Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Haziran 2011 Çarşamba

Ursula K. Le Guin Neden Okunmalıdır?


Ursula K. Le Guin bilim-kurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından biri. Ama onu diğer bilim-kurgu ve fantastik edebiyatı yazarlarından keskin farklılıklarla ayıran önemli yönleri mevcuttur. 1966 yılından beri yazan ve hâlâ yazmaya devam eden 82 yaşındaki yazar, eserlerine yedirdiği kölelik, özgürlük arayışı, hayatı sorgulamak, varoluşçuluk, Taoizm, Yunan mitolojisi, toplumların değişime gösterdiği reaksiyon, psikolojik ve felsefik dokundurmalar gibi konularla sizi bilim-kurgu ve fantastik öğelerden hayatın gerçekliğine götürür. Bilim-kurgu ve fantastik dokumaları sadece araç olarak kullanır. Bilirsiniz, birçok bilim-kurgu eserinde teknolojik gelişmeler anlatılır, fantastik edebiyatlarda savaşlar gırla gider, kılıçlar kuşanılır, ayrıntılı savaş sahnelerinden ve büyü sanatlarından demler vurulur. Fakat Ursula’da işler tamamen değişir. Politika, psikoloji ve toplumbilimin öne çıktığı ve alternatif toplum ve hayat modellerinin sorgulandığı bilim-kurgu yaklaşımını tercih ettiğini görürüz.

Eserlerinde anarşist ruhtan izlere rastlarsınız. Kadınların ezilen tarafta olduğunu insanları rahatsız etmeden feminist teoremlerini de yedirir; köle bir toplumda anaerkil aileler yaratır. Onun kahramanları Frodo, Gandalf, Aragorn gibi abartılmış karakterler değildir; bazen yaşlı, bazen çaresiz, bazıları sakat ve hasta insanlar ve yahut intikam peşinde bile koşamayacak kadar çaresiz çocuklardır. Soylu kurtarıcılardan dem vurulmaz. İnsanların değişime karşı nasıl başkaldırabileceklerini ve dengesinin nasıl bozulacağını alternatif yollarla aktarır. Aslında görürsünüz ki, kırk yıl önce söylediği şeyler günümüz dünyasında gerçekleşmektedir. Ursula’nın ileriyi çok iyi gören bir sanatçı olduğu kadar o an yaşadığı dönemin çok ötesinde fikir, zekâ ve anlayışa sahip olduğunu görürsünüz. 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde Afro-Amerikalılar canlı canlı yakılırken, Ursula ırkçılığın saçmalığından nasıl bahsedeceğini çok iyi biliyordu.

Neredeyse bütün önemli eserlerine sahip olduğum Ursula neden okunmalıdır?

“Bağışlamanın Dört Yolu” isimli öykü kitabında “Bir Kadının Kurtuluşu” öyküsünde kadın kahramanın gözünden bizlere olayı aktardığı kısa bir bölüm ilgi çekicidir. Bizden farklı olanlara hiç dayanamadığımız bir toplum ve zaman diliminde, böyle bir bakış açısı ilginç olsa gerek.



“Werel’in yabancıları topraklarına kabul edip diplomatik ilişkiler kurulmasına razı olmalarının üzerinden ancak kırk yıl geçmişti. Tarih kitabını okumayı sürdürdükçe Werel’deki baskın halkın doğasını biraz biraz anlamaya başlamıştım. Kendilerine sahip diyen, Büyük Kıta’nın ve en sonunda dünyanın bütün diğer halklarını zapt eden siyah derili ırk, sadece tek bir varlık biçimi olduğunu düşünerek yaşamıştı. Kendilerinin insan denilen şeyin olması gerektiği gibi olduklarına, yapması gereken şeyleri yaptıklarına ve bilinen her şeyi bildiklerine inanmışlardı. Werel’deki diğer bütün halklar onlara karşı koyduklarında bile onları taklit etmiş, onlar gibi olmaya çalışmış ve onların malı olmuştu. Gökten, başka türlü görünen, başka türlü hareket eden, kendilerini esir ettirmeyen, zapt ettirmeyen başka türlü bilen insanlar gelince sahip ırk onları istemedi. Kendileriyle eşit olduklarını kabul etmek tam dört yüz yıllarını aldı.

Erod’un her zamanki gibi çok güzel bir konuşma yaptığı Radikal Parti’nin bir toplantısındaki kalabalık arasında ben de vardım. Kalabalıkta yanımda, söylenenleri dinleyen bir kadın dikkatimi çekti. Teni garip bir kavuniçi-kahverengi rengindeydi; gözlerinin kenarlarında beyazlar görünüyordu. Hasta olduğunu düşündüm. Ürpererek uzaklaştım. Hafif bir tebessümle bana baktıktan sonra dikkatini konuşmacıya döndürdü. Saçları bir yumak veya bulut halinde kıvır kıvırdı. Giysileri narin bir kumaştandı, garip bir moda. Aklıma kadının ne olduğu, buraya hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir dünyadan gelmiş olduğu çok sonra geldi. Ve işin ilginç tarafı, bütün o garip teni, gözleri, saçları, aklı bir yana insandı, en az benim kadar insan: Bundan hiç kuşkum yoktu. Bunu hissetmiştim. Bir an için bu beni derinden rahatsız etti. Sonra beni rahatsız etmeyi bıraktı ve büyük bir merak hissettim, neredeyse bir tutku, ona doğru bir çekim. Onu tanımayı diledim, onun bildiklerini bilmeyi.

İçimde sahip ruhuyla, bir ruh çekişiyordu. Bütün hayatım boyunca da bu böyle olacak.”

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak


Kendini iyice bulduğu anlardan itibaren ayrılmaz parçalarından biri olan “bir şeyler yazmak ve karalamak” gerçekliğine uzak kalmak can sıkıcı bir nokta. Bazen insan spor yaparken kendisini bulur, yenilenir. Bazen alkol alarak, çıldırarak, eğlenerek ve de ibadet ederek. Kendimi bulduğum büyük anlardan biri elbette ki bir şeyler yazıp durmaktı. Elde olmayan sebeplerden dolayı bundan uzak kalınca, ibadetten elini ayağını çekmiş insan gibi hissetmedim dersem yalan olur.

Günlük işlerimizi yaparken, rutinler içinde boğulurken, bir şeyler izlerken ya da dinlerken, insan beyni sürekli çalışıyor. Bir şeyleri değerlendiriyor ve yorumluyor. Bunu yazıya dökmeyenler veyahut yazma gereği duymayanlar için anlık parlamalar tadındadır ani tespitler. Olur ya, aniden bazı fikirler kazınır aklınıza, bazı cümleler yazılır beyninizin içinde. Goethe, Atatürk, Proust vecizleri tadında kiraz gibi kulaklarınıza asılır kalır. Bir an şaşırırsınız. Öyle bir cümle, fikir ve düşüncenin bir anda nasıl aklınızın içinde belirdiğine şaşarsınız. Ama periyodik olarak bir şeyler karalamış, yazmayı hayatının güzel tatlarından biri yapmış yazı aşçıları için hazımsızlık yapar bu duygu. Buna dair bir şeyler karalamadıkları için huzursuz olurlar. Tıpkı son birkaç aydır periyodik yazılardan uzak kaldığımdan, bunun gibi ani fikir parlamalarını paylaşmadığımda kendimi rahatsız hissetmem gibi. Birkaç ay önce minik bir düşünce parlamasından, anlık bir gözlemimden, doğaya ufak bir bakışımdan ya da müzik dinlerken on saniyelik bir ritmin bana yansıttığı büyük lezzetleri büyük sayfalara yansıtıyordum. Artık bunu yapamıyorum zannedersem. Ve bu beni iyi hissettirmiyor. Ama elim de gitmiyor.



Hayatın kendi içinde dönemsellikleri söz konusudur. Birçok insan için böyle dönemler muhakkak vardır. Son yıllarda dönemsellikler denen kavram hayatımda her daim olmuştur. Yıllar boyu rutine bağladığımız değişmez gerçekler vardır. Bir de belli bir dönem periyodunda bir şeyler yaptığımız ve o anlarda mutlu olduğumuz geçicilikler. Bir şeyler izlemek, müzik dinlemek, çalışmak ve kitap okumak asla bozulmayan rutinler. Geri kalan bazı zevkler dönemselliklere takılıp kalmış. Belli bir dönem her Cumartesi günü Nedjima Bar’a gidip Guru adı verilen müzik grubunu büyük bir zevkle izlemek. Yine her Cumartesi On A On Kafe’ye gidip Engin Abi ile enfes muhabbetlere dalıp gülme krizlerine girmek. Her akşam bir tane nar yemek. Ki o zaman enfes bir cilde sahip olduğumu ve nur gibi parladığımı söylemeliyim! Konserleri büyük bir hevesle takip etmek. Bir dönem Atheist grubuna yazılmak, bir dönem Nevermore’a, bir dönem Neuraxis’e bir dönem de Cephalic Carnage’e. Aslında onları dinlemeyi hep sevmişsindir ama tamamen onlarla kapsandığın bir dönemdir bu anlar. İnanılmaz mutluluk verir. Nevermore son albümünü çıkarıp kulak kabarttığımda inanılmaz mutlu bir ruh halindeydim ve bu ruh hali burada bana bir sürü yazı yazdırmıştı Nevermore gerçekliğine dair.

Bu ve bunun gibi dönemsellikler insan ruhu için büyük ihtiyaçlardır. Sizi daha mutlu kılar. Yaşamınızı daha yaşanır ve elle tutulur hale getirir. Yaptığınız birçok şeyden zevk almanızı sağlar. Böyle bir dönemsellikten uzak kaldığınızda ve bazı rutinlerden uzak kaldığınızda (yazı yazmak gibi) hayat gerçekten sıradanlaşıyor. Bazı şeyler içten içe kemiriyor sizi. İçinizde fırtınalar kopuyor aslında. Aklınızın içinde sürekli paragraflar dolusu yazılar yazıyorsunuz. Ama gerçekliğe dönüşmüyor bu anlık parlamalar, veciz tadındaki tespitler. Yazılmıyor. İsteksizlik, zamansızlık ve keyfe düşkünlükten dolayı yazılmıyor.

Müziğe duyulan aşk tarifi zor bir duygular silsilesi. Onsuz yaşam nasıl olurdu düşünmek bile istemem. Hayatın en rutin faaliyeti olan işyerinde çalışma fiilinin ardından eve dönerken kulaklarınıza akan o melodiler bütünü öyle farklı hissettiriyor ki! Bu dünyada değilsinizdir işte o an. Tüm yorgunluğunuz paçalarınızdan akıp gitmiş ve yerine bembeyazlıklarla kaplanmış duygular eklenmiştir. Eski insan gidiyor, yeni bir insan geliyor. Dünya ve yaşam size daha güzel gözüküyor. Daha yaşanılır. Daha içten. Daha elle tutulur. Daha güçlü ve enerjiktir.


Bu travma, geçmişten gelen ağır bir şok
Dünyasının değiştiği o an
Açıklanamaz bir tarih
En kötüsü bir birey lanetlenmiş..

Bu, güvenin yok olması, güvenirliliğin mahvedilmesidir
Gerçekliğin kayıp olduğu bir noktada batışın yükselişi
Endişeyle yok edilmiş
Tamamen ezilmiştir.. Suçlulukla..

Bu fikirler öldürücü ilüzyonlarla doldurulmuş bir esirdir
Depresyon yavaşça vicdanı öldürür
Görüntülerle kuşatılmış, seslere maruz kalmış
Yanlış anlaşılmıştır ve kaçmak mümkün değildir
Görüşlere işkence edilmiş, ümitsizliğin gerçekliğine doğru yutulmuş

Ruhun başarısızlığı, ruhsallığın çarpıklığı


Hislerden, insan ruhunun derinliklerinden, çarpıklıklarından, medeniyetten ve tüm dünya ileriye doğru giderken ruhun buna paralel gelişiminden bahsetmeyi ana konu edinmiş olan Kanadalı teknik Death Metal grubu Neuraxis’in bu yıl piyasaya sürdüğü Asylon isimli albümünden olan Trauma (Travma) isimli eseri böyle söylüyor bizlere. Ve ben bu acımasız, ama acımasız olduğu kadar inanılmaz teknik ve sürükleyici olan böyle bir albüm karşısında dizlerimin üzerine çökmüşken buluyorum kendimi. Ruhumu dolduran, bana güç kazandıran, müzikal gelişimiyle beni farklı dünyalara götüren ve hayatın anlamına dair düşündürten bu güç karşısında.. Bu aralar beni en çok mutlu kılan güzelliklerden biriler kendileri. Aynı hisleri 2005 tarihli Trilateral Progression isimli albümlerinde de hissetmiştim. Bu süreç uzun süre rehin almıştı ruhumu.



House MD’nin yedinci sezonu geçtiğimiz günlerde sonlanmıştı. Kalitesinden her zaman olduğu gibi asla taviz vermemiş ender dizilerden biri. Bu sezonu izlerken müthiş duygularla dolduğumu ve hayata dair müthiş analizlerin ruhuma derin çentikler attığını söylemeliyim. Acı hayatımızın parçasıdır. İnsanlığımızın en büyük kanıtıdır. Acının olduğu yerde hayatın gerçeklikleriyle kutsanmış olduğumuzu söylemeliyiz. Birçok insan yalnız olmaktan hoşlanmayabilir, korkabilir. Yalnızlık birçok insanın en büyük korkusudur. Yalnızlık korkusu depresyon başlangıcı ve mutsuzluğun garip bir tezahürüdür. Ama ne kadar yalnız olmaktan korkarsak korkalım, bazen hayata dâhil olan insanlar bize zarardan başka bir şey vermez. Mutluluk kaynağı olması gereken şey, bazen depresiflik ve mutsuzluk kaynağıdır. Hugh Laurie’nin bizlere aktardığı Dr. Gregor House karakteri belki günümüz dünyasında asla karşılaşamayacağımız hastalıklı bir ruh halidir ama her haline rağmen House’a bayıldığımı söylemeliyim. Bir eve araba ile dalıp saç fırçasını teslim etmek ve sonra mutlu bir şekilde güneşli sahili adımlamak farklı bir aydınlanma olsa gerek. Çok az kişi o manyakça harekete ‘olur’ vermiştir ama Gregor’un ruhu doğrultusunda her şey beklenir. Yıkımın getirdiği bir aydınlanma mı, yoksa karanlık dehlizler mi? Devamında göreceğiz elbette. Ama yeni sezonda maalesef Dr. Lisa Cuddy karakterini oynayan Lisa Edelstein artık olmayacak.



Güney Kore dizilerine yazılışım son gaz devam ediyor tabii. Dünyamı dümdüz eden bir dizi önerisinde bulunmalıyım. Dünyanız mutlulukla dolacak, çok eğlenecek, gülecek ve saflığın, masumiyetin dokumalarıyla evrileceksiniz. My Girlfriend is a Fox with Nine Tails (My Girlfriend is a Gumiho) isimli dizi çok ama çok başka bir şey. Sizi kesinlikle sihirli bir dünyaya götürecek. Beni en çok çarpan diziler arasında yerini almayı başarmış bu dizinin konusunu, arayan bulacaktır elbette.

30 Aralık 2010 Perşembe

Mükemmel Bir Duyumsayıcı Olarak Neden Proust?


Ruh ikizi kavramına inananlardan değilim. Yerkürede yaşayan altı milyar insanın farklı olduğuna, bir çok ortaklığı olsa bile karakter, özellik, yetenek, duyumsama, gözlemleme ve insan olmaya dair aklınıza gelebilecek her kriter dikkate alındığında asla aynı olamayacaklarına inanırım. Bu dünyada bizden bir tane daha yok. Birebir kopyalarımızın olduğunu düşünsek de yok. O yüzden insanız, emsalsiziz, kendimize özgüyüz. Bu bağlamda ruh ikizinden değil de büyük ortaklıklar ve benzerliklerden dem vurabiliriz.

Sevdiğimiz her film, müzik, sanatçı, ressam, yazar, sporcu ve eserde kendimizden parçalar buluruz. Bazen ruhumuza tercümandırlar. Bir yakınlık buluruz ve bağlanırız. Bizde onu, onda bizi görürüz. Bağ güçlenir ve sarsılmaz ortaklıklar kurulur. İnsan ruhundan örneklemeler sergileyen yazarları dikkate aldığımızda Marcel Proust’u diğer tüm yazarlardan ayrı bir yere koymamın iç yüzünde bu olgu yatar. Ruh ikizim değildir belki ama büyük ortaklıklardır beni yazdıklarına, emsalsiz ruhuna bağlayan.

Çocukluğumdan beri sürekli yazarım. Bir şeyler karalarım. İlköğretimdeyken bile kompozisyonun dibine vururdum. Kurallara uyardım. Ama zaman geçtikçe kendimizi kurallarla sınırlamamaya, tamamen kendi tarzımızı bulmaya başladık. Hepsi kendiliğinden gerçekleşmişti. Bir şeyler yazmak ruh ve hayal gücü ile alakalı. Yaşamın bize verdikleri, yaşattırdıkları ve hissettirdikleriyle ilgili. Öfke, sevgi, nefret, sempati, aşk, hırs gibi insanlara üst düzey duyguları hissettiren yaşam öyküleri ve geçişleri, o anki ruh halimize göre ilham perilerini aklımızın ekseninde döndürüyor. O periler orada dönüp durdukça sizi yazarken hiçbir güç durduramıyor. Muhteşem bir duygudur bu. Tamamen ilhamla kapsanmışken bir eseri yazdığınızda ve nihayetinde bitirdiğinizde, sırtınızı geriye yaslayarak sigaranızı yakıp neler yazdığınızı okuduğunuzda garip bir güç hissedersiniz. Efsunlanırsınız. Bir zihniniz vardır. Büyük bir güçtür bu. Zihin denen bu güç ışıltısını saçmıştır ve ortaya bir eser çıkarmıştır. Bazen aklınızdan korkarsınız. Bu eseri yaratan aklınızdan..

Son zamanlarda ilham konusunda güçlü olduğumdan bahsedemem. Hayat şartları, yoğun iş hayatı derken, ilhamın geldiği anda bile kendinizi stresli iş halindeyken buluyorsunuz. Kendinize bırakmanız gereken özel zamanlar ne kadar azalırsa, ilham perileriniz o kadar kaçışıyor akıl ekseninizden. Yukarıda bahsettiğimiz duyguların çok güçlü olması gerektiğinden bahsetmiştik. O duyguların bir kısmı an itibariyle sizden uçup gidince, eski ilhamlı halinizle yarattığınız eserleri ortaya koyamıyorsunuz.


Proust’u kendimce biraz geç keşfettiğim için kendisini şanssız sayanlardanım. Onunla tanışmam ilginç bir yolla olmuştu. Uzun zaman öncesi.. Her zamanki gibi bir şeyler karaladığım dönemler. O zamanlar daha bol vakte sahibim. Sürekli yazıp duruyorum. Her gün sayfalar dolusu. Özellikle sevgim, öfkem, nefretim tavan yaptığında tamamen ayrı dünyalara gidiyorum. Birinin tek bir lafından sayfalar dolusu yazabiliyordum. Ya da minik bir olayı gözlemlemem sayfalar dolusu karalamama yetiyordu. Haddinden fazla derine, gözlemlere ve duygulara sızıyordum. Gün geldi. Bir arkadaşım geldi ve Proust’tan mı öykünüyorsun dedi. İsim olarak bildiğim ama okumadığım bir isimdi. Araştırır araştırmaz şok olduğumu hatırlıyorum. Olaylara bakış açısı ve gözlemler, yaşam şekli, yazı yazma sanatına yaklaşım, hayatı kendi içimizde yaşayış, odamıza ve iç dünyamıza aşkla bağlı olmamız, fiziksel yaşamdan ziyade zihinsel yaşama önem verişimiz, melankoli, yengeç erkeği oluşumuz ve ölene kadar bu duygularla ve yazı yazmaya duyulan aşkla kaplanış derken benzeşen büyük ortaklıklar şoke ediciydi.

Proust’un muazzam gözlemleri, insan ruhunu sarmaşık gibi sarmalayıp hücrelerin en minik huzmelerine kadar inip şoke edici tespitleri ve bunu anlatırken sahip olduğu tarz, insanoğlunun aklı konusunda beni korkutmuştur. Böyle şeyler yazmanın nasıl bir ruh halini işaret edeceğini tasavvur dahi edemem. Büyük bir akıl, enfes bir ruh. Yaptığı tespitlerin üzerine çıkabilmek mümkün olmasa gerek.

Zamanın dev katedralinde yolculuk eden, hayatından demetler sunan Proust, hayatını ve hislerini anlatırken bizlere çok şey anlatıyordu. Böyle bir tarz, bakış açısı ve duygular karşısında, kendisini çok minik hissediyor insanoğlu. Marcel Proust yedi kitaplık dev yolculuğunu “Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman” ile tamamlarken şunu söylüyordu:

“Böyle bir kitabı yazmayı başaran kişi ne kadar mutlu olurdu! O kitabı yazmak ne büyük emek gerektirirdi! Bir fikir verebilmek için, en yüce, birbirinden en farklı sanatlarla karşılaştırma yapmak yerinde olur; çünkü böyle bir kitaptaki karakterlere hacim kazandırabilmek için her birinin farklı yönlerini göstermek zorunda olan yazarın, kitabını titizlikle, birliklerini sürekli yeniden gruplandırarak, tıpkı bir saldırı gibi hazırlaması, bir yorgunluk gibi ona tahammül etmesi, bir kural gibi kabullenmesi, bir kilise gibi inşa etmesi, bir perhiz gibi ona uyması, bir engel gibi aşması, bir dostluk gibi fethetmesi, bir çocuk gibi aşırı beslemesi, bir alem gibi yaratması ve üstelik, açıklaması muhtemelen ancak başka alemlerde bulunabilecek, önsezisi bizi hayatta ve sanatta en çok duygulandıran şey olan o muammaları da göz ardı etmemesi gerekir. Bu tür büyük kitaplarda öyle bölümler vardır ki, zamansızlıktan, taslak halinde kalmışlardır ve mimarın planı fazlasıyla kapsamlı olduğundan, muhtemelen hiçbir zaman tamamlanamayacaklardır. Tamamlanmamış nice büyük katedral mevcuttur.”

Kendisi tamamlanamayacağından dem vursa bile kesinlikle tamamlamıştır.


Mükemmel bir duyumsayıcı olarak neden Proust sorusuna, aynı kitaptan aşağıda alıntılayacağım “sıradan” düşünceleri, bölük pörçük alınmış paragrafları yeterli cevap olacaktır. Bu önemli gözlemlere kesinlikle tanıklık etmenizi isterim. Adeta bir algı dersi.. Ya da aşka, sevgiye bakış açısı.. Veyahut acılardan bile hayatı öğrenme düsturu.. Günümüz sanatçılarını değerlendirmek anlamında da müthiş tespitler içerir:

“Bir edebi eserin oluşturulmasında hayalgücüyle duyarlılığın birbirinin yerini tutamayacağı ve duyarlılığın, pek büyük bir sakınca yaratmadan hayalgücü yerine kullanılamayacağı kesin olarak ileri sürülemez; midesi sindirim işlevini yerine getiremeyen kişilerde de, bağırsaklar bu görevi üstlenir. Doğuştan duyarlı, ama hayalgücünden yoksun biri, buna rağmen dikkate değer romanlar yazabilir. Başkalarının sebep olacağı ıstırap, bunu önlemek için göstereceği çabalar, ıstırabın ve karşısındaki acımasız şahsın yaratacağı çelişkiler bir araya gelip zihin tarafından yorumlandığında, hayal edilmiş, uydurulmuş bir kitap kadar güzel olmakla kalmayıp, sanki yazar kendi başına bırakılmış ve mutluymuş gibi onun tahayyüllerine yabancı, kendisi için, hayalgücünün beklenmedik bir fantezisi kadar şaşırtıcı ve tesadüfi bir kitabın malzemesini oluşturabilir.”

“En aptal insanlar bile, hareketleriyle, sözleriyle, istemeden ifade ettikleri duygularıyla, kendilerinin algılamadığı, ama sanatçının onlarda yakaladığı yasaları açığa vururlar. Sıradan insanlar, bu tür gözlemler yüzünden yazarların fesat olduğunu düşünürler, ama bu hatalı bir düşüncedir. Çünkü sanatçı gülünç bir davranışta, genel olanın güzelliğini görür ve nasıl ki bir cerrah, oldukça yaygın bir dolaşım bozukluğu yüzünden hastayı küçük görmezse, yazar da gözlediği kişiyi bu davranışı yüzünden kınamaz; dolayısıyla, gülünçlüklerle herkesten daha az alay eder. Ne yazık ki, fesat olmaktan çok bedbahttır; kendi tutkuları söz konusu olduğunda, genelliğinin farkında olduğu halde, yol açtığı kişisel ıstıraptan kurtulması zordur. Elbette münasebetsizin biri bize hakaret ettiğinde, ondan hakaret yerine övgüler duymayı tercih ederiz; hele taptığımız bir kadın bize ihanet ettiğinde, sadık kalması için nelerden vazgeçeriz! Ama bunlar olmasa, hakaretin uyandırdığı hınç, terk edilmenin acısı, asla tatmadığımız duygular olurdu; bu duyguların keşfi ne kadar ıstıraplı olsa da, sanatçı için değerlidir.”

“Albertine’e aşık olduğum sıralar, onun bana aşık olmadığını pekala fark etmiş, onun aracılığıyla sadece acı çekme, sevme duygularını ve bir de, başlangıçta mutluluğu tanımaya razı olmuştum mecburen.”

“Öylesine değer verdiğim aşkımın, kitabımda bir insandan tamamen bağımsız olacağını ve bu yüzden de çeşitli okurların, başka kadınlara duydukları hislerle bu aşkı birebir özdeşleştireceklerini düşünmek beni üzüyordu. Ama daha ben hayattayken, hatta yazmaya başlamadan önce bir ihanet, aşkın bir çok kişiye bölünmesi söz konusu olmuşken, ölümümden sonraki ihanet, başkalarının benim duygularımı tanımadığım kadınlara yakıştırması niçin beni dehşete düşürüyordu? Sırasıyla Gilberte uğruna, Mme de Guermantes uğruna, Albertine uğruna acı çekmiştim. Yine sırasıyla hepsini unutmuştum; sadece farklı insanlara yönelen aşkım kalıcı olmuştu. Tanımadığım okurların kirleteceği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.”


“Bir kitap, çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır. Bazen de aksine, ismi gayet iyi hatırlar, ama isim sahibinden, kitabın sayfalarında bir iz kalıp kalmadığını bilemeyiz. O çukur gözlü, tekdüze sesli kız burada mıdır? Gerçekten bu mezarlıkta yatıyorsa, kim bilir ne taraftadır, çiçeklerin altında nasıl bulunabilir?”

“Aşkta, mutlu rakibimiz, bir başka ifadeyle düşmanımız, velinimetimizdir. Bizde sadece sıradan bir fiziksel arzu uyandıran kişiye, bir anda muazzam, bilinmedik, ama bizim o kişiyle karıştırdığımız bir değer katar. Rakibimiz olmasa, haz aşka dönüşmez. Olmasa veya biz olmadığını zannetsek. Çünkü rakiplerin gerçekten var olması şart değildir. Bizim iyiliğimiz açısından, şüphemizin ve kıskançlığımızın, olmayan rakiplere hayalî bir hayat vermesi yeterlidir.”

“Nasıl ki ressamın, bir tek kiliseyi resmedebilmek için birçok kilise görmesi gerekirse, yazarın da hacim ve yoğunluk kazanmak, genelliğe ve edebi gerçekliğe ulaşmak amacıyla bir tek duyguyu tasvir edebilmek için bir çok insana ihtiyacı vardır. Sanat uzun, hayat kısadır; buna karşılık ilham kısaysa, tasvir edilmesi gereken duyguların da pek daha uzun olmadığını söyleyebiliriz. Kitaplarımızın taslağını çizen, tutkularımız, kaleme alan ise, aradaki dinleme süreleridir. İlham yeniden doğduğunda, tekrar çalışmaya koyulabileceğimiz zaman, bir duygu için bize modellik etmiş olan kadın artık bizde o duyguyu uyandırmaz. Aynı duyguyu başka bir kadına bakarak devam etmemiz gerekir; insan açısından bu bir ihanet olsa da, edebiyat açısından, bir eserin hem geçmiş aşklarımızın hatırası, hem de yeni aşklarımızın kehaneti olmasını sağlayan duygularımız arasındaki benzerlik sayesinde, bir insanın yerini bir başkasıyla doldurmamızda bir sakınca yoktur.”

(Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman, YKB Yayınları, Çevirmen Roza Hakmen, Sayfa 208-215)

Marcel Proust bu yüzden emsalsiz..

3 Kasım 2010 Çarşamba

Mistik Bir Edebiyat Cevheri: Serçe Bulutu


Edebi bir eserden neler beklenir? Sadece hislerin dışavurumu mudur ondan beklenen? Belki de bir topluma, bir döneme, önemli bir çağa ayna tutmasını bekleriz. İnsanları insan, toplumları toplum yapan evrensel değerleri ve bir toplumun kendine has özelliklerini birebir yansıtmasını bekleriz. İnsanlara pek bir şey vermeyen macera, polisiye ya da gerilim kitapları ne kadar edebi değer taşır? Belki de sadece güzel vakit geçirme aracıdırlar. Heyecanlandırırlar olaylar örgüsü ve akıcılığıyla.

Bir de değeri pek bilinememiş, bunun ötesinde aslında pek bilinmeyen nadide edebi eserler vardır. Her insanın içinde muhakkak bir şeyler bulabileceği eserlerdir bunlar. Evrensel bazı değerler ve gerçeklere ışık tutar.

Dışa kapalı toplumların kendine has örf, adet ve kültürleri vardır. Kendi içine kapanıklığın getirdiği bu farkındalık, şahsına münhasır bir yapı ortaya çıkarır. Dışa kapalı toplumların dış dünyaya açık olan toplumlara çok farklı görünmesinin, hatta oldukça mistik ve etkileyici görünmesinin sebebi de budur. Örneğin Japonya’nın günümüzde kendine has, benzersiz bir ülke olmasının iç yüzü, yüzyıllar boyu bir ada ülkesi olarak dışa kapalı yaşamasından, kendi içinde kotardığı ilginç kültür yapısından kaynaklanır.

Takashi Matsuoka’nın 2002 yılında yayımladığı Serçe Bulutu isimli eseri, bana göre edebiyat dünyasının önemli incilerinden biridir. Yıllar boyu dışa kapalı bir yaşam süren ve 16. yüzyılda sürekli kendi içinde savaşlar yaşayan Japonya, 1600 yılında Tokugawa egemenliği altında merkezi hükümete kavuştuğunda Edo dönemi başladı. Edo dönemiyle birlikte Japon toplumunda bir çok şey değişti. Zaten dışa kapalı olan toplum 200 yıl sürecek daha absürd bir kapalılık politikası izlemeye başladı. Akabinde 1860’lı yıllarda Japonya tekrar dış dünyaya açılmaya başlamıştır. İzolasyonun sonlandırılmasıyla birlikte bir çok kültür ve misyonerler Japonya’ya akın etmiştir.


Yabancı gemiler Edo’daki Şogun kalesini yok etmekle tehdit ederken, küçük bir Amerikan misyoner grubu da kendi dinlerini yaymak üzere adaya ayak basar. Japon insanlarının kendine has kalıplarını kırmak o kadar kolay olmasa gerek. Bu misyoner grubu bir çok klan tarafından kabul edilmez ama genç, asil ve aydınlıkçı bir kişilik olan Lord Genji onlara kapısını açar. Lord Genji’nin özel bir yeteneği vardır. Geleceği görme yeteneği vardır. Bu yetenek, ailesindeki her kuşakta sadece tek bir erkeğin DNA’sına damgalanmıştır.

Lord Genji, kehanetlerinin birinde yeni yılda yaşamının bir yabancı tarafından değişeceğini düşlemektedir. Oldukça yakışıklı olan lord, bir silahşör ve lanetli güzelliğinden kaçan bir kadınla tanıştığında eşi benzeri görülmemiş, büyüleyici ve mistik bir serüven başlar. Bu uyumsuz üçlü, Doğu ile Batı’nın, beden ile ruhun kimsenin hayal bile edemeyeceği şekilde birbirine geçtiği tehlikeli bir yolculuğa başlar.

Kitap başından sonuna kadar beni, tüm benliğimi rehin almıştı. Özellikle Japon kültürü ile çok yakından ilgilendiğim için yaşanan her şeyin iç yüzünü anlayışım, kitabın derinliğinde daha fazla kaybolmama neden olmuştu. Lanetli güzelliğinden kaçan kadın sarışındır, inanılmaz güzeldir. Ama Japon erkek ve kadınlarına çok çirkin gözükmektedir. Kitapta bu kısımlara odaklandığımda çok gülmüştüm. Güzelliğinden kaçan bir kadın için bu cennete düşmek gibi bir şeydi.

Lord Genji’nin düşlerinde gördüğü geleceğe dair kehanetlerin pençesinde boğuşması, gördüğü şeylerin ne anlama geldiğini bir türlü anlayamaması, geleceği bilen bizler için mistik bir hal alıyor. Batı kıyafetlerini giymiş, kılıcını bırakmış tanıdık eski samurayları görmesi, bir mantar bulutu görmesi (atom bombası), havada uçan garip araçlar görmesi ve bunların hiçbirini anlamlandıramaması, o sırada, 1861 yılında yaşan Lord Genji için doğal olsa gerek. Çünkü bu yıldan sonra dışa açılan Japonya tam bir kültür karmaşası yaşayacak, Batı’ya açılacak, birkaç yıl sonra samuray sınıfını ortadan kaldıracak ve Dünya Savaşı’na girecekti.

Bir toplumun kendine has değişmez dinamiklerinin sekteye uğraması, ataerkil bir toplumun sabit fikirlerinin yenilikçi düşünceler karşısında uğradığı erozyon, dış dünyanın evrensel değerlerinin dışa kapalı bir toplumda çok farklı algılanması, Doğu ile Batı’nın kendine has özellikleri ile heyecan, gizem dolu, bir samuray kılıcından daha derin izler bırakan etkileyici bir hikayedir Serçe Bulutu. Bir döneme, bir kültüre, bir toplumun karşı karşıya kaldığı tehditlere ve her şeyden önemlisi gerçek bir tarihe ışık tutan bu eser, felsefi girizgahları ve hayatın kendisini anlatan mistik pasajları ile etkileyici, oldukça akıcı ve çekici bir şekilde yazılmış bir abide...

6 Eylül 2010 Pazartesi

Nedir Bu Japonya?


Japonya, art arda dizilmiş bir adalar ülkesidir. Dördü büyük, geri kalanlar irili ufaklıdır. Adaların toplam sayısı 3,800 civarındadır. En kuzeyden güneye ve batıya doğru sırayla gidersek, bir zamanların Ainu ülkesi Hokkaido, en geniş ve uzun Honshu (Hondo), en mavili yeşilli Shikoku ve en tarihi olan Kyushu adasıdır.

Japonya insanı kendini bildi bileli bu adalar üzerinde yaşamıştır. Kendiliğinden yetişen ya da kendi yetiştirdiği bitkilerle yaşadığı yeri paylaşmıştır. Adaların yüzde 80’i dağlık, dağların yüzde 88’i –ülkenin yaklaşık olarak yüzde 68’i- ormanlıktır. İki genel kural vardır. Bu ormanı kesip yakmazlar ve keçiye de yedirmezler. İlk Amerikan elçisinin, bahçesinde tek bir süt keçisi beslemesi bile ulusal sorun olmuş, izin verilmemiştir. Orman ürünleri, ülkenin petrolden sonraki en büyük dışalım kalemidir. Tarımsal ekim, endüstriyel üretim, yerleşim, konut ve ulaşım için ülke yüzeyinin ancak yüzde 20’si geriye kalmaktadır.

Japon insanı, “Tatami” denen, yaklaşık 90smx180sm boyutundaki dikdörtgen hasırlar üstünde büyür. Yarım tatami’de oturur, bir tatami’de yatar, iki tatami’de çalışır. Beş-altı tatami’lik odada aile yaşar. Sıkılan, yorulan kişi, köşe başındaki tapınağın, türbenin, dergahın bahçesine, kent parkına, karşı dağlardaki ulusal parklardan, “Onsen” denen kaplıcalardan birine, volkan göllerine, yağmalanmamış kıyılara koşar. Buraları öyle büyük, geniş yerler değildir. Ancak insan yapısı nesneler, doğal simgeler öyle ölçeklerde seçilmiş, öyle ustaca kullanılmıştır ki açık mekanlar olduğundan daha geniş görünür. Kent çevresinden yarım günlüğüne uzaklaşabilen kişi, Güney Adaları’nın egzotik doğallığı içinde bulur kendini. Adalar, trencilikte İsviçre’ye, temizlikte İskandinavya’ya, düzenlilikte Almanya’ya, iş bilirlilikte Hollanda’ya, konukseverlikte Afrika ülkelerine, sanatseverlikte İtalya’ya benzer. Bu özelliklerin hepsini birleştirip bütünleştiren ruh ise özgün Japon Ruhu’dur. Kültürün yaratıcı gücü, küçüğü büyük, büyüğü güçlü, kaçınılmazı dayanılabilir gibi gösterir. Görünen, yaşanan gerçek budur. Kimse açıkça yakınmaz. Yaşam gerçeğini güler yüzle karşılar.

Japon insanı bu ölçülü, sınırlı ve olgusal dünyaya dışardan –denizden- geldiğini söyler. “Deniz Çocuğu” olduğuna inanır. Denizin çocuğu sudan çıkıp dağlara doğru yükselmiştir. Yüce Dağ ile kendisi arasında bir özdeşlik kurmuştur. Güneş Tanrıçası Amateratsu da, tanrısal ataların yarattığı Doğa ile kendi soyundan gelen bu insanlar arasındaki karşılıklı saygı ile özdeşliğe tanık olmaktan mutludur.

Japon Kültürü (Bozkurt Güvenç)

24 Ağustos 2010 Salı

Kont Drakula Miti ve Vlad Gerçeği


Drakula veya Kazıkçı Vlad (Türk tarihinde Kazıklı Voyvoda olarak bilinir) olarak da bilinen Eflak prensi III. Vlad (1441-1476) tarihe acımasızlık efsanesi olarak geçti. Son zamanlarda sapıklıklarına eklenen cinsel vurgular kötü ününe ün kattı. Ama o Romanya’daki doğum yeri Sighişoara, Poenari ve Bran’daki şatoları ziyaret edilebilen tarihi bir kişiliktir. Eflak prensliği aşağı Tuna’nın solunda kalır ve onu bağımlısı kabul eden Büyük Macar Krallığı ile büyüyen, haraç ödediği Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışmıştır. 1443-1444 Varna Haçlı Seferi sırasında, o yeni yetmeyken, Osmanlı padişahı II. Murat’a rehine olarak gönderilmiştir ve maruz kaldığı belalar onun sonraki obsesyonlarının psikolojik kökeni olarak değerlendirilebilir.

Türklerin ceza olarak pala, yani “sivri sopa” kullanmaları iyi bilinir. Ama III. Vlad’ın elinde bu korkunç bir terör aracına dönüşmüştü. İyice inceltilmiş ucuyla ince ve yağlı kazık kurbanın rektumundan sokulup ağzından öyle çıkartılırdı ki, ölüm günlerce gecikebilirdi. III. Vlad 1456’da, Türklerin İstanbul’u fethetmelerinden sadece üç yıl sonra iktidara geldi ve kendini kafirlere karşı direnen Hıristiyan prenslerin savunucusu olarak gördü. Tuna’ya yaptığı bir sefer, söylendiğine göre ona, merhametle kafası kesilen ve yakılanlar dışında, kazıklanacak 23.883 tutsak kazandırmıştı. Yurdunda iktidarı Eflak soylularının kitle halinde öldürülmesiyle başlamıştı. Herhalde yirmi bin erkek, kadın ve çocuk şatonun penceresi önündeki ormanda kazığa geçirilmişti.


Drakula’nın Macar kralı Matyas Corvin tarafından yakalanıp hapsedilmesi 1463’te Viyana’da Almanca bir eserin yazılmasına yol açmıştı: Geschichte Dracole Waide ve ortaya çıkan edebiyatın kaynağı bu kitap oldu. 1488’de çıkan Rusçasını herhalde Korkunç Ivan biliyordu ve anlaşılan ondan yararlandı. Bu kitabın sayfaları bize Doğu’da ve Batı’da dinsel fanatizmle patolojik zalimlik arasındaki tuhaf bağlantıyı gösterir. İspanya Engisizyonu yıllıkları veya İngiltere’de John Foxe’un “Book of Martyrs” (1563) kitabında anlatılan Marian sorgulamaları, Eflak vampir-prensinin yarattığı dehşetle aynı türden hastalığa aittirler.



Norman Davies’ın Avrupa Tarihi isimli eserinden

80’inde Bile Çatır Çatır Yazan Yazar: Ursula K. Le Guin


Çocukluğumdan beri kitaplara aşık olduğum söylenebilir. Hiç unutmam. İlkokula başlamıştım. Daha okumayı sökememiştik. Harfleri hecelemekle uğraşırdık. Başlangıçta biraz zorlanmıştım. Bir gün öğretmenim sınıf kitaplığından bir kitap uzattı. Yavru fil ile ilgili öyküydü. Dilimi dişlerimin arasında sıkıştıra sıkıştıra, afacan çocuklar gibi dilimi zorlanıyormuş gibi oynata oynata okumaya başlamıştım. Okuduğum ilk kitaptı ve çarpılmıştım. İlgili öyküyü okurken çok etkilenmiştim.

Bu öyle bir etkide bulundu ki, o yaşımdan sonra sürekli bir şeyler okurken buldum kendimi. Annem ben çocukken ne zaman beni yanına alıp misafirliğe gitse, ne bir oyuncakla oynardım, ne de yaramazlık yapardım. Nereye koyulmuşsam orada put gibi dururdum. Sonra annemi hafiften dürterek “anne, okuyacak bir şeyler var mıdır?” diye sorardım. Konuk olduğumuz ev sahibi de bana bir kitap verirdi ve annem kalkıp gidene kadar büyük bir zevkle, hiç sıkılmadan kitabı okurdum.

Bunun getirdiği bazı alışkanlıklar var yaşamımda. Yemeğimi yerken önümde muhakkak okuyacak bir şey vardır. Ne zaman yatağa girsem, uykum gelene kadar kitap okurum. Sürekli kitap satın alırım, odamdaki kütüphanemde yer kalmasa bile almaya devam ederim ve onların olmadığı bir yaşam düşünemem. Tıpkı müziksiz bir hayat düşünemeyeceğim gibi.


Hayatımın yazarı Marcel Proust’tur ama akabinde beni çok etkileyen önemli yazarlar vardır. Onlardan biri günümüzde 81 yaşında olan ve hala büyük bir aşkla yazmaya devam eden Ursula K. Le Guin’dir. Bilim Kurgu ve fantezi türünde yazıları olan yazarın şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatına dair eserleri de vardır. Yerdeniz Serisi ile birlikte Sesler, Marifetler, Güçler, Mülksüzler gibi kitaplarıyla beni çok etkilemiş bir yazardır.


Ursula’nın yarattığı dünya kendine hastır. Yaptığı betimlemeler ile kendinizi yaşadığınız bu dünyadan daha uzakta başka bir dünyada buluyorsunuz. Yarattığı karakterler ise öyle ahım şahım, müthiş özellikli, ortalığı yakıp yıkacak karizmada karakterler değildir. Yeri gelince çulsuz ve fakirlerden, sakat ve tecavüze uğramışlardan oluşur. Klasik kahramanların yapısından uzak karakterlerdir bunlar. Kitabın içeriğindeki gidişat hep bu kahramanların gözünden, dilinden anlatılır.

Ursula hayatı boyunca asice hareket ettiği için günümüz dünya profiline dair ilginç teoriler atar. Sık sık kölelikten bahseder. Kahramanlar köle olduklarının farkındadırlar ama bir yandan da bundan rahatsızlık duymazlar. Ama özünde bir çok şeyi sorgulamadıklarını, yeniliklere kapalı olduklarını ve yeniliğe dair bazı kelamlar geçtiğinde bunu bir nevi şeytan işi sayan ataerkil bir toplum yapısından demetler sunar. Özündeki teoriyi okuyucuya çaktırmadan aktarır. Toplumların cehaletini, saflığını, yardımseverliğini ve çarpıklaşmış düşüncelerini aynı potada çok iyi eritmesini bilir. Bunları yaparken Yunan mitolojisi, Taoizm, Varoluşçuluk, Jung etkilerinden faydalandığını fark edersiniz.

Yazarın en başarılı olduğu konulardan biri, sizi şu an yaşadığınız dünyadan alıp bambaşka bir dünyaya götürmesi. Yaratılan bu dünyanın aklınızda bir resmini çizersiniz ve kahraman, kendi dilinden fikirlerini, yaşadıklarını, kaygılarını anlatırken siz hemen yanı başında onu izliyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Kitabı kapattığınızda ise kendinizi şu an yaşadığınız dünyada, tekrar sorunlarla ve mutluluklarla kapsanmışken bulursunuz. Özgürlüğün ne demek olduğunu çok iyi anlarsınız. Sade ve akıcı bir dilin kendine has büyüleyiciliği ile kapsanmışken, garip bir şiddeti, karamsarlık ve karanlığı da tadarsınız. Tüm bu büyüleyici dünyaların içerisinde kahramanlarla birlikte yolculuk ederken tezatlıklarla karşı karşıya kalırsınız. Toplumlar içerisinde erkekler ve kadınların yeri, köleler ve efendiler, çocuklar ve erişkinler, mutluluklar ve hüzünler, hayatın ak ve kara yönleri..


Feminizm, anarşi, başkaldırı, özgürlük ütopyalarını muazzam bir dille bir araya getiren Ursula’nın asıl temeli dünya insanlarıdır. Tarzı belki bilim kurgu olarak geçer ama bu ne makinedir, ne uzay gemisidir ne de herhangi bir robottur. Sadece insandır.

Ursula, feminist düşüncelerin en derinliklerini benliği ve yazılarında taşısa bile diğer feministler gibi salt kadınlığın derinliğinde kaybolmaz.

Şöyle demiştir Ursula Teyzem:

“Apollo, ışığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, tapınırken kendisine çok yaklaşanı kör eder. Güneşe çıplak gözle bakmayın. Her fırsat bulduğunuzda karanlık bir bara gidip Dionysos ile beraber kafaları çekin. Tanrılardan söz edene bakın. Ben! Bir ateist. Ama aynı zamanda bir sanatçıyım ben, o yüzden de yalancıyım. Söylediğim her şeyden şüphe edin. Gerçeği söylüyorum. Anlayabildiğim ya da ifade edebildiğim tek gerçek, mantık açısından tanımlanacak olursa bir yalan, psikoloji açısından bir simge, estetik açısından bir metafor.”

Bu yaşında hala çatır çatır yazan ve hafıza kaybının ‘h’sinin görülmediği bu teyzeme ne diyebilirim ki?

20 Ağustos 2010 Cuma

Beş Çember Kitabı’ndan: BOŞLUK


Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur.

Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Yolunu şaşırmadır.

Strateji Yolu’nda da savaşçı eğitimi görenler, hünerlerinde anlamadıklarının boşluk olduğunu düşünürler. Gerçek boşluk bu da değildir.

Strateji Yolu’na ulaşmak için savaş sanatlarını tam olarak incelemeli ve savaşçı yolundan en ufak şekilde olsun, sapmamalısın. Ruhun yerleşikliğe eriştiğinde, gün be gün, saat be saat tekrarlatarak alıştırma yap. İkili yürek ve us ruhunu bile ve ikili algı ve görüş bakışını keskinleştir. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, yolunu şaşırma bulutları dağıldığında, gerçek boşluk, işte budur.

İster Budizm’de olsun ister sağduyuda, gerçek yolu kavrayana dek, olguların doğru ve yolunda olduğunu düşünebilirsin. Oysa, nesnel olarak baktığımızda, dünyanın yasaları açısından baktığımızda, gerçek yoldan ayrılan bir çok öğreti görürüz. Temel olarak doğruluğu, yol olarak da gerçek ruhu kabullenerek bu ruhu iyi tanı. Stratejiyi geniş anlamıyla doğruca ve açıklıkla uygulamaya koyul.

O zaman olguları geniş anlamıyla kavramaya başlar, ve boşluğu yol olarak kavrarken, yolun da büyük bir boşluk olduğunu görürsün.

Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, yolun varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.


1584 – 1645 yılında yaşamış Japonya tarihinin en iyi kılıç ustası olan Miyamoto Musashi’nin öğretilerinin kitaplaştırıldığı Beş Çember Kitabı’ndan. Bu kitap günümüz yönetici ve liderlerinin başucu rehber kitabıdır. Kitap hakkında ayrıntılı bilgi için:

http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/08/eseri-basucu-kitab-olan-klc-ustas.html

17 Ağustos 2010 Salı

Ağaç ve Rüzgar


Dünyadaki her şeyi biliyormuş gibi görünüyorsun. Yolunun üzerinde sana engel olan bir ağaç olsa ne yapardın?

Etrafından dolanırım.

Ya şiddetli bir rüzgar yoluna çıkarsa?

Geçmesini beklerim.

Neden yolunu engelleyenlere öfkelenmiyorsun?

Onlar sadece tabiatta olan şeyler.

Eğer tabiat senin kalbine bir hareket vermiyorsa ona saygın olmadığı içindir. Seni rahatsız eden şey hayata sımsıkı yapışmaya çalışan bencil kalbin.

Bundan kurtulabilirsem eğer, hayatı anlayabilecek miyim?

Dünyada her şeyinle tek olduğunun elbet farkına varacaksın. Bu nihaî gerçek ve senin öz gerçeğindir.


Kaçabilirim yağmurlardan, bir buluttan düşen.
Ama nereye kaçabilirsin, cennetin ışığından?
Güneş batıp, gece çöktüğünde
Özlüyorum ışıldayan sabahın gelişini.

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Kayıp Cennet’ten


Burada bu cehennem çukurunda, mutluluktan uzak, lanetli
Yaşamaktansa her şeye razı olalım, bunun kötüsü olabilir mi?
Burada acının söndürülemeyen ateşi. Onun öfkesine köle
Olmaktan kurtulma umudunu öldürecek, yalvarışlarımız
Duyulmayacak, işkence görerek pişmanlığımızı mı haykıracağız?
Bu kadar mahvolduktan sonra yok olmamız daha uygun olmaz mı?
O halde neden korkuyoruz?
Onun öfkesini dindirme umudumuz var mı?
O öfkelendiğinde bizi tamamen bitirecektir,
Ama eğer biz kutsalsak,
Bizi bitiremeyecekse burada kalarak hiçbir şey olamayız; gücümüz
Onun cennetini rahatsız etmeye yeter, bunu hissediyorum,
Onun erişilemez ve ölümcül olan tahtına sürekli saldırıyla
Zafer kazanmasak bile intikamımızı almış sayılırız.


John Milton (1608 – 1674)

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Hayatım Boyunca Okuduğum En Lezzetli Şeylerden: David Gilmour'dan Film Kulübü


Hepimizin ayrı bir ilgi duyduğu, tam konsantre bir şekilde yöneldiği ve uygulamaktan zevk aldığı hobileri vardır. Sinema denen şey ise bunun en önemli parçalarından biri. Hayatımız boyunca sayısız sinema izlemiş, üzerine kritiklerde bulunmuş ve yeri gelince etkisinde kalmışızdır. İzlediğimiz sanat eserlerinden neler alabildiğimiz, hayatımıza ne gibi etkilerde bulunduğuna, neler kattığına dair sorular beraberinde gelir.

Bir de daha önce izlediğiniz ve sizi etkilemiş bazı filmlerin üzerine ilginç diyalogların döndüğünü, bu diyalogların oldukça ilgi çekici ve samimi olduğunu, bambaşka bir bakış açısıyla kapsandığını düşünün.

Toronto Film Festivali gibi bazı film festivallerinde yer alan, sinema üzerine televizyon programları hazırlayan Kanadalı eleştirmen David Gilmour, “Film Kulübü” isimli otobiyografik kitabıyla beni ilk satırlarından itibaren yerime mıhladı. Bu kitap David Gilmour ve oğlu Jesse’nin yaşadıkları bir dönem üzerine yazılmış otobiyografik bir kitap. Kısacası ortada herhangi bir senaryo, kurgulanmış bir olay yok. Tamamen yaşanmış, gerçek bir öykünün yalın ve akıcı bir şekilde bizlere aktarılması söz konusu.

Jesse liseye giden bir gençtir ve okuldan nefret etmektedir. Jesse annesiyle yaşamaktadır. Jesse için işler kötü gidince annesi artık babasının olaya müdahale etmesi gerektiğini söyleyince evlerini değiştirirler ve Jesse babası ile yaşamaya başlar. Babası okuluna asılması için elinden geleni yapar ama görür ki Jesse okuyacak gibi değildir. Bir gün bir karar alır ve alır oğlunu karşısına. Eğer okula gitmek istemiyorsa gitmek zorunda olmadığını ve ama okula gitmeyecekse bazı şartları olduğunu söyler. İnanılmaz bir karar alır David oğlu için.

Oğlunun okula gitmesine, çalışmasına, bir sorumluluk almasına gerek yoktur. Her gün beşe kadar uyuyabilir. Babası sadece şunu ister: Uyuşturucu kullanmayan bir genç olsa da Jesse kesinlikle uyuşturucudan uzak duracaktır. Eğer uyuşturucu ile yan yana görürse babası canına okuyacaktır. Ve en önemlisi, beraber haftada üç film izlenecektir. Filmleri babası seçecektir. İzlenen her film sonrası ilgili film ve hayat üzerine konuşulacak, ne gibi çıkarımlarda bulunduğu sorgulanacak ve film üzerinden farklı bir eğitim üzerine odaklanılacaktır. Filmler sayesinde her şey üzerine konuşmaya başlarlar. Müzikten özel hayatlarına kadar...


Böyle ilginç bir konu ile karşı karşıya kalıp kitabı okumaya başlayınca, David Gilmour’un o sade anlatımı, kullandığı samimi dil, diyalogların güzelliği, paylaşılan konuların ifadesinin akıcılığı derken kendimi kitaba bağlanmış buldum. Ve her şeyden önemlisi sinemayı ayrı bir köşeye koyan kişiler için muazzam bir güzellik yatıyor kitabın içinde. David Gilmour’un izledikleri filmlere dair yaptığı yorumlar ve bakış açısı muazzam. İnanılmaz bilgilendiriyor bizleri. Farklı bir bakış açısı kazandırıyor ruhunuza.

Kitabın en sonunda ise hangi filmler üzerine muhabbet edildiği yer almakta. Baba’dan Temel İçgüdü’ye, Paris’te Son Tango’dan Ran’a, Bettlejuice’den Scarface’e, Casablanca’dan Yurttaş Kane’e, Rocky’den The Dolce Vita’ya kadar klasik olmuş 121 film.. Ve ilgili liste aynı zamanda muhakkak izlemeniz gereken filmlere de karşılık geliyor.


Eğer bu kitabı okumayanlar varsa bir an önce elde etmelerini ve okumalarını salık veririm. İnanılmaz keyif alacaklar. Hatta birçoğunuz kitabı bitirmeden yerinden kalkmak istemeyecektir.

David Gilmour’un herhangi bir film üzerine neler söylediği ve oğlu ile diyalogları nasıl gerçekleştirdiğini merak ediyorsanız kitaptan kısa bir bölümü kullanmamda fayda var.



“Sonra ona bir belgesel izlettim: Yanardağın Altında: Malcolm Lowry’nin Yaşamıyla ve Ölümüyle İlgili Bir Araştırma (1976). Yeri gelmişken söyleyeyim: Yanardağ hayatımda izlediğim en iyi belgeseldir. Yirmi yıldan fazla bir süre önce televizyon dünyasına girdiğimde, bir kıdemli prodüktöre onu izleyip izlemediğini sormuştum. “Şaka mı yapıyorsun?” dedi kadın. “Televizyon dünyasına girmemin sebebi oydu.” Ondan alıntı bile yapabiliyordu. “Benim kadar çok içmezseniz, sabahın yedisinde bir kantinde domino oynayan yaşlı bir kadının güzelliğini nasıl anlayabilirsiniz?”

O filmin öyküsü muhteşemdir: Zengin bir çocuk olan Malcolm Lowry yirmi beş yaşındayken İngiltere’den ayrılır, içe içe dünyayı gezer, sonra da Meksika’ya yerleşip bir kısa öykü yazmaya başlar. On yıl boyunca içtikten sonra, o kısa öyküyü şimdiye kadar içki içmekle ilgili yazılmış en iyi roman olan Yanardağ’ın Altında’ya dönüştürür ve bu arada neredeyse delirir. Romanın çoğu küçük bir kabinde yazılmıştı.

Bazı yazarların hayatlarının da yazdıkları kadar ilginç ve hayranlık verici olduğunu söyledim. Virginia Woolf’tan (boğularak öldü), Sylvia Plath’dan (gazdan öldü), F. Scott Fitzgerald’dan (durmadan içti ve genç yaşta öldü) bahsettim. Malcolm Lowry de bunlardan biridir. Romanı, özyıkımı yücelten en romantik eserler arasındadır.

“Senin yaşındaki kim bilir kaç delikanlının sarhoş olup aynaya baktıklarını ve Malcolm Lowry’i gördüklerini sandıklarını düşünmek ürkütücü,” diye ekledim. “Kim bilir kaç delikanlı kafayı çekmenin ötesinde önemli, şiirsel bir şey yaptıklarını sanıyorlardı.” Jesse’ye böyle konuşmamın sebebini göstermek için romandan bir pasaj okudum: “Kendimi büyük bir kaşif olarak görüyorum,” diye yazmış Lowry, “ilginç bir diyar keşfeden, ama asla oradan geri dönüp de bildiklerini dünyaya aktaramayacak bir kaşif. Ama bu dünyanın adı… cehennem.”

“Tanrım,” dedi Jesse, kanepe sırtına yaslanarak, “sence ciddi miydi, kendini gerçekten öyle mi görüyordu?”
“Bence evet.”

Bir an düşündükten sonra ekledi: “Bu yanlış bir şey biliyorum, ama tuhaf bir şekilde insanda çıkıp zil zurna sarhoş olma arzusu uyandırıyor.” Sonra ona belgeseldeki, çoğunlukla Lowry’nin yazdıklarının seviyesine çıkan anlatıma dikkat etmesini söyledim. Bir örnek vereyim, Kanadalı film yapımcısı Donald Brittain’in Lowry’nin bir New York devlet akıl hastanesindeki hayatını anlatışından alıntı yapayım: “Buradaki insanlar artık kurtarılamaz olmalarına karşın yaşamayı sürdürüyorlardı. Burası artık insanın yumuşak çimenlerin üstüne düştüğü, zengin burjuvaların dünyası değildi.”



Not: Bu kitabı 30 Haziran'daki doğum günümde bana hediye eden Seyhan’ıma (http://seyhanahen.blogspot.com/) çok teşekkür ediyorum.

2 Haziran 2010 Çarşamba

Ölüm Çiçekleri


Hâlâ okuyor olduğum Ölüm Çiçekleri isimli eser, sağlam olaylar örgüsü ve birbirinden ilginç karakter tiplemeleri ile oldukça hoşuma gitti. Kitabın yazarı ise 1959 doğumlu Tibet menşeili Alai isimli şair ve romancı. Ayrıca Çin’de 1979 yılından beri yayımda olan Science Fiction World dergisinin editörüdür.

1998 yılında İngilizce Red Poppies (Kızıl Haşhaşlar) adıyla yayınlanan eser, ülkemiz edebiyat arşivine Ölüm Çiçekleri ismiyle girdi. Konuya gelince;

1930'larda Tibet'in doğusunda, meşruiyetlerini geçmişteki Çin imparatorlarından alan feodal beylikler hüküm sürmektedir. Maichi Şefliği de bunlardan biridir. Diğerlerinden ne daha güçlü ne de daha zengindir. Aralarında sürekli bir husumet bulunsa da, şeflikler bir şekilde uzlaşmayı başarmışlardır hep. Ama gün gelip, Çin hükümetinin Maichi Şefliği'ne haşhaş tohumları ve modern silahlar bağışlamasıyla tüm dengeler altüst olacaktır.

Ancak elde ettiği bu yeni gücü arkasına alan Şef Maichi, lamaların kehanetine kulak asmaz ve kısa sürede diğer şefliklere de sirayet eden haşhaş ekme çılgınlığı bölgeyi kasıp kavuran felaketleri de beraberinde getirir.


Şef Maichi'nin sıra dışı bir "budala" olan ikinci oğlunun dilinden aktarılan, Tibet'in Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edilmesi sürecinin de işlendiği Ölüm Çiçekleri, feodal yapısı, kan davaları, Budist gelenekleri, zengin coğrafyası ve heyecanlı aşk oyunlarıyla adeta bir Tibet panoraması..

Kitabı oldukça zevkli bir şekilde okuduğum söylenebilir. Öyküde geçen karakterlerin normal huylu olduklarını söylemek mümkün değil. Devamlı baş ağrısı çeken ve hastalık hastası olan şefin karısının şakaklarına sürekli sarımsak koydurması, 13 yaşındaki budala ikinci oğulun 18 yaşındaki bakıcısı ile şiirsel ve şehevi bir bağa sahip olması, şefin ve birinci oğlunun psikopata bağlaması, lamalar ile Sutralar arasında bir mücadelenin söz konusu olması derken haşhaş ekimi sonrası şefin geniş toprakları tamamen kızıla bürünmüştür. Topraklar kızıla dönüştükten sonra şehevi duygular kabarır, zaten normal olmayan huylar iyice zıvanadan çıkmaya başlar. Aslında bir nevi deliliği ve ölümü getirmeye başlar kızıllık. Haşhaş tarlasına adım atanların nevrinin dönmesi ve olmadık absürd işlere kalkışılması ise açgözlülük ve hırsın aynası olsa gerek.

Yazarımız Alai haşhaşları araç olarak kullanarak çok derin toplumsal ve politik mesajlar vermekte. Öyküye dahil edilmiş lamaların sözleri, öyküdeki şiirsel yapı, ilginç örf ve adetler, yer yer söylenen baladlar ve şiirlerle gerçek bir edebi eserden söz edebiliyoruz.

1 Haziran 2010 Salı

Ve Bakire Buyurdu


1617'de dünyaya geldi
Rüzgar gibi süzüldü
Daima rüyalarının peşinden koştu

Acı içinde kavrulan bir ruhtu
Sakınılası karanlıkta fısıldadı
"Yalnız değilsin, asla böyle korkak olma
Biz soğuk ve güzeliz, sizler ise hüzünlü deli"

Bazen tahtından iniyorsun
Ve uzaklara koşuyorsun
Bazen bilmeleri gerekenleri kendin sunuyorsun
Uyumaksızın

Ve bakire buyurdu
Dalgalanan akıntılarda
Onun ruhu öldüğünde
Hiçbir şey buyuramaz

O sınırsızdır
O delirmiştir
Ruhundan kan damlamaktadır
Talihsizce ve acı dolu

Yağmurda takılı kalmış arsız bir ruhtu
Kurtuluşu asla gelmedi ve yavaşça delirmeye başladı

Kulaklarımda bazen senin fısıltın
"Korkacak hiçbir şey yok"
Bazen tahtından iniyorsun

Ve bakire buyurdu
Mahvolmuş rüyalarımın içinde
Onun ruhu öldüğünde
Tüm ülkeye buyurdu

Bakire bana buyurdu

O sadece sistemin başka bir kölesiydi
Sadece sistemin başka bir kölesi
Mezara kadar takip edilen



by Nevermore

27 Mayıs 2010 Perşembe

Ruhuma Dökülen Şelale: Nevermore ve Poe


Derken ciddi ve haşin suratıyla bu abanoz kuş,
Kaderimi gülümsemeye dönüştürdü,
'Sorgucun kırkılmışsa da hiç kuşkusuz' dedim
Korkak değilsin sen,
Gecenin kıyısından gelen
Suratsız ve yaşlı kuzgun-
Gecenin Plutonian kıyısındaki saygı değer adın nedir,
Söyle bana.'
Kuzgun dedi ki 'birdahaasla.'

Çok şaşırmıştım bu çirkin kuşun konuştuğunu duyup
Böylesine açıkça,
Pek alakalı olmasa-yanıtı pek anlamlı olmasa da;
Çünkü kabul etmeliyiz ki yaşayan kimse henüz
Mazhar olmadı oda kapısının üstünde bir kuş-
Kuş ya da hayvan görmeye
Oda kapısının üstündeki büstte,
Bir isimle 'birdahaasla' diye.



Edgar Allen Poe ve Kuzgun! Dehşet, korku ve çaresizlik..

Eserlerindeki içeriğe ve yüzüne baktığınızda, Poe’nin “Merhaba ruhumu yakan dünya” dediğini duyumsarsınız. Bir devir yıkmış, bir devir başlatmıştır. Edebiyat tarihinin göstergelerini yerinden oynatmış bu dahi adamın mezar taşının en üstünde aynen şöyle yazar:


“Dedi Kuzgun: Bir Daha Asla”

Dünya tarihinin en iyi edebi eserlerinden ve şiirlerinden olan “Raven” eserinde kuzgun sürekli konuştuğu arkadaşı olur Poe’nin. Nevermore’dur adı kuzgunun. 150 yıl sonra kuzgunun ruhu dirilir bir müzik grubunun adı altında. Söylemleri, müzikleri ve etkileyici unsurlarıyla politika, felsefe, insanoğlu meseleleri ve yer yer insanoğlundan uzak duran tavırlarıyla Poe’nin ruhunu yüzümüze vurmaya başlarlar. İsim ilhamları kuzgundan gelmiştir ve yapacakları işler Poe’nin derinliğinden farksız olacaktır. Yüzeysellikten uzak, dehşet, korku, çaresizlik ve hayal gücü saçan..

Nevermore, Poe’nin bizlere yansıttığı ruh halini yaptığı müzikle aktarıyor adeta. Bir şelale gibi içimize dökülen, bizlere aktardığı ilhamla dizlerimizi titreten, nefesimizi kesen ve bu dünyadan uzaklaştırıp sana ait özel bir dünyaya kapı açan dönüşümün temsilcisidir Nevermore. Hissettirdikleri, verdikleriyle bu dünyanın en güzel şeylerindendirler benim için. İçimi titreştiren, ayaklarımı yerden kesen, gözlerimi dolduran, ruhumu kabartan, bana haz ve mutluluktan öte şeyleri veren… Onlar kesinlikle Poe’nin ve Kuzgun’unun günümüzde varolmuş haliler. Parçalarında sık sık geçen "grave" kelimesi ise Poe'nin mezar taşındaki kuzguna bir atıf tadındadır.


Ben siyah efendiyim
Ben köleyim
Dünyamız ölürken
Hepimiz safız

Ben karanlığım
Ben mezarım
Nefret etmeyi seveceğin sesinim

Dünyayı ya da kendini sorumlu tut
Ya da sadece değiştiremeyeceğin şeyleri kabul et

Kan ve kemiklerle değerli taşlarını istifle
Kendini diğerlerinden ayıran duvarı inşa et
Kendini paramparça et ve arkadaşlarını öldür
Kendini diğerlerinden ayıran duvarı inşa et

İşte duvarı inşa ettiğin gün dünyamız öldü
Duvarı inşa ettiğin gün bir alçak oldun


Günlerdir nefesim kesiliyor. Sürekli yazmak istiyorum ama hazzın fazlalılığı yazdırmıyordu. Albüm üzerine yazdırmıyordu ama haftalardır burada deliler gibi yazıp duruyorsam Nevermore’un yeni albümü suçludur bundan. Nevermore’un 31 Mayıs tarihinde çıkaracağı The Obsidian Conspiracy albümünü üç haftadır dinliyorum. Her gün, kesintisiz ve bıkmamacasına. Şimdiden bana göre 2010 yılının tartışmasız en iyi albümüdür.

Nevermore şekil değiştirmiştir. Olgunluk, daha fazla ustalık, daha epik bir güç, hız ve sertliği ehlileştiren bir dervişlik, muazzam müzik birikimi, muhteşem bir vokal performansı ve nihayetinde benliğimi kaybedişim. Her dinlemede daha çok bağlanıyor, seviyorum. Her dinlemede farklı duygular ve tatlar alıyorum. Anlatamıyorum da..

Gitarist Jeff Loomis’in ustalığı her geçen gün büyüyor. Alamet-i farikasını oluşturuyor Nevermore ruhunun. Warrel Dane ise Kuzgun’un söylemek istediklerini akıllara durgunluk verecek şekilde yansıtıyor bizlere. Opera eğitiminden geçen, 5-6 oktavlık bir sese sahip olan Dane, bu albümde kendisini öyle geliştirmiş ki kelimeler kifayetsiz kalıyor. Bir ses düşünün. Albüm boyunca asla aynı şekil ve tempoda kalmayan. Her şarkıya özel bir ruh katabilmek için değişip duran. Birinci şarkıdaki vokal yapısı ile dördüncü şarkıdaki vokal yapısı birbirinden bağımsız olan.

“And The Maiden Spoke” ya da "She Comes In Colors" parçasına kulak kabartın. Beş dakikalık parça içerisinde dört-beş farklı vokal ve farklı ruh stiline şahitlik edin. Kulaklarınıza çalınan o sesin ustalığı ve derin ruhu karşısında çaresiz kalın. Şarkının ruhu ve özü değiştikçe Dane’in muazzam sesi de değişiyor o ruhun rotasına göre. Her dinleyiş sonrasında kendime şunu söylüyorum Dane hakkında:

“Ne zaman, nerede, nasıl bir ses kullanmak gerekiyorsa tam zamanında, mekanında ve tadında kullanmış.”

Kulaklarınızı storyteller tarzı vokal stiliyle beslediğiniz an, işte o an çöküşünüzün geldiği zamandır. Nevermore bunu her zaman yapıyor. Ne zaman storyteller tarzı bir vokal stiline yatay geçiş yapıp müziği ona göre uyumlaştırsalar içimde bir şeyler kırılıyor. Tam o an, dünyam şekil değiştiriyor, yeni bir boyut açılıyor karanlık bir evrene, o evrenin derinliklerinden sesler çalınıyor kulaklarıma. Warrel Dane tarafından…


Sağa dön, sola dön
Eğer hatalarım için beni yargılamak istersen
Ruhum gitmek için heveslidir

Acı veren hayallerimde uyanık,
Anlaşılır ve zıtım.
Uyuyor, rüya görüyorum aşağıdaki dünyada
Takıntılı ve yeniden doğmuş gibi

Ayın yükselişini hissediyorum
Kafamın içinde
Hissediyorum
Söylenmeden bırakılmış her şeyin sonuçlarını


Yeni albüm bir önceki albümlere nazaran daha fazla duygu ve ruh odaklı. Onlar gibi aşırı enerjik, çok gaz değil. Daha sofistike ve mistik odaklı bir ruh düzleminde yapacağını yapıyor. Her albümün son parçasında Nevermore’un yaptığı bir şey vardır. O da ilgili parçanın en karmaşık, gaz, enerjik, değişken ve komplike olmasıdır. Bu yönüyle albümlerin son parçaları epik bir destan havasındadır. Ayrıca Nevermore’un her albümünün sonundaki parça, albüme ismini verendir. Destansı havasıyla şaşkınlık dalgalarına maruz bırakırlar bizi. Çünkü coşkunun en üste taşındığı köprüdür burası.

Albüm kapağını bir önceki albümde olduğu gibi Katatonia, Opeth ve Riverside gibi grupların albüm kapakları tasarımlarından tanıdığımız ve bu müzik türünün en iyi grafikerlerinden biri olan Travis Smith yaptı. Smith’in yaptığı albüm kapakları ise oldukça derin, kaotik ve ilgili grubun müzik ruhuyla ilintilidir.


Güney kıyılarına götür beni
Kolayca görülmeyen boşlukların içinden
Daha fazlası için arayışım

Yüksek bir yere götür beni
Kolayca görülmeyen boşlukların içinden
Bazı şeyler sadece açıklanamaz

Yeniden buradayız
Aldatıcı kurnazlık vadisinde
Nereye gider
Akıntıya karşı mı yüzer
Ya da kim ne biliyordur ki
Kader, sessizlik, ruhun doğruluğu hakkında

Bir kez daha söyleyeceğim
Dünya hala düzensiz, eğrilen burkulan bir küredir
Kimsenin bir şey anlamadığı

Şu kayaların ardından büyüyen şey
Trajedinin hızlı bir hissi olsa gerek
Ve zaman durdu



Benim için de zaman durdu Nevermore.. Benim için de… Üç haftadır.. Poe’nin karanlık ruhu gibi peşimdesiniz.. Ruhumu yakan dünyada..


http://www.youtube.com/watch?v=iVLtkrryj4M

http://www.youtube.com/watch?v=rW3tnXlYHmo

3 Mayıs 2010 Pazartesi

İbnelik Her Zaman Vardı!

Malum. Teknoloji inanılmaz gelişti. İletişim muazzam. Kuala Lumpur’daki bir olaya anında ulaşabiliyoruz. İstersek Guatemala’daki bir insanla da aynı anda bire bir konuşabiliyoruz. İletişimin odalara kadar indiği çağımızda artık kimin eli şeyinde, kimin şeyi şeyinde anında gözlerimize çalınıyor. İnternet icat oldu, mertlik bozuldu. Artık öyle bir devirde yaşıyoruz ki çok matahmış gibi kim hetero, kim straight, kim bisekseksüel, kim ibine her şey meydanda.. Ve de aleni.. Ha. Ne diyecektim? Tamam. Son yıllarda nereye baksak ibnelik denen şey toplumun bir parçası haline getirilmiş. Sanki son zamanlarda, yıllarda bu yöndeki eğilim daha fazla artmış hissi alabilirsiniz. Ama olayın iç yüzü öyle değil işte. Yüzyıllardır var şu gaylik, ibinelik muhabbeti. Hem de İmparatorluk çağlarından beri. Onu geçtim, İmparatorluk çağında neredeyse bazı devletlerin bir parçasıydı. Harem bile açılıyordu kardeşim. Ben demiyorum. Gerçek tarih diyor. Ama malum bilirsiniz. Devletler kendi tarihlerini anlatırken bu tür olayları es geçerler. Ancak bazı edebi eserlerden ulaşabilirsiniz bu tür şeylerin olduğunu. Devlet tarafı akıllıdır. Kendisini hoş tutmayı bilir. İşini görür. Ama iş topluma, tarihe gelince halının altına silkeler. Tarih diye bunu gösteremezsiniz çünkü. Hatta bu olayın üstünü öyle çizmeleri gerekir ki, cinsel yönelimi bu yönde olanların aforoz edilmesini bile sağlayabilirler. Yeri gelince sağlıyorlar da.. Bu konuda aslında iki imparatorluktan dem vurmak lazım. İlki yüzyıllar öncenin Japon İmparatorluğu. 1600-1700 yılları. Samurayların 1100 yılından beri dirençli ve gerçek savaşçılarken 17. yüzyıldan itibaren aristokratlara dönüşmeleri. Zevkine çok düşkündür bu zamanın samurayları. Bir de Osmanlı İmparatorluğu.. Her iki devletin iç yüzünde içoğlanlık denen bir müessesenin veyahut durumun varlığı ortadadır. Devletin kendisi buna eyvallah demiyordu elbette ama devletin içine sinmiş önemli kişiliklerin oğlanlara bayıldığı bilinmektedir. Bir gerçektir de. Ama burada asıl altının çizilmesi gereken şey çok farklı. Aynı zamanda düşündürücü. Bahsi geçen dönemlerde her iki imparatorluk da yerkürenin görebileceği en ataerkil imparatorluklardı. Bir o kadar da feodaldı. Feodallik dediğinde duracaksın orada. İmparatorluğun asıl gücü militarizmin elindedir. Japon imparatorları geçmişte o zamanın başkumandanları olan Şogunların yanında kukla kalmışlardır. Asıl güç şogunların elinde olmuştur. Ve her iki imparatorlukta belli bir noktadan sonra (özellikle Japon İmparatorluğu’nda) kadınlar önemsiz görülecekti. Yıllar geçtikçe kadınların konumu daha çok sarsılacaktı. Öyle bir döneme gelinecekti ki, kadınlar çok önemsiz bir yaratık yaftası yiyecekti. Yüzyıllar sonra kadınlar stratejik evliliklerde kullanılmaya ve bir piyon görevi görmeye başlamıştır. Kadın samuray statüsünün zayıflamasıyla neo-konfüçyüs görüşler ve felsefeleri birleşmiştir. Kadınların korkusuz idealleri kabuk değiştirmeye başlamıştır. Pasif, söz dinleyen, itaat eden bir konuma getirilmiş ve evin içinde duran önemsiz bir varlık haline indirgenmiştir. Belli bir dönemden sonra sadece erkekler mirasa hak kazanmış, kadının başka bir erkekle beraber olması zina olarak tanımlanmıştır. Bir samuray kadınından kocasına karşı sorgusuz sadakat beklenmiştir. Kocasının daimyoya sadakat göstermesi örneğinde olduğu gibi. Hal böyle olunca evli kadınlar, aynı şekilde sadakat gösterecek olan bir cariyeden biraz daha iyi bir konumda oluyordu! Bir kadına bir sefile davranıldığından biraz daha iyi davranılıyordu ve bu yönüyle evlenmemiş bir kız, daha az şey kaybetmiş gibi görünüyordu. 17. yüzyılda kadınlar, çocukları dünyaya getirmek için gerekli olan bir araç olarak görülmeye başlanmış, diğer konularda önemsiz görülmüşlerdir. Zamanın bir çok yazarı, bir adamın asla sadece tek bir kadını sevemediğini ve resmi olarak yasak olmasına rağmen homoseksüel bir yapının ortaya çıktığını yazmıştır. Edo döneminde bir ustayla onun öğrencisi arasındaki cinsel ilişki şaşırtıcıdır ki, samuray sınıfları arasında sıradan görülmeye başlanmıştır. Zamanla bir adamın hayatında kadının önemi; sadece bir eğlence, zaman geçirilecek bir araç olmuştur. 1687 yılında Ihara Saikaku ünlü kitabı ‘Nanshoku Okagami’ yani ‘Erkek Aşkının Büyük Aynası’ eserinde, bazı samurayların homoseksüel ilişki içinde bulunduklarını ifşa etmiştir. Kitabında aynen şöyle yazmıştır: “Kadınlar kesinlikle hiçbir önemi olmayan yaratıklardı. Ama oğlanlara duyulan sevgi daha samimi bulunuyordu ve gerçek sevgiydi!” Şogunluk hükümeti normalde bu tarz ilişkileri yasaklamıştı ama malum yerine mukayyet olamayan feodal beyefendi kız gibi güzel erkekler karşısında kendini kaybedebiliyordu. Ihara Saikaku isimli adam 1600 yıllarının sonlarında muazzam kitaplar yazmıştır. O döneme ayna tutmuştur. Meşhur bir eseri de vardır Samurayların Arasında Aşk diye. Ve o dönem bazı samurayların kız gibi olan erkekler için yanıp tutuştuğuna, o erkeği elde edemediğinde yataklara düştüğüne, o öldüğü zaman kendisinin de harakiri yaptığına dair öyküler yazmıştır. Ve bunu öyle garip ve etkili bir dille yazmıştır ki o dönem el üstünde tutulmuştur herif. Samurayın teki gelip de “oğlum, sen neler neler yazıyorsun lan, bizi neden rezil ediyorsun hıyarto?” dememiştir. Hevesle okumuşlardır bazıları. Eğer o dönem öyle şeyler yaşanmasaydı böyle hikayeler çıkmaz, inanılmaz tepkiler olurdu. Herifin yazdığı yazıların el üstünde tutulması her şeyi açıklıyor zaten. Bunca şeyi neden zırvaladım? Geçmişle kıyaslayınca kadının konumu gerçekten çok çok daha iyi. Ayrıca ataerkil, feodal deyip geçmeyeceksin, bir adam ne kadar erkek görünürse görünsün ruhunda ibinelik olabiliyor. Aranızda kaç kişi Kewell’a tapmak istemedi ki? :)) Şaka bir yana, içoğlanı denen muhabbet gerçekten de vardı. Yaşları ufak, suratları tüysüz olurdu. Tüylendikleri zaman da salıverilirlerdi. Manyakların yaşadıkları aşk hikayeleri (özellikle Ihara Saikaku’nun anlattığı hikayeler) bildiğimiz Ferhat ve Şirin’in dahi eline verirdi.

Ama gariptir ki en sevdiğim yazar Marcel Proust’un gay olduğu söylenir. Onu geçtim, ya dünyanın gelmiş geçmiş en manyak ve arıza yazarı olan William Shakespear’a ne diyeceksiniz? Güzel bir oğlan için yazdığı sonelerin haddi hesabı yoktur.. Tarih bile alenen yazıp çizmiştir işte arkadaşım.. Neymiş efendim? İbinelik her zaman vardı.. İster ataerkil ol, ister feodal, ister savaşçı. Ruhunda var ibinelik kardeşim..

22 Nisan 2010 Perşembe

Tarihöncesi Günlükleri


Herkes yazar olamaz. Yazar olmak sadece bilgi sahibi olmak değildir. Aynı zamanda kafanızda yarattığınız dünyayı ve hayal gücünüzü birebir aktarabilmektir. Bunu bir sanata döndürmek ve hayata ışık tutmaktır. Bazen bahsettiğiniz şeyler asıl amaç değildir. Araçtır. Yazıtların içeriğinden yola çıkarak kendi amaçlarınızı yaratırsınız.

Yaşadığınız bir andan yola çıkarak ilhamlanmak, bu ilham paralelinde müthiş bir dünya yaratmak, okuyucuları hayal gücünüzle baş başa bırakmak, onları sihir esintileri içine mahkum etmek ve okuyucuyu adeta büyülendiği bir dünyada yaşıyormuş gibi etkilemek kolay bir şey değil.

Orta Afrika’da doğan, küçük yaşlarda İngiltere’ye giden, Oxford Üniversitesi’ni tamamlayıp Londra’da bir hukuk bürosuna ortak olup sonrasında bunu elinin tersiyle itip yazarlığı seçen Michelle Paver böyle bir isim. Kendisini Ursula K. Le Guin, Tolkien gibi duymamışsınızdır. Onlar kadar bilinmez. Underground bir isimdir. Tarihöncesi Günlükleri adıyla bir seriye başlamıştır ve bu seri hala sürmektedir. Bu seri an itibariyle sırasıyla Kardeşim Kurt, Ruh Gezgini, Ruh Emici, Sürgün ve Yemin Bozan isimli beş kitaptan oluşuyor. Bu serilerde Torak isimli çocuk sayılabilecek bir maceracımızın başından geçenler anlatılıyor. Bu gezgin üzerine bazı önemli kehanetler mevcuttur.

Bu seriyi ilk okumaya başladığım andan itibaren büyülü bir dünyaya girmiştim. Tasvirlerin ruhuma işleyişi, beni çok gizemli bir dünyaya ve tedirgin edici sihirli bir ormana götürmesi, kitabı okurken çok sihirli bir dünyada yaşamam, her cümlede sanki bana sihirle dokunuluyormuş gibi hissetmem gibi etkileri es geçemem. Maceranın geçtiği her yerde konuşamadığı ve duygusu olmadığını sandığımız varlıkların bir ruha sahip olduğunu algılıyoruz. Ağaç bile acı çekmektedir kendisine pençe atan ayı darbesinden. Bir kurtarıcıyı aramaktadır kasvetli orman. Koca dünya çeşitli klanlardan oluşmakta ve nehirlerle sınırlanmaktadır. Kurt Klanı’ndan Somon Klanı’na, Domuz Klanı’ndan Kuzgun Klanı’na kadar..


İlk kitap Kardeşim Kurt'ta bir ayıya büyü yoluyla ifrit musallat edilmiştir. Bu ayı Torak’ın babasını öldürür. Babası bu ayının tamamen kötülükle dolu olduğunu, öldürdüğü her canlıdan güç kazandığını, aldığı her canın ardından büyüyeceğini, gökteki ayın bir ay sonra kızıla dönüşeceğini ve o esnalarda yenilmez olacağını söyler Torak’a. Torak’ın yapması gereken ise bir ay dolmadan en kuzeyde yer alan Dünyanın Ruhunun Yaşadığı Dağı bulmaktır. Bunu yapmadan önce yol esnasında bir bilmeceyi çözmeli, bu bilmece sonucunda üç adet parçayı bulmalıdır. Torak’ın farkında olmadığı gizli hisleri ve güçleri vardır. Yolculuğu esnasında karşılaştığı yavru kurtla kaderlerinin ortak çizildiğini sonra fark edecektir. Gizemli dünya üzerimize düşmeye başlar akabinde.

O andan itibaren sihirli bir dünya sizi içine çeker. Doğayı içinize çekersiniz her sayfayı çevirişinizde. Dallar ve yaprakların hışırtılarını duymaya başlarsınız kitabın sayfalarının hışırtılarıyla birlikte. Nehirler, yosun bağlamış kayalar, üvez ağaçlarının kızıllığı kavrar ruhunuzu. Ama bu Orta Dünya dedikleri fantastik dünyadaki gibi değildir. Daha doğal, çağ öncesi ve sihirlidir. Karanlık, dostluk, kasvetlilik ve natürellik nüfuz etmiştir cümlelere.

İlk kitap Kardeşim Kurt bir dostluk, mücadele ve ihanet öyküsüdür. Bizi binlerce yıl öncesine, karanlık ormanın büyülü ve acımasız dünyasına götüren.

Tarihöncesi Günlükleri dizisi, Paver’in hayvanlar dünyası, antropoloji ve tarihöncesine duyduğu ilginin sonucu ortaya çıkan bir seri. Yazar aynı zamanda, yaptığı kimi yolculuklardan, özellikle de Güney Kaliforniya’nın ıssız bir vadisinde dev bir ayıyla karşılaşmasından esinlenmiştir.

Sihirlenmek isteyenler için..

10 Nisan 2010 Cumartesi

En Delikanlı Kahraman Red Kit Kahraman!


Oyların %23’ünü alan Red Kit en delikanlı kahraman. Var mı itirazı olan? Hiç sanmam! Yıllar yılı Daltonlar’ın önünden girip arkasından çıkan, hem de bunu geyik ötesi Düldül ve uyuşuk Rin Tin Tin ile başaran, silahını sıkarken gözlerinde nefret ve öfkenin en minik ifadesi dahi bulunmayan bir delikanlı bu. Öyle bir delikanlı ki, delikanlılığından ömür boyu evlenemeyecek bir zattır kendileri. Tek bir kadını öpmüşlüğü dahi yoktur. Yakalamadığı haydut kalmayan, kendi gölgesine bile sıkan delikanlının bir kadın karşısında kıpkırmızı olması ve kendisine yavşayan hatunlardan arkasına bakmadan kaçması delikanlılık kitabının ilk maddelerindendir. Yahu bildiğin süt gibi delikanlı. Günahsız, saf.. Kadın tadı nasıldır, onu bile bilmeyen. :) Yalnız değilsin olum! Ama duygu sömürüsü yapma her bölüm bitişinde. Alırım ayağımın altına. Kaçarsan tüm hatunlardan tabii ki zırvalarsın, "ben yalnız bir kovboyum" diye. Deyyus seni!


Oyların %21’ini toplayan Wolverine’imiz de ikinci en delikanlı kahraman oldu. Hani sansar adı verilen bir mahlukatın delikanlı abi modunda dolanması ayrı bir konu. Sansar tırnaklarından ilhamla ellerinden çıkardığı keskin bıçaklarla kötülüklerin karşısında az durmamıştır. Kendisinden küçüklere yavşamayacak ve sübyancılık yapmayacak kadar delikanlıdır. Süt tadındaki Rogue’ya asla yavşamaması ve ona bir koruyucuymuş gibi yaklaşması dahi ne kadar kalender bir abimiz olduğunu kanıtlamaya yeter.


Ve oyların %13’ünü toplayan Kimmeryalı barbarımız Conan da üçüncü en delikanlı kahraman. Doğruya doğru. Girdiği her macerada muhakkak bir hanım kızımızın tadına bakan, şarapsız yapamayan ve bunu bir hayat düsturu belleyen cengaver parçasının Red Kit’den daha delikanlı olduğunu söylemek pek adilane olmazdı. Serde dibine kadar barbarlık olsa da Conan çok delikanlı bir adamdır. Masum insanlara kötülük yapmayacak, kadınlara el kaldırmayacak ve yardıma muhtaç masum kişilerin yardım isteklerini asla ret etmeyecek kadar has delikanlıdır. Akilonya Kralı olduktan sonra oğluyla bir hapishanede esir düştüklerinde oğlunun çekinerek “baba, bize yemek verirler mi acaba?” sorusuna “oğlum, eğer acıktıysan acıktığını söylemek ayıp değildir,” diyerek son noktayı koymuştur. Neymiş? Eğer misafirlikteysek, acıktıysak utanmayacağız. Ev sahibinin dolabında ne varsa silip süpüreceğiz. Hele şarap varsa hiç affetmeyeceğiz. Kızına dokunmak yok ama!


Şimdi oyların %11’ini alan Örümcek Adam en delikanlı dördüncü kahraman olmasına oldu ama ne bileyim, delikanlılıkla aynı safhaya koyamıyorsunuz kendisini. Belki de Toby McGuire ve Kirsten Dunst kardeşimize bela okumamız lazım! Örümcek Adam aslında delikanlı karakter sayılır ama o üniforması yok mu? Oğlum, delikanlı adam daracık tayt giyer mi lan? Yakışır mı erkekliğe? Ne lan öyle, karı gibi sağa sola ağ atıp artistlik taslıyorsun New York sokaklarında? Senin yüzünden New York gökdelenlerinin temizlikçi işleri kazan kaldırdı. Gökdelen camlarını mundar etmişsin lan. Her taraf örümcek ağı anasını satayım! Namaz kılan bir kahraman olman bile taytının ayıbını temizlemez! İstediğin kadar güsl al olum!


Superman, Hulk ve Texas da dörder oy alarak delikanlılık sahnesinde yerlerini aldılar. Olum diğerleri gibi delikanlı değilsiniz işte. Halk ne dediyse o!

Bak şimdi Superman kardeşim. Öyle ben de Kripton’dan gelsem, mermi gözlerime bile işlemese, uzayın derinliklerinde uçabilsem, benden gayri delikanlı olmazdı. Herkes delikanlılık yapar o meziyetlerle. Erkeksen Red Kit gibi ete kemiğe bürün, Conan gibi salt insan olmanın kaslı gücünü sergile. Kurşun değmezken artistlik taslamak kolay tabii.

Ya Hulk! Bi git allahıse. Yeşil renge bürünen delikanlı mı olurmuş lan? Her öfkelendiğinde sağı solu kıran, dökene delikanlı mı derlermiş? Bir de kendine geldiğinde anadan üryan kalman gerekirken parçalanmış elbiseyle arzı endam eylemiyon mu, ona kopuyorum işte. Üzerime giydiğim kıyafetlerle şu anki boyutumun 4-5 katı olsam üstümde eşya kalmaz ulan! Hadi oradan!


Texas, kusura bakma kardeş. Red Kit varken sana içinden boncuk çıkan şey yemek düşer. Hem ne o saçlar öyle karı gibi! Nıcık nıcık nıcık.. Git, saçlarını kestir, öyle gel ankete. Baş baş..

Zagor ve Kızılmaske aslında çok delikanlı adamlardır ama neden bu kadar az oy almışlardır sorgulamak lazım. Bir kere Örümcek Adam’dan daha delikanlılardır. Zagor’un şanssızlığı belki de yanında Çiko gibi keranecilerle dolaşmasıydı. Ama Kızılmaske abimiz öyle mi ya? Adam bi çakardı yumruğu, alamet-i farikası kuru kafa izini bırakırdı. Hastasıydım abimin. Ama dur hele. Olum sen de kıpkırmızı daracık tayt benzeri şey giyiyon lan! Anlaşıldı şimdi neden delikanlılığının sallantıda olduğu. Püüü!


Mandrake! Senin babanı bile sevmezdim. O kocaman şapkanla, çakallığınla gözüme hiç girememiştin. Adam diğilsin lan!

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails