3 Mayıs 2010 Pazartesi

İbnelik Her Zaman Vardı!



Malum. Teknoloji inanılmaz gelişti. İletişim muazzam. Kuala Lumpur’daki bir olaya anında ulaşabiliyoruz. İstersek Guatemala’daki bir insanla da aynı anda bire bir konuşabiliyoruz. İletişimin odalara kadar indiği çağımızda artık kimin eli şeyinde, kimin şeyi şeyinde anında gözlerimize çalınıyor. İnternet icat oldu, mertlik bozuldu. Artık öyle bir devirde yaşıyoruz ki çok matahmış gibi kim hetero, kim straight, kim bisekseksüel, kim ibine her şey meydanda.. Ve de aleni..

Ha. Ne diyecektim? Tamam. Son yıllarda nereye baksak ibnelik denen şey toplumun bir parçası haline getirilmiş. Sanki son zamanlarda, yıllarda bu yöndeki eğilim daha fazla artmış hissi alabilirsiniz. Ama olayın iç yüzü öyle değil işte. Yüzyıllardır var şu gaylik, ibinelik muhabbeti. Hem de İmparatorluk çağlarından beri. Onu geçtim, İmparatorluk çağında neredeyse bazı devletlerin bir parçasıydı. Harem bile açılıyordu kardeşim.

Ben demiyorum. Gerçek tarih diyor. Ama malum bilirsiniz. Devletler kendi tarihlerini anlatırken bu tür olayları es geçerler. Ancak bazı edebi eserlerden ulaşabilirsiniz bu tür şeylerin olduğunu. Devlet tarafı akıllıdır. Kendisini hoş tutmayı bilir. İşini görür. Ama iş topluma, tarihe gelince halının altına silkeler. Tarih diye bunu gösteremezsiniz çünkü. Hatta bu olayın üstünü öyle çizmeleri gerekir ki, cinsel yönelimi bu yönde olanların aforoz edilmesini bile sağlayabilirler. Yeri gelince sağlıyorlar da..

Bu konuda aslında iki imparatorluktan dem vurmak lazım. İlki yüzyıllar öncenin Japon İmparatorluğu. 1600-1700 yılları. Samurayların 1100 yılından beri dirençli ve gerçek savaşçılarken 17. yüzyıldan itibaren aristokratlara dönüşmeleri. Zevkine çok düşkündür bu zamanın samurayları. Bir de Osmanlı İmparatorluğu.. Her iki devletin iç yüzünde içoğlanlık denen bir müessesenin veyahut durumun varlığı ortadadır. Devletin kendisi buna eyvallah demiyordu elbette ama devletin içine sinmiş önemli kişiliklerin oğlanlara bayıldığı bilinmektedir. Bir gerçektir de.

Ama burada asıl altının çizilmesi gereken şey çok farklı. Aynı zamanda düşündürücü. Bahsi geçen dönemlerde her iki imparatorluk da yerkürenin görebileceği en ataerkil imparatorluklardı. Bir o kadar da feodaldı. Feodallik dediğinde duracaksın orada. İmparatorluğun asıl gücü militarizmin elindedir. Japon imparatorları geçmişte o zamanın başkumandanları olan Şogunların yanında kukla kalmışlardır. Asıl güç şogunların elinde olmuştur.

Ve her iki imparatorlukta belli bir noktadan sonra (özellikle Japon İmparatorluğu’nda) kadınlar önemsiz görülecekti. Yıllar geçtikçe kadınların konumu daha çok sarsılacaktı. Öyle bir döneme gelinecekti ki, kadınlar çok önemsiz bir yaratık yaftası yiyecekti. Yüzyıllar sonra kadınlar stratejik evliliklerde kullanılmaya ve bir piyon görevi görmeye başlamıştır. Kadın samuray statüsünün zayıflamasıyla neo-konfüçyüs görüşler ve felsefeleri birleşmiştir. Kadınların korkusuz idealleri kabuk değiştirmeye başlamıştır. Pasif, söz dinleyen, itaat eden bir konuma getirilmiş ve evin içinde duran önemsiz bir varlık haline indirgenmiştir.

Belli bir dönemden sonra sadece erkekler mirasa hak kazanmış, kadının başka bir erkekle beraber olması zina olarak tanımlanmıştır. Bir samuray kadınından kocasına karşı sorgusuz sadakat beklenmiştir. Kocasının daimyoya sadakat göstermesi örneğinde olduğu gibi. Hal böyle olunca evli kadınlar, aynı şekilde sadakat gösterecek olan bir cariyeden biraz daha iyi bir konumda oluyordu! Bir kadına bir sefile davranıldığından biraz daha iyi davranılıyordu ve bu yönüyle evlenmemiş bir kız, daha az şey kaybetmiş gibi görünüyordu.

17. yüzyılda kadınlar, çocukları dünyaya getirmek için gerekli olan bir araç olarak görülmeye başlanmış, diğer konularda önemsiz görülmüşlerdir. Zamanın bir çok yazarı, bir adamın asla sadece tek bir kadını sevemediğini ve resmi olarak yasak olmasına rağmen homoseksüel bir yapının ortaya çıktığını yazmıştır. Edo döneminde bir ustayla onun öğrencisi arasındaki cinsel ilişki şaşırtıcıdır ki, samuray sınıfları arasında sıradan görülmeye başlanmıştır. Zamanla bir adamın hayatında kadının önemi; sadece bir eğlence, zaman geçirilecek bir araç olmuştur. 1687 yılında Ihara Saikaku ünlü kitabı ‘Nanshoku Okagami’ yani ‘Erkek Aşkının Büyük Aynası’ eserinde, bazı samurayların homoseksüel ilişki içinde bulunduklarını ifşa etmiştir. Kitabında aynen şöyle yazmıştır: “Kadınlar kesinlikle hiçbir önemi olmayan yaratıklardı. Ama oğlanlara duyulan sevgi daha samimi bulunuyordu ve gerçek sevgiydi!”

Şogunluk hükümeti normalde bu tarz ilişkileri yasaklamıştı ama malum yerine mukayyet olamayan feodal beyefendi kız gibi güzel erkekler karşısında kendini kaybedebiliyordu.

Ihara Saikaku isimli adam 1600 yıllarının sonlarında muazzam kitaplar yazmıştır. O döneme ayna tutmuştur. Meşhur bir eseri de vardır Samurayların Arasında Aşk diye. Ve o dönem bazı samurayların kız gibi olan erkekler için yanıp tutuştuğuna, o erkeği elde edemediğinde yataklara düştüğüne, o öldüğü zaman kendisinin de harakiri yaptığına dair öyküler yazmıştır. Ve bunu öyle garip ve etkili bir dille yazmıştır ki o dönem el üstünde tutulmuştur herif. Samurayın teki gelip de “oğlum, sen neler neler yazıyorsun lan, bizi neden rezil ediyorsun hıyarto?” dememiştir. Hevesle okumuşlardır bazıları. Eğer o dönem öyle şeyler yaşanmasaydı böyle hikayeler çıkmaz, inanılmaz tepkiler olurdu. Herifin yazdığı yazıların el üstünde tutulması her şeyi açıklıyor zaten.

Bunca şeyi neden zırvaladım? Geçmişle kıyaslayınca kadının konumu gerçekten çok çok daha iyi. Ayrıca ataerkil, feodal deyip geçmeyeceksin, bir adam ne kadar erkek görünürse görünsün ruhunda ibinelik olabiliyor. Aranızda kaç kişi Kewell’a tapmak istemedi ki? :))

Şaka bir yana, içoğlanı denen muhabbet gerçekten de vardı. Yaşları ufak, suratları tüysüz olurdu. Tüylendikleri zaman da salıverilirlerdi. Manyakların yaşadıkları aşk hikayeleri (özellikle Ihara Saikaku’nun anlattığı hikayeler) bildiğimiz Ferhat ve Şirin’in dahi eline verirdi.

Ben gayliğe nasıl mı bakıyorum? Aman diyim, işim dahi olmaz. İflah olmaz bir homofobiğim. Ama tercihini bu yönde kullananlar da beni ilgilendirmez. Karışmam zevklerine. Hoş karşıladığım söylenemez ama. Düşmanları değilim. Ne halt ederlerse etsinler.



Ama gariptir ki en sevdiğim yazar Marcel Proust’un gay olduğu söylenir. Onu geçtim, ya dünyanın gelmiş geçmiş en manyak ve arıza yazarı olan William Shakespear’a ne diyeceksiniz? Güzel bir oğlan için yazdığı sonelerin haddi hesabı yoktur.. Tarih bile alenen yazıp çizmiştir işte arkadaşım..

Neymiş efendim?

İbinelik her zaman vardı.. İster ataerkil ol, ister feodal, ister savaşçı. Ruhunda var ibinelik kardeşim..

3 yorum:

TA dedi ki...

blogun ahlak düzeyi oldukça düşmeye başladı kanımca.

farklı birşeyler yazacağımın derdinde olma bence.

ahlaklı olup olmamaktır aslolan.sapıklığın sapkınların ne cezalara ne felaketlere uğradığı yüce kitabımızda yazılmıştır.

Atilla Çelik dedi ki...

Olayın ahlaklı olup olmamakla alakası yok. Ya da farklı bir şeyler yazma isteğiyle de. Japonya tarihi ve toplumu uzun zamandır araştırdığım bir konu ve bunlar gerçekler. Gerçekleri söylemek ahlaksızlıksa eyvallah, ahlaksızım o halde.

Eğer blogumda bazı tarihi gerçekleri söylemem ahlaksızlıksa ve bu sizi rahatsız ediyorsa yapabileceğim bir şey yok. Partilere kocasıyla giden Elton John'a yapabileceğim bir şey yok. Bu onun bilebileceği bir şey. Ama her şeyden önce benim için asıl olan gerçeklerdir. Bu gerçekler üzerinde konuşabilmektir.

Misal Cemali tarikatına bakarsak kendi tarihimizden çağrışımlarla Allah'ın ifadesini erkek yüzünde bulduklarını biliyoruz. Eski hamamnameler ortada. Keza Mercimek Ahmet, Enderunlu Vasıf, Sümbülzade Vehbi, Reşat Ekrem Koçu da cabası.

Toplumumuzda insanlar birbirlerine ana avrat sövüyorlar. Ama ben burada kimseye sövmüyorum. Eğer rahatsız oluyorsanız okumama hakkına sahipsiniz.

Sevgiler..

LLuvia dedi ki...

Şerefsiz ahlaksız Atilla seni. Sus bakıyım cevap verme ne biçim blog bu kitaba karşı, sapıklara kucak açan seni gidi satanist metalci :)))

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails