8 Aralık 2009 Salı

Hastalığımdan Skibbe’ye, Oradan Galatasaray’a


Son bir ay benim için oldukça durgun geçti sayılır. Genel anlamda motivasyonsuz, keyifsiz ve sıradan bir dönemdi. Savaşacak çok mecra var. Nihayetinde insanoğlu yoruluyor. Kaldırabileceği kadar bir yükü var ve bu yük ağır olunca kendisini çok enerjik hissedeceği söylenemez. Geriye fazla bir şey kalmıyor. Belki sinemalar, belki takımının oynayacağı güzel bir oyun, belki işten eve evden işe giderken dinlediği müzik, okuduğu kitaplar, odasında teneffüs ettiği hava ve oradan çıkarmaya çalıştığı huzur duygusu.

Hastalığımın doktor ayağını da şimdilik halletmiş durumdayım. Mevcut Charcot Marie Tooth (CMT) hastalarına göre gayet iyiymişim. CMT’nin ikinci tipini taşıyormuşum ve en hafif türü oluyor. En azından şimdilik. Tıp biliminin bu hastalığı kesin anlamda tedavi etmesi veya tamamen durdurması imkansız. Şu an için. Bu yüzden ilerlemenin biraz daha yavaş olması için yapılabilecek bazı şeyler var. Bol bol hafif egzersiz yapmak, alkol ve sigara kullanmamak, bol bol C vitamini, B12 vitamini, koenzimQ10 vitamini, potasyum takviyesi yapmak gibi. Kendimi hiç yormamak, bileğimi saran ayakkabılar giymek, diz kapaklarımın üstünde durmamak, ayak ayak üstüne atmamak, sıkıntı ve stres yapmamak, yürürken hafif bir tempo tutturmak, kendimi zorlamamak gibi. Hani neredeyse kendime titremem gerekiyor gibi bir şey. Kasları zorlayacak en ufak bir hareket yasak sayılıyor. Kollar ve ellerim için de her ihtimale karşı egzersiz yapmam gerekiyor. Sağlıklı yaşam, kendime bakmak, stres yapmamak! Bunlara eyvallah! Ama bu hayat savaşında stres yapmamak ne kadar mümkün ki? Durduramayacağız hastalığı ama en azından kendimize bakarsak ağır şartlar da oluşmaz gibi. Umarım yani. Sonuçta 15 yaşından 33 yaşına kadar hangi evreden geçtiğimi biliyorum. Umarım ileride daha kötü bir durum söz konusu olmaz. Olmayacağına dair kimse garanti veremiyor sonuçta.

İnsan durgunlaşıyor bazen tabii ki. Şöyle bir Green Carnation açarak 9-29-045 parçasının dinginliğinde yüzmek, Riverside’ın Acronym Love şaheserinde ruhumu dinlendirmek, NILE ile biraz enerji pompalamak istiyorum ruhumun içinde. Bazen içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. İşti, evimdeki sorumluluklardı, oydu buydu derken Bezgin Bekir’in tahtına aday olduğumu düşünüyorum. Hoş! Odamdayken ondan ne farkım varsa! Gerçi en azından yatağımın üzerinden plazmada güzel sinemalar izliyor, bol bol kitap okuyorum. Bu da bir şey en azından. İş sonrası kendini ödüllendirmek ve yorgunluğu alma çabaları.

Tabii bir de Galatasaray var. Halbuki bu garip ruh halime neşe ve enerji verebilecek ilaçlardan biri kendileri. Nedense son dönemlerde bir ilaç olmaktan uzaklar. İBB maçının 45-70. dakika aralarındaki futbolun çekiciliğine şahit olsam ve ilgili anlardaki tempo, heyecanın müptelası olsam bile, sonuca dönüp baktığınızda karşılaştığınız şey üzüntü. Hani CMT hastasıyız ya! Hani üzülmemek lazım ya! Beni üzdükleri için dava mı açsam oyuncularımıza? Belki Kewell’ı, Arda’yı, Mehmet Topal’ı ve de kıllı bağrına yandığım Mustafa Sarp’ı ayırmalıyım dava edilecekler listesinden. Ya da kayırmamak lazım. Vazgeçtim davadan!

Hani yazının girişinde bir sıkıntıdan bahsettim ya. İçimden hiçbir şey gelmiyor dedim. Keyfim yok, Bezgin Bekir gibiyim dedim ya. Bence Galatasaray’ın durumu da benden farksız. Belki asıl sorunun merkezinde bu ruh hali yatıyor. Benim durumumdan farklı olarak ortada kendilerine güvensizlik denen bir şey daha var, Sarı Kırmızı armalı oyuncuların ruhuna giren. Skibbe’yi de aklıma getiren. Az çektirmediler bu efendi, adam gibi adam olan Alman’a. Halbuki elinden gelen her şeyi yapmıştı. Öyle karmaşık bir yapıyı teslim etmişlerdi ki ona, Galatasaray’ın son dönemlerde alamet-i farikası olan “kırılganlık” karşısındaki metanet eşiğine takılıp kalmıştı.

Galatasaray’ın en büyük sorunu bu işte: KIRILGANLIK… Çok hassas bir yapı. Ufacık bir kıldan nem kapan bir ruh hali. İç sahada peş peşe Eskişehir, Manisa ve İBB maçlarında son dakikalarda eli ayağa dolaştırmanın iç yüzünde de ince çizgilerle bu hassasiyet yatıyor. Bu takımın başına kimi koyarsanız koyun, oyuncuların o ruh hallerini dirençli bir hale getiremiyorsunuz.

Siz buna ister gerginlik deyin. İster güçsüzlük. İster kendine güvensizlik. İster sinerji kaybı. İster gece gezmeleri, kampa girmemeler, ruhsuzluk, isteksizlik. Ne derseniz deyin. Bence hepsinden bir parça. Rijkaard’ın Türk futboluna dair yaptığı açıklamaların iç yüzüne tamamen şahit olmak durumu söz konusu. O Rijkaard ki, o bile oyuncuların ilgili ruh hallerini değiştiremedi şu an için. Skibbe’nin günahsız olduğunu, günahlı olsa bile günahın en hafifine sahip olduğunu buradan bile anlayabilmeliler Sarı Kırmızılı renklere gönül verenler. Bence, Skibbe’nin bazı maçlarda ulaştığı performansa bu takım hala ulaşamadı bazı anlamlarda. Galatasaray’ın kendine has kırılgan yapısını bir teknik direktörün tek başına değiştirebilmesi imkansız. Bu hem yönetimde, hem diğer çalışanlarda, hem psikologlarda ama en çok da futbolcularda bitiyor. Sonuçta sahaya baktığınızda, belli bir noktadan sonra oyundan düşen oyuncular topluluğu görüyorsunuz. Güçsüzlük mü demeli ya da koordinasyonsuzluk? Maçları koşan, çabalayan, isteyen, doğruları uygulayan kazanıyor daha çok.

Biz bu takımın sezon başındaki oyununu sevmiştik. Yeşil zeminde sergilediği futbolun ötesine geçen bir şey vardı. Oyundan bağımsız olarak futbol denen şeyi güzel ve etkin kılan bir güzellik vardı. Biz bu güzelliği özellikle sevmiştik. Yedek kulübesinde duran Keita ve Elano’nun heyecanlı bir şekilde sahadaki arkadaşlarını izlemesini ve heyecanla gol bulmalarını istedikleri o çocuksu bakışlarını sevmiştik. Oyuncuların futbol oynama iştahlarını, çocuk gibi şenliklerini, bir şeyi yaparken zorlandığınızda hani dilinizi afacan bir çocuk gibi çıkarırsınız ya, işte bu oyuncuların Rijkaard sistemini sahada yansıtmaya çalışırken afacan çocuklar gibi dillerini çıkarırcasına bir şeylere disiplinli bir şekilde bağlı olmalarını sevmiştik. Gözlerindeki ışıltıyı sevmiştik. Hepsinin gözü ışıldıyordu yıldızlar gibi. Rijkaard’ın her dediğini minik çocuklar gibi yerine getirmek isteyen ruh hallerini sevmiştik. Skoru bulduktan sonra kendisini bulan, rakibini pas manyağı eden, kontrolü elinde tutan oyun düzenini sevmiştik.

Peki sorarım o halde. Yukarıdaki paragrafta bahsettiğim hangi seçenekleri ve güzellikleri görüyoruz artık? Oyuncuların maçları kazanmak istediklerini biliyoruz. Senden, benden, ondan, bizlerden çok daha fazla istiyorlar. Öyle ya da böyle sahada ter döken onlar. Tabii ki kazanmayı isteyecekler. Herkesten çok. Ama eğer bu kazanma arzusu kelimelere, futbola, koordinasyona dökülemiyorsa, rakibe üstünlük kurulamıyorsa ortada bir kırılganlık, hassasiyet, psikolojik bir kayıp, sinerjisizlik, güçsüzlük ve kendine bakmamak gibi olumsuzluklar söz konusu. Güçsüz olan biri bir şeyi kazanmayı çok istese bile güçsüzdür adı üstünde. Başaramaz. İstediklerini yapamaz. Bir de ruhu kırılgan ve bedeni kendine güvensiz ise vay o futbolcu topluluğunun haline.

Yoksa bu takım Keita, Elano, Leo Franco yokken bile Skibbe yönetiminde yurtiçindeki bazı maçlarda iyi tempo koyuyor, bazı maçlarda göze hoş gelen bir top oynuyor, ayağa paslarla güzel hazırlanmış goller atıyorken, yurtdışı maçlarında tamamen şahsiyet değiştiriyor ve Skibbe’nin Avrupa arenasındaki taktik dehasıyla rakibini boğuyordu. Uzun yıllar sonra Avrupa arenasında kimliğini yansıtan, özlenen Galatasaray’ı sergileyen bir oyuna imza atıyordu. Skibbe ne yaptı ki derler şimdi. Halbuki Skibbe denen şahsiyetin Avrupa arenasında defalarca çeyrek finallere imza attığını çok yakından biliyorduk. Bu da onun bazı konularda yeterlililiğinin işaretiydi. Onca sorun, sakatlık, alternatifsizlik, kırılganlık ve ince hassasiyetler sonucunda takım düşüşe geçmiş ve her şey Skibbe’den bilinmişti. Asıl sorun Skibbe, Rijkaard falan değil. Asıl sorun bana göre oyuncuların kafa ve fizik yapısında. Kırılganlıklarında..

Ben bile kendime bakmadığımda, sağlığıma dikkat etmediğimde kendimi iyi hissedemiyorum. Hayata karşı bir duvar çekiyorum. Kendim dışımdaki her şeyi flu bir histen sayıyorum. Duyumsayamıyorum bile. Ne zaman ki kendime ve sağlığıma dikkat ediyorum, bana enerji verecek mecralara el atıyorum, psikolojik olarak kendimi iyi tutuyor ve kırılganlıklardan uzaklaşıyorum, işte o zaman “ne güzel hayat” diyorum. Bu ruh hali yerküre üzerindeki tüm insanoğlu için geçerli. Son dönemdeki iniş grafiğinin sadece sahadaki futbol ile değerlendirilmeye çalışılacak olması tamamen yetersizdir nezdimde.

Kırılganlık ve güvensizlik zincirlerini kırmaya, beden ve ruhlarını güçlü, dinç tutmaya ihtiyaçları var Sarı Kırmızılıların. Bazı şeyler Rijkaard’dan öteye. Yönetimden de.. Futbolcular bir takımı rezil de eder vezir de. Aslolan vezirlik yolunu bulabilmek. Yoksa 4-3-3 imiş, 4-2-3-1, 5-6-1-3 imiş hiç ehemmiyeti yok. Bazı ruh hallerinde matematiğin ilaç olduğu hiç görülmemiştir. Çarkları sağlıklı kılmadığınız sürece. Tıpkı insanoğlunun o kırılgan ruhu gibi… Bazen sakince ve çocuklar gibi çekirdek çitletmek lazım. Gülmek ve ruhu dinç tutabilmek...

Hiç yorum yok:

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails