmek istenmesi tesadüfi olmalıydı. Samuray geleneklerinin savunulması, Saigo’nun liderlik ettiği isyanın özüydü. Saigo ve arkadaşları, samuray bakış açısını geri getirmekte başarısız olmuştu. Onlar çok azimliydiler ve ölümleriyle samuray geleneğini yüceltmişlerdi. Onların ölümü hemen hemen cesaret ve kararlılıklarının resmini çizmişti.



Saigo tepelerdeki bir mağarada barınıyor ve Kagoshima körfezine bakıyordu. Hiç ölüm korkusu hissetmiyordu ve misyonunu tamamlamış gibi huzurluydu. Ölüme ve yenilgiye razıydı. Saigo son günlerinde derin düşünceler içindeydi ve doğduğu yerin güzel manzarasına bakmak hoşuna gidiyordu. Üzüntülü görünmüyordu. Silah arkadaşlarıyla karşılıklı şiirler okuyor, go oynuyor ve şakalaşıyordu. Ruhsal durumunu arkadaşlarıyla paylaşıyordu. 22 Eylül günü, bu savaşın kendilerinin sonu olacağını ve sonlarına cesaretle bakmalarını salık veriyordu. Bunu takip eden gece, yani ölümünün arifesinde, ölüme hazırlıklı olmalarını ve işe başlama vaktinin geldiğini söylemişti bile. Bütün arkadaşları ona sadakatle bağlanmış ve ölmek için kararlıydılar. 23 Eylül akşamı isyankar savaşçılar, gelmekte olan ve yakında gerçekleşecek ölümlerini kutlamışlardı. Ay ışığı altında sakelerini içmişler, şarkılar söylemişler; ölüm,sadakat ve onur üzerine şiirler okumuşlardı.

İmparatorluk ordusunun ani ve son saldırısı, 24 Eylül 1877 sabahı 3:50 civarında başladı. Asiler Shiroyama Tepesi’nin en üst noktasında savunmaya geçmişlerdi ama yüksek donanımlı İmparatorluk ordusu ve modern silahlar karşısında mücadelelerini kaybediyorlardı. Saat 5:30 civarında isyancı samurayların istihkamları yok edilmişti. Topçu birlikleri pozisyonlarını almış ve top ateşine başlamıştı. Saigo’nun yaklaşık 40 kadar adamı kalmıştı. Saat 7:00 gibi Saigo ve onun birliği, tepe aşağı koşturup saldırarak ölümlerine yürümüşlerdi. Saigo yakın arkadaşları tarafından sıkıca kuşatılmıştı ve çevresinde daha dün şakalaştığı, şiirler okuduğu ve sake içtiği, kader arkadaşlığı yaptığı kişiler vardı: Kirino Toshiaki, Murata Shinpachi, Katsura Hisatake ve Beppu Shinsuke. Tepenin yarı yolundayken Saigo sağ kalçasından vurulmuştu. Mermi onun vücuduna girmiş ve sol uyluk kemiğinden çıkmıştı. Saigo yere düştü. Söylenceye göre, Saigo kendisini sakinleştirmiş, samuray intihar töreni seppukuya hazırlanmıştı. Saigo kader arkadaşlarından Beppu Shinsuke’ye dönerek: “Sevgili Shinsuke, ben burada görevimi yerine getireceğim. Lütfen Kaishaku’m (seppukuda, bıçağın karna sokulmasından sonra kafayı kesen, seppuku yapanın en yakın arkadaşlarından biri) ol.”

(Son Samuray filmini izleyenler bahsi geçen sahneyi hatırlayacaklardır. Filmde samuray liderinin Kaishaku’su Tom Cruise olmuştu.)



Saigo başını eğmiş, bıçağını çekmiş, huzurlu bir şekilde karnını kesmiş ve iç organları açığa çıkmıştı. Arkadaşı Beppu da Kaishaku’luk görevini layığıyla yerine getirmiş, tek ve temiz bir hamleyle sevgili dostunun kafasını kesmişti. Beppu, kesilmiş kafayı yaklaşan İmparatorluk ordusundan saklamak için, Saigo’nun oradan uzaklaşmak üzere olan uşağı Kichizaemon’a vermiştir. Böylece kaybeden kahramanın ölüm ayini tamamlanmıştı. Saigo, tam bir samuray olarak ölmüştü.

Saigo’nun intiharı hakkında farklı rivayetler olmuştur. Bunlardan birine göre, Saigo’nun kafası temiz bir şekilde kesilmesine rağmen, onun karnında önemli bir yara yoktu! Kalçasından çok ağır yaralandığı için felç olmuş ve şok etkisi nedeniyle kendisini samuray şerefiyle öbür tarafa gönderememişti. Ama bu detay, Saigo’nun şöhretine küçük bir darbe gibiydi. Saigo efsanesi, şimdi bile bir takım rahatsızlıklara neden olmaktadır, askıda kalan bu tür hikayeler nedeniyle.

Samuray gücünün çöküşüne odaklanınca şunlar ortaya çıkıyordu. Eski feodal sistem yerini yeni bir hükümet sistemine bırakınca, eski askeri sınıfın gücü azalmıştı. Saigo, ulusal meselelerde idarenin eski militarist statüyle çözümlenmesini ve samuraylara eski güçlerinin verilmesini istemişti. Bu bağlamda imparatorluğun elde ettiği zafer, sadece Saigo’nun isyanını bastırmak değildi. Aynı zamanda samurayların üstünlüğüne ve feodal sisteme karşı elde edilmiş bir zaferdi. Bunun üzerine bir makale bile yayınlanmıştı, içinde şöyle bir cümle geçen: “Bunun gibi iyi haberleri işitmek ülkemizdeki tüm insanları sevindirmedi mi?”

Bunu kutlayan Japon insanı gerçekte azdı. Saigo ve samuraylarının yaptıkları, övgüye değer olarak nitelendirilmişti. Hükümet başlangıçlarda samuray düşüncelerine tezat olarak büyük bir kampanya yürütmüştü ama, Saigo çok popüler biri olmuştu. O bir çok yönüyle örnek bir samuray olarak gösteriliyordu: Sadakat, cesaret, ölümden korkmamak, dürüstlük, adalet ve merhamet.

Gerçi Saigo kendisini halk tabakasının üstünde tutmuştu ama merhametli biriydi, zalim bir lider olmamıştı. Saigo için samuray otoritesi, yardımsever liderliği talep etmekti. Otorite için tolerans tanınamazdı. İyi bir samuray, kendisine avantaj ve yarar sağlayarak yönetemezdi ve cennete hizmet ederdi. Samuray sade ve tutumlu yaşamaya mecbur edilmişti. Saigo için tutumluluk ve alçakgönüllülük ahlaki zorunluluklardı. İmparatorluk yönetiminde yüksek görevliyken, fraklı ya da çok süslü elbiseleri tercih etmemişti. Kabine toplantılarına sadece bir kimono ve sandaletle katılırdı. Bir keresinde İmparatorluk Sarayı’ndan çıkarken saray koruması tarafından durdurulmuştu. Çünkü üzerinde o kadar sade ve pejmürde bir kıyafet vardı ki, davetsiz bir misafir sanılmıştı. Saigo’nun sadelik ve dürüstlüğü doğal olarak topluma pozitif bir hava vermişti.

Saigo’nun cazibesi, onun politik muhaliflerine kadar uzanmıştı. Saigo prensiplerinin savunucularından biri, eğitmen ve yazar Fukuzawa Yukichi’ydi. Aynı Fukuzawa, Batı fikir ve değerlerinin ilk temsilcilerindendi. Onun “Bilginin Yüreklendirilmesi” isimli eseri Batı stili eğitimi üzerineydi. Fukuzawa, Saigo’nun samuraylara imtiyaz sağlanması talebini suçluyordu. Ama aynı Fukuzawa, asil bir adamın kötülendiğini gördüğü zaman, İmparatorluk propagandası nedeniyle çileden çıkmıştı. Fukuzawa, Saigo’nun hırslı talep ve mücadelesini yazmıştı. Bu kitapta, Saigo’nun güç elde etmek için değil, hükümetin zalimliğine karşılık isyan ettiğini aktarmıştı. Fukuzawa şiddete karşı çıkmış ama, Saigo’yu otokrasinin bir kurbanı olarak görmüştür. Ve şöyle yazmıştır: “Saigo için merhameti hissediyoruz, onu ölümüne götüren hükümetti.”

Saigo efsanesi bazen dini derinlikleri de sunuyordu. Saigo’ya ait nirvana resimlerinde, Saigo hayırlı bir yeniden uyanış için hazırlık yapan aydınlık olarak sunuluyordu. Askeri elbiseleriyle duruyor, kadın ve erkek, yaşlı ve genç Japon halkı tarafından çevresi kuşatılıyor ve çevresindeki insanlar, onun fiziksel dünyaya dönüşü için dua ediyordu. Halbuki bu resimler yakın zamana kadar, Budizm’in kurucusu Siddhartha’nın yeniden doğuşunu betimliyordu. Böylece Saigo Takamori, Doğu Asya’da saygı duyulan, sevilen dini bir figürle eşit olarak değer görüyordu.

Saigo’nun ölümü sonrası, ona reva görülen tuhaf betimlemeler sembolikti ama çok güçlü, etkili olmuştu. 19. yüzyıl Japonya’sında, yaşanan dünya ile ölünün dünyası arasındaki sınır; gözenekli ve karmaşıktı. Güçlü adamların ruhu, onların fiziksel bedenlerinden daha uzun ömürlü oluyor ve daha uzun süre akıllarda kalıyordu. Hayaletler ciddi meselelere sebep oluyordu. Bir çok Japon, ruhların ölümünden yıllar sonra her yaz mevsiminde kısa bir ziyaret için yaşanan fiziksel dünyaya geri döndüğüne inanıyordu. Japon köylüleri ‘bon odori’ adı verilen bir etkinlikle, her Temmuz ya da Ağustos ayında halk oyunları sahneleyerek ruhları (hayaletleri) yatıştırmaya çalışıyordu. Yazlık kimonolarını giymiş köylüler alkışlama, davullar, gonklar ve flütler eşliğinde şarkı söylüyorlar, dans ediyorlardı. Uygun şekilde eğlenilir, hayaletlerden diğer dünyaya dönmeleri istenirdi.


Saigo örneğinde olduğu gibi güçlü ruhlar özel meselelere neden oluyordu. Saigo gibi kuvvetli olan ruhlar, düşmanlarına fiziksel dünyada zarar verebilirdi. Japon geleneklerine göre; kuvvetli ruhlar, tanrılar (kami) gibi kutsal yere saklandığı ya da uygun tören adakları yapıldığı zaman yatıştırılabilirdi. En önemli örneği; 845-903 yılları arasında yaşamış, yönetici, şair ve önemli bir bilgin olan Sugawara Michizane’de görüyoruz. Sugawara doğumundan itibaren yeteneklerini sergilemiş, İmparatorluk yönetiminde ikinci adam pozisyona kadar yükselmişti. 901 yılında hak etmediği halde düşmanları tarafından hain olarak suçlanmış ve başkent Kyoto’daki görevinden alınıp bir şehirde daha ufak bir pozisyona tayin edilmişti. Sugawara, iki yıl sonra ailesi ve arkadaşlarından uzak olarak hayata gözlerini yummuştu. Sugawara’nın ölümünden sonra, onun düşmanları esrarengiz şekillerde ölmeye başlamıştı: Tuhaf kazalar, şimşek çarpmaları ve açıklanamayan hastalıklar...

Bu şekilde gerçekleşen ölümler, Sugawara’nın ruhuna atfedilmişti. Sugawara’nun ruhu, İmparatorluğun verdiği bir emirle, 947 yılında şair ve bilgin onuruna dikilen bir türbeyle yatıştırılmıştır. (Aşağıdaki resim.) Sugawara bir tanrı olmuş (Japon literatüründe ‘kami’), ona “tenman daicizai tenjin” adı verilmiş, halk arasında “Tenjin” olarak bilinmiştir. Sugawara, tuhaf dualistik bir tanrıdır. Daha çok bilginlikle bir tutulmuştur. Bugüne kadar lise ve fakülte giriş sınavlarına hazırlanan öğrenciler, başarılı olmak için Tenjin türbelerinden muskalar almışlardır. Ama o, aynı zamanda güçlü ve gazaplı bir tanrıydı. Düşmanlarını çarpan şimşeklerin efendisi (Raiko) olması bunu gösteriyordu.


Saigo’nun marsa dönüştürülmesi, ruhlar ve tanrılar geleneğinde modern bir görünüştü. Eğer bir yönetici ve şair olan Sugawara düşmanlarına yıkım verebiliyorsa, Saigo’nun rakipleri bundan ne umabilirdi? Japon hükümeti Saigo’nun ruhundan korktuğunu itiraf edemezdi. Ama aynı zamanda Japon kamuoyu için kalıcı olan bazı gelenekleri, cazibeleri ve alışkanlıkları da görmezlikten gelemezdi. Saigo, imparatorluk hükümetine karşı ana prensipleri savunmanın bir sembolü olmuştu. Japon aydın sınıfı, Saigo’yu şerefli ve dürüst bir sembol olarak kucaklamıştı ve onların bakış açıları, yeni Japonya’nın sembolü olmayabilirdi. Saigo’nun mücadelesinin hikayelerine düşkün olan büyük bir kamuoyu oluşmuştu. Ölü bir adam olmasına rağmen Saigo hala tehlikeliydi.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Yeryüzünde Yaşayan Tanrı: Mikado


Japonya’da İmparatorluk kurumu, MÖ 660 yılından beri mevcut olan köklü bir statüdür. İnanışa göre; Güneş Tanrıçası Amaterasu torunu Niningi’yi Japonya’ya göndermiş ve Niningi’nin torunu Jimmu Tenno, MÖ 660 yılında Japonya’nın ilk İmparatoru olarak kayıtlara geçmiştir. Jimmu Tenno tanrısal bir soydan geldiği ve ondan sonra gelen İmparatorlar onun torunu olduğu için, günümüze kadar ulaşmış tüm Japon İmparatorları Tanrı statüsünde görülmüştür. Japonya’yı oluşturan bireyler ve Japon toplumu bir “aile” olarak kabul edilmektedir. Japonya İmparatoru tüm Japonya’nın “baba”sıdır ve Mikado olarak bilinir. Mikado ‘yüce kapı’ anlamındadır ama Japonya İmparatoru terimine karşılık gelmektedir.


Japonya İmparatoru, Japon İmparatorluk Ailesi’nin başı ve tüm Japonya’nın lideridir. Tarihin karanlık dönemlerinden günümüze kadar hem İmparatorluk kurallarının taşıyıcısı olmuş, hem de tanrısal bir sıfatla bir nevi din adamı lideri konumunda görülmüştür. Günümüze kadar 125 Japonya İmparatoru mevcut olmuştur ve 1989 yılında babası Hirohito’nun ölümüyle İmparator olan Akihito, günümüzdeki Japonya İmparatoru’dur. 2600 yılda 125 imparator mevcut olmuş ve hizmet süresi ortalama 20 küsur yılı buluyor. Japonya tarihi boyunca İmparatorların mevcut güçleri sürekli değişiklik göstermiştir ve belli bir noktadan sonra fiili bir güçten ziyade sembolik bir gücü ellerinde tutmuşlardır. Modern Japon Anayasası’nda İmparator; anayasal monarşinin törensel ve sembolik yöneticisidir.

19. yüzyılın ortalarından beri Japon İmparatorluk ailesinin ikamet ettiği yer; Tokyo’nun merkezinde bulunan Koukyo Sarayı’dır. 19. yüzyılın ortasına kadar, İmparatorluk ailesi Kyoto’da yaşardı.


İmparator’un rolü 1947 yılı Japonya Anayasası’nın birinci bölümünde tanımlanmıştır. Birinci madde İmparator’u ülkenin sembolü olarak tanımlar. Diğer yedi maddeyle kabinenin onayı ve tavsiyesiyle ülkenin başı olarak gücünü kullanabileceği alanlar ve görevler belirtilir. Diğer anayasal hükümdarlarla bir kıyaslanmaya gidilirse; Japon İmparatoru mutlak bir güce sahip değildir ve gücünü tam anlamıyla koruyabildiği söylenemez.

İmparatorlar, ülkenin lideri vasfıyla bir çok role sahip olsalar da gerçek manada ülkenin başı olup olmadıkları ve ne bağlamda güce sahip oldukları bazen tartışma konusu yapılabilmektedir. 1950’li yıllardaki anayasa değişikliklerinde İmparatorun gerçek manada bir lider olabilmesi için muhafazakarların istekleri reddedilmişti. Japon İmparatoru, ülkenin lideri sıfatıyla bazı diplomatik ilişkiler içinde bulunabilmekte ve yabancı güçler, temsilciler tarafından kabul edilmekte, onay görmektedir.

Japon İmparatorluk kurumunun tarihsel gidişatına kısaca göz atmakta fayda var. Japonya tarihi boyunca İmparator’un gücü sembolik açıdan süreklilik arz etse de söz konusu gücünü kullanabilmesi, tarihsel gidişata göre değişiklikler göstermiştir. Bazı tarihçiler İmparator Ojin’i ilk Japon İmparatoru olarak kabul etmektedir ama onun tarihi şüphelidir. Günümüzde bazı tarihçiler, İmparator Ojin’in soyundan gelenlerle ondan önceki neslin arasında gerçek bir akrabalık bağının olmadığını ileri sürmektedirler. Böyle düşünmelerine sebep olan şey; İmparatorluk ailesi üyelerinin nadiren bazı yörelerdeki büyük ailelerin üyeleriyle evlilik yapmalarıdır. Ama bu durum onların Japonların atası olmadığı anlamına gelmez. Mesela çok eski dönemlerin güçlü klanlarından Soga klanının kökeninin Kore olduğu kuvvetli bir ihtimaldir ve eski İmparatorların bazıları ana tarafından onların soyundan geliyordu. Bazı kroniklere göz attığımızda İmparator Kammu’nun annesi Kore’deki Kral Muryeong’un, Baekje Krallığının soyundandı.

1100 ve 1868 yılları arasında gerçek güç şogunların elindeydi. Şogunların başa geçmelerini ve yaptıklarını meşrulaştıran İmparatorların ivazlarıydı. Bunu kıyaslamak istersek; İmparator ile şogun arasındaki ilişki, Avrupa’daki papa ile kral ilişkisine benziyordu.

1889 Anayasası’yla Japon İmparatoru gücünün büyük kısmını halk temsilcilerine devretti ama ülkenin lideri olarak kaldı. Meiji Anayasası, Avrupa’daki benzerleri gibi tesis edilse de umulduğu gibi demokratik görülmüyordu. İmparatorun verdiği güçler başbakan tarafından sömürülebiliyordu ve İmparator’un çevresinde çeşitli hizip toplulukları belirmişti. 1930’lu yıllardaki Japonya kabinesi, İmparatorları kullanan oldukça faşist ve militarist liderlerden oluşuyordu. Japon İmparatorluğu’nun genişlemesi için aşırı milliyetçi hareketlerine bir nevi İmparatordan ivaz almışlar gibi ilahi bir meşruiyet kılıfı hazırlıyorlardı. İkinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde İmparator, kendisi için kavga edilen ve onun için ölünen bir semboldü. Bu dönemlerde İmparator sürekli saklanmış gözüktü ve ne gibi rollere sahip olduğu net olarak ortaya çıkmadı.

Japonya İkinci Dünya Savaşı’nı kaybettikten sonra, İmparator, yasama yetkisi içinde törensel bir statü oldu. Amerikalı general Douglas MacArthur, İmparator Hirohito’nun gücünü sembolik olarak koruması ve Japon toplumuyla kaynaşması konusunda ısrarcı oldu. Amerikan başkanı Truman, Hirohito’yu savaş suçlusu ilan ettirmeyi düşündü ama daha sonra statüsünü devam ettirmesini sağladı ama bir şartla: Yaşayan bir Tanrı olduğu sıfatını reddedecekti!

10 Kasım 2010 Çarşamba

Yüzyıllar Öncesinden Şok Edici, Gizemli Toplu İntiharlar


İntihar töreni, samurayların bireysel olarak yaptıkları dramatik, şahsi bir hareketti. Ama Japonya tarihine baktığımızda, bireysel intiharların haricinde toplu intiharlara da şahit olmaktayız. Bu konuda verebileceğimiz en önemli örnek, meşhur Dan No Ura deniz savaşıdır. 1185 yılında gerçekleşen bu savaşta, dikkate değer seri intiharlar görülmüştür. Hem bireysel hem de toplu olarak. 1333 yılında Kamakura düştüğünde toplu intiharlar gözlerden kaçmamıştır. Savaş bir taraf için büyük zaferdi ama diğer taraf için toplu intihar silsilelerine tekabül ediyordu. Kamakura’da gerçekleşen olaylar, bir çok samuray için onurlu bir son olmuştu.

O zamanlarda Kamakura deniz kıyısında yer alan sevimli bir şehirdi. Minamoto şogunluğu ve Hojo egemenliğinin başkentiydi. İmparatorun şehri olan Kyoto eski etkinliğini kaybetmişti ve ikinci plana düşmüştü. Bütün önemli kararlar, acımasız doğu savaşçılarının ana şehri olan Kamakura’da alınıyordu. Bu yüzden 1192-1333 yılları arasındaki dönem, Japonya tarihinde Kamakura Dönemi olarak isimlendirilmişti.

1331 yılında İmparator Go-Daigo tarafından başlatılan imparatorluk restorasyonuyla, Japonya’ya hükmeden Hojo kurallarına başkaldırı hareketi çıkışa geçmişti. Kusunoki Masashige’nin koruması altındaki dağlarda, Go-Daigo sığınabilme ve taraftar toplayabilme imkanını fazlasıyla elinde bulunduruyordu. İmparator, Hojo’ya karşı koyabilecek savaşçı bir aileye ihtiyaç duyuyordu. Nitta Yoshisada gibi bir adamı kendi tarafında bulmuştu. Aslında Yoshisada önceden Hojo’ya hizmet ediyordu. Bazı sebeplerden dolayı İmparatorluk tarafına geçmiş ve bir zamanlar karşı karşıya olduğu Kusunoki Masashige ile işbirliği yapmıştır. Kusunoki tarafı, yüzyıllar boyunca imparatorun topraklarında yaşamıştı ve sıradan bir feodal beye göre İmparatora çok şey borçluydu. Nitta ise daha düşük rütbeliydi ve kazanacak tarafı seçerek, daha fazla kazanç elde etmeyi planlıyor olabilirdi.

Nitta’nın imparatorluk tarafına geçmesi 1333 yılına rastlamıştı. Söz konusu taraf değiştirmeden kısa bir süre önce, Nitta Yoshisada şogunluk hükümeti tarafından kendisine verilen Kusunoki Masashige’nin savunduğu Chihaya Kalesi’ni kuşatma emrini yerine getiriyordu. Nitta’nın şehrinden, onu desteklediği bilinen ileri rütbeli samuraylardan mesaj gelince, Haziran ayında Kozuke’ye geri dönecek ve başkaldırdığını ilan edecekti.

Günümüz Kamakura Şehri


Japonya’nın idari başkenti olan Kamakura, o zamanlarda bir çok gelişimi üzerinde barındırmış, sayısız binalar yapılmış, büyüleyici bir hal almıştı ve günümüzde bu büyüleyiciliğini hala sürdürmektedir. Kamakura, üç tarafı dağlarla ve bir tarafı denizle çevrelenmiş bir şehirdir. Bu yönüyle otomatik olarak harika bir savunma şehri olarak dikkati çekiyordu. Tepelerdeki bir çok geçitte kontrol kuleleri mevcuttu.

Nitta Yoshisada, işte böyle bir şehre karşı imparatorluk tarafında yer alarak saldırıya geçecekti. Ordusunu kuzey, doğu ve batıdan saldırmak üzere üçe bölmüştü. Savaşın ilerleyen saatlerinde Nitta’nın savaşçıları, özellikle batıda çok güçlü savunma hattının kurulduğu Gokurakuji Geçidi’nde büyük başarılar kazanmışlardı. Nitta, olanları daha iyi görebilmek için yakına gelir ve denize çıkıntı oluşturan Inamuragasaki Burnu’nu çevreleyebilmek için Gokurakuji Geçidi’nin önemli bir şans olduğunu anlar. Sahilde gelgit çekilmesi vardı ama bu gelgit büyüdü. Hojo tarafı kuşatıcı bir saldırıdan ve okların yaylım ateşinden korunabilmek için, tekneleri kıyıya kısa bir uzaklıkla konuşlandırmıştı. Bu noktada efsaneleşmiş ve bir destan halini almış Kamakura Savaşı meydana geldi. Çünkü, Nitta Yoshidasa Güneş Tanrıçasına adak olarak kılıcını denize fırlatmış ve ordusuyla oradan ayrılmıştı. Hojo orduları, hem burunu korumak ve hem de geçitleri kollamak için bölünmüşken, Nitta’nın birlikleri, şehirde yanan evler arasında yumruk yumruğa acımasız bir savaşın içindeydi.

Inase Nehri’nin doğu ve batısında at arabası tekerlekleri yanıyor, siyah dumanlar yükseliyor, sahilin ilerisindeki şehir sakinlerinin evleri arasında ateşler ortalığı aydınlatıyordu. Azgın alevler büyük bir gürültüyle parıldarken, imparatorluk kanadında yer alan Genji savaşçıları her yerde ok atarak düşmanı sersemletiyor, kılıçlarıyla kelleler alıyor, boğuşuyor ve savaşıyorlardı.

Hojo ailesi mensupları savaşı kaybettiklerini görünce, oradan ayrılmaktansa gerçek bir samuray gibi ölmeyi kararlaştırır. Savaş sonrasında kaybeden samuray ordusu üyelerinin kendi yaşamlarını nasıl aldıklarını görecektik. Ama diğer efsane savaş Dan No Ura’ya göre bazı farklılıklar vardır. Dan No Ura’da toplu ölüm kararı son anda verilmiş, son anlar denizlerde boğularak yaşanmış ve yaşamlar verilmiştir. Ayrıca bir elveda şiiri yazılamamış ve seppuku töreni de görülmemiştir. Ama Kamakura’yı ve savaşı kaybeden Hojo ailesi üyeleri, elveda şiiri yazabilmiş ve seppuku töreni yapabilmişlerdir. Kısa bir örnek verirsek; Fuonji Shinnin olarak bilinen savaşçı keşiş, bir tapınağın direklerine kendi kanıyla elveda şiiri yazmış ve intihar etmiştir:

Kısa bir süre bekle
Shideyama Yolu üzerinde beraber yürüyebilmek
Fani dünyayı konuşabilmemiz için

Bir başka keşiş, pantolonunu kendi ölüm şiirini yazabilmek için kullanmıştır:

Ayrılmış saçlar acıyla tutulur
O boşluğu keser
Kudretli alevlerin içinde
Saf serin bir esinti

Bir rahip, kendi başını kesmesi için oğluna emretmiştir. Görevi yerine getiren gözü yaşlı oğul, tuttuğu uzun kılıcı kendi bedenine saplamıştır. Onlara hizmet eden üç hizmetçi, kendilerini kazığa oturtmuştur. Başları, şişe geçirilmiş balıklar gibi görünüyordu. Kadınlar da kendilerine Kamakura’nın düştüğü haberi ulaştığında intihar etmişlerdir.

Osai adı verilen bir dadı, yalın ayak 500-600 yard kadar koşar, defalarca düşüp kalkar, gözleri iyice göremeyecek kadar perişan duruma gelince, derin bir kuyuya atar kendisini.

İntiharın en dramatik sahneleri Hojo ailesinin en yakın üyeleri arasında gerçekleşen bir süreci oluşturmuştu. Onlar Toshoji olarak adlandırılan bir tapınağa çekilmişlerdi ve gariptir ki, çok ilginç bir anlama geliyordu bu tapınak: “Doğudaki Zaferlerin Tapınağı”

Toshoji Tapınağı


Tapınak duvarlarının arkasındaki gizli sığınakta, daha doğrusu mağarada, intihara hazır bir şekilde beklemişlerdi ve gerekeni yapmışlardı. Toshoji Tapınağı isim olarak daha fazla var olamadı ve adı “Harakiri Mağarası” olarak anılmaya başlamıştır ve hala da öyle anılmaktadır. Buraya günümüzde ziyaretler yapılmakta, bir nevi hacılık mertebesine ulaşılmakta ve taze çiçekler bırakılmaktadır.

Büyük aile üyelerinin bazıları, liderleri Hojo Takatoki’nin intihar edecek cesarete sahip olmamasından endişelenmişlerdir. 15 yaşında bir çocuk olan Nagasaki Shin’uemon büyükbabasını selamlayarak şunları söyler: “Buda efendimiz elbette yaptığımız bu işi kutsayacaktır. Gerçek evlat, babasının isminin onurunu getiren evlattır.” Bunları söylemesinin ardından, büyükbabasının yıllanmış kollarındaki damarları keser ve sonra da kendi karnını keserek büyükbabasının kollarına düşer.

İşte bu genç çocuğun yaptığı uyarıcı hareket, liderleri Hojo Takatoki’ye yönelikti. Taiheiki eserinde Toshoji Tapınağı’nda 283 Hojo adamının yaşamını aldığı aktarılır ve bu sayı büyümüştür. Bu eserde şöyle devam edilmektedir: “Azgın alevler yukarıya sıçrarken ve gökyüzü siyah dumanlarla kararmışken, salonda bir ateş parıldıyordu. Avlu ve kapıdaki askerler karınlarını kesiyor ve ateşe doğru koşuyorlardı. Babalar, oğullar, kardeşler ve bir yığın insan kılıçlarıyla intihar ediyor ve yere düşüyorlardı. Ölü bedenler bir yığın haline gelmiş ve kanları büyük bir göl oluşturmuştu. Bedenler alevler içinde kalmıştı. Sekiz yüzden fazla adam ölmüş ve tek bir yerde yedi yüz beden çürümüştü.”

Ölümler bu kadarla tamamlanmamıştı. Kamakura’da mağlubiyet haberi alan bir çok insan ölümüne koşmuştu. Söz konusu sayının 6,000 olduğu söylenmektedir. Böylece, Japonya tarihinde emsalsiz bir kıyım ortaya çıkmıştı. Hem de düşman kılıcına maruz kalmadan... Halbuki Hojo ailesi, zamanında Japonya’nın başını çok ağrıtan Moğolları yenmiş ve Japonya tarihinin en barış dolu zamanlarından birini getirmişti.

Shakado Tüneli


Kamakura’da gerçekleşen savaşın ne kadar feci bir boyutta olduğunu anlamak güç olmasa gerek. Hojoların yaşadığı deniz kenarındaki bir bölgede yer alan Zaimokuza alanındaki yapılan kazılar, analizler ve bulunan mezarlar konuya fazlasıyla ışık tutacaktır. Arkeologlar tarafından yapılan çalışmalarda, bir çok kuru kafa ve parçalanmış silahlar bulunmuştur. Toplu olarak gömülen askerlerin mezarlıklarına bakıldığı zaman, kurbanlardan hiç birinin yaralanmaktan ve ölümden korunmak için zırh kullanmadıkları, bir çoğunun baş bölgelerini tamamıyla korumasız ve zırhsız bıraktıkları ortaya çıkıyor. Kamakura’da yüzyıllardır beri gelen inanca göre, aslında samuraylar başka yerlere ve tepelik alanlardaki mağaralara defnedilmişlerdir. Bölgedeki kayalıklar oldukça yumuşaktır ve Kamakura’nın kuzeydoğusundaki tepeleri takip ettiğiniz yerde yer alan Shakado Tüneli’ndeki duvarlarda, bir çok defin oyuğu vardır. 10 Temmuz 1333 yılında Nitta Yoshisada şehri ele geçirip aradan yıllar geçtikten sonra, 1965 yılında yapılan araştırmada, bir heyelan sonucunda gömülmüş kurbanlara ait olan bir çok mezar taşı açığa çıkmıştır.

28 Ekim 2010 Perşembe

Görülesi, Gezilesi, İçinde Yatılası Japonya Kaleleri


15. yüzyıl Japonya’sında, merkezi hükümetin otoritesi zayıfladıktan sonra kalelere ihtiyaç duyulmuştur. Japonya, karışık savaş çağını yaşıyordu. Bu çağ boyunca, Japonya’da düzinelerce ufak yerleşim merkezleri bağımsızlık uğruna birbirleriyle savaşıyorlardı ve defans amaçlı olarak dağların en üst noktalarına ufak kaleler inşa etmeye başlamışlardı. İlk kaleler, taşla desteklenerek odun hammaddesiyle, tepelere ve yüksek mevzilere yapılmıştır.

Avrupa’dakilerin aksine kale savunmacıları bir noktada çok şanslıydı. Çünkü onlar koçbaşları gibi makinelerle rahatsız edilmemişlerdi. Bir kaleyi almanın tekniği belliydi. Oldukça vahşi, zorluydu: Saldıran ordu kaleyi kuşatır, ateş okları atarak kaleyi yakmaya çalışır, atlı biniciler kale girişine ya da duvarlara karşı saldırırlardı. Bu durumda savunucular, kuşatma boyunca kalede durmak zorunda kalır ve düşman ordusunun kuşatmayı durdurmasını, kaleyi terk etmesini, hastalıktan kırılmasını ya da kendisine destek gelmesini umardı.

16. yüzyılda Oda Nobunaga, Japonya’da belli bir merkezi otoriteyi sağladığı zaman, Toyotomi Hideyoshi bir çok büyük kalenin ülke üzerinde inşa edilmesini sağlamıştır. Önceki kalelerden farklı olarak, bu kaleler düz yerlerde yada ufak tepelerdeki düz yerlere inşa edilmiş, bölgeleri yönetmek, askeri üs olarak kullanmak gibi hizmetleri yerine getirmiş ve şehirlerin merkezi olmuştur. Savaşlar döneminde yapılan kaleler gerçekten de muazzam olmuştur. Toyotomi Hideyoshi’nin Osaka’da yaptırdığı kale bu açıdan muhteşemdir ve dünyadaki bir çok kale için emsal olmuştur. Defansif olarak daha güçlü olması için nehir yanına kurulmuş ve duvarları 18 kilometre uzunluğundaydı.

Meiji döneminde bir çok kale yıkıldı. Aslında daha fazlası da İkinci Dünya Savaşı ile birlikte büyük hasarlar almıştır. Feodal Çağ zamanının yani 1868 yılı öncesinin bazı kaleleri günümüzde hala orijinal olarak sapasağlam duruyor. Ayrıca bir çoğu da yeniden restore edilmiştir.

Büyük kaleler tipik olarak üç kısımdan ibarettir ve savunma açısından üç halkadan oluşur: Merkezdeki ana halka honmaru, onu takip eden ikinci halka ninomaru ve üçüncü halka da sannomaru olarak adlandırılıyor. Kale kulesi honmaru adıyla kale üzerinde yükselmekteydi ve efendiler de çoğunlukla rahat bir şekilde ninomaruda oturuyorlardı.

Kalenin çevresindeki yerleşim yerlerinde de samuraylar yaşıyordu. Samuraylar daha yüksek dereceye ulaştıklarında kalede yaşamaya başlıyorlardı. Tüccarlar ve kalifiye işçiler, şehir dışındaki eğlence bölgelerinden tapınaklara kadar geri kalan bölgelerde yaşamışlardır. Tokyo ve Kanazawa kale şehri olarak gelişen iki örnek şehirdir.

Kalelerin yapımında kullanılan ana materyal odun olmuştur. Yeniden restore edilmiş kalelere beton eklemeler yapılmıştır ve içleri daha moderndir. Söz konusu kaleleri ziyaret ederseniz buna şahit olabilirsiniz. Bir çok kale artık bir müze olmuştur.

Himeji Kalesi (401 Yıllık)




Matsumoto Kalesi (418 Yıllık)



Nagoya Kalesi (400 Yıllık)



Osaka Kalesi (427 Yıllık)


Kumamoto Kalesi (403 Yıllık)


Hirosaki Kalesi (399 Yıllık)


Okayama Kalesi (413 Yıllık)

29 Eylül 2010 Çarşamba

Bir Samurayın Yalnız Ölümü


Nitta Yoshisada, bir zamanlar eski Japonya’nın başkentlerinden olan Kamakura’nın fatihi olmuş bir samuraydı. İmparator Go-Daigo’nun en güvendiği ve bel bağladığı bir samuray generaliydi. İmparator Go-Daigo tarafından ona verilen yeni görev, Nitta’nın askeri becerilerini küçümseyen savaşçı kesişlerin savunduğu, sıradan tahta şarampollerle çevrili olan büyük Fujishima Kalesi’ni fethetmekti.

Gerçekleşen olaylar dizgisi, bir çok şeyin kötü olabileceğinin habercisi gibiydi. Nitta’nın atı şaha kalkmış ve iki seyisinin ölümüne neden olmuştu. Ayrıca, Nitta’nın savaş bayrağını taşıyan taşıyıcısının atı sürücüsünü suya atmış ve bayrak nehre düşmüştü. Tüm bunlar sanki bir lanet gibi görünüyordu.


Fujishima keşişlerinin ortaya koyduğu direnç, ciddiye alınmayacak gibi değildi. Yoshisada, düşman askerlerinin kazık gibi yerleştirdiği tahta kalkanların olduğu pirinç tarlasında ordusunu ileriye sürüyordu. Ordusuna doğru yüzlerce ok havada uçuşuyordu. Yoshisada’nın koruyucuları onun önünde çizgi şeklinde hat kurarak, liderlerini oklardan korumaya çalışıyordu. Ama onlar birer birer ölüyor ve yere düşüyorlardı. Nitta’nın yakın arkadaşları, orduyu geri çekmesi için onu zorladılar. Ama o arkadaşlarını görmezden gelerek, atını ileri doğru sürmeye devam etti. Nitta’nın sol ayağına bir ok isabet etti. O esnada bir ok da alnına doğru geldi ve miğferini parçaladı. Nitta’nın bilinci hala yerindeydi ve intihar edecekti. Ama bu bildiğimiz seppuku olmayacaktı. Çünkü o an bulunduğu durumdan dolayı, seppuku yapabilecek vakti yoktu. Onun yerine kendi kafasını kesmeyi uygun bulmuş, pirinç tarlasına yuvarlanmış ve bedeni çeltik tarlasında kaymıştır.

Nitta’nın başını kesmesi ve o an çıkan ses, ona bağlı fanatik savaşçılar için büyük bir umutsuzluk ve hazin bir an olmuştur. Nitta’ya çok bağlı olan en önemli samurayları, efendilerinin ölümü üzerine intihar etmişler ve onu takip etmişlerdir. Bu olay Nitta’ya olan bağlılığı kanıtlıyordu, inanılmaz bir görüntü oluşturuyordu ama bu ölümlerden sonra çok farklı bir şey oldu. Diğer Nitta ordusuna liderlik eden Yoshisada’nın kardeşi Nitta Yoshisuke, ordusunu generallerinin (Yoshisada) öldüğü yere ölmek için götürmüştür.

Samurayların ölüme felsefi bakışlarını en iyi şekilde özetleyen dizeler, belki de kılıç ustası Tsukaha Bokuden’den gelmiştir.

Samurayın öğrenmesi gereken
sadece tek şey vardır,
Son bir şey-
Ölüme korkusuzca bakmak.

16 Eylül 2010 Perşembe

Mistik Bir Çekicilik: Geyşalar


Geygi ya da Geyko da denir. Japonya’da eski tarihlerden bu yana eğlence hayatında erkek müşterilere şarkı, dans, sohbet ve oyunlar ile eşlik eden kadınlara verilen ad. Geyşa dünyası Japonca’da “ka-ryu-kai’’ yani “zevk dünyası’’ olarak adlandırılır.

1920’lerin başında 80 bin’i bulan Geyşa’ların sayısı, 1980’lerin sonuna gelindiğinde 10 bin’e kadar düşmüştür. Bunun en önemli nedeni, Batı tarzı barların ve burada çalışan kadınların daha popüler hale gelmesidir.


Japonya eğlence dünyasında çalışan diğer kadınlardan farklı olarak, Geyşa’lar mesleklerini ömür boyu sürdürebilirler. İyi bir Geyşa olmak için güzellik ve gençlikten çok, güzel sanatlara ve müziğe olan yetenek, tatlı dillilik ve müşteriyi iyi ağırlama gibi özellikler önemlidir. Bu yüzden ileri yaşlarda da Geyşa’lığı sürdürmek mümkündür. Mesleği bırakan Geyşa’lar genelde, bar ya da restoran açmak gibi, eski işleriyle bağlantılı işler yaparlar. Müşterileriyle evlenip işi bırakan Geyşa’lara da rastlanır.

Geleneksel Geyşa’lık mesleğinde her Geyşa’nın duygusal, cinsel ve ekonomik olarak ilişkide olduğu bir “danna”sı, yani koruyucusu vardır. Ancak günümüzde koruyucuya sahip olmak ya da olmamak Geyşa’nın kararına kalmıştır.

II. Dünya Savaşı’na kadar olan dönemde Geyşa olarak yetiştirilmiş bir kızın, Geyşa’lık seviyesine gelebilmesi için “mizuage” töreni yapılırdı. Mizuage töreninde Geyşa, tam bir eğitim aldıktan sonra hatırlı bir müşteriye çok büyük paralar karşılığında bekaretini verir; çoğunlukla aldığı paranın büyük kısmını kendini yetiştiren Geyşa evine eğitim masrafları olarak öderdi.

Bugünkü Geyşa evlerindeki kurallar çok sıkı değildir. Sadece müşterilerden alınan bahşiş ve hediyelerle bile geçinmek mümkün hale gelmiştir. Bu yüzden bütünüyle Geyşa evine bağlı olarak çalışanların sayısı azalmaktadır.


Nerede olursa olsun, bir Geyşa en az birkaç sanat dalında eğitim görmek zorundadır. Bu eğitim genel olarak birkaç tür geleneksel dans, şamisen çalma ve birkaç makamda şarkı söylemeyi kapsar.

Geyşa olacak kızlar, küçük yaşta yetişmesi için Geyşa evlerine verilir. Shikomi denen bu kızlar tüm ev işleriyle ilgilenir. Kızlar, disipline edilmek için çok ağır şartlar altında çalıştırılırlar.

13 yaşından 18 yaşına kadar olan dönemde kızlar, acemi Geyşa olarak çalışırlar. Bu yaşlardaki acemi Geyşa’lara Tokyo ve çevresinde “hangyoku” yani yarı-mücevher, Osaka ve Kyoto çevresinde “maiko”, yani çocuk dansöz denir. Acemi Geyşa’lık döneminde giyilen özel bir kimono ve özel bir saç şekli vardır.

Ancak günümüzde acemi Geyşa’lık, Tokyo’da tamamen ortadan kalkmış olup, Kyoto’da ise giderek azalmaktadır. Japonya’da kanun gereği herkesin ilk ve orta eğitim görmesi zorunludur. Bugün Geyşa eğitimi, en erken 15 yaşında başlayabilmektedir ki bu yaş eski tarihlerde bir Geyşa’nın “maiko”luktan Geyşa’lığa geçtiği bir dönemdi. Bu yüzden, Geyşa evlerindeki kurallar ve uygulamalar eskiye oranla oldukça değişikliğe uğramış, modern sosyal, ahlaki kurallar ve resmi kanunlara uygun hale gelmiştir.


Heian ile Edo dönemleri arasında, soylu bir kadının evlenmeden önce birkaç sevgili değiştirmesi normal karşılanırdı. Cinsel sınır ve kısıtlamaların çoğu, Edo döneminde ve samuraylar tarafından konmuştur. Kadın uzun süre çocuk doğuran bir araç olarak görülmüştür. Dul kadına, yeniden evlenme hakkı verilmemiştir. Erkek ise, aile yaşamı ile cinsel yaşamını ayrı tutmada özgür bırakılmıştı. Edo feodalitesinin dünyasında, bu ayrılık, Tokyo gibi büyük yerleşim yerlerinde yasal bir dünya yaratmıştı. Geyşalık, bu yasal ayrıcalığın yüce sanatıydı.

Geyşa kurumu Edo Dönemi’nin (1600-1868) ortalarında ortaya çıktı. İlk Geyşa’lar “hokan” ya da “taikomochi” denen dansçı ve şarkıcı erkeklerden oluşuyordu. Daha sonra bu gruplara kadınlarda katılmaya başladı ve giderek sadece kadınların yaptığı bir meslek haline geldi.

1700’lerde Geyşa’lık mesleği, vesikalı hayat kadınlığı ile aynı görülüyordu. Ancak Edo Dönemi’nin sonlarına doğru Geyşa’lar, resmi toplantılar da dahil olmak üzere, birçok sosyal, politik etkinlik ve toplantılara çağrılmaya başlandı. Ve zamanla bugünkü “eğlendirici-sanatçı” ya da “hoş vakit geçirtici” sıfatlarını aldı. Günümüzde Geyşa eğlenceleri, Japonya’daki en pahalı eğlencelerden biridir.

8 Eylül 2010 Çarşamba

700 Yıl Öncesinden Yöneticilik: Asakura Toshikage


1428 – 1481 yılları arasında yaşamış Asakura klanı derebeyi Asakura Toshikage, bundan 700 yıl önce klanına bazı kanunları deklare etmişti. Bu yasalar günümüzde şaşılacak yasalar değildir ama günümüz şartlarını göz önüne aldığımızda garip geliyor değil mi? Şunları bile uygulayabilmekten aciz bir yönetim anlayışına sahip değil miyiz sizce toplum olarak.

1. Yetenek ve beceriden yoksun olan birisine, onun ailesi Asakura ailesine hizmet ediyor olsa bile bir karargahı yönetme konusunda ya da idari bir alanda mevki verme. (Anafikir: Torpil yasaktır.)

2. Dünya barış içinde olsa bile, yakın ve uzak vilayetlere akıllı ajanlar yerleştir. Ülkenin içinde bulunduğu durumu kesintisiz olarak gözleyebilirsin. (Anafikir: Diplomasi çok önemlidir.)

3. Yüksek mevkiden ve özel yeteneklerden mahrum olan hizmetkarlar, anlayış ve sevecenlikle muamelede bulunan kişiler olmalıdır. Efemine olanların tavırları seçkinse, hizmetçi ve haberci olarak kullanılmalıdır ve sebepsiz yere düşünmeden işten çıkarılmamalıdırlar. Eğer onlar, tutumları ve sadakatları açısından eksiklik taşıyorlarsa faydasızdırlar. (Anafikir: Herkese iş vardır. Yeter ki verilsin.)

4. Uğurlu bir günde, şanslı bir yönetimle bir kaleyi almak ya da bir savaşı kazanmak üzücüdür. Bu yüzden uğurlu zamanlar değişebilir. Günün ne kadar uğurlu olduğuna bakmaksızın, fırtınalı bir havada tekneni sürersen ya da büyük bir kalabalığa tek başına karşı koyarsan, çaban hiçbir işe yaramayacaktır. Günün ne kadar uğursuz olduğuna bakmaksızın, gerçek ve yanlışlıkları ayırt edebilirsen, alışıldık hazırlığını ve gizli ataklarını yaparsan, bütün durumları göz önüne alıp stratejini iyi belirlersen zaferini sağlamlaştırırsın. (Anafikir: Tedbir gereklidir.)

5. Bu bölgede Asakura dışında başka bir kale inşa edilmemeli. Bütün yüksek mevkili kişileri Asakura Kalesi’nde bulundur. Onların vekilleri ve alt görevlilerini bölgeleri ve köylerinde bırak. (Anafikir: Yoğun bürokrasiye gerek yoktur.)

1480 tarihli Toshikage Jushichikajo’dan

20 Ağustos 2010 Cuma

Beş Çember Kitabı’ndan: BOŞLUK


Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur.

Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Yolunu şaşırmadır.

Strateji Yolu’nda da savaşçı eğitimi görenler, hünerlerinde anlamadıklarının boşluk olduğunu düşünürler. Gerçek boşluk bu da değildir.

Strateji Yolu’na ulaşmak için savaş sanatlarını tam olarak incelemeli ve savaşçı yolundan en ufak şekilde olsun, sapmamalısın. Ruhun yerleşikliğe eriştiğinde, gün be gün, saat be saat tekrarlatarak alıştırma yap. İkili yürek ve us ruhunu bile ve ikili algı ve görüş bakışını keskinleştir. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, yolunu şaşırma bulutları dağıldığında, gerçek boşluk, işte budur.

İster Budizm’de olsun ister sağduyuda, gerçek yolu kavrayana dek, olguların doğru ve yolunda olduğunu düşünebilirsin. Oysa, nesnel olarak baktığımızda, dünyanın yasaları açısından baktığımızda, gerçek yoldan ayrılan bir çok öğreti görürüz. Temel olarak doğruluğu, yol olarak da gerçek ruhu kabullenerek bu ruhu iyi tanı. Stratejiyi geniş anlamıyla doğruca ve açıklıkla uygulamaya koyul.

O zaman olguları geniş anlamıyla kavramaya başlar, ve boşluğu yol olarak kavrarken, yolun da büyük bir boşluk olduğunu görürsün.

Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, yolun varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.


1584 – 1645 yılında yaşamış Japonya tarihinin en iyi kılıç ustası olan Miyamoto Musashi’nin öğretilerinin kitaplaştırıldığı Beş Çember Kitabı’ndan. Bu kitap günümüz yönetici ve liderlerinin başucu rehber kitabıdır. Kitap hakkında ayrıntılı bilgi için:

http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/08/eseri-basucu-kitab-olan-klc-ustas.html

23 Mayıs 2010 Pazar

Son Samuray Filminin Gerçekliği, Son Samuraylar, Mitler


2003 yılında yayımlanan ve tam dört dalda Oscar’a aday gösterilen, Tom Cruise, Ken Watanabe, Hiroyuki Sanada, William Atherton gibi isimlerin rol aldığı The Last Samurai isimli sinema o sıralar büyük ilgi görmüştü. O esnalarda Samuraylar ve Japonya üzerine bir kitap araştırması içinde olduğum ve onlarca sayfa bir şeyler karaladığım için böyle bir döneme denk düştüğünden ilgili filmden çok etkilenmiştim. Filmde bahsi geçen olaylar aslında Japonya tarihinde gerçekten de olmuş bir olaydır. Aynı zamanda samuray sınıfının nasıl sonlandırıldığı ve samurayların son kez nasıl baş kaldırdıklarına dair ince bir çizgi taşır.

Peki bu sinema filmi samuray tarihi gerçekliğinden ne kadarını taşıyordu, isimler gerçek miydi, bir Amerikalı gerçekten de onlara katılmış mıydı son isyanlarında ve ne kadarı samimiydi? Öncelikle Tom Cruise’dan hiç haz etmediğimi, filme bir kere ön yargı ile başlamam gerektiğini biliyorum. Ama Katsumoto rolüyle Ken Watanabe ve Ujio rolüyle Hiroyuki Sanada’nın (kendisini Lost dizisinin 6. sezonunda izlediniz) oyunculukları, samuray felsefesi üzerine söylemleri, tavırları beni inanılmaz etkilemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu iki isim bana göre oyunculuklarıyla Tom Cruise’u ezip geçmişlerdi. Ama bu doğal bir durum. Çünkü Watanabe ve Sanada samuray rolünde daha önce çok yer aldılar ve felsefeyi iç dünyalarına mükemmel bir şekilde rafine etmiş insanlar. Haliyle rolleri tamamen gerçek gibiydi.


Filmde bahsi geçen samuray felsefesine dair görüşler, imparatora gösterilen sadakat, Amerikalıların uzun yıllar dışa kapalı bir hayat yaşayan Japonya’ya gemilerle akın ederek yavaştan Japonya’yı kültürel ve ekonomik anlamda sömürmesi, ateşli silahları ülke içine sokup ekonomiyi karıştırarak samurayların ortadan kaldırılıp yeni bir hükümetin kurulmasını istedikleri bir gerçektir.

Yüzyıllar boyunca Japonya’ya hükmeden, liderlik eden samurayların sonu gelecekti. Bir zamanlar samuray dönemi vardı ve her şeyin bir sonu vardı. Nasıl kiraz ağacı çiçeği gün gelip toprağa düşüyorsa, kiraz çiçeği yaşamının sonuna geliyorsa samurayların da sonu gelmişti. Ama tüm bunların sonucunda, harika bir eser olan Heike Monogatari’den şöyle bir alıntıyla karşı karşıya kalacak ve gerçeklik payı bulacaktık:




“Gururlu insanlar sonsuza dek yaşamaz, onlar bir ilkbahar gecesi rüyasına benzerler. Güçlüler bile yok olacaktır, tıpkı rüzgarın önüne kattığı tozlar gibi.”


Japonya tarihinde çok önemli bir yere sahip olan ve bir nevi Japonlar’ın atası sayılan samurayların ortadan kaldırılması, Japonya tarihinin en çok ilgi çeken sahnelerinden birine sebep olacaktı. Bu noktada gerçekleşen olaylar ve son samurayların meşhur başkaldırışları tarihe geçecekti. Söz konusu isyan bugün hâlâ ilgiyle takip edilen, hatta “Son Samuray (The Last Samurai)” sinemasıyla tüm dünyaya lanse edilip zamanında geniş yankı uyandıran 1876-77 tarihli Satsuma İsyanı’dır. İsyan sonrası Japonya’da yaşananlar ise şaşırtıcıdır.

Japonların Atatürk’ü Meiji

İlgili yıllar Japonya’yı yeni bir döneme sokmanın çabalarını içerir. Zamanın imparatoru Meiji Japonya’yı modernleştirmek için bir çok devrime imza atmıştır. Türkiye Cumhuriyeti için M. Kemal Atatürk ne ise Japonya için de Meiji odur.

Meiji Restorasyonu sonrasında samuray sınıfı henüz ortadan kalkmamıştı ama, samuraylar eski konumlarını yavaş yavaş kaybetmişlerdi. Başlangıçta ülkeye hükmediyorlardı, hem savaşçı hem de yönetici olarak. Zamanla aristokratlara dönüştüler. Ama Amerikalıların da müdahaleleriyle samuraylar öyle bir hale geldi ki, bir zamanlar paraya para demeyen bu statü, bir dirhem pirince muhtaç kalacak duruma düşmüştü. Samuraylar yeni konumlarını kabul edemiyor ve kaba hesapla 700 yıldır mevcut olan samuray sınıfının etkisinin azaltılmasına içerliyorlardı.

Bu konuda rahatsız olan samurayları bir çatı altında toplamak, Kyushu Adası’nın güney bölgesindeki Satsuma’da bir lider olan Saigo Takamori’nin liderliğiyle gerçekleşmişti. “The Last Samurai” filminde bize Katsumoto olarak yutturulan şahsiyet ise aslında gerçek Japonya tarihindeki Saigo Takamori’den başkası değildir ki, günümüzde bile Saigo Japonya için hâlâ bir ilahtır.

Saigo Takamori başlangıçta Meiji hükümetinde önemli bir mevkide yer almış ve Meiji reformlarını desteklemişti. Aslında bir çok samuray, Meiji’nin yeni hükümet kurmasını desteklemişti. Eski askeri düzenin kurulmasını ve samurayların tekrar eski konumlarına getirileceğini umuyorlardı. Ama işler beklendiği gibi yürümemişti. Geçen bir kaç yıl sonrası, Meiji hükümetinin aldığı kararlar Saigo’yu hiç memnun etmemişti. Uyuşmazlığın en büyük nedeni, Saigo Takamori tarafından teklif edilen Kore’yi istila etme fikrinin ret edilmesi ve eski samuray ayrıcalıklarının ortadan kaldırılmasıydı. İmparatorluk hükümetinden uzaklaşan Saigo, İmparatorluk hükümetine karşı harekete geçmek isteyen Kyushu bölgesi samuraylarını bir çatı altında toplamıştı.

1877 yılına geldiğimizde isyan etmeye hazır olan ve harekete geçmek için bir kıvılcıma ihtiyaç duyan samuraylar, Saigo Takamori önderliğinde birleşmişlerdi. Son samuraylar, modern Batı savaş teknikleriyle ve Batı’nın teknolojik olarak gelişmiş silahlarıyla donatılmış İmparatorluk ordusuna karşı cesurca savaşmışlardı. Bir tarafta makineli tüfekler ve toplarla donatılmış 60,000 kişilik İmparatorluk ordusu; diğer tarafta zırh, kılıç, ok ve mızrak gibi ilkel silahlarla savaşan 20,000 kişilik son samuraylar...

Gerçekleşen savaşı Saigo kaybetti ve hayatta kalan 300 samuray, memleketleri Kagoshima’daki Shiroyama Tepesi’ne çekildi. Cephane ve yiyecekleri tükenen son samuraylar, hiç şanslarının olmadığını biliyorlardı. 24 Eylül 1877 sabahında, İmparatorluk topçu birlikleri top atışlarına başlamıştı. Saigo Takamori yaralanmış ve samuray geleneklerine bağlı kalarak intihar etmişti. Geri kalan son samuraylar da birbirlerinin kafalarını kesmişti.

Ha Samuraylar, Ha Yeniçeriler

Günümüzde Saigo Takamori, Japonlar için bir kahramandır. Ayrıca savaştan galip olarak çıkan İmparatorluk hükümeti, yıllar sonra akıllı bir hareket yapmış, ölümünden sonra Saigo’yu bağışlamış, onu onurlandırmış ve ulusal kahraman ilan etmiştir. Saigo Takamori’nin heykeli, Kagoshima (Satsuma) Park’ında yıllardır ifşa edilmektedir.

Söz konusu isyan The Last Samurai isimli bir filme de konu oldu ama, bire bir gerçek tarihsel süreç ve gerçek isimleri yansıtmadı. Çünkü isyanda baş rolü Saigo Takamori oynamıştır ve onun gayretlerini filmde gerçek anlamda görmek mümkün olmamıştır.

Bu olaya benzer bir noktayı, Türkiye’nin eski tarihine gidersek görebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu döneminde yeniçerilerin ortadan kaldırılmak istenip yerlerine yeni bir ordu sistemi ve birliklerin getirilmek istenmesi, yıllardır mevcut olan militarist düzeni şoka uğratmış, alışık olmadık bir durum ortaya çıkmış ve yeniçeri isyanı baş göstermişti. Nihayetinde yeniçerilerin sonu gelmişti.

Samuraylar açısından düşününce, onlar tarafından Bushido ideallerinin ateşli bir şekilde uygulanması hor görülecek bir şey değildi. Çok garip olacak ama, savaşların azlığı demek aynı zamanda “onur” duygusunun daha az tadılması gibi bir şeydi! Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bakış açısı, İkinci Dünya Savaşı’nda atom bombasının anlatılması güç hasarlarına maruz kalıp, Japonya felç oluncaya kadar devam etmişti. Gerçi samuray sınıfı bu istekleri nedeniyle ortadan kaldırılmıştı ama aynı Japonya; Rusya ve Çin ile savaşarak, İkinci Dünya Savaşı’na katılarak samuray ruhunu geri getirmişti. Ama şahsi görüşüme göre, yanlış şekilde geri getirmişti.

Saigo Takamori Sonrası Gözyaşı Döken Japonya ve Kuyruklu Yıldız

Sonradan düşülen kayıtlara göre, İmparatorluk ordusunu başkaldıran samuraylara karşı komuta eden Aritomo Yamagata, komutanları toplamış ve Saigo Takamori’nin görkemli ölümünden bahsetmiştir. Ölümünden sonra Saigo’nun yüz ifadesinin oldukça sakin olduğunu ve ölümünün bile onun yüzünü değiştiremediğinden dem vurmuştu. Kader arkadaşı Saigo için gözyaşı dökmüştü. Bu son samuraya yakışan bir ölümdü.

Saigo o kadar çekici bir isim olmuştur ki, ölümünden sonra bir nevi yarı tanrıya dönüştürülmüştür. Hükümet sansür uygulamaya çalışsa da, Saigo’nun muazzam popülaritesi, bir şekilde topluma ve halka sızıyordu. İnsanların düşüncesine göre, Saigo’nun yenilgisi gerçekte onun cennete çıkışıydı. Osaka’da, bir Ağustos ayının ilk günlerinde, Saigo’nun yıldızlara yükselişinin hikayeleri yayınlanmaya başlamıştı. 2 Ağustos gününün ilk ışıklarında gökyüzünün güneybatısında bir kuyrukluyıldız görülmüştü. 3 Ağustos tarihinde Osaka gazetelerinde, teleskopla yapılan inceleme sonucunda parlak bir yıldızın üzerinde Saigo’nun portresinin ortaya çıktığı şeklinde bir haber yayınlanmıştır. Saigo sağlıklı, zinde ve İmparatorluk ordusu üniforması giyinmiş bir haldeydi.

Bu öykü şehirde yayılmış ve gece olduğu zaman, insanlar çamaşır yıkama platformlarının üzerinde gökyüzüne bakmışlar ve trajik bir şekilde ölmüş kahramanı net bir şekilde görmek istemişlerdir. Toplum için Saigo’nun derecesi yükselmişti. Saigo’nun kuyrukluyıldızla düşünsel bağlamda bir araya getirilmesi, sözcük oyunları düşünülünce Japonların sevgisini güçlendiriyordu. Çünkü kuyruklu yıldız terimi o dönemde ‘hoki boshi’ olarak nitelendiriliyor ve ayrıca Saigo’nun isyanından söz edilerek ‘isyancı yıldız’ anlamına da geliyordu.

Saigo’nun kuyrukluyıldızla bağdaştırılması Tokyo’ya kadar ulaşmış, bu haber büyük saygı duyulan bir malzeme haline gelmiş ve insanlar daha iyi bakış atabilmek için yüksek yerlere çıkıp gökyüzüne bakınıyorlardı. İnsanların onu görmek için toplandıkları platform, ağırlık yüklenmesi nedeniyle çökmüş ve bir çok kişi yaralanmıştı.

Mars Gezegeni Aslında Saigo’ymuş!

Saigo’nun gökyüzüne çıkışı astronomik olaylarla da desteklenmişti. 1877 yılı Ağustos ve Eylül ayında, dünya ile mars birbirlerine çok yaklaşmıştı ve mars ender görünebilecek bir şekilde parıldıyordu. Saigo’nun kızgınlıkla yandığı ve mars gezegenine dönüştüğü söylenmiştir. Aynı aylarda Japonya’da, Amerikalı gökbilimci Asaph Hall’in marsın çevresinde bir uydu keşfettiğine dair haber çıkmıştır. Bu da ayrı bir dedikoduya sebep vermiş, söz konusu uydunun Saigo’nun vefakar kader arkadaşları olduğu söylenmiştir. Saigo’nun arkadaşları, onu orada bile yalnız bırakmamışlardır! Eylül ayında Saigo’nun marsa dönüşmesi dedikodusu, popüler resim sanatı odaklarının ortak teması olmuştu.

Amerikalı hayvanbilimci ve Japon toplumunun iyi gözlemcilerinden Edward Morse, günlüğüne şöyle kayıtlar düşmüştür: “Tokyo sokaklarının resim atölyelerinin önünde kalabalıklar oluşuyordu. Satsuma İsyanı (Saigo’nun İsyanı) ressamlara malzeme sağlamıştı. Resimler siyah ve kırmızı renklerle parlıyor, dramatik görünüşler dikkati çekiyor ve “Kanlı Savaş” bizim görüşlerimizden farklı olarak betimleniyordu. Bir resimde gökyüzünde bir yıldız betimleniyor, merkezinde bütün Japonya’nın sevgilisi asi lider Saigo yer alıyordu. Kagoshima’da kuşatıldıktan sonra, o ve arkadaşları hara kiri yapmıştı. Çoğu insan onu, şimdilerde olağanüstü bir şekilde parıldayan mars sanıyor.”

3 Mayıs 2010 Pazartesi

İbnelik Her Zaman Vardı!

Malum. Teknoloji inanılmaz gelişti. İletişim muazzam. Kuala Lumpur’daki bir olaya anında ulaşabiliyoruz. İstersek Guatemala’daki bir insanla da aynı anda bire bir konuşabiliyoruz. İletişimin odalara kadar indiği çağımızda artık kimin eli şeyinde, kimin şeyi şeyinde anında gözlerimize çalınıyor. İnternet icat oldu, mertlik bozuldu. Artık öyle bir devirde yaşıyoruz ki çok matahmış gibi kim hetero, kim straight, kim bisekseksüel, kim ibine her şey meydanda.. Ve de aleni.. Ha. Ne diyecektim? Tamam. Son yıllarda nereye baksak ibnelik denen şey toplumun bir parçası haline getirilmiş. Sanki son zamanlarda, yıllarda bu yöndeki eğilim daha fazla artmış hissi alabilirsiniz. Ama olayın iç yüzü öyle değil işte. Yüzyıllardır var şu gaylik, ibinelik muhabbeti. Hem de İmparatorluk çağlarından beri. Onu geçtim, İmparatorluk çağında neredeyse bazı devletlerin bir parçasıydı. Harem bile açılıyordu kardeşim. Ben demiyorum. Gerçek tarih diyor. Ama malum bilirsiniz. Devletler kendi tarihlerini anlatırken bu tür olayları es geçerler. Ancak bazı edebi eserlerden ulaşabilirsiniz bu tür şeylerin olduğunu. Devlet tarafı akıllıdır. Kendisini hoş tutmayı bilir. İşini görür. Ama iş topluma, tarihe gelince halının altına silkeler. Tarih diye bunu gösteremezsiniz çünkü. Hatta bu olayın üstünü öyle çizmeleri gerekir ki, cinsel yönelimi bu yönde olanların aforoz edilmesini bile sağlayabilirler. Yeri gelince sağlıyorlar da.. Bu konuda aslında iki imparatorluktan dem vurmak lazım. İlki yüzyıllar öncenin Japon İmparatorluğu. 1600-1700 yılları. Samurayların 1100 yılından beri dirençli ve gerçek savaşçılarken 17. yüzyıldan itibaren aristokratlara dönüşmeleri. Zevkine çok düşkündür bu zamanın samurayları. Bir de Osmanlı İmparatorluğu.. Her iki devletin iç yüzünde içoğlanlık denen bir müessesenin veyahut durumun varlığı ortadadır. Devletin kendisi buna eyvallah demiyordu elbette ama devletin içine sinmiş önemli kişiliklerin oğlanlara bayıldığı bilinmektedir. Bir gerçektir de. Ama burada asıl altının çizilmesi gereken şey çok farklı. Aynı zamanda düşündürücü. Bahsi geçen dönemlerde her iki imparatorluk da yerkürenin görebileceği en ataerkil imparatorluklardı. Bir o kadar da feodaldı. Feodallik dediğinde duracaksın orada. İmparatorluğun asıl gücü militarizmin elindedir. Japon imparatorları geçmişte o zamanın başkumandanları olan Şogunların yanında kukla kalmışlardır. Asıl güç şogunların elinde olmuştur. Ve her iki imparatorlukta belli bir noktadan sonra (özellikle Japon İmparatorluğu’nda) kadınlar önemsiz görülecekti. Yıllar geçtikçe kadınların konumu daha çok sarsılacaktı. Öyle bir döneme gelinecekti ki, kadınlar çok önemsiz bir yaratık yaftası yiyecekti. Yüzyıllar sonra kadınlar stratejik evliliklerde kullanılmaya ve bir piyon görevi görmeye başlamıştır. Kadın samuray statüsünün zayıflamasıyla neo-konfüçyüs görüşler ve felsefeleri birleşmiştir. Kadınların korkusuz idealleri kabuk değiştirmeye başlamıştır. Pasif, söz dinleyen, itaat eden bir konuma getirilmiş ve evin içinde duran önemsiz bir varlık haline indirgenmiştir. Belli bir dönemden sonra sadece erkekler mirasa hak kazanmış, kadının başka bir erkekle beraber olması zina olarak tanımlanmıştır. Bir samuray kadınından kocasına karşı sorgusuz sadakat beklenmiştir. Kocasının daimyoya sadakat göstermesi örneğinde olduğu gibi. Hal böyle olunca evli kadınlar, aynı şekilde sadakat gösterecek olan bir cariyeden biraz daha iyi bir konumda oluyordu! Bir kadına bir sefile davranıldığından biraz daha iyi davranılıyordu ve bu yönüyle evlenmemiş bir kız, daha az şey kaybetmiş gibi görünüyordu. 17. yüzyılda kadınlar, çocukları dünyaya getirmek için gerekli olan bir araç olarak görülmeye başlanmış, diğer konularda önemsiz görülmüşlerdir. Zamanın bir çok yazarı, bir adamın asla sadece tek bir kadını sevemediğini ve resmi olarak yasak olmasına rağmen homoseksüel bir yapının ortaya çıktığını yazmıştır. Edo döneminde bir ustayla onun öğrencisi arasındaki cinsel ilişki şaşırtıcıdır ki, samuray sınıfları arasında sıradan görülmeye başlanmıştır. Zamanla bir adamın hayatında kadının önemi; sadece bir eğlence, zaman geçirilecek bir araç olmuştur. 1687 yılında Ihara Saikaku ünlü kitabı ‘Nanshoku Okagami’ yani ‘Erkek Aşkının Büyük Aynası’ eserinde, bazı samurayların homoseksüel ilişki içinde bulunduklarını ifşa etmiştir. Kitabında aynen şöyle yazmıştır: “Kadınlar kesinlikle hiçbir önemi olmayan yaratıklardı. Ama oğlanlara duyulan sevgi daha samimi bulunuyordu ve gerçek sevgiydi!” Şogunluk hükümeti normalde bu tarz ilişkileri yasaklamıştı ama malum yerine mukayyet olamayan feodal beyefendi kız gibi güzel erkekler karşısında kendini kaybedebiliyordu. Ihara Saikaku isimli adam 1600 yıllarının sonlarında muazzam kitaplar yazmıştır. O döneme ayna tutmuştur. Meşhur bir eseri de vardır Samurayların Arasında Aşk diye. Ve o dönem bazı samurayların kız gibi olan erkekler için yanıp tutuştuğuna, o erkeği elde edemediğinde yataklara düştüğüne, o öldüğü zaman kendisinin de harakiri yaptığına dair öyküler yazmıştır. Ve bunu öyle garip ve etkili bir dille yazmıştır ki o dönem el üstünde tutulmuştur herif. Samurayın teki gelip de “oğlum, sen neler neler yazıyorsun lan, bizi neden rezil ediyorsun hıyarto?” dememiştir. Hevesle okumuşlardır bazıları. Eğer o dönem öyle şeyler yaşanmasaydı böyle hikayeler çıkmaz, inanılmaz tepkiler olurdu. Herifin yazdığı yazıların el üstünde tutulması her şeyi açıklıyor zaten. Bunca şeyi neden zırvaladım? Geçmişle kıyaslayınca kadının konumu gerçekten çok çok daha iyi. Ayrıca ataerkil, feodal deyip geçmeyeceksin, bir adam ne kadar erkek görünürse görünsün ruhunda ibinelik olabiliyor. Aranızda kaç kişi Kewell’a tapmak istemedi ki? :)) Şaka bir yana, içoğlanı denen muhabbet gerçekten de vardı. Yaşları ufak, suratları tüysüz olurdu. Tüylendikleri zaman da salıverilirlerdi. Manyakların yaşadıkları aşk hikayeleri (özellikle Ihara Saikaku’nun anlattığı hikayeler) bildiğimiz Ferhat ve Şirin’in dahi eline verirdi.

Ama gariptir ki en sevdiğim yazar Marcel Proust’un gay olduğu söylenir. Onu geçtim, ya dünyanın gelmiş geçmiş en manyak ve arıza yazarı olan William Shakespear’a ne diyeceksiniz? Güzel bir oğlan için yazdığı sonelerin haddi hesabı yoktur.. Tarih bile alenen yazıp çizmiştir işte arkadaşım.. Neymiş efendim? İbinelik her zaman vardı.. İster ataerkil ol, ister feodal, ister savaşçı. Ruhunda var ibinelik kardeşim..

30 Nisan 2010 Cuma

Çay Töreni


Samuraylarla anılan en büyüleyici sanatlardan biri çay törenidir. Çay töreni, Japonya’da “cha no yu” ismiyle bilinir. Bir çok aktivitesi arılaştırılmıştır. Düşünce üzerine kuruludur ve zamanla geliştirilmiştir. Çay töreninde karmaşık düşünceler, sade duruş, dürüst, derin, huzurlu ve etkileyici bir hava vardır. Bu hava sadece samuraylar için değil, tüm Japonya için söz konusu olmuştur.

Önceleri çay törenleri soyluların yüz verdiği bir aktiviteydi ve çay, her şeyden önce yüksek sınıfın iksiri gibi görülüyordu. Bu durum, Sen no Rikyu’nun katkılarıyla değişmeye başladı. Sen no Rikyu, Sakai’li bir tüccardı ve daha çok Soeki olarak bilinir. Çay töreni ustası olmak konusunda, 15 yaşından küçükken, zarif Aşikaga stilinde çay ustası eğitimi almıştı. Soylu sınıfların çay törenlerinde zarif Çin takımlarını kullanması, bazı incelikler sergilemesi, törene katılan soyluların sıkıntılarını hafifletmekte ön ayak olması ve törene katılanların huzurlu bir ortamı bulmasını sağlayacak değişiklikleri sağlaması, onun ismini değerli kılmıştır. Daha kullanılır ve sade görünümlü kapları pahalılarına tercih etmiş, soylu sınıf için gösterişli, şatafatlı evlerdense, yeşillikler arasındaki huzur verici sade çay evlerinde törenler yapma faaliyetini ortaya koymuştu.

Çay evinin çay içilen odasına, nijiriguchi adı verilen ufak bir kapıdan giriliyordu. Kapı, bir buçuk-iki adımlık bir kare şeklindeydi. Konuklar genellikle emekleyerek içeri girebiliyorlardı ve kasten mütevazı, çok sade kaplar tercih edilmişti. Bunun sebebi; çay evinden içeriye giren herkesin, çay içme odasında kim olursa olsun hepsiyle eşit olmasını sağlamaktı. Rikyu’nun çay törenlerinde tasarladığı en önemli noktalar; insanların tören esnasında dünya sorunlarından, dünya işlerinden uzaklaşmasını, kendi kendilerine olmalarını, huzurla dolmalarını, ince şeyleri düşünmelerini ve yaşamlarını sorgulamalarını sağlamaktı. Çay törenleri bir nevi huzur veren ve kalpleri huzurla dolduran ayin halini almıştı.


Tokonoma

Çay töreni chachitsu denilen çay odalarında yapılmıştır. Konuklar nijiriguchi adı verilen kapıdan içeri girerdi ve samuraylar kılıçlarını içeri sokamazdı. Kural, Rikyu tarafından geliştirilmiştir. Kılıcın dışarı bırakılmasından maksat, çay odasında herkesin eşit olduğunu göstermekti. Son kişinin odaya girmesinin hemen ardından kapı kapatılırdı. Çay odasının tokonoma denilen köşesine, hemen giriş kısmında, fark edilecek bir pozisyonda rulo şeklinde bir kağıt asılırdı. Bu kağıt, çok özlü düşünceleri yansıtan güzel el yazılarını barındırırdı. Yazı, ev sahibi tarafından o anki dönemi, mevsimi ve havayı yansıtacak şekilde seçilir. Konuklar odanın ortasında, küçük bir şöminenin çevresine oturmadan önce yazıyı okur, minnettarlık duyar ve takdir ederlerdi.

Sonra ev sahibi içeri gelir. Misafirler prensip olarak ona daveti için teşekkür eder ve yazı hakkında nazikçe bilgi alırlar ya da diğer konuları konuşurlar. Çay odasında geçen zaman boyunca muhabbetler, ortaya konulan duygu ve düşünceler kısadır. Konuşulan şeyler törene ters olmaz, kabalık söz konusu olamazdı. Misafirlere kaiseki denilen hafif bir yemek sunulur. Yuvarlak bir tas içinde makul düzeyde sake ikram edilir, bunu meyveler ve hafif bir tatlı takip ederdi. Ev sahibi çay hazırlamaya başlamadan önce konuklar dışarı çıkar. Eve ilk girdikleri sırada üzerinde konuştukları rulo şeklindeki kağıt kaldırılarak, içinde tek bir çiçeğin bulunduğu vazo koyulur. Konuklar döndüğünde, ev sahibi demir çaydanlık içindeki suyu ısıtır, kap ve tasları durulayıp temizler. Bambudan yapılmış kepçeyle yeşil çayı kaplara koyar. Kap içindeki çay hafif köpürünceye kadar bambudan yapılmış çırpma aletiyle çayı döver, sonra da misafirlerine servis yapar.

Kaiseki

Çay iki türlü verilir: Daha sert ve koyu biçimde resmi olarak verilmesi koicha, hafif ve gayri resmi olarak verilmesi usucha diye adlandırılır. Koicha ilk servistir ve bütün misafirler aynı kaseden ufak miktar çay içer. Usucha ikinci servistir ve herkesin kendi kasesine çay koyulur. Çay kaseleri, mevsime ve ev sahibinin düşüncesine göre değişik şekillerde olabilir. Kış mevsimi çay kaseleri daha derindir ve sıcaklığın korunmasına yardımcı olur. Yaz mevsimi kaseleri daha sığ ve geniştir, bu yönüyle sıcaklığı çabuk giderilir.

Tören boyunca ev sahibi ve misafirler sükunetli düşüncelere yönelirler. Rahip Takuan söz konusu durum için şunları söylemektedir: “Çay odasında doğayı düşünür, nehirleri, dağları, akan suları hissedebilir, fikirlerimiz üzerinde düşünebilir, uyumlaştırmalara gideriz. Çiçekler, ağaçlar, ay ve karın değerini anlarız. Mevsimlerin değişimlerine gider, var olur ya da yok oluruz, çiçek gibi açar ya da solarız. Misafirler burada derin bir saygıyla karşılanır. Dünyevi kederlerden uzak olarak, çam ağaçları arasında esip geçen rüzgar sesi hissi veren, çaydanlıkta kaynayan suyun sesini dinleriz.”

Sen no Rikyu, Cha no Yu için ortaya koyduğu yüz kural hakkında bir öğütte bulunmuştur: “Bu kuralları değiştirebilecek ve yıkacak, gayri ciddi karşılayacak durumda olsanız da söz konusu kuralları tamamen unutmayın.”

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails