Rooaahhh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rooaahhh etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2011 Çarşamba

Artık Yaş 35 ve Ömrün Yarısına Dokunmak


Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider.


Şakaklarıma kar mı yağdı, ne var
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz
Ya gözler altındaki mor halkalar
Neden öyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar

Cahit Sıtkı Tarancı bu muazzam şiirin sonunu “Bir namazlık saltanatın olacak, taht misâli o musalla taşında” lafıyla sonlandırdığında hayatın özlerinden birine ulaşıyorsunuz. Ne yaparsak yapalım, nasıl yaşarsak yaşayalım herkesin ulaşacağı nokta bellidir. Bu son ise çok ciddi bir şeydir. Hayatın bütününü anlamak konusunda fazla söze gerek bırakmaz.

İnsan hangi yaşta olursa olsun beş, on, yirmi yıl sonra nasıl bir hal alacağını, her şeyden önce, yaşayıp yaşamayacağını, bu dünyada nasıl bir konuma sahip olduğunu ve neler başardığını sorguluyordur muhakkak. İçinde bulunduğumuz yaşın güzelliğini tadıp tatmadığımız her bireyin kendi içinde cevaplandırması gereken bir ana denk geliyor. Onlu yaşlarda bir veletken ve daha hayata dair pek bir şey bilmezken, sorumluluk ve hayata sıkı sıkıya tutunmak kavramlarının farkında bile değilken, orada burada 18 yaşının reşitlik demek olduğunu okurdum. Bunun ne demek olduğunu tam olarak idrak edemezdim. 18 yaşına girdiğimizde bir anda farklı mı hissedecektik? Bir anda farklılaşmış fizyolojik ve psikolojik devinimler mi kuşatacaktı bizi? Ne yani, 18 yaşına basar basmaz bir anda kanatlarımız mı çıkacaktı? Bir anda büyüyecek miydik? Büyük adam mı olacaktık?

Her ömrü yeten gibi ben de erişmiştim 18 yaşına ve hiçbir farklılık hissetmemiştim. Bir gün önce ne hissediyorsam, bir gün sonra aynı şeyleri hissediyordum. Tek farkı, bir gün öncesinde birçok kanuni hakka sahip değilken, bir gün sonra o haklara sahip oluyordum. Ama gariptir ki, eğer o yaşta çalışmıyorsanız ve okumuyorsanız devlet güvencesinden mahrum kalıyordunuz. Velinizin sigortası size teğet bile geçmiyor oluyordu.

Yirmili yaşlar da daha çılgınca anların yaşandığı ve biraz daha bilinçlendiğimiz zamana denk düşüyordu. 18 yaşında ne kadar veletlik ve şımarıklık yapıyorsanız, başınıza çok büyük ve önemli bir şeyler gelmediği sürece 25 yaşınızda da aynı şeyleri yapıyordunuz. Sadece biraz daha bilinçli oluyordunuz ama ‘olmuş’ sayılmıyordunuz.

Peki, iyice bilinçlendiğimi, birçok anlamda olduğumu, hayatın gerçek anlamıyla ayırtına vardığımı bizzat kafamın içinde hissettiğim yaş sınırı neydi? Ne zamanki 28 ve 29’lara eriştim, birçok şey daha farklı hissettirmeye, daha gerçekçi algılamaya meyillendi. Artık atılan her yaş adımı daha fazla bilinçlenmek ve hayatın daha fazla farkında olmak demekti. Şunun ayırtına vardığım söylenebilir. 28-29 yaşına kadar sürekli bir gelişim, bilgilenme, doygunluk ve bilinç seviyesi yükselişi söz konusuydu ama bu yaş sınırına eriştikten sonra kazandığınız her bir yıl logaritmik olarak sizi daha fazla olgunlaştırıyordu. Daha keskin farklılıklar söz konusuydu. Özellikle 30 yaşına adım attığımda birçok şey benim için çok farklıydı artık. Çok garip hissettirmişti. Dile kolay, gençlik çağı denen şey artık arkanızda kalıyordu. Eskisi gibi hissetmiyordunuz. Biraz daha büyümüş, daha az yavşak, çocuksu aptallıklardan daha fazla uzak ve daha bir bilinçlilik. Adım attığınız her yaş öyle farklı hissettiriyordu ki bir yıl önceki insan olmuyordunuz. Çok rahat bir şekilde üç yıl önceki insan olmadığımı söyleyebilirim. İki yıl önceki insan da değilim. Bir yıl önceki de.. 28-29 sonrası hep böyle hissettim. Deve dönüştüğünü, zeka pırıltılarının daha fazla ışıdığını, aptalca şeylerden uzaklaştığını ve yavşakça şeylerle hiç işiniz bile olmadığını hissediyordun.

Ama..


Ama ki her ne kadar hissedişlerim bir nevi olmuşlukla eşdeğer olsa bile hâlâ yaşımı lanse eden insanlarla aynı klasmanda olmadığımın çok iyi farkındayım. Klasik bir yaşama sahip olan 35 yaş insanı olmadığımı çok iyi biliyorum. Bilgi, birikim, olgunluk, hayatı bilme ve sorumluluk anlamında bir 35 oldum belki ama hayatı karşılamak, hayata karşı güçlü durmak, klasik 35 yaş haricindeki çocuksuluklara açık olmak anlamında yolumda yürümeye devam ediyorum. 35 yaş insanı hayatı yaşamadığımı fark ediyorum. Deli bir özgürlük isteği, deli bir bağımsız yürüme arzusu, eski kuşak 35-40 yaşlarının çocuksu bulacağı şeyler üzerinde hâlâ büyük bir istekle tutunma arzusu. Ortalama 35 yaş Türk erkeğinin müziği iplemeyeceği, sinemaya tırıs geçeceği, bu tür kulvardaki coşkusuzluğu yok ruhumda. Olayın özü coşku boyutunda olmasın? Hâlâ büyük bir coşkuyla müzik dinlemek ve onu yorumlamak, büyük bir şevkle izlenen eserlerin içeriğine kilitlenmek ve edebi bir dile kotarmak farklı tatlar anlamına geliyor. Belki de ekonomik durumun getirisi olsa gerek. Hayat ile oldukça zor şartlar altında savaşanların önceliği midesine ve ailesine yemek getirmek iken, müzik ile kendinden geçmesi o ruh haliyle ne kadar mümkündür ki?

Ömrün yarısına resmen geldim bu gece itibariyle. 30 Haziran 1976 yılında başladığım bu hayat yürüyüşüne hâlâ devam ediyorum. Daha ne kadar sürecek bilemiyorum tabii ki. Ama gerçekten de ömrün yarısına eriştim mi? Olgunluk, birikim, sıfır yavşaklıkla belki eriştim ama hissedişim çok farklı söylüyor.

Bazen Engin abinin o güzel laflarını hatırlıyorum; 54 yaşındaki Engin abimin o güzel lafını: “Eğer bu müzik olmasaydı bu kadar mutlu, genç, enerjik ve idealist olmazdık. Belki de bir katil olur çıkardık.”

Gerçekten de öyle Engin abim. Gerçekten öyle. Hayata dair tek bir kesit bile keskin bir yola çıkarıyor sizi, mutlu kılıyor. Tarancı için 35 yaş ömrün yarısı olabilir ama eğer yüze erişme şansım olursa bilesin ki ömrümün yarısına 15 yıl daha var büyük adam. Onu geçtim, yüzümde çizgi bile yok, mor halkadan tek bir adedini bile bulamazsın. Hâlâ otuzu bulmamış bir yüz ifadesine ve görüntüsüne sahibim. Otuzlu yaşları gösterişim ancak kırkımda olacak zannedersem büyük şair.

Yeni yaşıma harika bir tatla giriyorum. Sayısız kere, peş peşe dinleyip duruyorum. Hayat çok ama çok güzel, her şeye rağmen iyi ki varız hayatın içinde diyorum. Çünkü daha yaşanacak, dinlenecek, izlenecek, gözetilecek ve adımlanacak büyük yollar var. Şarkıda olduğu gibi;

Dalgalar tamamen kırılırken
Kendi umudunda olduğu gibi hayata daha fazla tutunursun
Yanlış bir yol üzerindeyken
Yolunu değiştirirsin

Ve nihayetinde kendi yolumu yaratırım.


31 Mayıs 2011 Salı

Aşk, Sevgi, Değişim, Harry Kewell


İnsanoğlu doyumsuzdur. Elinde olanın kıymetini bildiği söylenebilir. Ama büyük zamanlar için bilmediği söylenebilir. Bir ulaşılmazlık çizgisi vardır, aklımızın derinliklerinde ve baktığımız ufuklarda. Ulaşılmazlığın, doyumsuzluğun ve doymayan hazların başımızın üzerinde hale gibi dönüp durması bizi farklı bir canavara dönüştürmez mi? Ne farkımız kalır ki herhangi yırtıcı bir yaratıktan?

Değişim derler adına. Bazılarınca ileri gitmenin koşuludur. Rutin ruh halleri, can sıkıntısı, karanlık bir ormanı andıran düşünceler ve mutsuzluklar neticesinde değişimin peşinden koşarlar. İnsanın var olandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden ötürü kendi kendilerini yenileyemeyenlerin, gelecek zamanlardan büyük bir değişikliğe heves ettiği olur. Toplumların ya da büyük kuruluşların da! En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa bir yenilik getirmesini beklerler. Belki yeni bir ruhtur. Yeni bir başlangıçtır. Büyük bir tatmin aracı olan ve kabarık bir egoya karşılık gelen kendini hazmetme sürecidir belki de bu.

Mutluluğun susturduğu duyarlılık.. Kendisini kıracak bir el de olsa, bir elin dokunuşuyla titreşmeyi arzuladığı.. Adını haykırmayı ve kötü günlerde benliğini unuttuğu.. Geleceğine, umutlarına, önüne ve düşüncelerine bir engel çıkmadan kendisini arzularına, üzüntülerine bırakma hakkını çeşitli zorluklara göğüs gererek elde etmiş bir irade. Bu iradenin dizginleri, acımasızca olsalar da, mecburi ve çıkarların çatıştığı olayların eline vermek zorunda kalınan istisnai anlar..

İnsanlar mutlulukları ve egoları için çok şeyini satabilir. Ruhunu şeytana bile satabilir. Şu hazlar var ya.. Her şeye duyulan aşk ve açlık var ya.. Belki de günümüzde uğruna nice kanlar dökülen cennet ve cehennemin sebebidir. Bir yasak elmanın kırmızılığına kaptırır gider kendini. İncir yaprağının arkasında kalmış kabarıklığını dizginleyemez. Erktir onun için o. Hoşuna gitmeyen ne varsa ve neye hazzı varsa, ona yöneltir ve erliğinden sual sorulmaz.

En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geleceğinden arzu ve haz deposunun dolması uzun zaman alır. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa hâlâ nasıl kullanacağını bilemediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir. Unutulur belki de gün gelince. Ormanlar kapkaradır. Göz gözü görmez. Geleceğini göremezsin. Nelerden mutlu olacağını bilemezsin. Ama başını kaldırırsın. Hâlâ mavi olan gökyüzünü görürsün. Gökyüzü hâlâ mavidir işte. Her şeye rağmen bazı şeylerin kıymetini bilebilmek ve olduğu gibi kabul edebilmek; zifiri gece saatlerinde ya da ruhumuzu kaplayan kör edici karamsar anlarımızda, tam o saatin ve anın incelikli bir ifadesi değil midir? Bu değil midir bizi bir ruha sahip kılan ve yücelten varlık haline getiren.. İnsan olmanın nasıl bir yücelik istediğini kanıtlayan.. Kolay değildir tabii ki..



Gökyüzü hep mavi olmaya devam edecektir. En kötü anlarda bile. Ormanlar kapkara olmuşken, sık ağaçlar yolumuzu keserken, içimiz sıkılmışken, gece hızla indiğinde bile gökyüzüne bakıp avunabilmeyi kaç kişi başarabilir?

Bazen en derin aşklarda ufacık bir işaret, minik bir mimik, hiçbir şey konuşmayıp nihayetinde içten bir dokunuş, büyük anlam ve yoğunluklarla dolu hikâye anlatıcısıdır. Coşkulu bir cana yakınlılıkla ışıl ışıl parıldar. Büyük cümlelere ihtiyaç bile duymaz. Zarafetin getirdiği inceliği, gizli bir anlaşmayı çağrıştıran bir göz kırpışına, imaya, dokundurmaya, yaramaz suç ortaklığının esrarengiz havasına kadar varan bir doluluktur gizli aşk. Sevimli ifadesini sevgi dolu itirazlara, sevgi gösterimine kadar götüren ve her türlü ifadeye açık çehresinde, sevgiyle dolu titreştirecek gözbebeği, gizli bir şuhluk ve baygınlıkla ışıldardı halbuki. Ne kadar da çabuk unutuyorduk sevgiyi ve bağlılığı.

Bir sevenin kişiliğinin en derin, en gizli yanını açığa çıkaran bütün hareket ve davranışlar, bizlerin daha önce söylemiş olduğu sözlerle bağdaşmaz. Bazı şeyleri itiraf dahi edemeyiz. Bazı gerçeklikler asla itirafta bulunamayacak olan sanığın ifadesiyle doğrulanamaz. İmkânsızdır. Kendi hislerimizin tanıklığına başvurabiliriz ancak, bu yaşanan ve buna benzer hatıraların karşısında, hislerimizin bir yanılsamanın elinde oyuncak olup olmadığını düşünürüz. Bizi derin bir şüpheye götüren bunlardır. Götürmelidir de.

Öyle bir an gelir ki, yorgun gözler sadece tek bir varlığa, ışığa, gecelerin karanlıktan damıtarak hazırladığı ışığa ve fazlalık, gereksizlik olarak görülen değere tahammül edebilir. Tüm yorgunluğa, başarısızlığa, yenilgilere rağmen onun ışıltısından rahatsız olmaz. Varlığından ve duruşundan yorgunluğunu yatıştıran teskin edici yumuşak dokunuşlar hissini alır. Kulaklar, hatıraların ateşiyle kavrulan ve sevginin dayanılmaz tutkusuyla tüyleri diken diken eden müzikleriyle coşkun bir mutlulukla dolar. Kendi tutkularımız hakkında ne kadar fikir sahibi olabiliriz ki? Gerçekten farkında olduğumuz tutkular belki de başkalarının tutkularıdır. Ne istediğimiz ve anladığımızın farkında bile değilizdir.



Unutmak bizlere mahsustur. Biz insanoğullarına. Aşkı bulunca insan olduğumuzun farkına varırız. Aşık olmak güzeldir. İşler kötü gittiğinde ise cehennem gibidir. Tek tük birkaç kişiye aşık olmuşumdur. Mutluluğu da tatmışımdır, acıları da.. Zannedersem Harry Kewell da bir çok Galatasaraylı için öyle olmuştur. Bizi sevindirenleri ve sevenleri üzmekle donatılmışız. Bu ister bir oyuncu olsun, ister aşık olduğumuz kadın veya erkek, ister anne veya baba. Her zaman üzeriz. Her zaman severiz. Bir yolun sonuna geliriz. Bize birçok mutluluğu yaşatmış, insanlık ve karakter anlamında hata yapmamış benlikleri elimizin tersiyle itme zamanı gelmiştir. Profesyonellik deriz adına.. İhtiyaçlar.. Değişimler.. Yeni bir gelecek.. Ama biliriz ki içimizden bir parça kopup gitmek üzeredir.

İlk sevgiliyi unutmanın çok güç olduğunu söylerler. Ben hâlâ unutmadım ilk sevdiğimi. Hatırladıkça gülümserim. Ondan ne kadar çok çekindiğimi ve kalbimin kıpır kıpır attığını, nefesimin kesildiğini hissederim. Bazıları için Kewell’ın gidişi bu kadar olmasa da sahip olduğu gökyüzü çatısını karanlığa boğmuştur. Ben nasıl ki ilk sevdiğimi aradan geçen 22 yıl sonrasında dahi unutmamışsam, sizler bir 22 yıl sonra unutacak mısınız Kewell’ınızı?

Bilinmez.. Metin Oktay’ı unutturmadılar.. Onu kaç kişi unutturmayacaktır? İşbu yazı da Harry Kewell yazısı değildir. Aşk, sevgi ve hayata, değişime bakış açımızla ilintilidir. Herhangi bir isim bunun ufak bir parçasıdır. Sayısız parçaya sahip olduğumuz gibi..

25 Mayıs 2011 Çarşamba

Anlık Parlamaları Büyük Sayfalara Yansıtmak


Kendini iyice bulduğu anlardan itibaren ayrılmaz parçalarından biri olan “bir şeyler yazmak ve karalamak” gerçekliğine uzak kalmak can sıkıcı bir nokta. Bazen insan spor yaparken kendisini bulur, yenilenir. Bazen alkol alarak, çıldırarak, eğlenerek ve de ibadet ederek. Kendimi bulduğum büyük anlardan biri elbette ki bir şeyler yazıp durmaktı. Elde olmayan sebeplerden dolayı bundan uzak kalınca, ibadetten elini ayağını çekmiş insan gibi hissetmedim dersem yalan olur.

Günlük işlerimizi yaparken, rutinler içinde boğulurken, bir şeyler izlerken ya da dinlerken, insan beyni sürekli çalışıyor. Bir şeyleri değerlendiriyor ve yorumluyor. Bunu yazıya dökmeyenler veyahut yazma gereği duymayanlar için anlık parlamalar tadındadır ani tespitler. Olur ya, aniden bazı fikirler kazınır aklınıza, bazı cümleler yazılır beyninizin içinde. Goethe, Atatürk, Proust vecizleri tadında kiraz gibi kulaklarınıza asılır kalır. Bir an şaşırırsınız. Öyle bir cümle, fikir ve düşüncenin bir anda nasıl aklınızın içinde belirdiğine şaşarsınız. Ama periyodik olarak bir şeyler karalamış, yazmayı hayatının güzel tatlarından biri yapmış yazı aşçıları için hazımsızlık yapar bu duygu. Buna dair bir şeyler karalamadıkları için huzursuz olurlar. Tıpkı son birkaç aydır periyodik yazılardan uzak kaldığımdan, bunun gibi ani fikir parlamalarını paylaşmadığımda kendimi rahatsız hissetmem gibi. Birkaç ay önce minik bir düşünce parlamasından, anlık bir gözlemimden, doğaya ufak bir bakışımdan ya da müzik dinlerken on saniyelik bir ritmin bana yansıttığı büyük lezzetleri büyük sayfalara yansıtıyordum. Artık bunu yapamıyorum zannedersem. Ve bu beni iyi hissettirmiyor. Ama elim de gitmiyor.



Hayatın kendi içinde dönemsellikleri söz konusudur. Birçok insan için böyle dönemler muhakkak vardır. Son yıllarda dönemsellikler denen kavram hayatımda her daim olmuştur. Yıllar boyu rutine bağladığımız değişmez gerçekler vardır. Bir de belli bir dönem periyodunda bir şeyler yaptığımız ve o anlarda mutlu olduğumuz geçicilikler. Bir şeyler izlemek, müzik dinlemek, çalışmak ve kitap okumak asla bozulmayan rutinler. Geri kalan bazı zevkler dönemselliklere takılıp kalmış. Belli bir dönem her Cumartesi günü Nedjima Bar’a gidip Guru adı verilen müzik grubunu büyük bir zevkle izlemek. Yine her Cumartesi On A On Kafe’ye gidip Engin Abi ile enfes muhabbetlere dalıp gülme krizlerine girmek. Her akşam bir tane nar yemek. Ki o zaman enfes bir cilde sahip olduğumu ve nur gibi parladığımı söylemeliyim! Konserleri büyük bir hevesle takip etmek. Bir dönem Atheist grubuna yazılmak, bir dönem Nevermore’a, bir dönem Neuraxis’e bir dönem de Cephalic Carnage’e. Aslında onları dinlemeyi hep sevmişsindir ama tamamen onlarla kapsandığın bir dönemdir bu anlar. İnanılmaz mutluluk verir. Nevermore son albümünü çıkarıp kulak kabarttığımda inanılmaz mutlu bir ruh halindeydim ve bu ruh hali burada bana bir sürü yazı yazdırmıştı Nevermore gerçekliğine dair.

Bu ve bunun gibi dönemsellikler insan ruhu için büyük ihtiyaçlardır. Sizi daha mutlu kılar. Yaşamınızı daha yaşanır ve elle tutulur hale getirir. Yaptığınız birçok şeyden zevk almanızı sağlar. Böyle bir dönemsellikten uzak kaldığınızda ve bazı rutinlerden uzak kaldığınızda (yazı yazmak gibi) hayat gerçekten sıradanlaşıyor. Bazı şeyler içten içe kemiriyor sizi. İçinizde fırtınalar kopuyor aslında. Aklınızın içinde sürekli paragraflar dolusu yazılar yazıyorsunuz. Ama gerçekliğe dönüşmüyor bu anlık parlamalar, veciz tadındaki tespitler. Yazılmıyor. İsteksizlik, zamansızlık ve keyfe düşkünlükten dolayı yazılmıyor.

Müziğe duyulan aşk tarifi zor bir duygular silsilesi. Onsuz yaşam nasıl olurdu düşünmek bile istemem. Hayatın en rutin faaliyeti olan işyerinde çalışma fiilinin ardından eve dönerken kulaklarınıza akan o melodiler bütünü öyle farklı hissettiriyor ki! Bu dünyada değilsinizdir işte o an. Tüm yorgunluğunuz paçalarınızdan akıp gitmiş ve yerine bembeyazlıklarla kaplanmış duygular eklenmiştir. Eski insan gidiyor, yeni bir insan geliyor. Dünya ve yaşam size daha güzel gözüküyor. Daha yaşanılır. Daha içten. Daha elle tutulur. Daha güçlü ve enerjiktir.


Bu travma, geçmişten gelen ağır bir şok
Dünyasının değiştiği o an
Açıklanamaz bir tarih
En kötüsü bir birey lanetlenmiş..

Bu, güvenin yok olması, güvenirliliğin mahvedilmesidir
Gerçekliğin kayıp olduğu bir noktada batışın yükselişi
Endişeyle yok edilmiş
Tamamen ezilmiştir.. Suçlulukla..

Bu fikirler öldürücü ilüzyonlarla doldurulmuş bir esirdir
Depresyon yavaşça vicdanı öldürür
Görüntülerle kuşatılmış, seslere maruz kalmış
Yanlış anlaşılmıştır ve kaçmak mümkün değildir
Görüşlere işkence edilmiş, ümitsizliğin gerçekliğine doğru yutulmuş

Ruhun başarısızlığı, ruhsallığın çarpıklığı


Hislerden, insan ruhunun derinliklerinden, çarpıklıklarından, medeniyetten ve tüm dünya ileriye doğru giderken ruhun buna paralel gelişiminden bahsetmeyi ana konu edinmiş olan Kanadalı teknik Death Metal grubu Neuraxis’in bu yıl piyasaya sürdüğü Asylon isimli albümünden olan Trauma (Travma) isimli eseri böyle söylüyor bizlere. Ve ben bu acımasız, ama acımasız olduğu kadar inanılmaz teknik ve sürükleyici olan böyle bir albüm karşısında dizlerimin üzerine çökmüşken buluyorum kendimi. Ruhumu dolduran, bana güç kazandıran, müzikal gelişimiyle beni farklı dünyalara götüren ve hayatın anlamına dair düşündürten bu güç karşısında.. Bu aralar beni en çok mutlu kılan güzelliklerden biriler kendileri. Aynı hisleri 2005 tarihli Trilateral Progression isimli albümlerinde de hissetmiştim. Bu süreç uzun süre rehin almıştı ruhumu.



House MD’nin yedinci sezonu geçtiğimiz günlerde sonlanmıştı. Kalitesinden her zaman olduğu gibi asla taviz vermemiş ender dizilerden biri. Bu sezonu izlerken müthiş duygularla dolduğumu ve hayata dair müthiş analizlerin ruhuma derin çentikler attığını söylemeliyim. Acı hayatımızın parçasıdır. İnsanlığımızın en büyük kanıtıdır. Acının olduğu yerde hayatın gerçeklikleriyle kutsanmış olduğumuzu söylemeliyiz. Birçok insan yalnız olmaktan hoşlanmayabilir, korkabilir. Yalnızlık birçok insanın en büyük korkusudur. Yalnızlık korkusu depresyon başlangıcı ve mutsuzluğun garip bir tezahürüdür. Ama ne kadar yalnız olmaktan korkarsak korkalım, bazen hayata dâhil olan insanlar bize zarardan başka bir şey vermez. Mutluluk kaynağı olması gereken şey, bazen depresiflik ve mutsuzluk kaynağıdır. Hugh Laurie’nin bizlere aktardığı Dr. Gregor House karakteri belki günümüz dünyasında asla karşılaşamayacağımız hastalıklı bir ruh halidir ama her haline rağmen House’a bayıldığımı söylemeliyim. Bir eve araba ile dalıp saç fırçasını teslim etmek ve sonra mutlu bir şekilde güneşli sahili adımlamak farklı bir aydınlanma olsa gerek. Çok az kişi o manyakça harekete ‘olur’ vermiştir ama Gregor’un ruhu doğrultusunda her şey beklenir. Yıkımın getirdiği bir aydınlanma mı, yoksa karanlık dehlizler mi? Devamında göreceğiz elbette. Ama yeni sezonda maalesef Dr. Lisa Cuddy karakterini oynayan Lisa Edelstein artık olmayacak.



Güney Kore dizilerine yazılışım son gaz devam ediyor tabii. Dünyamı dümdüz eden bir dizi önerisinde bulunmalıyım. Dünyanız mutlulukla dolacak, çok eğlenecek, gülecek ve saflığın, masumiyetin dokumalarıyla evrileceksiniz. My Girlfriend is a Fox with Nine Tails (My Girlfriend is a Gumiho) isimli dizi çok ama çok başka bir şey. Sizi kesinlikle sihirli bir dünyaya götürecek. Beni en çok çarpan diziler arasında yerini almayı başarmış bu dizinin konusunu, arayan bulacaktır elbette.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Kışın Donmayan Tazawako Gölü ve Ejderhaya Dönüşen Aşıklar


Japonya’da Honshu’ya bağlı Akita vilayetinde Tazawako isimli kasabanın güzelliği dillere destandır. Muhteşem bir göle sahip olmasının yanında kışın bir cennete dönüştüğü söylenir. Kışın her yer karlarla kaplıyken açık havada sıcak kaplıcaya girmenin ayrıcalığını yaşayabileceğiniz söylenebilir. Tazawako Gölü’nün ise kışın hiç donmadığı söylenir. Gölün kıyısında yer alan altın renkli kadın heykeli ise ayrı bir hikâyenin öznesidir. Buna dair bir efsane vardır.


Bu heykelin, acıklı bir hikâyesi olduğunu söylerler. Burada yaşayan, Tazuko adında güzel bir kadın varmış. Gizemli bir sıvı içmiş ve bir büyüye tutulmuş. Bu gölü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Sevgilisi Taru da, tıpkı Tazuko gibi Tahoda Gölü’nü koruyan bir ejderhaya dönüşmüş. Bu ayrı düşmüş sevgililer, kış geldiğinde bu gölde buluşur, birbirlerine aşklarını sunarlarmış. Onların, bu ölümsüz aşkı ve aşklarının sıcaklığı sayesinde hava ne kadar soğuk olursa olsun, bu göl asla donmazmış.


Yani o ikisi sadece birbirlerini sevmek istemişler. Ama aslında ayrı yerlerde yaşayan canavarlara dönüşmüşler.

Yaşanan bu zor hayat, iş koşulları ve yaşam şartları derken bir gün canavara dönüşmeyecek miyiz?



10 Şubat 2011 Perşembe

Hayat Fısıldar


Çok karanlıktı. Kendi ellerini göremeyecek kadar karanlık! Nefes alamıyor gibiydi ve ufacık bir kutuya sıkıştırılmış gibi hissediyordu. Nefes alamadığını hissediyor olmasına sebep olan şey neydi? Neden hiçbir şey göremiyordu? Ellerini ya da bedeninin herhangi bir parçasını dahi göremiyordu.

Neden bir şeye sarılmış paket gibi hissediyordu kendini? Hayatın garip bir tezahürü olsa gerekti. Bu kadar basit olabilir mi? Bu kadar sıradan ve anlamsız! Hayatın olduğu yerde sıradanlıktan bahsedilebilir mi?



Işık hızı 299,792,458 m/sn'dir. Acı insanoğlunun bedenini 106 m/sn'de geçer. Hapşırık bile 160 sn/km'ye ulaşır. Peki! Ya hayat? Yaşam konusu? İşte yanınızdan vız diye geçer gider.

Ortalama bir yaşamda kalbiniz iki milyon kez atar. 30.283LT tükürük ve 560 km saç üretirsin. Altı fil ağırlığında yemek yersin. Hayat gerçekten şaşırtıcı değil mi?



-“Yalnızlığın ruhumuza nasıl hükmettiğini hiç düşündün mü? Neler hissettirdiğini, neler yaptırdığını ve neler düşündürdüğünü?”
-“Ne gibi?”
-“Kalabalık içinde olsan bile kendini yalnız hissetmen gibi. Kendi başına olsan kendini hiç yalnız hissetmemen, bizzat kendi farkında olman ve yüzeysellikten uzaklaşmak gibi!”
-“Anlayamıyorum ki!”
-“Ama eğer yalnız başınaysan duvarlarla istediğin gibi konuşabilirsin karanlık odanda. Duvarın seni görmesine, senin duvarı görmene gerek yoktur. Sabahlara kadar, istediğin gibi ve bizzat olduğun, olduğun ‘sen’ gibi rahat rahat konuşabilirsin. Kalabalıklar yabancılaştırır!”



Birden bedeni karıncalanmaya başladı. Ama bedeninin neresi karıncalanmıştı? Anlayamadı bir türlü. Aslında buna karıncalanma da denilemezdi. Sanki bir şeyler üzerinde geziniyor ve kaşınma ihtiyacını doğuruyordu. Belki çiyan, belki karıncaydı üzerinde gezinen. Ya da yılan! Ama kapkaranlıktı. Hiçbir şey göremiyordu.

Ölümün en büyük öğretmen olduğu söylenir. Ölüm söz konusu olduğunda bir çok şeyin kifayetsiz kaldığı söylenir. Cennet ve cehennemin nasıl bir yer olduğu hakkında fikrimiz bile yoktur. Bazılarının varlıklarına dair inançları bile yoktur.



Bu karanlık yerde içi inanılmaz sıkılıyordu. Hareket kabiliyeti sınırlanmış gibiydi. Ne sınırlanması! Hiç hareket edemiyordu ki! Aslında dudaklarını oynatamıyordu dahi. Bedenine ait tüm hareket kabiliyeti sihirli bir değnekle üzerinden tamamen alınmıştı sanki.

Sessizlik...

Karanlık...

Hareketsizlik...



Ortalama bir yaşam, başarı ve başarısızlıklarla doludur. Büyük aşklar ve küçük yıkımlar beraberinde gelir. Mutlu kılan çikolatalar, tüylerinizi diken diken eden melodiler, ruhunuzu ve ufkunuzu açan hayal gücü tavan yapmış görsel sanatlar ve edebi eserler, sahip olduğunuz ufacık odalar, dikkatimizi bile çekmeyecek rast gele yaşamlar ve ayakkabılar..

Sıradan görünüyorlar değil mi? Korkunç derecede normal ve oldukça şaşırtıcı. Farkında olmamız gereken her şey burada. Hem de şimdi!

Derin bir nefes alın ve bir kerede yutun! Hayat yanımızdan akıp geçiyor ve sonra, birdenbire, o… gerçekliğe ulaşırsınız..



Birden gülümsedi. Gülümsemesi kesinlikle maskeden ibaret değildi. Gülümsedi... Birden ağzına toprak dolmaya başladı ve de tüm bedenine. Tek duyduğu, küreğin çıkardığı ses ve küreği hareket ettiren ellerin sahibinin nefesiydi.

İnsanlardan hiçbir iz yoktu. Kürek çalan bir adamdan başka! Ve hiç hareket edemiyordu... Bembeyaz bir örtüyle kaplanmıştı. Bedenine serpilen topraklarla, aklığı benliğini kaybediyordu.



Hayat gerçek ve korkarsın. O yüzden.. İş işten geçmeden;

Derin bir nefes alın ve bir kerede yutun!

26 Kasım 2010 Cuma

Blackbird, Ruh Hastası, Benlik ve Hayvanlık


Uzun zamandır uzak kaldım blogtan. Hayat kolay değil gerçekten. Her geçen zaman büyüyen bir şirkette çok yetkili bir kişi olunca, şirket büyümesi adı altında atılan her adım sırtınıza ekstradan bir yük bindiriyor. Her geçen zaman işler büyürken, çalışan kişi sayısı aynı kalınca, iş yoğunluğu iyice artmış oluyor. Bir yandan evi çekip çevirmekti, 20 yıldır hasta olan anneyle ilgilenmekti, 1,5 yıldır abi ve yeğenimle ilgilenmekti, üniversiteye giden kız kardeşime yardımcı olmaktı derken, hayat alıp götürüyor bizleri. İş hayatına başladığımdan beri sürekli fedakarlıklar yapıyor, ellerimin çok açık olmasından dolayı belki de geleceğimi rehin veriyorum ama insanoğlunun sahip olduğu şu vicdan var ya şu vicdan, işte bu her şeyi öyle değiştiriyor ki! 34 yaşını çoktan tamamlamışken hayatı hala tek başıma taşıyor oluşumun iç yüzünde bir çok sebep yatıyor. Kafa kağıdımda bekar yazıyor belki ama bir babadan farksız görüyorum kendimi. Baba olmak için illa çocuk sahibi olmak gerekmiyor. Bunca şeyle savaşırken bazen uzak kalıyoruz işte.

Hayata depresif bakan biri olmasam da bazen geleceği düşündüğümde sinirlendiğim oluyor. Karadenizli oluşumun o sinirli ve inatçı yapısı ruhumu kasıp kavuruyor. Gün geliyor, bazen anneme bile dalmak istiyorum, ama gün geliyor, beni öfke bombası haline çeviren insanların düştüğünü, zorda kaldığını, hayatın acımasız kollarına serildiğini gördüğümde dayanamıyordum da. Elimi uzatmazsam bu hayatı boşuna yaşıyormuşum gibi hissedeceğimi düşünüyorum. Yukarıda eğer Allah diye bir şey varsa ki, var, yaşanan onca mücadeleye, dağıtılan onca paraya, rehin edilen önemli bir geleceğe rağmen hiç parasız kaldığımı hatırlamıyorum. Sanki yukarıdan bir güç önümdeki yolu yürümem için görünmez elini uzatıyor. Yürü aslanım diyor. Bazı şeyler karşılıksız kalmıyor. Buna en büyük kanıt hayatımdır.


Bundan 6 ay öncesine kadar, daha doğrusu 6 ay önce işitme cihazını alıncaya kadar çok sessiz bir dünyada yaşadığımı ve cihazı takar takmaz bu dünyanın çok gürültülü olduğunu, yaşanacak bir yer olmadığını paylaştığım bir yazı olmuştu. Dile kolay, 34 yıl boyunca öyle bir dünya içinde kaybolmuşsunuz ki, o dünya size normal geliyordu. Meğer o dünya çok sessiz bir dünyaydı. Seslerden yalıtılmış bir dünya. İnsanları pek işitememek, dudak okumayı alışkanlık haline getirmek, zeka ve gözlemlerle bazı şeylerin üstesinden gelmek bana sıradan gelirken, bu cihazı kullanmamla birlikte bu hayatın üstesinden nasıl gelebildiğimi sorguluyorum. İşitme cihazı için başvurduğumda doktorun “sen bunca yıldır bu işitme gücüyle nasıl yaşayabildin, okulunda nasıl başarılı olabildin, işinde nasıl bu kadar başarılı olabildin, bu hayatın üstesinden nasıl gelebildin?” söylemini anlayamamıştım. Şimdi o kadar iyi anlayabiliyorum ki. Dile kolay işitme gücümün yarısından fazlasını kaybetmiştim. Misal banyoda tazyikli suyu kovaya doldururken çıkan ses muazzam bir sesmiş. Halbuki ben öyle hafif ve zoraki duyulan bir ses duyuyordum ki! Meğer devasa bir gürültüymüş!

Her şey bana normal geliyordu. Kendi kabında mutlu bir yaşam. Ufak şeylerle mutlu olan. Hayatta hiç fazlasını istemeyen.. Ekstrem şeylere hiç niyetlenmeyen. İhtiyaç bile duymayan. Bu hayattan zevk alan ve bir çok doyuma çoktan ulaşan. Bu haliyle mutlu olan. Şu an bakıyorum da, inanılır gibi değil. Artık işitme cihazını çıkardığımda insanları anlayamıyorum bile. Çünkü alışıyor insan cihaza. Kendisini ona göre ayarlıyor. Cihazı almamışken, bana bir şey dendiğinde direkt insanların dudaklarına kenetleniyor, konsantre oluyordum ne dediklerini anlayabilmek için. Şimdi öyle mi? Midelerinden gelen gurultuları bile duyuyorum. Konsantre olmaya gerek bile duymuyorum. Cihazı çıkarınca da haliyle insanları anlamamaya başlıyorum.

Düşündüm bir an. Gerçekten bu kulaklarla bunca yıl nasıl yaşamışım? Üniversiteyi nasıl başarı derecesiyle bitirmişim? İş hayatımda nasıl bu kadar yükselebilmişim? Zannedersem her şeyin nedeni, bu eksikliğin yarattığı etkenler sonucunda müthiş bir gözlem gücüne sahip olmak ve garip bir zeka taşımak. Hocalar dersi anlatırken onların bir çok kelamını duymazken nasıl başarılı olabilir bir insan? Haliyle ilgili söylemlere dair kaynakları bizzat kendin öğrenerek, kendini geliştirerek, hocadan değil, kendinden öğrenerek. O yüzdendir ki, hangi işe el attıysam bana inanılmaz basit ve kolay gelmiştir. Bir insan her şeyi kendi çözümlemeye alıştırınca, ipucu olarak gösterilen bir iki öğe bile yetiyor, konunun bütününü anlamaya.

7 aydır birlikte çalıştığım iş arkadaşım, ki bayağı iş deneyimine sahip mali müşavir ve finansçıdır, bendeki konsantrasyonu, söylenen her şeyi bir çırpıda anlamamı, bazı şeyleri çok kolay bir şekilde halletmem gibi konuları daha önce hiç kimsede görmediğini söyleyip duruyor. Neden acaba? Bence hayattaki bazı eksiklikler bir kayıp değil, bir kazanç! Bizi daha fazla yücelten, insan ötesine gitmeye zorlayan gizli bir güç! Eğer ağır işitme kusurum olmasaydı, belki sıradan bir profile, zekaya ve gözlem bilincine sahip olup çıkabilirdim. İnsan ruhu ve bünyesi öyle bir şey ki, kendisini her türlü zorluğu adapte ediyor ve bazen ilgili kusurlar kişiyi özel yapabiliyor. Gzleri görmeyen bir insanoğlunun, bir çok şeyi dünyayı görenlerden çok daha iyi görmesi ve hissetmesi gibi.

Bu hayattan fazla bir beklentim yok. Şunu, şunu, şunları yapmalıyım, şunları başarmalıyım gibi hırsım söz konusu bile değil. Aylar boyunca bir kitap yazıp, onu bastırmak için kılımı bile kıpırdatmayacak bir ruh haline de sahibim öte yandan. Bazı şeyler bana zor gelirken, diğer insanlara çok zor gelen şeyler de bana sıradan gelebiliyor. Bir çok insan için bazı hayaller vardır. Dünyayı gezmek, en ekstrem işleri yapmak, en akla gelmedik şeyleri yapabilmek, zemzem kuyusuna işeyebilmek gibi. Bunların hiçbiri umurumda bile değil. Bundan yıllar önce, üniversiteye giderken basit bir isteğim vardı. İş hayatına atıldığımda özgür bir ortamda olabilmek, istediğim gibi giyinebilmek, resmiyetten uzak olabilmek, hayat görüşümü olduğu gibi yaşayabilmek gibi. Yat, kat sahibi olmak, zengin olmak, paranın dibine vurmak gibi düşünceler umurumda bile değildi. 11 yıldır çalışıyorum ve istediğim her şey gerçek şu anda. Bu bile yetiyor bana.


Kendime ait odamda her türlü mutlu olacağımı biliyordum. Öyleyim de. Kendime ait bir ev.. Kendime ait bir oda. O odada bu hayata dair istediği her şeye sahip olan bir benlik. Sinemasını en enfes ortamda izlesin, müziğini en akustik bir dolulukta dinleyebilsin, istediği her kitabı elde edip okuyabilsin, istediği gibi hayatının keyfini sürebilsin başka bir şey istemez. İstemiyor da.. Belki de “bu hayatta sen neleri başardın ki?” diye sorsalar söyleyecek çok şeyimin oluşundandır. Günümüzde insanlar sadece kendilerini düşünürken, her geçen zaman ilerleyecek hastalığıma rağmen diğer insanları kendimden fazla dikkate alışımdır. Onların her daim elinden tutuşumdur. Sorumluluğumun olmadığı insanların yıllardır rızkını, sıcak suyunu, harçlığını verişimdir. Ama tüm bunlara rağmen hiç kimseye de ihtiyaç duymayışımdır. Ne bir sevgiliye, ne bir arkadaşa, ne de bir eşe. Bu hayatı hep tek başıma karşıladım ve öyle de devam edecek edeceği kadar. Ne bir sevgili ihtiyacı duyumsuyorum, ne de evlenme. Hayatımın bulandırılması hoşuma gitmediğindendir. Çünkü bu paklığın içine girenler bazen öyle bulandırıyorlar ki hayatı, inattı, dengesizlikti, nazdı, çekilir gibi olmuyor bir çok ağır gerçekliği göz önüne aldığınızda. Belki de bunları yaşayıp hissettiğiniz an, gerçekten de büyüdüğünüz andır.


Evet, ben ruh hastası bir hayvanım galiba. Hayatımın en güzel zevklerinden biri sinema ve dizilerdir ya.. Bundan 1,5 ay önce aldığım 1,5 terabyte’lık harici harddiske 1,5 ayda indirip yüklediğim sinema ve dizileri düşününce, öyle de olmalıyım. Hele ki koskocaman harddiskte sadece 200GB’cık bir alan kalmışsa. Eğer 1,5 ayda 775 tane sinema, 45 tane dizi indirmişsen manyaksındır. Bir haftalık bayram tatili sağolsun! Ama onları izlerken inanılmaz mutlu ve huzurlu oluyorum. Ne yapayım? Kendimi huzurdan ve mutluluktan men mi edeyim? Nirvana’ya ulaşmak gibi bir duygu bu. Bunlar mutluluk için yetiyor. Hangi dizileri indirdiğim sorusuna verilecek cevap, dizileri yakından takip eden ve başka dizileri takip etmek isteyenler için önemli bir bilgi olabilir.

Şu an hala devam eden dizilerden sahip olduklarım şunlar: Bones, Caprica, Castle, Dexter, Fringe, Haven, House MD, Misfits, Nikita, Sanctuary, SGU Stargate Universe, Supernatural, The Event, The Vampire Diaries, Weeds, Entourage, Eureka, True Blood, Heroes, Legend of the Seeker, Spartacus: Blood and Sand..

Bir de çoktan tedavülden kalkmış, yayınlanmayan ya da iptal edilen diziler olup indirdiklerim var. Bunların bazıları ülkemizde hiç yayınlanmadığı için mecburen indirmek zorunda kaldım. Bu diziler: Dead Set, Firefly, Nightmares and Dreams, Taken, The 4400, Angel, Angels In America, Buffy, Carnivale, Dark Angel, Deadwood, Dollhouse, Hex, Invasion, John Adams, Journeyman, Life On Mars, Monk, Moonlight, Night Stalker, Smile Again, Surface, Survivors, The Dresden Files, Threshold, Torchwood ve Tru Calling..

Tabii daha önce izlenip bu listede yer almayan bir çok dizi de cabası.. Zamanı gelince bu dizileri izledikten sonra belki onlara dair yazı yazabilirim. Gerekli ilhamı bulursam tabii..


Bir de müzik konusu var tabii ki. Hayatımın en büyük anlamlarından. Beni bu hayatta en çok güçlü kılan mistik bir adrenalin, doğal bir vitamin deposu.. Kulaklarımdan içeriye zerk ettiğimde kendimi çok farklı bir dünyada hissettiğim ve hiçbir şeyin beni bu kadar mutlu edemeyeceği bir dünya. Hayatımın en özel gruplarından biri olan Atheist, uzun yıllar önce dağılmış bir gruptu. Yayınladıkları üç albüm ile kendi türünün en dahi ve arıza işlerinden birine imza atmışlardı. Bu dünyadan değillerdi. Zamanın çok ötesinde bir müzikti yaptıkları. Grubun lideri Kelly Shaefer ki kendisiyle bundan 4-5 yıl önce Atheist’in tekrar bir araya gelmesi gerektiği konusunda çok konuşmuştum, muhakkak dönmeleri gerektiğini salıvermiştim, ne hikmettir ki ruh hastası ve arıza bir progressive grubu olan Gnostic’ten Steve Flynn, Chris Baker ve Jonathan Thompson’ı yanına katarak 8 Kasım’da Jupiter albümünü yayınladılar. Hala dinliyor olmama rağmen şarkıları kafamda hala oturtamamış durumdayım. Ruh hastası bir işe imza attılar ama bir Unquestionable Presence değil!

Asıl konu da o değil ama. Müzik yaşantımda yaşadığım an itibariyle çok merkeze aldığım ve haftalar boyu sürekli onların işlerini dinlediğim gruplar ve eserler olmuştur. Textures gibi, Nevermore gibi, Paradise Lost gibi. Bu aralar en çok kulak kabarttığım grup ise Alter Bridge. Bu grubu her ne kadar Creed devamı gibi görseler de alakaları bile yok. Çok yetenekli bir grup. Haddinden fazla yetenekli bir grup! Dünyanın en iyi gitarist ve söz/şarkı yazarlarından biri olan Mark Tremonti gibi bir ismi barındırıyorlar. Myles Kennedy gibi muazzam ötesi bir vokalist ve söz/şarkı yazarlarından birine sahipler. Myles’ın sesi ile bu evrenden uzaklaştığımı, bazı noktalarda o muhteşem sesleri nasıl akıl ettiğini ve yarattığını düşünüyorum. Bu bir yetenek işi.

Bazı şarkılar vardır. Bir devrim niteliğindedir. O şarkı meydana geldiği an dünyada bazı sesler durur. Dünya artık çevresinde dönmez. Yanardağlar patlar. Gökyüzünü bir duman kaplar. Karanlık Ortaçağ Avrupa’sının rönesansı, medeniyete adım atacak olan dünyanın Roma’sı, felsefenin Immanuel Kant’ı gibi etkisi vardır. Bir grup en büyük eserini yaratır, üfler yerküreye ve müziğe aç kulaklara; atom bombasını bırakır ve geride toz parçacıkları kalır. Daha ötesine gidemezler. Muazzam bir sanat yaramış ve bir köşeye çekilmişsindir. Öyle bir tada sahiptir bazı parçalar. Tıpkı Alter Bridge’in Blackbird parçasında olduğu gibi. Eğer müzik diye bir şey varsa, müziğin ne kadar güçlü ve vurucu bir adrenalin, hormon olduğunu bu parçayla fazlasıyla anlıyoruz. Mükemmel sözler ve ölümcül bir solo gitar performansı. Ya vokal? Eşsiz..

Yazı da bayağı narsistçe kaçabilir ama uzun zamanların sessizliğine ve hayatın yoruculuğu, sorgulayıcılığına yorun onu da..

12 Kasım 2010 Cuma

Hayat Devam Etmeli


Bir müzik eserinin insana çok şey vermesi, çok güzel şeyler hissettirmesi gerektiğini düşünen insanlardan biriyim. Müzik benim için bir aşk, büyük bir mutluluk kaynağı. Sadece eğlenceden ibaret ses harmonisi değil. Müzik bizi asla aldatmaz. Asla yarı yolda bırakmaz.

İnsanlar.. İnsanlar.. Bizim hakkımızda demediğini bırakmayabilir. İnsanlar iyidir. Ama bazen de haindir. İkiyüzlüdür, mutludur, samimidir, dönektir, sevinçlidir, yalancıdır, iyi niyetlidir, puşttur. Her şeydir. Bugün buradadır, yarın orada. Her an kaypaklaşabilir. Damarlarında akan kan sebebiyle savrulur durur ruhu bir aşağı, bir yukarı. İyi ve kötü arasında gidip gelir.

İnsanlar size ihanet edebilir. Sizi yok sayabilir. Bugün ak iken, yarın kara olabilir. Sonsuza kadar sizin yanınızda olmazlar. Bugün akı hissederken yarın karayı hissedebileceğini, hiçbir şeyden emin olamayacaklarını bilirsiniz. Sonsuza kadar yanınızda olabilecek, sizin hep dostunuz olabilecek bir şey var. O da size bir çok duyguyu yaşatabilecek olan müziktir. Müzik benim için aşktır, sevgidir, bir çok şeydir. Bir çok insandan değerlidir benim için.

Şimdi Alter Bridge’in yeni albümü ABIII’ten bana çok güzel şeyler hissettiren, melodilerini duyduğumda hayata sıkı sıkıya sarılmamı teşvik eden, hayat enerjisi veren ve beni uzak ufuklara götüren bir parçayla, Life Must Go On ile karşı karşıya bırakma zamanı. Özellikle parçanın sonlarında uzattıkça uzatılan “life must go on” ve “keep rolling” diye haykırmalar vardır ki benim için orgazmdan farksızdır. Bir mükemmellik örneği.. Albüm ise benim nezdimde bir çok parçasıyla mükemmele yakın.. En sevdiğim AB albümü oldu..



Gecenin soğuğunda tek başına otururken
Hayatta kalmak için neye ihtiyacın olduğunu bulmaya çalışıyorsun
Oldukça korkaksın
Devam edemiyorsun

Kalbindeki yaşlar sessizce dökülüyor,
Ne kadar kırılgan biri olduğunu hatırlatıyorlar
Yolunu kaybettin
Ama umut kaybolmuş değildir

Çünkü güneş her zaman doğar
Ay daima batar
Bir sonmuş gibi hissettirir
O kadar da düşünmeye gerek yok
Yoluna aynen devam et
Devam et
Hayat devam etmeli

Geçmişi uzun uzun hatırlıyor musun?
Sevgi sonsuzdu
Ve mutluluk için yeterlidir
Dün, daima geride kalıyor

Bazı talihsizliklere sahibiz
En karanlık günlerde
Katlanmalıyız ve güçlü durmalıyız
Sadece sabahı ümit et
Umutla bekle
Ve bu hayatın devam etmesi gerektiğini bil!

6 Ekim 2010 Çarşamba

Yorgunluk, İsteksizlik ve Zamansızlık


Bazen bazı şeyleri yapabilmek, özellikle hobileri gerçekleştirmek isteğe bakar. Ya da dinç olmaya ve boş zamanlara sahip olmaya.. İstek varsa ilham da vardır. Zamanın varsa ilham beraberinde gelebilir. Her şeyden önemlisi ilham varsa sizi hiçbir şey kolay kolay durduramaz.

Bu blogda yazılan yazıların %95’i büyük bir istekle, acele bir şekilde yazılmış yazılardır. Bir çoğu anlık patlamalardır. Bazen ne yazdığınızı bile düşünmezsiniz. Zihninize dokunan her kelimeyi sırayla boca edersiniz. Farkında olmaksızın bir şeyler üretmişken bulursunuz kendinizi. Ama aşırı yoğun olunca, yorgunluk sizi kanatlarına dolarken ve zamansızlık beyninizde ilhamlara yer bırakmazken her şey terse dönüyor.

Normal şartlar altında zor bir mesleğe sahibim. Bir şirketin tüm finans akışlarının tamamen sizin elinizden çıkması, patronların bütün bilgileri sadece sizden alması ve sizi muhatap kılması, bir nevi şirketin kaptanı olmanız ve adeta bir ahtapot gibi aynı anda bir çok işi yapmak zorunda kalışınız zaten zordur. Bir de müşteri portföyünüze Türkiye'nin en büyük firmalarından bir kaçını dahil edip iş kapasitenizi iyice arttırırsanız, getirisi iki ya da üç veyahut dört ile çarpılmış bir ahtapota dönüşüyor olmanız demektir. Nihayetinde size musallat olan şey büyük bir yorgunluktur. Bir de evinizde bulaşıktı, temizlikti, çamaşırdı, yemekti sizin üzerinizdeyse zamanınız büyük anlar için doludur demektir. Tüm bunlar üst üste gelince bu blog her geçen zaman sessizleşen bir ortama dönüşüyor. Bazen öyle oluyor ki hiçbir şey yazasım gelmiyor. Çünkü zihinde ilhamlara hiç yer kalmıyor. Acaba kışın işlerde bir azalma olur mu diyorum, ama işler iyice artacak cevabını alınca stres denen şey iyice tavan yapıyor.

Geçenlerde bir Karabükspor maçı oynanmış. Aynı esnada müdürlerimizden biri evlendiği için düğündeydik ve maçı izleyemedim. Arkadaşlarımın ilettiğine göre izleyemeyerek çok iyi yapmışım. Maçı izleyemeyince üzerine bir şey yazamazdım. Bu yüzden Sportif Cümleler’de Burak Eren ile haftalık olarak yayınlanan ritüeli de yapamadık.

Eskisi gibi yoğun ve coşkulu bir şekilde yazar mıyım? Gerçekten cevabı bilemiyorum. Bekleyip görmek lazım. Geleceği göremiyorsunuz. Eve gelir gelmez, bulaşık yıkamak, yemek yemek, yatağa uzanıp film izlemek derken bir günün sonuna yaklaşıyorsunuz ve artık saat 22:30 olduğu zaman uyku sizi esir alıyor. Umarım kayıp zamanların peşinden koşturmam. Umarım bu geçen zamanları kayıp olarak nitelendirmem..

28 Ağustos 2010 Cumartesi

“Genug!” Demişti Immanuel Kant Ölüm Döşeğinde


Tanınmış insanların ölürken ettiği kelamlar bazen ilginç bulunur. Özellikle Immanuel Kant’ınki. Öldüğünde son sözü Genug (Yeter) olmuştu. Belki de hayatın sonlanışını ifade edebilecek en naif ve keskin kelimedir. Sadece bir kelime..

Tarihe geçmiş bazı kişilikler de ilginç kelamlar etmişlerdi.

Agrippina, Neron’un Annesi – 59 – “Rahmime vur”

Martin Luther – 1546 – “Evet”

Kral VIII. Henry – 1547 – “Keşişler, Keşişler, Keşişler!”

Thomas Hobbes – 1679 – “Karanlıkta büyük bir atlayış”

Voltaire – 1778 – “Tanrı adına, bırakın huzur içinde öleyim”

Mozart – 1791 – “Bunu kendim için yazıyorum”

Napolyon – 1821 – “Josephine”

Beethoven – 1827 – “Komedi bitti”

Hegel – 1831 – “Ve o beni anlamadı”

Goethe – 1832 – “Daha fazla ışık”

Henrich Heine – 1856 – “Tanrı beni bağışlayacak. Bu onun mesleği”

Charles Darwin – 1882 – “Ölmekten zerre korkmuyorum.”

Karl Marx – 1883 – Kendisinden son bir söz istenince: “Hadi, defol!”

Marcel Proust – 1922 – “Yeterince yazdım. Artık ölebilirim”

Heinrich Himmler – 1945 – “Ben Heinrich Himmler’im”

H. G. Wells – 1946 – “İyiyim”

25 Ağustos 2010 Çarşamba

33 Yaş Sendromu & Ölüm Vakti


"Second Life Syndrome" demiş Riverside şizofrenik bir şekilde...

Öte yandan;

"Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider."
demiş Cahit Sıtkı Tarancı...


Yalan...

Külliyen yalan...

Ömrün yarısı 35 değil, 33... Bunu bilir bunu söylerim.

Dirildiğimizde vücuda geleceğimiz yaşmış 33!!! Bu inanışa göre insanlar dirildiğinde her biri 33 yaşında olacakmış. İlginç!

Bir bebe olarak ölseydik 33'teki görünümümüzü görebilmek.

Ya da 80'lik bir dede olarak ölsek 33 olarak dirilebilmek...

Dua edelim de spermler yeniden dirilmiyor. Trilyonlarca 33 yaş spermleri... Öteki dünya kaldırmazdı katrilyonlarca 33 yaş spermlerini...

Yurtdışında yüksek lisans yapabilmek için söz konusu yaş sınırıdır 33...

Ya da bir futbolcunun ve kamu görevlisinin yurtiçindeyse askerliğini en son erteleyebileceği yaş sınırıdır 33...



33 yaş...

Ömrün en olmuş dönemi ve yaşı...

Tamamen diğer yaşlardan yalıtılmış bir yaş...



Aynı zamanda bazı büyük hastalıkların başlama evresini gösterebileceği yaş sınırıdır 33...

Kendini öne sürme ve varolma savaşının başladığı yaş sınırıdır 33...

Mantıkların daha da güçlendiği ve duygusallığın azaldığı yaş sınırıdır 33...

Sağlık durumunun artık eskisi gibi kendisini revize edemeyeceği ve artık yaşlanmaya hazır olmanın, ne yapılırsa yapılsın yaşlanmanın önüne geçilemeyeceğinin, koroner kalp hastalığının yüzde ona yükseleceği yaş sınırıdır 33...

İnsan hayatının en önemli 3'lerinden biridir 33... Kendi içlerinde sorunlar barındırır...

Bir balet için dede olmak demek 33 yaş...

33 yaş her şeyin merkezidir.



Nasıl ölmek isterdim?

Fantastik!

Kamelot'un "Up Through the Ashes" parçasının 2:46 ve 3:33 süresi arasındaki melodileriyle...

Çığlık ata ata...

Yine karşımıza 33 çıktı...

Parçanın 1:33'üncü süresinde Roy Khan "insan ötesinin" çok ama çok içten bir şekilde "You want to die..." demesi, "mesajı al ulan pezevenk!" tadında...

Ne de fantastik...


Gün gelip yaş 35’e dayansa da ömrün yarısı değildir.


-------------------

2007 yılında 31 yaşındayken yazmış olduğum bir yazının bir kısmı.. İki yıl öncesinden, sendrom olur mu acaba sorusu vardı zihnimde. Şu an yaş dayandı 34’e. Yaş 35 olsa da önemsiz. Ömrün yarısı değil.. Gerçekten de.. Ne sendrom var ne de bir şey..

Tek bildiğim her geçen gün büyümek. Sürekli büyümek.. İçimdeki çocuğun hep yaşaması ve yaşanan onca hengameye rağmen bazı zamanlarda kendimi hala büyümemiş gibi hissetmek.. Mutluyum lan anasını satayım diye keyif çatmak..

24 Ağustos 2010 Salı

80’inde Bile Çatır Çatır Yazan Yazar: Ursula K. Le Guin


Çocukluğumdan beri kitaplara aşık olduğum söylenebilir. Hiç unutmam. İlkokula başlamıştım. Daha okumayı sökememiştik. Harfleri hecelemekle uğraşırdık. Başlangıçta biraz zorlanmıştım. Bir gün öğretmenim sınıf kitaplığından bir kitap uzattı. Yavru fil ile ilgili öyküydü. Dilimi dişlerimin arasında sıkıştıra sıkıştıra, afacan çocuklar gibi dilimi zorlanıyormuş gibi oynata oynata okumaya başlamıştım. Okuduğum ilk kitaptı ve çarpılmıştım. İlgili öyküyü okurken çok etkilenmiştim.

Bu öyle bir etkide bulundu ki, o yaşımdan sonra sürekli bir şeyler okurken buldum kendimi. Annem ben çocukken ne zaman beni yanına alıp misafirliğe gitse, ne bir oyuncakla oynardım, ne de yaramazlık yapardım. Nereye koyulmuşsam orada put gibi dururdum. Sonra annemi hafiften dürterek “anne, okuyacak bir şeyler var mıdır?” diye sorardım. Konuk olduğumuz ev sahibi de bana bir kitap verirdi ve annem kalkıp gidene kadar büyük bir zevkle, hiç sıkılmadan kitabı okurdum.

Bunun getirdiği bazı alışkanlıklar var yaşamımda. Yemeğimi yerken önümde muhakkak okuyacak bir şey vardır. Ne zaman yatağa girsem, uykum gelene kadar kitap okurum. Sürekli kitap satın alırım, odamdaki kütüphanemde yer kalmasa bile almaya devam ederim ve onların olmadığı bir yaşam düşünemem. Tıpkı müziksiz bir hayat düşünemeyeceğim gibi.


Hayatımın yazarı Marcel Proust’tur ama akabinde beni çok etkileyen önemli yazarlar vardır. Onlardan biri günümüzde 81 yaşında olan ve hala büyük bir aşkla yazmaya devam eden Ursula K. Le Guin’dir. Bilim Kurgu ve fantezi türünde yazıları olan yazarın şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatına dair eserleri de vardır. Yerdeniz Serisi ile birlikte Sesler, Marifetler, Güçler, Mülksüzler gibi kitaplarıyla beni çok etkilemiş bir yazardır.


Ursula’nın yarattığı dünya kendine hastır. Yaptığı betimlemeler ile kendinizi yaşadığınız bu dünyadan daha uzakta başka bir dünyada buluyorsunuz. Yarattığı karakterler ise öyle ahım şahım, müthiş özellikli, ortalığı yakıp yıkacak karizmada karakterler değildir. Yeri gelince çulsuz ve fakirlerden, sakat ve tecavüze uğramışlardan oluşur. Klasik kahramanların yapısından uzak karakterlerdir bunlar. Kitabın içeriğindeki gidişat hep bu kahramanların gözünden, dilinden anlatılır.

Ursula hayatı boyunca asice hareket ettiği için günümüz dünya profiline dair ilginç teoriler atar. Sık sık kölelikten bahseder. Kahramanlar köle olduklarının farkındadırlar ama bir yandan da bundan rahatsızlık duymazlar. Ama özünde bir çok şeyi sorgulamadıklarını, yeniliklere kapalı olduklarını ve yeniliğe dair bazı kelamlar geçtiğinde bunu bir nevi şeytan işi sayan ataerkil bir toplum yapısından demetler sunar. Özündeki teoriyi okuyucuya çaktırmadan aktarır. Toplumların cehaletini, saflığını, yardımseverliğini ve çarpıklaşmış düşüncelerini aynı potada çok iyi eritmesini bilir. Bunları yaparken Yunan mitolojisi, Taoizm, Varoluşçuluk, Jung etkilerinden faydalandığını fark edersiniz.

Yazarın en başarılı olduğu konulardan biri, sizi şu an yaşadığınız dünyadan alıp bambaşka bir dünyaya götürmesi. Yaratılan bu dünyanın aklınızda bir resmini çizersiniz ve kahraman, kendi dilinden fikirlerini, yaşadıklarını, kaygılarını anlatırken siz hemen yanı başında onu izliyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Kitabı kapattığınızda ise kendinizi şu an yaşadığınız dünyada, tekrar sorunlarla ve mutluluklarla kapsanmışken bulursunuz. Özgürlüğün ne demek olduğunu çok iyi anlarsınız. Sade ve akıcı bir dilin kendine has büyüleyiciliği ile kapsanmışken, garip bir şiddeti, karamsarlık ve karanlığı da tadarsınız. Tüm bu büyüleyici dünyaların içerisinde kahramanlarla birlikte yolculuk ederken tezatlıklarla karşı karşıya kalırsınız. Toplumlar içerisinde erkekler ve kadınların yeri, köleler ve efendiler, çocuklar ve erişkinler, mutluluklar ve hüzünler, hayatın ak ve kara yönleri..


Feminizm, anarşi, başkaldırı, özgürlük ütopyalarını muazzam bir dille bir araya getiren Ursula’nın asıl temeli dünya insanlarıdır. Tarzı belki bilim kurgu olarak geçer ama bu ne makinedir, ne uzay gemisidir ne de herhangi bir robottur. Sadece insandır.

Ursula, feminist düşüncelerin en derinliklerini benliği ve yazılarında taşısa bile diğer feministler gibi salt kadınlığın derinliğinde kaybolmaz.

Şöyle demiştir Ursula Teyzem:

“Apollo, ışığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, tapınırken kendisine çok yaklaşanı kör eder. Güneşe çıplak gözle bakmayın. Her fırsat bulduğunuzda karanlık bir bara gidip Dionysos ile beraber kafaları çekin. Tanrılardan söz edene bakın. Ben! Bir ateist. Ama aynı zamanda bir sanatçıyım ben, o yüzden de yalancıyım. Söylediğim her şeyden şüphe edin. Gerçeği söylüyorum. Anlayabildiğim ya da ifade edebildiğim tek gerçek, mantık açısından tanımlanacak olursa bir yalan, psikoloji açısından bir simge, estetik açısından bir metafor.”

Bu yaşında hala çatır çatır yazan ve hafıza kaybının ‘h’sinin görülmediği bu teyzeme ne diyebilirim ki?

13 Ağustos 2010 Cuma

Kale Sarsılmaz ve Nehir Akmaya Devam Eder


Duygular ve yaşam sınırları bir kalenin çevresinde sere serpe uzanmış. Nehirler, ağaçlar ve hendeklerle çevrilmiş. Yıkılmaz bir kale gibi görünür. Duygular ve yaşamlara erişilemez.

Kale dışına atılacak bir adım, kaleyi çevreleyen nehre düşmesini sağlar mı? Boğulur mu? Köprüyü indirip boğulmadan ormana adımını atabilir mi?

Ya köprülerini indirmezse? Ürekebilir ve boğulabilir. Hendeğin ürkünç görüntüsünden, nehrin karanlık akışından, debisinden.

Yanılmaz ve şaşmaz...

Soğuk ve bunaltıcı yağmurlardan kaçar, inzivaya çekilir. Onu koruyan kaleye.. Hiçbir güç oraya giremez.Ele geçiremez. Duvarları yıkamaz. Surları indiremez. Gece geldiğinde, kalenin burçlarından yıldızlara bakar. Ellerini uzatır. Erişemez.

Bazen gerçeklik ufak bir kesittir. Tamamen önemsiz görünebilir. Düşüncelerin sürekliliği yoktur. Ama boşluk, surları olmayan bir kale gibidir. Kayıp hissetme dürtüsü aşağıya çeker. Hendeğe ve nehre.

Gece geldiğinde aklının boşluklarını araştırır. Derinlemesine iner.Çukurlar açar. Tasarı ve planları bir grafik gibi beyninde listelenip durur. Olağanüstü bir eser ortaya çıkar. Bu eser beyninin kıvrımlarında bir nehir gibi akar. Yeniden güçlü nefes almanın özüne ulaşır. Uzun arayışlar sonrasında kayıp cümlelerini bulur.

“Her şeye rağmen mutluyum!”


Bütün dünya bir taşa dönüşürken, her şey sadece o an için aynıymış gibi görünürken, bazen kaleler güvenli değildir. Güçlü bir barınak gibi görünmez bazı zamanlar. Bütün güzellikler, bazı geceler sönmüş ve körelmiş gibi görünür. Kendi iç sallantılarında.

Kalesi asla sarsılmaz, her türlü darbeye karşı güçlüdür ama ya kendi içi? Kendi içi kırılgan, hassas ve her an kırılabilir. Her şeye rağmen düşman birlikleri giremez kaleye. Hala yıldızlara yolculuğunu sürdürür. Bıkmamacasına...

10 Ağustos 2010 Salı

Giydirir Lucanus Sezar’a!


“Pauperiorque fuit tunc primum Caesare Roma” demiş Lucanus.

Sezar devlet hazinesine göz koymaya karar verip bunu açıkladığında karşısına kaç kişi dikilebilmiştir ki? Tabii Konsül Metellus’dan başka.

Eğer ortada bir baskı söz konusuysa, rejim insanları dar bir alana hapsediyorsa, böyle bir ortamda özgür bir insan gibi davranan yönetici, özgürlüğün gölgesini bile yok ediyor demektir.

Sezar devlet hazinesine göz koymadan önce halka bedava buğday dağıtmıştı. Halk bayram etmişti. Bir ortaklık mı sezdiniz canım ülkemden? Böyle bir ortamda Roma’da herkes özgürlüğün geldiğini sanmıştı. Garip olan şuydu ki, eldeki küçük özgürlükler kaybedilirken devletin hazinesi kişiselleşmişti.

Buna çaktırmadan karşı çıkabilecek kaç babayiğit çıkabilirdi? Lucanus gibi dönemin zeki şairleri çaktırmadan birkaç dizeyi şiir arasına sokuşturabilirdi. Yazının en başında olduğu gibi.

“Pauperiorque fuit tunc primum Caesare Roma”.

Yani?

“ O zaman ilk kez Roma Sezar’dan daha fakir oldu…”


Ne malum metelik teriminin Metellus’dan gelmediği? Yoksa ondan mı geldi? Hımm..

Transfersizlik Nedeniyle Tuttuğunu Koparacak Taraftar


İşte böyle bir model geliyor. Hayırlı, uğurlu olsun.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Heeeey Paradise Lost Yeaaah Paradise Lost

Beni az buçuk tanıyanlar Gojira, Textures, Atheist, Death, Gorefest, Paradise Lost, Riverside gibi grupları çok ayrı bir yere koyduğumu bilirler. Aslında bu sadece bu zamanlarda, yaşadığımız bu günlerde görünen yüzdür. 19-20 yıllık heavy müzik dinleme süresini göz önüne alınca kalbimde özel olarak yer alan sayısız grup vardır. İnsanoğlu taşıdığı kapasite haddi nedeniyle kendisine yakın bulduğu ve özel gruplar hanesine yazdığı bir çok sanatı saklamıştır. Kimisi sadece kendisine saklar, kimisi paylaşmak ister.

Doğrusunu söylemek gerekirse teknoloji çağında, o mistik yılları ve her gün aylarca durmadan dinlediğimiz plastik kasetlerin o çekiciliğini kaybettik sanki. Kasetlerimizi binlerce kez döndürürken MP3’ler ve yeni ses teknolojileri kısa süreli ömürlere karşılık gelmeye başladı sanki.

1994 yılına gidiyorum. Yaz mevsimi boyunca sürekli Testament – Low albümünün ülkemize gelmesini beklediğim zamanları hatırlıyorum. Bu albüm öncesi Testament’de gitara James Murphy geçmiş, bu bizi derin bir heyecana sevk etmişti. Çünkü James Murphy’nin olduğu yerde her zaman arıza bir şey beklemeye hazır olmalıydık. Tabii bir de o zamanlar çok sert, ateşli ve gümbür gümbür şeyler arayan biri olduğumuz için, yeni Testa albümünün bu açıdan çok başarılı olacağını bekliyorduk. Haftalarca Low albümünü kasetçiye sorduğumu hatırlıyorum. Kasetçi canından bezmişti.

O zamanlar mp3’ler yoktu ve şimdiki gibi, daha albüm çıkmadan albümü dinleyebilme şerefine erişemiyorduk. Peki bu durum nasıl bir etkide bulunuyordu? Ortada bir kere psikolojik bir süreç vardı. Bir şeye erişememenin acısı, çekiciliği.. Bilirsiniz ki zor elde ettiğimiz, zor eriştiğimiz şeyler bizi her zaman daha çok tahrik eder, bizleri daha çok ateşler. İçimizdeki isteği daha fazla körükler. Zar zor elde ettiğimiz bir şeyin nihayetinde bizlere yansıtacağı ve vereceği ruh doğal olarak daha fazla olacaktır.

Bir de eskiden her istenen albüme ulaşılamadığı için dinleyebileceğimiz albümlerin çeşitliliği fazla değildi. Haliyle elimizde az ve öz albüm olduğu için ister istemez onlara çok bağlanıyor, aylarca her gün dinlemek kaydıyla kendimizden geçiyorduk. Bu manada benim için çok özel albümler olmuştur ve o albümlerin tadı hala aklımda. Daha doğrusu o zamanlar aldığım tadı aklımda.

Nasıl dinlediğim! O albümleri dinlerken neler hissettiğim! Neler düşündüğüm! Ne gibi hayaller kurduğum! O anki yaşam seyrimin nasıl olduğu, nasıl bir yol üzerinde yürüdüğüm ve yolların nihayetindeki perdeleri nasıl araladığım!

Tüm bunların hepsi o albümlerin içine gizlenmişti. Bize seslenen müzisyenlerin yansıttıkları müziğin ruhu kendi ruhumuzla birleşmişti. Zor elde edebilmiştik. İstediğimiz gibi ulaşamıyorduk. Ve bunun acısını çok feci çıkarıyorduk.

Peki ne gibi sanatlar vardı bizlere aylarca, yıllarca eşlik eden?

Bu manada hayatımın en güzel dönemlerinin 1993 – 1999 yılları arasında geçtiğini söyleyebilirim. Belki de hayatımızın en deli dolu anlarını onlarla paylaştığımız, kalbimizi açtığımız içindir.

1993 yılında beni hangi albüm perişan etmişti?

Hiç düşünmeden Paradise Lost – Icon cevabını verebilirim. O denli kendimi kaptırmıştım ki, bir tişörtün üzerine kendi ellerimle çamaşır suyuyla Paradise Lost yazısını logosuyla yazacak kadar. O zamanlar Paradise Lost ülkemizde hiç tanınmıyor gibi bir şeydi ve MTV Headbanger’s Ball aracılığıyla yeni yeni ülkemiz underground piyasasına girmişti bile. Sonrasını söylememize gerek yok bile. Şu an dünyanın her bölgesinde tanınacak kadar devasa bir hal aldılar.

Akabinde keratalarımın Draconian Times diye muazzam bir albümleri çıkmıştı. Üniversite ikinci sınıftaydım yanlış hatırlamıyorsam. Bu albümü her gün, sürekli dinlerdim. Kulağımdan eksik etmezdim. "Elusive Cure" gibi bir parçada gözlerimin dolduğunu bile hatırlıyorum. Nedense asla bıkmamıştım ve koskoca ikinci sınıf boyunca hayatımdan eksik etmemiştim bu harikulade eseri.

Paradise Lost’u ilk dinlediğim zamanlar gerçekten deli gibi bağlıydım heriflere. Gerçi hala bağlıyım ama o zamanlarki bağlılık daha farklıydı. Daha bir ateşli, çocuksu ve olgunluktan uzaktı. Mahallede bu müziği çok seven bir arkadaşım vardı. Sürekli Akmar Pasajı’na takılırdı. Onu ne zaman görsem metal işareti horned’ımı çeker, “heeey Paradise Lost yeaah Paradise Lost” derdim. O da bana bakar, gülümser ve horned’ını çekerdi. Arkadaşla uzun süre görüşememiştik. Aradan yıllar geçtikten sonra karşılaştık bir gün. Muhabbete başladık ayak üstü. Ve bana ilk söylediği şeylerden biri ona bakarak sürekli “heeey Paradise Lost yeaah Paradise Lost” diye celallenmemdi. Gülme krizine girmiştik tabii. Uzun zamandır artık böyle bir tepki vermem mümkün bile değil.

1995 – 1996 yılı dediğim zaman aklıma onlarca albüm gelebilir: My Dying Bride – As The Flower Withers, Turn Loose The Swans, Malevolent Creation – Eternal, Death – Individual Thought Patterns ve Symbolic, Morbid Angel – Domination, Suffocation – Pierced From Within, The Gathering – Nighttime Birds, Bolt Thrower – The Fourth Crusade, Exodus – Impact Is Imminent... Daha uzar gider bu.

1980'li yıllar adından söz ettiren bazı grupların çığır açtığı, yeni sayfalar açtığı bir dönemdir. Hemen ardından gelen 90’lı yılların en başları ise, Death Metal bazında en mükemmel eserlerin çıktığı döneme rast gelir kanımca. 90’lı yılların başında çıkmış Death Metal eserlerinde çok derin ve absürd bir etki vardır. Ama bu manada Thrash Metal kabuk değiştirmiştir. Çünkü Thrash Metal’in en popüler olduğu dönem 1985-1990 arasına denk gelmiştir.

Geçmiş zamanlarda müzik adına en çok korktuğum şeylerden biri, şu an aldığım tadı gelecekte de alıp alamayacağım üzerineydi. Hiçbir şey şimdiki gibi ve 80’li dönemlerdeki gibi olmaz diyordum. Aradan yıllar geçti. Bu konuda fazla bir şey söylememe de gerek kalmadı aslında. Çünkü bazı yeni gruplar gerçekten de müziğin üzerine bir şeyler koyarak geliyorlar. Eskiden hissettiğim şeyleri öyle ya da böyle hissettirebiliyorlar. Belki daha teknolojikler, belki o plastik kaset kokusunu alamıyorum, cızır cuzur diye her zaman arka planda gelen kötü sesleri duyamıyorum belki ama müzik dünyası gittikçe canavara dönüşüyor. Ve bu canavar ile başa çıkabilmek imkansız.

O kadar grup ve albüm var ki, hangimizin ömrü bunları dinlemeye yeter ki. Yapılacak işlem basittir aslında: “Kendimizi bulduğumuz tarzlarda kendi saltanatımızı sürdürmek...”

Bu saltanat ne kadar mükemmeliyetçi olursa, elemine etme gücümüz o kadar fazla olacak ve ömrümüz hayli hayli bizlere ait sanatlarımıza, dünyamıza, ruhlarımıza yetecektir.

Sonuç olarak daha nice Gojiralar, Deathler, Gorefestler, Atheistler peydah olacak. Ama kim bilir bir gün kopup gideceğiz bu dünyadan. Bunca zaman mücadelesini verdiğimiz bir şeyin ki, mücadele demek illa silahlı, bedeni mücadele demek değildir, ruhi ve emeksel mücadeleyi de barındırır, bir gün kopup gidersek sanki yıllarımızı boşuna harcamışız gibi hissedeceğiz. Ama aslolan müzik olunca korkumuz olmayacak. Nice dev sanatlara şahitlik etmeye devam edeceğiz.

Ruh kaybolacak mı?

Belki evet, belki hayır, hatta belki de daha fazla ruhla dolacağız!

Ama görünen bir gerçek var ki, her geçen gün büyüyen bir canavar var karşımızda. 10 yıl sonraki dinleyicileri düşünmek bile istemiyorum. Hepsini devasa bir canavardan oluşmuş bir müzik piyasası bekliyor...

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bıraktım Seni Kahve!


Felemenk bir çiftçinin mahsulü ziyan olur.

Birikmiş hiç parası olmadığından, bir gemide çalışmaya başlar.

Beklenmedik çok güçlü bir rüzgâr onu Endonezya'ya götürür.

Toprağa bir tohum düşürür.

Ve 400 yıl sonra sonuç...

...koyu kahve.

Her şey birbirine bağlıdır..

20 Temmuz 2010 Salı

Dexter Morgan Olmak


Hisler önemli şeylerdir. Akıl, irade ve hayal gücümüzle birlikte biz insanoğlunu insan yapan, bize özgü en önemli özelliklerden biridir. Hisli olmayanlar yeri gelince öküz diye betimlenir. Fazla duygusal olmak da sağlıklı bir durum değildir.

Dexter Morgan olabilmek ise başlı başına bir psikopatlık. İnanılmaz nazik, kibar ve iyiliksever olacaksınız. Ama duyguları hissedemeyeceksiniz. Kendinizce prensipleriniz olacak. Seri katil olmak mevzusunu konu dışında tutmak zorunda kalıyoruz haliyle. Dünyayı pisliklerden Dexter kuralları ile temizlemek bizim işimiz değil sonuçta. Seri katil olma özelliğini yazının dışına savurursak, bir çok insanoğlu muhtemeldir ki bazen Dexter Morgan’dır. Ya da çoğu zamanlar için. Veyahut karakter yapıtaşlarından biridir.

Duygular vardır. Bir de bunları yansıtabilmek. Kimileri inanılmaz mimiklerle yansıtır. Kimileri ise içlerinden şelaleler dökülse bile bunu mimiklerine dökemez. İç dünyasında takılı kalmıştır tüm hisleri. Yansıtamaz. Karakteri bu olmuştur. Budur yapısı. Aşırı duygusal reaksiyonlar da can sıkıcı bir hal alabiliyor yeri gelince ama.

Brendan Fraser’ın Elizabeth Hurley ile birlikte oynadığı 2000 yılı yapımı Bedazzled isimli filmi izlemiş olanlar ne demek istediğimi iyi anlarlar aslında. Filmde umutsuz vaka bir insanın şeytan ile olan anlaşması söz konusudur. Kahramanımız aşık olur ve kadını elde etmek ister. Yedi dilek hakkı vardır. Her dileğinde o kadının hoşuna gidebilecek bir karakter olmayı diler. Ama her seferinde bir yerden patlak verir. Dileklerin birinde inanılmaz duygusal bir adam olmayı seçer. Sahile gidilir. Adamımız inanılmaz yumuşakçadır. Ne zaman batmak üzere olan güneşi görse gülmekten altınıza edeceğiniz şekilde gözyaşı dökmektedir. En ufak bir şeyden etkilenmektedir. Kadının boğazına kadar gelir ve terk eder en sonunda.

Sonuçta hislerin ortalaması ve doğal olanı makbuldür. Her şeyin aşırısı zararlı. Ne çok aşırı duygusal bir tepki göstermek lazım ne de tamamen duvarımsı bir durgunluk. Ama bazen insanlar içlerinde yoğun duygular taşısalar bile bunu tavırlarına hiç dökemezler. Tavırlarına dökmektense yeri gelir yazılarına dökerler. Ya da kendilerine saklarlar.

Büyük abim geçtiğimiz Cumartesi bana gelmişti. İki yaşında dünyalar tatlısı bir yeğenim var. Ne yaptıysam bir türlü bana sarılmamıştı. Benim bilindik kaderimdir bu. Başlangıçta gözlüğüm, keçi sakalım, uzun saçım, küpem, değişik görünüşüm nedeniyle yaşı çok küçük tüm çocuklar benden korkar. Üniversiteye gittiğim sırada doğan erkek kardeşim bile beni ilk gördüğünde kaçacak delik aramıştı. Benden korkmayan tek bebek evladı kız kardeşim olmuştu. Hoş! Onunla hep birlikteydik. Altını bile yıkadığımı hatırlıyorum.

Yeğenim bana bir türlü gelmeyince büyük ağabeyimin bir lafı dikkatimi çekti: “Yavrum, yüzün tepkisiz, o yüzden emin olamıyorlar duygu halinden, sıcaklığından.” Birden durdum. Düşündüm. Doğruydu bu. Ufak bir çocuk gördüğümde çok sevmek istesem bile kadınlar gibi “agubugu cugubugu, ayyyy ne tatlııı, ayy ne güzeeell” gibi tepkiler veremiyorum. Suratımı kadınların suratları, mimikleri gibi değiştiremiyorum. Tıpkı ne zaman fotoğraf çekilecek olsam gülümsemekte çok zorlandığım gibi. Ne hikmetse, eğer kadınlar gibi bir surat takınırsam ya da kameraya bakarken gülümsersem samimi olmayacakmışım gibi hissediyorum. Çünkü surat şeklim, mimiklerim iç dünyamın elektriklerine göre hareket etmiyor. İçimde saklamayı yeğ tutuyorum.

Öte yandan hayatın bir çok sillesinden geçmiş, bir çok şeyle mücadele etmiş, savaşmış bir insanız. Öyle ya da böyle erkeğiz. Erkekliğin de kendince doğal karakteristik yapıları var. Yaşanan tüm hayat, koşullanan tüm şartlar ve tüm hayat hikayesi bazı noktalarda surat ifadesi olarak ifadesiz ve tepkisiz bir duruma karşılık gelebiliyor. İçimizde bir çok fırtına eserken, yeri gelince suratta anlamsız bir ifade.. Temaslarımla, yaklaşımlarımla sıcaklığımı yansıtsam da surat ifadem yeri gelince tepkisiz.

Ben birine hediye verdiğimde gözyaşı dökenler.. İnanılmaz heyecan yapanlar.. Titrek bir hal alanlar... Sevinçlerini inanılmaz yansıtanlar.. Ama bende olan bazı zamanlar bir tepkisizlik.. Aslında bu tarz yönlerimizle hepimizin içinde Dexter Morgan saklı. Benim içimde de bir Dexter Morgan yaşıyor. Seri katil özelliğini ve duygusuzluğunu çıkar; aynı biz insanoğulları..

16 Temmuz 2010 Cuma

Hamamböceğinden mi Geleceğiz?


İnsanoğlunun ortaya çıkışı bazılarına göre muammadır. İlginçtir. Aslında bazılarınca tüm evrenin, canlıların, dünyanın, varlıkların ortaya çıkışı soru işaretidir. Her bakış açısının kendince görüşleri vardır. İnsanoğlu bazen bilimle yaklaşır, bazen gerçekle, bazen din açısından. Dini açıklamadan yaklaşınca her şeyi yaratan bir yaratıcı söz konusudur. Her şeyi o yaratmıştır. Bazı kişiler ise evrim denen bir şeyi ortaya koymuşlar. Ortada daha insan denen bir şey söz konusu değilken tek hücreli canlılardan çeşitli canlılara evrile evrile maymundan nihayetinde insan olabilmişiz!!!

Ben ne mi düşünüyorum? Maymundan geldiğimiz konusuna gülerek yaklaşıyorum. Evrim teorisi inandığım bir şey değil. Bazı canlılarda değişiklikler olduğu doğrudur ama insanoğlunun ilk zamandan beri genel görüntüsünü koruduğunu düşünüyorum. İlk zamanlar belki daha güçlüdürler, daha savaşçı ve mücadelecidirler. Belki günümüz insanları daha az güçlüdür. Ama şu gerçeği unutmamak lazım ki, her çevre şartı ve iklim yapısı kendine özgü insanlar yaratır. İskandinavya soğuğu insanlarının bembeyaz tene sahip olup köse olması pekala anlaşılabilirken, sürekli kuru sıcağın ve yaşanması zor yakıcı güneşin altında yaşayan siyah tenli Afrikalı insanların görünümlerinin anlaşılabileceği gibi.

İnsanoğlunda değişmeyen bir şey varsa o da birbiriyle savaşmaktan asla vazgeçmediğidir. Yüzyıllardır birbirini yiyor insanoğlu. Kıyımları getiriyor. Güce doymuyor. Çıkarların ihtiraslarına kendini kaptırıyor. Binlerce yıl önce de aynıydı. Günümüzde de aynı. Bu her zaman devam edecek. İnsanoğlu öldürmeye devam edecek.

Peki..

Oldu ya, büyük bir savaş yaşandı. Tüm dünya birbirine girdi. Nükleer bombalar ardı sıra patlatıldı. Dünyanın tüm köşesi bombaya boğuldu. O zaman ne olacaktır? İnsanoğlunun böyle bir ortamda yaşayabilmesi mümkün değil. İroniktir ki, eğer dünyanın her kilometrekaresine nükleer bombaları yollasanız yaşayacak tek bir canlı bile yok, o birçoğumuzun gördüğünde iğrendiği ve temas etmeye kalbinin yetmeyeceği hamamböceğinden başka!! Hamamböceği denen şey öyle bir yaratık ki, nükleer bombadan etkilenmeyen tek varlık, hayatta kalabilecek tek canlı oluyor. Halbuki üzerine bir terlik indirdiğinizde tahtalı köye gönderilebilmesi basit bir böcek.

İnsanoğlu bilmez ki, birbirini öldürmeye devam ederse ve dünyayı radyasyona boğarsa ortada hamamböceğinden başka bir şey kalmayacak. Hamamböceğinden de gelemeyecek, o çok inandığı maymundan gelebileceği gibi!!!

Bilinmesi gereken bir gerçek var ama. Hamamböcekleri bize iğrenç görünebilir. Ama o çok güzel bulduğumuz insanoğlunun kendisi çok daha iğrenç yeri gelince. Yüzyıllardır.. Katıksız hem de!

30 Haziran 2010 Çarşamba

Kepenkleri Kapattık



2-3-4 Temmuz tarihinde birbirinden harika grupların kulak zevki yaşatacağı Unirock Festivali nedeniyle kepenkleri 1 haftalığına kapatıyorum. Bu aralar bloga pek bakamadım ve döndüğümde aynı hızla devam ederiz. Görüşünceye dek sağlıcakla kalın.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails