Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Felsefe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Aralık 2010 Perşembe

Mükemmel Bir Duyumsayıcı Olarak Neden Proust?


Ruh ikizi kavramına inananlardan değilim. Yerkürede yaşayan altı milyar insanın farklı olduğuna, bir çok ortaklığı olsa bile karakter, özellik, yetenek, duyumsama, gözlemleme ve insan olmaya dair aklınıza gelebilecek her kriter dikkate alındığında asla aynı olamayacaklarına inanırım. Bu dünyada bizden bir tane daha yok. Birebir kopyalarımızın olduğunu düşünsek de yok. O yüzden insanız, emsalsiziz, kendimize özgüyüz. Bu bağlamda ruh ikizinden değil de büyük ortaklıklar ve benzerliklerden dem vurabiliriz.

Sevdiğimiz her film, müzik, sanatçı, ressam, yazar, sporcu ve eserde kendimizden parçalar buluruz. Bazen ruhumuza tercümandırlar. Bir yakınlık buluruz ve bağlanırız. Bizde onu, onda bizi görürüz. Bağ güçlenir ve sarsılmaz ortaklıklar kurulur. İnsan ruhundan örneklemeler sergileyen yazarları dikkate aldığımızda Marcel Proust’u diğer tüm yazarlardan ayrı bir yere koymamın iç yüzünde bu olgu yatar. Ruh ikizim değildir belki ama büyük ortaklıklardır beni yazdıklarına, emsalsiz ruhuna bağlayan.

Çocukluğumdan beri sürekli yazarım. Bir şeyler karalarım. İlköğretimdeyken bile kompozisyonun dibine vururdum. Kurallara uyardım. Ama zaman geçtikçe kendimizi kurallarla sınırlamamaya, tamamen kendi tarzımızı bulmaya başladık. Hepsi kendiliğinden gerçekleşmişti. Bir şeyler yazmak ruh ve hayal gücü ile alakalı. Yaşamın bize verdikleri, yaşattırdıkları ve hissettirdikleriyle ilgili. Öfke, sevgi, nefret, sempati, aşk, hırs gibi insanlara üst düzey duyguları hissettiren yaşam öyküleri ve geçişleri, o anki ruh halimize göre ilham perilerini aklımızın ekseninde döndürüyor. O periler orada dönüp durdukça sizi yazarken hiçbir güç durduramıyor. Muhteşem bir duygudur bu. Tamamen ilhamla kapsanmışken bir eseri yazdığınızda ve nihayetinde bitirdiğinizde, sırtınızı geriye yaslayarak sigaranızı yakıp neler yazdığınızı okuduğunuzda garip bir güç hissedersiniz. Efsunlanırsınız. Bir zihniniz vardır. Büyük bir güçtür bu. Zihin denen bu güç ışıltısını saçmıştır ve ortaya bir eser çıkarmıştır. Bazen aklınızdan korkarsınız. Bu eseri yaratan aklınızdan..

Son zamanlarda ilham konusunda güçlü olduğumdan bahsedemem. Hayat şartları, yoğun iş hayatı derken, ilhamın geldiği anda bile kendinizi stresli iş halindeyken buluyorsunuz. Kendinize bırakmanız gereken özel zamanlar ne kadar azalırsa, ilham perileriniz o kadar kaçışıyor akıl ekseninizden. Yukarıda bahsettiğimiz duyguların çok güçlü olması gerektiğinden bahsetmiştik. O duyguların bir kısmı an itibariyle sizden uçup gidince, eski ilhamlı halinizle yarattığınız eserleri ortaya koyamıyorsunuz.


Proust’u kendimce biraz geç keşfettiğim için kendisini şanssız sayanlardanım. Onunla tanışmam ilginç bir yolla olmuştu. Uzun zaman öncesi.. Her zamanki gibi bir şeyler karaladığım dönemler. O zamanlar daha bol vakte sahibim. Sürekli yazıp duruyorum. Her gün sayfalar dolusu. Özellikle sevgim, öfkem, nefretim tavan yaptığında tamamen ayrı dünyalara gidiyorum. Birinin tek bir lafından sayfalar dolusu yazabiliyordum. Ya da minik bir olayı gözlemlemem sayfalar dolusu karalamama yetiyordu. Haddinden fazla derine, gözlemlere ve duygulara sızıyordum. Gün geldi. Bir arkadaşım geldi ve Proust’tan mı öykünüyorsun dedi. İsim olarak bildiğim ama okumadığım bir isimdi. Araştırır araştırmaz şok olduğumu hatırlıyorum. Olaylara bakış açısı ve gözlemler, yaşam şekli, yazı yazma sanatına yaklaşım, hayatı kendi içimizde yaşayış, odamıza ve iç dünyamıza aşkla bağlı olmamız, fiziksel yaşamdan ziyade zihinsel yaşama önem verişimiz, melankoli, yengeç erkeği oluşumuz ve ölene kadar bu duygularla ve yazı yazmaya duyulan aşkla kaplanış derken benzeşen büyük ortaklıklar şoke ediciydi.

Proust’un muazzam gözlemleri, insan ruhunu sarmaşık gibi sarmalayıp hücrelerin en minik huzmelerine kadar inip şoke edici tespitleri ve bunu anlatırken sahip olduğu tarz, insanoğlunun aklı konusunda beni korkutmuştur. Böyle şeyler yazmanın nasıl bir ruh halini işaret edeceğini tasavvur dahi edemem. Büyük bir akıl, enfes bir ruh. Yaptığı tespitlerin üzerine çıkabilmek mümkün olmasa gerek.

Zamanın dev katedralinde yolculuk eden, hayatından demetler sunan Proust, hayatını ve hislerini anlatırken bizlere çok şey anlatıyordu. Böyle bir tarz, bakış açısı ve duygular karşısında, kendisini çok minik hissediyor insanoğlu. Marcel Proust yedi kitaplık dev yolculuğunu “Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman” ile tamamlarken şunu söylüyordu:

“Böyle bir kitabı yazmayı başaran kişi ne kadar mutlu olurdu! O kitabı yazmak ne büyük emek gerektirirdi! Bir fikir verebilmek için, en yüce, birbirinden en farklı sanatlarla karşılaştırma yapmak yerinde olur; çünkü böyle bir kitaptaki karakterlere hacim kazandırabilmek için her birinin farklı yönlerini göstermek zorunda olan yazarın, kitabını titizlikle, birliklerini sürekli yeniden gruplandırarak, tıpkı bir saldırı gibi hazırlaması, bir yorgunluk gibi ona tahammül etmesi, bir kural gibi kabullenmesi, bir kilise gibi inşa etmesi, bir perhiz gibi ona uyması, bir engel gibi aşması, bir dostluk gibi fethetmesi, bir çocuk gibi aşırı beslemesi, bir alem gibi yaratması ve üstelik, açıklaması muhtemelen ancak başka alemlerde bulunabilecek, önsezisi bizi hayatta ve sanatta en çok duygulandıran şey olan o muammaları da göz ardı etmemesi gerekir. Bu tür büyük kitaplarda öyle bölümler vardır ki, zamansızlıktan, taslak halinde kalmışlardır ve mimarın planı fazlasıyla kapsamlı olduğundan, muhtemelen hiçbir zaman tamamlanamayacaklardır. Tamamlanmamış nice büyük katedral mevcuttur.”

Kendisi tamamlanamayacağından dem vursa bile kesinlikle tamamlamıştır.


Mükemmel bir duyumsayıcı olarak neden Proust sorusuna, aynı kitaptan aşağıda alıntılayacağım “sıradan” düşünceleri, bölük pörçük alınmış paragrafları yeterli cevap olacaktır. Bu önemli gözlemlere kesinlikle tanıklık etmenizi isterim. Adeta bir algı dersi.. Ya da aşka, sevgiye bakış açısı.. Veyahut acılardan bile hayatı öğrenme düsturu.. Günümüz sanatçılarını değerlendirmek anlamında da müthiş tespitler içerir:

“Bir edebi eserin oluşturulmasında hayalgücüyle duyarlılığın birbirinin yerini tutamayacağı ve duyarlılığın, pek büyük bir sakınca yaratmadan hayalgücü yerine kullanılamayacağı kesin olarak ileri sürülemez; midesi sindirim işlevini yerine getiremeyen kişilerde de, bağırsaklar bu görevi üstlenir. Doğuştan duyarlı, ama hayalgücünden yoksun biri, buna rağmen dikkate değer romanlar yazabilir. Başkalarının sebep olacağı ıstırap, bunu önlemek için göstereceği çabalar, ıstırabın ve karşısındaki acımasız şahsın yaratacağı çelişkiler bir araya gelip zihin tarafından yorumlandığında, hayal edilmiş, uydurulmuş bir kitap kadar güzel olmakla kalmayıp, sanki yazar kendi başına bırakılmış ve mutluymuş gibi onun tahayyüllerine yabancı, kendisi için, hayalgücünün beklenmedik bir fantezisi kadar şaşırtıcı ve tesadüfi bir kitabın malzemesini oluşturabilir.”

“En aptal insanlar bile, hareketleriyle, sözleriyle, istemeden ifade ettikleri duygularıyla, kendilerinin algılamadığı, ama sanatçının onlarda yakaladığı yasaları açığa vururlar. Sıradan insanlar, bu tür gözlemler yüzünden yazarların fesat olduğunu düşünürler, ama bu hatalı bir düşüncedir. Çünkü sanatçı gülünç bir davranışta, genel olanın güzelliğini görür ve nasıl ki bir cerrah, oldukça yaygın bir dolaşım bozukluğu yüzünden hastayı küçük görmezse, yazar da gözlediği kişiyi bu davranışı yüzünden kınamaz; dolayısıyla, gülünçlüklerle herkesten daha az alay eder. Ne yazık ki, fesat olmaktan çok bedbahttır; kendi tutkuları söz konusu olduğunda, genelliğinin farkında olduğu halde, yol açtığı kişisel ıstıraptan kurtulması zordur. Elbette münasebetsizin biri bize hakaret ettiğinde, ondan hakaret yerine övgüler duymayı tercih ederiz; hele taptığımız bir kadın bize ihanet ettiğinde, sadık kalması için nelerden vazgeçeriz! Ama bunlar olmasa, hakaretin uyandırdığı hınç, terk edilmenin acısı, asla tatmadığımız duygular olurdu; bu duyguların keşfi ne kadar ıstıraplı olsa da, sanatçı için değerlidir.”

“Albertine’e aşık olduğum sıralar, onun bana aşık olmadığını pekala fark etmiş, onun aracılığıyla sadece acı çekme, sevme duygularını ve bir de, başlangıçta mutluluğu tanımaya razı olmuştum mecburen.”

“Öylesine değer verdiğim aşkımın, kitabımda bir insandan tamamen bağımsız olacağını ve bu yüzden de çeşitli okurların, başka kadınlara duydukları hislerle bu aşkı birebir özdeşleştireceklerini düşünmek beni üzüyordu. Ama daha ben hayattayken, hatta yazmaya başlamadan önce bir ihanet, aşkın bir çok kişiye bölünmesi söz konusu olmuşken, ölümümden sonraki ihanet, başkalarının benim duygularımı tanımadığım kadınlara yakıştırması niçin beni dehşete düşürüyordu? Sırasıyla Gilberte uğruna, Mme de Guermantes uğruna, Albertine uğruna acı çekmiştim. Yine sırasıyla hepsini unutmuştum; sadece farklı insanlara yönelen aşkım kalıcı olmuştu. Tanımadığım okurların kirleteceği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.”


“Bir kitap, çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır. Bazen de aksine, ismi gayet iyi hatırlar, ama isim sahibinden, kitabın sayfalarında bir iz kalıp kalmadığını bilemeyiz. O çukur gözlü, tekdüze sesli kız burada mıdır? Gerçekten bu mezarlıkta yatıyorsa, kim bilir ne taraftadır, çiçeklerin altında nasıl bulunabilir?”

“Aşkta, mutlu rakibimiz, bir başka ifadeyle düşmanımız, velinimetimizdir. Bizde sadece sıradan bir fiziksel arzu uyandıran kişiye, bir anda muazzam, bilinmedik, ama bizim o kişiyle karıştırdığımız bir değer katar. Rakibimiz olmasa, haz aşka dönüşmez. Olmasa veya biz olmadığını zannetsek. Çünkü rakiplerin gerçekten var olması şart değildir. Bizim iyiliğimiz açısından, şüphemizin ve kıskançlığımızın, olmayan rakiplere hayalî bir hayat vermesi yeterlidir.”

“Nasıl ki ressamın, bir tek kiliseyi resmedebilmek için birçok kilise görmesi gerekirse, yazarın da hacim ve yoğunluk kazanmak, genelliğe ve edebi gerçekliğe ulaşmak amacıyla bir tek duyguyu tasvir edebilmek için bir çok insana ihtiyacı vardır. Sanat uzun, hayat kısadır; buna karşılık ilham kısaysa, tasvir edilmesi gereken duyguların da pek daha uzun olmadığını söyleyebiliriz. Kitaplarımızın taslağını çizen, tutkularımız, kaleme alan ise, aradaki dinleme süreleridir. İlham yeniden doğduğunda, tekrar çalışmaya koyulabileceğimiz zaman, bir duygu için bize modellik etmiş olan kadın artık bizde o duyguyu uyandırmaz. Aynı duyguyu başka bir kadına bakarak devam etmemiz gerekir; insan açısından bu bir ihanet olsa da, edebiyat açısından, bir eserin hem geçmiş aşklarımızın hatırası, hem de yeni aşklarımızın kehaneti olmasını sağlayan duygularımız arasındaki benzerlik sayesinde, bir insanın yerini bir başkasıyla doldurmamızda bir sakınca yoktur.”

(Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman, YKB Yayınları, Çevirmen Roza Hakmen, Sayfa 208-215)

Marcel Proust bu yüzden emsalsiz..

22 Aralık 2010 Çarşamba

Ölüm, Tanrı, İnsan ve Sıfır Tolerans


Herkesi gören bir Tanrı.. Kendi iradesiyle yaşamını yaşayan Ademoğlu.. Bizi tutan, bir araya getiren gizli eller.. İster karanlık bir yola gidersin.. İstersen aydınlık. Seçim hakkının bizlere bırakıldığı çetin bir yolculuk. Hayat yolculuğu.. Derinden.. Gizemli..


Müziğin iyileştirici gücü olduğu söylenir. Tibet’ten Echizen’e, Alaska’dan Madagaskar’a, Borneo’dan Şili’ye kadar güçlü bir yoğunluktur bu. Bazı akıl hastalıklarının, geçmişte çeşme ve havuz suyu ile tedavi yoluna gidildiği bir yerkürede, enstrümanların mükemmel uyumunun kulağımızdan geçer geçmez bizi hangi boyutlara götüreceği konusu esrarlı bir yolculuktur. Bu esrarlı yolculuğu daha gizemli kılan şey ise melodilerin ruhumuza verdiği lezzetle birlikte kalbimize ve beynimize söyledikleridir.

Hayatımızı yaşarken karşılaştığımız kırılma noktaları ruhumuzu ne kadar derinden kuşatır? Bizi hangi dünyalara götürür? Hayata daha fazla mı bağlar, yoksa hayatın gizemlerini sorgularken mi buluruz kendimizi?

Yıllar önce Chuck Schuldiner kardeşi Frank’i kaybettiğinde ve bu ölüme dayanarak Death grubunu kurduğunda, zaman ilerledikçe hayatın gizemlerini karşılayan sözleri bizlere yönelteceği muammaydı.

Bir müzik çok güzel olabilir. Sözler dikkate bile alınmayabilir. Dünyanın en güzel sözlerini yazsanız bile müzik ve melodi güzel değilse, zihin çöpe atabilir dolulukları. Güzel melodilerin bizleri ne kadar dönüştürdüğü ortadayken, bunu güçlü, anlamlı ve sorgulayıcı sözlerle seviştirdiğinizde ortaya çıkan şey, insanoğlunun bu hayata ot olmak için gelmediğidir. Bir şeyleri sorgulayıp ruhunu daha yüksek ufuklara yükseltmesidir. İnsan aklının gücüdür. Erdemli bir bakış açısıdır.

Müziği seversiniz ama sözlerle iç içe girdiğinizde sizi kuşatan şey güçlü bir auradır. Sımsıkı sarar sizi. Dinlediğiniz şeyi sadece sevmezsiniz, doluluğuyla gurur duyarsınız. Daha iyiye ve güzele yönelmek istersiniz. Erdemlere..

Death’in Symbolic albümünün en usta işi parçalarından olan Zero Tolerance’da olduğu gibi.. Parça içinde ruhumuzu bıçak gibi kesen ve tüylerimizi dikleştiren solo gitar performansında hayatın derin kuyusuna düştüğümüz gibi.

Bir müzik sadece müzik değildir. Bizlere bir şeyler veren ve erdemden parçacıklar taşıyan edebi bir metindir aynı zamanda.. Hayata dair.. İnsanlığa dair.. Ya da popülerliğin ne kadar boş olduğuna dair..


ZERO TOLERANCE

Gecenin karanlığında…
Diğerleri uyuyorken
Ve bazıları kaçıyorken
Bir parça ışık gördüğünde fırsattan yararlanıyor
Bir hain fantezilerini dışarıya kusuyor-
Bağışlanamayacak kadar haksız bir küfür

Varoluşun ötesinde bir yaşam sürememek
Oldukça tuhaf olmalı

Bu bir güç sınavı değil
Bu kazananı ya da kaybedeni olan bir oyun değil
Bırak bunu adalet çözsün

Hoşgörü sıfır olacak
Kutsanmış niyetlerinin yaratıcısı için
Hoşgörü sıfır olacak
Senin hüküm veren tanrın kaderindir

Karma parçalanıyorken
Arkasında çok derin bir yara izi bırakıyor
Bir kapıyı işaret ederek
Sözlü kahpeliğin kaynağı olan
Makineler mihrabı sunarken
Erdemli hayatların kutsandığı yerde

Varoluşun ötesinde bir yaşam sürememek
Oldukça tuhaf olmalı

Bu bir güç sınavı değil
Bu kazananı ya da kaybedeni olan bir oyun değil
Bırak bunu adalet çözsün


http://fizy.com/#s/1lvdr3

17 Aralık 2010 Cuma

What's Heavy? (Bölüm V)


Death Metal’in tam anlamıyla oturmasından birkaç zaman önce ortaya çıkmış Death, Morbid Angel, Massacre, Sepultura, Entombed, Slayer, Posssessed gibi gruplar Hıristiyanlık doktrinlerine karşılık kendi fikirlerini katarak mezhep ayrılıklarına dikkat çekmişler, yaşamı her insanın kendi bireysel fikirleriyle yönlendirmişler, varlıkla ilgili ve bağımsız bir çok sosyal etmenleri müziklerinde takdim etmişlerdir. Ahlaki değerler müziğin içinde sorgulanırken Death Metal demeçleri asla yavşaklığı, samimiyetsizliği içermemiş, söz konusu ekstrem tarz; gizli saklı bir düzlemde ilginç ideolojiler ve akıcı tasvirlerle kendisini ortaya koymuştur. Soundsal olarak nasıl açabilirdik bunu? Yapısal düzenlemeleri fazlasıyla üzerinde bulunduran, çok sert olmasına rağmen aslında çok dokunaklı pasajların güçlü şekilde, kaos ve karanlık bir ortamda suratlarımızda patlaması, bunu dinamik bir tonla sağlaması ve söz konusu yapısal düzenlemeleri, müzikal motifleri kilit nokta olarak yansıtması.

1990’lı yıllarla beraber metal müzik periyodunda daha büyük patlamalar oldu ve daha fazla ürünler vücut bulmaya başladı. Bu dönemlerde sound melodik pasajlarla da pekiştirilmiş ve müziğe değişik renkler katılmıştı. Bu yıllarda Thrash Metal düşüşe geçmiş, kimlik değiştirmiş ve farklı bir hal almışken Death Metal Avrupa ve Amerika’da büyük bir aşama kaydetmiş, Black Metal de Kuzey Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmaya, insanları etkilemeye başlamıştır. Ayrıca Doom Metal de yükselmeye başlamış ve dikkatleri iyice üzerine çekmeye başlamıştı. Bu dönemde Death ve Black Metal ikinci yükselme dönemlerini yaşıyor gibiydiler. Mesela Death Metal bu esnalarda daha renkli yollara gitmiş, tekniklik olgusunu temel amaç olarak ele almış, renkli süreçleri ortaya koymuştur. Üretimler artık daha duygulu, yine underground ve piyasa kaygısından uzaktı. Ahlak kuralları etnik, çevresel ve eşsiz kaynaklarla duygusal bir şekilde dikkatleri çekiyordu. Aslında 1993 yıllarına kadar ekstrem tarzlar birkaç kişinin elindeydi, o kişiler de bu işe kendilerini adamışlardı ve oldukça underground yapılarını devam ettiriyorlardı. Ama diğer müzikal türlerle kıyaslanmalara gidildiğinde bariz farklılıklar dikkati çekiyordu. Bir yandan da kendini beğenmiş, kibirli, ben senden daha iyiyim tarzı ideolojik bakış açıları da yer alabiliyordu ve bu aslında tüm türler için en büyük belaydı.


1993 yılından itibaren metal müzikte liriksel yönlere çok önem verildiğini ve felsefi alanların farklı bir boyut kazandığına da şahit olacaktık. İşte bu noktadan sonra Death Metal derin boyut kazanmış, felsefi derinlikleri içermiş, genel düşüncelerini topluma daha ikna edici bir şekilde yansıtmaya başlamıştır ve bu tarzın söz konusu dönemde bir anda tavan yapmasına neden olmuştur. Bu noktada Death grubunun ortaya koyduğu yeni yapıyı es geçemezdik, çünkü heavy arenasında çok etkili lirikler, filozofça bakış açıları, etkileyici pasajlar çok sağlam karakterlerle aktarılmış ve bu insanları düşünmeye sevk etmişti. Ama grubun lideri Chuck Schuldiner yaptıklarıyla her zaman heavy dünyasında ayrı bir yere sahip olmuş ve bu ekolün en önemli temsilcilerinden olmuştur. Çünkü onun farklılığı; türlerde etiketlendirmelere karşı çıkması ve her şeyin Metal müzik için olduğunu söylemesiydi. Zaten karakteri ve davranışlarıyla bu müzik arenasında herkesten çok farklı olduğunu tüm dünya kabul edecekti.

Bu yıllarda yaşanan bu gelişmelerin asıl özelliği neydi? Metal müzik artık büyük bir farklılığı ortaya koymuş ve modern bir hal almıştı. Bunda liriksel temaların büyük bir önemi olmasının yanında müzikal pasajların daha teknik ve melodik bir hal alması da etkendi. Belki Thrash ve Speed Metal eski etkisini kaybetmişti ama çeşitli alternatifler ortaya koyulmuş, diğer Heavy tarzları bu açığı fazlasıyla kapatmıştır. Yılların en etkili müzikal tarzlarından Thrash Metalin eski etkisini kaybetmesi belki sayısız insanı çok üzdü ama madem Metal müzik toplumsal ve dünyevi değişikliklere göre kendisini geliştiriyor, ileriye gidiyor, kendisini değiştiriyor; mevcut olan tüm müzik türleri de bunu takip etmek zorunda kalacaklardı. Bu değişime ayak uyduramayan eski gruplar tarihte güzel anılarıyla yer alırken, değişime ayak uyduranlar da eskisi gibi çok etkin olmasalar da yaşamlarını sürdürecekler ve diğer müzikal tarzlarla birlikte Heavy arenasında yerlerini alacaklardı. Diğer ilginç nokta ise Thrash Metal tek başına her ne kadar etkisini kaybetmiş gibi görünse de ortaya çıkan bir çok türe kaynaklık etmiştir. Zamanın sert gruplarına dikkat edildiğinde Thrash Metal tarzının kökenlerinden izlere rastlanmıştır. Death Metal ve Black Metal gibi tarzların alt yapıları aslında Thrash Metal kökenlerine dayanarak vücut bulmuştur. En önemlisi şu lafı kullanmamız asla yanlış bir cümle olmayacaktır: Dünya üzerinde vücut bulan sayısız ekstrem tür ve gruba kaynaklık eden tarz ve bu tarzların atası Thrash Metal soundu, etkilenimleri ve lirikleri olmuştur.


Yine bu dönemlerde Old School (Florida) Death Metal olarak adlandırılan oldukça ekstrem heavy tarzı tamamen kabuk değiştirip mazide kalacak, yeni türler ortaya çıkacaktı. Bu esnada Therion’un ilk albümüyle beraber yeni bir türün müjdesi verilmiş gibiydi. İsveç Death Metali olarak adlandırılacak olan bu tarz büyük bir patlama yapacaktı. Gerek görünümü gerekse liriksel bakış açılarıyla. Müzikal bakış açısı değiştirilerek kendi bilincinin farkında olan, ahlaki değerlere bakış atan, yer yer anti-dinsel bakış açısını yansıtan ama kısmen de din olgusunu Metal müzikle çatıştıran bir türdü. Ahlak kuralları ve erdemler emniyetteydi! Hemen sonrasında In Flames, Dark Tranquillity, Hypocrisy, Amorphis, At The Gates gibi gruplar da bu konuda atağa geçecekler ve yeni ideolojileri gözler önüne sereceklerdi. Bu noktada daha kırılgan ve bazı yönleriyle de saldırgan pasajlardan örneklemeler sergilenecekti. Bu da ayrı bir tür ve ideoloji olarak Metal arenasındaki yerini alacaktı. Özellikle mitolojik yönlere ayrıntılı bakış açıları ve bir çok felsefi bakış açısını derince, ince boyutlara girerek, coşkun ve karanlık atmosferler katarak liriksel anlatımı ortaya koymaları bu türü daha farklı yerlere götürdü. Aslında İsveç Death Metali içinde sayısız değişken bakış açıları vardı ve her grubun kendine has bir anlatım ifadesi vardı. Bu yüzden İsveç Death Metali’nin genel ideolojik yapısını anlatmaktan ziyade bu türde müzik yapan grupları ayrı ayrı incelemek gerekir ideolojik bağlamda.

10 Aralık 2010 Cuma

Medeniyet, İnanç, Kızılderililer ve Post-Modern(!) Zihniyetler


Yaşam nedir ?
Geceleyin bir ateş böceğinin saçtığı ışıktır.
Kışın bufalonun soluğudur.
Otların arasında koşan
Ve günbatımında kaybolan gölgeciktir.

Karaayak (1821-1890
)


Günümüzde medeniyet dediğimizde içi boşaltılmış bir kavramla karşı karşıya kalırız. Bize tabakta sunulan neyse, akıl yetimiz nispetince ona göre besleniriz. Gücü elinde tutanlar en medeni olanın kendisi olduğunu gösterebilmek için minik bir kuyuda kırk takla atar. Gücü elinde tutan Beyaz Anglo-Sakson Protestan zihniyet en medeni olduğunu zırvalar durur. Ya da onun yolundan gidenler gözlerimize serdikleri barbarlıkları ve insanları köle yerine koyuşlarıyla adeta dalga geçer medeniyet görselliğiyle.

Kadınını pazarlar, kadını bir mal gibi kullanır, kendisini pazarlar, parasıyla her şeyini pazarlar, senin zihnini psikolojik algılamalarla darmadağın etmek ister ve akıl yetisinden yoksun olanları kuyusuna düşürür. Size de aşağıdan el sallamak düşer. Pazarlanan kadın pazarlandığının bile farkında değildir. Farkında olsa bile cebine attığı paranın tadına bakar. Başka şeylerin de!

Nice sorunlar içinde boğuşan toplumları parayla tuzağa düşürüp sömürenler, yüzyıllar boyunca kara inci Afrika’yı sömürüp zenginliklerini kendi cebine sokanların ne idüğü belirsiz hastalıklı fikirleri ve eylemleri gözler önündeyken, sömürülenler barbar, sömürenler en medenidir. Aynı zihniyet dağdan gelip bağdakini kovmuştur yıllar boyu. Yemediği bok kalmamışken kendisi dışındaki her şeyi terörist, barbar, şeytan unvanıyla damgalamasını iyi bilmiştir. Yıllar boyu saf düşünceleri, topluma olan saygıları, doğa anaya duydukları sevgileri ve karıncayı bile incitmeyen nazik tavırları ile yüzyıllar sonra bize insanlık dersi veren insanlar topluluğunun kökünü kazımasını iyi bilmiştir bu zihniyet. Medeni olan yine de kendileridir. Kırmızı halılar üzerinde yürüyenlerdir medeniler. Katledilen hayvanların derilerini üzerinde taşıyan, emeği sömürülen kara inci toprak parçasından elmaslardan taşlar takan, bir çok masumun uğrunda öldüğü nimetleri tadan zihniyettir medeni olan..

Yerseniz!

Bazen görürsünüz Hollywood sinemalarındaki ya da bazı dizilerdeki Amerikan yaşamı saçmalığını. Hayallerin ülkesini.. Hayallere ulaşmak ve para kazanmak için her yolun mubah olduğunu. Gençleri sefilden farksızdır. Hayatlarının anlamı balolardır. Balolarda ya da doğum günlerinde caka satmaktır. Hayatı her yönüyle değil kasık arasından ibaret tutmaktır. Kendisinden ve kendi salak topluluğundan başka herkesi aşağılamaktır. İzlersiniz. Göz atarsınız. Her şeye şahitlik edersiniz. O bir film olsa bile o filmlerin yaşanmışlıklardan ve gerçekliklerden yaratıldığını bilirsiniz. O kadar aptalca zevklerin ve yaşam dürtülerinin boyunduruğunda boğulmuşlardır ki, aptallıklarının farkında bile değillerdir. O çok medeni okullarının koridorlarında, kız kıza gidilen tuvaletlerde, içilip zıbarılan barların, kıçların sallandığı diskoların sarhoş ediciliğinde felsefi ve erdemsel muhabbetlerine şahitlik edersiniz. Hayatın anlamını bulursunuz! Erdemli ve yürekli!



Chamalu’nun yüreğinden kopup gelen ve yüreğin yolu olarak adlandırılan düşüncelerin ne kadar ehemmiyeti vardır ki? Medeni(!)lerce barbar olarak görülen ve katledilenler tarafından beyinlerimize zerk edilen şu sözleriyle:

Her şey kutsaldır; her şey büyük
Tanrısal tapınağın bir parçasıdır.
Eğer yüreğinden bakarsan,
Her yerde güzellik görürsün.



Eğer sarhoşsanız, aptalsanız, kandırılmışsanız, akılsızlığınız nedeniyle tuzağa düşürülmüşseniz hiçbir şey sizi mutlu edemez. İçi boş geçici heveslerden başka. Ki o da geçiciliğe mahkum!

Uygar olan hep Batı olmuştur. Kendilerinden başka kimseye koklatmak istememişlerdir bu erdemlerini! Çok yönlü bilgilenmiş olan ve bu bilgilerin özünü kavramaya çalışanlar için bu terim çok farklı. Kandırılmaları bir o kadar zor. Batı’nın vahşi ya da az gelişmiş diyerek aşağıladığı bir çok ulusun, doğa ile hatta kendisi ile daha bir uyum ve barış içerisinde olduğunu biliyoruz.

Birkaç yüzyıl geriye gittiğimizde, Kızılderililerin uzun yıllar boyunca taşıdıkları görüş ve yaşam örgülerinin günümüz modern insanlarına yüce bilgelikler sunduğunu görüyoruz. Göremediğimiz bir yaratıcıya, yaratıcı güce, Doğa Ana’ya ve geri kalan her şeye nasıl davranacağımızı odak noktasına alan bir felsefedir bu. Yaşayan varlıklar olarak bizim dışımızda kalan her şeye nasıl davrandığımız, dünyamızdaki yaşam örgümüzü çizen güçlü odaklardan biridir bu. Doğa’yı ve görünmez güçlerin tümünü bir potada erittiğimizde bedenimiz ve zevklerimiz önemsizdir. Kızılderililer doğanın her parçasıyla yaşamayı yemek yemek, su içmek gibi sıradan saymışlardı. Onlar kendilerinden ziyade doğadaki her ağaçla, her taşla, her hayvanla ve akan ırmakla varoluyorlardı. Onlar aslında kendilerince tüm yaşamlarıyla ibadet ediyorlardı. İçtikleri sudan, adım attıkları toprak parçasına kadar.. Yaşamları bile bir ibadetti. Medeni Batı’nın her Pazar günü toplanmasına benzemezdi bu. Ya da yediği her haltın ardından bir günah çıkarmayla temizlendiğini sanması kadar aptalca değildi bu bakış açısı.



Kara Geyik şöyle diyordu:

“Beyazların kendilerinden başka hiçbir şeyi umursamayarak bizim yarattığımız ulusal çemberimizi kırdığını görebiliyorum. Bizden alabilecekleri her şeyi alacaklar ve kullanabileceklerinden daha fazlasını da isteyecekler. Kalabalık insan topluğundan geriye bir şey kalmayacak ve belki de açlıktan öleceğiz. Dünyanın (doğanın) onların anneleri olduğunu unutacaklar. Bu onları, benim insanlarımın eski yollarından daha iyi hale getirmeyecek ve bizden daha iyi olamayacaklardır.”


Medeni beyazlar Amerika’ya ayak basar. Yerlilere ait her şeyi almaya, bir tehdit ile karşılaştığında köklerini kazımaya başlar. Bildiğiniz soykırım uygulanmaya başlanır. Yapılmayan zorbalık yoktur. 1854 yılında şef Seattle, halkının topraklarının satması istenmesi üzerine ibretlik bir konuşma yapar:

“Beyaz adamın ölüleri yıldızlar arasında yürümeye gittiklerinde, doğdukları ülkeyi unuturlar. Bizim ölülerimiz bu güzel dünyayı asla unutmazlar. Çünkü o Kızılderili’nin anasıdır. Biz bu dünyanın bir parçasıyız. Ve o da bizim parçamız. Güzel kokan çiçekler bizim kız kardeşlerimizdir; geyik, at, büyük kartal, bunlarsa bizim erkek kardeşlerimiz. Kayalık tepeler, çayırlardaki ıslaklık, tayın vücut ısısı ve adam, hepsi aynı aileye ait.

Dünya beyaz adamın kardeşi değil, ama düşmanıdır ve onu fethetti mi ilerlemeye devam eder. Babalarının mezarlarını geride bırakır ve aldırmazlar. Annesi dünyayı ve kardeşi göğe, satın alınan, yağma edilen, koyunlar ya da parlak boncuklar gibi değişilen birer malmış gibi davranır. İştahı dünyayı yiyip bitirecek ve geride sadece bir çöl bırakacaktır.

Beyaz adamın şehirlerinde sakin yer yoktur. Baharda yaprakların açılışını ya da böceklerin kanat vuruşlarını duyacak yer yoktur. Ama belki de benim vahşi olmamdan ve anlamadığımdandır. İnsan eğer bir kuşun yalnız ağlayışını ve su birikintisi etrafında tartışan kurbağaların seslerini duymazsa hayatın anlamı nedir?

Ben vahşiyim ve başka bir yoldan anlamam, çayırlarda çürüyen binlerce bufalo gördüm. Beyaz adamın geçen trenden vurup, bıraktığı. Ben vahşiyim ve dumanlı demir atın, bizim sadece canlı kalmak için öldürdüğümüz bufalodan nasıl daha önemli olabildiğini anlamıyorum.

Dünya annenizdir, dünyaya ne olursa, dünyanın oğullarına da aynısı olur. Eğer insanlar yere tükürürse kendi üzerlerine tükürürler.

Bunu biliyoruz biz, dünya insana ait değildir, insan dünyanındır. Bunu biliyoruz. Bütün her şey bir aileyi bağlayan kan gibi birbirine bağlı.”


Bu konuşma hala Washington’da muhafaza edilmektedir. Amerikan Expo 74’de sunulmuştur. UNEP tarafından çevre üzerine şimdiye kadar en güzel ve içten anlatım olarak kabul edilmiştir.


Yazıyı Tatanga Mani’nin (Yürüyen Bufalo) bir sözüyle kapatalım:

“Ağaçların konuştuğunu biliyor musunuz?” Bu soruya kendisi yanıt verir. “Evet konuşurlar; kulak verirseniz, sizinle de konuşacaklardır. Asıl sorun beyazların dinlememesidir. Kızılderilileri dinlemeyi hiç bir zaman öğrenemediler. Oysa ben, ağaçlardan çok şey öğrendim; bazen hava, bazen hayvanlar, bazen de Yüce Ruh hakkında.”


Onlar için her şey aslında çok basitti. Her şey Vakan Tanka’ydı. Yani onların inancına göre Yaratıcı Güç, Her Şeyin Kaynağı, Büyük Ruh..


Varolan her şey canlıdır.
Chukchee Şamanı

20 Ağustos 2010 Cuma

Beş Çember Kitabı’ndan: BOŞLUK


Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur.

Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Yolunu şaşırmadır.

Strateji Yolu’nda da savaşçı eğitimi görenler, hünerlerinde anlamadıklarının boşluk olduğunu düşünürler. Gerçek boşluk bu da değildir.

Strateji Yolu’na ulaşmak için savaş sanatlarını tam olarak incelemeli ve savaşçı yolundan en ufak şekilde olsun, sapmamalısın. Ruhun yerleşikliğe eriştiğinde, gün be gün, saat be saat tekrarlatarak alıştırma yap. İkili yürek ve us ruhunu bile ve ikili algı ve görüş bakışını keskinleştir. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, yolunu şaşırma bulutları dağıldığında, gerçek boşluk, işte budur.

İster Budizm’de olsun ister sağduyuda, gerçek yolu kavrayana dek, olguların doğru ve yolunda olduğunu düşünebilirsin. Oysa, nesnel olarak baktığımızda, dünyanın yasaları açısından baktığımızda, gerçek yoldan ayrılan bir çok öğreti görürüz. Temel olarak doğruluğu, yol olarak da gerçek ruhu kabullenerek bu ruhu iyi tanı. Stratejiyi geniş anlamıyla doğruca ve açıklıkla uygulamaya koyul.

O zaman olguları geniş anlamıyla kavramaya başlar, ve boşluğu yol olarak kavrarken, yolun da büyük bir boşluk olduğunu görürsün.

Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, yolun varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.


1584 – 1645 yılında yaşamış Japonya tarihinin en iyi kılıç ustası olan Miyamoto Musashi’nin öğretilerinin kitaplaştırıldığı Beş Çember Kitabı’ndan. Bu kitap günümüz yönetici ve liderlerinin başucu rehber kitabıdır. Kitap hakkında ayrıntılı bilgi için:

http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/08/eseri-basucu-kitab-olan-klc-ustas.html

17 Ağustos 2010 Salı

Ağaç ve Rüzgar


Dünyadaki her şeyi biliyormuş gibi görünüyorsun. Yolunun üzerinde sana engel olan bir ağaç olsa ne yapardın?

Etrafından dolanırım.

Ya şiddetli bir rüzgar yoluna çıkarsa?

Geçmesini beklerim.

Neden yolunu engelleyenlere öfkelenmiyorsun?

Onlar sadece tabiatta olan şeyler.

Eğer tabiat senin kalbine bir hareket vermiyorsa ona saygın olmadığı içindir. Seni rahatsız eden şey hayata sımsıkı yapışmaya çalışan bencil kalbin.

Bundan kurtulabilirsem eğer, hayatı anlayabilecek miyim?

Dünyada her şeyinle tek olduğunun elbet farkına varacaksın. Bu nihaî gerçek ve senin öz gerçeğindir.


Kaçabilirim yağmurlardan, bir buluttan düşen.
Ama nereye kaçabilirsin, cennetin ışığından?
Güneş batıp, gece çöktüğünde
Özlüyorum ışıldayan sabahın gelişini.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Hayat ve Basitlik


Hayat bazen o kadar basittir ki... Bazen çok karmaşık olduğunu söyleriz ve labirentleri beynimizde yaratırız. Hayat hiçbir zaman karmaşık olmamıştı. Sanrıları, histerileri, şizofrenlikleri insanoğlunun kendisi yaratmıştı.

Yaşamın özü nedir ki? Ne olabilir? Özgürlük? Kuş gibi uçabilmek?

Sorumluluk olgusu özgürlükten kopuş gibidir ama hayatın anlamı noktasında, insanoğlunun suratına anlaşılamaz tokatlar çakar... Bir bebeği, ufak bir çocuğu sevebilmektir belki hayatın anlamı... Bazen hayatın özü yalnızlık korkusu gibi...

Hangisi huzur? Hangisi mutluluk? Huzur ve mutluluk nerededir?

Defalarca, bin defalarca, yankılanıp duran sorular ve cevapları günden güne karambolleşen, sualler dünyası... Bir varlığı hissediş ve dürüst ellere şahitlik etmek... Çalınmış ve donuklaşmış ruhun tekrar yaşama dahil olabilmesi için... Gözlemler kontrol dışı, ada üzerindeki tüm çizgiler bypass olmuşçasına tıkalı...

Hüzünler bazen tüm istediği güzelliklerdeki kontrolü eline alır. Bütün gün uyurgezer gibidir. Anı ve hafızaların dahi üzerine çıkan gün ışığı rüyası... Güçlü ve sağlıklı yoğun düşüncelerin ardından, karanlıklar içinde, yıldız yüzünü gösterir. Dünyalar ışıkla beslenir. Rüyalar yaşama dönüşür. Elde henüz hatırlanamaz artıklar kalır...

Mucizevi bir yıkımla yıldızlar gökyüzünde ışıldamaya başlar. Gizemlerden gelen bir nefes yaşama dolar... Son nefesin yerini, ardı ardına gelen nefesler alır... Kesik kesik, güçlü ve derinden... Gerçekler illüzyonları kirletir ve parçalara ayırır. Tıpkı gökyüzünü kaplayan karanlık bulutlar gibi... Işıkların yolu kesilir... Rüzgar hızını arttırır, gökyüzü ulumaya başlar. Fırtınalar son sürat hızını yükseltir. Zamanın ilerlemesi durur. Sonbahar bile gelmeye korkar...

Kabuslar aleminden yavaşça sıyrıldığında, beden yürümeye başlar ama ruh uyuyordur. Ruhu uyandırmak özün yoludur. Rüyaların derinliğine doğru usul usul ilerler. Barınağa eliyle işaret eder ve uykusu bitene kadar, kıpırdanarak döner durur. Uyanır. Yaşama karşı şehvet yeniden başlar. Bu, umut ve umutsuzluğun bitmeyen devridir.

8 Haziran 2010 Salı

Küller ve Kar – Ruh İyileştirici


Ashes and Snow..

Daha izlemeye başlar başlamaz altın rengi su kütlesinin üzerindeki teknede bulursunuz kendinizi. Tekne usul usul ilerlemektedir. Suyun ışıltısı, manzaranın büyüleyiciliği, fillerin görünümü karşısında diliniz tutulur. "Ben daha önce asla böyle bir şey görmedim" diye kalakalırsınız öyle. Gözlerinize inanamazsınız. Soluğunuz kesilmiştir bir kere ve daha önce asla girmediğiniz sihirli bir dünyanın içine girmişsinizdir bile.



Bu anda bana gelirsen,
Dakikaların saat olur,
Saatlerin gün,
Ve günlerin bir ömür olur.


Barışçıl yaşam tutkunu olan Kanadalı fotoğraf sanatçısı Gregory Colbert’in bu muhteşem belgesel eseri akıllara durgunluk verecek bir şaheser. İlgili videoyu izlerken kendinizi kaybediyorsunuz. Daha önce hiç şahit olmadığım görüntüler, Ken Watanabe ve Laurence Fishburne’ün enfes ve sarsıcı hikaye anlatıcılığı, Lisa Gerard ve Patrick Cassidy’nin büyüleyici, atmosferli, ilgili görüntülere tamamen oturan müzikleri ile neye uğradığınızı şaşırırsınız.


Kesinlikle abartmıyorum. Yıllar boyu onca şey izledim, yüzlerce, binleri aşkın film, sinema izledim ama bunun gibisini daha önce hiç görmemiştim. DVD’yi koyar koymaz daha ilk saniyesinde bir insan çarpılır mı?

Her şeyi hatırlayacaksın. Her şey öncesi gibi olacak. Zamanın başlangıcında, gökyüzü uçan fillerle doluydu. Her gece gökyüzünde aynı yere yatıyorlardı. Ve bir gözleri açık hayal kuruyorlardı. Eğer gece yukarıdaki yıldızlara bakarsanız bir gözleri açık uyuyan fillerin ışıldayan gözlerini görürsünüz.

Bakarsınız ki, gökyüzünde yıldız sandığınız şey aslında filin ışıltılı gözlerinden başka bir şey değil. Belgeseldeki şiirsel yapı ve sözler tarifi imkansız bir haz.


İşin en inanılmaz tarafı ise tüm görüntüler üzerinde oynanmış, sahtecilik yapılmış gibi bir his uyandırmasına rağmen hiçbir kolaj ve montajın kullanılmamasıdır. Tamamen orijinal ve gerçek bir çalışma. İmkansız bir güzellik saklanmış bu çalışmanın özünde. Gördüğünüz görüntülerin size sayısız şeyi çağrıştırma özelliği söz konusu.


Su ve kum hareket eder.. Onlarla beraber canlılar.. Muazzam bir uyum.. Muazzam bir senkronizasyon.. Kifayetsiz kalan kelimeler.. Bir yandan müzik, bir yandan şiir, doğallık, müthiş bir görsel şölen, bütünleştirilmiş sihirli görsellik, enfes görünümler..

Huzurlanmak ve sihirli bir dünyaya mı düşmek istiyorsunuz? Diken diken olmak? Daha önce hiç görmediğiniz bir cenneti yaşamak? “Ashes and Snow” bekler sizleri…


Tüy ateşe
Ateş kana
Kan kemiğe
Kemik iliğe
İlik küllere
Küller kara..



Belgeselden kısa bir görüntü..

4 Haziran 2010 Cuma

Kızılderili Gözünden


Son ırmak kuruduğunda,
Son ağaç kesildiğinde,
Son balık tutulduğunda,
İnsanoğlu paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacaktır.


Bizler ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir. Bu da bizim kalbimizi yaralar.

Mitakuye Oyasin (Siyu Kabilesi Kızıl Yol Bilge Sözlerinden)

3 Haziran 2010 Perşembe

Mutluluğun Susturduğu Duyarlılık


Herhangi bir konu hakkında bilgi sahibi olamayanlar.. Veya bilgi sahibi olmaya cesaret edemeyenler.. Üşenenler.. Kendisini hayatın akışına kaptıranlar.. Ve bunun gibi çok renkli kişilikler. Bazen ancak elle tutulabilir bir takım bilgiler verebileceklerinde rahat edebilecek olanlar.. Ama yeri gelince bazen ortaya konulanların bir ayrıntı taşıyabileceği gerçeği Demokles’in Kılıcı gibi başımızın üstünde sallanır.

Çeşitli konulardaki fikirleri ve bu fikirler üzerindeki yazıtları aşırı ciddiyete bindirmeyi, tırnak işareti içine almadan hükümleri ifade etmeyi, akabinde stres küplerine bindirecek meşguliyetlere ve kılı kırk yaran bir zarafetle kendini okutabilmeyi nasıl başarıyordu? Hangi hayata saklıyordu?

Büyüleyici bir zekaya sahip midir? Kendine has bir kişilik midir? İmzasını görmeye gerek var mıdır? Başlangıçta farklı bir çehre olarak algıladığımızdan bir yetenek olarak mı addederiz, bir deneyim küpü mü, nice yaşanmış ayrıntılardan öyküler çıkarabilen masal anlatıcılığı mı, yoksa doğal olarak sahip olunan bir yeti mi?

Bilgi, birikim, fikir, deneyim, zeka, yetenek, ayrıntıcılık ve derin zihinsel bakış açısı mı? Aslında, hepsinden bir parçayı barındırmakla birlikte, her şeyin özünü tek bir parça oluşturur. Yetenekmiş gibi görülebilecek yazıtlar bütünü aslında içten gelen, sadece anlık coşkuyla ortaya çıkmış, üzerine hiç çalışılmamış ani patlamalardır belki de. Tüm bunları birleştiren, birbirine zamklanmasını sağlayan, söz konusu özgünlüğü açığa çıkaran ve farklı bir dünya yaratmasını sağlayan şey; derinde saklanan ve titrek bir şekilde su yüzüne çıkan bir şeydir. Aslında çok basit bir şeydir bu. His ve coşkunun birbirine karışıp beyni harekete geçirmesi ve hipnotize olmuş parmakların yüreğin ve beynin içinden geçenleri farkında olmaksızın harflere dökmesidir.

Böyle olmasaydı, üzerinde konuşabilecek, yazılabilecek ayrıntılar olmayacaktı. Yapılan özel ve yorucu bir şey yoktur aslında.

İnsanın varolandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden dolayı kendi kendilerini yenileyemeyenlerin gelecek zamanlarda büyük bir değişikliğe heves ettiği olabilir. En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa yenilik yeniliktir. Yeni bir kişinin varlığı, yeni bir hüznün, yeni bir karamsarlığın bile yenilik getirici özüne kaptırır kendini. Bazen de mutluluğun susturduğu duyarlılık.

En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geldiğinden yaşam sevinci ve özü deposunun dolması uzun sürebilir. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa nasıl kullanacağını bilmediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir.

30 Nisan 2010 Cuma

Çay Töreni


Samuraylarla anılan en büyüleyici sanatlardan biri çay törenidir. Çay töreni, Japonya’da “cha no yu” ismiyle bilinir. Bir çok aktivitesi arılaştırılmıştır. Düşünce üzerine kuruludur ve zamanla geliştirilmiştir. Çay töreninde karmaşık düşünceler, sade duruş, dürüst, derin, huzurlu ve etkileyici bir hava vardır. Bu hava sadece samuraylar için değil, tüm Japonya için söz konusu olmuştur.

Önceleri çay törenleri soyluların yüz verdiği bir aktiviteydi ve çay, her şeyden önce yüksek sınıfın iksiri gibi görülüyordu. Bu durum, Sen no Rikyu’nun katkılarıyla değişmeye başladı. Sen no Rikyu, Sakai’li bir tüccardı ve daha çok Soeki olarak bilinir. Çay töreni ustası olmak konusunda, 15 yaşından küçükken, zarif Aşikaga stilinde çay ustası eğitimi almıştı. Soylu sınıfların çay törenlerinde zarif Çin takımlarını kullanması, bazı incelikler sergilemesi, törene katılan soyluların sıkıntılarını hafifletmekte ön ayak olması ve törene katılanların huzurlu bir ortamı bulmasını sağlayacak değişiklikleri sağlaması, onun ismini değerli kılmıştır. Daha kullanılır ve sade görünümlü kapları pahalılarına tercih etmiş, soylu sınıf için gösterişli, şatafatlı evlerdense, yeşillikler arasındaki huzur verici sade çay evlerinde törenler yapma faaliyetini ortaya koymuştu.

Çay evinin çay içilen odasına, nijiriguchi adı verilen ufak bir kapıdan giriliyordu. Kapı, bir buçuk-iki adımlık bir kare şeklindeydi. Konuklar genellikle emekleyerek içeri girebiliyorlardı ve kasten mütevazı, çok sade kaplar tercih edilmişti. Bunun sebebi; çay evinden içeriye giren herkesin, çay içme odasında kim olursa olsun hepsiyle eşit olmasını sağlamaktı. Rikyu’nun çay törenlerinde tasarladığı en önemli noktalar; insanların tören esnasında dünya sorunlarından, dünya işlerinden uzaklaşmasını, kendi kendilerine olmalarını, huzurla dolmalarını, ince şeyleri düşünmelerini ve yaşamlarını sorgulamalarını sağlamaktı. Çay törenleri bir nevi huzur veren ve kalpleri huzurla dolduran ayin halini almıştı.


Tokonoma

Çay töreni chachitsu denilen çay odalarında yapılmıştır. Konuklar nijiriguchi adı verilen kapıdan içeri girerdi ve samuraylar kılıçlarını içeri sokamazdı. Kural, Rikyu tarafından geliştirilmiştir. Kılıcın dışarı bırakılmasından maksat, çay odasında herkesin eşit olduğunu göstermekti. Son kişinin odaya girmesinin hemen ardından kapı kapatılırdı. Çay odasının tokonoma denilen köşesine, hemen giriş kısmında, fark edilecek bir pozisyonda rulo şeklinde bir kağıt asılırdı. Bu kağıt, çok özlü düşünceleri yansıtan güzel el yazılarını barındırırdı. Yazı, ev sahibi tarafından o anki dönemi, mevsimi ve havayı yansıtacak şekilde seçilir. Konuklar odanın ortasında, küçük bir şöminenin çevresine oturmadan önce yazıyı okur, minnettarlık duyar ve takdir ederlerdi.

Sonra ev sahibi içeri gelir. Misafirler prensip olarak ona daveti için teşekkür eder ve yazı hakkında nazikçe bilgi alırlar ya da diğer konuları konuşurlar. Çay odasında geçen zaman boyunca muhabbetler, ortaya konulan duygu ve düşünceler kısadır. Konuşulan şeyler törene ters olmaz, kabalık söz konusu olamazdı. Misafirlere kaiseki denilen hafif bir yemek sunulur. Yuvarlak bir tas içinde makul düzeyde sake ikram edilir, bunu meyveler ve hafif bir tatlı takip ederdi. Ev sahibi çay hazırlamaya başlamadan önce konuklar dışarı çıkar. Eve ilk girdikleri sırada üzerinde konuştukları rulo şeklindeki kağıt kaldırılarak, içinde tek bir çiçeğin bulunduğu vazo koyulur. Konuklar döndüğünde, ev sahibi demir çaydanlık içindeki suyu ısıtır, kap ve tasları durulayıp temizler. Bambudan yapılmış kepçeyle yeşil çayı kaplara koyar. Kap içindeki çay hafif köpürünceye kadar bambudan yapılmış çırpma aletiyle çayı döver, sonra da misafirlerine servis yapar.

Kaiseki

Çay iki türlü verilir: Daha sert ve koyu biçimde resmi olarak verilmesi koicha, hafif ve gayri resmi olarak verilmesi usucha diye adlandırılır. Koicha ilk servistir ve bütün misafirler aynı kaseden ufak miktar çay içer. Usucha ikinci servistir ve herkesin kendi kasesine çay koyulur. Çay kaseleri, mevsime ve ev sahibinin düşüncesine göre değişik şekillerde olabilir. Kış mevsimi çay kaseleri daha derindir ve sıcaklığın korunmasına yardımcı olur. Yaz mevsimi kaseleri daha sığ ve geniştir, bu yönüyle sıcaklığı çabuk giderilir.

Tören boyunca ev sahibi ve misafirler sükunetli düşüncelere yönelirler. Rahip Takuan söz konusu durum için şunları söylemektedir: “Çay odasında doğayı düşünür, nehirleri, dağları, akan suları hissedebilir, fikirlerimiz üzerinde düşünebilir, uyumlaştırmalara gideriz. Çiçekler, ağaçlar, ay ve karın değerini anlarız. Mevsimlerin değişimlerine gider, var olur ya da yok oluruz, çiçek gibi açar ya da solarız. Misafirler burada derin bir saygıyla karşılanır. Dünyevi kederlerden uzak olarak, çam ağaçları arasında esip geçen rüzgar sesi hissi veren, çaydanlıkta kaynayan suyun sesini dinleriz.”

Sen no Rikyu, Cha no Yu için ortaya koyduğu yüz kural hakkında bir öğütte bulunmuştur: “Bu kuralları değiştirebilecek ve yıkacak, gayri ciddi karşılayacak durumda olsanız da söz konusu kuralları tamamen unutmayın.”

2 Nisan 2010 Cuma

Seppuku (Harakiri)


Samuray efsanesinin en önemli öğelerinden ve belki de en inanılmaz yönlerinden biri; intihar etme yöntemlerinden olan seppuku (harakiri) dur.

Eski Japonya’da, samurayların intihar etmesi çok köklü bir gelenek olmuştu. Çünkü gururlarını yitirdikleri anda seppuku yöntemiyle intihar ederek onurlarını kurtarmışlardı. Samuraylar; şoguna, topluma karşı kusur işledikleri, küçük duruma düştükleri, savaş esnasında esir düşeceklerini anladıklarında Batıda bilinen adıyla harakiri yapmışlardır.

Seppukunun ilk uygulayıcısı kimdir ve ilk ne zaman görülmüştür? Söylenceye göre Taira ve Minamoto klanlarının sürekli birbirleriyle savaştıkları, mücadele ettikleri bir zamanda 1156’da Hogen’de görülmüştür. Uno Chikaharu denilen bir samuray ile takipçileri kuşatılıp esir alınacakları zaman kendilerini öldürmüşlerdir. Tabii bu olayın gerçek manasıyla seppuku olduğunu söyleyebilmemiz çok güç. Çünkü seppuku olabilmesi için belli kurallar takip edilerek bir törenin uygulanması gereklidir. Çevrenin kuşatıldığı bir esnada kılıcı kullanabilmek ve bıçakla karnı deşebilmek ne kadar mümkündür? Ama, seppuku başkadır, bir savaş anında kendini aniden öldürmek başkadır.

Kronolojik olarak bakacak olursak, ilk seppukuyu Taira samurayları yaşadığı adasına yaklaşınca okçu Minamoto Tametomo yapmıştır. Bir savaşta yenilginin anlaşılmasından sonra yapılan seppuku açısından bakınca, bu bağlamda başlangıç sayılacak ilk olay Minamoto Yorimasa’nın 1180 yılında Uji Savaşı’nda seppuku yapmasıdır. Halbuki seppuku yaptığı sırada savaş hala sürüyordu ama mağlubiyet kesinleşmişti. Yorimasa’nın intiharı neden çok önemli olmuştur? Batıda bilinen adıyla harakiri, yüzyıllar boyunca asilce ve korkusuzca yapılan bir tören olmuşsa, bu törende en büyük modele Yorimasa’nın intiharı öncülük etmiş ve onun intiharı örnek alınmıştır.

Minamoto Yorimasa, oğulları düşman ordularını karşılarken, kendisi Byodo Tapınağı’nda inzivaya çekilmiş, seppuku yapmadan önce, ölümünden sonra okumaları için tapınakta savaş hayranları için bir şiir yazmıştır:

“Fosilleşmiş bir ağaç gibi
Biz hiç çiçek açamazken
Acı benim yaşamım olmuştur
Meyve üretememeye mahkum edilmiş”


İşte Minamoto Yorimasa’nın bu şiiri ve intiharını, sonraki tarihlerde diğerleri takip etmiştir. Örneğin 1582 yılında Yamazaki Savaşı’ndan sonra Akechi Mitsutoshi eşi görülmemiş bir şekilde intihar etmiştir. O bir fırça kullanarak, kendi kanıyla duvara bir şiir yazmış ve sonrasında intihar etmiştir. Aşağıda bahsedeceğimiz seppuku töreni, Minamoto Yorimasa’nınkinden farklılık gösteriyordu. Çünkü o intihar ederken bir yardımcı kullanmamıştır ve kendi başına intihar etmiştir.

Bu ölüm ve intihar metodu bir nevi pratik ders gibi motivasyona tabi tutulmuştur. En başlarda seppuku yöntemi oldukça acı veriyordu. Çünkü bıçak mideye sokulup çevrilmekteydi ve ölüm bir anda gerçekleşmezdi. Bu çok büyük bir acı veriyordu ve intihar eden birinin kendi kafasını kesmesi çok zordu. Yüzyıllar boyunca, seppukunun arkasında bir yaşam felsefesi rafine edildi.

Bir samuray, Minamoto Tametomo ve Minamoto Yorimasa’nın ölümünden yüzyıllar sonra, bir insanın ruhunu elmanın çekirdeklerine benzetmiştir. Elma, dalından koparılsa bile onu yaşatan varlığın kaybolduğu söylenemez. Bir bütün olarak vardır ama çekirdeğini kimse görememektedir. Eğer sözler bunun aslını anlatmaya yetmiyorsa bunu göstermenin asıl yolu gözlere göstermektir. Bunu göstermenin tek yolu vardır. Bir bıçağı elmanın derinliğine fırlattığında göbek kısmı açılacaktır ve çekirdek açığa çıkacaktır. İşte o an elmanın özünün varlığı ortaya çıkar. Elmanın özü, yaşamı anlamak uğruna feda edilebilir.

Bazıları samurayların kendilerini şereflendirmek ve olağanüstü yiğitlik göstermek için karınlarını kestiklerini yazar. Soylu olmayanlar, alt tabakadan olanlar kendilerini asabilirken, boğabilirken, samurayların kadınları kendi boğazını kesebilirken (ojigi), sadece samuraylar seppuku yapabilirdi.

Edo dönemi ile birlikte seppuku yöntemi, Shinto’nun fısıltılarıyla gerçekleştirilen bir ayin gibi gelişti ve asıl halini aldı. Seppuku yapacak kişi, beyaz bir kimono giyip büyük bir minderin üzerinde dizlerinin üstünde oturur. Bir metre arkasında kaishakunin denen intihara yardımcı olacak başka bir kişi yer alır. Sol tarafında bağdaş kurmuş ikinci kaishakunin de yer alabilir. Kaishakunin’ler, intihar eden kişinin en yakın arkadaşı olurdu. Kaishakunin’in görevi, intihar eden kişi karnına bıçağı sokup çevirdikten sonra -bu tarz ölüm çok zor olduğundan ve çok acı çektirdiğinden- kılıçla başını kesmekti. Böyle bir ayini bozmak, yanlış yapmak ya da yapamamak çok utanç verici bir durumdu ve çok sağlam bir el gerektiriyordu. Seppuku kısaca nasıl yapılır?


Samurayın önünde cilalanmış tepsi üzerinde bir bıçak durur. Kendisini hazır hissettiği zaman kimonosunun önünü açar ve karnı açığa çıkar. Bir eliyle bıçağın kınını tutarken, diğer eliyle bıçağı çıkarır. Bıçağı karnının sol tarafına sokar ve sağa doğru çeker. Bıçak karın içinde dönmüş olacak, bağırsak kesilecek ve yara iyice açılacaktır. Bir çok samuray böyle bir sona kolay kolay katlanamaz, seppuku inanılmaz acı verir ve bu acıyı daha fazla çekmemesi için yardımcı samuray, harakiri yapan samurayın kafasını kılıç ile keser. İnceden inceye düşünülmüş bu haliyle seppuku, tılsımlı bir tören havasına dönerdi. Seppukunun sona erdirilmesi jumonji olarak bilinmektedir.

Hakagure eseri ve diğer Edo dönemi eserleri, kaybeden samurayların soğukkanlı bir şekilde intihar etmelerini nakleder ve karınlarını kesmelerinin hemen ardından kafalarını da kaybetmeleri, olayı farklı bir boyuta getiriyor. Sonuçta samuraylar her şeyden önce bir insandı ve yeni bir hayata hazır olmak açısından seppukuya her zaman hazırdılar. Bu “Savaşçının Yolu”ydu.

Samurayların seppuku yaparken acısını dindirmek ve ölümü daha çabuk getirmek için kaishaku adı verilen yardımcıyı kullanması, çok sık başvurulan ve kabul edilebilir bir davranıştı ama söz konusu destek asla popüler bir vazife olmamıştır. Hagakure kitabının yazarı Tsunemoto bu konuda şöyle demektedir: “Yıllar boyu kaishakuya ihtiyaç duyulması bazı samuraylar tarafından hastalıklı bir alamet olarak düşünülmüştür. Bunun nedeni, iş iyi yapılmış olsa bile (kafa temiz bir şekilde kesilse bile) bu işten elde edilen ünün kazancı yoktur. Ama varsayalım kaishaku bir hata yaparsa bu onun için büyük bir hatadır.”


Seppukunun şartları ve kuralları bellidir. Bu bağlamda, kusursuz bir seppuku yapmak pek kolay değildir. Seppuku yapan bir samurayın başını kesmekle görevli olan kaishaku başarısız olursa, başı iyi kesemezse, bu durum onun için çok büyük bir utançtır. Buradan çıkardığımız anlam, kaishaku olmanın büyük sorumluluklar getirmesi ve doğru yapamama korkusunun mevcut olmasıdır. Mesela, baş kesildiği zaman baş direkt yere düşmelidir, düştüğü yerde kalmalıdır ve düşme noktasından uzağa gitmemelidir. Eğer kaishaku’nun kılıç darbesiyle kesilen baş uzağa düşerse bu büyük bir utançtır. Neden utançtır? Çünkü baş kesildiği an direkt yere düşmüyorsa ve daha uzağa düşüyorsa, seppuku yapan samurayın daha fazla acı çektiği düşünülür. Başı tam olarak kesememek büyük bir utançtır. Başı tamamen kesmek, en temiz seppuku yöntemidir.

1185 Dan No Ura savaşında intiharın farklı bir şekli görülmüş ve toplu intiharlar dikkati çekmişti. Bu savaşta kendisini denize atıp intihar eden çok samuray görülmüştür. Ama seppukuyu düşününce olay daha farklıydı. Denize atlayarak bir samurayın kendi yaşamını alması seppuku değildir. Çünkü, seppukunun yapılması sadece bir yaşamın sonunu getirmek değildir. Daha da ötesidir. Seppukunun toplu olarak bir gelenek halini alması, tahminen 1180 Gempei Savaşı’ndan sonra mümkündür. Ama diğer taraftan alternatif intihar seçimleri olmuştur. Örneğin, 1184 yılındaki Awazu Savaşı’nda Imai Kanehira çevresi düşmanları tarafından sarılınca, kılıcını ağzına sokarak atından yüzü koyun atlamıştır.

14 Mart 2010 Pazar

Eski Samuray Japonyasında Bilgi


“Biz geçmişte yaşamış insanların söylediklerini ve eylemlerini bencilliğimizin önüne geçmek ve onların bilgisini emanet almak, sonrakilere emanet etmek için öğreniyoruz. Önyargılarımızı üzerimizden attığımız, eskilerin söylediklerini takip ettiğimiz ve diğer insanlara danıştığımız zaman rahatça, aksilikle karşılaşmadan yolumuza devam ederiz. Lord Nabeshima Katsushige, Lord Naoshige’nin bilgeliğini ödünç almıştır. Biz buna minnettar olmalıyız.”

Yamamoto Tsunetomo


“Bütün samuraylar askeri bilgilerini sonuna kadar kullanmalıdır. Ama ilgili bilgisini kötü manada kullanırsa nefessiz kalır. Meslektaşlarını hor gören biri hoş karşılanmaz. Yanlış düşünceler ruhları bozar ve yanlış yola saptırır. Gereğinden fazla söylevdense dürüst ve kusursuz (düzgün) olmak yeterlidir, ama o gerçektende başarmak için çabalamıştır ve kendi avantajlarını düşünmüştür. Yoksa sonuç, gerçek samuray ruhunun kayboluşu ve onun karakterinin kötüye gidişidir. Bir işe başlayıp asla işini bitiremeyen ve yarı yoldan dönenlerin sorunu yüzeysel eğitimlerinden kaynaklanan hatalardır. Ama onlar tüm sırları anlayana, sakin bir yaşam yaşayıncaya kadar azimle çalışmaya ve bilgilenmeye devam etmelidirler.”

Daidoji Yuzan


“Öğrenmek bir adamın yapraklı ve dallı bir ağaç gibi olmasıdır. Öğrenmek sadece kitap okumak değildir. Aynı zamanda öğrendiğimiz şeyleri kendi yaşantımızın yoluyla bütünleştirmektir. Sınıfı yada derecesi ne olursa olsun bir savaşçının evinde doğan birisi, askeri marifetlere ve sadakate tanık olacak, her gün onun resmi açıklamalarını dinleyecek, bir ayda otuz temel prensibi bilecektir. Eğer bir yılda 300 temel prensibi öğrenirse söylemek gereksiz ki, belli bir zamanın sonunda çok şey öğrenmiş olacaktır.

Böylelikle bir insan aklını üç bölüme ayırabilir: Kötü düşünceleri beyninden atmalı, iyi olan fikirleri almalı ve kendi bilgeliğiyle samimi arkadaş olmalıdır. Bu ilkelerle nüfuz eden akıllı adamı çağıracak ve şereflendirecektim.”

Takeda Shingen (1521-1573)


“Bir insan hayata ilk başladığı zaman her konuda bilgisizdir. Bilince sahip olmaz, engelleri göremez ve hiçbir konuda utangaçlık duymaz. Ama öğrenmeye başladıktan sonra ürkek, dikkatli olur ve bazı şeylerin aklını boğduğunu hisseder. Öğrenmeden önce kafasına buyruk dümdüz giderken bazı şeyler onu engeller. Öğrenmeye ihtiyaç duyar ama asıl konu köle olmamaktır. İstediklerini gerçekleştirebilmek için bir usta olmalısın.”

Yagyu Munemori (1571-1646)

4 Mart 2010 Perşembe

Atheist - Mother Man



Doğamızda özgür olduğumuzu söylüyorsun
İyi ama seni anladığımı düşünmüyorum
Doğa Ana, İnsan Ana'ya dönüştü (İnsanoğlu egemen oldu)
Hava, deniz, çimen, ağaçlar
Ceza çok büyüktür; korkusuz lider İnsan Ana!

Bizi varlığımıza götüren görünüme göz atarız
ya da kalıplaşmış tümcelerle düşünürüz
Sevgili!! İnsan Ana'nın ağır elleriyle uygun olan kanunlar yazılır

Tüm insanoğlu baş parmağını gösterip kuralları yıkacak
Dünyanın güzel bir şekilde dönüşü çocukların suratında belirecek
Tek bir nişanla ihtiyacımız olan her şeyi öldüreceğiz
ve tüm mor gökyüzü kanayacak

Ve bir kuş ölmeden önce kirli gökyüzünde güçsüz şekilde uçuyor
Aptallar yüzünden doğadaki uygun kurallar illegal oldu

Bilgiyi araştırmalı
Ama bitmez tereddütlerle tüm ahlaksızlıklar ortaya çıkıyor
Çok ağır bedellerin hepsi dokunulmaz yasaların ciltleri arasında
Standart çerçeveler beynimize oturtuluyor
Amacımıza yönelik mürekkeplerimiz kurutulmuş
Başarmış olmayı diliyoruz



*Mother Man: Atheist grubunun Unquestionable Presence isimli albümünün giriş şarkısı..

26 Şubat 2010 Cuma

İlahi Futbol


Lütfen kaba saba üslubumu mazur görün, ben artık gençlik yıllarını geride bırakmış bir forvetim. Ama inanın, taraftarlar kadar açık yürekliyim. Bir Ronaldo’nun, bir Şevçenko’nun veya bir Ronaldinho’nun futboluna artık aklım ermiyor. Hatta Miroslav Klose ve Yıldıray Baştürk bile bana çok uzak. Ben klasik varyasyonları öğrendim:

“rakibi çalımlayıp geçmek”,

“bir veya iki vücut çalımıyla havadan gelen topu ayağının içiyle yumuşatmak”,

“rakibe bir sağ bir sol göstermek”,

“bir ayak topun etrafında çorba kazanındaki kepçe gibi dolanırken birden diğer ayağının dışıyla topu rakibin yanından atıp geçmek”,

“topun üzerine basıp geriye çekerek rakibi çalımlamak”, “beşlik atmak”, “topu rakibin kafasının üzerinden aşırtmak” ve diğerleri…

Yaklaşık 1510 maça çıktım, yani bana acemi diyenin alnını karışlarım.

Başarılarla ve yenilgilerle dolu uzun kariyerim boyunca yalnız bir kez oyundan atıldım; o da kenar mahallerin birinde toprak sahada. Vacilek takımının oğlanlarından biri, fırtına gibi hızlıydı…

Kış aylarını kondisyon antrenmanlarına adadım. Bunun esası dayanıklılık gerektiren uzun koşulardır; işin özü, insan koşudan sonra yaşamı eskisinden daha çok sever. Yoldan geçenler sık sık bana sataşırlardı, liseli kızlar arkamdan kıkırdarlardı, bir keresinde saldırgan bir herif şu anda maratona mı koşuyorsun diye sordu, aklı kıt bir çocuk bir iki, bir iki, yüz milyon, bir milyar, hihihi diye bağırıp güldü.

İnsanların merhametsizliği umurumda bile değil. En ön sıralarda oturan ince ruhlu cici beylerin, eleştirmenlerin, şairlerin, zayıf hanımların bu oyunun anlamını kavrayamamaları da beni hiç ilgilendirmiyor.

Neden müstehcen küfürler eder, apış arasını kurcalar, neden sümkürür, tükürür ve neden ötekine bitiş düdüğünden sonra bile, kanlar reklam panolarına yapışıp kalacak kadar tekme atar ki insan?


Eğer insanlar bir deparın, bir çalımın, eli yüzü düzgün bir driplingin ardında ne cefalar, ne insanüstü çabalar yattığını bilselerdi, bir futbolcunun yaşamı hakkında kesinlikle daha farklı düşünürlerdi. Sıfıra kadar iniyorsun, mükemmel bir orta yapıyorsun, tamam, itiraf edelim ki büyük bir marifet değil bu, ama yine de o ortanın içinde ne kadar kişisel altüst oluş, ne kadar keder, ne kadar umutsuzluk yatıyor!

İnsanlar bunu bir şekilde hissetmeliler!

Daha güçlü, daha güzel, daha zengin olmak için spor yapılmaz. Bu bir yanılgı, meşrulaştırmak için yanlış bir neden, yırtıklarla dolu yan ağlar gibi bir şey.

Kazanmak için spor yapılır. Spor doğası gereği ilkeldir, bir dizi basit hareketten oluşur, çünkü insan eti de ilkeldir, sürekli beslenmesi gerekir, fakat hiçbir besine ihtiyaç duymayan ruhun etrafını kuşatır, oysa ruhu yalnızca sevmek gerekir, bir de ona sevmesi için izin vermek.


Antrenmanda kaleye şut çektiğimde onaltı yaşındaydım. Şut ahım şahım bir sertlikte değildi, üstelik top ayağımın içine güzelce oturmamıştı, buna rağmen top dağlara taşlara gittiğinde apaçık anladım ki, Tanrı’nın varlığına inanıyorum.

Eğer Tanrı olmasaydı, böyle bir gol kaçmazdı.

Çok sonraları kupa finalinde benim son dakikada frikikten attığım golle maçı kazandığımızda ve arkadaşlarım bana sarıldıklarında, Tanrı’nın olmadığı düşüncesine kapıldım.

Hayır hayır, her şeyin olabileceği bir dünyada Tanrı’ya yer yoktu.

Hatta her zaman iyi top oynayamadığım için minnettar olduğumu söyleyebilirim.

Genelde yedek kalmadığım için de minnettarım.


Bir kez ağır, bir çok kez de hafif sakatlık geçirdim, futbol yaşantım devam ediyor. Rüyamda kalenin bir tabut olduğunu gördüm, antrenörüm bir melekti, rakip takımın stoperi gündelik hayatında analitik ekolü halkın anlayacağı dilde uyarlayan bir psikiyatristti, tribünlerde sadece kötü niyetli edebiyat eleştirmenleri oturuyordu, hakem okumasını bilmiyordu ve topa aşık olduğum bir maç oynandı. Bir başka sefer toptan nefret ettim, korktum, oyun esnasında sahada yönümü şaşırdığım da oldu.

Futbol oynuyorsun ve aniden kim olduğun, nerede bulunduğun, hangi mevkide oynadığın aklından uçup gidiyor. Peki ya kaleler? İki kale, birbirine zıt iki taraf, korkunç bir duygu. Şimdi bu kaleyi savunmak mı gerekiyordu, yoksa topu içine sokmak mı?

Kim dost, kim rakip?

Bana kim ihanet edecek?


Bir keresinde maçtan sonra beni iman yoluna sokmaya çalıştılar, işte tam da o maçta sadece mümin çalımlar, dinsel deparlar attığım ve mistik kural ihlalleri yaptığıma dair nafile yeminler ettim de, kimsecikler inanmadı bana.

Bir başka kere aforoz edildim, birçok kez maç satmam için para teklif edildi.

Tüm bunları neden mi anlatıyorum?

Sezonun son maçında, rakip ceza sahasının içinde düşürüldüm. Bu düşüş öyle de böyle de değerlendirilebilecek bir pozisyondu, bu kez hakem takdirini penaltıdan yana kullandı. Penaltıyı kendim atacaktım. Topu kireçle boyalı yuvarlağa titizlikle yerleştirmiştim ki, kaleci, laf aramızda cana yakın biriydi, üzerime gelip kulağıma şunları fısıldadı:

“Sen, yaşlı forvet, beni iyi dinle,
Sakın gol atayım deme,
Senin için o kadar önemli değil,
Zaten öndesiniz, maçı zaten kazandınız,
Ama benim hayatım bu penaltıya bağlı.
Sakın gol atayım deme ulan”, dedi ve görev yerine döndü.


Şimdiye kadar hiç görmediğim bir bakışla baktı bana. Galiba gözlerindeki yaşlar bile parlıyordu.

Umarım, bu mektup, neye karar verdiğimi, sporun ve futbolun anlamı üzerine düşüncelerimi açık bir dille ortaya koyar.



Adsız bir Orta Avrupalı futbolcunun yayınevine gönderdiği mektup…

24 Şubat 2010 Çarşamba

Wisdom Comes


Kendini, mükemmel hiçliğin ortasında,
tek bir parıltı ile var edebilmek,
gerçekten muhteşem bir bilgeliktir.

***

Pek çok patika Yol’a çıkar.
Ancak, gerçekte Yol’a çıkan iki patika vardır:
Akıl ve uygulama...

***

Aramak acı çekmektir.
Hiçbir şey aramamak mutluluktur.
Hiçbir şey aramadığınız zaman doğru yoldasınızdır.

***

Yaşarken ölümden korkarlar.
Tok olduklarında açlıktan.
Onlardaki büyük kararsızlıktır.
Aydınlanmış kişi geçmişi düşünmez.
Gelecek için de endişelenmez.
Yalnızca yolunu izler.

***

Tüm faziletlerin kaynağı zihindir.

***

Yolunuzda kendinizle eşit biri ile karşılaşamazsanız,
Yolunuza yalnız devam etmek en iyisidir.
Aptallarla dostluk olmaz.

***

Farkına varan yaşıyor.
Farkında olmayan ölüyor.
Farkında olan sonsuz hareketli.
Farkında olmayan zaten bir ölü.

***

Gerçek şu ki; bulunacak ya da olunacak bir şey yoktur.

***

Anlamadan ve çalışmadan anlayabileceklerini düşünenlerin,
siyahı beyazdan ayırt edemeyen o aldanış içindeki insanlardan hiçbir farkları yoktur.

***

Aldanışlara kapılmayın.
Yalnızca kendi zihninizi tanıyın.

***

Onlar, görüntülere bağlı kaldıkları sürece
zihinlerinin boş olduğunun farkında olmazlar.
Ve yanlışlıkla şeylerin görüntülerine yapışıp kalarak
yollarını kaybederler.

***

Kendi kafanızdan tatmin olun.
Kendi kafanızın üstüne
yanlış kafalar koymayın.

***

Aydınlanmış zihin parıltısı dışında
hiçbir kurtarıcı yoktur.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Ölüm ve Samuray - Savaş Alanında Ölüm



“Yaşama sıkı tutunanlar ölür, ölüme başkaldıranlar yaşar”

Sengoku Jidai dönemi daimyosu Uesugi Kenshin, ölümünden önce çevresindekilere bu sözleri bırakmıştı.

Ayrıca Hagakure kitabı bilgeliğin kırıntılarını oldukça iyi veriyor: “Düşman oklarına hedef olmak istemeyen bir insan ilahi korumaya sahip olmayacaktır. Bir askerin oklarıyla vurulmaktan korkmayan bir insan eğer büyük bir savaşçıysa, ölmeyi istediği için korunmuş olacaktır.”

Barış zamanında bir samuray ölümü düşünmek için boş olurken, dövüşen bir samurayın daha iyi bir düşüncesi olmayacaktı.

Savaştayken ölümün gölgesinde emniyette olan hiçbir samuray yoktu ve bir çok ünlü isim savaş alanında öldü. Uesugi Kenshin’in babası savaşta öldürüldü ve onun gibi bir çok isim düşman kılıçları karşısında yere düşecekti: Imagawa Yoshimoto, Ryuzoji Takanobu, Saito Dosan, Uesugi Tomosada... Önemli savaşçılar düşman saldırıları karşısında katledileceklerdi. Bazıları savaşı kaybettikleri için intihar edeceklerdi: 12. yüzyılda Minamoto Yorimasa’dan 16. yüzyılda Sue Harukata’ya kadar. Gördüğümüz gibi, samuray ölüme felsefi bir açıdan yaklaştı. Güzellik yada kalıcı bir dokunaklılık, bir samurayın hayatında görülebilirdi. Daha doğrusu savaş alanının iç karartıcı ayrıntılarında bir katliam yaşar ve No Drama eseri Atsumori’yi okursak bunu az çok anlayabiliriz. Bu eserde 1184 yılında Ichi no Tani Savaşı’nda ölen genç savaşçı Taira Atsumori’nin ölümünden bahsedilmektedir ve öldürülen bu adamla onun ruhunun (hayaletinin) karşılaşması anlatılmaktadır.

Taira Atsumori


O zaman onun tüm klanının arkasında,
heybetli gemiler süzüldü.
Gemi içinde olmaktan tedirgin, kıyıyı gördüm.
Ama bütün savaş gemileri ve imparatorluk mavnaları,
uzakta duruyordu, denizin ötesinde.
Karaya çıkmıştım. Atımı dizginledim,
durdum, bir kayıp anında ne yapılabilir diye.
Atıyla arkamdan gelen
Kumagai no Jiro Naozane seslendi.
“Silahımdan kurtulamayacaksın”
Atsumori atını sürdü
ve çabucak korkusuzca kılıcını çekti.
Biz ilk önce hemen yerlerimizi değiştirdik,
sonra, hala at sırtındaydı, boğuşma durdu, düştü
ve dalgalarla yıkanan kıyı üzerinde kapıştılar.
Ama sen benim en iyimdin ve kaybettim.
Karma öğretisi ile yine yüz yüzeydik.
Atsumori seslendi “Sen benim düşmanımsın!”,
Kumagai kılıcını vurmak için kaldırdı; ama
eski düşmanlığını nezaketle değiştirdi,
huzurlu ruhunu vermesi için ismini seslendi.
En sonunda onlar cennette
nilüfer taht üzerinde birlikte yeniden doğdular.
Rensho Kumagai, sen benim düşmanım değildin.
Benim için dua et, özgürlüğüme kavuşmam için dua et!
Benim için dua et, özgürlüğüme kavuşmam için dua et!

Söz konusu Atsumori isimli No dramasının, 16. yüzyılın acımasız lideri Oda Nobunaga’nın favori oyunlarından biri olduğunu not olarak ekleyebiliriz.

Savaş esnasında ölüm ve intihar arasındaki çizgi çok inceydi. Özellikle savaş alanı üzerinde ölmek fikrinin yüceltilmesi ölçüsünün ortaya çıkmasından beri... Kaybeden savaşçıların cesurca ölümlerine şahit oluyoruz. 1575’de yaşanan Nagashino Savaşı’nda Takeda klanı ordusu, Oda Nobunaga ve Tokugawa Ieyasu’nun birleşmiş ordusu karşısında kaybetmişti ve on binin üzerinde ölü adam vardı. Saygın Takeda generali Baba Nobufusa sabah katliamından sağ salim kurtulmuştu ve şimdi geri planda savunma hareketine başlamıştı.

Nobufusa koşarak Takeda klanı daimyosu Takeda Katsuyori’ye seslenir, “Efendim, hemen burayı terk edin, size yalvarıyorum. Ben burada kalacağım ve öleceğim.” O, seksen atlıyla gelmişti ve hepsini kaybetmişti. Bir tepeye tırmandı. Efendisi Katsuyori’nin iyice uzaklaştığını gördü ve düşmanlara haykırdı, “Ben Mino’nun şefi Baba. Beni öldürün ve büyük hediyeyi kazanın.” Düşmanlar onu bıçaktan geçirdi ve o öldü.

Yaşlı generaller ve Baba Nobufusa, Takeda Katsuyori’ye rakibin birleşmiş bir orduya sahip olduğu bilgisini alıp saldırmamasını salık verse de, Nobufusa’nın ölümü ona daha çok acı vermiştir. Katsuyori, Baba’nın ve meslektaşlarının tavsiyesini dinlememiş ve en ünlü adamlarını kaybetmişti.

Tavsiyeleri dinlenilmeyen, görmezlikten gelinen ve savaş alanında ölen bir başka savaşçı Taira klanının en büyük generali olan Taira Tomomori’ydi. Yakın zamanda olan Gempei Savaşı’nı ileri sürerek daimyosu Taira Munemori’ye yeni savaşın gereksizliğini anlattı. Munemori onun önerisini reddetti. 1185 Dan no Ura Savaşı’nda (deniz savaşıydı) bir çok Taira generali hayatını kaybetti. Bütün umudunu yitiren Tomomori kendi yaşamını almayı kararlaştırdı.

“Yeterince gördüm” dedi Tomomori. “Şimdi yaşamımı alma zamanıdır” diyerek kendi yetiştirdiği kardeşi Iga no Heinaizaemon Ienaga’ya emretti. Ienaga’ya “Ne diyorsun? Sen de vaadinde duracaksın, değil mi?” dedi. Ienaga: “Kesinlikle”

Ienaga onun ikinci zırhını giymesine yardımcı oldu, kendisi de başka bir tane giydi ve birbirlerinin ellerini kavrayarak ikisi denize atladı.

Tomomori’nin yardımcısının onu ölümünde takip etmesi, düşüncesizce, olağanüstü bir hareket değildi. Bu aynı zamanda Tomomori’nin, Taira klanının lideri Munemori’ye karşı gelmemesiyle aynı manaya geliyordu.

Kusunoki Masashige'nin Heykeli


Başka bir ölüm konusunu, 14. yüzyıl öncesinin İmparatora sadık isimlerinden ünlü Kusunoki Masashige daha iyi resimleyemezdi. O, iki savunma mevki olan ve inatla çok büyük düşman ordularına karşı direnen Akasaka ve Chihaya’nın savunma mühendisi olarak hatırlanır. Taiheki eseri Akasaka’nın düşüşü hakkında şunları yazar:

"Malzemeyi tedarik etme konusunda zamana sahip olmaksızın Kusunoki Masashige, aceleyle bu kaleyi (Akasaka Kalesi) inşa etmişti. Sadece yirmi gün geçtikten sonra savaş başlamış ve kale kuşatılmıştı, kalede sadece dört ya da beş gün yetecek kadar erzak kalmıştı. Masashige adamına baktı ve şunları söyledi: “Biz birkaç savaş kazandık ve sayısız düşmanı yok ettik. Ama onlar oldukça fazlalar. Bu arada yiyeceksiz koşturuyoruz ve az da olsa yardıma gelecek birlikler yok. Ülkeyi birleştiren efendiye(İmparatora) yardım etmek kararlılığıyla bu şehir kurulduğunda ilk askerlerdendim. Eğer zaman doğruysa ve hareket yerinde olacaksa, hayatımı vermek konusunda tereddüt etmeyeceğim. Yürekli savaşçı önemli fırsatlarda tedbirini alan ve olaylar örgüsünü iyi seçen kişidir. Bu yüzden ben Masashige, bu kaleyi vermek ve düşman eline geçmektense intihar ederim.”

Masashige’nin kararı Chihaya’daki doğu ekiplerini utandırdı, ama kazanamayacağını bildiği bir savaşa mecbur edildi. Savaşı bitirmek için saldırmayı arzulayan İmparator gerekenleri yapmıştı. Önceden hazırlanmış olan Masashige, 11 yaşındaki oğlunu ziyaret ediyor ve ona aynen şöyle diyordu. Aslında bu sözler oğluna son sözleri olacaktı: “...Eğer çok önemli bir sözümü aklında saklamak istersen, şimdi söyleyeceklerim asla kulağından çıkmayacaktır. Şu an yaklaşan savaşın bizim ülkemizin kaderini belirleyeceğini düşünüyorum ve bu yaşamda senin yüzünü son kez görmüş olacağım. İnsanlar savaşta öldüğümü öğrendiği zaman, Ashikaga Takauji’nin bizim topraklarımızı ele geçirdiğini farz edebilirsin. Ne olursa olsun, sadakatimiz yok olmayacak ve kendi yaşamımız için teslim olmayacak. Klanımızda sadece birkaç genç adam sağ kalabilir. Kongo Dağı’nda saklan ve düşmanla savaş. Bu senin ilk evlatlık vazifen olacak”

Bunları söyleyen Kusunoki Masashige 1336 tarihli Minatogawa Savaşı’na gidiyor, altı saat boyunca dövüşüyor ve en sonunda kaybediyordu. Çevresi tamamıyla düşmanlarla çevrelenince intihar ediyordu. Onun oğlu Masatsura da babasının sözlerini kalbine işliyor, onun mücadelesini devam ettiriyordu. Acıdır ki Masatsura bir savaşta hayatını kaybediyordu ama, onun soyunun isimleri bir tapınak kapısının üzerine kazınıyordu:


Dönmeyeceğim, cüret edeceğim
Adımı koruyacağım
Oklarla öldürülmüş bedenlerin arasında

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails