10 Temmuz 2009 Cuma

ZEN ve Aydınlanış

Zen, Buda dininin belli başlı kollarından biridir. Birinci yüzyılda Hindistan’dan Çin’e, oradan da 12. yüzyılda Japonya’ya gelmiştir. Japonya’ya ulaşmış Zen’in özü; aşkın bilgeliği, coşkulu sevgi ve herşeye aşktır. Zen inanışına tabi olanlar bir aydınlık ararlar. Bilgelik, dünyanın anlamını ve yaşamın önemini kavramaktır. Aydınlanmış ve bilge kişi bencil kar zarar hesaplarından, duyumsal acı tatlı ayırımından sıyrılmış, kendi varlığını, başkalarına aydınlık götürmeyen kişidir. Bilgelik kişinin içindedir. Zen, akılcılığı, kavramlaştırmayı ve biçimsel akıl yürütmeyi yadsır. Sözler ve sözcükler boş soyutlamalardır. Zen, kendinde gerçek olanı, bizzat gerçeği vurgular, gerçeğin yaşanmış olmasını şart koşar.

Zen Budistlerine göre 3 tür bilgi vardır: Sözel iletişimle okuyup dinleyerek elde edilen, bilimsel yaklaşımla elde edilen ve sezgisel kavrayışla elde edilen... Üçüncüsü, kişinin kendi varlığının, benliğinin derinliklerinden gelir. Zen yolcuları üçüncü tür, sezgisel bilgiyi ve onun aydınlığını en üstün sayarlar.

Japon sanatındaki bir çok ayrıntı Zen inanışında gizlidir. Kuru daldaki tek bir kuş, güz mevsiminin hüznüdür. Bunun kişiye verdiği duygu; yokluk ve yoksulluk içindeki duyumsal, ruhsal zenginliktir. Samanlıktaki mutluluk, yoksulluktaki dirlik sevincidir. Doğaya öylesine yakın bir varoluş ki, bahar yağmurunun sesinden bile sevinç duyar.

Gerçeğin bozulup çarpıtılmadan, mantığa vurulup düşünceyle bulandırılmadan algılanışı, Zen yolculuğunun temel ilkelerinden biridir. Bir Zen ustası şöyle anlatır bu ilkeyi: “Ben aydınlanmadan önce dağlar dağ gibi, nehirlerse nehir gibiydi. Aydınlanmaya başlayınca dağlar dağ, nehirler nehir gibi değildi artık. Şimdi, aydınlandığımdan beri, dağlar yine dağ, nehirler yine nehir gibi!” (FROMM, Erich 1979, Psikanaliz ve Zen Budizm Çeviren: İlhan Güngören )

Zen inanışı samuray yaşamı ile yakından özdeşleşmiştir. Zen, samuraya hem ahlak hem de felsefe yönünde arka çıkmıştır. Zen geri dönüşe izin vermez: “Emredilen yapılacak, başlanan bitirilecektir.” Zen felsefesi, yaşamla ölümü birbirinden ayırmaz. Yaşamla ölüm arasında ayrım da gütmez. Zen bir irade dinidir. Akılcılığı yadsıyıp duyguya değer verdiği için savaşçılara hoş gelmiştir. Onun yalın, kendine güvenen, zevk ve eğlenceden uzak yaşam yolu, savaşan ruha yatkın ve çekici gözükmüştür. Japonya, Kamakura döneminden İkinci Dünya Savaşı’na kadar bu inanışla yönetilmiştir. Kamakura döneminin iki yöneticisi Hojo Tokiyori ve Hojo Tokimune Zen tarikatına girince Zen’in etkisi, gücü tüm ülkede duyulmuştur.

Özetlemek gerekirse;
1. Zen, törensel olana değil, duygusal olana ağırlık verir; kişiyi kuramsal ve sözel yorumlardan ötedeki dolaysız ve sezgisel yaşantıya, anlatıma, iletişime yöneltir.
2. Zen, dine ve töreye değil, sanata ve yaratıcılığa yakındır. Öğretisinde ve uygulamasında, geleneksel değerlerden çok estetik ilkeler egemendir. Sanatçı olmak, tanrı gibi tanrı vergisi bir yaratıcılığa sahip olmaktır.
3. Zen, doğanın ve yaşamın dünyasında var olur. Zen eğitimi, dağların derinindeki manastırlarda, çalışıp yaşayarak yapılır. Zen, sanat nesnesinin içine girmeyi onun ruhunu yakalayıp anlatmayı amaçlar.
4. Zen, çay sanatına da yakındır. Çünkü çay, tıpkı Zen gibi, insanın doğaya, kendine dönüşü, doğayla bir ve birlik oluşunun sanatıdır.
5. Zen’in amacı, felsefe ile öteki dinler ve sanatlar gibi, kişiyi düzlüğe, aydınlığa (Satori’ye) çıkarmaktadır. Zen, bu aydınlığın nasıl kazanılacağını açıklamıyor. Ama, bir Zen ustası, aydınlıkla karanlığın arakesitini şöyle çiziyor: “Satori’ye erişince kişi her çimen yaprağının ardında değer biçilmez taşlardan yapılmış anıtlar keşfeder. Ama Satori’ye ermedikçe kişi anıtsal yapılar tek bir çimen yaprağının altında saklanabilir.” (Suzuki Daisetsu 1979:109)

(Bozkurt Güvenç 1995: 165, 166, 167)

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails