Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Galatasaray etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2011 Salı

Aşk, Sevgi, Değişim, Harry Kewell


İnsanoğlu doyumsuzdur. Elinde olanın kıymetini bildiği söylenebilir. Ama büyük zamanlar için bilmediği söylenebilir. Bir ulaşılmazlık çizgisi vardır, aklımızın derinliklerinde ve baktığımız ufuklarda. Ulaşılmazlığın, doyumsuzluğun ve doymayan hazların başımızın üzerinde hale gibi dönüp durması bizi farklı bir canavara dönüştürmez mi? Ne farkımız kalır ki herhangi yırtıcı bir yaratıktan?

Değişim derler adına. Bazılarınca ileri gitmenin koşuludur. Rutin ruh halleri, can sıkıntısı, karanlık bir ormanı andıran düşünceler ve mutsuzluklar neticesinde değişimin peşinden koşarlar. İnsanın var olandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden ötürü kendi kendilerini yenileyemeyenlerin, gelecek zamanlardan büyük bir değişikliğe heves ettiği olur. Toplumların ya da büyük kuruluşların da! En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa bir yenilik getirmesini beklerler. Belki yeni bir ruhtur. Yeni bir başlangıçtır. Büyük bir tatmin aracı olan ve kabarık bir egoya karşılık gelen kendini hazmetme sürecidir belki de bu.

Mutluluğun susturduğu duyarlılık.. Kendisini kıracak bir el de olsa, bir elin dokunuşuyla titreşmeyi arzuladığı.. Adını haykırmayı ve kötü günlerde benliğini unuttuğu.. Geleceğine, umutlarına, önüne ve düşüncelerine bir engel çıkmadan kendisini arzularına, üzüntülerine bırakma hakkını çeşitli zorluklara göğüs gererek elde etmiş bir irade. Bu iradenin dizginleri, acımasızca olsalar da, mecburi ve çıkarların çatıştığı olayların eline vermek zorunda kalınan istisnai anlar..

İnsanlar mutlulukları ve egoları için çok şeyini satabilir. Ruhunu şeytana bile satabilir. Şu hazlar var ya.. Her şeye duyulan aşk ve açlık var ya.. Belki de günümüzde uğruna nice kanlar dökülen cennet ve cehennemin sebebidir. Bir yasak elmanın kırmızılığına kaptırır gider kendini. İncir yaprağının arkasında kalmış kabarıklığını dizginleyemez. Erktir onun için o. Hoşuna gitmeyen ne varsa ve neye hazzı varsa, ona yöneltir ve erliğinden sual sorulmaz.

En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geleceğinden arzu ve haz deposunun dolması uzun zaman alır. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa hâlâ nasıl kullanacağını bilemediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir. Unutulur belki de gün gelince. Ormanlar kapkaradır. Göz gözü görmez. Geleceğini göremezsin. Nelerden mutlu olacağını bilemezsin. Ama başını kaldırırsın. Hâlâ mavi olan gökyüzünü görürsün. Gökyüzü hâlâ mavidir işte. Her şeye rağmen bazı şeylerin kıymetini bilebilmek ve olduğu gibi kabul edebilmek; zifiri gece saatlerinde ya da ruhumuzu kaplayan kör edici karamsar anlarımızda, tam o saatin ve anın incelikli bir ifadesi değil midir? Bu değil midir bizi bir ruha sahip kılan ve yücelten varlık haline getiren.. İnsan olmanın nasıl bir yücelik istediğini kanıtlayan.. Kolay değildir tabii ki..



Gökyüzü hep mavi olmaya devam edecektir. En kötü anlarda bile. Ormanlar kapkara olmuşken, sık ağaçlar yolumuzu keserken, içimiz sıkılmışken, gece hızla indiğinde bile gökyüzüne bakıp avunabilmeyi kaç kişi başarabilir?

Bazen en derin aşklarda ufacık bir işaret, minik bir mimik, hiçbir şey konuşmayıp nihayetinde içten bir dokunuş, büyük anlam ve yoğunluklarla dolu hikâye anlatıcısıdır. Coşkulu bir cana yakınlılıkla ışıl ışıl parıldar. Büyük cümlelere ihtiyaç bile duymaz. Zarafetin getirdiği inceliği, gizli bir anlaşmayı çağrıştıran bir göz kırpışına, imaya, dokundurmaya, yaramaz suç ortaklığının esrarengiz havasına kadar varan bir doluluktur gizli aşk. Sevimli ifadesini sevgi dolu itirazlara, sevgi gösterimine kadar götüren ve her türlü ifadeye açık çehresinde, sevgiyle dolu titreştirecek gözbebeği, gizli bir şuhluk ve baygınlıkla ışıldardı halbuki. Ne kadar da çabuk unutuyorduk sevgiyi ve bağlılığı.

Bir sevenin kişiliğinin en derin, en gizli yanını açığa çıkaran bütün hareket ve davranışlar, bizlerin daha önce söylemiş olduğu sözlerle bağdaşmaz. Bazı şeyleri itiraf dahi edemeyiz. Bazı gerçeklikler asla itirafta bulunamayacak olan sanığın ifadesiyle doğrulanamaz. İmkânsızdır. Kendi hislerimizin tanıklığına başvurabiliriz ancak, bu yaşanan ve buna benzer hatıraların karşısında, hislerimizin bir yanılsamanın elinde oyuncak olup olmadığını düşünürüz. Bizi derin bir şüpheye götüren bunlardır. Götürmelidir de.

Öyle bir an gelir ki, yorgun gözler sadece tek bir varlığa, ışığa, gecelerin karanlıktan damıtarak hazırladığı ışığa ve fazlalık, gereksizlik olarak görülen değere tahammül edebilir. Tüm yorgunluğa, başarısızlığa, yenilgilere rağmen onun ışıltısından rahatsız olmaz. Varlığından ve duruşundan yorgunluğunu yatıştıran teskin edici yumuşak dokunuşlar hissini alır. Kulaklar, hatıraların ateşiyle kavrulan ve sevginin dayanılmaz tutkusuyla tüyleri diken diken eden müzikleriyle coşkun bir mutlulukla dolar. Kendi tutkularımız hakkında ne kadar fikir sahibi olabiliriz ki? Gerçekten farkında olduğumuz tutkular belki de başkalarının tutkularıdır. Ne istediğimiz ve anladığımızın farkında bile değilizdir.



Unutmak bizlere mahsustur. Biz insanoğullarına. Aşkı bulunca insan olduğumuzun farkına varırız. Aşık olmak güzeldir. İşler kötü gittiğinde ise cehennem gibidir. Tek tük birkaç kişiye aşık olmuşumdur. Mutluluğu da tatmışımdır, acıları da.. Zannedersem Harry Kewell da bir çok Galatasaraylı için öyle olmuştur. Bizi sevindirenleri ve sevenleri üzmekle donatılmışız. Bu ister bir oyuncu olsun, ister aşık olduğumuz kadın veya erkek, ister anne veya baba. Her zaman üzeriz. Her zaman severiz. Bir yolun sonuna geliriz. Bize birçok mutluluğu yaşatmış, insanlık ve karakter anlamında hata yapmamış benlikleri elimizin tersiyle itme zamanı gelmiştir. Profesyonellik deriz adına.. İhtiyaçlar.. Değişimler.. Yeni bir gelecek.. Ama biliriz ki içimizden bir parça kopup gitmek üzeredir.

İlk sevgiliyi unutmanın çok güç olduğunu söylerler. Ben hâlâ unutmadım ilk sevdiğimi. Hatırladıkça gülümserim. Ondan ne kadar çok çekindiğimi ve kalbimin kıpır kıpır attığını, nefesimin kesildiğini hissederim. Bazıları için Kewell’ın gidişi bu kadar olmasa da sahip olduğu gökyüzü çatısını karanlığa boğmuştur. Ben nasıl ki ilk sevdiğimi aradan geçen 22 yıl sonrasında dahi unutmamışsam, sizler bir 22 yıl sonra unutacak mısınız Kewell’ınızı?

Bilinmez.. Metin Oktay’ı unutturmadılar.. Onu kaç kişi unutturmayacaktır? İşbu yazı da Harry Kewell yazısı değildir. Aşk, sevgi ve hayata, değişime bakış açımızla ilintilidir. Herhangi bir isim bunun ufak bir parçasıdır. Sayısız parçaya sahip olduğumuz gibi..

5 Ocak 2011 Çarşamba

Galatasaray ve Don Kişot’un Öldüğü Gün


Utanç vardır. Gurur vardır. Sevgi vardır. Bir de idealler ve erdemler.. Maddiyat ve maneviyat arasında gidip geliriz. Her geçen gün materyalist hırslarla boğulduğumuz şu anlarda, insanlar içlerinde hep bir eksiklik hissederler. Kendisini insan yapan, insanlığın dokunaklı pasajlarını kanında akıtan dokumalardan uzaklaştıkça ruhunu kaybetmeye başlar. Her şeyin bir ruhu vardır. Onu ‘O’ yapan bir şeyler vardır. Dokunulmazdır. Gurur vericidir. Kaya gibi sert ve sarsılmazdır. Pamuk ipliğine bağlı değildir.

Hepimiz bir çocukluk yaşadık. Çocukken bir çok şeyin farkında olmadığımız söylenir. Hayat bilinci ve sorumluluk nedir, bilmediğimiz söylenir. Bir nebze doğrudur. Ufacık benlikler için hayat sıkıntısı, geçim derdi, ülke sorunları, insanoğlunun her geçen gün ölmesi gibi bütün problemler, çocukların o naif ve ince ruhunda yer tutmaz. Tutmamalıdır da. İnsanlığın saflığının tezahürüdür çocukluk. Top peşinde koşmaktan, bebeğiyle oynamaktan, dondurma ve çikolata yemekten, güzel ayakkabı ve elbiseler giymekten mutlu olur çocuklar. Anne ve baba büyük sıkıntılar çekerken, aynı sıkıntıları çocukların çekmesini istemezler. Çekmesinler de. Çocuk denen saf varlık, daha hayatının bilincinde değilken bir çok şeyi saflıkla ve mutlulukla yaşamalı.

Galatasaray’a bağlılığım işte böyle naif bir ruh halinde olan çocukluğumda başlamıştır. Çocuktum ben o zamanlar. Hayatın ne kadar zor olduğunu bilmezdim. Ama bu saflık halimde bazı değerlerin farkında olabiliyordum. Küçücük bir çocukken ve top peşinde koşturmaya başlamışken sahiplenebileceğim renkler ne olabilir di?

Yeşil – Mavi Rizespor? Bordo – Mavi Trabzonspor? Siyah – Beyaz Beşiktaş? Sarı – Lacivert Fenerbahçe? Ve yahut Sarı – Kırmızı Galatasaray?

Saflıkla donatılmışken seçtiğim renkler neden Sarı Kırmızı olmuştu peki? Bu renklerle daha ilk tanıştığım gün Don Kişot’u yakalamıştım ben bu renklerde. Golyat’ın karşısında bir Davud, Şeytan’ın karşısında bir Tanrı, Hades’in karşısında bir Zeus, Hitler’in karşısında olabilecek bir Dalay Lama’ydı gördüğüm. Daha o zamanlar, belasını bulmuş ve Godot’sunu bekleyen bir benlik değildim. O çocuk halimle iyiyi, güzeli, saflığı görebiliyordum. Galatasaray benim için büyük kötülüklerle savaşan, kendisinden büyük devlerle müthiş hayal gücünün rehberliğinde çarpışan, ruhunu ve ideallerini koruyan, bizi biz yapan bir benlikti. Daha bacak kadar bir çocukken bunu yakalamıştım ben. Hissetmiştim bu duyguyu. O yüzden Galatasaraylı olmuştum ben. Yakaladığım naif bir ruhtu Sarı Kırmızı’dan gelen. Başarılar sonrasında geliyordu.

Ve gün geldi, bu duygularımızı, benim gibi düşünen ve hisseden, idealleri ve saflığını kaybetmemiş insanlığı paylaşan insanlığımızı, saflığımızı öldürdüler. Galatasaray’ı öldürdüler. Bunu öyle büyük bir dengesizlik ve sorumsuzlukla başardılar ki yerin dibine girdim. Hades gibi! Kendimi karanlık bir dünyanın içinde buldum. Tüm kötücüllüklerle kapsanmışken.. Şimdi ne farkım vardı benim Golyat’tan, Hitler’den, Hades’ten? Hani beni ben yapan, gerçek bir insan yapan Don Kişot ruhum nereye gitmişti? Elbirliğiyle öldürdüler. Hayallerimi öldürdüler. Hayal gücüme ve çocukluğumun saflığına tecavüz ettiler. Gururumu ezdiler. Galatasaray’ımı öldürdüler.

Ve öyle güçsüz bir durumda hissediyoruz ki kendimizi, elimizden yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Don Kişot gibi hayali yel değirmenlerine boşuna hamle yapıyormuşuz gibi hissediyorum. Şeytan bile ruhumuzu çalamazdı bizim. Ama başardılar. Galatasaray’ın ruhunu çaldılar. Bitirdiler. Emdiler. Kanını emdiler. Tüm ruhaniliğini söküp aldılar ve her çeşit materyalist piçliği monte ettiler.

Galatasaray ruhu ve disiplin diye futbol sihirbazı Keita’yı yok ettiler. Otobüste güldü diye futbol virtüözü Misimoviç’e kıydılar. Kaybedilen bir Fenerbahçe maçının en çok çaba gösteren adamı Jo’yu, gece eğlendi diye tefe koydular. Dos Santos gibi rakip şeridi otoban yapacak beceriyi yolladılar. Ama teknik direktörünün babası öldüğü gün saha ortasında adeta kulak piçliği yapan Sarp’ı, kanunsuz abidik gubidik Serdar Özkan’ı, hocasına saygının zerresini sunmayan Servet’i, karakterden nasibini almamış topçuları tutmaya devam ettiler. Ve hepsi yetmezmiş gibi Pittbull ruhlu ve kelepçe takıntılı bir hastayı bu takıma monte ettiler. Otobüste gülen bir futbol kalitesini bir çırpıda silen zihniyet, hastalıklı ve şerefsiz ruhları kapıdan içeri sokmasını bildi.

Florya’nın beş kapısı var. Nedense, ne kadar dengesiz, karaktersiz, işe yaramaz adam varsa çıkışı verilmeyen beş kapısı var. Ne kadar garabet, harabet ve saçmalık varsa bu beş kapıdan giriyor. Florya’nın çıkışı ancak futbol güzelliklerine var. Girişi de karaktersizliklere.

Her şeye eyvallah ama bu denli dengesizliğe ve alaycılığa söylenecek kelime bulamıyorum. Bugün, Galatasaray’ın öldüğü gün değildir. Galatasaray’ı zaten öldürmüşlerdi. Yeni mabedine uygun gördüğü ruhları gördüğümüz gün, öldüğümüz gündü.

Bu bizim gibi Don Kişot ruhlu Galatasaraylıların Galatasaray’ı değil. Bu bizim Galatasaray’ımız değil. Başka bir şey. Utanç duyulacak bir şey. Ruhumuzu satan ve Galatasaray’ı öldüren bu güruha ne desek boş..

Katilden ne farkınız var? Büyük bir ruhu öldürmek cinayet değil midir? Katiller! Sizin idam hükmünüzü kim verecek?

3 Aralık 2010 Cuma

Galatasaray’dan İçeri, Galatasaray’dan Dışarı


Biliyorum. Galatasaray’a dair bir şeyler karalamanın zor olduğunu biliyorum. Hem sizin için zor, hem de benim için. Olumlu anlamda bir şeyler karalamak isteyenler bu konuda zorlanacaklardır. Gönül bağı ile bağlandığınız bir şeyi sırf güzelliği, başarıları için sevmezsiniz. Özellikle söz konusu olan bir futbol takımıysa. Ama bir futbol takımına duyulan sevginin içeriğinde o takımın felsefesi, genel duruşu, yaptıkları önemli yer tutar. Eğer işler sportif başarı konusunda yolunda gitmiyorsa, bunu bir nebze sineye çekebilirsiniz. Bu konuda morali bozulan, öfkelenen, mutsuz olan kitlenin en çok üzerinde durduğu şey ise Galatasaraylılık duruşunun sekteye uğramasıdır. Yapılan hataların bilindik Galatasaray değerlerine tezat olmasıdır bizi hayal kırıklığına uğratan. Galatasaray duruşuna uygun olmayan tavırlar, sportif başarısızlığın bile önüne geçer. Şu ana kadar yapılan hataların listesini hazırlamaya bile gerek yok. Blog dünyasındaki bir çok arkadaşımız bu sorunlara yeterince eğildi. Bunları papağan gibi tekrarlamaya gerek yok.

Galatasaray şu an liderin 16 puan gerisinde olabilir. Bir çok şey yolunda gitmiyor olabilir. O önemli formayı hak etmeyen oyunculardan dem vurulabilir. Sahada yüreğini ortaya koymayan oyunculara büyük bir kızgınlıkla küfredilebilir. Ruhumuzu içten içe yiyip bitiren bir isteksizlik vardır. Bir çok şey yolunda değildir. Galatasaray’a dair bir çok şeyi yapmak bile istemeyebilirsiniz. Hakkında yazılanları okumak bile istemeyebilirsiniz. Galatasaray Dergisi’ne hevesle bakmayabilirsiniz.

Aslında bir takımı sevmek çok farklı bir şey. Gizemli bir şey. Bu sevginin içerisinde öyle psikolojik süreçler yatar ki! Örneğin, işler yolunda gittiğinde, takım şiir gibi futbol oynadığında, takımdaşlık üst seviyede olduğunda ve Galatasaray duruşuna uygun hareketler birbirini kovaladığında garip bir moral motivasyon içinde bulursunuz kendinizi. Böyle durumlarda Galatasaray’a dair her şey çekicidir. Ona dair sürekli bir şeyleri takip etmek istersiniz. Okumak istersiniz. Okuduğunuz her şey sihirlidir. Hayata bakış açınızda sihirli bir şeyler vardır. Mutluluk pompalar ruhunuza. Bu duyguya yabancı olanların size nasıl bakacağı ve neler söyleyeceği bellidir: Ne anlıyorsun futboldan? Bazılarımızın başına gelmiştir değil mi?

Futbol sadece futbol değil. Bu noktalarda kesinlikle değil. Hayatın merkezi değildir belki ama hayatın anlamlarından biridir. Bazen mutluluk verir, bazen de üzüntü. Sizin bir parçanızdır. Ne mi anlıyoruz bu futboldan ya da Galatasaray’dan? Aslında bir çok şeyi anlıyoruz. Bir insanın müziği çok sevmesi, sinemayı sevmesi, herhangi bir sanatı sevmesi gibidir futbolu sevmek. Futboldan ne anlıyorsun demek, sinemadan ne anlıyorsun, şu sanattan ne anlıyorsun, şu müzikten ne anlıyorsun demekle eşdeğerdir. İnsanoğlunun sahip olduğu bir hobiyi sorgulamaktan farksızdır. Bunu uzun uzadıya anlatamazsınız ki! Bana göre bir Galatasaray maçını izlemek, sevdiğim bir müzik grubunu canlı izlemekle eşdeğer. Ya da seni büyüleyen bir şeyi çıplak gözlerle izlemekle aynı şey. Daha ötesine gidecek şekilde nasıl anlatabiliriz ki?


Bu dönemlerde bir Galatasaray maçını izlerken, üstüne Sarı Kırmızılı formayı geçirmiş bazı oyunculara küfür edebilirsiniz. Öfkelenebilirsiniz de. Nefret ettiğiniz bazı oyuncuların o forma ile top koşturmalarına dayanamayabilirsiniz. İlgili maç sizin için eziyetten farksız bir hal alabilir. Neden bilmem, Polyanna ruhumdan mıdır, yoksa hayata ve Galatasaray’a bakış açımdan mı bilinmez, Galatasaray benim için o futbolculardan, yöneticilerden, çalışanlardan o kadar farklı bir yerde ki.. Onları bile görmediğim anlar var. Kötü gidişata sebep olan kişilere dahi körleştiğim durumlar var. Çünkü Galatasaray ayrı bir yapı. Hepsinin ötesinde bir şey.

Vaziyet bugünlerde kötü giderken bile hala bir Galatasaray maçını izlerken heyecanlanıyorum. İnanılmaz heyecanlanıyorum. Ayaklarım üşüyor. Ellerim donuyor. Ayaklarım üşürken, ellerim donarken içim ateş gibi yanıyor. Hafiften bir ter kaplıyor bedenimi. O çok küfredilen Servet’i, Sarp’ı, Barış’ı görmüyorum bile. Onlara küfür dahi etmiyorum. Edemiyorum. İsimlerin ötesinde bir şey gördüğüm.. Bana öyle garip şeyler hissettiriyor ki. Kewell’ın yürekten oyununa, Cana’nın savaşçı ruhuna, Neill’in bir şeyler yapmak isteğine, Baros’un takımı için kendisini sakatlayışına şahitlik edince bile garip bir haz alabiliyorum. Ama bir yandan da takım geriye düştüğünde ve skoru geri çıkarabilecek bir oyun ortaya koyamadığında sıkıntılı bir ter basıyor. Öyle rahatsız edici bir duygu ki bu, içinizde kalan son umut ve mutluluk ışıltısı sizden alınmış gibi hissediyorsunuz. Moral denen bir şey kalmıyor. Her zaman yaptığınız şeyleri yapmak istemiyorsunuz. Sizi bu görüntüden uzaklaştıracak işe dalmak istiyorsunuz bir an önce.

Hep bir umut taşıyorum Galatasaray’a dair. En kötü anlarında bile görünmez bir elin her şeyi düzelteceğini umuyorum. Garip bir umudum var Galatasaray’dan içeri.. Garip bir kırgınlığım var Galatasaray’dan dışarı..

27 Ekim 2010 Çarşamba

Bir Zamanlar Giga Hagi ve Lucescu


Değişen nedir?

25 yıl önceki endamları nasılsa, aynı devam ediyor. Giga’dan aynı kendinden emin bakış ve duruş.. Lucescu’nun kendine has eli pantolon cebinden hiç ayrılmayan duruşu. Tabii hiç tarak vurulmayan ölümcül saçları..

Ağaç dibindeki bu görüntüden yıllar sonra Sarı Kırmızılı renklerle Süper Kupa’yı kaldırış ve yeri gelince hoca-oyuncu ilişkilerinde ateşli şekilde tartışmaları.. Hem de iki düşman havasında! Bu pozu verirlerken, yıllar sonra kaderlerinin Galatasaray’da birleşeceğini ve o renklere büyük başarılar yaşatacaklarını hiç akıllarına getirmişler midir? Bilinmez…

Resim için Sportif Cümleler’den Burak Eren’e çok teşekkür ediyorum.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Geçti Devrimin Lakırdısı, Sür Bu Zihniyeti Eşeğin Kıçına


Galatasaray’a dair duyumsadığımız sevgi öncelikle bu kulübü yönetenlerden ve camia içerisindeki kişilerden bağımsızdır başlangıç itibariyle. Ondan sonra, bazı isimlere duyumsadığımız sevgi bu renklere olan aşkımızı iyice pekiştirir. Metin Oktay, Baba Gündüz, Hagi gibi isimlerin varlığı, bizim için bu renklere olan sevgimizin daha fazla katmerlenmesi demektir. Bazı şeyler kötü gittiğinde ise karanlık ruh hali alır götürür bizi garip düşüncelere. Bazı şeyler zevk vermez. Tek bir kelime yazmak bile istemezsiniz. İçinizden hiçbir şey yapmak gelmez.

Hatta öyle ki, Galatasaray’ın şanına yakışacak tavırlardan uzak bir camia ve yönetim görünce, futbol denen şey göze hitap etmeyince bir şeyleri boğmak istersiniz, aklınızın derin çeperlerinde. Bu öyle bir şeydir ki, abonesi olduğunuz Galatasaray Dergisi elinize geçtiğinde heyecanla koparmazsınız ambalajını. Hatta acele bile etmezsiniz ambalajı koparmak için. Belki iki gün sonra açarsınız ambalajı ve üstün körü bakar geçersiniz derginin içeriğini. Gidişat kötüyse, gururunuz kırılmışsa tek kelimesini dahi okumak istemezsiniz. Ama Galatasaray’ın şanına yakışır bir durum söz konusu olduğunda ise o dergiye öyle yumulursunuz ki, her kelimesini hazmederek okursunuz. Hiç bitmesin istersiniz.

Aylardır bu duyguyu hissedemiyorum. Hissettirmiyorlar. Hissetmek istesek bile izin vermiyorlar.

2007-2008 sezonu sona ermek üzeredir. Ligin bitmesine altı hafta kala Kalli takımdan ayrılmıştır. Takım şampiyonluk yolundadır. Teknik direktörsüz altı maçta alınan altı galibiyet efsane tadındadır. Şampiyonluk gelmiştir. Akıllar bir karış yukarıdadır. Dünyaları biz yarattık edası mevcuttur bazı futbolcuların zihniyetinde. Asıl tehlike kapının önündedir. Sezon bittiğinde akıllardaki en büyük soru, tabii ki Galatasaray’a hangi teknik direktörün geleceğidir. O esnalarda GScimbom.com forumunda sürekli yazan biriydim. Bir başlıkta hangi hocanın gelmesi istendiğine dair görüşler paylaşılıyordu. Üyelerden biri ortaya Frank Rijkaard ismini atmıştı. Ben ise bu ismi gördüğümde üstünü direkt çizmiştim. Ne işi var Rijkaard’ın burada, hiçbir şey yapamaz ki, başarılı olamaz ki, aman, sakın yanımızdan bile geçmesin gibilerinden bir yorum bırakmıştım. Galatasaray için kesinlikle kötü bir seçim olacağını söylemiştim. Seçilen isim ise Skibbe idi. Galatasaraylılar dünyaca ünlü bir hoca beklerken Skibbe ismini duyduklarında şok olmuşlardı. Nasıl lan diyorlardı. Yerden yere vuruyorlardı yönetimi. Ben ise herkesin aksine iyi bir seçim olduğunu düşünüyordum. Onu savunuyordum. Galatasaray’ın teknik direktörlüğüne seçildiği andan gönderildiği ana kadar Skibbe’nin her daim, en büyük kollayıcı ve savunucularından biriydim. Hatta forumda Skibbe ile 5 yıllık sözleşme imzalansın başlığının açılmasını sağlayan kişiydim.

Skibbe gelmeden önce Rijkaard’a neden dudak bükmüştüm? Neden istememiştim? Eğri oturup, doğru konuşalım. Rijkaard gibi bir hocanın gerçek anlamda başarılı olabilmesi için oturmuş, kökenden gelen belli yapıya ve sisteme sahip bir takımda çalışması gerekir. Galatasaray’ın kendine ait dinamikleri kaostan ibaretken, mevcut Galatasaray yönetimi futbola dair inanılmaz hatalar içindeyken ve futbolu yönetememek konusunda rakipsiz bir mevkiyken Rijkaard’ın gereksiz bir seçim olacağını düşünmek tamamen akıl sınırları içerisindeki bir görüştü. Ne yalan söyleyeyim. İstememiştim işte o zaman Rijkaard’ı. Uzak durmasını istemiştim. Başarılı olamayacağını biliyordum çünkü.

2009-2010 sezonu için Rijkaard göreve getirildiğinde durum farklıydı. Düşündüğümüz şey, yönetimin hatalarından ders çıkarıp devrimin önünü açacağıydı. Rijkaard ne isterse yapılacaktı. Dedikleri dikkate alınacaktı. Uzun süre sabredilecek ve bir yapı oturtulacaktı. Hayalimiz buydu. En azından yönetimin vizyonunun bu olduğunu ve bu yolun önünü açacaklarını sanıyorduk. O yüzden çok mutluyduk. İlk aylar rüya gibiydi bizim için.

Ama ya sonrasında gerçekleşenler?

Bu takım iki yıldır kemikleşmiş bir kadroya sahip değil. 10 maç üst üste hemen hemen kemikleşmiş, en iyi adamlarıyla maç çıkarmış Galatasaray kadrosu sayamazsınız bile. Rezalet bir durumdur bu. Acınacak bir durumdur. Sakatlık denen bela kemikleşmiş kadro kurmanın her daim önüne geçmiştir. Ve Rijkaard şu lafı sarf etti: “Takım bütünsel anlamda kaliteli değil!”

Sen misin bunu diyen, vuran vuranaydı. Sen nasıl kalitesiz dersin bu kadroya çıkışları peşi sıra gelmişti. Halbuki olay çok basitti. Galatasaray’ın en değerli adamları Baros, Kewell, Arda, Keita vs gibi adamlardı. Bu adamlardan ikisine bir hal geldiğinde takım tamamen duruyordu. Çünkü bu adamların yerine birebir, aynı yeterlilikte koyabileceğiniz başka adamlarınız yoktu. Bu adamların aynı anda sahada olmaması demek, bilindik Galatasaray oyun sisteminin sekteye uğraması, iskelet kadronun bozulması demekti. Aslında bunu da geçelim. Olayın en vahim boyutunu çizeyim sizlere. Bir takımın en büyük can damarı ve olmazsa olmaz en önemli bölgesi, orta sahasıdır. Orta sahan kimlerden oluşuyorsa, sizin nasıl bir takım olduğunuzu söyleyebilirler. Acıdır ki Skibbe döneminden günümüze kadar Galatasaray orta sahası yetersiz, vasat adamlardan oluşmuştur. Fenerbahçe ve Beşiktaş ile aynı terazide görmediğiniz Trabzonspor bile orta sahasıyla, Avrupa’da destanlar yazmış Sarı Kırmızılıların fersahlarca ötesindeydi kalite ve yeterlilik anlamında. Beşiktaş ise Ernst ve Guti gibi iki isimi bir araya getirdiğinde çatır çatır oynarken, Galatasaray uzun zamandır Ayhan, Mehmet Topal, Mustafa Sarp gibi isimlerle bir halt yemeye çalışıyordu. Skibbe bile ta o zamandan görmüştü en büyük sorunlardan birini. Gün geldi, stoper bölgesinin adamı olan Meira’yı bile defalarca bu bölgede kullanmak zorunda kalmıştı. Galatasaray gibi bir takımın orta sahasını bu kadar vasat adamlarla dolduran ve Rijkaard’ın istediklerini bir türlü takıma monte edemeyen bu yönetim zihniyeti söz konusuyken, biz taraftarlara ne demek düşer?

Bir takımın ön bölgesine Keita, Arda, Kewell, Baros, Lincoln, Misimoviç gibi üst düzey isimleri monte edeceksiniz ama, takımın gerçek can damarı olan bölgeyi Mustafa Sarp ve Ayhan Akman ile kapatmaya çalışacaksınız? Buna trajedi denir. Kara komedi denir. İroninin dibine vurmak denir. Galatasaray’ın en büyük sorunu bütünsel olarak oldukça dengesiz ve dalgalı bir kadroya sahip olmasıdır. Ya çok iyi, klas, üst düzey isimler vardır, ya da vasat, sıradan isimler. Üst düzey isimlerin hepsini sahaya sürmek isteseniz bile, bazı kritik mevkilere vasat veyahut vasatın altı isimleri koyduğunuzda, o takımdan bir devrim bekleyemezsiniz. Bundan 10-15 yıl önce Sarı Kırmızılılar tarihe geçen destanları yazarken ve bir devrim yaratırken, elindeki yerli kadrosu Türkiye’nin en iyisiydi. Okan en iyisiydi. Arif en iyisiydi. Hakan Şükür en iyisiydi. Hakan Ünsal en iyisiydi. Tugay en iyisiydi. Ergün Penbe, Hasan Şaş, Emre en iyisiydi. Ümit Davala en iyisiydi. Şu sayıya bakar mısınız? Bu öyle bir en iyiler yerli kadrosuydu ki, milli takımı sürükleyen, başarıdan başarıya koşturan isimler de bunlardı. Milli Takım eşittir Galatasaray idi.


Bilmiyorum, hiç düşündünüz mü? Ne zaman ki Galatasaray inişe geçti, yerli oyuncu kalitesini kaybetti, o bilindik ruhunu kaybetti; Milli Takım da inişe geçmeye, ruhsuzları oynamaya başladı? Neden acaba? Galatasaray sahip olduğu mental güç ve o ruh hali ile Milli Takımı tamamen etkileyen bir sürece karşılık geliyordu. Bu takımın kendi içindeki bütünsel hali her yere olumlu yansıyordu. O yüzden Galatasaray’dı. Galatasaray bir başka yahu denmesinin en büyük sebeplerinden biri buydu. Diğer takımlardan ayrıldığı en önemli nokta buydu. Galatasaray’ın o bilindik halinin olmadığı noktalarda diğer takımlarımız gerekli açığı kapatamıyor maalesef.

Bir zamanlar neredeyse Milli takımın tamamını oluşturan yerlilere sahip Galatasaray’a baktığımızda, şu an ne görüyoruz? Allah aşkına, Arda ve Sabri dışında Milli Takım’a gerçek anlamda yerleştirebileceğiniz bir adam görebiliyor musunuz? Galatasaray yıllarca Milli takıma verdiği santrforlarla işi götürürken ve bu onun alamet-i farikasıyken, yıllardır santrfor veremiyor bu takım. Eğer Galatasaray’ı yöneten bir yönetim varsa, futbolda söz sahibi olan bir mercii varsa, Galatasaray’ın santrfor ve orta saha bölgesine neden adam koyamadığını sorgulaması gerekmektedir. Eğer bir yönetim bunu bile düşünemiyorsa, elindeki yerlileri çok iyi oyunculardan oluşturmuyorsa, Ayhan, Mustafa Sarp, Serkan Kurtuluş, Servet gibi isimlerden medet umuyorsa, Allah aşkına devrim kelamını ağızlarına bile almasınlar. Bu zihniyeti alırlar, eşeğin kıçına kanırta kanırta sürerler. Dünyaca ünlü bir sistem hocasını çağırıp, eline Sarp, Ayhan, Serdar Özkan, Ali Turan, Çağlar’ı vererek mi devrimi gerçekleştireceksiniz? Mümkün mü?

Türkiye’de altı yabancı oynatabiliyorsanız ve geri kalan beş oyuncu yerlilerden oluşmak zorundaysa, o beş yerli adam üstün kaliteli adamlar olmak zorundadır. Üstün kaliteli olmasa bile vasat, sıradan olmamalıdır. Onu geçtim, bir takımın can damarlarından biri olan kale bölgesinde yıllardır yokları oynuyor bu takım. Yıllardır adam gibi bir kaleciye kalesini teslim edemedi bu yönetim. Ki Galatasaray yıllardır, kaleci denince en isabetli transferleri yapan ve kalesinde nice efsaneler üretmiş bir takımdır.

Her geçen zaman, her geçen yıl benliğinden koptu bu takım. Benliğinden kopartıldı. Koskoca holdingi yönetmesini bilebilirsiniz. Parayı yönetmesini de bilebilirsiniz. Dünyayı da yönetebilirsiniz. Ama doğru düzgün bilgi ve fikir sahibi olmadığınız futbolu yönetemezsiniz. İşinin ehli bir profesyonele devredersiniz bunu. Akıl, fikir ve devrim budur. O profesyonel kişi ne derse o olur. Olmalıdır da! Bilyoner, Aslantepe, GS Bonus ve GS Mobil’den kulübün kasasına giren paraları saymaya benzemez, futbol denen şeyi yönetmek..

Futbolcular için söyleyecek çok şey var aslında. Söylenecek bir çok şeyi bloglar, sözlükler ve twitterlarda yeterince söylediler. Üzerinden tekrar geçmeye gerek bile yok. Rijkaard’ın gönderilmesine ne yalan söyleyeyim, şaşırmadım. Bekliyordum. Çünkü Galatasaray aylardır futboluyla hiç ışık vermiyordu. Güzel oyun oynamıyordu. Ama oyuncuların işgüzarlıkları, Rijkaard’ın kendi yolundan şaşmayan inadı derken bir türlü olmadı. Mevcut yapı ve oyuncular nedeniyle maalesef Rijkaard ile kimyalar bir türlü uyuşmadı. Rijkaard’da da hatalar vardı. Disiplin için sert yüzünü göstermemesi, elindeki kadroyu tartmadan gerçekleşmeyecek duaya amin demeye çalışması, eldeki mevcuda ihtiyaç duyulacak bir sistem üzerinde diretmemesi, oyunculara karşı çok yumuşak başlı olması, sahada elinden geleni yapmayan oyuncuları cezalandırmaması, ipleri bir türlü gerçek anlamda eline almaması gibi hataları sayılabilir. Ama bazen bunları yapabilmek, arkanda kaya gibi duran bir yönetimin varlığına bakar.


Geçen yıl, sezon ortasıydı. Skibbe ile bir röportaj yapılmıştı. İnanılmaz şeyler söylemişti Skibbe. İnsanlar bu adama stajyer diyordu, futbolu bilmiyor diyordu. Futbolu bilmeyenler kendileriydi. Kendileri çırak bile değildi futbol konusunda. Öyle muazzam ve şaşırtıcı şeyler söylemişti ki Skibbe, sorun kendisinde değildi. Futbol bilgisinde de değildi. Sorun hala başımızda olan yönetimdeydi. Sarp ile, Ayhan ile, Serkan Kurtuluş ile, Aykut ile devrim yaratma peşinde olan futbol bilgisi fakiri yönetimdeydi.

Skibbe yönetime bazı oyuncuların geliştirilmesinden ve onlara yön verilmesinden bahseder. Kapsamlı bir dönüşüm projesine girmekten bahseder. Oyuncuları şekillendirmek lazımdır. Yönetim ise ona sadece şunu söyler: “Değişmez o.”

Ve sizler tek suçu Skibbe’de bulmuştunuz. Skibbe’ye demediğinizi bırakmamıştınız. Geçmiştiniz dalganızı. Evet, itiraf ediyorum. Ben Skibbe’yi Rijkaard’dan daha fazla sevdim. Hala da daha fazla seviyorum. Skibbe gittiğinde inanılmaz üzülmüştüm. Çok bozulmuştum. Şu an Rijkaard gitti diye ağlayanlar içerisinde Skibbe’nin gitmesini isteyenler fazlasıyla mevcuttur. Şunu unutmayın ki, tamamen kaostan beslenen ve yönetimin barbar gibi kılıcını istediği gibi salladığı bir futbol ortamında Skibbe, Rijkaard gibi sistem hocaları gereksiz bir seçimden öteye gitmeyecektir. Futbol bilmemezlikle suçlanacaklardır. Yönetim kafasına göre kılıcını sallayacak, karşısına çıkan Mourinho olsa bile tüm teknik direktörlerin başını alacaktır.

Bu öyle bir kılıçtır ki, “değişmez o” dedikleri oyuncuların değil başlarından, tek bir saç tellerinin yanından bile geçmez. Servet hocasına posta koyar, postalanan Rijkaard olur. Rijkaard’ın babası ölür, oyuncuların saha ortasında göbek atmadıkları kalır, kovulan Rijkaard olur. İkinci kaptanlığı bile kabul etmem diyen oyuncuların olur, ama cezalandırılan hocalar olur. Florya’nın beş kapısı sadece hocalara açıktır. Terör estiren oyuncular mutfağa kapatılarak balla besletilir. İki yılda bir ton hoca doğranır, atılır çöpe. Ama beş para etmez, şahsiyetsiz bazı oyuncular hala bu kulübün kasasından beslenir. İçim garip bir şekilde yanıyor aslında. Galatasaray’a dair olumlu tek bir şey bile hissedemiyorum. Hafta sonunda oynanacak Fenerbahçe maçına dair tek dirhem heyecan hissetmiyorum. Geleceğe dair umut dahi besleyemiyorum. Galatasaray’ın isminin olduğu yerde karanlıktan başka bir şey gelmiyor aklıma.

Ne zaman ki Galatasaray’a hem şahsiyet, hem de oyuncu kalitesi anlamında yakışmayan oyuncular sezon ortasında postalanır, yerlerine şahsiyetli, forması için savaşan ve kaliteli oyuncular alınır, o meşhur kılıç yeniçerilerin kafasına iner, işte o zaman üzüntüm azalabilir. Bunu yapmazsa Galatasaray’ı bırakır mıyım? Asla. Bırakmam. Eğer ki bildiğimiz Galatasaray şahsiyeti geri dönmezse, Galatasaray Dergisi elime geçtiğinde ambalajını bile sıyırmam. Dergide neler yazdığına bakınmam. Hoş duygular edinmem. Aslantepe’ye geçişim bile o kadar coşkulu olmaz. Ta ki bu garip yönetim anlayışı kendini feshedene ya da birileri tarafından feshettirilene kadar..


Gerets gelir. Saçını iyice ağartarak yollarız. Skibbe gelir. Gencecik yaşında saçını ağartır, yollarız. Rijkaard gelir. Lüle lüle simsiyah saçlarıyla. Saçını ağartır yollarız. Ne hikmetse, futbolu bilmeyenler hep onlar olur, bilen ise futbol bilgisi fakiri yönetim! Devrim için kan dökmeyi bile düşünmez; kendi kellesini giyotine dayamayı asla düşünmez. Asıl kanlı Fransız devrimi Sarı Kırmızı toprakların derebeylerine karşı harekete geçirilmelidir.

Galatasaray Dergisi’ni büyük bir heyecanla okumayı özledim. Galatasaray’ı büyük bir heyecanla takip etmeyi özledim. O Galatasaray karakterini özledim. Kendisine ait olan o derin ruhunu! Bir çok şeyi özledim ve özledik. Özlettirdiler. Hissizleştirdiler bizi. Duygularımızı elimizden aldılar. Devrim diye kandırdılar bizi. Geçti devrimin lakırdısı, sür bu zihniyeti eşeğin kıçına.. Onlar sağ, biz selamet.. Hocanız gönderilmişken antrenmanda hala gülüyorsunuz ya.. Yakışır sizlere. Ne de olsa, ne yapsanız yanınıza kar kalıyor. Böyle başa böyle tarrak!

Skibbe’nin ahı üzerinizde olsun!

23 Eylül 2010 Perşembe

Her Hafta Ritüellerle Sportif Cümleler’deyim


Bundan 5-6 hafta önce, Burak bu proje ile bana geldiğinde düşünme gereği bile duymamış, muhakkak yapalım demiştim. Neydi bu proje? Her hafta sonunda Burak o haftaya dair beş ya da altı soru çıkaracak, ben de o sorular üzerinden analizler yapacaktım. Şu ana kadar dört bölümü yayınlanan ritüelin beşinci bölümü bugün yayınlandı. Bu ritüel, başımıza bir iş gelmediği sürece gidebileceği kadar gidecek. Sizleri ritüelin beşinci bölümüne davet edelim.

http://sportifcumleler.blogspot.com/2010/09/sportif-cumleler-ritueli-5.html

2 Eylül 2010 Perşembe

Profesyonellik, Amatörlük ve Adamlık


Ne zaman profesyonel, ne zaman amatör davranırız bilinmez. Bazen kaba göre şekil alırız. Profesyonel ve amatör olmak arasında bazen çok ince bir çizgi vardır. Olayda bahsi geçecek ilgili kişinin mahiyetine göre bu çizgiyi aşabilir ya da gerisinde durabiliriz. Tam profesyonel bir yapıda isimlerin hiçbir önemi olmayabilir. Ya da en üst seviyedeki profesyonellikte bile an gelir amatör bir bakış açısı yakalayabiliriz.

Bir adam var. Size bir oyuncu öneriyor. Size içten bir şekilde bağlı ve sadece yardımcı olmak istiyor. Para hakkında hiç konuşmuyor. Sudan ucuz ama fiyatına nazaran kaliteli bir oyuncuyu sizlere kazandırmak istiyor. Tek istediği bağlı olduğu takımına yardımda bulunmak.

Profesyonel bir kulübün çatısı altında böyle bir olayın yaşanması normal şartlar altında pek profesyonelce görülmez. Olayın kendisi amatörcedir. Daha profesyonel olan yaklaşımı bilmeyen yoktur zaten. Scout taraması sonucu tespit edilenlerden tutun, teknik direktörün istediği oyuncunun peşinde koşulmasına kadar belli bir süreç vardır. Menajer bile olmayan birinin ortaya çıkıp, herkese açık bir TV kanalında bir oyuncuyu önermesi, CD’lerini göndermesi kişiye göre farklı tepkilere sebep olabilir. Eğer o isim kulüp tarihi için çok önemli biriyse ve takıma gönülden bağlıysa işler değişir. Profesyonel olan bir yapının amatör ruhundan bahsedilir. Hala ölmeyen bir şeyler vardır.

Galatasaray gibi bir kulübün, gönüllerin kulübü olduğu söylenen bir kulübün, kulüp tarihinin en büyük isimlerinden biri olan Prekazi’yi Jovanovic ile çağırması, sonra yüzüne bile bakmaması, arayıp sormaması, özür dilememesi ve bu olayda asıl imzanın Adnan Sezgin’e ait olması anlaşılır bir durum değil. Şahsen bu olayın tek başına Adnan Sezgin’in başının altından çıktığını düşünmüyorum. Rijkaard’ın bile olur verdiği, yıllık 600 bin avroya mal olacak bir oyuncunun, hem de +2’lik bir hakkınız daha varken üstünün çizilmesi tek başına Adnan Sezgin’e yontulamaz. Ortak bir karar alınmıştır ve bu kararın uygulayıcısı Sezgin olmak zorunda kalmıştır. Asıl sorumlu perdenin arkasına saklanmış. O yüzden asıl özür dilemesi gereken Prekazi’yi çağıran Adnan Polat’tan başkası değildir.

Adnan Sezgin hayır diyecek ve bir başkan kulübün paralı çalışanına “bi git kardeşim ya, alıyoruz işte” diyemeyecek ha! Mümkün mü? Ama bir çok kişinin mümkündür yahu dediğini duyar gibiyim.


Bir söz de Prekazi’ye. Sen nasıl bir insansın Cevad? Nasıl bir bağlılık bu? Senin kazandığın paranın ve şöhretin onlarca, yüzlerce katını kazanan, bunu tıpkı senin gibi Galatasaray üzerinden yapan bir çok isim, günümüzde Galatasaray için demediğini bırakmazken, sen hala Galatasaray diyorsun, Türkiye diyorsun, Galatasaray taraftarı diyorsun. Ağzından tek bir kötü söz bile çıkmaz mı senin? Halbuki bu takım için neler neler diyenler var! Kaptanlık pazu bandını takmışların bile geçirmişlikleri vardır bu takıma. Ama sen her şeye rağmen Galatasaray diyorsun.

Sen Prekazi olduğun için kimse önerdiğin oyuncuya hayır demedi. Taraftarlardan kimse senin sözünden bir gram bile şüphe etmedi. Eğer iyi dediysen o oyuncunun gerçekten iyi olduğunu kabullendi. Seni hep ayrı sevdi. Şu futbolcuyla gelen bir başkası olsaydı, bu taraftar oyuncuyu getiren kişiyi tefe koyardı. Futbolcuyu ve onu getiren adamı geri gönderen, yüzüne bile bakmayan yönetime alkış tutardı. Helal be Adnan Sezgin derdi.

Ama o isim sendin ya.. Cevad’dın ya sen.. Prekazi’ydin ya.. Paraymış, pulmuş, adı sanı duyulmamış topçuymuş, profesyonellikmiş umurumuzda bile olmadı. Seninle birlikte bizi de öldürdüler Cevad. Misimoviç ve Insua’ya bile sevinemedik sayelerinde. Şu takımda bir de Prekazi’mizin önerdiği sudan ucuz ama kaliteli oyuncuyu görmek bize neden koysundu ki? Aksine gurur duyardık. Prekazi’mizin bize emaneti gözüyle bakardık. Birkaç maç kötü oynasaydı bile küfretmezdik, yuhalamazdık Petre’ye sövdüğümüz gibi. Çünkü senin emanetin olacaktı o bize..

Şu resme baktıkça sinirim bozuluyor. Gencecik çocuğu üzüşümüzden bizden bir parçayı üzüşümüze kadar sinirim bozuluyor. Tekrar tekrar bakıyorum resme. Bu yanlış bize yapılmış gibi öfkeleniyorum. O çocuğun ne suçu var şimdi? Bonservisini alıp gelmişti ve ortada kaldı transferin son günü. Hayatıyla oynadık çocuğun. Şu aslan parçası ile gencecik çocuğu mal gibi ortada bıraktılar ya, bunun acısı elbet bir gün çıkacaktır.

Ah be Cevad.. Adam olmak o kadar kolay değil. Bir takım profesyonel olabilir. Dünya kulübü bile olabilir. Amatörlük bile üflenebilir o profesyonel ruha. İş adamı bile olunabilir. Dünyanın parasına hükmedilebilir. Ama şu adamlık var ya şu adamlık. Hani sendeki şu adamlık. İşte herkes profesyonel, dünya kulübü, iş adamı ve amatör olabilir ama adam olamaz..

27 Ağustos 2010 Cuma

Galatasaray’ı Nasıl Bilirdiniz?


1992 yılında 2-1’in rövanşında, Galatasaray, Werder Bremen’in karşısına çıkarken o günkü şanssızlığı oyuncuların beceriksizlikleri, isteksizlikleri veya kapasitesizlikleri değildi. Takımı o gün 0-0’lık sonuçla turdan eden şey sadece bir balçık parçasıydı. O günkü takım o gün turu geçebilmek için formasını, karlarla bezenmiş bataklığın devasa parçalarıyla kirletmiş, terini son damlasına kadar dökmüştü. İnsanın doğayla olan savaşında galibin adı bu kez doğa olmuştu, Werder Bremen değil.

2000 yılında Galatasaray UEFA Kupası Finali’nde on kişi kaldıktan sonra sahada onu hala diri tutan şey, sadece futbolcu kalitesi değildi. Büyük bir azim, istek, sonuna kadar savaşmak ve en başından sonuna kadar inanmışlıktı. İnanmışlık, azim ve istek yoksa eğer, ne kadar kaliteli olursan ol, içinde yoksa bu hislerin minik bir kırıntısı dahi, sokaktaki sıradan bir vatandaşın futbolcuğundan farkınız kalmayacaktır.

Uzatma dakikalarında omzu çıkmasına rağmen sinirden titreyen dudaklarıyla bandajını yaptırıp hala sonuna kadar savaşan bir kaptana sahipken, Henry’nin kafa vuruşunda ‘tamam, bu gol oldu’ diye gözlerimizi kapatmışken, bizi hayata döndüren Tafi’nin hayat öpücüğü olmuştu. Galatasaray’ı iliklerine kadar hisseden, tüm kalbiyle oynayan ve yenilecek bir gole isyan eden Tafi’nin hayat öpücüğü.. O zamanların kaptanı, kaptanları.. Günümüzün kaptanı..

1991 yılında, Galatasaray hiç de iyi zamanlarında değilken, Roman Kosecki kadrosundayken, bazı sorunlarla çalkalanırken, o zamanların öyle pek de kötü olmayan takımlarından Banik Ostrava’ya evinde 1-0 mağlup oluyordu. Hiç kimse turdan emin değilken, tamam, bu turu kaybettik diye düşünürken, deplasmanda, 1-0 geriye düşülmesine rağmen, hayatında ilk kez forvet oynayan Yusuf Altuntaş topu tavana asıyor, akabinde Kosecki’nin golü geliyordu. Hiç iyi zamanlarında olmayan bu takımın DNA’sı Avrupa’da farklılaşıyordu. Maçı kaybetseler bile “hayır, mücadele etmediler” diyemiyordunuz.

Geçmişle yaşanmaz ki ama. Neden bunları yazıyorsun? Hepsi geride kaldı. İleriye bakmak lazım diyebilirsiniz. Kesinlikle doğrudur. Ama tarih ya da geçmiş ne için vardır? Neden sürekli hatırlanmalı ve irdelenmelidir? Geçmişten dersler çıkarmak, feyz almak veyahut geçmişte düşülen hatalara düşmemek için. Geçmişini iyi bilen bir topluluk asıl DNA’sını asla unutmaz ve yıllar boyu ebeveynin çocuğuna genlerini aktarması gibi, bu genleri ruhunda barındırır. Veyahut o topluluğu yönetenler, topluluk içine bireyleri katarken ilgili DNA’yı ve ruh kalitesini dikkate alırlar. Eğer almazlarsa, işte dün Galatasaray’ın düştüğü durumla karşı karşıya kalırsınız.

Bundan tam on yıl önce bu takım Real Madrid’in elinden Süper Kupa’yı alırken, Victoria, Perez gibi vasat oyuncularla Liverpool, Barca gibi takımlara kafa tutarken sahip olduğu bir dürtü vardı: İstek, azim ve inanmak. Futbolcu kalitesi ne kadar önemli olursa olsun, siz birlik oluşturamıyorsanız, küskün çocuklar gibi oyun oynuyorsanız isminizin hiçbir önemi kalmıyor. Bugün ise ikinci sınıf takıma bile oyununu kabul ettiremeyen, küskün bir adamı kaptan olan bir güruh var.

Eğer teknik direktörünüz maçın ardından “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” diyorsa, bu bombanın yönetimin kucağına bırakılması demektir. Rijkaard geldiğinde ‘Rijkaard’ı getirmek bir devrimdir’ diyen zihniyetin sadece Rijkaard’ı getirmeyi devrim olarak gördüğünü, maç ardından yapılan açıklama sonucunda ise futbol konusunda tek yetkilinin Rijkaard olmadığını ve yönetimin, isim sahibi bir hocanın işine karıştığını, istediklerini gerçekleştirmediğini kanıtlar.

Gariptir ki, bundan 90 yıl önce, Türk Milleti, giyecek çarığı, yiyecek azığı yokken Mustafa Kemal ve askerlerine her şeyini hibe etmişti. Aylar boyu nice cefalar çekmişti. Çarığı ve azığı yokken, elinde olan iğneyi, vidayı, ipliği, minicik azığını Mustafa Kemal’in ve yüreğinden gelen ordusunun emrine amade etmişti. Devrim öyle gelmişti. Çok kan dökülmüştü, çok acılar çekilmişti ama gelmişti işte. Gelmişti. Devrimlerin kanlı olması bundandır.. Kan dökmeden, acı çekmeden devrimin gerçekleşmeyeceğini öğrenemedi bu zihniyet..

Yönetimin kaçışı öyle bir kaçıştır ki, Rijkaard söyleminin gerçekliğinin kabul edilişi aslında öyle ağır bir şeydir ki, her maç sonrasında, kaybedilen bir maç sonrasında bile resmi sitesinde Rijkaard’ın basın toplantısına hemen yer verirken, dünkü basın toplantısına dair tek bir kelam geçmedi hala. Koyabilirler de, ama “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” açıklamasını koyabilirler mi? İnanıyor musunuz? Demokrasinin beşiği Galatasaray’da...

Biz merhumu iyi bilirdik ama bu kadar çabuk öleceğini bilmezdik.. Ruhunun, forma aşkının, kenetlenmenin, takım olmanın bu kadar çabuk öleceğini.. Her şey rağmen hakkımı helal ediyorum. Hakan Balta’ya bile. Çünkü ne olursa olsun, o Sarı Kırmızılı forma onların üzerindeyken ne sövebilirim, ne küfür edebilirim. Canlı bir şekilde şahitlik ettiğim ve en kötü dönem olarak gördüğüm Sigi Held zamanında bile sövmedim ben bu takıma.. Her şeye rağmen..

Sorunları tek tek yazmak istemiyorum. Herkes her şeyi görüyor sonuçta. Takımın dün sahaya çıkan kadrosu o biçim adamlardan oluşmasa bile, normal şartlar altında ikinci sınıf bir takımı ne yapıp ne edip eleyebilecek güce sahiplerdi. Bu biraz da istek, azim ve inanmakla alakalı. Hakan Balta’nın yaptığı fahiş hataları gördükçe, Arda’nın bitmiş haline şahitlik ettikçe burnuma hep yeniçeri ruhu kokusu geliyor. Çünkü bu oyuncular Terim’in olduğu bir yerde bunların hiçbirini yapamazdı. Yemezdi. Oyuncular Rijkaard’ın kuyusunu mu kazmak istiyorlar bilmiyorum ama dünkü açıklamalar sonrası Rijkaard’ın asıl kuyusunu kazan merci bellidir: Yönetim..

Hani Florya’da beş çıkış kapısı vardı ya? Sahi! Nerede o?

6 Ağustos 2010 Cuma

Cevad Prekazi: Bir Çocuğun Gönlünde Büyüyen İdol


Prekazi’nin nasıl oynadığını ve neler yaptığını yaşım nedeniyle çok yakından biliyorum. Çok golünü izledim. Çok golü ile kendimden geçtim. Mahallede futbol oynarken kendime hep Prekazi derdim. Futbolu ve Galatasaray’ı daha fazla sevmemin sebebidir. Tam anlamıyla idolumdu o zamanlar. Büyük bir sevdaydı ona karşı kalbimde taşıdığım.

Dün OFK Belgrad maçında yaptığı yorumlar sonrası ve de iş başka aşk başka, Galatasaray aşkım diyerek saf sevgisini belli eden, birçok söylemiyle bizi inanılmaz duygulandıran Prekazi’ye bir çok platformda methiyeler düzülmekte.

Bundan 3-4 yıl önce bir yazı yazmıştım. Galatasaray’a dair. O yazıyı bu blogu ilk açtığım zamanlar hemen koymuştum.Aşırı uzun bu yazıdan sadece Prekazi ile ilgili olan kısmı yayınlıyorum. Özledik Prekazi’yi!


Her çocuk gibi kendi çocukluğumuzun yeşermesiyle geleceğimize dair tohumları atıyorduk. Maradona’nın İngiltere’ye, tüm futbolcuları ipe dizerek attığı gol sonrası, çocuk zihnimle (yaş 10) öyle bir oyuncuyu dünyanın en iyisi yapmak, doğal olsa gerek. Çünkü gerçekten büyük bir goldü. İnsanüstü bir şeydi. Kocaman insanlara şaşırtıcı gelen, şoke eden bir golün, o maçı canlı izleyen ufacık beni nasıl bir kılığa sokacağını, o an neler hissedebileceğimi nasıl anlatabilirdim ki?

Gönül bağımın olduğu takım enfes bir gol attığında neler hissedebileceğime gelince, Maradona’nın attığı golden binlerce kez daha heyecan verici ve inanılmaz gelecektir. Çocukluğumdan bu yaşıma gelene kadarki zaman dilimi içerisinde, hayatımın golünün hangisinin olduğunu sorsalar, hiç düşünmeden Prekazi’nin 35 metreden Monaco’ya attığı golü söylerdim. Bu gol benim için ilahi bir dokunuş gibiydi. Prekazi’nin ruhu, o gol atıldığı an uçup baş ucuma konmuş, başımı usulca okşamıştı. Prekazi artık benim için tanrı gibi bir şeydi.

Böyle muhteşem bir gol olabilir miydi?

Maradona kimmiş yahu?

Prekazi bu.

Tuttuğum takımın;

Oyuncusu!

Beyni!

Arıza serbest vuruşçusu!

Sol ayaklı raketi!..

Prekazi’nin gerilip topa vuruşu ve topun ağları bulması beş saniyeyi bulmamıştır ama, bu o kadar basit değildi. O anı, birebir, canlı kanlı, aynı anda, bizzat yaşamıştım. Kesinlikle o kadar basit bir şey değildi. Serde çocukluğun ateşliliği var. Oynanan maçın her saniyesine adeta bir kedi gibi göz atıyoruz. İnanılmaz ince. Gözden kaçırmamacasına. Her saniyeyi büyük bir filtreden geçirerek önce gözlerimize, sonra da beynimize naklediyorduk. Adeta bir peri masalı dinliyor gibiydik. Bu yüzden beş saniyelik an bana asırlar gibi gelmişti. Prekazi’nin gerildiği an gol olacağını hissetmiştim sanki. Çünkü Prekazi öyle gerilmişse o gerilmenin içinde muhakkak bir iş vardı. Sadece topun başında gerilişi bile bana saatler sürmüş gibi gelmişti. Top yere hiç temas etmeden fişek gibi giderken adeta dona kalmıştım.

Resmen Tsubasa’yı yaşamıştım!

Tsubasa’yı yaşamak diye buna denirdi!

Hani bilirsiniz şu Japon çizgi filmini. Futbol takımının kaptanı Tsubasa’nın başından geçen futbol maceraları anlatılırdı. Gol olacağı zaman top öyle gider ki, asırlar geçer sanki. İki saniyelik gol anını yavaş çekimle 2-3 dakikada gösterirlerdi. Prekazi’nin golü, Tsubasa golüydü benim için. O gölün Tsubasa’lığını bastıran başka dürtüler vardı. İlker Yasin’in “ve gool ve gool ve gool ve gool, işte goool, işte goool, ağlamak istiyorum sayın seyirciler, ağlamak istiyorum” diye bağırmasını, beni diken diken etmesini geçtim; Prekazi’nin kendine has karizmasıyla koşarak, işaret parmaklarını havaya kaldırarak sevinmesi saatlerce sürmüş gibiydi.

Çocuktum…

Savaşmış!

Açlıkmış!

Katliammış!

İnsanların ikiyüzlülüğüymüş!

Kavanoz dibi dünyaymış!

Dertler dünyasıymış!

Geçim sıkıntısıymış!

Her şeye gelen zamlarmış!

Ekmek aslanın midesindeymiş!

Umurumda mı?

Prekazi’nin gol anını yaşarken benden daha mutlu tek bir insan oğlu gösterilemezdi. Eğer işaret edecek bir parmak olursa, acımaksızın kesilirdi o parmak.

14 Temmuz 2010 Çarşamba

Sarı Kırmızı’nın Çekiciliği


‘Futbola aylardır hasretiz’ gibi bir cümle kursaydık mübalağa etmiş olurduk. Samimi olmazdık. Liglerin başlamasına bir aylık süre kalmışken, her ne kadar fazla zevk almasak da bir ay boyunca yatıp kalktığımız Dünya Kupası varken böyle bir cümleyi deklare etmek saçmalık olurdu. Futboldan uzak değildik. Gelişmelerden de. Ya da transfer haberlerinden ve garipleşen olaylardan. Hepsiyle iç içeydik.

Ama bu durum bizi ne kadar doyuruyordu ve bize yeterli geliyordu? Özlemle kavrulmuyor muyduk? Aidiyet duygusu ile bağlı olduğumuz, gönül verdiğimiz ve karşılıksız sevdiğimiz renklere karşı.. Tuttuğumuz takıma karşı..

Aslında öyle özlemişiz ki! Tuttuğumuz bir takıma duyumsadığımız sevgi öyle farklı ki! Nasıl anlatsam? Bir ay boyunca Dünya Kupası’nda bir çok maç izledik. Bazılarından zevk almadık. Bazılarında fena bir futbol görmedik. Eğer gözlerimize birkaç uzay futbolu boca edilseydi, futbola doysaydık bile takımımıza duyduğumuz özlem dinmezdi. Futbola olan istek, açlık belki dinerdi ama bağlandığımız renklere duyduğumuz özlem?

Kim ne derse desin, ne söylerse söylesin, nice Barcalar çıksın isterse. Bizi futbollarıyla büyülesinler. İstedikleri kadar. Ama şunu bilmelidirler ki bizi asla gönül verdiğimiz takımların heyecanlandırdığı gibi heyecanlandıramayacaklar. Barca futbolunu izlerken zevk alırım, mest olurum ama heyecan yapmam. Ateş basmaz beni. Kış ortasında ter içinde kalmam. Yaz ortasında ayaklarım buz kesmez. Kalbim deli gibi atmaz. Olduğum yerde sürekli sabit dururum. Fazla sakin olurum. Heyecan yapmam.


Sarı Kırmızılı renkleri gördüğüm zaman orada her daim bir heyecan vardır. Bir istek vardır. Bir özlemin dindirilişi. Lig devam ederken bir haftalık süreç bile Sarı Kırmızı’yı özlememe yetiyordu. O heyecanı bile özlüyorum. Ayaklarımın üşümesini. Ellerimin buz kesmesini. Her atakta kanımın yukarı çıkmasını. Baros’a top geldiği zaman göğsümün kabarmasını ve öyle bir futbolcuya sahip olduğumuz için garip bir gurur hissetmemi. Sabri topa tüm gücüyle vurup fezaya gönderdiğinde bile tatlı bir şekilde kızmaksızın gülümsemeyi. Kewell topu ayağına aldığında bir nezaketle kapsanmayı ve gülümsediğinde o anki mutsuzluklarımın o gülücükle örtülmesini..

Nasıl anlatabilirim ki?


Sarı Kırmızı’nın çekiciliği bir başka. Gerçekten de özlem dolu. Messi’nin futbolu, Maradona’nın çalımları gönül verdiğim takımın sıradan oyuncularının yanında bile çerez kalabiliyor. Öyle hissettirebiliyor. Sarı Kırmızı dışındaki güzellikler beni mutlu edebilir. Zevk verebilir. Hoşnut kılabilir iç benliğimi. Futbol güzelliğine doyurabilir. Ama hiçbiri Sarı Kırmızı’nın hissettirdiklerini hissettiremez gönlüme ve içimden geçen her türlü heyecanlara.. Ulaşamaz o ürpertici duyguya.

FC Kleve karşısına çıktı Sarı Kırmızılılar. Sıradan bir maç. Öylesine bir maç. Önemsiz bir maç. Ama öyle özlemişim ki... Hem de çok..

Dünya Kupası, Messi, Barca hikaye.. Sarı Kırmızı renkler gönlümün ta orta yerine çizilmişken ve kalbimin çeperlerini tamamen sarmalamışken hikaye..

21 Haziran 2010 Pazartesi

Futboldaki Ahlâk Meselesi


Her insan evladının ahlâk meselesine bakış açısı farklıdır. Kendi bakış açıma göre ise ahlâk meselesi ve ahlâklı olmak bizi insan olmaya yaklaştıran ve insanlığımızı pekiştiren bir olgudur. Tek başına temiz huyu ya da erdemli olmayı kapsamaz. Oturmuş karakteri ve düzgün prensipleri beraberinde getirir. Hayatın her alanında içimize nüfuz etmiş bir prensiptir ahlâklılık meselesi. Her insanda farklı ahlâk anlayışı olsa bile bu meselenin evrensel bir boyut taşıdığını kabul etmekte fayda var.

Şu ahlâk meselesi aynı zamanda özünde feci ikiyüzlülükler barındırır. İşte bu noktadaki ikiyüzlülükler beni acayip rahatsız eder. Ne gibi misal? Herkesin muhakkak şahit olduğu bir durum vardır. Mahallenin genç delikanlısı, orta yaşlısı, artık hangi yaştan olursa olsun fark etmez; çapkındır, önünden geçen bir bayana sarkmaktan gocunmaz, yapmayacağı şerefsizlik yoktur. Bilirsiniz yani. Ayrıntılı bir şekilde izahat etmeme gerek yok. Ama aynı zatlar kendi bacılarına ya da kız kardeşlerine aynı tavırla gelindiğinde bir anda namus bekçisi kesilirler. Adam bile öldürürler bunun için. Yarın öbür gün dam altına girdiklerinde de kasıla kasıla 'namus için öldürdüm' derler. Bu kadar pislikçe, bu kadar ikiyüzlüce..

Bu konuya dair hayat düzlemi üzerinden bir çok şey söylenebilir ama konumuzu futbola çevirirsek, çirkef oyunculardan hiç hazzetmediğim bir gerçektir. Futbol denen güzelliğe, sağlam karakterle özdeşleşmeyen ve haksız kazanç amaçlayan tavırların eklenmesi bir türlü anlayamadığım bir şeydir. Futbol endüstrileşmiş olabilir. İçinde büyük paralar dönebilir. Tek bir galibiyet nedeniyle milyonlar kasaya girebilir. Ama haksız bir kazanç varsa ortada ne kadar başarılı bir durumdan söz edebiliriz? Bu kazancı hazmedebilir miyiz? Belki günümüz ticareti çakallık üzerine kurulu ama bir de çakal olmayanlar var. Konumuz futbol ise eğer milyonlarca göz izliyor her şeyi. Her şey ayan beyan ortada. Çakallık normalde gizli kapaklı yapılır ama yeşil sahada olan şeyler milyonların gözü önünde..

Kader Keita.. Az mimlenmedi geçtiğimiz sezon girdiği çeşitli atraksiyonlar yüzünden. Dün de aynısını yaptı. Senin takımın 3-1 mağlup. Maçın bitmesine kalmış 3-4 dakika. Uzatmalarla olsun 7 dakika. Ve sen rakibine bilerek göğsünle geçiriyorsun. Kaka’nın dünyadan haberi yok. Sonra suratını tutarak yerde 5 dakika kıvranıyorsun. Ne için? Bir adamı attırmak için! 7 dakika kalmışken 5 dakikası senin yüzünden gidiyor. Geri kalan 2 dakikada 2 gol mü bulacaksın?

Eğer bir futbolcu bu kadar basit bir matematiği bile düşünemiyorsa, bilin ki o oyuncunun mental yapısında, kafasının içinde ve oyun ahlâkında sorun vardır. Normal değildir. Futbolculuğu ne kadar iyi olursa olsun, saha içinde karaktersizce şeyler yaptığı için adı çirkef olur çıkar. Böyle oyunculara aidiyet duygusu ile bağlanamıyorum maalesef. Kewell’a, Neill’a bayılırım ama Keita onlardan daha iyi oynasa, 20 gol 40 asist yapsa bile Keita’yı bir Kewell ve Neill gibi asla sevmem. Sadece topçuluğunu severim.

Eğer Keita Fildişi Sahilleri kadrosunun ilk 11’inde yer bulamıyorsa biraz da zihninde aramak lazım. Keita’nın Galatasaray’ın başını böyle yaktığı maçlar oldu. Gereksiz yere gereksiz sakatlanma numaraları çekmek, ortalığı germek, bu yönüyle karşı takımı seyircisiyle birlikte psikolojik olarak güçlendirmek.. Bunların hepsi Galatasaray’a zarar olarak geri döndü. Çünkü Galatasaray takım olarak bu işi beceremiyor. Birkaç adamı çirkef olsa, numara çekse bile takım olarak bundan artı pay alamıyor asla.

Ama Keita’ya sorsan şimdi dinin nedir diye, ‘Elhamdülillah Müslüman’ım’ der. Eyvallah. İyi güzel de, senin dinin haksız kazanç haramdır demiyor mu? Sen şimdi hiçbir hatası olmayan, dünyadan bi haber olan Kaka’yı attırınca eline ne geçti? Dinin açısından yaklaşayım sana Keita!!!

1) Kul hakkı yemiş oldun!!!
2) Takımın adına haksız kazanca sebebiyet verdin!!!!
3) Haksız kazanç haramdır yavrum!!!!

Mesela yani.. Öylesine sıradan bir örnektir bu. Müslüman geçinip haksız kazanç peşinde olan çok topçu ve de insan var böyle. Sorsanız onlara, Müslümandır onlar. Bazıları namaz da kılar. Halbuki ben bu gibi topçulara ve insanlara çirkef demenin yanında ikiyüzlü de diyorum. Bir insanın bir şeye inanıp inanmaması o kadar önemli değildir benim için. Onu bağlar. Bir insanın Allah’ı kitabı da olmayabilir. Ama ahlâk meselesi din, inanç ve iman meselesinin daha da ötesindedir bana göre. Ateist bir insan bile ahlâklı olabilir. Kendisini inançlı gören bir çok ahlâksız gözlemliyorum hayatımda.. Hayatlarımızda..


Böyleleri dışarıdan da çok kötü görünür. Halbuki adam gibi adam olsalar öyle sevileceklerdir ki! Metin Oktay, Ergün Penbe, Şenol Güneş, Cemil Turan, Baba Hakkı, Kewell gibi oyuncuların neden çok sevildiğini, neden ayrı bir yere koyulduğunu Ayhan Akman gibi oyuncular anlayamayacaklardır.

Neden yalan söyleyeyim. Bülent Korkmaz kaç yıl boyunca takımımın kaptanı oldu ama onu sevemedim. Neden? Çünkü o da artistti. Yeri gelince numara çekerdi.

Hagi bir efsanedir ama Kewell’ı neden Hagi’den fazla severim? Halbuki Kewell Hagi’nin yaptığı işin çeyreğini bile yapamamışken?

Neden?

Çünkü Hagi de yeri gelince çirkef olmasını, haksız muhabbetler peşinde koşmasını çok iyi bilirdi. Ama Kewell öyle değil!

Peki, geçen yıla kadar Sabri’ye gıcık olurken geçtiğimiz sezon bu gıcıklık neden azaldı ya da ortadan kalktı? Cevabı basit aslında. Sabri geçen sezona kadar sürekli hinlik peşindeydi. Sürekli kavga peşindeydi. Ne zamanki sadece futboluna odaklandı bir anda tüm saygıyı üzerine çekti.

Harry Kewell, Ergün Penbe ve Mehmet Topal gibi isimler Saraçoğlu’ndan çıkarken neden Fenerbahçe taraftarlarından tepki görmemiş ve küfür yememiştir? Cevaplar öyle basit ki aslında. İnsanlar görüyor her şeyi. Kim ahlâklı, kim çirkef, kim adam gibi adam, kim karaktersiz, görüyorlar.

Takımımın en iyi oyuncusu olacak olsa bile sevmiyorum böyle oyuncuları. Futbolu gerçekten çok çirkinleştiriyorlar. Bu tür oyuncular mental olarak sorunlu oyuncular. Her geçen zaman tüm okları üzerlerine çektiklerinin, hoş karşılanmadıklarının ve ahlâka uzak davrandıklarının farkında bile değiller.

Bu zihindeki bir Keita’yı cidden istemiyorum. Ne kadar iyi olursa olsun yollansa acımam gerçekten. Yarın öbür gün benim takımımı bazı maçlarda kurtarsa bile bazı maçlarda imha edecek. Biliyorum. Bana sakin, ne yaptığını bilen, akıllı, mental anlamda güçlü oyuncular lazım. Geçen yıl daha çok bunun sıkıntısını yaşadı Sarı Kırmızılılar. Bu takımın Kewell, Neill gibi ne yaptığını bilen dirayetli ve ahlâklı oyunculara ihtiyacı var.

İkiyüzlülük iyi bir şey değildir. Çirkeflik de.. Bir takım bir çok parçadan ve kandan oluşuyorsa bu parçanın çirkef ve ahlâksız yüzleri o takımı zehirler. Haksızlığın olduğu yerde de gökten, cezalandırıcı bir sopa düşer..

9 Haziran 2010 Çarşamba

Ufka Kısılmış, Hüzünlü Gözlerle Bakan Galatasaraylı


Bir yıl öncesi.. Kim mutlu olabilir Galatasaraylılardan daha fazla? Fenerbahçeliler mi? Beşiktaşlılar mı? Belki Barcelonalılar! O derece mutludur Galatasaray ve takipçileri. Neden olmasın ki? Dünya çapında bir hoca getirilmiştir takımın başına. Baros ve Kewell gibi Galatasaray’ın ruhu dediğimiz iki oyuncu zaten kadrosunda. Sonra zamanla Elano, Keita derken “aha, uzay takımı geliyor, Barcelona geliyor” gibi nice çığlıklar atılıyordu.

Mutluluk ve huzur güzel bir şey. İnsan bu duygularla iç içeyken hep güzel şeyler düşünür. Eğer futbolcularından teknik heyetine kadar futbolun akıl yönünün ağır bastığı bir deneyim içine giriyorsanız, daha önceki futbola bakış açınızı evrimleştirme yoluna giderek ona göre yorumlamaya başlıyorsunuz. Geçtiğimiz sezonun başlangıcında öyle değil miydik? Her şey çok güzel, her şey umutla dolu, futbolu irdeleyiş daha bir inceci değil miydi?

Eğer insan mutluysa ve umut doluysa farklı şeyler düşünür. Karamsarlığa düşmez. Aklının derinliklerinde bir “acaba” sorusu yoktur. Olmaz da. Antrenman fotoğraflarından tek bir kareye bakarak muazzam anlamlar ve tahliller çıkarır. Rijkaard’ın bir gülüşünden destan yazar. Futbolcuların antrenmanlardaki şaklabanlıklarından coşkuyu çıkarır. Neeskens’ın bir oyuncunun omzunu tutuşundan futbolun kitabını yeniden yazar. Bu hareketleri normal bir insan yapsa normaldir o. Öyle övülecek bir tarafı yoktur. Ama Rijkaard, Arda, Neeskens, Baros, Kewell yapınca normal olmaz. Üzerine derin bakış açıları döşenmeli ve futbolun görünmeyen tarafından analizlerden demler vurulmalıdır.


Ya sezon başlangıcındaki o futbol? Gelene geçene 4-5-6 atmalar! O maçların oynandığı sırada Arda’nın korner köşesinde elini kaldırması bile bizim için çok değişik bir şeydi. “El kaldırıyor be, basketbol oyun seti gibi be bu, Kewell bile parmak işareti yapıyor” diye seviniyorduk. Farklı bir şeyler vardı. Galatasaray'ın futboluna yeni bir şeyler giriyordu. Pas futboluna odaklı bir oyun dikkati çekiyordu. Bir oyuncunun yeşil zemindeki tek bir hareketi, akıllı bir pozisyon alışı, boşluklara kaçması, Baros’un mızrak başı gibi sağ kanadı yırtıp gollük paslar atması sayısız analizlere sebebiyet veriyordu.

Mutluydu yahu Galatasaraylılar. Umut doluydular. Hatta Rijkaard işe ilk başladığında bir yıl için değil, uzun zamanlar için sabır yeminleri edildi. İsterse 2-3 yıl şampiyon olmasın, ama güzel futbol oynayan ve geleceğe yönelik bir takım yaratılsın, bu bize yeter de artar denildi. Ama o herkesi 4-5-6’layan başlangıç yok mu? Sene içinde yaşanan problemler, saçma sapan hadiseler derken bir anda unutuldu sabır yeminleri. Mutlu ve huzurlu olan Galatasaray taraftarları mutluluk ve huzurlarını unutmaya başladı. Mutlu ve huzurlu olan bir insan olaylara nasıl ki pozitif ve farklı bakarsa, bu olumlu hisler uzaklaştığında negatifliğe yelken açacaktır. Öyle oldu da. Kaptanına bile demediğini bırakmadı bu mutsuzluk. En büyük rakibine gol atması için 30-35 dakika zamana sahipken, bu futbolcular ordusunu hücuma geçirecek ruh hali bile yoktu mutsuz taraftarlarda. Ancak Leo Franco’ya yuh çekip futbolcuları bitirmekle meşguldü mutsuzluk denen dürtü.

Ya peki şimdi?

Galatasaraylı ne kadar mutlu ve huzurlu? Ne kadar umutlu? Galatasaray’ın olduğu yerde her zaman bir umut vardır diyeceksiniz. Doğrudur. Ama Galatasaray ismini oluşturan bireyler eğer bu umudu sağlayabilecek doğru adımları atamamışlarsa ve atamıyorlarsa veyahut atamayacaklarsa? Galatasaraylıların rahat olması için bir sebep gösterebilirler mi, geçen sezon başı başlangıcında olduğu gibi?

Herkesin sevgilisi Kewell’ın adam gibi veda edemeden gidecek olması, Rijkaard’a dair bir çok çetrefilli mevzuatın medya yoluyla şişirilmesi, sabır yeminini güzel futbol ve geleceğin takımı için etmişken göz göre göre bir yılın çöpe gitmesi, takımın yine bayağı değişecek olması ve bunun yine birkaç yıllık sabır süresi gerektirmesi, yönetim içinde dönen dolaplar, sorunlu tüzük değişimi hamleleri, açıklanan 5 milyon TL’lık transfer bütçesi ve şu ana kadar açıklanan oyuncuların kalitesi derken peki?

Kimler şampiyonluk bekliyor önümüzdeki sezon için, bizlere son zamanlarda sunulan bu Galatasaray'dan? Kimler geçen sezon o duyumsadığı derin mutluluk ve geleceğe dair büyük umut dalgalarını yayıyor?

Bu taraftar Kewell’a duyumsadığı sevgiyi, onun güzel yüzüne bakarken aldığı mutluluğu artık kime bakarken yaşayacak? Belki Baros, belki Neill.. Ama Kewell etkisini alabilmek? Bilinmez..


Şu ana kadar kadroya katılan oyunculara baktığımızda kaç tanesi ilk 11’in değişmezi olabilecek oyunculardır? Hala ilk 11’in değişmezi olması gereken 4-5 oyuncuya ihtiyaç duyarken. Transfer bütçesi de 5 Milyon TL iken. Elinizdeki bazı değerleri elden çıkartmanız gerektiği duyurtulmuşken.. Tek umut belki de başarıya aç, kuvvetli, sağlam, mücadeleci ve oturtulması düşünülen sisteme uygun oyuncuların kadroya katılması ihtimalidir. Onlar dahil edilse bile şu zaman kaybı yok mu? Önümüzdeki yıldan ne kadar emin olunabilecek?

İsteriz ki isimlerden bağımsız olarak, kadroda hiç yıldız olmasa bile takır takır takım oyunu oynayan bir Galatasaray olsun. TT Arena’nın çimlerine ayak basan kadro stadyumu dolduran elli küsur bin seyirciye güzel hazlar yaşatsın. Ama şu yaşanan sorunlar silsilesi yok mu? Galatasaraylı taraftarların mutluluk ve huzur hissini yüreğinden alan. İleriye yönelik olarak güzel şeyler hissetmesi gerektiğinden emin olamayan. Ve yahut sene sonunda Rijkaard gidecekse bunca temaşa, harcama, devrim kelamları niyedir ki diye sorduran.

Bir oturmamışlık hali.. Bir dağınıklık ve sistemsizlik hali. Yönetimin bile kendi içinde yaşadığı sorunlar ortadayken futbolu yönetecek aynı zatların futbolu nasıl yönetecekleri sorusunu beraberinde getiren garip bir ruh hali.

Geçen sezon başında çok mutlu ve huzurlu olan Galatasaraylılar.. Şimdi ise ufka kısılmış, hüzünlü gözlerle bakan Galatasaraylılar..

Siz ne tarafındasınız bu ufkun?

25 Mayıs 2010 Salı

Harry Kewell'ın Sonuna Kadar Yanında Olanlar?


Harry Kewell'a dair son zamanlarda çok şey yazılıp çizildi. Sakatlık ve yaşlılık gibi bahanelerin dönüp durduğu bir düzlemde Harry Kewell gibi Galatasaray ruhu ile özdeşleşmiş bir insanın taraftarlara, Sarı Kırmızı armaya doğru düzgün veda edemeden yollanacak oluşu gurur kırıcı. Öte yandan tüm düşünceleri bir potada erittiğimizde bazı arkadaşlarımızca da Galatasaray'a onca emek vermiş yerli oyunculara gösterilmeyen vefanın neden yabancı bir futbolcuya gösterilmesi gerektiği üzerinde duranlar da var. Kewell'ın en büyük destekçilerinden olduğum bilinen bir gerçek beni tanıyanlarca. Kewell'a dair alınan karara yönelik olarak bir çok şey yazılıp çizildi. Ben ise çok üzüldüğüm için hâlâ yazacak ruh yapısını yakalayamadım.

Herneyse, asıl anlatmak istediğim konuya döneyim. Ülkemizde Harry Kewell'a duyulan sevgi ortada. Onun için açılan sayfalar mevcut. Bu sayfalardan biri ise Harrykewellfan.net. İlgili hayran sitesi Harry Kewell'ın gönderilmemesi ve yeniden sözleşme imzalanması için bir kampanya başlattı. Aslında tek yapmanız gereken aşağıdaki bağlantıya erişerek en azından görüşlerinizi paylaşarak da olsa destekçi olmanız.

http://harrykewellfan.net/harry-kewellin-goz-gore-gore-takimdan-ayrilmasina-goz-yummuyoruz.html

4 Mayıs 2010 Salı

Galatasaray – Milan Baros = Tencere – Kapak


Kim ne derse desin Hagi, Popescu, Taffarel sonrası geçen 10 yılı dikkate aldığımızda Galatasaray’ın en çok katkı veren ve en iyi yabancı transferi bu adam olmuştur. Milan Baros ile Galatasaray arasındaki ilişki çok garip bir bağdır ve bu bağı anlamlandırmaya çalışmak basitmiş gibi görünse de bir o kadar zor. Normal şartlar altında Baros’un iyi bir oyuncu olduğu ama asla bir Torres, Rooney olmadığı gerçeğini biliyoruz. Ama ne olmuştur ki Baros Galatasaray’a bu kadar uymuştur ve iki yıldır takımın skor yükünü taşımaktadır? Eğer Galatasaray bir tencere ise Baros da bu tencereye cuk diye oturan bir kapaktır. Türkiye'nin de iki yıldır tartışmasız en iyi forvetidir.

Baros’u yıldız statüsünden ayıran dikkat çekici özellikleri ve son iki yıldır Galatasaray’a monte edilmek istenen oyun sisteminin onun futbol özelliklerinin dilinden konuşması bu başarıyı sağlamlaştıran etkenlerden. Baros’un içten futbolu, hırsı, mücadele gücü, kora kor kapışması ve yeri gelince takımı için kendisini kanatması geçmişte bilindik Galatasaray DNA’sının bir kopyası aslında. Kendisi için tam bir profesyonel diyebiliriz ama onu Sarı Kırmızılı forma altında asıl başarıya götüren etmenlerden birinin bu takıma duyduğu sevgi ve kalpten oynamasının olduğunu düşünüyorum. Galatasaray ile aidiyet bağı kurmuş ve Galatasaray Ruhu diyebileceğimiz tabirin bayrak adamı olabilecek bir savaşçı modelidir Baros. Ama öte yandan bu savaşçılık modelliği yer yer Hagi benzeri garip atraksiyonlara sebebiyet vermektedir. Ters bir karar sonrası hakemin üzerine yürümek, sert reaksiyonlar göstermek ve sürekli kart görmek. Bunu her ne kadar hırsından yapsa da futbolculuğu adına söylenebilecek en kötü yönünün bu olduğu söylenebilir. Bir de bazı basit golleri kaçırması ki her futbolcunun da garip garip goller kaçırma lüksü olabiliyor. Eğer onları kaçırmasaydı ortaya çıkacak sayısal tabloyu düşünmek dahi istemezdim.

Burada dikkate alınması gereken ilginç taraflardan biri ise 4-5 ay boyunca ortada olmayan bir oyuncunun bir anda nasıl böyle formda ve gollerle dönebildiğidir. 4-5 ay boyunca sahalarda olmayan bir adam şu an takımın en çok gol atan oyuncusu konumunda Kewell ile birlikte.. İşte benim bir türlü anlayamadığım şey budur. Sarı kırmızılı renklere aşık olan yerli oyuncular bile böyle bir performansı sahaya koyamıyorlar. Ya da Valencia ile adı geçince Mehmet Topal gibi form yükseltmiyor Baros. Her zaman elinden gelenin en iyisini vermeye çalışıyor. İBB maçının son anlarında Baros’un kaslarından zorlanıp yerde kalmasının nedeni de budur. Hep daha fazlasını istemek ve kanının son damlasına kadar mücadele etmek. İşte bu yüzden Sarı Kırmızılı taraftarlarla Baros’un arasında her daim özel bir bağ oluştu.

Baros her ne kadar profesyonel bir oyuncu olsa da o bir insan. Bir makine değil. Duyguları var. Hissettiği şeyler var. İnsan denen varlık egolarla büyüyor, serpiliyor ve yaşıyor. Her kimi bağrına basarsan, översen, el üstünde tutarsan, sürekli destek verirsen buna bazı oyuncular kayıtsız kalamaz. Baros’u daha istekli kılan ve Sarı Kırmızılı formaya aşkla bağlayan etkenlerden biri bu olsa gerek. Ya da geçen yıl deplasmandaki Trabzonspor maçı esnasında oyundan alındığında seyircilerin taşkınlıklarına istinaden başına yabancı maddeler yağarken armasını öpmesi gibi.


Eğer bir adam hep daha fazlasını vermek istiyorsa, varını, yoğunu, tüm terini dökmeden soyunma odasına gitmiyorsa, takımda hiç kimsenin beceremediği tek forvetliği dağlarla çarpışırcasına yerine getiriyorsa bu adam için tek bir şey söylenebilir: Baros olduğu yerde keyif çatmıyor, sonuna kadar çalışıyor. Tüm gücüyle çalışıyor.

Galatasaray yönetiminin yapması gereken ise oyuncu özellikleri anlamında değil de ruh anlamında bir Baros, Neill gibi isimleri takıma monte edebilmektir. Yıldız kalitesinde ama yıldız olmayan. Takımı için savaşan. Her şeyini veren.

İstemek, istekli olmak, ruhunu vermek bir maçı kazanmanın %90’ıdır bana göre. Galatasaray’ın sezonun başlangıcındaki yüz ifadesi buna paraleldi. Ama düşüşe geçilen döneme bakarsanız o istek ve ruh yapısı durumunu görürsünüz. Ya da son 4 haftadır Galatasaray’ın oyununa baktığınız zaman, bir ayna tutun yeşil sahaya. Tek tek tüm oyuncuların yüzlerine tutun. Kimler çok daha istekli ve ruhunu veriyor sorusuna aynaya bakarak rahatlıkla Baros ve Neill cevaplarını verebileceksiniz. Sahadaki 11 adam bir Baros ve Neill ruh halinde, isteğinde, her şeyini verme yetkinliğinde olursa işte o zaman her şey farklı olacaktır. Sarı Kırmızılı formaya aşık olanların özlemi bu değil midir zaten?

Sözleşmesini bir yıl uzatmakmış falan hikaye. Gözü kapalı 3 yıllık sözleşme imzalanacak ve en yüksek yıllık maaşı almayı hak edecek oyuncuların en başında gelen oyuncudur Baros. Eğer Galatasaray bir tencereyse cuk diye oturan böyle bir kapağı kolay kolay bulamaz..

Harry Kewell’dan Soğuduk mu?


4 ay öncesi.. Devre arası transferleri yapılmakta. Galatasaray yabancı sınırlamasına takılır. Kewell mı Nonda mı diye günlerce insanlar yorum yaparlar. Kimileri sıyırır. Kewell satılamaz, izin vermeyiz, Ali Sami Yen’i bile yıkarız derler. Kewell işte bu kadar Galatasaray ile özdeşleşmiş bir oyuncudur.

O zamanlar yapılan yorumların ve Kewell’ı göndermeye kalkanlara karşı verilen tepkilerin haddi hesabı yoktu. “Çocuğumu bile keserim, Kewell bizi bırakma, Stay With Us” gibi kelamlar Sarı Kırmızılı ağızların ortak sesleriydi. Sırf bu yüzden pankart bile açılmıştı Kewell için.

Kewell’ın ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu ve Galatasaray’ın içten ruhlarından biri olduğu konusunda uzun açıklamalar yapmama gerek yok. Oynadığı dönem içinde takıma her zaman katkıda bulunmuş, futbol aklı ile Galatasaray’a bir çok gol kazandırmıştır. Bana göre Galatasaray futbol takımının futbolu en iyi bilen adamıdır.

Şu son zamanlarda bana garip gelen ise Kewell gönderilecek gibi bir durum söz konusu ve Galatasaraylı taraftarlardan buna dair tepki bile gelmiyor. Nedenini düşünüp duruyorum. Önceden stadı yakacak kadar kızgın bir ruh haline bürünen Sarı Kırmızılı taraftarlar, tam şu zamanlarda neden bu kadar kayıtsızlar?

Gözden uzak olan gönülden de uzak mı oluyor?

Yoksa kaypak medyanın söylemlerini ciddiye alıp ona göre mi değerlendiriyor?

Bu yıl futbol takımının başarısız olması ve tam şu anda takımın bir hedefinin kalmaması neticesinde taraftarın morali bozulmuştur ve Kewell’ı düşünebilecek bir halde dahi değil midir?

Medyada bahsi geçen sakatlık hakkında yanlış bilgi verilmesi, yüksek ücret talep edilmesi gibi muhabbetler ne kadar doğrudur?

Hoş, Haldun Üstünel’in Neill ve Baros kalacak, diğerleri gidebilir söyleminden sonra taraftarların tepkisinin ne olacağı bilinemez.

Bir taraftarın ruh hali bu kadar mı değişir?

Daha dün Ali Sami Yen Stadyumu’nu yıkacakken şu an Kewell’ı umursamamak...

Ne kadar samimi? Ne kadar başarılara endeksli!

Stay with us, Harry?!?!?!

29 Nisan 2010 Perşembe

Barca ve Inter’in Düşündürdükleri


Normalde Galatasaray dışında pek futbol yazmam. Galatasaray dışında futbolu yazmak konusunda üşengeç biriyim. Çok yoğun ve zor bir iş hayatım olduğu için zaman ayıramıyorum bu konuya. Hoş! Bir spor blogu iddiam asla olmadığı için ve de zaten bir spor blogu olmadığım için önemli değil. Dünkü Barcelona – Inter maçını izledikten sonra bir şeyler karalamak istedi canım.

Aslında dünkü maç bir çok gözlem yapabileceğimiz ve üzerinde saatlerce düşünebileceğimiz materyaller sundu bize. Spikerinden hocalarına, oyunculardan kişiliklerine kadar. Futbolu yakından takip eden kişileri çevirip güzel futbolu mu yoksa savunma futbolunu mu tercih edeceğini sorarsanız, alacağınız yanıt %99 güzel futbol olacaktır. Peki güzel futbol sadece langırt gibi paslaşmak mıdır? Yoksa sağlı sollu ataklarla rakibi bunaltıp pozisyon üstüne pozisyon yaratmak ve tehlikeli gol pozisyonları yaratmak mıdır? Bence hepsinin toplamıdır güzel futbol. Göze hoş gelen her türlü çekici aksiyon güzel futbolun seksiliğine atıftır. O halde dünkü maçta Barcelona’nın güzel futbolu bir nebze uygulayabildiğini söyleyebiliriz. Çünkü karşısında buna asla izin vermeyen bir Inter vardı.

Paslaşmalara eyvallah.

Oyunu uzun süre 20-25 metreye sığdırmaya da eyvallah.

Ezici top kullanma oranına da eyvallah.

Ama futbolun meyvesi gol ise ve hatta mutlak gol fırsatına sebebiyet veren pozisyonlar ise eyvallah diyemiyoruz. Barca ne kadar pozisyona girebildi ki?

Bu şunu gösteriyor. İstersen dünyanın en iyi hücum oyuncularına sahip ol, her futbolcun sihirbaz olsun; eğer karşında defans uyumunu mükemmel bir şekilde kurgulayan, uygulayan bir takım varsa ve sıfır hata ile oynuyorsa buna karşı yapabileceğiniz pek bir şey yoktur. Inter’in yaptığı işi yapabilmek her babayiğidin harcı değildir. Dile kolay, 90 dakika boyunca inanılmaz konsantrasyona ve demir gibi sinire ihtiyacınız vardır. Kondisyon meselesini hesaba dahi katmıyorum. Bunların üzerine Jose denen bir adamın bu anlamdaki taktik bilgisini boca edince ortaya şaşırmayacağımız bir sonuç çıkıyor.

Buradan ülkemize geliyoruz. Süper ligimize(!) Bilindiği gibi ligimizde savunma kurgusu ön planda olan bir çok takım söz konusu. İyi top oynamak isteyen takımların durumu ortada. Mücadele futbolunu iyi uygulayan takımlara karşı söz konusu pas futbolları pek etkili olamıyor. Galatasaray, Kasımpaşa, Gaziantepspor ligimizin bu anlamdaki öne çıkan takımları. Puan tablosundaki durumları ortada. Ama ülkemiz liginde daha başarılı olabilmeniz için savunma futbolunu asla gözden çıkarmamanız gerekiyor. Tam şu anda, Fenerbahçe ve Bursaspor’un şampiyonluk yolunda olmalarının nedeni de budur. Fenerbahçe’nin ezeli rakiplerini nasıl yendiğini gözlerinizin önüne getirirseniz gerekli cevabı da alırsınız bir nebze. Kontrolsüz futbol bir yere kadar götürüyor sizleri ülkem futbolunda.

Inter’in dünkü maçta oyunu tamamen kendi sahasında kabullenmesi yadırganabilecek bir durum değil. Sonuçta 3-1 avantajının arkasına yaslanmışsınız ve açığınızı yakaladığı an sizi affetmeyecek bir rakiple oynuyorsunuz. Böyle bir rakibi ancak dünkü gibi oynayarak pasifize edebilirdiniz. Mourinho da bunu yaptı. Önemli olan finaldi. Bunu başardı.

Dünkü defans futbolunu uygulayabilmek her babayiğidin harcı değildir ama defansif anlamda kaliteli oyuncuların varlığına da bakar. Ülkemizde 90 dakika boyunca bu kadar konsantre ve uyumlu defans yapabilecek tek bir takım dahi gösteremezsiniz. Hepsini geçtim; Cambiasso’nun defansif kurgudaki zekasına, sezgisine ne desek az. Hücum futbolu derken Messi, Ronaldo, Rooney, Torres gibi isimleri ne kadar övüyorsak Cambiasso da defansif futbolun Messisi, Ronaldosu, Torresi’dir. Dünkü maçta Cambiasso'yu oradan alıp misal bir Mehmet Topal’ı yerleştirseydiniz, tüm taşlar yerinden oynar ve maç muhtemelen Barca lehine sonuçlanırdı.

Türk takımlarının, daha doğrusu Türk oyuncularının genlerinde bir Barca futbolunu oynayabilmek yok maalesef. Çok zor yani. Barca bile bu genleri 20-25 yıl boyunca üstün bir şekilde çalışarak güçlendirdi. Rijkaard ya da Guardiola gibi isimlerin Inter ya da Chelsea futbolunu oynatacak zihinleri de yok. Ancelotti’nin Chelsea, Mourinho’nun Inter, Rijkaard ve Guardiola’nın Barca ile tencere kapak olduğunu kabul etmekte fayda var. Buradan yola çıktığımızda Galatasaray’ın Rijkaard ile ilk yıl itibariyle can çekişmesini normal karşılamakta fayda var. Bu tür zihniyet değişikliği bir anda olabilecek bir şey değil. Chelsea ve Inter söz konusu futbola yıllardır aşinalar. Galatasaray ise sadece geçen yıl Skibbe ile volta atmaya başladı yeni futbol tarzına. Eğer Galatasaray’daki söz konusu isim Rijkaard değil de Mourinho olsaydı, Galatasaray daha başarılı görünürdü an itibariyle. Bunun Rijkaard ile alakası yok tabii ki. Oyuncuların yapısı ve futbol tarzlarıyla alakası var. Rijkaard’ın Galatasaray’da başarıya ulaşabilmesi önemli bir zihin değişimi gerektiriyor. Futbolcu değişimi de bunun içinde. Bir de Mourinho’nun haşin, ateşli ve agresif halini düşününce yerli futbolcularla ne kadar iyi anlaşabileceğini siz düşünün. Malum yerli oyuncularımızın gaz ile ne kadar seviye atladığına şahitlik etmişken! Gaz ile hırslanmaya bünyesini alıştırmış futbol karakterlerinin, oldukça efendi ve sakin olan Rijkaard benliği ile hemen uyumlaşabilmeleri ve gerekli tepkiye uyum sağlayabilmeleri o kadar kolay olmasa gerek. Ama Mourinho ile kendi Terimlerini bulmuş olurlardı.

Barcelona’nın elenmesi uzay futbolu oynadığının üstünü çizmez. Messi’nin etkisizmiş gibi görünmesi üstün bir futbolcu olmadığını göstermez. Inter’in Barcelona’yı elemesi Barcelona’dan daha iyi futbol oynadığını kanıtlamaz. Barcelona hâlâ yerkürenin en iyi takımı. Geçen yılki çizgilerinin biraz gerisinde olsalar da gerçek bu. Bu gerçeği kimse değiştiremez. Messi’nin etkisiz kalması ise Maradona ile kıyasa sokulduğunda onu bir puan arkaya da düşürmez. Bizler, futbolu mantık süzgeci içinde düşünenler, futbola bilimsel anlamda da kafa yoranlar için asıl gerçek bu. Ahı gitmiş vahı kalmış İlker Yasinlerin düşüncesinin ve yorumunun hiçbir önemi yok. O istediği kadar Messi Maradona olamaz desin. Messi Maradona değildir, Maradona da Messi değildir. 20 yıl önce oynanan futbol ile günümüzde oynanan futbolu aynı kefeye koyamazsınız. Günümüzdeki defansif kurguların daha üstün olduğu gerçeğini de es geçemeyiz. İşte Messi böyle bir ortamda mücadelesini vermeye çalışıyor. Inter tarafından 2-3 kişi ile kilit altında tutularak durdurulabiliyor. Kilit altında tutanlar da yerkürenin en iyi savunmacı mensuplarından. Başka türlü durdurulması çok zor.

90 dakika boyunca Xavi’ye Iniesta deyip duran, saçma sapan yorumlar yapan İlker Yasin’e diyecek hiçbir şeyim yok. Yani şu blog dünyasındaki Flying Dutchmanleri, Borgesleri düşündüğümde, futbola bakış açılarına ve zekalarına tanıklık ederken, futbolun İlker Yasinimsi, Serhat Gargamelimsi adamların eline bırakıldığını gördükçe sinirlenmemek için zor tutuyorum kendimi. Zannedersem ülke futbolumuz açısından bu bize müstehâk.

Nihayetinde Mourinho Real Madridlileri en büyük korkusundan kurtardı. Sizce seneye Real Madrid’in başında bu manyak adamı görebilir miyiz? Eğer olur da seneye İspanya'ya yatay geçiş yaparsa ve La Liga’da Barca hegemonyasını ortadan kaldırırsa, seyreyleyin cümbüşü.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Galatasaray ve Taraftarlık Halet-i Ruhiyesi


Eminim ki Sarı Kırmızılı renklere gönül verenlerin birçoğu için bu sezonun rüyaları sonlandırılmış durumda. Hayaller aleminden uyanılıp gerçekliğe, hayatın gerçeklerine dönüldü. Bu renge gönül verenlerin bir an önce istedikleri şey ise tartışmasız bu sezonun bir an önce bitip yeni sezonun başlamasıdır. Hedeflerden uzaklaşıldığında geçen anların size sıkkınlık verdiği söylenebilir.

Bir an düşüncelere dalarsınız. Keşke gerçek hayat FM ve CM tadında olsaydı, sezonu bir an önce bitirebilsek ve hemen yeni sezona başlayabilseydik diye. Gerçek hayat FM veya CM’ye benzemez. Oyunlarda 24 saatte bir sezonu bitirebiliyorsunuz ama gerçek hayatta saatler oldukça ufak zaman dilimleridir.

Motivasyonunuz kaybolmuştur an itibariyle. Moraliniz bozulmuştur. Rakibinizin puan cetvelinin en tepesinde olması sizleri iyice bozmuştur. Sezon sonunda İstanbul’un karşı tarafında, ağzını açmış bir şekilde bekleyen timsahın tablonun en üstünde olması için bir çok şeyi vereceğiniz söylenebilir.

Hem bu değil midir, hedefsiz kalındığında sizi iyice kabuğunuza çektiren, keyifsiz kılan ve bitsin şu lig dedirten? En önemli rakibinizin en tepede olması! Böyle bir şey olmasaydı, sezonun sonlanmasını bekleyişiniz daha çekilebilir olabilirdi.


Eminim ki bir çok Galatasaraylı taraftarın gönlünden ve beyninden bu tür tilkiler dönüp dolaşıyordur. Ama burada ince bir nüans var; taraftarlığa bakış açısı sorgulanabilir. Gönül verdiğiniz takım için işler pek yolunda gitmediğinde uzaklaşıp gitmeli miyiz? Yoksa bu benim karşılıksız aşık olduğum renkler, evet, hedeften uzaklaşmış olabiliriz ama ben takımımın maçlarını hala büyük bir heyecanla, ellerim üşüyerek, buz keserek izleyeceğim halet-i ruhiyesinde mi olmalıyız?

Milyonlarca kişinin ruh halini bilemem tabii ki. Şahsi görüşlerime yatay geçiş yaptığımda, hedeften uzaklaşmanın beni üzdüğünü ama bu renklere olan heyecanımın sönmediğini, geri kalan maçlar oynanırken ellerimin buz keseceğini, ayaklarımın üşüyeceğini ve her atakta yine çok heyecanlanacağımı biliyorum. Sanki şampiyonluğa gidiyormuşuz gibi. Çünkü Milan Baros'un topu ayağına alması bile beni heyecanlandırıyor. Mutlu ediyor. Bu çok farklı bir şey.

Eğer bu renklere sırf başarılar için aşık olmuşsak karşılıksız bir sevgiden, tutumdan ve bağlılıktan söz edilemez. Başarılar elbette ki istenir ama bir an için kapayın gözlerinizi. İngiltere’de Premier Lig’in ya da Almanya’da Bundesliga’nın altındaki liglerde oynayan takımların sahalarında kapalı gişe oynadıklarını gözlerinizin önüne getirin. Bazıları yıllar önce şampiyonluk kazanmış, kupalar kaldırmış takımlar. Kimisi ana ligin 2-3 kademe gerisine düşmüş. Ama hala ilk günkü aşk devam ediyor o takımlara karşı.

Başarılardan uzak bir takım. Ama sevgisi karşılıksız olan taraftar grubu. Her maç futbol sanatını kapalı gişe topluluğa ikram ettiren.

Ama ülkemizdeki rekabet ülküsü yok mu? İçinizi körükleyen o nefret duygunuz yok mu? Kendini bilmez bazı yöneticiler ve medyanın nifak tohumları nedeniyle kalplerinize yerleştirilen. İşte bu nefret tohumlarıdır ki, bizleri, sevgiden, gerçek sevgiden, karşılıksız bağlılıktan uzak tutan ve başarıya giden her yolu mübah saydıran.

Evet! Belki sizler bir taraftar olarak çok amatör bir gözle bakıyorsunuzdur takımınıza. Bazen sizler için başarı her şeydir. Ama desteklediğiniz takımın bütünsel anlamda başarıya nasıl yaklaştığını tam olarak bilemiyoruz bile. Başarıyla egolarını tatmin etmek için mi? Yoksa başarıların sağladığı ivmeyle kulübün kasasına paraları boca etmek için mi? Belki bazıları için asıl amaç daha çok kazanmaktır. Daha çok para kazanmak! Ama taraftar için kazanılacak paranın önemi dahi yoktur. Eğer ki o parayla o biçim bir dünya yıldızı alınmayacaksa, müthiş bir stadyum yaptırılmayacaksa. Taraftar bunlar dışında kulübün kazanacağı paraya bakmaz bile. Tek istediği galibiyettir. Kupadır. Şampiyonluktur. Ruhunun derinliklerine nüfuz ettirilmiş nefret tohumlarının neticesinde, en büyük rakibinin taraftarlarına dönerek sağ elinin avuç içini, yumruk yapılmış sol elinin üst yuvarlağına tüm hışmıyla geçirmektir.

Zannedersem bizler buyuz..

Dönüştürülmüşüz..

Ruhumuzu kötücüllüğe satmışız.

Kazanılacak paraymış, kulübün kasasına girecek milyonlarmış taraftarı hiç alakadar etmez ilgili ruh halinde.

Onu en çok mutlu edecek şey ne paradır, ne de kupanın kendisidir.

Aslen yumruk yapılmış sol elinin üst kısmına tüm hışmıyla geçirebilmektir.

Sağ elinin avuç içiyle.

Haşırt diye..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails