Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Şubat 2011 Perşembe

Son Samuray Üzerinden Hakikatler ve Saigo’nun Kayıp Başı


23 Mayıs 2010 tarihinde bu blogda Son Samuray Filminin Gerçekliği, Son Samuraylar, Mitler isimli bir çalışmam olmuştu. Ünlü Hollywood filmi The Last Samurai üzerinden olayları değerlendirmiş ve olayın aslen nasıl gerçekleştiğini Japonya tarihi üzerinden aktarmıştım. Yazıyı daha fazla uzatmamak için üzerinde konuşulması gereken bir çok şeyi sonraya bırakmak zorunda kalmıştım. Biz en iyisi devamını getirelim.

Saigo Takamori öldükten sonra Japonya üzerinde nice sorular soruldu ve hepsine cevap bulunmaya çalışıldı. Son samuraylar ve özellikle liderleri Saigo Takamori, yıllarca sorgulanıp durdu. Samurayları ortadan kaldırmak ve sonradan ortaya çıkan yeni durumlara çözüm getirebilmek hiç kolay olmamıştı. Saigo öldükten sonra ne gibi sorunlar çıkmıştı, neler yaşanmıştı ve hangi efsaneler yaratılmıştı?

Saigo Takamori’nin başı neredeydi?

1877 yılının bir öğle vakti, bu soru Japon hükümetini kızdırmıştı. Japonya İmparatorluk ordusu, Saigo’nun isyanını etkisiz hale getirmişti. 30,000 kişi korkunç şekilde kaybedilmiş, geriye huzursuz birkaç yüz samuray kalmış ve ölüme direniyorlardı. 24 Eylül 1877 sabahında İmparatorluk ordusu, asi birliklerinden kalan kuvvetler için son saldırıyı başlatmıştı. Geçen saatler içinde Saigo’nun kuvvetleri tamamen yok edilmişti. Satsuma İsyanı, Tokugawa Şogunluğunun kuruluşundan 1877 yılındaki sürece kadarki 300 yıllık dönem içinde en kanlı çatışma olmuş ve sonlandırılmıştı. Ama zafere rağmen hükümet için alarm çanları çalıyordu. İmparatorluk ordusu Saigo’nun bedenini bulmuştu ama başı hiçbir yerde bulunamamıştı. Saigo’nun başı olmadan ve bulunamadan, hükümetin zaferi tamamlanmamış oluyordu.


Saigo’nun başı neden mesele yaratmıştı?


Saigo’nun başının aranmasının en önemli nedeni, savaşçı sınıfın eski geleneklerine göre Japon ordusunun onurlandırılmasıydı. Savaş esnasında elde edilmiş başların savaş sonrasında takdim edilmesi, Ortaçağ’a özgü Japon savaşının en gerekli koşullarından biriydi. Samuraylar yendikleri savaşçıların başını alacak ve takdir kazanmak için liderlerine sunacaklardı. Büyük savaşlarda galip gelmiş ordu, yüzlerce düşman savaşçısının başını toplayacaktı. Kaybeden savaşçıların başları yığın halinde toplanır ve acımasız ganimetler olarak gösterilirdi. Onurlu düşmanların kesilmiş başlarına saygıyla davranılırdı.

Kesilen başların takdim edilmesinin en önemli nedenlerinden biri, yenilmiş komutan ve liderleri teşhis edebilmekti. Diğer taraftan, kelleyi alan savaşçıların kendi liderlerine bağlılıklarını gösterebilme imkanını tanıyordu. Düşman generalinin kesilmiş başı, aynı zamanda bir savaşçının efendisine adağı oluyordu. Bu hediyeyle efendisine değerini kanıtlamış olacaktı.


24 Eylül 1877 tarihi, bu eski töreni akıllara getiriyor ve bir utanç söz konusu oluyordu. Çok garip ve ironiktir ki, kafası ortada olmadığı için Saigo bir nevi zafer kazanmış gibiydi. Burada ilginç bir nokta vardır. Saigo’nun başının aranmasıyla, söz konusu gelenek, samuray bakış açısı ve felsefesi, resmi olarak şereflendirilmiş oluyordu. Halbuki modern Japon ordusu, feodal sorunları ve sembolleri açıkça kabul etmiyordu. Yeni Japon ordusu, modern milliyetçiliği temel almıştı, feodal sadakati değil! İmparatorluk ordusu askerleri, İmparator ve ülkeye bağlıydı, bölgesel feodal liderlere değil! Hatta, 1872 yılında yayınlanan askere alma fermanıyla, samuray geleneği korkunç bir adaletsizlik olarak tanımlanmıştı. Askere alma konusu, büyük eşitlikçi bir proje olarak açıklanmıştı.

Bir taraftan üretim açısından emek vermeyen savaşçıların maaşları azaltılmış ve kılıçları ellerinden alınmıştı. Diğer taraftan sosyal sınıflar dört bölüme ayrılarak (samuray, çiftçiler, sanatkarlar ve tüccarlar) insanlara bir nevi özgürlükleri sunulmuştu. Sınıflar arasındaki üst ve ast dereceler ortadan kaldırılarak herkese eşit haklar bahşetmek reformuna gidiliyordu. Bu yolla çiftçiler ve askerler arasındaki mesafe kapatılıyordu. Artık insanlar önceki günlerin insanları değildi. Onlar şimdi imparatorluğun eşit insanlarıydı ve onların ülkeye karşı yükümlülükleri bağlamında bir ayrım yoktu.

Tüm bu söylediklerimizin ışığında, yeni İmparatorluk ordusunun, Saigo’nun başıyla ilgilenmesi için bir sebep yoktu ki! Hükümet, eski rejimin zalim olduğu örneğinde olduğu gibi, kesilmiş başların alınmasından gerçekte vazgeçmişti. İmparatorluğa bağlı olarak çalışan memurlar, sadakatlerinin bir sembolü olarak İmparator için kafa kesmemişlerdi ve kesemezdi.

Aslında Saigo’nun kaybetmesi ve ölmesi, yeni Japonya’yı kutlamak için bir fırsattı. Satsuma İsyanı’nı bastıran ordu, Japonya’nın hızlı değişiminin bir simgesi olarak algılanabilirdi. İmparatorluk ordusu modern, ulusal bir kuvvetti. Halk askere alınmaya başlanmış, ulusal vergilerle sermaye sağlanmış, demiryolları ve denizyolları yapılmış ve telgraf bağlanmıştı. Japon hükümeti, asilere karşı en modern ve korkunç silahları kullandı. Saigo’nun asileri modern değil, geleneklere bağlı muhafazakar bir kitleydi ve hepsi samuraydı. Yer yer tüfek ve topları kullanmalarına rağmen, daha çok kılıçlarla rahattılar. Onların asıl idealleri, hükümet reformlarına karşı samuray imtiyazlarını savunmaktı. Yeni hükümet, askeri hizmet ve hükümet dairelerindeki samuray tekelini kaldırmıştı. Böylece eski düzenin ana prensiplerinden birine meydan okunmuştu: Çünkü savaşçı olmak için cesaret ve hükümette görev alabilmek için sağlam karaktere sahip olmak, sadece samuraylara özgü olarak kabul ediliyordu.

Saigo ve adamlarının cesareti, meselenin daha da ötesindeydi. Fakat ne olmuştu? Halk arasından alınan askerler, savaş alanında samuraylarla karşı karşıya gelmiş ve zafer kazanmıştı. Eski ve yeni Japonya savaşta karşı karşıya gelmişti. Eski Japonya kaybetmişti. Demek ki, gerçekte asker olmayıp, savaşan sıradan bir insanın da cesaretli olduğu söylenebilirdi o halde! Tabii burada maalesef, o askerlerin son teknolojik silahlarla savaştığını es geçemeyeceğiz. Çünkü hayatında hiç savaşmamış bir insan, elindeki tabancayla, Japonya’nın en yetenekli ve en büyük savaşçısını tek el ateş ederek çok rahat bir şekilde mağlup ederdi. Yani; “silah icat oldu, mertlik bozuldu.”


Madem öyle neden Saigo’nun kafası aranmıştı?


Eski Japon geleneği onurunun modern Japon ordusu tarafından benimsenmek istenmesi tesadüfi olmalıydı. Samuray geleneklerinin savunulması, Saigo’nun liderlik ettiği isyanın özüydü. Saigo ve arkadaşları, samuray bakış açısını geri getirmekte başarısız olmuştu. Onlar çok azimliydiler ve ölümleriyle samuray geleneğini yüceltmişlerdi. Onların ölümü hemen hemen cesaret ve kararlılıklarının resmini çizmişti.



Saigo tepelerdeki bir mağarada barınıyor ve Kagoshima körfezine bakıyordu. Hiç ölüm korkusu hissetmiyordu ve misyonunu tamamlamış gibi huzurluydu. Ölüme ve yenilgiye razıydı. Saigo son günlerinde derin düşünceler içindeydi ve doğduğu yerin güzel manzarasına bakmak hoşuna gidiyordu. Üzüntülü görünmüyordu. Silah arkadaşlarıyla karşılıklı şiirler okuyor, go oynuyor ve şakalaşıyordu. Ruhsal durumunu arkadaşlarıyla paylaşıyordu. 22 Eylül günü, bu savaşın kendilerinin sonu olacağını ve sonlarına cesaretle bakmalarını salık veriyordu. Bunu takip eden gece, yani ölümünün arifesinde, ölüme hazırlıklı olmalarını ve işe başlama vaktinin geldiğini söylemişti bile. Bütün arkadaşları ona sadakatle bağlanmış ve ölmek için kararlıydılar. 23 Eylül akşamı isyankar savaşçılar, gelmekte olan ve yakında gerçekleşecek ölümlerini kutlamışlardı. Ay ışığı altında sakelerini içmişler, şarkılar söylemişler; ölüm,sadakat ve onur üzerine şiirler okumuşlardı.

İmparatorluk ordusunun ani ve son saldırısı, 24 Eylül 1877 sabahı 3:50 civarında başladı. Asiler Shiroyama Tepesi’nin en üst noktasında savunmaya geçmişlerdi ama yüksek donanımlı İmparatorluk ordusu ve modern silahlar karşısında mücadelelerini kaybediyorlardı. Saat 5:30 civarında isyancı samurayların istihkamları yok edilmişti. Topçu birlikleri pozisyonlarını almış ve top ateşine başlamıştı. Saigo’nun yaklaşık 40 kadar adamı kalmıştı. Saat 7:00 gibi Saigo ve onun birliği, tepe aşağı koşturup saldırarak ölümlerine yürümüşlerdi. Saigo yakın arkadaşları tarafından sıkıca kuşatılmıştı ve çevresinde daha dün şakalaştığı, şiirler okuduğu ve sake içtiği, kader arkadaşlığı yaptığı kişiler vardı: Kirino Toshiaki, Murata Shinpachi, Katsura Hisatake ve Beppu Shinsuke. Tepenin yarı yolundayken Saigo sağ kalçasından vurulmuştu. Mermi onun vücuduna girmiş ve sol uyluk kemiğinden çıkmıştı. Saigo yere düştü. Söylenceye göre, Saigo kendisini sakinleştirmiş, samuray intihar töreni seppukuya hazırlanmıştı. Saigo kader arkadaşlarından Beppu Shinsuke’ye dönerek: “Sevgili Shinsuke, ben burada görevimi yerine getireceğim. Lütfen Kaishaku’m (seppukuda, bıçağın karna sokulmasından sonra kafayı kesen, seppuku yapanın en yakın arkadaşlarından biri) ol.”

(Son Samuray filmini izleyenler bahsi geçen sahneyi hatırlayacaklardır. Filmde samuray liderinin Kaishaku’su Tom Cruise olmuştu.)



Saigo başını eğmiş, bıçağını çekmiş, huzurlu bir şekilde karnını kesmiş ve iç organları açığa çıkmıştı. Arkadaşı Beppu da Kaishaku’luk görevini layığıyla yerine getirmiş, tek ve temiz bir hamleyle sevgili dostunun kafasını kesmişti. Beppu, kesilmiş kafayı yaklaşan İmparatorluk ordusundan saklamak için, Saigo’nun oradan uzaklaşmak üzere olan uşağı Kichizaemon’a vermiştir. Böylece kaybeden kahramanın ölüm ayini tamamlanmıştı. Saigo, tam bir samuray olarak ölmüştü.

Saigo’nun intiharı hakkında farklı rivayetler olmuştur. Bunlardan birine göre, Saigo’nun kafası temiz bir şekilde kesilmesine rağmen, onun karnında önemli bir yara yoktu! Kalçasından çok ağır yaralandığı için felç olmuş ve şok etkisi nedeniyle kendisini samuray şerefiyle öbür tarafa gönderememişti. Ama bu detay, Saigo’nun şöhretine küçük bir darbe gibiydi. Saigo efsanesi, şimdi bile bir takım rahatsızlıklara neden olmaktadır, askıda kalan bu tür hikayeler nedeniyle.

Samuray gücünün çöküşüne odaklanınca şunlar ortaya çıkıyordu. Eski feodal sistem yerini yeni bir hükümet sistemine bırakınca, eski askeri sınıfın gücü azalmıştı. Saigo, ulusal meselelerde idarenin eski militarist statüyle çözümlenmesini ve samuraylara eski güçlerinin verilmesini istemişti. Bu bağlamda imparatorluğun elde ettiği zafer, sadece Saigo’nun isyanını bastırmak değildi. Aynı zamanda samurayların üstünlüğüne ve feodal sisteme karşı elde edilmiş bir zaferdi. Bunun üzerine bir makale bile yayınlanmıştı, içinde şöyle bir cümle geçen: “Bunun gibi iyi haberleri işitmek ülkemizdeki tüm insanları sevindirmedi mi?”

Bunu kutlayan Japon insanı gerçekte azdı. Saigo ve samuraylarının yaptıkları, övgüye değer olarak nitelendirilmişti. Hükümet başlangıçlarda samuray düşüncelerine tezat olarak büyük bir kampanya yürütmüştü ama, Saigo çok popüler biri olmuştu. O bir çok yönüyle örnek bir samuray olarak gösteriliyordu: Sadakat, cesaret, ölümden korkmamak, dürüstlük, adalet ve merhamet.

Gerçi Saigo kendisini halk tabakasının üstünde tutmuştu ama merhametli biriydi, zalim bir lider olmamıştı. Saigo için samuray otoritesi, yardımsever liderliği talep etmekti. Otorite için tolerans tanınamazdı. İyi bir samuray, kendisine avantaj ve yarar sağlayarak yönetemezdi ve cennete hizmet ederdi. Samuray sade ve tutumlu yaşamaya mecbur edilmişti. Saigo için tutumluluk ve alçakgönüllülük ahlaki zorunluluklardı. İmparatorluk yönetiminde yüksek görevliyken, fraklı ya da çok süslü elbiseleri tercih etmemişti. Kabine toplantılarına sadece bir kimono ve sandaletle katılırdı. Bir keresinde İmparatorluk Sarayı’ndan çıkarken saray koruması tarafından durdurulmuştu. Çünkü üzerinde o kadar sade ve pejmürde bir kıyafet vardı ki, davetsiz bir misafir sanılmıştı. Saigo’nun sadelik ve dürüstlüğü doğal olarak topluma pozitif bir hava vermişti.

Saigo’nun cazibesi, onun politik muhaliflerine kadar uzanmıştı. Saigo prensiplerinin savunucularından biri, eğitmen ve yazar Fukuzawa Yukichi’ydi. Aynı Fukuzawa, Batı fikir ve değerlerinin ilk temsilcilerindendi. Onun “Bilginin Yüreklendirilmesi” isimli eseri Batı stili eğitimi üzerineydi. Fukuzawa, Saigo’nun samuraylara imtiyaz sağlanması talebini suçluyordu. Ama aynı Fukuzawa, asil bir adamın kötülendiğini gördüğü zaman, İmparatorluk propagandası nedeniyle çileden çıkmıştı. Fukuzawa, Saigo’nun hırslı talep ve mücadelesini yazmıştı. Bu kitapta, Saigo’nun güç elde etmek için değil, hükümetin zalimliğine karşılık isyan ettiğini aktarmıştı. Fukuzawa şiddete karşı çıkmış ama, Saigo’yu otokrasinin bir kurbanı olarak görmüştür. Ve şöyle yazmıştır: “Saigo için merhameti hissediyoruz, onu ölümüne götüren hükümetti.”

Saigo efsanesi bazen dini derinlikleri de sunuyordu. Saigo’ya ait nirvana resimlerinde, Saigo hayırlı bir yeniden uyanış için hazırlık yapan aydınlık olarak sunuluyordu. Askeri elbiseleriyle duruyor, kadın ve erkek, yaşlı ve genç Japon halkı tarafından çevresi kuşatılıyor ve çevresindeki insanlar, onun fiziksel dünyaya dönüşü için dua ediyordu. Halbuki bu resimler yakın zamana kadar, Budizm’in kurucusu Siddhartha’nın yeniden doğuşunu betimliyordu. Böylece Saigo Takamori, Doğu Asya’da saygı duyulan, sevilen dini bir figürle eşit olarak değer görüyordu.

Saigo’nun ölümü sonrası, ona reva görülen tuhaf betimlemeler sembolikti ama çok güçlü, etkili olmuştu. 19. yüzyıl Japonya’sında, yaşanan dünya ile ölünün dünyası arasındaki sınır; gözenekli ve karmaşıktı. Güçlü adamların ruhu, onların fiziksel bedenlerinden daha uzun ömürlü oluyor ve daha uzun süre akıllarda kalıyordu. Hayaletler ciddi meselelere sebep oluyordu. Bir çok Japon, ruhların ölümünden yıllar sonra her yaz mevsiminde kısa bir ziyaret için yaşanan fiziksel dünyaya geri döndüğüne inanıyordu. Japon köylüleri ‘bon odori’ adı verilen bir etkinlikle, her Temmuz ya da Ağustos ayında halk oyunları sahneleyerek ruhları (hayaletleri) yatıştırmaya çalışıyordu. Yazlık kimonolarını giymiş köylüler alkışlama, davullar, gonklar ve flütler eşliğinde şarkı söylüyorlar, dans ediyorlardı. Uygun şekilde eğlenilir, hayaletlerden diğer dünyaya dönmeleri istenirdi.


Saigo örneğinde olduğu gibi güçlü ruhlar özel meselelere neden oluyordu. Saigo gibi kuvvetli olan ruhlar, düşmanlarına fiziksel dünyada zarar verebilirdi. Japon geleneklerine göre; kuvvetli ruhlar, tanrılar (kami) gibi kutsal yere saklandığı ya da uygun tören adakları yapıldığı zaman yatıştırılabilirdi. En önemli örneği; 845-903 yılları arasında yaşamış, yönetici, şair ve önemli bir bilgin olan Sugawara Michizane’de görüyoruz. Sugawara doğumundan itibaren yeteneklerini sergilemiş, İmparatorluk yönetiminde ikinci adam pozisyona kadar yükselmişti. 901 yılında hak etmediği halde düşmanları tarafından hain olarak suçlanmış ve başkent Kyoto’daki görevinden alınıp bir şehirde daha ufak bir pozisyona tayin edilmişti. Sugawara, iki yıl sonra ailesi ve arkadaşlarından uzak olarak hayata gözlerini yummuştu. Sugawara’nın ölümünden sonra, onun düşmanları esrarengiz şekillerde ölmeye başlamıştı: Tuhaf kazalar, şimşek çarpmaları ve açıklanamayan hastalıklar...

Bu şekilde gerçekleşen ölümler, Sugawara’nın ruhuna atfedilmişti. Sugawara’nun ruhu, İmparatorluğun verdiği bir emirle, 947 yılında şair ve bilgin onuruna dikilen bir türbeyle yatıştırılmıştır. (Aşağıdaki resim.) Sugawara bir tanrı olmuş (Japon literatüründe ‘kami’), ona “tenman daicizai tenjin” adı verilmiş, halk arasında “Tenjin” olarak bilinmiştir. Sugawara, tuhaf dualistik bir tanrıdır. Daha çok bilginlikle bir tutulmuştur. Bugüne kadar lise ve fakülte giriş sınavlarına hazırlanan öğrenciler, başarılı olmak için Tenjin türbelerinden muskalar almışlardır. Ama o, aynı zamanda güçlü ve gazaplı bir tanrıydı. Düşmanlarını çarpan şimşeklerin efendisi (Raiko) olması bunu gösteriyordu.


Saigo’nun marsa dönüştürülmesi, ruhlar ve tanrılar geleneğinde modern bir görünüştü. Eğer bir yönetici ve şair olan Sugawara düşmanlarına yıkım verebiliyorsa, Saigo’nun rakipleri bundan ne umabilirdi? Japon hükümeti Saigo’nun ruhundan korktuğunu itiraf edemezdi. Ama aynı zamanda Japon kamuoyu için kalıcı olan bazı gelenekleri, cazibeleri ve alışkanlıkları da görmezlikten gelemezdi. Saigo, imparatorluk hükümetine karşı ana prensipleri savunmanın bir sembolü olmuştu. Japon aydın sınıfı, Saigo’yu şerefli ve dürüst bir sembol olarak kucaklamıştı ve onların bakış açıları, yeni Japonya’nın sembolü olmayabilirdi. Saigo’nun mücadelesinin hikayelerine düşkün olan büyük bir kamuoyu oluşmuştu. Ölü bir adam olmasına rağmen Saigo hala tehlikeliydi.

26 Kasım 2010 Cuma

Blackbird, Ruh Hastası, Benlik ve Hayvanlık


Uzun zamandır uzak kaldım blogtan. Hayat kolay değil gerçekten. Her geçen zaman büyüyen bir şirkette çok yetkili bir kişi olunca, şirket büyümesi adı altında atılan her adım sırtınıza ekstradan bir yük bindiriyor. Her geçen zaman işler büyürken, çalışan kişi sayısı aynı kalınca, iş yoğunluğu iyice artmış oluyor. Bir yandan evi çekip çevirmekti, 20 yıldır hasta olan anneyle ilgilenmekti, 1,5 yıldır abi ve yeğenimle ilgilenmekti, üniversiteye giden kız kardeşime yardımcı olmaktı derken, hayat alıp götürüyor bizleri. İş hayatına başladığımdan beri sürekli fedakarlıklar yapıyor, ellerimin çok açık olmasından dolayı belki de geleceğimi rehin veriyorum ama insanoğlunun sahip olduğu şu vicdan var ya şu vicdan, işte bu her şeyi öyle değiştiriyor ki! 34 yaşını çoktan tamamlamışken hayatı hala tek başıma taşıyor oluşumun iç yüzünde bir çok sebep yatıyor. Kafa kağıdımda bekar yazıyor belki ama bir babadan farksız görüyorum kendimi. Baba olmak için illa çocuk sahibi olmak gerekmiyor. Bunca şeyle savaşırken bazen uzak kalıyoruz işte.

Hayata depresif bakan biri olmasam da bazen geleceği düşündüğümde sinirlendiğim oluyor. Karadenizli oluşumun o sinirli ve inatçı yapısı ruhumu kasıp kavuruyor. Gün geliyor, bazen anneme bile dalmak istiyorum, ama gün geliyor, beni öfke bombası haline çeviren insanların düştüğünü, zorda kaldığını, hayatın acımasız kollarına serildiğini gördüğümde dayanamıyordum da. Elimi uzatmazsam bu hayatı boşuna yaşıyormuşum gibi hissedeceğimi düşünüyorum. Yukarıda eğer Allah diye bir şey varsa ki, var, yaşanan onca mücadeleye, dağıtılan onca paraya, rehin edilen önemli bir geleceğe rağmen hiç parasız kaldığımı hatırlamıyorum. Sanki yukarıdan bir güç önümdeki yolu yürümem için görünmez elini uzatıyor. Yürü aslanım diyor. Bazı şeyler karşılıksız kalmıyor. Buna en büyük kanıt hayatımdır.


Bundan 6 ay öncesine kadar, daha doğrusu 6 ay önce işitme cihazını alıncaya kadar çok sessiz bir dünyada yaşadığımı ve cihazı takar takmaz bu dünyanın çok gürültülü olduğunu, yaşanacak bir yer olmadığını paylaştığım bir yazı olmuştu. Dile kolay, 34 yıl boyunca öyle bir dünya içinde kaybolmuşsunuz ki, o dünya size normal geliyordu. Meğer o dünya çok sessiz bir dünyaydı. Seslerden yalıtılmış bir dünya. İnsanları pek işitememek, dudak okumayı alışkanlık haline getirmek, zeka ve gözlemlerle bazı şeylerin üstesinden gelmek bana sıradan gelirken, bu cihazı kullanmamla birlikte bu hayatın üstesinden nasıl gelebildiğimi sorguluyorum. İşitme cihazı için başvurduğumda doktorun “sen bunca yıldır bu işitme gücüyle nasıl yaşayabildin, okulunda nasıl başarılı olabildin, işinde nasıl bu kadar başarılı olabildin, bu hayatın üstesinden nasıl gelebildin?” söylemini anlayamamıştım. Şimdi o kadar iyi anlayabiliyorum ki. Dile kolay işitme gücümün yarısından fazlasını kaybetmiştim. Misal banyoda tazyikli suyu kovaya doldururken çıkan ses muazzam bir sesmiş. Halbuki ben öyle hafif ve zoraki duyulan bir ses duyuyordum ki! Meğer devasa bir gürültüymüş!

Her şey bana normal geliyordu. Kendi kabında mutlu bir yaşam. Ufak şeylerle mutlu olan. Hayatta hiç fazlasını istemeyen.. Ekstrem şeylere hiç niyetlenmeyen. İhtiyaç bile duymayan. Bu hayattan zevk alan ve bir çok doyuma çoktan ulaşan. Bu haliyle mutlu olan. Şu an bakıyorum da, inanılır gibi değil. Artık işitme cihazını çıkardığımda insanları anlayamıyorum bile. Çünkü alışıyor insan cihaza. Kendisini ona göre ayarlıyor. Cihazı almamışken, bana bir şey dendiğinde direkt insanların dudaklarına kenetleniyor, konsantre oluyordum ne dediklerini anlayabilmek için. Şimdi öyle mi? Midelerinden gelen gurultuları bile duyuyorum. Konsantre olmaya gerek bile duymuyorum. Cihazı çıkarınca da haliyle insanları anlamamaya başlıyorum.

Düşündüm bir an. Gerçekten bu kulaklarla bunca yıl nasıl yaşamışım? Üniversiteyi nasıl başarı derecesiyle bitirmişim? İş hayatımda nasıl bu kadar yükselebilmişim? Zannedersem her şeyin nedeni, bu eksikliğin yarattığı etkenler sonucunda müthiş bir gözlem gücüne sahip olmak ve garip bir zeka taşımak. Hocalar dersi anlatırken onların bir çok kelamını duymazken nasıl başarılı olabilir bir insan? Haliyle ilgili söylemlere dair kaynakları bizzat kendin öğrenerek, kendini geliştirerek, hocadan değil, kendinden öğrenerek. O yüzdendir ki, hangi işe el attıysam bana inanılmaz basit ve kolay gelmiştir. Bir insan her şeyi kendi çözümlemeye alıştırınca, ipucu olarak gösterilen bir iki öğe bile yetiyor, konunun bütününü anlamaya.

7 aydır birlikte çalıştığım iş arkadaşım, ki bayağı iş deneyimine sahip mali müşavir ve finansçıdır, bendeki konsantrasyonu, söylenen her şeyi bir çırpıda anlamamı, bazı şeyleri çok kolay bir şekilde halletmem gibi konuları daha önce hiç kimsede görmediğini söyleyip duruyor. Neden acaba? Bence hayattaki bazı eksiklikler bir kayıp değil, bir kazanç! Bizi daha fazla yücelten, insan ötesine gitmeye zorlayan gizli bir güç! Eğer ağır işitme kusurum olmasaydı, belki sıradan bir profile, zekaya ve gözlem bilincine sahip olup çıkabilirdim. İnsan ruhu ve bünyesi öyle bir şey ki, kendisini her türlü zorluğu adapte ediyor ve bazen ilgili kusurlar kişiyi özel yapabiliyor. Gzleri görmeyen bir insanoğlunun, bir çok şeyi dünyayı görenlerden çok daha iyi görmesi ve hissetmesi gibi.

Bu hayattan fazla bir beklentim yok. Şunu, şunu, şunları yapmalıyım, şunları başarmalıyım gibi hırsım söz konusu bile değil. Aylar boyunca bir kitap yazıp, onu bastırmak için kılımı bile kıpırdatmayacak bir ruh haline de sahibim öte yandan. Bazı şeyler bana zor gelirken, diğer insanlara çok zor gelen şeyler de bana sıradan gelebiliyor. Bir çok insan için bazı hayaller vardır. Dünyayı gezmek, en ekstrem işleri yapmak, en akla gelmedik şeyleri yapabilmek, zemzem kuyusuna işeyebilmek gibi. Bunların hiçbiri umurumda bile değil. Bundan yıllar önce, üniversiteye giderken basit bir isteğim vardı. İş hayatına atıldığımda özgür bir ortamda olabilmek, istediğim gibi giyinebilmek, resmiyetten uzak olabilmek, hayat görüşümü olduğu gibi yaşayabilmek gibi. Yat, kat sahibi olmak, zengin olmak, paranın dibine vurmak gibi düşünceler umurumda bile değildi. 11 yıldır çalışıyorum ve istediğim her şey gerçek şu anda. Bu bile yetiyor bana.


Kendime ait odamda her türlü mutlu olacağımı biliyordum. Öyleyim de. Kendime ait bir ev.. Kendime ait bir oda. O odada bu hayata dair istediği her şeye sahip olan bir benlik. Sinemasını en enfes ortamda izlesin, müziğini en akustik bir dolulukta dinleyebilsin, istediği her kitabı elde edip okuyabilsin, istediği gibi hayatının keyfini sürebilsin başka bir şey istemez. İstemiyor da.. Belki de “bu hayatta sen neleri başardın ki?” diye sorsalar söyleyecek çok şeyimin oluşundandır. Günümüzde insanlar sadece kendilerini düşünürken, her geçen zaman ilerleyecek hastalığıma rağmen diğer insanları kendimden fazla dikkate alışımdır. Onların her daim elinden tutuşumdur. Sorumluluğumun olmadığı insanların yıllardır rızkını, sıcak suyunu, harçlığını verişimdir. Ama tüm bunlara rağmen hiç kimseye de ihtiyaç duymayışımdır. Ne bir sevgiliye, ne bir arkadaşa, ne de bir eşe. Bu hayatı hep tek başıma karşıladım ve öyle de devam edecek edeceği kadar. Ne bir sevgili ihtiyacı duyumsuyorum, ne de evlenme. Hayatımın bulandırılması hoşuma gitmediğindendir. Çünkü bu paklığın içine girenler bazen öyle bulandırıyorlar ki hayatı, inattı, dengesizlikti, nazdı, çekilir gibi olmuyor bir çok ağır gerçekliği göz önüne aldığınızda. Belki de bunları yaşayıp hissettiğiniz an, gerçekten de büyüdüğünüz andır.


Evet, ben ruh hastası bir hayvanım galiba. Hayatımın en güzel zevklerinden biri sinema ve dizilerdir ya.. Bundan 1,5 ay önce aldığım 1,5 terabyte’lık harici harddiske 1,5 ayda indirip yüklediğim sinema ve dizileri düşününce, öyle de olmalıyım. Hele ki koskocaman harddiskte sadece 200GB’cık bir alan kalmışsa. Eğer 1,5 ayda 775 tane sinema, 45 tane dizi indirmişsen manyaksındır. Bir haftalık bayram tatili sağolsun! Ama onları izlerken inanılmaz mutlu ve huzurlu oluyorum. Ne yapayım? Kendimi huzurdan ve mutluluktan men mi edeyim? Nirvana’ya ulaşmak gibi bir duygu bu. Bunlar mutluluk için yetiyor. Hangi dizileri indirdiğim sorusuna verilecek cevap, dizileri yakından takip eden ve başka dizileri takip etmek isteyenler için önemli bir bilgi olabilir.

Şu an hala devam eden dizilerden sahip olduklarım şunlar: Bones, Caprica, Castle, Dexter, Fringe, Haven, House MD, Misfits, Nikita, Sanctuary, SGU Stargate Universe, Supernatural, The Event, The Vampire Diaries, Weeds, Entourage, Eureka, True Blood, Heroes, Legend of the Seeker, Spartacus: Blood and Sand..

Bir de çoktan tedavülden kalkmış, yayınlanmayan ya da iptal edilen diziler olup indirdiklerim var. Bunların bazıları ülkemizde hiç yayınlanmadığı için mecburen indirmek zorunda kaldım. Bu diziler: Dead Set, Firefly, Nightmares and Dreams, Taken, The 4400, Angel, Angels In America, Buffy, Carnivale, Dark Angel, Deadwood, Dollhouse, Hex, Invasion, John Adams, Journeyman, Life On Mars, Monk, Moonlight, Night Stalker, Smile Again, Surface, Survivors, The Dresden Files, Threshold, Torchwood ve Tru Calling..

Tabii daha önce izlenip bu listede yer almayan bir çok dizi de cabası.. Zamanı gelince bu dizileri izledikten sonra belki onlara dair yazı yazabilirim. Gerekli ilhamı bulursam tabii..


Bir de müzik konusu var tabii ki. Hayatımın en büyük anlamlarından. Beni bu hayatta en çok güçlü kılan mistik bir adrenalin, doğal bir vitamin deposu.. Kulaklarımdan içeriye zerk ettiğimde kendimi çok farklı bir dünyada hissettiğim ve hiçbir şeyin beni bu kadar mutlu edemeyeceği bir dünya. Hayatımın en özel gruplarından biri olan Atheist, uzun yıllar önce dağılmış bir gruptu. Yayınladıkları üç albüm ile kendi türünün en dahi ve arıza işlerinden birine imza atmışlardı. Bu dünyadan değillerdi. Zamanın çok ötesinde bir müzikti yaptıkları. Grubun lideri Kelly Shaefer ki kendisiyle bundan 4-5 yıl önce Atheist’in tekrar bir araya gelmesi gerektiği konusunda çok konuşmuştum, muhakkak dönmeleri gerektiğini salıvermiştim, ne hikmettir ki ruh hastası ve arıza bir progressive grubu olan Gnostic’ten Steve Flynn, Chris Baker ve Jonathan Thompson’ı yanına katarak 8 Kasım’da Jupiter albümünü yayınladılar. Hala dinliyor olmama rağmen şarkıları kafamda hala oturtamamış durumdayım. Ruh hastası bir işe imza attılar ama bir Unquestionable Presence değil!

Asıl konu da o değil ama. Müzik yaşantımda yaşadığım an itibariyle çok merkeze aldığım ve haftalar boyu sürekli onların işlerini dinlediğim gruplar ve eserler olmuştur. Textures gibi, Nevermore gibi, Paradise Lost gibi. Bu aralar en çok kulak kabarttığım grup ise Alter Bridge. Bu grubu her ne kadar Creed devamı gibi görseler de alakaları bile yok. Çok yetenekli bir grup. Haddinden fazla yetenekli bir grup! Dünyanın en iyi gitarist ve söz/şarkı yazarlarından biri olan Mark Tremonti gibi bir ismi barındırıyorlar. Myles Kennedy gibi muazzam ötesi bir vokalist ve söz/şarkı yazarlarından birine sahipler. Myles’ın sesi ile bu evrenden uzaklaştığımı, bazı noktalarda o muhteşem sesleri nasıl akıl ettiğini ve yarattığını düşünüyorum. Bu bir yetenek işi.

Bazı şarkılar vardır. Bir devrim niteliğindedir. O şarkı meydana geldiği an dünyada bazı sesler durur. Dünya artık çevresinde dönmez. Yanardağlar patlar. Gökyüzünü bir duman kaplar. Karanlık Ortaçağ Avrupa’sının rönesansı, medeniyete adım atacak olan dünyanın Roma’sı, felsefenin Immanuel Kant’ı gibi etkisi vardır. Bir grup en büyük eserini yaratır, üfler yerküreye ve müziğe aç kulaklara; atom bombasını bırakır ve geride toz parçacıkları kalır. Daha ötesine gidemezler. Muazzam bir sanat yaramış ve bir köşeye çekilmişsindir. Öyle bir tada sahiptir bazı parçalar. Tıpkı Alter Bridge’in Blackbird parçasında olduğu gibi. Eğer müzik diye bir şey varsa, müziğin ne kadar güçlü ve vurucu bir adrenalin, hormon olduğunu bu parçayla fazlasıyla anlıyoruz. Mükemmel sözler ve ölümcül bir solo gitar performansı. Ya vokal? Eşsiz..

Yazı da bayağı narsistçe kaçabilir ama uzun zamanların sessizliğine ve hayatın yoruculuğu, sorgulayıcılığına yorun onu da..

4 Kasım 2010 Perşembe

Arıza Uzakdoğu Sinemasından Birkaç Kuple


Uzakdoğu’nun kendine özgü sinemalarını uzun uzun anlatmama gerek yok. Hem içerik, kurgu, hem de senaryo ve oyunculuklarıyla diğer sinema ekollerinden keskin farklılıklarla ayrılıyorlar. Bu başlık, son dönemlerde göz attığım ve beni gerçekten şaşırtan, yüzeysel olarak yazılmış birkaç sinema önerisinden öteye gitmeyecektir.

Innocent Steps

Güney Kore’nin en iyi dans hocası olan karakterimiz, dans gösterisinin finalinde aynı zamanda gerçek hayatta eşi olan dans eşinin kendisini terk etmesinden sonra, yetmezmiş gibi komploya kurban giderek dizinden yaralanarak dans dünyasından ayrılıp sefilleri oynamaya başlamıştır. Çok ağır ruhsal travmalar geçirir ve hayatı alt üst olur. Öğretmenlik yaptığı dans okulunun sahibi bir gün Çin’den çok iyi bir dansçı getireceğini ve yarışmaya katılmasını söyler. Zoraki kabul eder. Çin’den güzel kızımız gelir. Ama anlaşılır ki, bu kız beklenen kız değildir, gelmesi beklenen kızın kız kardeşidir. Berbat şivesi yetmezmiş gibi, değil dans etmek; topuklu ayakkabı ile yürümekten bile acizdir. Olaylar birbirini kovalar ve üç aylık süre içerisinde yarışmaya katılması gereken bir dansçı yaratılması istenir kahramanımızdan. Sürükleyici bir konu, etkileyici dans kareografileri, her zamanki gibi rüyalarımıza girecek sevimlilikteki bir karakter ve aşkın bambaşka tarifini bizlere sunan ateşböcekleri.. Ateşböceği yumurtalarının büyüyüp ateşböceğine dönüşmelerini beklemek, aşkın kendine özgü acısı ve sabrını ifade eder aslında. Filmin nihayetinde ateşböceğinin, bir aşkın hikayesini epik bir havaya bürümesi etkileyici.

Invitation Only

Bir CEO’nun şoförlüğünü yapan kahramanımız, patronu tarafından özel bir davetiye yoluyla katılma imkanı olan özel bir partiye gönderilir. İş dünyasında adından söz ettiren ve önemli işler yapan şirketlerin önemli isimlerinin davet edildiği parti, bünyesine kattığı yeni üyelerin hayallerini hemen gerçekleştirmek gibi bir misyon edinmiştir. Kahramanımız da sevaplanır hayalin gerçekleşmesinden. Akabinde gerçekleşen olaylar ise şaşkınlık vericidir. Bu filmi baştan aşağıya izleyebilmek sağlam bir mide gerektiriyor..

Izo

Takashi Miike’nin belki de en anlaşılmaz, sinir bozucu ve sabır törpüsü filmidir. Film içeriğinde dünya tarihi, savaşlar, insan ırkının acımasızlığı ve kötülüğü, dinlerin etkisi, iyi ve kötünün savaşını anlatmak konusunda önemli mesajlar verse bile bunu kurguya dönüştürmesi, aksiyon görüntüleri, bazen geçmişte bazen gelecekte geçen zaman dalgalanmaları, 16. yüzyıldan 21.yüzyıla garip garip atlayışları derken sürrealist dokumaları anlaşılmaz dokunuşlar halini alıyor. Bana göre bu filmin bir numaralı yıldızı, film boyunca klasik gitarıyla muhteşem tınılar döktüren amcamızdır. Aslında önerilecek bir film değildir ama derin bir rahatsızlık, eziyet, absürdlük örneğine şahitlik etmek istiyorsanız göz atmanızda fayda var. “Bu ne yahu” deyip durdum filmi izlerken ama, izlemeyi düşünüp de hala izlemeyenler varsa ön izlenim olsun bu kısacık pasaj onlara.. Izocam berraklığı beklemeyin.

Neighbour No.13

Liseye giderken şerefsiz Akai ve arkadaşları tarafından sürekli iğrenç şakalara maruz kalan kahramanımız, bir gün aynı kavatların yüzüne asit dökmesi sebebiyle yüzü deforme olur. Aradan yıllar geçer. Şantiyede işçi olarak çalışan kahramanımız 13 numaralı dairede kalırken, şerefsiz Akai de aynı şantiyede ustabaşı olarak çalışmaktadır ve 23 numarada karısı ve çocuğuyla yaşamaktadır. Kahramanımız adeta şizofreniye bağlamıştır. Söz konusu şizofrenik durum sadece akıl sağlığı için değil, yüzünün şekli için de geçerlidir. İyiliğe bağlandığında bir sineği bile ezemez ve masum bir yüz şekline sahiptir. (Bkz. Afiş. İyi ve kötü yönüne atıfta bulunur.) Kötülüğe bağladığında ise tam bir gaddardır ve deforme olmuş suratıyla korku salar. Doğaüstü dokunuşlarıyla gizeme bağlayan film, inanılmaz bir intikam öyküsünden şaşırtıcı örneklemeler sergiliyor.

Memories Of Matsuko

Bana göre sinema tarihinin en muhteşem eserlerinden biridir. Dancer In The Dark, Amelie, Big Fish gibi filmlerin müptelası olan kişiler, bu filmin içeriğindeki yoğunluğa şahit olduklarında, hepsinden bir parça barındırdığını ve onların ötesinde bir saflıkla kaplı olduğunu göreceklerdir. Müzisyen olmak için Tokyo’ya kaçan ama başarılı olamayan kahramanımız, bir sabah uyanır uyanmaz baş ucunda babasını görür. Babası ona halasından bahseder. Acılı bir hayat yaşamıştır ve ölmüştür. Arkasında leş gibi ev bırakmıştır. Baba, oğlundan halasının evini temizlemesini ister. Kahramanımız halasının evini temizler ve akabinde onun hayatına dair her şeyi öğrenmeye başlar.

Matsuko’nun başından geçenlerin anlatıldığı film, resmen epik bir destan. Hayat, insanlar, sevdiği tüm insanlar darbelerini indirmiştir Matsuko’nun yüreğine. Ama o her seferinde sevmekten vazgeçmemiştir. Karşılıksız sevmiştir. Bir kamyon dolusu dayak yerken bile sevdiğine inanılmaz bağlanmıştır. Bu bir kadının hikayesi. İçinde bağlılık da var, yalnızlık ağıtı da. Bir hayat bir başkası için değiştirilmemelidir, birey olmak önemlidir ama Matsuko bunu bir türlü başaramamıştır. Koşulsuz sevmek ve her şeye rağmen affetmek Tanrı’ya özgüdür ama, Matsuko’nun hayatına göz attığınızda, onun yaratıcından ne eksiği olduğunu göreceksiniz. Muhteşem, muhteşem, muhteşem..Özellikle yüzü bir türlü gülmeyen babasını mutlu etmek için Matsuko’nun yaptığı bir mimik vardır ki, sırf babası mutlu olsun diye yıllar boyu o hareketi yapması ve bazen delilikle suçlanması muazzam bir andır. İşte o meşhur hareket:
Yatterman

Takashi Miike’nin çocuk filmi yaptığı pek görülmez ama yaparsa da ortaya fantastik, manyağa bağlamış, romantik, aksiyonların tavan yaptığı ve coşkulu bir eser çıkar. Film boyunca bir saniye dahi sıkılmazsınız ve filmin özünde iflah olmaz bir çocuksuluğun sinema perdesine yansıyışını görürsünüz. Miike gibi bir yönetmenin ne kadar görgüsüz olduğu malumunuz ama çocuksuluğundaki görgüsüzlük bir başka.

The Message (Feng Sheng)

Çin sinemasının muhteşem bir görsellik taşıdığı malumunuz. Çağlar öncesinin savaş filmlerini bize hangi perdeden ve çekim kalitesinden izlettiklerini biliyoruz. 1942 yılında Japonya tarafından işgal edilen Çin’de bir Japonya köpekliği söz konusudur ve bağımsızlığı kazanmak üzere yapılan her hamle Japon hükümetinin baskısıyla yalıtılmaya çalışılmaktadır. Çin’in önemli bir kurumunda çalışan dört kişi casusluk şüphesiyle göz altına alınırlar ve Usual Suspect tadında bir hikaye çıkar ortaya. Casus kim yahu diye aklımızı yerken muhteşem örülmüş bir hikaye bizleri esir alır. Hem de muazzam bir çekim tekniğiyle. Şiirsel bir film böyle olur. Adeta bir tablo tadında izlenen kareler böyle çekilir.

Bodyguards And Assassins

Bağımsızlık mücadeleleri ve faşizme başkaldırmak harika hikaye örgüleri sunar bize. Birçok toplumun ve ülkenin kendi içinde yaşadığı mihenk taşı dönemler vardır. Akabinde de dökülen kanlar sonucunda gelen devrimler. Peki Çin yeni bir cumhuriyeti nasıl kurmuştur? 1911’de Çin Devrimi ile Mançu hanedanlığının sona ermesini konu alan film, bir cumhuriyet kurmak isteyen Sun Yat Sen’in iktidarı ele geçirebilmesi için yandaşlarının nasıl çalıştığını, ne acılar çektiği ve ne kanlar döktüğünü tarihi dokunuşlarla anlatıyor. Filmin en güzel ve en vurucu tarafları, dikkatlice seçilmiş karakterler ve her karakterin etkileyici tavırlar ve fedakarlıklarıyla kalbimizi ısıtması. IP Man’den tanıdığımız Donnie Yen’in de rol aldığı film, muazzam dokunuşlara ve çok sürükleyici bir öyküye sahip. Bu bir dövüş filmi değil; fedakarlığın, özgürlük arayışının ve kanlı bir devrimin öyküsüdür. Zaten günümüz Çin Cumhuriyeti’nin kurucusu da Sun Yat Sen’dir. Film boyu bizlere sunulan özgürlükçü fikirlerin günümüz Çin dünyasında ne kadar farklı bir hal aldığı ilginç bir konu.

Tonari no Totoro (My Neighbour Totoro)

Ayı, hamster, baykuş, köstebek karışımı bir orman perisi bu kadar mı şirin olur? Bir Japon veledi bu kadar mı dişlenesi, yanağı sıkılası, döve döve sevilesi olur? Bilinmeyen bir film de değildir. İzlenme rekorları kırmış, muazzam bir animedir. Grave of the Firefly insanın ruhunu karartırken, minicik kalan yaşam sevincini elimizden alırken ve bizi dipsiz bir depresyon kuyusuna atarken, Tonari no Totoro başından sonuna kadar müthiş bir yaşam sevinci verir. Depresyon namına hiçbir şeyiniz kalmaz. Animenin içine girip sizin de rol kesesiniz gelir. Oradaki minik veledi ısırabilmek için her şeyimi verirdim. Bir film bu kadar neşeli, hayat dolu, müthiş etkileyici ve sevimli olabilir.

Totoro adı verilen devasa ama oldukça sevimli olan sadece çocuklara görülen bir orman perisiyle, annelerinin hastalığı nedeniyle üzüntülü olan iki küçük Japon çocuğunun başından geçenlerin anlatıldığı hikaye, bu iki kızın babalarıyla yeni bir köye taşınmalarıyla başlar. Öyle fantastik ve sevimli öğeler içerir ki “kedi otobüsü” gördüğümde, özellikle içindeki o rahatlığa şahitlik ettiğimde şok geçirmiştim. Miyazaki Hayao babanın bir çok anime filmi kusursuza yakındır. Hatta kusursuzdur. Spirited Away ve Princess Mononoke diğer bilindik eserleridir. Özellikle Princess Mononoke’deki orman perileri de beni benden almıştı. Muazzam sevimli karakterler yaratıyor Miyazaki baba.. Eğer canınız sıkılmışsa, depresyona girmişseniz ve yaşam sevincinizi kaybetmişseniz alın başa izleyin. Tekrar tekrar izleyin..

Gel de dişleme ulan!!! Baldırına baldırına geçireceksin dişlerini, bezini yesinler ulan bebiş :)



Zebraman

Yine Takashi Miike, yine muazzam eğlenceli bir film ve yine arıza bir hikaye örgüsü. Kendi içinde sıkışıp kalmış ve adeta bir ezik hayatı yaşayan, öğrencilerince iplenmeyen orta yaşlı bir öğretmenin süper kahraman haline dönüşünün anlatıldığı film, şu ana kadar izlediğim en eğlenceli ve komik süper kahraman filmiydi kesinlikle. Hikayeye gelince, yıllar önce TV dizisi olarak yayınlanan Zebraman isimli dizi, 13 bölüm yayınlandıktan sonra kaldırılır. Öğretmenimiz ise yıllardır Zebraman'i kendi içinde yaşatmış bir hayrandır. Sıradan hayat yaşayan, çocukları ve karısı tarafından adamdan sayılmayan adamımız, geceleri kapılarını kapatarak kendi diktirdiği Zebraman kostümüyle odasında saçma sapan hareketlerle takılmaktadır. Bir gün sınıfına gelen tekerlekli sandalyeye mahkum öğrencisiyle uzun muhabbetlere girer ve onun da Zebraman hayranı olduğunu öğrenir. Bu muhabbetler geliştikçe bir çok gizem ortaya çıkar. Olaylar gelişir. Japonya büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Japonya'yı ve dünyayı uzaylılar istila etmiştir ve yıllar önce TV'de yayınlanan Zebraman senaryosunda olan her şey bir bir gerçekleşmeye başlar. Peki Japonya ve dünyayı kurtaracak olan Zebraman kim olacaktır? Tabii ki ezik öğretmenimiz. Bu filmde ABD'ye büyük bir taş atmaktadır Miike. Dünyayı her zaman siz mi kurtaracaksınız ulan deyyuslar. Ama Miike'nin dünyayı kurtarışı bir başka.

Filmin ana teması ise oldukça basit. İstersen, hayal ettiğin her şeyi elde edersin. Yeter ki hayal et ve peşinden koş..

21 Eylül 2010 Salı

Ruhları Ezip Geçen Üç Güney Kore Sineması


Sinema dediğimizde aklımıza neden Hollywood gelir? Kutsal asa parçasının bizleri büyüleyici etkisinden mi, en çok paranın bu sektörde dönmesinden mi, yoksa büyük imkanların yarattığı pompalayıcı reklam furyasının nimetlerinden faydalanmasından mı? Hollywood kaliteli filmlere sahip olsa bile, işe yaramaz filmlerinde bile çok büyük bir etki gücüne sahip olduğunu kabul etmek gerekiyor. Öyle ki, sıradan filmlere bile yapabilecekleri reklamlar, pompalamalar bile ilgili filmlerin dünyanın tamamında bilinmesi sağlanabiliyor.

Bir de Güney Kore filmleri var. Asla Hollywood gibi iddialı takılmaz ve çok büyük paralar harcanmaz. Ama senaryo ve kurgu yönüyle Hollywood filmlerinin büyük imkanlarla gerçekleştirdiği bir çok filmi ezip geçerler. Bir çok Güney Kore filminin özünde büyük bir insancıllık yatar. İnsanlığın masumiyeti ve saflığı yatar derinliklerinde. Hollywood filmlerinde Amerikan yaşam tarzı pompalanırken, genç beyinler bir çok yozlaşmışlıkla beslenirken, pahalı ve lüks yaşam özendirilirken, insanları saçmalıklarla doldurmak had safhadayken, Güney Kore filmleri çok farklı bir dilden seslenir bizlere. Ama bir farklılık vardır. O da inanılmaz kaliteli sinemalara rağmen, yerkürenin tamamı üzerine pazarlamaz kendini bu filmler. En azından sinemalarımızda Güney Kore filmlerinin deli gibi gösterime girmediğini, Hollywood ile kuşatıldığımızı biliriz.

Uzakdoğu filmlerinin her daim daha fazla hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Bu kültürün kendine ait bir ruhu ve felsefesi var. Bu kültür, içi geçmiş ve yozlaşmış onca sistem parçacıklarının içerisinde yıldız gibi parıldayan bir güzelliktir. Manevi duyguların, insan olmanın getirdiği nefes kesici ayrıntıların, minik parçacıklardan muazzam dünyalar yaratmanın şiirsel dalgalanmalarıdır, insanoğlunun kalbine ve gözlerine doğru sirayet eden. Senaryo kabızlığı çeken Hollywood’un yanında Güney Kore sinemasının senaryo ruhu benzersizdir. İnanılmaz zengindir.

Şu ana kadar yüzlerce Uzakdoğu filmi izledim ve izlemeye de devam ediyorum. Bu filmlerden üç tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu filmlerin özelliği kalburüstü filmler olması ve içeriğinde muazzam nüanslar içermesidir. İzlerken ve izlemeyi bitirdiğinizde darmadağın olmuş bir ruh hali ve tamamen başkalaşmış zihinsel yapı ile karşı karşıya kalacaksınız.


Ba:Bo – Miracle of Giving Fool

Mahallenin delisi olarak, aptallığınızın derinliğinde yer alan masumiyetiniz, sorumluluk duygunuz, inanılmaz fedakarlığınız, sevgi ve hayata bakış anlayışınız ile kaç hayatı değiştirebilirsiniz? Sizi delici gözlerle izleyen kaç insanoğlunun ruhunda, insan olmanın farkındalığı büyümeye başlar ve hayatını ne kadar anlamlı yaşadığını sorgular?

Küçükken dumandan zehirlendiği için zihinsel olarak sorun yaşamaya başlayan Seung-ryong’un hikayesidir bu. Anne ve babasını kaybetmiştir. Kız kardeşi ile ilgilenmektedir. 10 yıl önce hoşlandığı kızın piyano çalışını dinleyerek kendinden geçen ve kız heyecandan piyanoyu çalamadığında kilitlendiğinde, ilgili şarkıyı mırıldanarak hatırlamasını sağlayan Seung-ryong’un hikayesi. Piyano şakımaya başladığı zaman karlar düşmeye başlar, dünya daha güzel bir yer olur. Aynı kız 10 yıl boyunca Avrupa’da yaşamıştır ve mahallenin delisi 10 yıl boyunca onu mahallenin en yüksek noktasında bekler. Sürekli gökyüzüne bakar. Geceleri yıldızları gözler. Onun için ölen ve cennete giden her insan yıldızdır. Anne ve babası gibi. Her gece onları gözler.

Her sabah okulun önündeki tost dükkanında öğrenciler için tost hazırlar mahallenin delisi. Hep aynı şeyleri giyer. Kir içindedir. Ayakkabıları leşe dönüşene kadar kullanır onları. Yıllar boyu çalışır ama kendi üzerine hiçbir şey almaz. Tek kuruşunu harcamaz. Her şey kız kardeşi içindir. Kendisinden iğrenen ve yüzüne bile bakmayan kız kardeşi için.. Bilinmeyen gerçek, mahallenin delisinin hayatını kız kardeşi için yaşaması ve 10 yıl boyunca sevdiği kız için hayat anlamını bulmasıydı.

Birkaç karakter daha serpiştirilmiştir bu dünyaya. Hepsinin kendi içinde bir hikayesi mevcuttur. Ayrı ayrı öykülerini izleriz. Hayatın acımasızlığını, samimiyeti, masumiyeti ve saflığı yakalarız. Hayatın gizemlere sahip olduğunu görürüz. Seung-ryong sevdiği kız Avrupa’dan döndüğünde dünyanın en mutlu insanıdır. Bu aşkın ötesinde bir şeydir.

Gökyüzü kapalı olduğunda, bulutlarla kaplandığında onu diler. Piyano çalmasını. Çünkü o piyano çaldığında gökyüzündeki bulutlar açılır ve cennetin yıldızları gözükmeye başlar. Kar taneleri dökülür. Karlarla kaplı mahallede dans etmek bir başkadır. Hayatının en büyük zevklerinden biri bir çift ayakkabıdır. Sadece bu kadar. Ne pahalı bir yaşam, ne lüks ve yozlaşmış bir yaşam, ne de doyumsuz bir ruh hali. Doygun bir doluluk, koca bir hayat dersi ve bir çok sahnesiyle beni gözyaşlarına boğan, gözlerimden boşalan yaşlara engel olamadığım bir dünya. Ama arabeskçe değil. Komedi dokumalarıyla..


Sad Movie

Adı üstünde acıklı bir film havasında ilerlemiyor aslında. Finali ile darmadağın ediyor. Dilsiz ve sağırlar için spikerin söylediklerini el işaretleriyle tercüme eden güzel bir kadın spiker, aşık olduğu bir itfaiyeci, spikerin dilsiz ve sağır kız kardeşi, bir anne ve ufacık bir çocuğu, sevgilisinden kopma noktasına geldiği için insanların birbirinden ayrılmayı düşünüp de kelimeleri söyleyemeyeceği durumlarda onların son sözlerini ayrılacakları sevgililerine sözcü gibi iletmeyi misyon edinecek bir Ayrılık Ajansı kuran bir genç.. Yedi insan ve yedi ayrı hayat hikayesinin akıcı bir şekilde ilerleyerek bizi bazen güldürmesi, bazen de düşündürmesi. Nihayetinde tencere kapak gibi birbirine oturan olaylar örgüsü.

Kadın spikerin hava güneşli olduğu için huzurunun bozulması, yağmurlu iken mutlu olması anlaşılabilirdir. Eğer ki sevdiğin kişi itfaiyeciyse. Haber spikeri olduğu için hava durumunu sunan spikerden havanın yağmurlu olacağını duyduğunda, hemen sevdiğin insanı arayarak müjdeli haberi verebilirsiniz.

Dilsiz ve sağır kız kardeşi ise bir parkta yedi cücelerin prensesidir. Muazzam kostümler içerisinde repliklerini yaparken bir ressama aşık olur. Suratının sol tarafı bir yangında yandığı için suratını asla göstermez aşık olduğu ressama. Resimlerini maskesi yüzündeyken çizdirir hep.

Anne ve küçük çocuğun tarafındaki hikaye ayrı bir aile bağı silsilesidir. Anne kansere yakalanır ve küçücük çocuk hayatının en karışık anlarını yaşar. Birbirlerinden ayrılan sevgilere sözcülük yapan elemanın ise başına gelmeyen kalmaz. Bir gün bu küçük çocukla hayatı kesişir ve muhabbet etmeye başlar.

Birbirinden ayrılanların sözcüsü olan elemanımız bir gün yeni bir mesaj ile karşılaşır. Kız arkadaşı kendisinden ayrılmak istemektedir. Kız arkadaşı elemanımızın ilgili kişi olduğunu bilmemektedir. Kızın çalıştığı süpermarketin büyük camekanından kıza bakarak, sağanak yağmur altında gözyaşları içerisinde kendisine söylenmesi gerekenleri kendi kendine söyler elemanımız. İnanılmaz bir sahnedir. Şemsiyesini de bırakır hemen köşeye. Kendisini yağmura bırakır. Kız arkadaşı işten çıkarken yağmuru görür ve yerinden kıpırdayamaz. Hemen köşedeki şemsiyeyi görür, açar ve yürümeye başlar. Şemsiyenin bir telinin fırladığını görür ve ayrıldığı erkek arkadaşının şemsiyesi olduğunu anlar. Ondan ayrılmışken bile bir fedakarlık yapmıştır halbuki. Sağanak yağmurda ıslanmaması için.

Annesi ölüm döşeğindeyken küçük çocuk Ayrılık Ajansı’nı kuran ve tanıştığı elemana bir görev verir. Şu ana kadar hep ayrılık haberini veren elemanımız, küçük çocuğundan annesine ulaşacak olan, gitmemesi ve ayrılmaması gerektiği mesajını iletir. O an tüm dünya durur. Apışıp kalırsınız olduğunuz yerde.

Film nihayete ererken finalde gerçekleşenler insan ruhunu darmadağın eder. Filmin isminin neden Acıklı Film olduğunu ancak finalde anlayabilirsiniz. Yedi insanın ve hayat öyküsünün nasıl bir sona kavuştuklarını görürsünüz. Sağanak yağmur onların tek ortaklığıdır. Bir de dökülen gözyaşları..

Muazzam bir kurgu, muhteşem bir senaryo ve öykü. Şok edici bir dünya..


Kiss Me, Kill Me

Bir tarafta oldukça ciddi olan ve yüzü hiç gülmeyen mükemmel bir seri katil, diğer tarafta sürekli intihar etmeye çalışan ve bunu bir türlü beceremeyen, hayatından vazgeçmiş sefil bir kadın. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin. Hayatları bir daha eskisi gibi olmayacaktır. Hayatlarının kesişmesi ilginçtir halbuki. Şu ana kadar hiç fire vermeyen, acımasız bir şekilde profesyonelce işini bitiren katil, bir yaprak yüzünden hedefini başlangıçta ıskalar ve sefil kadını sıyırır kaza kurşunu.

Kadın, metroda tren geçerken kendisini raylara atar, ama tren öbür raylardadır. Kendisini asar ama bez parçası kopar. Ne yaparsa yapsın bir türlü intihar edemez. İnanılmaz komik bir görüntüdür bu. Zaten filmin özünde kara komedi öğeleri bir avuç dolusudur.

Bir gün bir görev alır katil. Sürekli uyuyan bir adamı vuracaktır. En basit iştir. Eve gider. Tam tetiği çekecekken sefil kadının yatakta yatmak üzere olduğunu görür. Tetiği çekemez ama kadın elinden alır silahı. Şakağına dayar. Katilimiz bir hamlede engel olur intiharına. Kendisini öldürmek için katil kiralayan sefil kadındır bu. Muhabbetleri yarıcıdır. Katil işini bitirmeden evden ayrılırken “sonsuza kadar yaşa kadın” der. Kadın bu lafı hakaret kabul ederek “topla o pis ağzını” der.

İlginç hayat iki insanı yakınlaştırır. Katil, kadına yarın ne yapacağını sorar, kadın öleceğim der. Adam kadının üzerine gitmeye başlar. Kadın içki içerken dolu bardağındaki içkiyi adamın suratına fırlatmak için hamle yapar ama hepsini kendi başına döker beceriksizce. Katil kopmamak için zor tutar kendini ve tuvalet kağıdı rulosunu uzatır. Kadın rulodan parça sökmeden olduğu gibi ruloyla saçlarını kurular. Muazzam bir görüntüdür. Aşırı sevimli ve müthiş oyunculuk..

Kadını hayata bağlamak isteyen katil, bir gün lunaparka götürür kadını. Hem kadın hem de katil yüzleri hiç gülmeyen tiplerdir. Aşırı durgundurlar. Tepkisiz bir ruh haline sahiptirler. Atlı karıncaya binerler. Tepkisiz, gülmeyen, ruh gibi bir yüz hali. Dönme dolaba binerler. Dönme dolap o kadar yavaş dönmektedir ki ilgili ruh halleri ve enerji durumlarının bire bir karşılığıdır. Lunaparkta tek kelime bile etmezler birbirlerine. Gün sonunda katil, kadına hiç konuşmadığı için bağırmaya başlar. Kadın da ona bağırır. Katil montunun önünü açar, gün boyu kanguru gibi gülleri saklamıştır orada, bir buket gülü kadının kafasına geçirerek bir hamlede paralar. Kadının omuzlarında gül yaprakları toplanır. Kadın put gibi kalır öyle. Saatler sonra evinde, penceresinin önünde, gecenin karanlığında beklemektedir kadın. Omzunda hala duran gül yapraklarıyla.

Peşi sıra birçok komik ve ilginç olay gerçekleşmeye başlar. Katil artık işini yapamamaktadır. Hayatı değişmiştir. Acımasızlığının yerinde yeller esmektedir. Film harika bir şekilde ilerler. Hiç umulmadık şeyler olmuş ve hayatları değişmiştir. Sıra dışı bir öyküdür bu. Durgun olan hayatlarına bir hareket ve enerji gelmiştir. Çünkü aşk, insanları harekete geçiren en büyük enerjidir filme göre.

Peki bu iki sıra dışı insan nasıl ortak bir kaderde buluşmuşlardı?

Kadın yolda yürüyordu. Hayatından bezmiş bir şekilde.. İntihar etmek üzere.. Sararmış bir yaprak parçası kadının omzuna düşer. Kadın bakar ve eliyle silkeler yaprağı. Yaprak gökyüzünde bir seyahate başlar gizemli bir şekilde. Katilin, tetiğe basmışken dürbününün önünden geçerek şaşırmasına neden olan yapraktır bu. Kadını sıyıran kaza kurşununa sebebiyet veren yapraktır. Kadının omzundan yükselen..

28 Ağustos 2010 Cumartesi

Müzik Hayatın Derinliğine İnebilmeli: The Soloist


Müzik tam olarak nedir? Daha doğrusu gerçek müzik nedir ve insanoğluna neler hissettirir? Tek fonksiyonu insanoğlunu eğlendirmek olan ve yorgun yaşamında ona haz veren bir eğlence aracı mıdır? Hayatla ne kadar iç içedir? Ne kadar ulvidir ve aynı zamanda insanın, toplumun, dünyanın kendisidir?

İnsanoğlu duygularla var olan bir varlık. Nice medeniyetler, imparatorluklar kurmuş, dünyayı şekillendirmiş insanoğlu çok güçlü bir varlıktır. Her türlü güce sahip olsa da bir de duyguları vardır. Bu duyguların gün yüzüne çıkmaya ihtiyacı vardır. Bazen yazılarla, bazen de müzik yaparak insanoğlu ruhunun en yüksek noktalarına erişebilmekte ve Nirvana’ya ulaşabilmektedir.

Müzik insanların duygu ve düşüncelerini aktaran bir aracı olsa bile, çok daha büyük bir fonksiyonu vardır aslında. Bazen insanüstü, bu dünyanın ötesinde bir ruhu temsil eder. Belki Tanrı’ya yakınlaşmayı, bilinenin ötesindeki zerreciklere dokunabilmeyi ifade eder. Gerçek müzik ise, daha Tanrısal bir şeydir. İnsanları çevreleyen doğanın, dünyanın, yerdeki küçük bir karıncanın, yaprak ve rüzgar seslerinin, çevremizde olup biten ve bizi sarmalayan yüce bir ruhun tercümanlığını yapar. Evrensel bir dokunuşa sahiptir. İnsan ruhunun en üst seviyesini işaret eder. Yeri gelince de toplumun aynasını yüzümüze tutar. Salt eğlenceden değil, aynı zamanda büyük bir hazdan, hayatın kendisinden, iç dünyamızdan ve gerçekliklerden demetler sunar.

Tüm bunlar müzik için geçerlidir. Ama gerçek müzik için. Popüler müziğin bu kadar üst seviyede bir ruha sahip olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal anlamda derin izler taşıdığını da. İnsanlara salt aşk, sevgi, ayrılık gibi şeyler veren duygunun bir yönüne ait düşünce tarzı hayatın tamamı değil. Müzik hayatın en derin noktalarına inebilmeli ve Tanrısal bir ruh taşımalıdır.

Dünyayı ve doğanın seslerini, evren ötesi bir olguyu hissettiren, neredeyse Tanrı’ya yakınlaşmayı, Cennet ve Cehenneme dokunmayı sağlayan bir müzik derken Seda Sayan, Hande Yener, Mahsun Kırmızgül veyahut Lady Gaga’yı falan kastetmiyorum. Şablonlarla uğraşamam. Bu öyle güçlü bir şey olmalıdır ki tınıları duyduğumuzda apışıp kalabilmeli ve iliklerimize kadar donmalıyız. Böyle bir güç 1700’li yıllardan beri, yüzyıllardır hala ilk günkü gibi güçlü bir şekilde yaşıyor: Klasik Müzik..


Birden fazla enstrümanın bir araya gelerek muazzam bir harmoninin adeta dünyanın cennetini ve cehennemini yaşattığı bir düzlemde, özellikle çello ve kemanın sesleri daha ulvi bir güce ışık yakar. Bu güç, günümüzde Bethoveen, Mozart, Bach gibi isimlerin hala ölümsüz olmasına neden olur. Onların müziğini, yazdıkları çello ve keman partisyonlarını dinlerken Tanrı’nın bize dokunduğunu hissederiz. Bu dünyanın çok ötesinde bir yere gideriz. Artık burada değilizdir. Kimsenin olmadığı bir yerde, kendi başımıza, oldukça güçlü bir şekilde astral yolculuğa çıkmışızdır.

Bu ruh, 19. yüzyılda Paganini’nin keman partisyonlarına o kadar güçlü bir şekilde sinmiştir ki, zamanın insanları Paganini’nin ruhuna şeytanın girdiğini düşünüyorlardı. O yüzden Paganini dediğinizde sık sık şeytanı da aklınıza getirirsiniz. Zamanın ötesinde olmak böyle bir şey.


Lirik içermeyen bu müziğin gücü ortada. Yıllar boyu nice güçlü müzisyenler iç ruhlarına klasik müziğin o şehvetli dokunuşlarını dokudular. Bunu bir rehber edindiler. Zamanla bunu iyice toplumsallaştırdılar. İçine lirikler monte ettiler ve müziğe de güç verdiler. Heavy Metal bile bunu yaptı yeri gelince.

Hayatın derinliğine inmeyen müziğe güçlü bir müzik gözüyle bakmam. Lirikler müzik kadar güçlü olabilmelidir ki, binlerce yıl önce insanların duvarlara çizdikleri resimlerin, sembollerin bir anlamı olsun. O yazıtlar ve semboller eğlenmek için değil, geleceğe, yeni nesillere bir şeyler öğretebilmek içindi, bizi hayata tutabilmek ve dünyayı anlayabilmek için. Şaklabanlık olsun ya da eğlenmek için değil!

Müziğe ait lirikleri hayatın tek bir yönüyle sınırlandırmak, popülist bakış açısının, dejenere olmuş yorgun ruh halinin bir göstergesi olabilir. İçinde derin bir sanat varsa, o melodiler bile yeter artabilir öte yandan. Tıpkı Zeki Müren’in sesinde, Barış Manço’nun söylemlerinde çok daha derin bir şeyleri bulabileceğiniz gibi.

Guns’n Roses’ın liriklerinde yer alan sefil hayatı, köhnemişliği, bazen ırkçı gibi duran söylemleri anlayabilmek için bu grubun yaşadığı Los Angeles’a bakmak gerekir. Bu günahlar şehri, yerkürenin en absürd şehirlerinden biridir. Yoksullar ve zenginlar arasında derin uçurum olan ilginç bir şehirdir. İnanılmaz zenginlerin şehri olarak bilinen bu günahlar şehrinde, aynı zamanda yüz binlerce evsiz insan var. Bu insanları yerlerinden eden göçmenler var. O yüzden grubun geçmişte göçmenlere dair sert söylemlerini anlayabilmek kolay olmasa gerek. Söylemleri dikkate almadan “vay be, Guns’n Roses be, çılgın gibiler, ay ne güzel” demek de saçmalığın daniskasıdır. Çünkü grubun söylemlerinin ilgili içeriği ve yaşadıkları yer, bize bazı anlamlarda uzak olsa bile evrensel bir duruma çıkarım yaparız.

Ya da Grunge denen oldukça karamsar, ağır ve bunalımlı bir tarzın öncüsü olan Alice In Chains, Soundgarden gibi grupların daha çok neden Seattle’dan çıktığını anlayabilmek için, ilgili eyaletin karanlık, sürekli yağmurlu, kasvetli hava ve yapısını bilmek gerekir.

Ya da Death’in vefat eden filozof müzisyeni Chuck Schuldiner, insanlara umut verebilmek için bir misyon edindiğini, bu işten para kazanamadığını ama evdeki kedi ve köpeklerine yemek götürebilmenin ve kalan parayla gitarına tel takımı alabilmenin kendisine yettiğini söylerken, bu müziği sadece eğlenmek için yapmadığının altını çiziyordu.


“The Soloist” isimli filmi izlediğimde aklımdan geçenler bunlardı. Aslında çok şey geçti aklımdan. Sayfalarca dolusu yazmaya da devam edebilirdim. Kilitlenip kaldım ama filmi izlerken. Müziğin gücüne, insanların yardım dürtüsüne, kimsesizlerin durumuna, toplumun çöküşüne şahitlik ettim.


Los Angeles Times’ın önemli yazarlarından Steve Lopez (Robert Downey JR.), Beethoven Heykeli’nin bulunduğu parkta yemeğini atıştırırken bir keman sesi duyar. İçinde bir çok ıvır zıvır ve çöpün olduğu arabanın yanında kimsesiz bir adamı görür: Nathaniel (Jamie Foxx). O sefil haliyle keman çalmakta ve kendinden geçmektedir. O sıralarda hikaye sıkıntısı çeken Lopez, Nathaniel ile yaptığı sohbetten çok etkilenir ve onun hikayesi üzerine yoğunlaşır.

Nathaniel çok özel bir yeteneğe sahip evsizdir. Daha çocukken mükemmel Çello çalıyordu ve yıllar önce bir müzik okuluna kayıt olduktan sonra, akıl sağlığını kaybetmeye, kapalı alanlarda duramamaya başlar. Kafasının içinde sürekli sesler duyar ve şizofrene bağlar. O yüzden okuldan ayrılır ve bir evsiz olur. Dahiliğinden ve zekasından hiçbir şey kaybetmez. Beethoven ile yatıp kalkmaktadır. İki telli kemanını çalarken dünyanın en mutlu insanıdır. Lopez istediği bir şeyin olup olmadığını sorduğunda aldığı cevap ilginçtir. Diğer evsizler sigara, alkol, para veya yemek isteyecekken o sadece kemanına iki tel daha ister. Bu hikayeden çok etkilenen yaşlı bir kadın, 50 yıl boyunca kullandığı çelloyu Lopez yoluyla Nathaniel’e yollar. Her şey ondan sonra başlar.

Nathaniel o çelloyu eline alır ve doğanın, dünyanın, dünyadaki en büyük hissin bizi kavradığını hissederiz. Hissettim. O an burada değildim. Bambaşka bir yerdeydim. Bedenimdeki en ufak bir hücre bile tepki vermiş, tüylerim diken diken olmuştu.

Nathaniel her yönüyle özel biridir. Dünyaya bakışından hayat anlayışına kadar. İnanılmaz naif ve dünya ötesi görüşleri olan bir evsizdir. Doğa seslerinin çok yoğun olduğu ortamlarda inanılmaz çalar. Ama kapalı alanlara geldiğinde şizofren hali onu esir alır. Lopez sayesinde Beethoven’ın 3. senfonisinin çalındığı bir provaya gider. Müzik girer ve dünya durur. Tanrı’nın ve Beethoven’ın eli başına usulca dokunur. İlikler donar.

O an hissettiklerini, ben de sevdiğim müziği dinlerken hissederim. Ve film boyunca kulağıma boca edilen doğaüstü klasik müzik tınılarını dinlerken bu dünyadan uzaklaşmıştım. Nathaniel Tanrı’yı, yüceliği ve daha ulvi şeyleri nasıl hissedip diken diken oluyorsa ben de hissettim. Ve hissediyorum da her zaman.


Bütün olan biten inanılmaz bir tecrübeydi. Bu ruhu görebilseydiniz, neler hissedebildiğini ve hissedebildiğimi hissedebilseydiniz. Aynı konser salonunda aynı müziği dinleriz. Ama aynı değildir işte. Aynı olmayız. Siz beni ya da onu izlerdiniz, ben ve o ise müziği. Müziğin o derin harmonisi bir araya gelip çaldığında düşünürsünüz ki,

“Oralarda bizden çok daha büyük şeyler var. Bizden çok daha büyük bir şey var ve o bunu yaşıyor, o bununla yaşıyor. Kendini müziğe teslim ediyor.”

Sizler hiç böyle hissedemeyebilirsiniz belki de. Herkes hissedemeyebilir. Hissedebilenler için bu bir lütuf. Bir meziyet.. Doğumunda ruhuna yerleştirilmiş mükemmel bir leke gibi.

Bu filmin bir müzik filmi olduğunu düşünmeyin. Aslında yaşanmış gerçek bir hikaye ve bir biyografi. Steve Lopez’in ‘The Soloist’ isimli kitabından derlenen etkileyici bir biyografi filmi. Müzik bu filmde çok güçlü bir araç, ama asıl dokumalar kimsesizlerin, toplumun yapısı üzerine yapılıyor. Filmi izlerken dünyada ne kadar çok çaresiz, hasta, evsiz ve kimsesiz insanlar olduğunu görüyorsunuz. Onların ruh haline şahitlik ediyorsunuz. Bazıları o kadar masum ve o kadar şahsına münhasır karakterlerdir ki, onlarla muhabbet ederken neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Normal bir insanın yapamayacağı muhabbetin çok daha ötesinde, çok zekice ve masumane bir bakış açısı. Bu film aslında müziğin yüceliği altında bir toplum panoraması. Bir mücadelenin öyküsü. Jamie Foxx ve Robert Downey JR. oyunculuklarıyla silip süpürüyorlar


Filmin sonlarında Nathaniel çatır çatır çalmıyor. Dünyaca tanınan bir ünlü olmuyor. Zenginlere solo konser vermiyor. İnsanları müziğiyle şok etmiyor. Bu üstün meziyetine şahitlik eden, artık hayatında her daim bir arkadaşı olarak kalacak olan Steve Lopez’den başkası değildir. Hayatın çok içinden ve derinliklerinden..


Müziğin derinliklerine inebilmek ve bu filmi seyredebilmek; Tanrı’ya, kutsal ve yüce bir şeye, bu dünyanın çok üzerindeki bir şeye ulaşabilmekle eşdeğer.

Dahiler normal olamaz. Normal olsalardı, bu dünyanın ötesinde olan bir şeye imza atamazlardı. Tıpkı zamanın çok ötesinde bir zihne sahip olduğu için yarattığı melodiler nedeniyle şeytan tınıları diye töhmet altında tutulan ve ruhuna şeytan kaçmış denen Paganini gibi..

Güzellik ve Yetenek


1982 doğumlu Güney Koreli Kim Ah-Joong gizli kalmış yeteneklerden biri olsa gerek. Aktris, model ve muazzam bir sese sahip bir şarkıcı. Güney Kore’de oldukça popüler bir isim. 2006 tarihli “200 Pounds Beauty” isimli film ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu film harika müziklere sahiptir ve çok sıcaktır. Sevdiğim filmler listesinde yer almaktadır.


Kim Ah-Joong’un 2006 yılında 24 yaşında olduğunu düşünürsek, bu yaşta bir çok yeteneği üzerinde barındırmak ilginç olsa gerek. Biz 24’ümüze geldiğimizde iş hayatına atılıyorduk. Bu tür kişiliklerin yanında kendimizi bazen kabız hissetmiyor değiliz.


Güney Korelilere acayip bir zaafım vardır, garip hissederim kendimi. Şehvetli bir şey değil bu ama. Kırılgan hissettiriyor. Gerçi kendisi bana göre yerkürenin en güzel kadınlarından biridir.

“200 Pounds Beuaty” filminden şu iki videoyu izlemek yeterince fikir verir yeteneği hakkında. Özellikle “Maria” parçası müthiş. Harika bir performans.







26 Ağustos 2010 Perşembe

İnatçı ve Savaşçı Bir Kız: The Ramen Girl


Hayatta karşımıza her zaman sorunlar çıkar. Bu hayata bir kere gelmişsek eğer; benliğimizi bulduğumuzda, ellerimiz cebimizde hayat basamaklarını çıkamayacağımızı deneyimlerimizle öğreniriz. Hayatın karşımıza çıkardığı sorunların bir son bulması mümkün değil. Hal böyle olunca insanoğlunun her türlü şartlara karşı göstereceği direnç ve sağlayacağı uyum devreye girer. Eğer insanın ruhunda inatçılık ve savaşçılık varsa, her ortama, her soruna direnç gösterir ve uyum sağlar. Ruhunda inatçılık ve savaşçılığın gram ağırlığı yoksa, hadi geçmiş olsun.

İnsanoğlu karşısına bir yol çıktığı zaman bunu nasıl karşılar? Durumun genel perspektifini çıkararak olayın tekniğini kapmaya mı çalışır, yoksa inat ettiği o işin ruhunu kapmaya mı? Görüntü ve teknik belki önemlidir ama o işin içinde yürekten gelen bir dokunuş, iç sesten gelen bir hamur yoksa ortaya çıkacak şey sıradan bir şeydir.

Sevgilisi yüzünden Japonya’ya giden Abby’nin başından geçenler o kadar kolay olmasa gerek. Sırf bir sevgili yüzünden tüm hayatını değiştirecek bir karar alarak Japonya’ya giderseniz ve sevgili daha birkaç ay olmadan Japonya’dan çıkıp giderse sap gibi kalırsınız bir anda ortada. Ya geri döneceksinizdir, ya yabancı bir ülkenin topraklarında yalnızlık tohumlarını yutkunursunuz gözyaşları içinde ya da bir gün balkonunuzdan bakarken, köhne bir Ramen lokantasının karanlık içindeki o çekici kırmızı ışıklarına ve sıcaklığına şahit olur ve oraya gitmek istersiniz. Gidersiniz de..


İnanılmaz bir sağanak yağmur yağarken Ramen lokantasına girersiniz. Kapatılmıştır aslında. Orta yaşı biraz geçkin karı koca işletmektedir orayı. Size Japonca kapalı olduklarını söylerler. Siz Japonca’nın J’sinden bile anlamamaktasınız. Gözyaşları içerisinde ne kadar yalnız olduğunuzdan, dertlerinizden bahsedersiniz. Söylediğiniz tek kelimeyi bile anlamazlar. Sizler de onların söylediği tek kelimeyi anlamazsınız. Neler söylendiği hiç anlaşılmasa bile bazen beden dili, gözyaşları, o masumiyet bir şeyler anlatır. Sizi deli sansalar bile! Önünüze bir tas ramen koyarlar.

Ramen.. Bir yemek. Makarnanın çorbalısı gibi bir şey. Domuz eti suyuna, soya sosuna veya tavuk eti suyuna yapılan ve bir çok malzeme eklenen makarna yemeği. Rameni silip süpürür kızımız. Hemen karşısındaki kedi heykeli el sallar ona. Gülümser. Gözyaşlarından eser kalmaz.

Ertesi gün tekrar gelir ve orada çalışmak ister. Ramen ustasının öğrencisi olmak istediğini söyler. Usta öyle çok çektirir ki! Başlangıçta ne kadar pis iş varsa yaptırır. Tuvaletten kapkacaklara kadar. Çok gaddar bir ustadır kıza karşı. Ama hepsinin bir nedeni vardır.


Filmin sıcaklıkla beni kavradığını, Brittany Murphy’nin oldukça sevimli oyunculuğuyla beni kendisine aşık ettiğini söylemeliyim. Film boyu usta ne kızın söylediklerinden bir şey anlar, ne de kız ustanın bir şey söylediğinden anlar. Bir taraf sürekli Japonca konuşur, diğer taraf İngilizce. Birbirimizin kelimelerini anlamasak bile sanki bir şeyleri hissederiz. Asıl anlatılmak istenen şeyin ne olduğunu, neleri anlamamız gerektiğini ve duygunun sesinin olduğu yere bakmamız gerektiğini.

Bir insanın güçsüz ve ağlak bir ruh haline sahipken, saçma sapan kararlar almışken, başlangıçta aptal gibi görünürken, savaşçı ve inatçı bir ruha bürünüp, kimsenin o güzelliğiyle tuvalet taşlarında dahi sürünmeyeceği bir ruh halinin her şeye göğüs gererek idealist bir yaşamın kollarına atıldığını görmek nasıl bir etkide bulunabilir iç dünyamıza? Devasa bir güzelliğe rağmen hiç burnu büyük davranmamak, çirkin ve sıradan insana bile büyük bir alçakgönüllülükle yaklaşmak, onlara bile sevgi vermek, koca bir kalbe sahip olmak içimizi sıcak tutan bir olgu.


Görüntüsüyle, o zamana kadar olan yaşantısıyla, başlangıçtaki yumuşaklığı ve ağlaklığıyla Japonya’nın ruh ve karakterine tamamen ters olan bir Amerikalı’nın özünde çok inatçı ve savaşçı bir ruh olarak ortaya çıkması, idealistliğinin peşinden koşturması sonucunda asıl mutluluğu ve huzuru yakalaması ve nihayetinde aslında tam bir Japon ruhuna sahip olduğunu kanıtlaması, insanoğlunun her ortama ayak uydurabileceğinin simgesi. Tabii ki inatçı ve savaşçı olmak koşuluyla..

Yıllar boyu nice Amerikalı'ya Japonlar tarafından Uzakdoğu sporları öğretildi filmlerde. Her seferinde bir intikam mücadelesi vardı. Klişe halini almış bir görüntü. Bu sefer yine bir Japon hoca, Amerikalı bir öğrenci. Ama konu dövüş değil. Ruhunu ortaya koyacağın, insanları tadıyla ağlatacağın bir yemek..

Bazılarına göre belki sıradan bir film, bazıları belki hoşlanmaz bile. Bu bakış açısıyla ilgili. Japon ruhuna karşı bir sevgim olduğu aşikar. Önemli olan hayata dair bir şeyler yakalayabilmek. O samimiyet ve alçakgönüllülük.. İçimizin sesini dinlemek. Bazen öfkeyi, bazen de inatçılığı yakalayabilmek.. Sonuna kadar inatçı olmak.

Not: Brittany Murphy 20 Aralık 2009 tarihinde 32 yaşındayken kalbindeki rahatsızlık nedeniyle vefat eden bir sanatçı. 1970 doğumlu kocası Simon Monjack ile 1,5 yıl evli kalabilmişlerdi. Ölüm onları ayırmıştı. Ama Monjack de 6 ay sonra 23 Mayıs 2010'da vefat etti. Bu anlamda çok üzücü bir yaşam öyküsüdür Murphy - Monjack birlikteliği..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails