9 Temmuz 2011 Cumartesi

Nihayet Rahatça Nefes Alabilmeye Başlayan Freya’nın Anlattıkları

Birazdan okuyacağınız lirik size bir aşk şiiri olarak gelebilir. İşin iç yüzü çok daha farklı. Bu blogta Wolverine isimli güzide grubun yeni albümünden ve grubun vokalinin hasta olan kızı için yaptığı bir şarkıdan bahsetmiştik. Bu şiir dediğimiz şey ise grubun vokali Stefan Zell’in kızı Freya için yazdığı şarkının ta kendisi. Uzun zamandır Freya’yı arıyordum. Nasıl bir bebektir? Görünümü sağlıklı mıdır? Yüzü gülüyor mudur? Gerçekten çok merak ediyordum. Ne yaptım, ne ettim, zorda olsa birkaç resim elde edebildim. Başlangıçta hasta olan Freya’yı anne babasının arasında o tomurcuk haliyle görmek, minicikken rahatsızken görmek üzücü bir durum. Ama en yukarıda görüldüğü gibi bir dünya tatlısı Freya.. Bunun gibi hayatın ta içinden olan şeyleri, gerçek ve samimi duyguları gerçekten çok seviyorum. Stefan ve ailesinin, hatta Stefan'ın anne babasının bile görüntülerine şahitlik ettim. O kadar bizden biriler ki. Dünyalar tatlısı 2-3 kedi ile geniş bir aile sımsıcak bağlarla hayatlarını devam ettiriyorlar. Bizimkiler mi? Ehh, onlar Bebek ve Etiler’de caka derdindeler.. EMBRACE 

You changed all that I am
Once you opened your eyes
Right there I turned off the world
And then there were you and I
Whole again, you have defined who I am
Innocence helps me retain what I am
One breath was all they required
To deprive us all of our bliss
Right there I saw you were lost
And there wouldn't be another us
I fell and I fell, into a dark and bottomless pit
Darkness embraced my whole world
I'll trade you my life, spare you my heart
Without you I still would be lost, I'd drown in an ocean
I am you, you are me, we cannot part
A future's embrace clad with hope is ours
Slowly dark clouds dispersed
Offered a passage of life
And they gave us a reason to carry on
What we believed wouldn't be suddenly was
I'll trade you my life, spare you my heart
Without you I still would be lost, I'd drown in an ocean
I am you, you are me, we cannot part
A future's embrace clad with hope is ours
Dark clouds will shadow the roads we'll be walking
And questions will challenge our minds and our hopes
But I'm sure that devotion and faith will make darkness subside
For the power of love is embodied and born in our strong embrace


Vokalist Stefan Zell bu şarkıya dair şöyle demişti: “Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi. Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Dünyanın En Çok Nesini Özlüyorum?


Dünya'nın en çok nesini özlüyorum, biliyor musun?

Geceleri yağmurun damda çıkardığı sesi özlüyorum.

O sesle uyurdum. Çocukluk yıllarımda akademiye hazırlanırken uyumayıp sabah dörtlere, beşlere kadar çalışırdım. Çalışmalardan sonra en fazla iki saat uyuyabilirdim. Ama çok yorgun olurdum. Öylece yatardım.

Son sınavımdan önce de aynı şey oldu. Uyuyamazsam hayatta geçemeyeceğimi biliyordum.

Yağmur yağdı mı peki?

Hayır.

Ama babam.. Babam odamda volta attığımı duydu. Uyuyamadığımı biliyordu. Dışarı çıktı, bahçe hortumunu aldı ve yukarı doğru tutup suyu açtı. Tavana yağacak şekilde. Tıpkı yağmur gibi. Ben uykuya dalana kadar orada durup yağmur yağdırdı. Bazen gerekseydi günlerce orada duracağını düşünürüm.

Onu özlüyorum. Ve şimdi her şeyden çok yağmur yağmasını istiyorum. Sadece bir süreliğine..

Yağsın o zaman yağmur.



Babylon 5 – Sezon 3 Bölüm 8 – Messages from Earth bölümünden.. Dört yıl boyunca dünyadan uzak bir şekilde uzayda yaşayan Kaptan John Sheridan’ın dünyaya duyduğu özlemden..

29 Haziran 2011 Çarşamba

Artık Yaş 35 ve Ömrün Yarısına Dokunmak


Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.


Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

Cahit Sıtkı Tarancı bu muazzam şiirin sonunu “Bir namazlık saltanatın olacak, taht misâli o musalla taşında” lafıyla sonlandırdığında hayatın özlerinden birine ulaşıyorsunuz. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım herkesin ulaşacağı nokta bellidir. Bu son ise çok ciddi bir şeydir. Hayatın bütününü anlamak konusunda fazla söze gerek bırakmaz.

İnsan hangi yaşta olursa olsun beş, on, yirmi yıl sonra nasıl bir hal alacağını, her şeyden önce, yaşayıp yaşamayacağını, bu dünyada nasıl bir konuma sahip olduğunu ve neler başardığını sorguluyordur muhakkak. İçinde bulunduğumuz yaşın güzelliğini tadıp tatmadığımız her bireyin kendi içinde cevaplandırması gereken bir ana denk geliyor. Onlu yaşlarda bir veletken ve daha hayata dair pek bir şey bilmezken, sorumluluk ve hayata sıkı sıkıya tutunmak kavramlarının farkında bile değilken, orada burada 18 yaşının reşitlik demek olduğunu okurdum. Bunun ne demek olduğunu tam olarak idrak edemezdim. 18 yaşına girdiğimizde bir anda farklı mı hissedecektik? Bir anda farklılaşmış fizyolojik ve psikolojik devinimler mi kuşatacaktı bizi? Ne yani, 18 yaşına basar basmaz bir anda kanatlarımız mı çıkacaktı? Bir anda büyüyecek miydik? Büyük adam mı olacaktık?

Her ömrü yeten gibi ben de erişmiştim 18 yaşına ve hiçbir farklılık hissetmemiştim. Bir gün önce ne hissediyorsam, bir gün sonra aynı şeyleri hissediyordum. Tek farkı, bir gün öncesinde birçok kanuni hakka sahip değilken, bir gün sonra o haklara sahip oluyordum. Ama gariptir ki, eğer o yaşta çalışmıyorsanız ve okumuyorsanız devlet güvencesinden mahrum kalıyordunuz. Velinizin sigortası size teğet bile geçmiyor oluyordu.

Yirmili yaşlar da daha çılgınca anların yaşandığı ve biraz daha bilinçlendiğimiz zamana denk düşüyordu. 18 yaşında ne kadar veletlik ve şımarıklık yapıyorsanız, başınıza çok büyük ve önemli bir şeyler gelmediği sürece 25 yaşınızda da aynı şeyleri yapıyordunuz. Sadece biraz daha bilinçli oluyordunuz ama ‘olmuş’ sayılmıyordunuz.

Peki, iyice bilinçlendiğimi, birçok anlamda olduğumu, hayatın gerçek anlamıyla ayırtına vardığımı bizzat kafamın içinde hissettiğim yaş sınırı neydi? Ne zamanki 28 ve 29’lara eriştim, birçok şey daha farklı hissettirmeye, daha gerçekçi algılamaya meyillendi. Artık atılan her yaş adımı daha fazla bilinçlenmek ve hayatın daha fazla farkında olmak demekti. Şunun ayırtına vardığım söylenebilir. 28-29 yaşına kadar sürekli bir gelişim, bilgilenme, doygunluk ve bilinç seviyesi yükselişi söz konusuydu ama bu yaş sınırına eriştikten sonra kazandığınız her bir yıl logaritmik olarak sizi daha fazla olgunlaştırıyordu. Daha keskin farklılıklar söz konusuydu. Özellikle 30 yaşına adım attığımda birçok şey benim için çok farklıydı artık. Çok garip hissettirmişti. Dile kolay, gençlik çağı denen şey artık arkanızda kalıyordu. Eskisi gibi hissetmiyordunuz. Biraz daha büyümüş, daha az yavşak, çocuksu aptallıklardan daha fazla uzak ve daha bir bilinçlilik. Adım attığınız her yaş öyle farklı hissettiriyordu ki bir yıl önceki insan olmuyordunuz. Çok rahat bir şekilde üç yıl önceki insan olmadığımı söyleyebilirim. İki yıl önceki insan da değilim. Bir yıl önceki de.. 28-29 sonrası hep böyle hissettim. Deve dönüştüğünü, zeka pırıltılarının daha fazla ışıdığını, aptalca şeylerden uzaklaştığını ve yavşakça şeylerle hiç işiniz bile olmadığını hissediyordun.

Ama..


Ama ki her ne kadar hissedişlerim bir nevi olmuşlukla eşdeğer olsa bile hâlâ yaşımı lanse eden insanlarla aynı klasmanda olmadığımın çok iyi farkındayım. Klasik bir yaşama sahip olan 35 yaş insanı olmadığımı çok iyi biliyorum. Bilgi, birikim, olgunluk, hayatı bilme ve sorumluluk anlamında bir 35 oldum belki ama hayatı karşılamak, hayata karşı güçlü durmak, klasik 35 yaş haricindeki çocuksuluklara açık olmak anlamında yolumda yürümeye devam ediyorum. 35 yaş insanı hayatı yaşamadığımı fark ediyorum. Deli bir özgürlük isteği, deli bir bağımsız yürüme arzusu, eski kuşak 35-40 yaşlarının çocuksu bulacağı şeyler üzerinde hâlâ büyük bir istekle tutunma arzusu. Ortalama 35 yaş Türk erkeğinin müziği iplemeyeceği, sinemaya tırıs geçeceği, bu tür kulvardaki coşkusuzluğu yok ruhumda. Olayın özü coşku boyutunda olmasın? Hâlâ büyük bir coşkuyla müzik dinlemek ve onu yorumlamak, büyük bir şevkle izlenen eserlerin içeriğine kilitlenmek ve edebi bir dile kotarmak farklı tatlar anlamına geliyor. Belki de ekonomik durumun getirisi olsa gerek. Hayat ile oldukça zor şartlar altında savaşanların önceliği midesine ve ailesine yemek getirmek iken, müzik ile kendinden geçmesi o ruh haliyle ne kadar mümkündür ki?

Ömrün yarısına resmen geldim bu gece itibariyle. 30 Haziran 1976 yılında başladığım bu hayat yürüyüşüne hâlâ devam ediyorum. Daha ne kadar sürecek bilemiyorum tabii ki. Ama gerçekten de ömrün yarısına eriştim mi? Olgunluk, birikim, sıfır yavşaklıkla belki eriştim ama hissedişim çok farklı söylüyor.

Bazen Engin abinin o güzel laflarını hatırlıyorum; 54 yaşındaki Engin abimin o güzel lafını: “Eğer bu müzik olmasaydı bu kadar mutlu, genç, enerjik ve idealist olmazdık. Belki de bir katil olur çıkardık.”

Gerçekten de öyle Engin abim. Gerçekten öyle. Hayata dair tek bir kesit bile keskin bir yola çıkarıyor sizi, mutlu kılıyor. Tarancı için 35 yaş ömrün yarısı olabilir ama eğer yüze erişme şansım olursa bilesin ki ömrümün yarısına 15 yıl daha var büyük adam. Onu geçtim, yüzümde çizgi bile yok, mor halkadan tek bir adedini bile bulamazsın. Hâlâ otuzu bulmamış bir yüz ifadesine ve görüntüsüne sahibim. Otuzlu yaşları gösterişim ancak kırkımda olacak zannedersem büyük şair.

Yeni yaşıma harika bir tatla giriyorum. Sayısız kere, peş peşe dinleyip duruyorum. Hayat çok ama çok güzel, her şeye rağmen iyi ki varız hayatın içinde diyorum. Çünkü daha yaşanacak, dinlenecek, izlenecek, gözetilecek ve adımlanacak büyük yollar var. Şarkıda olduğu gibi;

Dalgalar tamamen kırılırken
Kendi umudunda olduğu gibi hayata daha fazla tutunursun
Yanlış bir yol üzerindeyken
Yolunu değiştirirsin

Ve nihayetinde kendi yolumu yaratırım.


23 Haziran 2011 Perşembe

Nazi Şifreleri ve Coventry’nin Feda Edilmesi


Almanlar tüm önemli mesajlarını şifreli gönderirlerdi. Bu şifreye Muamma denirdi. İngilizlerin bu şifreyi çözdüğünü bilmiyorlardı. Churchill'in adamları Coventry'nin bombalanacağını öğrendiler. Coventry'yi boşaltırlarsa Almanlar şifrenin çözüldüğünü fark edip değiştireceklerdi. Bu, Müttefiklerin savaşı toptan kaybetmesine yol açacaktı. Şehri boşaltmazlarsa yüzlerce masum erkek, kadın ve çocuk ölecekti.

Peki ne oldu?

Sırrı sakladılar. Şehri boşaltmadılar.

14 Kasım 1940'da Coventry tahrip edildi. 500 Alman bombacısı şehre 500 tonluk 150,000 bomba bıraktı. 568 insan öldü ve 400’den fazlası kötü bir şekilde yanarak yakacak odun gibi yığıldı. Şehrin en eski katedrali bile nasibini aldı.



Churchill birkaç gün sonra harap şehri dolaştı. Ne yaptığının farkında olduğu gözlerinden okunabiliyordu. Karanlıktı, büyülü gibiydi.

Bazen çok karanlık kararlar almak zorunda kalırsınız. Milyonları kurtarmak, savaşı kazanmak uğruna yüzlerce canı feda edersiniz. Zamanın devlet adamları için çok güç şeyler yaşanmış olsa gerek. Kolay mı? Saçma sapan meselelerden dolayı 50 milyon insanın ölümüne neden olmak ve bunun vicdanî muhasebesini yapıp yapmamak..

22 Haziran 2011 Çarşamba

Ursula K. Le Guin Neden Okunmalıdır?


Ursula K. Le Guin bilim-kurgu ve fantastik edebiyatın en büyük yazarlarından biri. Ama onu diğer bilim-kurgu ve fantastik edebiyatı yazarlarından keskin farklılıklarla ayıran önemli yönleri mevcuttur. 1966 yılından beri yazan ve hâlâ yazmaya devam eden 82 yaşındaki yazar, eserlerine yedirdiği kölelik, özgürlük arayışı, hayatı sorgulamak, varoluşçuluk, Taoizm, Yunan mitolojisi, toplumların değişime gösterdiği reaksiyon, psikolojik ve felsefik dokundurmalar gibi konularla sizi bilim-kurgu ve fantastik öğelerden hayatın gerçekliğine götürür. Bilim-kurgu ve fantastik dokumaları sadece araç olarak kullanır. Bilirsiniz, birçok bilim-kurgu eserinde teknolojik gelişmeler anlatılır, fantastik edebiyatlarda savaşlar gırla gider, kılıçlar kuşanılır, ayrıntılı savaş sahnelerinden ve büyü sanatlarından demler vurulur. Fakat Ursula’da işler tamamen değişir. Politika, psikoloji ve toplumbilimin öne çıktığı ve alternatif toplum ve hayat modellerinin sorgulandığı bilim-kurgu yaklaşımını tercih ettiğini görürüz.

Eserlerinde anarşist ruhtan izlere rastlarsınız. Kadınların ezilen tarafta olduğunu insanları rahatsız etmeden feminist teoremlerini de yedirir; köle bir toplumda anaerkil aileler yaratır. Onun kahramanları Frodo, Gandalf, Aragorn gibi abartılmış karakterler değildir; bazen yaşlı, bazen çaresiz, bazıları sakat ve hasta insanlar ve yahut intikam peşinde bile koşamayacak kadar çaresiz çocuklardır. Soylu kurtarıcılardan dem vurulmaz. İnsanların değişime karşı nasıl başkaldırabileceklerini ve dengesinin nasıl bozulacağını alternatif yollarla aktarır. Aslında görürsünüz ki, kırk yıl önce söylediği şeyler günümüz dünyasında gerçekleşmektedir. Ursula’nın ileriyi çok iyi gören bir sanatçı olduğu kadar o an yaşadığı dönemin çok ötesinde fikir, zekâ ve anlayışa sahip olduğunu görürsünüz. 1960’larda Amerika Birleşik Devletleri’nin bazı eyaletlerinde Afro-Amerikalılar canlı canlı yakılırken, Ursula ırkçılığın saçmalığından nasıl bahsedeceğini çok iyi biliyordu.

Neredeyse bütün önemli eserlerine sahip olduğum Ursula neden okunmalıdır?

“Bağışlamanın Dört Yolu” isimli öykü kitabında “Bir Kadının Kurtuluşu” öyküsünde kadın kahramanın gözünden bizlere olayı aktardığı kısa bir bölüm ilgi çekicidir. Bizden farklı olanlara hiç dayanamadığımız bir toplum ve zaman diliminde, böyle bir bakış açısı ilginç olsa gerek.



“Werel’in yabancıları topraklarına kabul edip diplomatik ilişkiler kurulmasına razı olmalarının üzerinden ancak kırk yıl geçmişti. Tarih kitabını okumayı sürdürdükçe Werel’deki baskın halkın doğasını biraz biraz anlamaya başlamıştım. Kendilerine sahip diyen, Büyük Kıta’nın ve en sonunda dünyanın bütün diğer halklarını zapt eden siyah derili ırk, sadece tek bir varlık biçimi olduğunu düşünerek yaşamıştı. Kendilerinin insan denilen şeyin olması gerektiği gibi olduklarına, yapması gereken şeyleri yaptıklarına ve bilinen her şeyi bildiklerine inanmışlardı. Werel’deki diğer bütün halklar onlara karşı koyduklarında bile onları taklit etmiş, onlar gibi olmaya çalışmış ve onların malı olmuştu. Gökten, başka türlü görünen, başka türlü hareket eden, kendilerini esir ettirmeyen, zapt ettirmeyen başka türlü bilen insanlar gelince sahip ırk onları istemedi. Kendileriyle eşit olduklarını kabul etmek tam dört yüz yıllarını aldı.

Erod’un her zamanki gibi çok güzel bir konuşma yaptığı Radikal Parti’nin bir toplantısındaki kalabalık arasında ben de vardım. Kalabalıkta yanımda, söylenenleri dinleyen bir kadın dikkatimi çekti. Teni garip bir kavuniçi-kahverengi rengindeydi; gözlerinin kenarlarında beyazlar görünüyordu. Hasta olduğunu düşündüm. Ürpererek uzaklaştım. Hafif bir tebessümle bana baktıktan sonra dikkatini konuşmacıya döndürdü. Saçları bir yumak veya bulut halinde kıvır kıvırdı. Giysileri narin bir kumaştandı, garip bir moda. Aklıma kadının ne olduğu, buraya hayal bile edilemeyecek kadar uzak bir dünyadan gelmiş olduğu çok sonra geldi. Ve işin ilginç tarafı, bütün o garip teni, gözleri, saçları, aklı bir yana insandı, en az benim kadar insan: Bundan hiç kuşkum yoktu. Bunu hissetmiştim. Bir an için bu beni derinden rahatsız etti. Sonra beni rahatsız etmeyi bıraktı ve büyük bir merak hissettim, neredeyse bir tutku, ona doğru bir çekim. Onu tanımayı diledim, onun bildiklerini bilmeyi.

İçimde sahip ruhuyla, bir ruh çekişiyordu. Bütün hayatım boyunca da bu böyle olacak.”

16 Haziran 2011 Perşembe

Kız Bebeğinin Dokunuşu: Hayat Deneyimlerinden Gerçek Sanata Ulaşmak


Müzikten sinemaya, dizilerden medyaya kadar popüler kültürün doluluğu tartışma konusudur. Söyledikleri ne kadar anlamlıdır, ne kadar içi doludur? Ne kadarı gerçeklerden, ne kadarı erdemlerden, insan doğasından, dünyadan ve yaşananlardan bahseder? Günümüz popüler kültür şarkılarının kaç tanesi adam akıllı şeylerden bahseder. Her şey aşk mıdır? Eğlenmek ve dans mıdır?

Kazım Koyuncu Asiye’yi söylerken, Volkan Konak Cerrahpaşa’yı söylerken neden ayrı bir yerde tutulurlar? Hayatın içinden oldukları ve deneyimlerden yola çıktıkları için mi? Volkan Konak Çernobil faciası yüzünden kanserden vefat eden babasına dair herkesin bir dertten muzdarip olduğunu, bir tarafın hayatın en karanlık ve burkucu yönüyle savaşıp, kederlenip diğer tarafın bu duyguları dikkate almadığını söylerken sanatın hangi ormanını adımlamaya başlamıştır?

Ya da Kazım Koyuncu Asiye’de ‘senin gibi gelini cebimde taşırım’ derken gerçek sevginin hangi motifine dokundurmuştur? Şarkıyı yazan Kazım Koyuncu değildir ama adı geçen Asiye’nin Akçaabat’ta 1895 yıllarında bu yollardan geçtiği söylenir. Bu türküyü yakan meşhur Sait Uçar’ın babasının amcası Deşmanoğlu Kamil’dir. Kamil tütün almaya Akçaabat’a gider ve döndüğünde sevdiği Asiye’nin fakir bir aileye verildiğini ve düğün kurulduğunu görür. Düğüne katılıp patlatır şarkıyı. Sonrasında Asiye kocasından ayrılır ve Deşmanoğlu Kamil ile evlenir.

Müziğin belli bir evrenselliği var. Anadolu insanı kendi hayat şartlarına sahip olduğu gibi her geçen zaman şehirleşmenin, kırsal kesime modern bilgi akışının artması derken bazı şeyler farklılaşıyor. Artık 40-50 yıl öncesinin Anadolu yaşamından kesitler göremiyoruz. Ama özünde insanoğlu bir çok anlamda büyük ortaklıklara sahip. Bir sanat söz konusu ise yöresellikten olduğu kadar evrensellikten de dem vurmak gerekebilir. Her geçen zaman yozlaşan şarkı sözleri, hayat anlamları, çöp yığını halini almış kirli bilgi(!) akışı derken garip bir yolculukta buluyoruz kendimizi. Tüm bu yolculukların ardından benim çapamı atacağım liman ise İsveç olacak. Geçtiğimiz günlerde benim için en özel anlamlardan biri olan İsveçli progressive grubu Wolverine’in yeni albümünden bahsetmiştim. Albümde bahsedilen şeylere geldiğimde ise çok etkilendiğimi ve büyük ortaklıklar bulduğumu söylemeliyim. Hayatın içinden olan şeyler gerçeğin parçacıklarıysa eğer karşımızda gerçeğin, sanatın ve erdemlerin yansıması duruyor.



Albümde beşinci sırada yer alan “Embrace” parçası beni en çok etkileyen parçalardan biriydi. Müzikal olarak neden bu kadar çok etkilendiğimi parçayı yazan vokalist Stefan Zell’in yazdıklarını okuduğumda çok daha iyi anladım. 2008 yılında kalp rahatsızlığıyla doğan kızına dair yaşadıklarını anlatan Zell şöyle diyor şarkıya dair:

“Şunu söyleyebilirim ki şu ana kadar yazdığım en kişisel ve önemli şarkı. Kritik bir kalp rahatsızlığıyla 2008 yılında doğan kızım Freya ile ilgilidir. Doğduğunda yaşayabilmesi için çok acı verici bir ameliyat olması gerekiyordu. Aynı zamanda tekrar ameliyat riski ile karşı karşıya kalmamak ve muhtemel olumsuzlukların önüne geçebilmek adına emin olana kadar ameliyatın olması söz konusu olamazdı. Kızımın ilk 8 ayı boyunca, her gün onun düzenli beslenmesi ve olağan bir şekilde yaşayabilmesi için sürekli mücadele ettik. Sağlıklı insanlar için sıradan olan ve rahatça yapabildiğimiz şeyler, nefes alıp vermemiz bile kalp rahatsızlığı olan kızım için çok zordu. Nihayetinde geçtiğimiz yılın Aralık ayında Göteborg’daydık ve ameliyatı yaptılar. O günden beri her şey değişti ve bugün kızım tamamen güvende, üç yaşında olacak diğer çocuklar gibi.


Hayal edebilirsiniz ki hayatımın bu periyodunda duygularım karmakarışıktı. Çeşitli duygular içinde boğuluyordum. Bir yandan ilk çocuğum Freya, doğmuştu ve doğumuyla birlikte kelimelere dökülemeyecek bir sevinç yaşamıştım. Aynı zamanda onun rahatsızlığı yaşamımıza birçok sıkıntıyı ve karanlığı getirmişti. Şarkı basitçe yaşadığımız bu deneyimden bahseder ve benim olduğu kadar karım için de çok şey ifade ediyor.”



Şarkının girişindeki o karanlığı ailenin karanlığı olarak algılayabiliyorsunuz. Acı çeken anne baba, kalbinden rahatsız olan tatlı Freya.. Parça soloya, enerjiye ve coşkunluğa kavuştuğunda ise biliyorsunuz ki Freya artık sağlıklıdır. Karanlık örtüsünü yavaş yavaş kaldırmıştır.

Günümüzde TV’lere çıkan saçma sapan popüler kültür müzikleri ve söylemleri umurumda bile değil. Müzik birçok kişi eğlence, zıplamak, dans etmek de olabilir. Umurumda da değil. Bizi biz yapan, insan yapan, karakterli yapan şeyler ortada. Pink Floyd söylemleriyle milyonları nasıl etkilemişse Wolverine’in aynı yolun yolcusu olduğunu söyleyebiliriz. Müziklerine kulak kabartanlar Pink Floydish hislere dalacaklardır. Yeri gelince ‘Pulse’ parçasıyla Depeche Mode’a atıfta bulunacaklardır.

Başka nelerden bahsediyorlar? Dünyayı çok yakından takip ettiklerini ve bunu güçlü bir bilgi altyapısıyla beslediklerini söyleyebiliriz. Devamını onlar getirsinler:

Giriş şarkısı Downfall üzerine: “Bugün dünyada hepimizi kuşatan ve bize ilhamlar veren birçok olay yaşanıyor. Küresel ısınma, Ortadoğu sorunu, kapitalizm, yoğun nüfus, petrol endüstrisi ve diğer sorunlar.. Ayrıca diğer taraftan çok kişisel taraflarımızdan gelen ilhamlara sahibiz. Grup ve bireysel olarak hayatlarımızı yaşarken bir yandan da dünyanın tamamı bir yerlere doğru gidiyor ve bunun sıkıntısını da hissediyoruz. Kısacası, ‘Downfall’ dünyanın sonuna dair bir uvertür çeşididir.”

İkinci şarkı Into the Great Nothing üzerine Marcus’un (davul) söyledikleri: “Bu şarkıyı yazarken niyetim; Amerikalı idoller, Britneyler ve büyük patronlar gibi radyo ve medya tarafından manipüle edilen günümüz müzik endüstrisi üzerineydi. Stephan ile konuşurken gördüğümüz bir şey vardı ki, o da batı dünyasında hemen hemen her şeyin tüketim makinesi halini alması, böyle bir dünyanın yaratılmasıydı. Burada insanların nelerden hoşlanıp hoşlanmadıkları dikkate bile alınmıyor.”



Albümün girişi Downfall (çöküş) iken bitişi ise Beginning (başlangıç)’dir. Albüm konsept bir albümdür. Konular birbirini takip eder ve şarkılar birbirine bağlanır. Bütünsel bir hikâye örgüsü anlatılır. Albümün sonunda kötü bir son vardır, dünya yıkılmıştır. Dünya yıkıldıktan sonra tertemiz bir başlangıç yapabilirsiniz. Bahsi geçen dünya ise sadece yaşadığımız dünya değildir. Ya kendi iç dünyamız ya da toprak, kum, kaya, sudan oluşan yaşadığımız dünyadır. Hangi dünyayı seçeceğimiz bizim seçimimize bırakılmıştır. Artık yeni bir boyut vardır. Yeni bir boyut içinde yeni bir umut söz konusudur. Her şeyin özünde insanoğlunun doğası ile birlikte doğanın özü yatar.

9 Haziran 2011 Perşembe

If Religion Were to be a Fragile Form of Art, then Wolverine Would Be Its Messenger



Imagine a fictional world of dreams. A world that has been created solely by you. A place where you can picture both your happy and bleak moments with just a touch of the brush. It might be a world of dreams but nonetheless, it might be a world of dreams. Yet, it is made up of your realities, sad or impressive memories, your delicate moments. It is embodied from your expactations and yearnings. This fictional world is not for the ones that cannot appreciate real art or lack the capacity to visualize things in a wide perspective. If you do not embark on a journey or take a step into the world of dreams as soon as touches your ears melodies reverberating from that screen of mysteries. The fragile and delicate form of arts is not for you. They provides a melody consists of beats which offers imaginable motifs for melancholic souls seeking intensity, euphoria impactful ambiance and fragile art.

Naturally, this world of dreams has not just taken shape in my mind. The stroke of the brush is triggered as soon as the impact of the notes taking root from and adorned with brightness by the spiritual world are heard by us. This is a landscape that includes not only our deepest enjoyments and fragility but also depict the mysterious power that eventually leads us to the realities which make us happy. And as such I perceive a world of dreams that is untouched. Each note and sound that reaches our ears has extreme importance for me. You will not be able to identify a single false note among thousands. Each note mesmerizes you. You would find yourselves questioning how such art could be created. The artwork reflects an authentic perfection and mystery. Each one the notes has already started to create “terra incognita”. The sacred and mysterious land..

We place this art piece that has been identified with our personality for years, giving us energy, shaping our spirit, expressing all our habits, love, imagination and love of arts in a house of glass. This most eye-catching and magnificent part of the view to our world of dreams takes up the most coveted place in the glasshouse. Once we start listening and observing it, we would be lost in it. We cannot refreain from glancing at it or bear to part with it. This magnificent view stares at us from our house of glass; the perfection of this view and art form as well as its fragility and delicateness consumes us. We would already be lost in a deep haze of joy. Our bones start to shatter, and our knees buckle. We let go of our spirit free into the deep blue of this world of dreams. Here the pleasures reach their peak leaving goose bumps..

When this is the case nothing would be able to stop you from sampling this taste, this musical flavor. The harmony created by melodies continues to light up your house of glass. It sparkles in a tremulous way..

They name it “COMMUNICATION LOST”

Such an excellent piece of art that has taken well part of 5 years to create and been awaited with eagerness for the last few years, would not fall short of meeting all your expectations. Even when I listened to it for the first time it had this affect on me. I cannot believe my ears and fall into the depths of this spirit that has been let loose on my feelings. It is a rare occurrence that notes would take you to the most cherished and mysterious instants of life, the first time you hear them. Such power! Is it possible? You will not be able to find even a single gap, falut or nonsense. There would not be a single common or meaningless piece in it. You would understand, understand why 3-4 years were spent working on an album and why such an incredible, powerful, spiritual art work that wraps around our souls has been created..

Wolverine is a great beauty with the sole purpose of creating art that originates from Sweden, a place giving life to real art. Very few people have heard about it. It is the nature of things isn’t it? The tiny pieces of truth always remain unceovered. They are not a product of popular modds, temporary fads and envies we harbor. They are there to perform real music. So it seems, the product of 3-4 years of work is to enwrap us in inspiration, to relay us messages from depths of life, so souuth our souls. Talent must be something like this.

Atmosphere? The most effective indeed..

Acoustics? All around you..

Vocals? The kind that sends you the world of fairies with is clarity..

Cello, violin, keyboard, piano and other exotic instruments to bewitch you..

In comparision to this progressive masterpiece of art that is full of distinguished melodies, for a moment, even Pink Floyd, which has a deep place in my heart, seemed weak and hazy.

If the existence of melodies is real and you think there is a musical masterpiece that would shoot you through your heart then the “Communication Lost” creation of Wolverine has already pulled the trigger. It has long sent your old favorites into oblivion. What is left to you would be to say your thanks..

2 Haziran 2011 Perşembe

Kırılgan Bir Sanat Din Olsaydı, Wolverine Göndericisi Olurdu


Kurgusal bir hayal ülkesi düşünün. Tamamen sizin yarattığınız bir ülke. Tek fırça darbesiyle mutlu ve karamsar anlarınızı resmettiğiniz. Hayal ülkesidir, kurgusaldır ama aynı zamanda tamamen gerçeklerden, üzüntülerden, yaşadığınız en kırılgan, mutlu, etkileyici anlarınızdan, beklentileriniz ve özlemlerinizden vücuda gelmiştir. Bu kurgu, gerçek sanatın farkına varamayacak ve geniş perspektifteki doluluğa kapasitesiz olan kişilere göre değildir. Sırlar perdesinden akseden melodiler kulak zarına değer değmez yolculuğa çıkmıyorsanız, hayaller ülkesini adımlayamıyorsanız, kırılgan ve zarafet dolu sanat size göre değildir. Hüzne, derinliğe, büyük mutluluğa, kırılgan bir sanata ve güçlü bir atmosfere eğilimli varlıklara bir nebze hayal edilebilir anlamlar sunabilir notalardan oluşan şaheser.

Aklımda yaratılmak üzere meydana gelen hayaller ülkesi durup dururken resmedilmeye başlamamıştır elbette. Derin bir ruh halinden vuku bulan ve oradan ışıltılarını saçan notaların kulağa değer değmez ellere tepkisini vermesi sonucunda fırça darbesini yaratmaktadır. Bu manzara tüm müthiş hazların, kırılganlıkların ve nihayetinde bizi mutlu kılan güçlü gerçeklere ulaştıran gizemli bir gücün manzarası olduğundan, el değmemiş bakir bir hayaller ülkesi olarak algılıyorum. Kulağa salınan her nota, her ses muazzam değerli bir hal almıştır benim için. Binlerce nota içerisinde tek bir kırık nota bulamazsınız. Her notadan gözleriniz fal taşı gibi açılır. Böyle bir sanatın nasıl yaratıldığı üzerine sorgulamalar yaparken bulursunuz kendinizi. Bu eser kendine özgü bir mükemmeliyeti ve gizemi yansıtır. Notaların her birisi ‘terra incognita’yı yaratmaya başlamıştır bile. Kutsal ve gizemli toprakları..



Yıllar yılı kişiliğimizi belirleyen, ruhumuza enerji veren, bizi şekillendiren tüm alışkanlıklarımızı, sevgimizi, sanatsal yönümüzü ve hayal gücümüzü ifade edecek bu eseri bir fanusun içine yerleştiririz. Hayaller ülkesi manzarasının en parlak ve harikulade kısmını fanusun en kusursuz yerine koyarız. Bir kere dinlemeye ve gözlemlemeye başladık mı oradan ayıramayız ve sürekli gözlerimizin önünde tutarız. İşte bu manzara fanustan sürekli tüter durur; manzaranın ve sanatın mükemmelliğinden, canlılığı ve kırılganlığından cezboluruz. Derin bir haz içinde kaybolmuşuzdur bile. Kemiklerimiz kırılmaya başlar, dizlerimiz bükülür. Bırakırız kendimizi hayaller ülkesinin berrak mavi havasına. Hazlar en üsttedir, doruktadır. Tüyler ise diken diken..

Hal böyle olunca, hiçbir güç, hiçbir şey durduramaz bu lezzeti ve müzikal tadı. Fanus içinde sürekli yanmaktadır melodilerin yarattığı harmoni. Işıldar. Titrekçe..

‘Communication Lost’ koyarlar adını.



5 yıllık çalışmanın bir ürünü olan, tarafımca 3-4 yıl boyunca sabırsızlıkla beklenen böyle muhteşem bir eser tüm beklentilerimi karşılamakla kalmaz. Daha ilk, evet, gerçekten de, daha ilk dinlememde bana bunları hissettirir. Gözlerime inanamam. Kulaklarıma salgılanan ruh karşısında derinliklere düşerim. Hangi notalar eseri daha ilk dinlemede sizi hayatın en gizemli ve lezzetli anlarına götürür ki? Bu nasıl bir güçtür? Tek bir boşluk, kusur, saçmalık bile bulamazsınız. Bir tane dahi sıradan ve boş bir eser bile bulamazsınız. Anlarsınız. Anlarsınız neden 5 yıl boyunca bu albüme çalışıldığını. Ortaya neden böyle güçlü, ruh dolu ve beynimizi sarıp sarmalayan bir sanat eserinin çıktığını..

Tek amaçları sanat yapmak olan, gerçek sanatı icra eden ve İsveç’ten ışıltılarını yollayan büyük bir güzelliktir Wolverine. Çok ama çok az kişi duymuştur adını. Gerçeğe dair kırıntılar gizli saklı değil midir zaten? Popüler duygular ve geçiciliklerin, hazımsızlıkların ürünü değillerdir. Gerçek müziği icra etmek için vardırlar. Beş yıllık çalışmanın ürünü tamamen ilhamlarla kaplanmak ve bize hayatın derinliklerinden mesajları iletmek, ruhumuzu okşamak içinmiş. Yetenek böyle bir şey olsa gerek.

Atmosfer mi? En vurucusundan..

Akustik mi? Sizi tamamen çevreleyen..

Vokaller mi? Berraklığıyla sizi periler ülkesine yollayan…

Çello, keman, klavye, piyano ve diğer egzotik çalgılarla sizi büyüleyen..

Beni derin bir ruha boğmuş olan Pink Floyd bile bir an zayıf ve bulanık anmış gibi göründü gözüme, bu atmosfer dolu melodik progressive eseri karşısında.

Eğer melodi diye bir şey söz konusuysa ve sizi kalbinizin ortasından fişekle delip geçen müzikal bir silah yaşayacaksa, Wolverine – Communication Lost eseri tetiği çekmiştir bile. Çoktan eski müritlerinizi ibadete yollamışsınızdır. Geriye şükretmek kalır..

http://www.wolverine-overdose.com/index/


31 Mayıs 2011 Salı

Aşk, Sevgi, Değişim, Harry Kewell


İnsanoğlu doyumsuzdur. Elinde olanın kıymetini bildiği söylenebilir. Ama büyük zamanlar için bilmediği söylenebilir. Bir ulaşılmazlık çizgisi vardır, aklımızın derinliklerinde ve baktığımız ufuklarda. Ulaşılmazlığın, doyumsuzluğun ve doymayan hazların başımızın üzerinde hale gibi dönüp durması bizi farklı bir canavara dönüştürmez mi? Ne farkımız kalır ki herhangi yırtıcı bir yaratıktan?

Değişim derler adına. Bazılarınca ileri gitmenin koşuludur. Rutin ruh halleri, can sıkıntısı, karanlık bir ormanı andıran düşünceler ve mutsuzluklar neticesinde değişimin peşinden koşarlar. İnsanın var olandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden ötürü kendi kendilerini yenileyemeyenlerin, gelecek zamanlardan büyük bir değişikliğe heves ettiği olur. Toplumların ya da büyük kuruluşların da! En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa bir yenilik getirmesini beklerler. Belki yeni bir ruhtur. Yeni bir başlangıçtır. Büyük bir tatmin aracı olan ve kabarık bir egoya karşılık gelen kendini hazmetme sürecidir belki de bu.

Mutluluğun susturduğu duyarlılık.. Kendisini kıracak bir el de olsa, bir elin dokunuşuyla titreşmeyi arzuladığı.. Adını haykırmayı ve kötü günlerde benliğini unuttuğu.. Geleceğine, umutlarına, önüne ve düşüncelerine bir engel çıkmadan kendisini arzularına, üzüntülerine bırakma hakkını çeşitli zorluklara göğüs gererek elde etmiş bir irade. Bu iradenin dizginleri, acımasızca olsalar da, mecburi ve çıkarların çatıştığı olayların eline vermek zorunda kalınan istisnai anlar..

İnsanlar mutlulukları ve egoları için çok şeyini satabilir. Ruhunu şeytana bile satabilir. Şu hazlar var ya.. Her şeye duyulan aşk ve açlık var ya.. Belki de günümüzde uğruna nice kanlar dökülen cennet ve cehennemin sebebidir. Bir yasak elmanın kırmızılığına kaptırır gider kendini. İncir yaprağının arkasında kalmış kabarıklığını dizginleyemez. Erktir onun için o. Hoşuna gitmeyen ne varsa ve neye hazzı varsa, ona yöneltir ve erliğinden sual sorulmaz.

En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geleceğinden arzu ve haz deposunun dolması uzun zaman alır. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa hâlâ nasıl kullanacağını bilemediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir. Unutulur belki de gün gelince. Ormanlar kapkaradır. Göz gözü görmez. Geleceğini göremezsin. Nelerden mutlu olacağını bilemezsin. Ama başını kaldırırsın. Hâlâ mavi olan gökyüzünü görürsün. Gökyüzü hâlâ mavidir işte. Her şeye rağmen bazı şeylerin kıymetini bilebilmek ve olduğu gibi kabul edebilmek; zifiri gece saatlerinde ya da ruhumuzu kaplayan kör edici karamsar anlarımızda, tam o saatin ve anın incelikli bir ifadesi değil midir? Bu değil midir bizi bir ruha sahip kılan ve yücelten varlık haline getiren.. İnsan olmanın nasıl bir yücelik istediğini kanıtlayan.. Kolay değildir tabii ki..



Gökyüzü hep mavi olmaya devam edecektir. En kötü anlarda bile. Ormanlar kapkara olmuşken, sık ağaçlar yolumuzu keserken, içimiz sıkılmışken, gece hızla indiğinde bile gökyüzüne bakıp avunabilmeyi kaç kişi başarabilir?

Bazen en derin aşklarda ufacık bir işaret, minik bir mimik, hiçbir şey konuşmayıp nihayetinde içten bir dokunuş, büyük anlam ve yoğunluklarla dolu hikâye anlatıcısıdır. Coşkulu bir cana yakınlılıkla ışıl ışıl parıldar. Büyük cümlelere ihtiyaç bile duymaz. Zarafetin getirdiği inceliği, gizli bir anlaşmayı çağrıştıran bir göz kırpışına, imaya, dokundurmaya, yaramaz suç ortaklığının esrarengiz havasına kadar varan bir doluluktur gizli aşk. Sevimli ifadesini sevgi dolu itirazlara, sevgi gösterimine kadar götüren ve her türlü ifadeye açık çehresinde, sevgiyle dolu titreştirecek gözbebeği, gizli bir şuhluk ve baygınlıkla ışıldardı halbuki. Ne kadar da çabuk unutuyorduk sevgiyi ve bağlılığı.

Bir sevenin kişiliğinin en derin, en gizli yanını açığa çıkaran bütün hareket ve davranışlar, bizlerin daha önce söylemiş olduğu sözlerle bağdaşmaz. Bazı şeyleri itiraf dahi edemeyiz. Bazı gerçeklikler asla itirafta bulunamayacak olan sanığın ifadesiyle doğrulanamaz. İmkânsızdır. Kendi hislerimizin tanıklığına başvurabiliriz ancak, bu yaşanan ve buna benzer hatıraların karşısında, hislerimizin bir yanılsamanın elinde oyuncak olup olmadığını düşünürüz. Bizi derin bir şüpheye götüren bunlardır. Götürmelidir de.

Öyle bir an gelir ki, yorgun gözler sadece tek bir varlığa, ışığa, gecelerin karanlıktan damıtarak hazırladığı ışığa ve fazlalık, gereksizlik olarak görülen değere tahammül edebilir. Tüm yorgunluğa, başarısızlığa, yenilgilere rağmen onun ışıltısından rahatsız olmaz. Varlığından ve duruşundan yorgunluğunu yatıştıran teskin edici yumuşak dokunuşlar hissini alır. Kulaklar, hatıraların ateşiyle kavrulan ve sevginin dayanılmaz tutkusuyla tüyleri diken diken eden müzikleriyle coşkun bir mutlulukla dolar. Kendi tutkularımız hakkında ne kadar fikir sahibi olabiliriz ki? Gerçekten farkında olduğumuz tutkular belki de başkalarının tutkularıdır. Ne istediğimiz ve anladığımızın farkında bile değilizdir.



Unutmak bizlere mahsustur. Biz insanoğullarına. Aşkı bulunca insan olduğumuzun farkına varırız. Aşık olmak güzeldir. İşler kötü gittiğinde ise cehennem gibidir. Tek tük birkaç kişiye aşık olmuşumdur. Mutluluğu da tatmışımdır, acıları da.. Zannedersem Harry Kewell da bir çok Galatasaraylı için öyle olmuştur. Bizi sevindirenleri ve sevenleri üzmekle donatılmışız. Bu ister bir oyuncu olsun, ister aşık olduğumuz kadın veya erkek, ister anne veya baba. Her zaman üzeriz. Her zaman severiz. Bir yolun sonuna geliriz. Bize birçok mutluluğu yaşatmış, insanlık ve karakter anlamında hata yapmamış benlikleri elimizin tersiyle itme zamanı gelmiştir. Profesyonellik deriz adına.. İhtiyaçlar.. Değişimler.. Yeni bir gelecek.. Ama biliriz ki içimizden bir parça kopup gitmek üzeredir.

İlk sevgiliyi unutmanın çok güç olduğunu söylerler. Ben hâlâ unutmadım ilk sevdiğimi. Hatırladıkça gülümserim. Ondan ne kadar çok çekindiğimi ve kalbimin kıpır kıpır attığını, nefesimin kesildiğini hissederim. Bazıları için Kewell’ın gidişi bu kadar olmasa da sahip olduğu gökyüzü çatısını karanlığa boğmuştur. Ben nasıl ki ilk sevdiğimi aradan geçen 22 yıl sonrasında dahi unutmamışsam, sizler bir 22 yıl sonra unutacak mısınız Kewell’ınızı?

Bilinmez.. Metin Oktay’ı unutturmadılar.. Onu kaç kişi unutturmayacaktır? İşbu yazı da Harry Kewell yazısı değildir. Aşk, sevgi ve hayata, değişime bakış açımızla ilintilidir. Herhangi bir isim bunun ufak bir parçasıdır. Sayısız parçaya sahip olduğumuz gibi..

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak


Kendini iyice bulduğu anlardan itibaren ayrılmaz parçalarından biri olan “bir şeyler yazmak ve karalamak” gerçekliğine uzak kalmak can sıkıcı bir nokta. Bazen insan spor yaparken kendisini bulur, yenilenir. Bazen alkol alarak, çıldırarak, eğlenerek ve de ibadet ederek. Kendimi bulduğum büyük anlardan biri elbette ki bir şeyler yazıp durmaktı. Elde olmayan sebeplerden dolayı bundan uzak kalınca, ibadetten elini ayağını çekmiş insan gibi hissetmedim dersem yalan olur.

Günlük işlerimizi yaparken, rutinler içinde boğulurken, bir şeyler izlerken ya da dinlerken, insan beyni sürekli çalışıyor. Bir şeyleri değerlendiriyor ve yorumluyor. Bunu yazıya dökmeyenler veyahut yazma gereği duymayanlar için anlık parlamalar tadındadır ani tespitler. Olur ya, aniden bazı fikirler kazınır aklınıza, bazı cümleler yazılır beyninizin içinde. Goethe, Atatürk, Proust vecizleri tadında kiraz gibi kulaklarınıza asılır kalır. Bir an şaşırırsınız. Öyle bir cümle, fikir ve düşüncenin bir anda nasıl aklınızın içinde belirdiğine şaşarsınız. Ama periyodik olarak bir şeyler karalamış, yazmayı hayatının güzel tatlarından biri yapmış yazı aşçıları için hazımsızlık yapar bu duygu. Buna dair bir şeyler karalamadıkları için huzursuz olurlar. Tıpkı son birkaç aydır periyodik yazılardan uzak kaldığımdan, bunun gibi ani fikir parlamalarını paylaşmadığımda kendimi rahatsız hissetmem gibi. Birkaç ay önce minik bir düşünce parlamasından, anlık bir gözlemimden, doğaya ufak bir bakışımdan ya da müzik dinlerken on saniyelik bir ritmin bana yansıttığı büyük lezzetleri büyük sayfalara yansıtıyordum. Artık bunu yapamıyorum zannedersem. Ve bu beni iyi hissettirmiyor. Ama elim de gitmiyor.



Hayatın kendi içinde dönemsellikleri söz konusudur. Birçok insan için böyle dönemler muhakkak vardır. Son yıllarda dönemsellikler denen kavram hayatımda her daim olmuştur. Yıllar boyu rutine bağladığımız değişmez gerçekler vardır. Bir de belli bir dönem periyodunda bir şeyler yaptığımız ve o anlarda mutlu olduğumuz geçicilikler. Bir şeyler izlemek, müzik dinlemek, çalışmak ve kitap okumak asla bozulmayan rutinler. Geri kalan bazı zevkler dönemselliklere takılıp kalmış. Belli bir dönem her Cumartesi günü Nedjima Bar’a gidip Guru adı verilen müzik grubunu büyük bir zevkle izlemek. Yine her Cumartesi On A On Kafe’ye gidip Engin Abi ile enfes muhabbetlere dalıp gülme krizlerine girmek. Her akşam bir tane nar yemek. Ki o zaman enfes bir cilde sahip olduğumu ve nur gibi parladığımı söylemeliyim! Konserleri büyük bir hevesle takip etmek. Bir dönem Atheist grubuna yazılmak, bir dönem Nevermore’a, bir dönem Neuraxis’e bir dönem de Cephalic Carnage’e. Aslında onları dinlemeyi hep sevmişsindir ama tamamen onlarla kapsandığın bir dönemdir bu anlar. İnanılmaz mutluluk verir. Nevermore son albümünü çıkarıp kulak kabarttığımda inanılmaz mutlu bir ruh halindeydim ve bu ruh hali burada bana bir sürü yazı yazdırmıştı Nevermore gerçekliğine dair.

Bu ve bunun gibi dönemsellikler insan ruhu için büyük ihtiyaçlardır. Sizi daha mutlu kılar. Yaşamınızı daha yaşanır ve elle tutulur hale getirir. Yaptığınız birçok şeyden zevk almanızı sağlar. Böyle bir dönemsellikten uzak kaldığınızda ve bazı rutinlerden uzak kaldığınızda (yazı yazmak gibi) hayat gerçekten sıradanlaşıyor. Bazı şeyler içten içe kemiriyor sizi. İçinizde fırtınalar kopuyor aslında. Aklınızın içinde sürekli paragraflar dolusu yazılar yazıyorsunuz. Ama gerçekliğe dönüşmüyor bu anlık parlamalar, veciz tadındaki tespitler. Yazılmıyor. İsteksizlik, zamansızlık ve keyfe düşkünlükten dolayı yazılmıyor.

Müziğe duyulan aşk tarifi zor bir duygular silsilesi. Onsuz yaşam nasıl olurdu düşünmek bile istemem. Hayatın en rutin faaliyeti olan işyerinde çalışma fiilinin ardından eve dönerken kulaklarınıza akan o melodiler bütünü öyle farklı hissettiriyor ki! Bu dünyada değilsinizdir işte o an. Tüm yorgunluğunuz paçalarınızdan akıp gitmiş ve yerine bembeyazlıklarla kaplanmış duygular eklenmiştir. Eski insan gidiyor, yeni bir insan geliyor. Dünya ve yaşam size daha güzel gözüküyor. Daha yaşanılır. Daha içten. Daha elle tutulur. Daha güçlü ve enerjiktir.


Bu travma, geçmişten gelen ağır bir şok
Dünyasının değiştiği o an
Açıklanamaz bir tarih
En kötüsü bir birey lanetlenmiş..

Bu, güvenin yok olması, güvenirliliğin mahvedilmesidir
Gerçekliğin kayıp olduğu bir noktada batışın yükselişi
Endişeyle yok edilmiş
Tamamen ezilmiştir.. Suçlulukla..

Bu fikirler öldürücü ilüzyonlarla doldurulmuş bir esirdir
Depresyon yavaşça vicdanı öldürür
Görüntülerle kuşatılmış, seslere maruz kalmış
Yanlış anlaşılmıştır ve kaçmak mümkün değildir
Görüşlere işkence edilmiş, ümitsizliğin gerçekliğine doğru yutulmuş

Ruhun başarısızlığı, ruhsallığın çarpıklığı


Hislerden, insan ruhunun derinliklerinden, çarpıklıklarından, medeniyetten ve tüm dünya ileriye doğru giderken ruhun buna paralel gelişiminden bahsetmeyi ana konu edinmiş olan Kanadalı teknik Death Metal grubu Neuraxis’in bu yıl piyasaya sürdüğü Asylon isimli albümünden olan Trauma (Travma) isimli eseri böyle söylüyor bizlere. Ve ben bu acımasız, ama acımasız olduğu kadar inanılmaz teknik ve sürükleyici olan böyle bir albüm karşısında dizlerimin üzerine çökmüşken buluyorum kendimi. Ruhumu dolduran, bana güç kazandıran, müzikal gelişimiyle beni farklı dünyalara götüren ve hayatın anlamına dair düşündürten bu güç karşısında.. Bu aralar beni en çok mutlu kılan güzelliklerden biriler kendileri. Aynı hisleri 2005 tarihli Trilateral Progression isimli albümlerinde de hissetmiştim. Bu süreç uzun süre rehin almıştı ruhumu.



House MD’nin yedinci sezonu geçtiğimiz günlerde sonlanmıştı. Kalitesinden her zaman olduğu gibi asla taviz vermemiş ender dizilerden biri. Bu sezonu izlerken müthiş duygularla dolduğumu ve hayata dair müthiş analizlerin ruhuma derin çentikler attığını söylemeliyim. Acı hayatımızın parçasıdır. İnsanlığımızın en büyük kanıtıdır. Acının olduğu yerde hayatın gerçeklikleriyle kutsanmış olduğumuzu söylemeliyiz. Birçok insan yalnız olmaktan hoşlanmayabilir, korkabilir. Yalnızlık birçok insanın en büyük korkusudur. Yalnızlık korkusu depresyon başlangıcı ve mutsuzluğun garip bir tezahürüdür. Ama ne kadar yalnız olmaktan korkarsak korkalım, bazen hayata dâhil olan insanlar bize zarardan başka bir şey vermez. Mutluluk kaynağı olması gereken şey, bazen depresiflik ve mutsuzluk kaynağıdır. Hugh Laurie’nin bizlere aktardığı Dr. Gregor House karakteri belki günümüz dünyasında asla karşılaşamayacağımız hastalıklı bir ruh halidir ama her haline rağmen House’a bayıldığımı söylemeliyim. Bir eve araba ile dalıp saç fırçasını teslim etmek ve sonra mutlu bir şekilde güneşli sahili adımlamak farklı bir aydınlanma olsa gerek. Çok az kişi o manyakça harekete ‘olur’ vermiştir ama Gregor’un ruhu doğrultusunda her şey beklenir. Yıkımın getirdiği bir aydınlanma mı, yoksa karanlık dehlizler mi? Devamında göreceğiz elbette. Ama yeni sezonda maalesef Dr. Lisa Cuddy karakterini oynayan Lisa Edelstein artık olmayacak.



Güney Kore dizilerine yazılışım son gaz devam ediyor tabii. Dünyamı dümdüz eden bir dizi önerisinde bulunmalıyım. Dünyanız mutlulukla dolacak, çok eğlenecek, gülecek ve saflığın, masumiyetin dokumalarıyla evrileceksiniz. My Girlfriend is a Fox with Nine Tails (My Girlfriend is a Gumiho) isimli dizi çok ama çok başka bir şey. Sizi kesinlikle sihirli bir dünyaya götürecek. Beni en çok çarpan diziler arasında yerini almayı başarmış bu dizinin konusunu, arayan bulacaktır elbette.

29 Nisan 2011 Cuma

İntikamın Şarkısı ve Sanatı


Öyle eserler vardır ki, dinlediğimiz zaman çeşitli duygu denizleri içinde yüzeriz. Bazen müziğin gücünü dibimize kadar hissederken, bazen de melankolik, karamsar, epik, fantastik ve coşkulu duyguların darbeleri bizi şaşkına çevirir. Bazen hayal gücü kullanılırken bazen de gerçeğin ta kendisi bize akseder.

Belki onlar bir iki parçasıyla göze batarlar, bazı kesimlerin gözünde. ‘Melancholy’, ‘Watching Over Me’, ‘I Died For You’.. Burada her şey göründüğü gibi midir? Bu üç eser de belki aşk parçaları olarak anlamlandırılabilir. Ama gerçek bu değildir. ‘Melancholy’ eserinde bir savaş sonrası, insanların durumundan bahsedilir ve onlara seslenilir. ‘Watching Over Me’ eserinde de trajik bir şekilde ölmüş bir arkadaşın ruhundan bahsedilir.

Bu sanatın tarihsel başlangıcına baktığınız zaman, grubun lideri Jon Schaffer’ın azminin neye dayandığına baktığınız zaman, grubun hakkını teslim ediyorsunuz. Bu sanatın hayata geçirilmesi ve büyük bir azim ortaya koyulması Jon Schaffer’ın en iyi dostunun ölmesiyle harekete geçmiştir. Onun anısını yaşatmak ve canlı tutmak üzere bu sanat doğmuştur.


“Yıllar önce bir arkadaşım vardı. Korkunç bir gece öldü. Hayatımın en acı zamanlarıydı. Haftalarca ağladım. Öfke ve gözyaşlarıyla. Yıllar boyunca onun ruhunu hissettim. Lanetler savurdum. O beni gözetliyor. Zor zamanlar boyunca bana yol göstermişti. Yine hissediyorum. Bu beni boğuyor. Onun ruhu rüzgâr gibi, melek beni koruyor. Oh, biliyorum, o beni gözetliyor. Bütün en iyi dostlar gibi rüyalarımızı paylaşmıştık. On yıl öncesinde kan kardeşiydik. İsyankârca yaşadık, o bedelini ödedi. Ama niçin? Niçin o öldü? O gün beni hala acıtıyor. Yoksa bu yolda bencil mi düşünüyorum? Onun şimdi bir melek olduğunu biliyorum. Gelecekte yine beraber olacağız…”


Bir adam kendisine tuzak kurulması nedeniyle, bir patlama sonucu yanarak ölür ve cehenneme düşer. Şeytanın karşısına çıkar. Şeytan ona özel güçler vereceğini, ömrünün bir son bulmayacağını söyler ve dünyayı ele geçirmek için kuracağı karanlık ordunun başına geçmesini ister. Bu Spawn’dan başkası değildir. Spawn da bir şartla kabul eder. Kendisini dünyaya geri göndermesini ve intikam alacağını söyler. Şeytan da kabul eder ve Spawn dünyaya geri gönderilir.

Bu kez bir fark vardı: Artık o, özel güçlere sahip, görüntüsü değişmiş, insan üstü bir varlıktı. Dünyaya dönen Spawn, kendisine tuzağı kurup ölmesine neden olan kişinin en iyi arkadaşı olduğunu ve karısı ile de evlendiğini görür. Sonrasında intikamını alır, şeytana da baş kaldırır. Ve de onun dünyadaki ordusunun başına geçmeyi de kabul etmez.

Iced Earth adı verilen sanatın “The Dark Saga” albümünde bahsettiği karanlık efsane budur ve albüme, bu efsane hakimdir. Albüm tamamında bu efsaneye şahit olabilirsiniz. ‘Vengeance Is Mine’ Spawn’un intikam isteğidir. ‘I Died For You’ Spawn’un karısına duyduğu aşktır. ‘Hunter’ Spawn’un kendisidir. ‘Violate’ Spawn’un haksızlıklara baş kaldırmasıdır. ‘Depths Of Hell’ Spawn’ın tekrar cehenneme çağrılıp, şeytana karşı çıkması, ona rest çekmesidir. Nihayetindeki ‘A Question Of Heaven’ da Spawn’un yaşadıklarını sorgulaması ve adaletsizliği hazmedememesidir.

Spawn adı verilen bir çizgi roman kahramanı, güzide bir sanatla muhteşem bir hal alabiliyor değil mi?

27 Nisan 2011 Çarşamba

Kışın Donmayan Tazawako Gölü ve Ejderhaya Dönüşen Aşıklar


Japonya’da Honshu’ya bağlı Akita vilayetinde Tazawako isimli kasabanın güzelliği dillere destandır. Muhteşem bir göle sahip olmasının yanında kışın bir cennete dönüştüğü söylenir. Kışın her yer karlarla kaplıyken açık havada sıcak kaplıcaya girmenin ayrıcalığını yaşayabileceğiniz söylenebilir. Tazawako Gölü’nün ise kışın hiç donmadığı söylenir. Gölün kıyısında yer alan altın renkli kadın heykeli ise ayrı bir hikâyenin öznesidir. Buna dair bir efsane vardır.


Bu heykelin, acıklı bir hikâyesi olduğunu söylerler. Burada yaşayan, Tazuko adında güzel bir kadın varmış. Gizemli bir sıvı içmiş ve bir büyüye tutulmuş. Bu gölü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Sevgilisi Taru da, tıpkı Tazuko gibi Tahoda Gölü’nü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Bu ayrı düşmüş sevgililer, kış geldiğinde bu gölde buluşur, birbirlerine aşklarını sunarlarmış. Onların, bu ölümsüz aşkı ve aşklarının sıcaklığı sayesinde hava ne kadar soğuk olursa olsun, bu göl asla donmazmış.


Yani o ikisi sadece birbirlerini sevmek istemişler. Ama aslında ayrı yerlerde yaşayan canavarlara dönüşmüşler.

Yaşanan bu zor hayat, iş koşulları ve yaşam şartları derken bir gün canavara dönüşmeyecek miyiz?



21 Nisan 2011 Perşembe

Samuray'ın Gölge İle Oyunu


Tokyo'da Galaxy Theater'da sergilenen "Sword Dance and Shadowgraph" isimli bir gösteri. Taichi Saotome'nin gölgeyle olan savaşı muhteşem bir performansla dikkatleri çekiyor. Hastası oldum!

15 Mart 2011 Salı

Japonya Depremi ve Nehirden Gelen Kızıl Ejderha


11 Mart tarihinde Japonya’da meydana gelen deprem üzerine konuşmak kolay olmasa gerek. Dünyanın herhangi bir yerinde o şiddette bir depremle karşı karşıya kalınsaydı kaç yapı dayanırdıyı geçtim, ardı ardına patlayan 6 ve üzeri şiddetteki artçı depremlerde bile ne hale gelinirdi düşünmek bile istemezdim. Japonya’yı bitiren depremin kendisi değil, insanoğlunun Hollywood senaryolarında bile göremeyeceği ve izlediğimizde bizi şok eden dev tsunamiydi. O görüntülere şahitlik etmek, yetmiş bin nüfuslu bir kasabanın yutuluşuna canlı gözlerle tanıklık etmek ve çaresiz bir şekilde izleyerek elimizden hiçbir şeyin gelmemesi, insanoğlunun doğa karşısında ne kadar güçsüz olduğunu bir kez daha kanıtlamıştı. O görüntüler aklıma geldikçe hala tüylerim ürperiyor. Japon insanlarının dünya üzerindeki en büyük felaketlerden biri yaşanmasına rağmen inanılmaz sakin kalması ve hiç panik yapmaması yüzyıllar boyu alışkın oldukları hayat şartlarının DNA’larına yazılmasıyla ilintili. Dünyanın en dehşetli anları yaşandı. Hala da yaşanmakta. Ve bu anlar yaşanırken Japon halkı marketlerde sırasını hiç bozmuyor, hala kurallara büyük bir sükunetle uyuyor, hala okuluna gidiyor, bisikleti elinde araç yolunda değil hala kaldırımda yürüyor. Bakanları, idarecileri ve yetkilileri başları önde ve utanarak düzenli olarak elektrik kesintileri olacağını söylüyorlar. Gayet doğal ve elden bir şey gelmeyecek bir durumda bile başlarını eğiyorlar oranın yöneticileri. Buranın yöneticileri gibi ekranda radyasyonlu çayları içerek Karadeniz’deki gibi binlerce kansere ve ölüme neden olmuyorlar. Ellerinden hiçbir şey gelmeyecek konularda bile eğiliyorlar halkın önünde..

Japonya yüzyıllar boyu depremlerle yaşadı. Dünyanın en tehlikeli ve hareketli iki tektonik plakanın sürekli birbirine baskı yaptığı bir noktaya tek tek elle konulmuş gibi duran bir ada parçası. Aslında söz konusu iki tektonik plakanın birbirine baskıları olmasaydı Japon adaları da olmayacaktı. Bazen adanın bazı yerlerini ortadan kaldıran, yıkan, sele maruz bırakan tektonik plakalar, aslında Japonya’yı meydana getiren bir hareketlilikti aynı zamanda. Japonya geçmiş çağlarda her daim iç savaşlar yaşamıştır. Yüzlerce klan birbiriyle savaşmıştır. Ama bu savaşlarda ölüm sayısı görece olarak hep az kalmıştır. Asıl büyük yıkımlar ve ölümler hep depremler, veba ve açlıklarla gelmiş. Bir milletin ruhunu ve karakterini çizmiş tüm bu büyük belalar. Akabinde, devasa depremlere bile dayanan bir karakteri ortaya çıkarmışlar. Japonya önceden neydi, şimdi ne olduya en ürkütücü yanıtı şu aşağıdaki iki bağlantı öyle inanılmaz bir yanıt veriyor ki, insanoğlu korkması gerektiğini anlıyor.

http://www.abc.net.au/news/events/japan-quake-2011/beforeafter.htm
http://www.nytimes.com/interactive/2011/03/13/world/asia/satellite-photos-japan-before-and-after-tsunami.html

Ama o dev sular yok mu? Hani, şu önüne ne çıkarsa çıksın alıp götüreceği ve önünde kimsenin, hiçbir şeyin, devasa gemilerin bile duramayacağı dev dalgalar.. Japonya için söylenecek bir şey varsa o da fırtınaların, sellerin ve depremlerin bu ülkenin kaderini çizen en büyük kader atayıcı olmalarıdır. 1274 ve 1281 yılında Moğollar tarafından deniz yoluyla işgal edilen Japonya, büyük tayfunlar sayesinde bir işgalden kurtulmuştu. Kubilay Han yönetimindeki Moğol ordusu müthiş bir rüzgarla ivmelenen dev dalgalar yüzünden geri çekilmek zorunda kalmıştı. Eğer o dev dalgalar olmasaydı şu anki Japonya’dan bahsedemeyebilirdik. O zamanın samurayları bu dev rüzgar ve dalgalara bir isim vermişti hemen: Kamikaze! Yani İlahi rüzgar ya da nefes.. Tanrısal bir fırtına.. Aynı dalgalar Japonya’nın bir kısmını mahvetmiş durumda. Haritadaki yerini bile değiştirmiş durumda. Çin’e 2,4 metre daha yaklaştırmış durumda. Yetmemiş, dünyanın eksenini 10-15 santimetre kadar kaydırmış. 730 yıl önce Japonya’yı kurtaran, esir olmasını engelleyen dev dalgalar, ironik bir atıfla yıkımı getiriyor.


Bu depremle insanların milliyet gözetmeksizin özlerinde ne kadar aynı olduklarını da gördük. Bir çok insanın tüyleri diken diken oldu, ürperdi, gözleri doldu, dualarını sakınmadı Japon insanlarından. Ama bazı insan müsveddeleri vardı ki kendi içimizde barındırdığımız örümcek kafalılardan hiç farklı olmadıklarını göstermişlerdi. Bu depreme ve dev tsunamiye İkinci Dünya Savaşı’ndaki Pearl Harbor’un intikamı gözüyle bakan orospu çocuğu Amerikan evlatlarından dem vurabiliriz. Burada oldukça insani bir durum söz konusuyken ve tüm dünyayı ilgilendiren, korku veren bir afet varken, ölü bedenler ve soğuk havada titreyen bebekler, çocuklar söz konusuyken “işte tanrı Pearl Harbor’da yaptıklarınızın acısını sizlere böyle ödetir” diyen orospu çocukları vardı.

http://m.friendfeed-media.com/f4c36a5050fe097df774024803158fc79e79f4b1

Şerefsiz ve onursuz her yerde şerefsiz ve onursuzdur. Zararlı ve faşist milliyetçi her yerde kötüdür. Hitler ruhludur. Bu şerefsiz ve onursuzluk İngiltere’de de görülmüştür. O kel kafasıyla ve faşist görünümüyle Japonlar’ı numara yapmakla suçlayan ve aslında hiçbir şey olmadığını, her şeyin yolunda olduğunu, bunu söylerken de “anaları becerilmiş Japonlar” diye giriş yapan şeyin oğlu Estebanlar da var bu yerkürede. İşte o orospu çocuğuna da bir göz atabilirsiniz:

http://i.imgur.com/Sq3e3.png

Dünyanın her yerinde var “7,4 yetmedi mi?” diyen zihniyetler. Depremin nedenini çıkarılmaya zorlanan baş örtülerine, saçma sapan hurafelere, her insanın zaten ruhunda olan ve her daim olacak günahlara dayandıran ‘7,4 yetmedi mi’ciler her daim olacak. Daha süt emen bebelerin, daha yeni yürümeye başlamış çocukların depremde ölümünü neye dayandıracaklardır, ilgili günahsızlığı hangi inanca sığdıracaklarını çok merak ediyorum.

Her toplumda günahkarlar olacaktır. Her toplumda iyiler ve kötüler olacaktır. Bir toplumun içinde inanılmaz gaddar insanlar da çıkacaktır. Bunların sayısı eğer 100 ise, geri kalan milyonlarca insanın günahı nedir diye sorgulayacaklar mıdır? Aynı düşünce piçleri Hiroşima ve Nagazaki’deki yüz binlerce ölümü nasıl haklı çıkaracaklardır? Tüm bu ağır afetler inanışa göre kıyamet alameti olarak değerlendiriliyor. Bu kadar faşist ve merhametten uzak düşünceler varken kıyameti beklemeye gerek yok. Merhametsiz şerefsizlerin dünyasında yaşamak zaten cehennemden farksız.


Bu deprem, bu dev tsunami anlarını izlerken aklıma direkt Nevermore geldi. Şu meşhur “The River Dragon Has Come” şaheseri geldi. Bu öyle bir parçadır ki, sözleri insanoğlunun tüylerini diken diken eder. 1975 yılında bir selin Çin’deki Yangtze Nehri’nin üzerindeki bir barajı yıkıp on dakikada 85.000 kişiyi yok etmesi sonucunda bir din adamının çıkıp “Nehir Ejderhası geldi!” demesi üzerine kurulu olan parça, her daim güncelliğini koruyacaktır. 1999 depreminde Körfez suya bulandığında, 2009’da İstanbul sele teslim olduğunda, Japonya dev tsunamiye kurban olduğunda. 2009 yılında, yerkürede İstanbul denen bir yerde, olan bir sel sonucunda Başbakan’ın “yağmur geldi mi durduramazsınız” çıkışı Çin’deki din adamının “Nehir Ejderhası geldi!” demesine hiç ama hiç benzememektedir. Bu parça yoğun bir öfkeyi öyle derin bir hüzünle kaplamıştır ki, selde hayatını veren 85.000 kişinin çığlığını kalplerinizde hissedebilirsiniz. İnsanoğlu o kadar ufak ki, dev dalgalar karşısında elimizden hiçbir şey gelmez. Kızıl nehir ejderhası gelir ve ruhlarımızı alır. Ne kadar zayıf ve güçsüz olduğumuzu, dünyanın asıl sahibinin kim olduğunu ağzından fırlatıverdiği ateş topuyla bizlere yansıtır. Doğa ile baş etmek çok ama çok güç. Bu şarkı da faşistçe zihinlere bir göndermedir aslında..

Bugün tehlike selle birlikte geldi
Mimarlar ve aptalların fakir insanların kanını dökerek
Çektirdikleri seti umursamadı bile
Nehir ejderhası akıntılarda yüzerken
Onlar başka bir set çektiler

Nehir ejderhası geldi
Ruhlar temizlendi
Yerküre konuştu
Ve onları mezarlarına koydu

Üçlü (teslis inancına gönderme) bizi selden koruyacak
Ama boğularak sürüklendik

2 Mart 2011 Çarşamba

Futbol: Bir Aşk, Ölüm ve Çocukluk Hikayesi



Not: Geçtiğimiz günlerde Sportif Cümleler blogunda yazı yazmaya başlamıştım. Fırsat buldukça oraya da bir şeyler karalamaya çalışacağım. Bu yazı da oraya yazdığım bir çalışmadan alıntıdır.


Son zamanlarda vakit sıkıntısı nedeniyle kendi blogumda bile doğru düzgün yazamasam da sevgili kardeşim Burak’ın isteğine nihayetinde kayıtsız kalmamak boynumuzun borcu olmuştu. Yerkürede beni en çok seven insanlardan biridir Burak. Onun için abartılı şeyler yapmadığım halde bu büyük sevgisi neden kaynaklıdır, tam olarak bilemem.

Aslında futbola dair yazılabilecek birçok mecra var. Hele eğer yaşınız Cahit Sıtkı Tarancı’nın deyimiyle ömrün yarısına dayanmışsa, sürdürdüğünüz yaşam örgüsünün sizlere anlattıracağı çok şey vardır. Bazen çok gezen bilir, bazen de çok yaşayan.. Vakitsizlik nedeniyle futbol konusunda uzun uzadıya, farklı kuyulardan girip farklı kaynaklara çıkmayı pek düşünmedim.

Futbol bu. İçine hayatın kendisini, mutluluğu, acılarınızı, hayatınızın anlamını bile boca edebilirsiniz. Bazen ruhunuzun sesidir. Bazen de en büyük eğlenceniz ve mutluluk kaynağınız. Sizlere yaşattığı büyük mutlulukların yanında büyük acılar yaşatmasını da bilir. Bazen buz kesilirsiniz. Bazen sıcaklarsınız. Ateş basar yüzünüzü. Sinirden tırnaklarınızı yersiniz. Ya da elleriniz titrer. Öfkelenirsiniz. Bazen de gönül bağıyla bağlı olduğunuz takım, önemsiz bir takıma gol atsa da büyük bir hırsla yumruklarınızı sıkarsınız. Eğer daha büyük başarılara yelken açmışsanız, bu yolculuk esnasında yapılan her güzel manevra, sonuca her güzel ulaşmalar sizi çılgına çevirebilir.

İnsanoğluna bunca duyguyu kaç şey yaşatabilir? Belki sevgiliniz değil mi? O yüzden futbol fena halde hayata benzer demenin ötesine geçeriz. Futbol bazen fena halde aşka benzer. Karasevdadır bu. Anlamlandırma gereği bile duyulmaz. Futbolda çoğu zaman sevdiğiniz kadını görebilirsiniz. Sizi öfkeye boğabilir, aşka doyurabilir, mutlu edebilir ve sinirlendirebilir. Ama zannedersem futbol daha öte bir duygu. Sonsuza kadar yaşayacak aşk öyküleri ve aynı yastıkta kocayış kısmını halı altına süpürürsek, bir kadını, sevdiğiniz bir erkeği bırakabilirsiniz ama kendi tuttuğunuz takımı kolay kolay bırakamazsınız. Sevdiğiniz birini bırakmanız belki tepki alabilir ama tuttuğunuz bir takımı bırakmanız daha fazla yadırganacaktır. Çok ironik değil mi?


Spora dair turnuvalar insan hayatı için büyük bir zevktir mutlaka. Sıradan bir müsabaka ile uluslar arası bir müsabaka arasında inanılmaz fark vardır. Aldığınız zevk katmerlenir. Özellikle çocukluk zamanlarımda turnuvalardan büyük zevk alırdım. Avrupa Şampiyonası’ndan.. Dünya Kupası’ndan.. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, UEFA Kupası ve Kupa Galipleri Kupası’ndan.. Tenisten atletizme, basketboldan voleybola, hentboldan masa tenisine kadar hiçbir programı kaçırmazdım. Sonuçta TRT dönemine mahkum bir çocuğun farklı bir alternatif yolundan gidebilmesi pek mümkün değildi. TRT ne sunmuşsa ona mahkum kalırdık. Ama inanılmaz zevk alırdım. Özel kanallar çoğaldıkça, alternatifler bir nevi sonsuzluğa yaklaştıkça ve eğer iş hayatınız spora odaklı olmayıp yoğun bir iş hayatı olmuşsa, çocukluğunuzda tattığınız o zevkler farklılaşacaktır. Daha çocukken herhangi bir taraf gözetmeyip her şeyi, her takımı ve sporcuyu büyük bir zevkle izlerken, aradan yıllar geçince elinizde kalan vakitsizlik ve alternatif çokluğu sizi seçimler yapmak zorunda bırakacaktır. Hepsini izleyebilmeniz ve zevkle takip edebilmeniz mümkün değildir artık. Ne yalan söyleyeyim. Öyle bir hayat döngüsüne saplandım ki, Galatasaray dışında hiçbir şeyi geniş ölçekli takip edemez oldum. LİG TV’niz vardır, her ay bir sürü paraya kıyarsınız ve harcanan onca para Galatasaray’ın bir aylık maçları içindir. Diğerlerini es geçmek zorunda kalırsınız.

Çocukken öyle miydi? Hayal meyal de olsa bir spor turnuvasına ilk şahitlik edişim 1986 Meksika Dünya Kupası ile olmuştu. Bir oyuncudan bahsederlerdi. Tanrısal bir güç ithaf edilmişti ona. Onun hakkında kulağıma çalınanlar, televizyonda söylenenler ve büyüklerimizin kelamları beni garip bir şaşkınlığın boyunduruğu altına almıştı. Kendisini ilk kez televizyonda gördüğümde bunu neden o kadar övüyorlardı ki diye hayıflanmıştım. Yerden bitme, bücürüğün tekiydi halbuki. Fakat o da ne? Bir maçta bu bücürük, yerden bitme topçu, başladı iri kıyım adamları takır takır geçmeye. O çalım atmaya doymuyordu, iri kıyım topçular da çalım yemeye! Futbol iksirini içmiş olmalıydı bu bücürük. Kaleciye bile çalımı basmıştı. Sonrasında yere düşerek vuruşunu yapmış ve madara etmişti beni. Daha on yaşında olan bendeniz, böyle bir golle tanışınca neye uğradığını şaşırdı. Boşuna değilmiş demek ki onun Tanrısallaştırılması. Maradona’dan başkası değildi bu insanüstü yetenek.


Bu öyle bir güçtü ki, Napoli gibi sıradan, İtalya’nın kuzeyli kulüpleri karşısında yokları oynayan ve bunun ezikliğini yaşayan bir kulübü devasa bir güce dönüştürmüştü. Hem de neredeyse tek başına! Onu başlangıçta bilmeyen ben, neden Tanrılaştırıldığını anlayamamıştım ama Napoli’de oynamaya başlayıp hünerlerini sergilemeye başlayınca o artık Maradona değildi. Aziz Maradona’ydı. Napoli için oldukça önemli bir aziz olan Gennaro’nun bile adı değiştirilmişti Aziz Gennarmando diye. Yıllarca açık tenli kuzeylilerin boyunduruğu altında ezilen ve gururları çiğnenen güneylilerin aziziydi Maradona. Onun sayesinde Napoli bileği bükülemez bir gurur abidesine dönüştürülmüştü. Ama fazla sevgi her zaman zararlıdır. Yıllar sonra Napoli’den ayrılmak istediğini söylediğinde bırakın halkın galeyana gelmesini, topluma derinden hükmeden mafyayı bile çıldırtıyordu. Futbolun korkutucu bir yönüne şahitlik edilmişti o zamanlar. Maradona’ya benzetilen voodoo bebeklerine iğneler saplayıp pencereden aşağı atan manyaklar vardı Napoli’nin sıcak caddelerinde.

Beni gerçek anlamda ilk kez çok etkilemiş, büyük bir hevesle ve aklı başımda takip ettiğim ilk turnuva ise o zamanki adıyla Batı Almanya’da düzenlenen 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’ydı. Futbolla çok içe içe olduğum zamanlara denk gelmiştir ve sürekli top peşinde koşturup duran iflah olmaz bir futbol manyağıydım o zamanlar. Birçok insan Batı Almanya’yı tutuyordu. Kupayı onların kaldırmasını istiyorlardı. Benim favorim ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) idi. Favori olmaktan öte onları tutuyordum. Ee, o zamanlar bir nevi Soğuk Savaş döneminin son demleri. SSCB yanlısı olmak bir nevi arka taraf istiyor. Boru mu? Adamlar gomonist işte. Ne tutulur, ne de yenilirlerdi. Yahu ben de çocuktum. Ne anlarım gomonizmden, soğuk savaştan, eski kovboy bozması Reagan’dan, Gorbaçov’dan. Dur bir dakika! Gorbaçov’dan bir şeyler anlardım. Kelindeki lekeyi hiç unutmamakla birlikte ne zaman Gorbaçov desem aklıma ‘Glasnost Perestroyka’ değil de çorba içen bir adam gelirdi. Çorba gibi adı vardı işte. Bizimkisi de çocukluk!

Nasıl oldu da kimsenin pek tenezzül etmek istemediği SSCB’yi tutuyordum? Belki de dönemin en iyi takımıydı. Zamanın Dinamo Kiev efsanesi çok meşhurdur. Zamanın topçuları dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek antrenmanlara tabi tutulmuştur. Siz deyin makine, ben diyeyim Robocop. Zerre fark yok. Kondisyonuyla ve ilginç oyun taktikleriyle geleni geçeni ezip geçen bir dev söz konusu. Zamanın Türk takımları Avrupa maçlarına çıktığında 60. dakikadan sonra dil dışarıda bitik şekilde koşmaya çalışırken, bu adamlar peş peşe iki maçı hiç yorulmaksızın tamamlarlarmış.

Türk takımlarının kondisyon olarak bittiğine gözlerimle şahitlik etmiştim zaten. Meşhur bir Bursaspor – Ajax maçı hatırlarım. Deplasmanda oynanan bir maçtır. Maçın 60. dakikasından sonra Bursasporlu oyuncular ayakta bile duramamaktadırlar. 5-0 mağlup olur Bursaspor. Rakip 5-0’a rağmen acımasız davranmaz. Oyunu rölantiye alır. O maçtaki bazı sahneler asla aklımdan çıkmaz. Bursasporlu oyuncular nefes nefese kalmışlar, iki metrelik mesafeye bile ite kaka gidebilmektedir. Düşüp bayılacaklarından korkmuştum. Her neyse.

SSCB neredeyse makine düzeninde işleyen Dinamo Kievli oyunculardan oluşmuştur ve kupanın gizli favorisidirler. O zamanlar futbolla yatıp kalkan ağabeyim ise Igor Belanov hastasıdır. Haliyle Dinamo Kiev hakkında da bayağı bilgisi vardır. Sürekli onu dinleyen ben haliyle adamlardan çok etkilenmiştim. Igor Belanov, Protasov, Kuznetsov, Zavarov, Blokhin, Mikhailichenko ve Dassaev dediğimde benim için akan sular dururdu. O zamanın anlatıları mı abartıydı, yoksa ben çocuk olduğum için çok mu abartıyordum bilmiyorum ama Dassaev dediğimde aklıma muazzam bir dev geliyordu. Dünyanın en iyi kalecisi olduğunu söylüyorlardı. Deve gibi de boy vardı. Gruplar maçında Hollanda karşısında bir performansı vardır ki dillere destandır.

Ne de olsa başlarında büyük taktisyen ve teknisyen Lobanovski vardı. Bambaşka bir futbol dilini dünyaya getirmişti. Mutlak profesyonellik denen bir olguyu futbolla tanıştırmıştı. Michels ve Cruyff kadar anılmayan bu futbol kurdu, üçgenler ve ön alan baskısı denen bir şeyi getirmişti futbola. Makine tadında bir takım kurmuştu. Zamanın tüm en iyi Rus oyuncuları onun eleğinden geçmişti. Biz futbola odaklanırken, manyak Rus matematikçileri de Lobanovski’nin taktiklerini diferansiyel denklemle açıklama çalışıyordu.



Finale kadar makine gibi oynayan ve güzel futboluyla beni etkileyen SSCB, gruplarda yendiği Hollanda ile finalde karşılaşmıştı. Tam bir yıldızlar çarpışmasıydı. Kalede iki dev vardı. Dassaev ve Van Breukhelen. Van Breukhelen, ismiyle bile beni duvara çarpmış gibi hissettirirdi. Muazzam bir kaleciydi. Tipine bakar, kaledeki duruşuna bakar, bir de ismine bakar ve kaçacak delik arardım. Küçükken bazı şeyler bizleri daha çok etkiliyordu haliyle. Sadece isimleri değil, kendimiz o esnada beden olarak da ufak olduğumuz için kendilerini de televizyondan izlememize rağmen dev gibi görürdük. Final maçı nedense istediğim gibi geçmemişti. SSCB pek dikiş tutturamamış ve Hollanda mükemmel Gullit ve Van Basten golleriyle kupayı almıştı.


Bu hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. Benim Dassaev’im ve Igor Belanov’um neden yenilmişti? Laboratuvardan çıkmış Robocoplar nasıl olur da lalelere, portakallara yenilirdi. Laleler koklanmak, portakallar yemek için vardı. Ama bu Robocoplar finalde ne koklayabilmiş ne de yiyebilmişlerdi. Olsun! Igor Belanov hala Belanov’du. Beyaz Ayı’ydı. Kutuplarda değil de Kiev’de yaşayan..

Ulan Dassaev! Van Basten’den o golü yemek sana hiç ama hiç yakışmamıştı. Seni dev diye bağrımıza basmıştık halbuki.


Futbol bazen ise fena halde ölüme benzer. Kapanışı ise Eduardo Galeano yapsın:

“Abdôn Porte, Uruguay’da Nacional takımının formasını, dört yılı aşkın bir süreyle ve iki yüzü aşkın maçta taşıdı. Her zaman alkışlandı, zaman zaman da tezahüratlar yapıldı ona ve bir gün yıldızı söndü.

Sonra onu takımdan çıkardılar. Bekledi, dönmek istedi, döndü. Ama çaresi yoktu, kötü talih yakasını bırakmıyordu, insanlar onu ıslıklıyorlardı; savunmada kaplumbağaları bile kaçırıyordu, ataklarda ise etkili olamıyordu.

1918 yazı sonunda, Nacional takımının sahasında Abdôn Porte, kendini öldürdü. Yıldızının parlamış olduğu sahanın ortasında gece yarısı kendine bir kurşun sıktı. Bütün ışıklar sönüktü. Silah sesini de kimse duymadı.

Hava aydınlanırken onu buldular. Bir elinde silahı, öbür elinde ise bir mektup vardı.”

22 Şubat 2011 Salı

Kingdom of the Winds: Epik Bir Destan


Ben nasıl büyük bir hükümdar olabilirim?

Bunun için rüzgar gibi olmalısın. Hiç kimsenin görmediği, ama bu ülkenin her karışına esen ve her zaman bizim insanlarımızın yanında olan o rüzgar gibi. İnsanlarımızın yükünü hafifleten, açlığını gideren ve bazen düşmanlarımızı savurmak için boğucu bir fırtınaya dönüşebilen yüce bir hükümdarın rüzgarına.



Kore tarihinin anlatıldığı bir dizi olan Kingdom of the Winds geçtiğimiz günlerde bitirdiğim bir dizi oldu. Her bölümü bir saat olan 36 bölümü ile beni bambaşka ufuklara götürdü. Gerçek hikaye örgüsünden saray entrikalarına, savaşçı ruhtan aşka, natürel duygulardan nefrete kadar bir çok karmaşanın bir potada eritildiği muhteşem epik bir dramaydı. Bu tarz tarihi filmlerin müthiş oyuncusu Song Il Kook’un günümüzde Korelilerin Savaş Tanrısı olarak gördüğü Muhyul (Moo Hyul) karakterini oynadığı dizi her karesi ile beni etkilemiş ve içine çekmişti.

Bir hafta boyunca bambaşka ufuklarda yaşadım. Müzikleriyle yüzyıllar öncesine, rüzgarın o keskin sesine, huzura, mücadeleye ve insan ruhunun en derin noktacıklarına şahitlik ettim. Bazı sahneleriyle gülmekten kırılırken, an geldi kırılgan sahneleriyle gözyaşlarına boğulduk. Onca entrika ve oyunun içinde Muhyul ve Yeon’un aşk öyküleriyle kutsanmıştık. Kötü bir kaderle doğan ama bu kötü kaderini her şeye rağmen yenen bir kralın öyküsüdür Kingdom of the Winds.. 21 parçalık soundtracki ise tek kelimeyle vurucu ve enfestir. Müzik ile kutsanmışların defalarca çarpılacakları ve duygular şelalesinin debili sularına maruz kalacakları bir yoğunluktur. Albümü edinebilmek google’da “kingdom of the wind ost” yazmak kadar yakın.

Dizinin tema şarkısı ise muazzam. Özellikle sonlara doğru doruğa çıkan o ruh hali karşısında kelimeler kifayetsiz kalıyor.

17 Şubat 2011 Perşembe

Son Samuray Üzerinden Hakikatler ve Saigo’nun Kayıp Başı


23 Mayıs 2010 tarihinde bu blogda Son Samuray Filminin Gerçekliği, Son Samuraylar, Mitler isimli bir çalışmam olmuştu. Ünlü Hollywood filmi The Last Samurai üzerinden olayları değerlendirmiş ve olayın aslen nasıl gerçekleştiğini Japonya tarihi üzerinden aktarmıştım. Yazıyı daha fazla uzatmamak için üzerinde konuşulması gereken bir çok şeyi sonraya bırakmak zorunda kalmıştım. Biz en iyisi devamını getirelim.

Saigo Takamori öldükten sonra Japonya üzerinde nice sorular soruldu ve hepsine cevap bulunmaya çalışıldı. Son samuraylar ve özellikle liderleri Saigo Takamori, yıllarca sorgulanıp durdu. Samurayları ortadan kaldırmak ve sonradan ortaya çıkan yeni durumlara çözüm getirebilmek hiç kolay olmamıştı. Saigo öldükten sonra ne gibi sorunlar çıkmıştı, neler yaşanmıştı ve hangi efsaneler yaratılmıştı?

Saigo Takamori’nin başı neredeydi?

1877 yılının bir öğle vakti, bu soru Japon hükümetini kızdırmıştı. Japonya İmparatorluk ordusu, Saigo’nun isyanını etkisiz hale getirmişti. 30,000 kişi korkunç şekilde kaybedilmiş, geriye huzursuz birkaç yüz samuray kalmış ve ölüme direniyorlardı. 24 Eylül 1877 sabahında İmparatorluk ordusu, asi birliklerinden kalan kuvvetler için son saldırıyı başlatmıştı. Geçen saatler içinde Saigo’nun kuvvetleri tamamen yok edilmişti. Satsuma İsyanı, Tokugawa Şogunluğunun kuruluşundan 1877 yılındaki sürece kadarki 300 yıllık dönem içinde en kanlı çatışma olmuş ve sonlandırılmıştı. Ama zafere rağmen hükümet için alarm çanları çalıyordu. İmparatorluk ordusu Saigo’nun bedenini bulmuştu ama başı hiçbir yerde bulunamamıştı. Saigo’nun başı olmadan ve bulunamadan, hükümetin zaferi tamamlanmamış oluyordu.


Saigo’nun başı neden mesele yaratmıştı?


Saigo’nun başının aranmasının en önemli nedeni, savaşçı sınıfın eski geleneklerine göre Japon ordusunun onurlandırılmasıydı. Savaş esnasında elde edilmiş başların savaş sonrasında takdim edilmesi, Ortaçağ’a özgü Japon savaşının en gerekli koşullarından biriydi. Samuraylar yendikleri savaşçıların başını alacak ve takdir kazanmak için liderlerine sunacaklardı. Büyük savaşlarda galip gelmiş ordu, yüzlerce düşman savaşçısının başını toplayacaktı. Kaybeden savaşçıların başları yığın halinde toplanır ve acımasız ganimetler olarak gösterilirdi. Onurlu düşmanların kesilmiş başlarına saygıyla davranılırdı.

Kesilen başların takdim edilmesinin en önemli nedenlerinden biri, yenilmiş komutan ve liderleri teşhis edebilmekti. Diğer taraftan, kelleyi alan savaşçıların kendi liderlerine bağlılıklarını gösterebilme imkanını tanıyordu. Düşman generalinin kesilmiş başı, aynı zamanda bir savaşçının efendisine adağı oluyordu. Bu hediyeyle efendisine değerini kanıtlamış olacaktı.


24 Eylül 1877 tarihi, bu eski töreni akıllara getiriyor ve bir utanç söz konusu oluyordu. Çok garip ve ironiktir ki, kafası ortada olmadığı için Saigo bir nevi zafer kazanmış gibiydi. Burada ilginç bir nokta vardır. Saigo’nun başının aranmasıyla, söz konusu gelenek, samuray bakış açısı ve felsefesi, resmi olarak şereflendirilmiş oluyordu. Halbuki modern Japon ordusu, feodal sorunları ve sembolleri açıkça kabul etmiyordu. Yeni Japon ordusu, modern milliyetçiliği temel almıştı, feodal sadakati değil! İmparatorluk ordusu askerleri, İmparator ve ülkeye bağlıydı, bölgesel feodal liderlere değil! Hatta, 1872 yılında yayınlanan askere alma fermanıyla, samuray geleneği korkunç bir adaletsizlik olarak tanımlanmıştı. Askere alma konusu, büyük eşitlikçi bir proje olarak açıklanmıştı.

Bir taraftan üretim açısından emek vermeyen savaşçıların maaşları azaltılmış ve kılıçları ellerinden alınmıştı. Diğer taraftan sosyal sınıflar dört bölüme ayrılarak (samuray, çiftçiler, sanatkarlar ve tüccarlar) insanlara bir nevi özgürlükleri sunulmuştu. Sınıflar arasındaki üst ve ast dereceler ortadan kaldırılarak herkese eşit haklar bahşetmek reformuna gidiliyordu. Bu yolla çiftçiler ve askerler arasındaki mesafe kapatılıyordu. Artık insanlar önceki günlerin insanları değildi. Onlar şimdi imparatorluğun eşit insanlarıydı ve onların ülkeye karşı yükümlülükleri bağlamında bir ayrım yoktu.

Tüm bu söylediklerimizin ışığında, yeni İmparatorluk ordusunun, Saigo’nun başıyla ilgilenmesi için bir sebep yoktu ki! Hükümet, eski rejimin zalim olduğu örneğinde olduğu gibi, kesilmiş başların alınmasından gerçekte vazgeçmişti. İmparatorluğa bağlı olarak çalışan memurlar, sadakatlerinin bir sembolü olarak İmparator için kafa kesmemişlerdi ve kesemezdi.

Aslında Saigo’nun kaybetmesi ve ölmesi, yeni Japonya’yı kutlamak için bir fırsattı. Satsuma İsyanı’nı bastıran ordu, Japonya’nın hızlı değişiminin bir simgesi olarak algılanabilirdi. İmparatorluk ordusu modern, ulusal bir kuvvetti. Halk askere alınmaya başlanmış, ulusal vergilerle sermaye sağlanmış, demiryolları ve denizyolları yapılmış ve telgraf bağlanmıştı. Japon hükümeti, asilere karşı en modern ve korkunç silahları kullandı. Saigo’nun asileri modern değil, geleneklere bağlı muhafazakar bir kitleydi ve hepsi samuraydı. Yer yer tüfek ve topları kullanmalarına rağmen, daha çok kılıçlarla rahattılar. Onların asıl idealleri, hükümet reformlarına karşı samuray imtiyazlarını savunmaktı. Yeni hükümet, askeri hizmet ve hükümet dairelerindeki samuray tekelini kaldırmıştı. Böylece eski düzenin ana prensiplerinden birine meydan okunmuştu: Çünkü savaşçı olmak için cesaret ve hükümette görev alabilmek için sağlam karaktere sahip olmak, sadece samuraylara özgü olarak kabul ediliyordu.

Saigo ve adamlarının cesareti, meselenin daha da ötesindeydi. Fakat ne olmuştu? Halk arasından alınan askerler, savaş alanında samuraylarla karşı karşıya gelmiş ve zafer kazanmıştı. Eski ve yeni Japonya savaşta karşı karşıya gelmişti. Eski Japonya kaybetmişti. Demek ki, gerçekte asker olmayıp, savaşan sıradan bir insanın da cesaretli olduğu söylenebilirdi o halde! Tabii burada maalesef, o askerlerin son teknolojik silahlarla savaştığını es geçemeyeceğiz. Çünkü hayatında hiç savaşmamış bir insan, elindeki tabancayla, Japonya’nın en yetenekli ve en büyük savaşçısını tek el ateş ederek çok rahat bir şekilde mağlup ederdi. Yani; “silah icat oldu, mertlik bozuldu.”


Madem öyle neden Saigo’nun kafası aranmıştı?


Eski Japon geleneği onurunun modern Japon ordusu tarafından benimsenmek istenmesi tesadüfi olmalıydı. Samuray geleneklerinin savunulması, Saigo’nun liderlik ettiği isyanın özüydü. Saigo ve arkadaşları, samuray bakış açısını geri getirmekte başarısız olmuştu. Onlar çok azimliydiler ve ölümleriyle samuray geleneğini yüceltmişlerdi. Onların ölümü hemen hemen cesaret ve kararlılıklarının resmini çizmişti.



Saigo tepelerdeki bir mağarada barınıyor ve Kagoshima körfezine bakıyordu. Hiç ölüm korkusu hissetmiyordu ve misyonunu tamamlamış gibi huzurluydu. Ölüme ve yenilgiye razıydı. Saigo son günlerinde derin düşünceler içindeydi ve doğduğu yerin güzel manzarasına bakmak hoşuna gidiyordu. Üzüntülü görünmüyordu. Silah arkadaşlarıyla karşılıklı şiirler okuyor, go oynuyor ve şakalaşıyordu. Ruhsal durumunu arkadaşlarıyla paylaşıyordu. 22 Eylül günü, bu savaşın kendilerinin sonu olacağını ve sonlarına cesaretle bakmalarını salık veriyordu. Bunu takip eden gece, yani ölümünün arifesinde, ölüme hazırlıklı olmalarını ve işe başlama vaktinin geldiğini söylemişti bile. Bütün arkadaşları ona sadakatle bağlanmış ve ölmek için kararlıydılar. 23 Eylül akşamı isyankar savaşçılar, gelmekte olan ve yakında gerçekleşecek ölümlerini kutlamışlardı. Ay ışığı altında sakelerini içmişler, şarkılar söylemişler; ölüm,sadakat ve onur üzerine şiirler okumuşlardı.

İmparatorluk ordusunun ani ve son saldırısı, 24 Eylül 1877 sabahı 3:50 civarında başladı. Asiler Shiroyama Tepesi’nin en üst noktasında savunmaya geçmişlerdi ama yüksek donanımlı İmparatorluk ordusu ve modern silahlar karşısında mücadelelerini kaybediyorlardı. Saat 5:30 civarında isyancı samurayların istihkamları yok edilmişti. Topçu birlikleri pozisyonlarını almış ve top ateşine başlamıştı. Saigo’nun yaklaşık 40 kadar adamı kalmıştı. Saat 7:00 gibi Saigo ve onun birliği, tepe aşağı koşturup saldırarak ölümlerine yürümüşlerdi. Saigo yakın arkadaşları tarafından sıkıca kuşatılmıştı ve çevresinde daha dün şakalaştığı, şiirler okuduğu ve sake içtiği, kader arkadaşlığı yaptığı kişiler vardı: Kirino Toshiaki, Murata Shinpachi, Katsura Hisatake ve Beppu Shinsuke. Tepenin yarı yolundayken Saigo sağ kalçasından vurulmuştu. Mermi onun vücuduna girmiş ve sol uyluk kemiğinden çıkmıştı. Saigo yere düştü. Söylenceye göre, Saigo kendisini sakinleştirmiş, samuray intihar töreni seppukuya hazırlanmıştı. Saigo kader arkadaşlarından Beppu Shinsuke’ye dönerek: “Sevgili Shinsuke, ben burada görevimi yerine getireceğim. Lütfen Kaishaku’m (seppukuda, bıçağın karna sokulmasından sonra kafayı kesen, seppuku yapanın en yakın arkadaşlarından biri) ol.”

(Son Samuray filmini izleyenler bahsi geçen sahneyi hatırlayacaklardır. Filmde samuray liderinin Kaishaku’su Tom Cruise olmuştu.)



Saigo başını eğmiş, bıçağını çekmiş, huzurlu bir şekilde karnını kesmiş ve iç organları açığa çıkmıştı. Arkadaşı Beppu da Kaishaku’luk görevini layığıyla yerine getirmiş, tek ve temiz bir hamleyle sevgili dostunun kafasını kesmişti. Beppu, kesilmiş kafayı yaklaşan İmparatorluk ordusundan saklamak için, Saigo’nun oradan uzaklaşmak üzere olan uşağı Kichizaemon’a vermiştir. Böylece kaybeden kahramanın ölüm ayini tamamlanmıştı. Saigo, tam bir samuray olarak ölmüştü.

Saigo’nun intiharı hakkında farklı rivayetler olmuştur. Bunlardan birine göre, Saigo’nun kafası temiz bir şekilde kesilmesine rağmen, onun karnında önemli bir yara yoktu! Kalçasından çok ağır yaralandığı için felç olmuş ve şok etkisi nedeniyle kendisini samuray şerefiyle öbür tarafa gönderememişti. Ama bu detay, Saigo’nun şöhretine küçük bir darbe gibiydi. Saigo efsanesi, şimdi bile bir takım rahatsızlıklara neden olmaktadır, askıda kalan bu tür hikayeler nedeniyle.

Samuray gücünün çöküşüne odaklanınca şunlar ortaya çıkıyordu. Eski feodal sistem yerini yeni bir hükümet sistemine bırakınca, eski askeri sınıfın gücü azalmıştı. Saigo, ulusal meselelerde idarenin eski militarist statüyle çözümlenmesini ve samuraylara eski güçlerinin verilmesini istemişti. Bu bağlamda imparatorluğun elde ettiği zafer, sadece Saigo’nun isyanını bastırmak değildi. Aynı zamanda samurayların üstünlüğüne ve feodal sisteme karşı elde edilmiş bir zaferdi. Bunun üzerine bir makale bile yayınlanmıştı, içinde şöyle bir cümle geçen: “Bunun gibi iyi haberleri işitmek ülkemizdeki tüm insanları sevindirmedi mi?”

Bunu kutlayan Japon insanı gerçekte azdı. Saigo ve samuraylarının yaptıkları, övgüye değer olarak nitelendirilmişti. Hükümet başlangıçlarda samuray düşüncelerine tezat olarak büyük bir kampanya yürütmüştü ama, Saigo çok popüler biri olmuştu. O bir çok yönüyle örnek bir samuray olarak gösteriliyordu: Sadakat, cesaret, ölümden korkmamak, dürüstlük, adalet ve merhamet.

Gerçi Saigo kendisini halk tabakasının üstünde tutmuştu ama merhametli biriydi, zalim bir lider olmamıştı. Saigo için samuray otoritesi, yardımsever liderliği talep etmekti. Otorite için tolerans tanınamazdı. İyi bir samuray, kendisine avantaj ve yarar sağlayarak yönetemezdi ve cennete hizmet ederdi. Samuray sade ve tutumlu yaşamaya mecbur edilmişti. Saigo için tutumluluk ve alçakgönüllülük ahlaki zorunluluklardı. İmparatorluk yönetiminde yüksek görevliyken, fraklı ya da çok süslü elbiseleri tercih etmemişti. Kabine toplantılarına sadece bir kimono ve sandaletle katılırdı. Bir keresinde İmparatorluk Sarayı’ndan çıkarken saray koruması tarafından durdurulmuştu. Çünkü üzerinde o kadar sade ve pejmürde bir kıyafet vardı ki, davetsiz bir misafir sanılmıştı. Saigo’nun sadelik ve dürüstlüğü doğal olarak topluma pozitif bir hava vermişti.

Saigo’nun cazibesi, onun politik muhaliflerine kadar uzanmıştı. Saigo prensiplerinin savunucularından biri, eğitmen ve yazar Fukuzawa Yukichi’ydi. Aynı Fukuzawa, Batı fikir ve değerlerinin ilk temsilcilerindendi. Onun “Bilginin Yüreklendirilmesi” isimli eseri Batı stili eğitimi üzerineydi. Fukuzawa, Saigo’nun samuraylara imtiyaz sağlanması talebini suçluyordu. Ama aynı Fukuzawa, asil bir adamın kötülendiğini gördüğü zaman, İmparatorluk propagandası nedeniyle çileden çıkmıştı. Fukuzawa, Saigo’nun hırslı talep ve mücadelesini yazmıştı. Bu kitapta, Saigo’nun güç elde etmek için değil, hükümetin zalimliğine karşılık isyan ettiğini aktarmıştı. Fukuzawa şiddete karşı çıkmış ama, Saigo’yu otokrasinin bir kurbanı olarak görmüştür. Ve şöyle yazmıştır: “Saigo için merhameti hissediyoruz, onu ölümüne götüren hükümetti.”

Saigo efsanesi bazen dini derinlikleri de sunuyordu. Saigo’ya ait nirvana resimlerinde, Saigo hayırlı bir yeniden uyanış için hazırlık yapan aydınlık olarak sunuluyordu. Askeri elbiseleriyle duruyor, kadın ve erkek, yaşlı ve genç Japon halkı tarafından çevresi kuşatılıyor ve çevresindeki insanlar, onun fiziksel dünyaya dönüşü için dua ediyordu. Halbuki bu resimler yakın zamana kadar, Budizm’in kurucusu Siddhartha’nın yeniden doğuşunu betimliyordu. Böylece Saigo Takamori, Doğu Asya’da saygı duyulan, sevilen dini bir figürle eşit olarak değer görüyordu.

Saigo’nun ölümü sonrası, ona reva görülen tuhaf betimlemeler sembolikti ama çok güçlü, etkili olmuştu. 19. yüzyıl Japonya’sında, yaşanan dünya ile ölünün dünyası arasındaki sınır; gözenekli ve karmaşıktı. Güçlü adamların ruhu, onların fiziksel bedenlerinden daha uzun ömürlü oluyor ve daha uzun süre akıllarda kalıyordu. Hayaletler ciddi meselelere sebep oluyordu. Bir çok Japon, ruhların ölümünden yıllar sonra her yaz mevsiminde kısa bir ziyaret için yaşanan fiziksel dünyaya geri döndüğüne inanıyordu. Japon köylüleri ‘bon odori’ adı verilen bir etkinlikle, her Temmuz ya da Ağustos ayında halk oyunları sahneleyerek ruhları (hayaletleri) yatıştırmaya çalışıyordu. Yazlık kimonolarını giymiş köylüler alkışlama, davullar, gonklar ve flütler eşliğinde şarkı söylüyorlar, dans ediyorlardı. Uygun şekilde eğlenilir, hayaletlerden diğer dünyaya dönmeleri istenirdi.


Saigo örneğinde olduğu gibi güçlü ruhlar özel meselelere neden oluyordu. Saigo gibi kuvvetli olan ruhlar, düşmanlarına fiziksel dünyada zarar verebilirdi. Japon geleneklerine göre; kuvvetli ruhlar, tanrılar (kami) gibi kutsal yere saklandığı ya da uygun tören adakları yapıldığı zaman yatıştırılabilirdi. En önemli örneği; 845-903 yılları arasında yaşamış, yönetici, şair ve önemli bir bilgin olan Sugawara Michizane’de görüyoruz. Sugawara doğumundan itibaren yeteneklerini sergilemiş, İmparatorluk yönetiminde ikinci adam pozisyona kadar yükselmişti. 901 yılında hak etmediği halde düşmanları tarafından hain olarak suçlanmış ve başkent Kyoto’daki görevinden alınıp bir şehirde daha ufak bir pozisyona tayin edilmişti. Sugawara, iki yıl sonra ailesi ve arkadaşlarından uzak olarak hayata gözlerini yummuştu. Sugawara’nın ölümünden sonra, onun düşmanları esrarengiz şekillerde ölmeye başlamıştı: Tuhaf kazalar, şimşek çarpmaları ve açıklanamayan hastalıklar...

Bu şekilde gerçekleşen ölümler, Sugawara’nın ruhuna atfedilmişti. Sugawara’nun ruhu, İmparatorluğun verdiği bir emirle, 947 yılında şair ve bilgin onuruna dikilen bir türbeyle yatıştırılmıştır. (Aşağıdaki resim.) Sugawara bir tanrı olmuş (Japon literatüründe ‘kami’), ona “tenman daicizai tenjin” adı verilmiş, halk arasında “Tenjin” olarak bilinmiştir. Sugawara, tuhaf dualistik bir tanrıdır. Daha çok bilginlikle bir tutulmuştur. Bugüne kadar lise ve fakülte giriş sınavlarına hazırlanan öğrenciler, başarılı olmak için Tenjin türbelerinden muskalar almışlardır. Ama o, aynı zamanda güçlü ve gazaplı bir tanrıydı. Düşmanlarını çarpan şimşeklerin efendisi (Raiko) olması bunu gösteriyordu.


Saigo’nun marsa dönüştürülmesi, ruhlar ve tanrılar geleneğinde modern bir görünüştü. Eğer bir yönetici ve şair olan Sugawara düşmanlarına yıkım verebiliyorsa, Saigo’nun rakipleri bundan ne umabilirdi? Japon hükümeti Saigo’nun ruhundan korktuğunu itiraf edemezdi. Ama aynı zamanda Japon kamuoyu için kalıcı olan bazı gelenekleri, cazibeleri ve alışkanlıkları da görmezlikten gelemezdi. Saigo, imparatorluk hükümetine karşı ana prensipleri savunmanın bir sembolü olmuştu. Japon aydın sınıfı, Saigo’yu şerefli ve dürüst bir sembol olarak kucaklamıştı ve onların bakış açıları, yeni Japonya’nın sembolü olmayabilirdi. Saigo’nun mücadelesinin hikayelerine düşkün olan büyük bir kamuoyu oluşmuştu. Ölü bir adam olmasına rağmen Saigo hala tehlikeliydi.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails