Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2011 Çarşamba

Futbol: Bir Aşk, Ölüm ve Çocukluk Hikayesi



Not: Geçtiğimiz günlerde Sportif Cümleler blogunda yazı yazmaya başlamıştım. Fırsat buldukça oraya da bir şeyler karalamaya çalışacağım. Bu yazı da oraya yazdığım bir çalışmadan alıntıdır.


Son zamanlarda vakit sıkıntısı nedeniyle kendi blogumda bile doğru düzgün yazamasam da sevgili kardeşim Burak’ın isteğine nihayetinde kayıtsız kalmamak boynumuzun borcu olmuştu. Yerkürede beni en çok seven insanlardan biridir Burak. Onun için abartılı şeyler yapmadığım halde bu büyük sevgisi neden kaynaklıdır, tam olarak bilemem.

Aslında futbola dair yazılabilecek birçok mecra var. Hele eğer yaşınız Cahit Sıtkı Tarancı’nın deyimiyle ömrün yarısına dayanmışsa, sürdürdüğünüz yaşam örgüsünün sizlere anlattıracağı çok şey vardır. Bazen çok gezen bilir, bazen de çok yaşayan.. Vakitsizlik nedeniyle futbol konusunda uzun uzadıya, farklı kuyulardan girip farklı kaynaklara çıkmayı pek düşünmedim.

Futbol bu. İçine hayatın kendisini, mutluluğu, acılarınızı, hayatınızın anlamını bile boca edebilirsiniz. Bazen ruhunuzun sesidir. Bazen de en büyük eğlenceniz ve mutluluk kaynağınız. Sizlere yaşattığı büyük mutlulukların yanında büyük acılar yaşatmasını da bilir. Bazen buz kesilirsiniz. Bazen sıcaklarsınız. Ateş basar yüzünüzü. Sinirden tırnaklarınızı yersiniz. Ya da elleriniz titrer. Öfkelenirsiniz. Bazen de gönül bağıyla bağlı olduğunuz takım, önemsiz bir takıma gol atsa da büyük bir hırsla yumruklarınızı sıkarsınız. Eğer daha büyük başarılara yelken açmışsanız, bu yolculuk esnasında yapılan her güzel manevra, sonuca her güzel ulaşmalar sizi çılgına çevirebilir.

İnsanoğluna bunca duyguyu kaç şey yaşatabilir? Belki sevgiliniz değil mi? O yüzden futbol fena halde hayata benzer demenin ötesine geçeriz. Futbol bazen fena halde aşka benzer. Karasevdadır bu. Anlamlandırma gereği bile duyulmaz. Futbolda çoğu zaman sevdiğiniz kadını görebilirsiniz. Sizi öfkeye boğabilir, aşka doyurabilir, mutlu edebilir ve sinirlendirebilir. Ama zannedersem futbol daha öte bir duygu. Sonsuza kadar yaşayacak aşk öyküleri ve aynı yastıkta kocayış kısmını halı altına süpürürsek, bir kadını, sevdiğiniz bir erkeği bırakabilirsiniz ama kendi tuttuğunuz takımı kolay kolay bırakamazsınız. Sevdiğiniz birini bırakmanız belki tepki alabilir ama tuttuğunuz bir takımı bırakmanız daha fazla yadırganacaktır. Çok ironik değil mi?


Spora dair turnuvalar insan hayatı için büyük bir zevktir mutlaka. Sıradan bir müsabaka ile uluslar arası bir müsabaka arasında inanılmaz fark vardır. Aldığınız zevk katmerlenir. Özellikle çocukluk zamanlarımda turnuvalardan büyük zevk alırdım. Avrupa Şampiyonası’ndan.. Dünya Kupası’ndan.. Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası, UEFA Kupası ve Kupa Galipleri Kupası’ndan.. Tenisten atletizme, basketboldan voleybola, hentboldan masa tenisine kadar hiçbir programı kaçırmazdım. Sonuçta TRT dönemine mahkum bir çocuğun farklı bir alternatif yolundan gidebilmesi pek mümkün değildi. TRT ne sunmuşsa ona mahkum kalırdık. Ama inanılmaz zevk alırdım. Özel kanallar çoğaldıkça, alternatifler bir nevi sonsuzluğa yaklaştıkça ve eğer iş hayatınız spora odaklı olmayıp yoğun bir iş hayatı olmuşsa, çocukluğunuzda tattığınız o zevkler farklılaşacaktır. Daha çocukken herhangi bir taraf gözetmeyip her şeyi, her takımı ve sporcuyu büyük bir zevkle izlerken, aradan yıllar geçince elinizde kalan vakitsizlik ve alternatif çokluğu sizi seçimler yapmak zorunda bırakacaktır. Hepsini izleyebilmeniz ve zevkle takip edebilmeniz mümkün değildir artık. Ne yalan söyleyeyim. Öyle bir hayat döngüsüne saplandım ki, Galatasaray dışında hiçbir şeyi geniş ölçekli takip edemez oldum. LİG TV’niz vardır, her ay bir sürü paraya kıyarsınız ve harcanan onca para Galatasaray’ın bir aylık maçları içindir. Diğerlerini es geçmek zorunda kalırsınız.

Çocukken öyle miydi? Hayal meyal de olsa bir spor turnuvasına ilk şahitlik edişim 1986 Meksika Dünya Kupası ile olmuştu. Bir oyuncudan bahsederlerdi. Tanrısal bir güç ithaf edilmişti ona. Onun hakkında kulağıma çalınanlar, televizyonda söylenenler ve büyüklerimizin kelamları beni garip bir şaşkınlığın boyunduruğu altına almıştı. Kendisini ilk kez televizyonda gördüğümde bunu neden o kadar övüyorlardı ki diye hayıflanmıştım. Yerden bitme, bücürüğün tekiydi halbuki. Fakat o da ne? Bir maçta bu bücürük, yerden bitme topçu, başladı iri kıyım adamları takır takır geçmeye. O çalım atmaya doymuyordu, iri kıyım topçular da çalım yemeye! Futbol iksirini içmiş olmalıydı bu bücürük. Kaleciye bile çalımı basmıştı. Sonrasında yere düşerek vuruşunu yapmış ve madara etmişti beni. Daha on yaşında olan bendeniz, böyle bir golle tanışınca neye uğradığını şaşırdı. Boşuna değilmiş demek ki onun Tanrısallaştırılması. Maradona’dan başkası değildi bu insanüstü yetenek.


Bu öyle bir güçtü ki, Napoli gibi sıradan, İtalya’nın kuzeyli kulüpleri karşısında yokları oynayan ve bunun ezikliğini yaşayan bir kulübü devasa bir güce dönüştürmüştü. Hem de neredeyse tek başına! Onu başlangıçta bilmeyen ben, neden Tanrılaştırıldığını anlayamamıştım ama Napoli’de oynamaya başlayıp hünerlerini sergilemeye başlayınca o artık Maradona değildi. Aziz Maradona’ydı. Napoli için oldukça önemli bir aziz olan Gennaro’nun bile adı değiştirilmişti Aziz Gennarmando diye. Yıllarca açık tenli kuzeylilerin boyunduruğu altında ezilen ve gururları çiğnenen güneylilerin aziziydi Maradona. Onun sayesinde Napoli bileği bükülemez bir gurur abidesine dönüştürülmüştü. Ama fazla sevgi her zaman zararlıdır. Yıllar sonra Napoli’den ayrılmak istediğini söylediğinde bırakın halkın galeyana gelmesini, topluma derinden hükmeden mafyayı bile çıldırtıyordu. Futbolun korkutucu bir yönüne şahitlik edilmişti o zamanlar. Maradona’ya benzetilen voodoo bebeklerine iğneler saplayıp pencereden aşağı atan manyaklar vardı Napoli’nin sıcak caddelerinde.

Beni gerçek anlamda ilk kez çok etkilemiş, büyük bir hevesle ve aklı başımda takip ettiğim ilk turnuva ise o zamanki adıyla Batı Almanya’da düzenlenen 1988 Avrupa Futbol Şampiyonası’ydı. Futbolla çok içe içe olduğum zamanlara denk gelmiştir ve sürekli top peşinde koşturup duran iflah olmaz bir futbol manyağıydım o zamanlar. Birçok insan Batı Almanya’yı tutuyordu. Kupayı onların kaldırmasını istiyorlardı. Benim favorim ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) idi. Favori olmaktan öte onları tutuyordum. Ee, o zamanlar bir nevi Soğuk Savaş döneminin son demleri. SSCB yanlısı olmak bir nevi arka taraf istiyor. Boru mu? Adamlar gomonist işte. Ne tutulur, ne de yenilirlerdi. Yahu ben de çocuktum. Ne anlarım gomonizmden, soğuk savaştan, eski kovboy bozması Reagan’dan, Gorbaçov’dan. Dur bir dakika! Gorbaçov’dan bir şeyler anlardım. Kelindeki lekeyi hiç unutmamakla birlikte ne zaman Gorbaçov desem aklıma ‘Glasnost Perestroyka’ değil de çorba içen bir adam gelirdi. Çorba gibi adı vardı işte. Bizimkisi de çocukluk!

Nasıl oldu da kimsenin pek tenezzül etmek istemediği SSCB’yi tutuyordum? Belki de dönemin en iyi takımıydı. Zamanın Dinamo Kiev efsanesi çok meşhurdur. Zamanın topçuları dünyanın hiçbir yerinde görülmeyecek antrenmanlara tabi tutulmuştur. Siz deyin makine, ben diyeyim Robocop. Zerre fark yok. Kondisyonuyla ve ilginç oyun taktikleriyle geleni geçeni ezip geçen bir dev söz konusu. Zamanın Türk takımları Avrupa maçlarına çıktığında 60. dakikadan sonra dil dışarıda bitik şekilde koşmaya çalışırken, bu adamlar peş peşe iki maçı hiç yorulmaksızın tamamlarlarmış.

Türk takımlarının kondisyon olarak bittiğine gözlerimle şahitlik etmiştim zaten. Meşhur bir Bursaspor – Ajax maçı hatırlarım. Deplasmanda oynanan bir maçtır. Maçın 60. dakikasından sonra Bursasporlu oyuncular ayakta bile duramamaktadırlar. 5-0 mağlup olur Bursaspor. Rakip 5-0’a rağmen acımasız davranmaz. Oyunu rölantiye alır. O maçtaki bazı sahneler asla aklımdan çıkmaz. Bursasporlu oyuncular nefes nefese kalmışlar, iki metrelik mesafeye bile ite kaka gidebilmektedir. Düşüp bayılacaklarından korkmuştum. Her neyse.

SSCB neredeyse makine düzeninde işleyen Dinamo Kievli oyunculardan oluşmuştur ve kupanın gizli favorisidirler. O zamanlar futbolla yatıp kalkan ağabeyim ise Igor Belanov hastasıdır. Haliyle Dinamo Kiev hakkında da bayağı bilgisi vardır. Sürekli onu dinleyen ben haliyle adamlardan çok etkilenmiştim. Igor Belanov, Protasov, Kuznetsov, Zavarov, Blokhin, Mikhailichenko ve Dassaev dediğimde benim için akan sular dururdu. O zamanın anlatıları mı abartıydı, yoksa ben çocuk olduğum için çok mu abartıyordum bilmiyorum ama Dassaev dediğimde aklıma muazzam bir dev geliyordu. Dünyanın en iyi kalecisi olduğunu söylüyorlardı. Deve gibi de boy vardı. Gruplar maçında Hollanda karşısında bir performansı vardır ki dillere destandır.

Ne de olsa başlarında büyük taktisyen ve teknisyen Lobanovski vardı. Bambaşka bir futbol dilini dünyaya getirmişti. Mutlak profesyonellik denen bir olguyu futbolla tanıştırmıştı. Michels ve Cruyff kadar anılmayan bu futbol kurdu, üçgenler ve ön alan baskısı denen bir şeyi getirmişti futbola. Makine tadında bir takım kurmuştu. Zamanın tüm en iyi Rus oyuncuları onun eleğinden geçmişti. Biz futbola odaklanırken, manyak Rus matematikçileri de Lobanovski’nin taktiklerini diferansiyel denklemle açıklama çalışıyordu.



Finale kadar makine gibi oynayan ve güzel futboluyla beni etkileyen SSCB, gruplarda yendiği Hollanda ile finalde karşılaşmıştı. Tam bir yıldızlar çarpışmasıydı. Kalede iki dev vardı. Dassaev ve Van Breukhelen. Van Breukhelen, ismiyle bile beni duvara çarpmış gibi hissettirirdi. Muazzam bir kaleciydi. Tipine bakar, kaledeki duruşuna bakar, bir de ismine bakar ve kaçacak delik arardım. Küçükken bazı şeyler bizleri daha çok etkiliyordu haliyle. Sadece isimleri değil, kendimiz o esnada beden olarak da ufak olduğumuz için kendilerini de televizyondan izlememize rağmen dev gibi görürdük. Final maçı nedense istediğim gibi geçmemişti. SSCB pek dikiş tutturamamış ve Hollanda mükemmel Gullit ve Van Basten golleriyle kupayı almıştı.


Bu hiç ama hiç hoşuma gitmemişti. Benim Dassaev’im ve Igor Belanov’um neden yenilmişti? Laboratuvardan çıkmış Robocoplar nasıl olur da lalelere, portakallara yenilirdi. Laleler koklanmak, portakallar yemek için vardı. Ama bu Robocoplar finalde ne koklayabilmiş ne de yiyebilmişlerdi. Olsun! Igor Belanov hala Belanov’du. Beyaz Ayı’ydı. Kutuplarda değil de Kiev’de yaşayan..

Ulan Dassaev! Van Basten’den o golü yemek sana hiç ama hiç yakışmamıştı. Seni dev diye bağrımıza basmıştık halbuki.


Futbol bazen ise fena halde ölüme benzer. Kapanışı ise Eduardo Galeano yapsın:

“Abdôn Porte, Uruguay’da Nacional takımının formasını, dört yılı aşkın bir süreyle ve iki yüzü aşkın maçta taşıdı. Her zaman alkışlandı, zaman zaman da tezahüratlar yapıldı ona ve bir gün yıldızı söndü.

Sonra onu takımdan çıkardılar. Bekledi, dönmek istedi, döndü. Ama çaresi yoktu, kötü talih yakasını bırakmıyordu, insanlar onu ıslıklıyorlardı; savunmada kaplumbağaları bile kaçırıyordu, ataklarda ise etkili olamıyordu.

1918 yazı sonunda, Nacional takımının sahasında Abdôn Porte, kendini öldürdü. Yıldızının parlamış olduğu sahanın ortasında gece yarısı kendine bir kurşun sıktı. Bütün ışıklar sönüktü. Silah sesini de kimse duymadı.

Hava aydınlanırken onu buldular. Bir elinde silahı, öbür elinde ise bir mektup vardı.”

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ve Futbol Doğar…


İngiliz çizer ve dağcı Edward Whymper 14 Temmuz 1965’te on yedinci denemesinde Matterhorn ya da Monte Cervino’ya tırmandı. Yoldaki 4400 metrelik ilk Zamatt’ın arkasında kule gibi yükselen kaya piramitlerinden aşağıya inerken Whymper’in grubundan dört kişi düşerek öldü.


Bu Alplere ilk büyük tırmanış değildi. Mont Blanc’ın doruğuna 1799’da Ferdinand de Saussure tarafından ulaşıldı. Fakat Whympher’in muazzam başarısı alpinizm adında yeni bir spor olarak lanse edilmiş ve eğlencenin değişen tutumlarını vurgulamıştı. Spor artık boş zamanı olan seçkinlerin malı olmayacaktı. Ve de avcılık, atış, balık avlama, ata binme, denize açılma ve büyük tur gibi geleneksel uğraşlarla sınırlandırılmayacaktı. Bütün Avrupalılar yeni spor türleri, yeni heyecanlar ve fizik sağlık kaynakları arıyordu.

26 Kasım 1863 günü Londra’da Serbest Masonlar Tavernası’nda Futbol Birliği kurulmuştu. Amaç futbol kurallarını standart bir hale getirmek ve örgütlenmiş yarışmalar için bir çerçeve saptamaktı. Oyun hakkında farklı görüşleri olan temsilciler gidip Rugby Birliği’ni kurmuşlardı. Kısa zaman sonra profesyonel kulüpler kuruldu ve İngiliz Futbol Ligi 1888’de oluşturuldu.

Futbol Birliği’nin futbolu kıtaya hızla yayıldı. Yüzyılın sonunda futbol Avrupa’nın en tutulan sporu oldu ve en çok izlenen oyun haline geldi. FIFA Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İtalya, Hollanda, İsveç ve İsviçre temsilcileriyle 1904’ün Mayısında Paris’te kuruldu. Oyunların en eşitlikçisiydi.

Eskilerden kalma bir atasözü vardır: “Futbolda herkes kardeştir.”

21 Haziran 2010 Pazartesi

Futboldaki Ahlâk Meselesi


Her insan evladının ahlâk meselesine bakış açısı farklıdır. Kendi bakış açıma göre ise ahlâk meselesi ve ahlâklı olmak bizi insan olmaya yaklaştıran ve insanlığımızı pekiştiren bir olgudur. Tek başına temiz huyu ya da erdemli olmayı kapsamaz. Oturmuş karakteri ve düzgün prensipleri beraberinde getirir. Hayatın her alanında içimize nüfuz etmiş bir prensiptir ahlâklılık meselesi. Her insanda farklı ahlâk anlayışı olsa bile bu meselenin evrensel bir boyut taşıdığını kabul etmekte fayda var.

Şu ahlâk meselesi aynı zamanda özünde feci ikiyüzlülükler barındırır. İşte bu noktadaki ikiyüzlülükler beni acayip rahatsız eder. Ne gibi misal? Herkesin muhakkak şahit olduğu bir durum vardır. Mahallenin genç delikanlısı, orta yaşlısı, artık hangi yaştan olursa olsun fark etmez; çapkındır, önünden geçen bir bayana sarkmaktan gocunmaz, yapmayacağı şerefsizlik yoktur. Bilirsiniz yani. Ayrıntılı bir şekilde izahat etmeme gerek yok. Ama aynı zatlar kendi bacılarına ya da kız kardeşlerine aynı tavırla gelindiğinde bir anda namus bekçisi kesilirler. Adam bile öldürürler bunun için. Yarın öbür gün dam altına girdiklerinde de kasıla kasıla 'namus için öldürdüm' derler. Bu kadar pislikçe, bu kadar ikiyüzlüce..

Bu konuya dair hayat düzlemi üzerinden bir çok şey söylenebilir ama konumuzu futbola çevirirsek, çirkef oyunculardan hiç hazzetmediğim bir gerçektir. Futbol denen güzelliğe, sağlam karakterle özdeşleşmeyen ve haksız kazanç amaçlayan tavırların eklenmesi bir türlü anlayamadığım bir şeydir. Futbol endüstrileşmiş olabilir. İçinde büyük paralar dönebilir. Tek bir galibiyet nedeniyle milyonlar kasaya girebilir. Ama haksız bir kazanç varsa ortada ne kadar başarılı bir durumdan söz edebiliriz? Bu kazancı hazmedebilir miyiz? Belki günümüz ticareti çakallık üzerine kurulu ama bir de çakal olmayanlar var. Konumuz futbol ise eğer milyonlarca göz izliyor her şeyi. Her şey ayan beyan ortada. Çakallık normalde gizli kapaklı yapılır ama yeşil sahada olan şeyler milyonların gözü önünde..

Kader Keita.. Az mimlenmedi geçtiğimiz sezon girdiği çeşitli atraksiyonlar yüzünden. Dün de aynısını yaptı. Senin takımın 3-1 mağlup. Maçın bitmesine kalmış 3-4 dakika. Uzatmalarla olsun 7 dakika. Ve sen rakibine bilerek göğsünle geçiriyorsun. Kaka’nın dünyadan haberi yok. Sonra suratını tutarak yerde 5 dakika kıvranıyorsun. Ne için? Bir adamı attırmak için! 7 dakika kalmışken 5 dakikası senin yüzünden gidiyor. Geri kalan 2 dakikada 2 gol mü bulacaksın?

Eğer bir futbolcu bu kadar basit bir matematiği bile düşünemiyorsa, bilin ki o oyuncunun mental yapısında, kafasının içinde ve oyun ahlâkında sorun vardır. Normal değildir. Futbolculuğu ne kadar iyi olursa olsun, saha içinde karaktersizce şeyler yaptığı için adı çirkef olur çıkar. Böyle oyunculara aidiyet duygusu ile bağlanamıyorum maalesef. Kewell’a, Neill’a bayılırım ama Keita onlardan daha iyi oynasa, 20 gol 40 asist yapsa bile Keita’yı bir Kewell ve Neill gibi asla sevmem. Sadece topçuluğunu severim.

Eğer Keita Fildişi Sahilleri kadrosunun ilk 11’inde yer bulamıyorsa biraz da zihninde aramak lazım. Keita’nın Galatasaray’ın başını böyle yaktığı maçlar oldu. Gereksiz yere gereksiz sakatlanma numaraları çekmek, ortalığı germek, bu yönüyle karşı takımı seyircisiyle birlikte psikolojik olarak güçlendirmek.. Bunların hepsi Galatasaray’a zarar olarak geri döndü. Çünkü Galatasaray takım olarak bu işi beceremiyor. Birkaç adamı çirkef olsa, numara çekse bile takım olarak bundan artı pay alamıyor asla.

Ama Keita’ya sorsan şimdi dinin nedir diye, ‘Elhamdülillah Müslüman’ım’ der. Eyvallah. İyi güzel de, senin dinin haksız kazanç haramdır demiyor mu? Sen şimdi hiçbir hatası olmayan, dünyadan bi haber olan Kaka’yı attırınca eline ne geçti? Dinin açısından yaklaşayım sana Keita!!!

1) Kul hakkı yemiş oldun!!!
2) Takımın adına haksız kazanca sebebiyet verdin!!!!
3) Haksız kazanç haramdır yavrum!!!!

Mesela yani.. Öylesine sıradan bir örnektir bu. Müslüman geçinip haksız kazanç peşinde olan çok topçu ve de insan var böyle. Sorsanız onlara, Müslümandır onlar. Bazıları namaz da kılar. Halbuki ben bu gibi topçulara ve insanlara çirkef demenin yanında ikiyüzlü de diyorum. Bir insanın bir şeye inanıp inanmaması o kadar önemli değildir benim için. Onu bağlar. Bir insanın Allah’ı kitabı da olmayabilir. Ama ahlâk meselesi din, inanç ve iman meselesinin daha da ötesindedir bana göre. Ateist bir insan bile ahlâklı olabilir. Kendisini inançlı gören bir çok ahlâksız gözlemliyorum hayatımda.. Hayatlarımızda..


Böyleleri dışarıdan da çok kötü görünür. Halbuki adam gibi adam olsalar öyle sevileceklerdir ki! Metin Oktay, Ergün Penbe, Şenol Güneş, Cemil Turan, Baba Hakkı, Kewell gibi oyuncuların neden çok sevildiğini, neden ayrı bir yere koyulduğunu Ayhan Akman gibi oyuncular anlayamayacaklardır.

Neden yalan söyleyeyim. Bülent Korkmaz kaç yıl boyunca takımımın kaptanı oldu ama onu sevemedim. Neden? Çünkü o da artistti. Yeri gelince numara çekerdi.

Hagi bir efsanedir ama Kewell’ı neden Hagi’den fazla severim? Halbuki Kewell Hagi’nin yaptığı işin çeyreğini bile yapamamışken?

Neden?

Çünkü Hagi de yeri gelince çirkef olmasını, haksız muhabbetler peşinde koşmasını çok iyi bilirdi. Ama Kewell öyle değil!

Peki, geçen yıla kadar Sabri’ye gıcık olurken geçtiğimiz sezon bu gıcıklık neden azaldı ya da ortadan kalktı? Cevabı basit aslında. Sabri geçen sezona kadar sürekli hinlik peşindeydi. Sürekli kavga peşindeydi. Ne zamanki sadece futboluna odaklandı bir anda tüm saygıyı üzerine çekti.

Harry Kewell, Ergün Penbe ve Mehmet Topal gibi isimler Saraçoğlu’ndan çıkarken neden Fenerbahçe taraftarlarından tepki görmemiş ve küfür yememiştir? Cevaplar öyle basit ki aslında. İnsanlar görüyor her şeyi. Kim ahlâklı, kim çirkef, kim adam gibi adam, kim karaktersiz, görüyorlar.

Takımımın en iyi oyuncusu olacak olsa bile sevmiyorum böyle oyuncuları. Futbolu gerçekten çok çirkinleştiriyorlar. Bu tür oyuncular mental olarak sorunlu oyuncular. Her geçen zaman tüm okları üzerlerine çektiklerinin, hoş karşılanmadıklarının ve ahlâka uzak davrandıklarının farkında bile değiller.

Bu zihindeki bir Keita’yı cidden istemiyorum. Ne kadar iyi olursa olsun yollansa acımam gerçekten. Yarın öbür gün benim takımımı bazı maçlarda kurtarsa bile bazı maçlarda imha edecek. Biliyorum. Bana sakin, ne yaptığını bilen, akıllı, mental anlamda güçlü oyuncular lazım. Geçen yıl daha çok bunun sıkıntısını yaşadı Sarı Kırmızılılar. Bu takımın Kewell, Neill gibi ne yaptığını bilen dirayetli ve ahlâklı oyunculara ihtiyacı var.

İkiyüzlülük iyi bir şey değildir. Çirkeflik de.. Bir takım bir çok parçadan ve kandan oluşuyorsa bu parçanın çirkef ve ahlâksız yüzleri o takımı zehirler. Haksızlığın olduğu yerde de gökten, cezalandırıcı bir sopa düşer..

15 Haziran 2010 Salı

Eskilerin Dünya Kupasını Özlemek


Dört yıldan bir düzenlenen etkinlik demek, dört yıllık periyotlar sonucunda yaşadığımız bazı ilginç hikayeler demektir. Her dünya kupasının bizlere yaşattığı ve özellikle duyumsattırdığı anılar vardır. Bazen bir futbolcu, bazen bir olay damgasını vururdu ilgili dünya kupalarına. ‘An itibariyle’ 2010 Dünya Kupası’nın bana duyumsatacağı şey ise ne vuvuzelası ne de futbolcuların şikayet ettiği Jabulanisidir. Olsa olsa onca maç oynanmasına rağmen Almanya – Avustralya maçı haricinde bana adam gibi tek bir keyif yaşatamamasıdır.

Biliyorum. Futbol her geçen zaman değişiyor. Herkes Barcelona ya da İspanya Milli Takımı gibi oynamıyor. Bazıları Intervari oyunlarla sonuca ulaşmaya çalışıyor. Dünya Kupası’nın harika bir görsellik olduğunu biliyoruz. Ama aynı zamanda çok büyük bir prestij olduğunu da biliyoruz. İlgili prestij hali, kontrol futbolu ya da sonuca odaklı futbol denen bir mereti karşımıza çıkarıyor. Şu an Dünya Kupası oynanmakta ve o kadar gereksiz takımlar var ki! Bazılarının ne oynadıklarını hala anlayabilmiş değilim. Hollanda bile ne idüğü belirsiz bir top oynuyorsa daha ne denebilir ki? Ne zaman maçları izlemek için otursam büyük bir hayal kırıklığı ile erkenden bırakıyorum izlemeyi. Çünkü ortada futbol denen hiçbir şey yok! Bir tek Almanya’nın makine düzeninde oynadığı harika oyunu severek izleyebildim o kadar. Ondan gerisi kocaman bir hayal kırıklığı.

Düşünüyorum da, bu kadar lezzetsiz ve uyuz takımların olduğu bir kupada Türkiye’nin eksikliği büyük bir eksiklik. Çünkü Türkiye, oyun anlayışı ve garip kaotik futboluyla izleyenlere büyük keyifler yaşatabilecek nadir takımlardan biri olurdu. Afrika’nın gözbebeği olurdu. Bu kadar sıradan takımların olduğu bir turnuvaya katılamamak gerçekten çok yazık.


Eski Dünya Kupaları ne kadar da güzeldi halbuki. Gerçek anlamıyla izlediğim ve içinde olduğum ilk Dünya Kupası, 1986 Meksika’ydı. İlk o zaman Maradona’ya şahitlik etmiştim. Dile kolay 10 yaşındaydım ve tek bir TV vardı. O da TRT’ydi. Maradona’nın İngiltere’ye herkesi çalımlayarak attığı gole şahitlik etmiştim. O an gözlerime inanamamıştım. Futbolla yeni ilgilenen, ufacık, 10 yaşında bir çocuktum. Öyle bir golü görmek, böyle bir bünyeyi darmadağın edecekti haliyle. O gol beni öyle etkilemişti ki, o esnalarda ne zaman uykulara girsem kendimi bir futbol sahasında herkesi çalımlayarak gol atarken hayal ediyordum. Böyle bir golü atan adam bence dünyanın en iyisiydi benim için o zamanlar. Öyleymiş de! O zamanlar çatır çatır futbol oynuyorlardı gerçekten. Sürekli hücumu düşünen deli takımlar vardı.


Bir de 1990 Dünya Kupası geldi çattı. Bazılarınca pek lezzetli bir Dünya Kupası değildir ama benim en çok üzerine eğildiğim turnuvalardan biri olmuştu. Turnuva öncesi Salvatore Schillaci’nin hastasıydım. Pek bilinen bir isim değildi. En azından bir dünya yıldızı olarak nam salmamıştı. Büyük bir hayranlıkla Schillaci’nin kendinden söz ettirmesini bekleyecektim. Öyle de oldu! Schillaci bazı maçlara sonradan girmesine rağmen altı gol atarak kral olmuştu. Zevkten triplere girmiştim. Çünkü Salvatore abimle keşfimizdi bizim. O gol sevinçlerine bile bayılırdık.

Bir de 1990 Dünya Kupası’na imza atan en ilginç repliklerden biri her golden sonra Olivetti yazısını görmekti. O turnuvada grafik görseller Olivetti tarafından üstlenilmişti. Hatta üzerine bir fıkra yaratılmıştı. O dönem Özkan Sümer Trabzonspor’un içindedir. '1990 Dünya Kupası sonrası en çok kimi beğendiniz hocam,' demişler. ‘İtalyan bir futbolcuyu’ demiş. İsmini istediklerinde de Özkan Hoca ‘Olivetti’ cevabını verir. 'Neden?' diye sorduklarında 'her golden sonra TV'de onun adı yazıyordu, yok böyle bir golcü” cevabını vermiş.

1994 Dünya Kupası’ndan da zevk almıştım aslında. Çünkü tüm maçları en iyi arkadaşımla birlikte izlemiştim. Her maç öncesi ona giderdim ve çay eşliğinde maçları izlerdik. Çok büyük bir keyifti gerçekten. Hagi’nin hastası olmuştuk. Müthiş bir performans koymuştu ortaya.

O zamandan bu zamana bir çok turnuva düzenlendi nihayetinde. 1998 Dünya Kupası da oldukça zevkliydi bana göre. Hırvatistan taş gibi bir takımdı. Acayip saygı duyuyordum onlara. Bir de Petit ve Zidane’dan olsa gerek Fransa’yı tutmuştum. 2002 Dünya Kupası’ndan bahsetmeye bile gerek yok. Eminim bir çoklarımız için çok heyecanlı bir turnuvaydı. Türkiye’nin ne zaman maçı olsa o gün hayat duruyordu. İnsanlar işlerinden izin alıp ya da çalışmayıp maçları izliyorlardı. Patronlar bile izin veriyordu bu duruma.

Ama şunu söylemeliyim ki 2006 ve 2010 Dünya Kupaları bir kayıptır benim için. Gerçi 2010 Dünya Kupası’nın bitmesine daha çok var. Hem İspanya var. Onlar eminim ki turnuvanın en güzel yüzlerinden biri olacaklar. Daha ilk maçlar oynanıyor sonuçta. Ama görünen bir gerçek var ki o da futbolun değiştiği. Gerçek bir şampiyon gibi oynayan takımların azaldığı. Hollanda, Arjantin, Fransa, İtalya bir şampiyon gibi oynayamadılar sonuçta. Güney Kore bile onlardan daha çok bir şampiyon gibi oynadı.

Bir tek Almanya bir şampiyon gibi oynadı. Belki bir de İspanya oynayacak. Eğer böyle futbol görmeye devam edeceksek olan keyfimizin kahyalığına olacak. Ha, bu futbol böyle devam ederse finali İspanya – Almanya oynar ve böyle de olmasını isterim o ayrı..

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Tarihi Şampiyonluğun Ardından, Değerler ve Erozyon


Dünkü maçlar öncesi eminim ki çoğu insan Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna kesin gözüyle bakıyordu. Ben dahil olmak üzere. Fenerbahçe’nin rakip kaleye yolladığı 35 şut sonrası top bir türlü kaleye girmeyince ve şampiyonluk Bursaspor’a gidince adalet denen şeyin bazen işlediğini düşündüm.

İşin tarihsel boyutunda olmayacağım. 26 yıl sonra bir Anadolu takımı şampiyon oldu, dört büyükler mezar oldu edebiyatına da girmeyeceğim. Bu yılki performansı ile şampiyonluğu en çok hakkeden takım Bursaspor’du ve başardılar da. Kendilerini içten bir şekilde tebrik ediyorum.

Ama dün yaşanan şeyler futbolumuzun ve bazı takımlarımızın nereye gittiğine dair keskin çentiklerdir. Fenerbahçe’den Trabzonspor’a, Bursaspor’dan Galatasaray’a kadar.. Öncelikle Fenerbahçe’nin kurum olarak ve bütün olarak kendisine çok ama çok soru sorması gerekiyor. Ben şampiyonluğa giderken ve şampiyon olduğumda neden benim kendi taraftarımdan başka kimse buna sevinmiyor ve şampiyonluğu kaybettiğimde de benim taraftarım dışındaki herkes çılgınlar gibi seviniyor diye.. Bu çok ince bir nokta. Trabzonlusu, Galatasaraylısı, Beşiktaşlısı hepsi Fenerbahçe’nin kaçan şampiyonluğuna seviniyor.

Neden?


Eğer Türkiye’nin en güzide kulüplerinden biri yıllardır Aziz Yıldırım İmparatorluğu’ndan ibaretse, skorsal başarı için her yol mubâhtır ilkesi edinilmişse, Fenerbahçe’yi tüm takımlardan ayrılan ayrı bir cumhuriyet olarak nitelendirirseniz, oynadığınız her maçta hakem dahil rakip oyuncuları kıyasıya döverseniz, çirkefliğin bini bin paraysa, takımınızın en iyi oyuncularınızdan biri ve beyni olan bir zatın eşi, eşinin haksız bir şekilde kazandırdığı penaltıyı gole çevirdikten sonra rakip taraftarlara “girsin bu size bu kol” gibilerinden hareketi yaparsa akabinde dökeceği gözyaşları Adalet Tanrısı’nın gazabındandır.

Fenerbahçe sezon boyunca gözlere hoş gelmeyecek bir çok atraksiyonun içinde oldu. Başarı için her yol uygun görüldü. Saraçoğlu’nda oynanan maçlarda rakip oyuncuları hem taraftarı hem de oyuncusuyla dövmesini de çok iyi bildiler. Rakip oyuncuları bariz bir şekilde tokatlayan, hakemin sürekli üzerine giden, hakemi bile kendi arasında turnikeye alan bir zihniyetin son haftaya kadar cezalandırılmayıp asıl kopma noktasında cezalandırılması düşündürücü.

Zaten maç sonrası yaşananlara diyecek hiçbir şey yok. Belki bir çok rakip taraftar Fenerbahçe taraftarlarının kendilerini şampiyon sanıp sahaya inmesini, timsah yürüyüşünü yapmasını, Selçuk’un 2-2 işareti yapmasını, FB TV spikerinin şampiyonuz çığlıkları atarken akabinde dut yemiş bülbüle dönüşünü çok hikaye konusu yapacaktır. Yapılmayacak gibi de değil. Ama asıl üzücü olanlar akabinde olanlar. Fenerbahçeli taraftarların ortalığı yakıp yıkmadan önce şunu düşünmeleri gerekirdi.

Ben bu şampiyonluğu ne kadar hak ettim?

Takımım ne kadar hak etti?

Bundan 10 hafta önce, Galatasaray şampiyonluğun en güçlü adayıyken bile şunu söylemiştim: “Ben bir Galatasaraylı olarak takımımın şampiyonluğu hak ettiğini düşünmüyorum. Son haftalarda müthiş bir oyun tuttursak ve şampiyon olsak bile hak etmediğimizi söyleyeceğim.”

Zaman beni haksız çıkarmadı.

Peki ya Galatasaray?


Fenerbahçe kendi içinde ne kadar eleştirilecekse, Galatasaray da bir o kadar eleştirilmeyi hak ediyor. Yeşil zemin içindeki futbolu geçiyorum. Skorlar iyi ya da kötü olabilir. Galatasaray beş maç peş peşe çok kötü oynayabilir. On maç peş peşe de yenilebilir. Ama ne olursa olsun, yıllar boyu kendisine yakışan Galatasaraylılık değerlerinden ödün veremez ve kendi işine bakar.

Bu yıl Galatasaraylılık değerlerinin ayaklar altına alındığına defalarca şahit olduk. Taraftarından futbolcusuna kadar.. Değişen futbol ve taraftar profili, bilindik Galatasaray değerlerini aşındırdıkça aşındırmış ve başarıya, sadece skora odaklı bir kitle yaratmıştır. Onuru ile mücadele eden, yeşil zeminde takımı için canını dişine takan, yeşil zemin dışında hayatını Galatasaraylılık örf ve adetlerine göre yaşayan, takım içi sevgiyi doruklara taşıyan, takımdaşlık ve arkadaşlık ruhunu yabancı yerli ayrımı yapmadan içinde güçlü bir şekilde taşıyan Galatasaray ruhunu öldürdük maalesef. Galatasaray’ın en büyük başarısızlığı budur. Bu başarısızlıkta teknik heyetin payı çok daha düşüktür. Bu, Galatasaray futbol yönetiminin sorunu ve başarısızlığıdır. Adnan Polat ve yönetimi geçen yıldan maalesef dersler çıkaramamışlardır. Asıl problemi Skibbe ve heyetinde görüp kendisinde aramayan Galatasaray yönetimi, aynı yanlışı yaptığı bu yıldan da ders çıkaramazsa seneye de bir başarı aramamak gerekiyor.

Eğer futbol anlamında bir devrim yaratmak istiyorsanız kendi örf ve adetlerinize sıkı sıkıya sarılıp, her şeyi doğru yönetmelisiniz. Teknik heyet kısmı bu olayın sacayaklarından biridir ve futbolun tamamı değildir. Bursaspor’daki doğru yönetimi ve kenetlenmeyi incelerseniz ya da son iki Galatasaray şampiyonluğundaki kenetlenmeyi görürseniz, başarı için asıl olan şeyin ne olduğunu görürsünüz. Eğer futbol yönetimi tam anlamıyla Rijkaard’a verilseydi, işte o zaman Rijkaard’ı suçlu olarak nitelendirebilirdik. Ama kazın ayağı öyle değil. Adnan Polat’ın yer aldığı yönetimlerde maalesef teknik heyet işin teknik-taktik tarafından mesul tutuluyor. Diğer konuda tüm kararları kendileri veriyor. Haliyle ortaya çok başlı bir yapı çıkıyor.

Galatasaraylılık değerinin erozyona uğradığı en büyük felaketlerden biri ise Galatasaray’ın kaybettiği bir maç sonrası Galatasaray’lı taraftarların stadyumda çılgınlar gibi sevinmesiydi. Halbuki ağlamak gerekiyordu gülünecek halimize. Alay ettiğimiz rakibimiz bu yıl bizden her anlamda daha başarılıydı. En azından iki kupada da finali görmüşlerdi. Bizler ise aylar öncesinde kopmuştuk bu hedeflerden. Sadece kendi takımımızla ilgilenip neler yapılabileceği üzerine düşünmemiz gerekirken, tamamen rakibimizin başarısızlığına odaklanmamız ise Galatasaraylılık değerinin iyice erozyona uğradığının işaretidir. Lamı cimi de yoktur bu işin.

Aslında Galatasaray’ı bu noktaya getiren şeyi yine, bizzat Galatasaraylı taraftarlar söylüyorlar: Adnan Polat Aziz Yıldırımlaşıyor.. Maalesef öyle.. Artık futboldan el ve ayaklarını çekme zamanları geldi.


Bu yılın en onurlu duruşlarını sergileyen Trabzonspor’u da fazlasıyla tebrik etmek gerekiyor. Sportif başarı için her yol mubâhtır anlayışının çok uzağında olan bir başkan, teknik heyet ve futbolcu profiline sahipler. Bir başkanın zihniyeti aslında bir kulübün aynasıdır. Eminim ki Sadri Şener’e bakan bir insanoğlu kızgınlığın ve nefretin minicik bir tohumunu bile taşımıyordur. Büyük bir saygı besliyordur.

Neden acaba?

Sportif bir zihniyette olmasından ve yumuşak başlılığından olabilir mi?

Şenol Güneş?

Şenol Güneş oldu olası her daim büyük saygı duyduğum bir futbol adamı olmuştur. Zihniyeti, efendiliği ve adamlığı ortada.

Senin başkanın, yöneticilerin, teknik heyetin ne kadar adamsa kurum olarak da o kadar adam olabiliyorsun.

Trabzonspor’un Şenol Güneş yönetiminde seneye çok azılı bir takım olacağından şüphem yok. Bir kendi takımıma bakıyorum, bir de Trabzonsporlu oyunculara. Ne olursa olsun, Trabzonlu oyuncular kalpten oynuyorlar. Çok mücadele ediyorlar. Bazı oyuncularının kapasitesi yetersiz olsa bile yürekten oynayan hallerine fazlasıyla şahitlik ediyoruz. Biz bu görüntüleri kendi takımımızda ne kadar görebildik ki? Zaten en çok özlediğimiz şeylerden biri bu değil miydi? Yanlış anlaşılmasın. Irgatlar gibi koşsunlar demiyoruz. Mücadele ettiklerini, kalpten oynadıklarını görelim istiyoruz. Kalpten oynamak başkadır, ırgatlar gibi koşturmak başkadır. Neill ve Baros örneğinde olduğu gibi..

Onur Kıvrak ise bu yılın en büyük kazanımlarından biridir. Bir çok insanı kendisine hayran bırakmıştır. Sadece performansı ile değil. İddiasız bir maçta yediği son dakika golüne ağlayacak kadar adı gibi onurlu ve içten olduğu için. Futbolda bu tür görüntüler en hassas olduğum anlardır. Tıpkı Guiza'nın Bursaspor maçı sonrası ıslıklanırken gözyaşlarına boğulduğunda benim de neredeyse gözlerimin dolması gibi... Kendisi belki takımımın en büyük rakibinin oyuncusu, klasik Türk futbolu zihniyetinde bundan zevk almam gerektiği söylenebilir ama yok! Ben bu tür olaylarda üzülüyorum. Rakip bir oyuncu olsa da üzülüyorum. Çünkü bu çok insani bir durum.

Bursaspor’un şampiyonluğu haklı bir şampiyonluktur. Ertuğrul Sağlam’ın onur savaşıdır. Her ne kadar bazen kendi oyuncularına bile sahada küfür eden bir şahsiyet olsa da! Kimse kusursuz değil. Bu kendisinin bir hoca olarak ne kadar hırslı, istekli ve savaşçı olduğunu gösteriyor. Yerli oyuncular ancak bu dilden anlayabiliyor. Yönetim, teknik heyet, oyuncular ve taraftar ahengini güçlü bir şekilde sağladığınızda, doğruları da uyguladığınızda 30 milyon avroluk takım olsanız bile 110-120 milyon avroluk takımları rezil edebiliyorsunuz.

Bursaspor’un şampiyonluğu bu anlamda çok önemlidir. Şampiyonluğu getiren pahalı futbolcu, milyon avroluk oyuncular ve hocalar değil; hırs, arzu, kenetlenme, arkadaşlık, kalpten oynama, yönetim-teknik heyet-futbolcu-taraftar ahenginin doğru uyumudur. Geçen yıldan ders alamayan büyük takımlar, bu yıl bundan ders çıkaracaklar mı merakla beklemedeyiz.

29 Nisan 2010 Perşembe

Barca ve Inter’in Düşündürdükleri


Normalde Galatasaray dışında pek futbol yazmam. Galatasaray dışında futbolu yazmak konusunda üşengeç biriyim. Çok yoğun ve zor bir iş hayatım olduğu için zaman ayıramıyorum bu konuya. Hoş! Bir spor blogu iddiam asla olmadığı için ve de zaten bir spor blogu olmadığım için önemli değil. Dünkü Barcelona – Inter maçını izledikten sonra bir şeyler karalamak istedi canım.

Aslında dünkü maç bir çok gözlem yapabileceğimiz ve üzerinde saatlerce düşünebileceğimiz materyaller sundu bize. Spikerinden hocalarına, oyunculardan kişiliklerine kadar. Futbolu yakından takip eden kişileri çevirip güzel futbolu mu yoksa savunma futbolunu mu tercih edeceğini sorarsanız, alacağınız yanıt %99 güzel futbol olacaktır. Peki güzel futbol sadece langırt gibi paslaşmak mıdır? Yoksa sağlı sollu ataklarla rakibi bunaltıp pozisyon üstüne pozisyon yaratmak ve tehlikeli gol pozisyonları yaratmak mıdır? Bence hepsinin toplamıdır güzel futbol. Göze hoş gelen her türlü çekici aksiyon güzel futbolun seksiliğine atıftır. O halde dünkü maçta Barcelona’nın güzel futbolu bir nebze uygulayabildiğini söyleyebiliriz. Çünkü karşısında buna asla izin vermeyen bir Inter vardı.

Paslaşmalara eyvallah.

Oyunu uzun süre 20-25 metreye sığdırmaya da eyvallah.

Ezici top kullanma oranına da eyvallah.

Ama futbolun meyvesi gol ise ve hatta mutlak gol fırsatına sebebiyet veren pozisyonlar ise eyvallah diyemiyoruz. Barca ne kadar pozisyona girebildi ki?

Bu şunu gösteriyor. İstersen dünyanın en iyi hücum oyuncularına sahip ol, her futbolcun sihirbaz olsun; eğer karşında defans uyumunu mükemmel bir şekilde kurgulayan, uygulayan bir takım varsa ve sıfır hata ile oynuyorsa buna karşı yapabileceğiniz pek bir şey yoktur. Inter’in yaptığı işi yapabilmek her babayiğidin harcı değildir. Dile kolay, 90 dakika boyunca inanılmaz konsantrasyona ve demir gibi sinire ihtiyacınız vardır. Kondisyon meselesini hesaba dahi katmıyorum. Bunların üzerine Jose denen bir adamın bu anlamdaki taktik bilgisini boca edince ortaya şaşırmayacağımız bir sonuç çıkıyor.

Buradan ülkemize geliyoruz. Süper ligimize(!) Bilindiği gibi ligimizde savunma kurgusu ön planda olan bir çok takım söz konusu. İyi top oynamak isteyen takımların durumu ortada. Mücadele futbolunu iyi uygulayan takımlara karşı söz konusu pas futbolları pek etkili olamıyor. Galatasaray, Kasımpaşa, Gaziantepspor ligimizin bu anlamdaki öne çıkan takımları. Puan tablosundaki durumları ortada. Ama ülkemiz liginde daha başarılı olabilmeniz için savunma futbolunu asla gözden çıkarmamanız gerekiyor. Tam şu anda, Fenerbahçe ve Bursaspor’un şampiyonluk yolunda olmalarının nedeni de budur. Fenerbahçe’nin ezeli rakiplerini nasıl yendiğini gözlerinizin önüne getirirseniz gerekli cevabı da alırsınız bir nebze. Kontrolsüz futbol bir yere kadar götürüyor sizleri ülkem futbolunda.

Inter’in dünkü maçta oyunu tamamen kendi sahasında kabullenmesi yadırganabilecek bir durum değil. Sonuçta 3-1 avantajının arkasına yaslanmışsınız ve açığınızı yakaladığı an sizi affetmeyecek bir rakiple oynuyorsunuz. Böyle bir rakibi ancak dünkü gibi oynayarak pasifize edebilirdiniz. Mourinho da bunu yaptı. Önemli olan finaldi. Bunu başardı.

Dünkü defans futbolunu uygulayabilmek her babayiğidin harcı değildir ama defansif anlamda kaliteli oyuncuların varlığına da bakar. Ülkemizde 90 dakika boyunca bu kadar konsantre ve uyumlu defans yapabilecek tek bir takım dahi gösteremezsiniz. Hepsini geçtim; Cambiasso’nun defansif kurgudaki zekasına, sezgisine ne desek az. Hücum futbolu derken Messi, Ronaldo, Rooney, Torres gibi isimleri ne kadar övüyorsak Cambiasso da defansif futbolun Messisi, Ronaldosu, Torresi’dir. Dünkü maçta Cambiasso'yu oradan alıp misal bir Mehmet Topal’ı yerleştirseydiniz, tüm taşlar yerinden oynar ve maç muhtemelen Barca lehine sonuçlanırdı.

Türk takımlarının, daha doğrusu Türk oyuncularının genlerinde bir Barca futbolunu oynayabilmek yok maalesef. Çok zor yani. Barca bile bu genleri 20-25 yıl boyunca üstün bir şekilde çalışarak güçlendirdi. Rijkaard ya da Guardiola gibi isimlerin Inter ya da Chelsea futbolunu oynatacak zihinleri de yok. Ancelotti’nin Chelsea, Mourinho’nun Inter, Rijkaard ve Guardiola’nın Barca ile tencere kapak olduğunu kabul etmekte fayda var. Buradan yola çıktığımızda Galatasaray’ın Rijkaard ile ilk yıl itibariyle can çekişmesini normal karşılamakta fayda var. Bu tür zihniyet değişikliği bir anda olabilecek bir şey değil. Chelsea ve Inter söz konusu futbola yıllardır aşinalar. Galatasaray ise sadece geçen yıl Skibbe ile volta atmaya başladı yeni futbol tarzına. Eğer Galatasaray’daki söz konusu isim Rijkaard değil de Mourinho olsaydı, Galatasaray daha başarılı görünürdü an itibariyle. Bunun Rijkaard ile alakası yok tabii ki. Oyuncuların yapısı ve futbol tarzlarıyla alakası var. Rijkaard’ın Galatasaray’da başarıya ulaşabilmesi önemli bir zihin değişimi gerektiriyor. Futbolcu değişimi de bunun içinde. Bir de Mourinho’nun haşin, ateşli ve agresif halini düşününce yerli futbolcularla ne kadar iyi anlaşabileceğini siz düşünün. Malum yerli oyuncularımızın gaz ile ne kadar seviye atladığına şahitlik etmişken! Gaz ile hırslanmaya bünyesini alıştırmış futbol karakterlerinin, oldukça efendi ve sakin olan Rijkaard benliği ile hemen uyumlaşabilmeleri ve gerekli tepkiye uyum sağlayabilmeleri o kadar kolay olmasa gerek. Ama Mourinho ile kendi Terimlerini bulmuş olurlardı.

Barcelona’nın elenmesi uzay futbolu oynadığının üstünü çizmez. Messi’nin etkisizmiş gibi görünmesi üstün bir futbolcu olmadığını göstermez. Inter’in Barcelona’yı elemesi Barcelona’dan daha iyi futbol oynadığını kanıtlamaz. Barcelona hâlâ yerkürenin en iyi takımı. Geçen yılki çizgilerinin biraz gerisinde olsalar da gerçek bu. Bu gerçeği kimse değiştiremez. Messi’nin etkisiz kalması ise Maradona ile kıyasa sokulduğunda onu bir puan arkaya da düşürmez. Bizler, futbolu mantık süzgeci içinde düşünenler, futbola bilimsel anlamda da kafa yoranlar için asıl gerçek bu. Ahı gitmiş vahı kalmış İlker Yasinlerin düşüncesinin ve yorumunun hiçbir önemi yok. O istediği kadar Messi Maradona olamaz desin. Messi Maradona değildir, Maradona da Messi değildir. 20 yıl önce oynanan futbol ile günümüzde oynanan futbolu aynı kefeye koyamazsınız. Günümüzdeki defansif kurguların daha üstün olduğu gerçeğini de es geçemeyiz. İşte Messi böyle bir ortamda mücadelesini vermeye çalışıyor. Inter tarafından 2-3 kişi ile kilit altında tutularak durdurulabiliyor. Kilit altında tutanlar da yerkürenin en iyi savunmacı mensuplarından. Başka türlü durdurulması çok zor.

90 dakika boyunca Xavi’ye Iniesta deyip duran, saçma sapan yorumlar yapan İlker Yasin’e diyecek hiçbir şeyim yok. Yani şu blog dünyasındaki Flying Dutchmanleri, Borgesleri düşündüğümde, futbola bakış açılarına ve zekalarına tanıklık ederken, futbolun İlker Yasinimsi, Serhat Gargamelimsi adamların eline bırakıldığını gördükçe sinirlenmemek için zor tutuyorum kendimi. Zannedersem ülke futbolumuz açısından bu bize müstehâk.

Nihayetinde Mourinho Real Madridlileri en büyük korkusundan kurtardı. Sizce seneye Real Madrid’in başında bu manyak adamı görebilir miyiz? Eğer olur da seneye İspanya'ya yatay geçiş yaparsa ve La Liga’da Barca hegemonyasını ortadan kaldırırsa, seyreyleyin cümbüşü.

19 Nisan 2010 Pazartesi

Şampiyonluk Adalet Terazisi, Şans, Çirkeflik ve de Futbolu İstemek


Futbol adına çok garip bir haftadan geçtik doğrusunu söylemek gerekirse. Futbolda şans denen şeyin ne kadar önemli olduğunu, adalet terazisinin nasıl çalıştığını, herkes için aynı adaletin işleyip işlemediği, en ufak kararların dahi bir takımın kaderini nasıl etkileyebileceğini ve buna dair her şeyi üst üste koyduğunuzda kelebek etkisinin getirilerini görmek isterdik bir futbolsever olarak.

Akıllara hep şu soru gelebilir. Şampiyon olmak için her yol mubâh mıdır? Bir şampiyonluk ne kadar önemlidir onurlu olması açısından? Ne kadar hak edilmiştir? Bileğinin gücüyle şampiyon olmanın tadıyla kendi inisiyatifi dışında gerçekleşen olaylar sonucunda (şans, adalet terazisinin doğru işlememesi) elde edilen şampiyonluğun tadı ne kadar aynıdır? Maksadım herhangi bir takıma bok atmak değil. Futboldaki garipliği sorgulamak. Galatasaray dışındaki bir takımın şampiyonluğuna bok atacak olsaydım, bundan birkaç hafta önce bu blogta, "Galatasaray kalan maçları müthiş oynayıp şampiyon olsa bile hak ettiğini düşünmüyorum" demezdim.

Futbol inanılmaz bir şey. Gerçekten. Takım olarak 90 dakika boyunca inanılmaz pozisyonlara girersiniz. 5-6 fark yapma fırsatını türlü aksilikler neticesinde kaçırırsınız. 90. dakikada beklenmedik anda golü yer, puan ve puanları kaybedersiniz. Aynı esnada rakibiniz ise oraya buraya çarpan toplarla şans goller bulur ve üç puanı koyar cebine, gider..

Aklıma şu geliyor. Futbol güzel oynanması gereken bir oyunsa ve bu güzel futbol ödüllendirilmeliyse, ülkemizde güzel futbol neden kazanamıyor? Burada garip bir sorun var işte. Futbol dışılıkların bu kadar kazandığı ve üstün geldiği kaç ülke ligi vardır bilemiyorum. Burada dikkate alınması gereken ligler belli başlı ligler. Yoksa Madagaskar Ligi (olup olmadığını da bilmiyorum ya) bizi ilgilendirmiyor. Futbolda söz sahibi olan ülkeleri aklımda tartmaya çalışıyorum.

Her takım garip dinamiklerle bezenmiş. Hepsinin kendine has karakteristik özellikleri var. İlgili takımın ruh hali tek tek futbolcuların ruh haline de yansıyor. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Trabzonspor, Bursaspor.. Her birine dikkatli bir şekilde baktığımda, takım ve oyuncu bazında kendilerine has ruh halleri var. Bu ruh halleri otorite sahiplerince farklı farklı değerlendirilebiliyor. Kimisi sadece futbol oynamayı düşünürken kimisi sadece çirkefliği düşünebiliyor. Kimileri için oynayarak kazanmak söz konusu iken kimisi için kazanmak için her yol mubâhtır. Kimse karşıma çıkıp da hayır böyle bir şey yok diyemez. Maalesef var işte.

Türk futbolunun hali ortada. Her geçen zaman can çekişiyoruz. Aslında daha ileriye gitmemiz gerekirken ve sükunete, futbola, sadece futbola odaklanmamız gerekirken artık futbol kavgası ederken görüyoruz kendimizi. Hırslar, çıkarlar, şampiyonluk için dönmüş gözler, büyük rakibinin üstüne çıkabilmek için her hakkı kendinde görebilmeler, sportif ruhun umurda olmaması ve sinir harplerinin yaşandığı futbol sahaları. Futbol sahalarının savaş arenalarından farkı yok. Futbolcular da çarpışan birer kanlı asker. Çarpışıyorlar. Kan döküyorlar. Kazanmak için her yolu deniyorlar.

Savaşta her yol mubâhtır. Kazanmak için her şey yapılır savaş esnasında. Onu anlayabiliriz. Ortada bir ülkenin bağımsızlığı söz konusudur belki de. O uğurda her şey göze alınabilir. Ama ya futbol maçları? Milyon dolarların döndüğü bir endüstride birkaç insanın hırsları neticesinde, ego tatmini ve en büyük rakibini yerin dibine sokabilmek için çarpışmaktan ibaret adeta. Ortada değil bir bağımsızlık mücadelesi, ego tatmininden öte bir şey yok. Tabii bir de çuvalla para!!

Türkiye liglerine ait maç izlemek dahi istemiyorum. Galatasaray dışında hiçbir maçı izlemiyor gibiyim. 2 yıldır LİG TV sahibiyim ve bazı derbiler hariç Galatasaray dışında maç takip etmem Türkiye liginden.

Galatasaray konusunda tarafım. En önemsiz maçında bile heyecanlanırım. En sıcak havalarda bile ellerim üşür Galatasaray’ı izlerken. Kötü oynadıkları zaman canım sıkılır. Son dakikada gol yediklerinde gerçek anlamda üstüm başım ıpıslak olur. Terler boşanır yüzümden.

Öfkeden mi?

Hayır.

Üzüntüden.

Futbolcum bir hata yaptığı zaman asla sövmem. Asla küfür etmem. Bazen evime babam da gelir, birlikte izleriz maçları. Babam Galatasaray’ı izlerken kahve elemanı gözü ve ağzıyla izler. Minicik bir hataya dahi tahammülü yoktur. En ufak hata yapan bir adama önden girer arkasından çıkar, sülalesini bırakmaz. Hele Ayhan’a! Nedenini tahmin edebilirsiniz.

O yüzden babamla maç izlemekten hiç hoşnut değilimdir. Ee, evime misafir gelmiş, kovacak değilim ya! Futbolu bu gözle izleyen insanlara hoş bakamıyorum. Babam dahi olsa! Çünkü bu taraftarlık olmuyor. Bu olsa olsa takımın her şeyi çok iyi yaparken, maçları kazanırken ona taraf olmak anlamına geliyor ki bu samimi bir duygu değil. Ego tatmini derler buna. Ama aynı babam, Kewell önemli bir hata yapsa, geriye koşmasa, durarak oynasa bile ağzını açmaz. Tek bir kötü laf ettiğini görmedim Kewell’a. Yahu, adamın sövmediği kimse kalmadı. Arda’ya bile sövdü. Ama Kewell’a neden sövmüyor?


Açık ve bariz değil mi? Kahve ağzıyla ve kahve elemanı gözüyle maçı izleyen bir baba bile aslında içinde bir yerlerde salt futbol oynamayı düşünen ve çirkefleşmeyen oyuncuları ayrı bir yere koyuyor. Kızamıyor. Çünkü o adamlar bir futbol prensidir. Futbol kralıdır. Futbolun asîl ve güzel yüzüdür. Futbolun çirkef, kavgacı, küfürbaz, sürekli sinirlenen yüzleri en ufak hatalarında küfür yiyebilir kıraathane ağızları tarafından.

Şimdi kimse bana gelip demesin; Bilica’ya, Ayhan Akman’a, Baroni’ye, Yalçın’a, İbrahim Dağaşan’a uyuz olmuyorum diye. Oluyorsunuz kardeşim! Misal bir Fenerbahçeli taraftar bile Kewell ile Bilica’yı yan yana koyduğunda Bilica’ya uyuz oluyordur. Misal ben bir Galatasaraylı olarak Ayhan Akman’ın küfürbaz haliyle Beşiktaşlı Ekrem’in içten ve hırslı futbolunu yan yana koyduğumda Ayhan’a uyuz olabiliyorum. Ekrem’i çok seviyorum mesela. Belki yetenekli bir oyuncu değil. Normal, vasat bir oyuncu ama sahadaki oyununa, döktüğü tere baktığınızda inanılmaz saygı duyuyorsunuz. Sarı Kırmızılı formayı sırtına geçirmiş olsaydı asla rahatsızlık duymayacağımı hissediyorum. Galatasaray’ın çok ihtiyacı olan bir oyuncu mu? Asla. İlk 11’e bile giremeyecek. Ama farklı bir şeyler var o çocukta. Bir şeyler çekiyor işte sizi.

Şimdi taraf gözüyle, sırf Galatasaraylıyım da Fenerbahçe’ye garezin var, o yüzden böyle diyorsun diyeceksiniz ama Galatasaraylı oyuncularla Fenerbahçeli oyuncuları kıyasladığımda aralarında inanılmaz mental fark görüyorum. Hem futbol oynama motivasyonları açısından, hem de karakter bağlamında. Ben bu yargıya dünkü Fenerbahçe – Beşiktaş maçı ile iyice vardım. Fenerbahçeli oyuncuların aklında ahlaklı, adam gibi futbol oynamak gibi bir dürtü pek yok. Azında var. Gayet de objektif bakıyorum.

Bilica’nın yaptığı her hareket bana neden itici geliyor? Fenerbahçe’nin kendi sahasında büyük takımlara karşı oynadığı tüm maçlarda her bir oyuncusu neden bir mahalle kabadayısı haline bürünüyor? Bilicasından Baronisine, Andre Santosundan Mehmet Topuz’una, Gökhan Gönül’ünden Volkan Demireline kadar. Kimse kusura bakmasın ama bunlar futbolun çirkef yüzü. Andre Santos bile çaktırmadan tekme tokat girişebiliyor rakibine. Ama yaptıkları asla karşılığını bulmuyor. Ceza kesilmiyor onlara. Rakibi sindirmek için, hakemin oyunun kontrolünü elinden kaçırması ve adalet terazisini sağlıklı kullanmaması nedeniyle yapmayacakları şey olmuyor.

Ben bir futbolsever olarak bu görüntüleri gördüğümde inanılmaz rahatsız oluyorum. Keza Ayhan Akman dellenip küfürleri bastığında, Milan Baros gereksiz yere hakeme deli gibi saldırdığında, saçma sapan itirazlar ettiğinde, Servet fiziğini bazen saçma sapan kullandığında, Barış’ın gözü döndüğünde, Keita bazen çok sinirlendiğinde rahatsız olduğum gibi. Ama bir Kewell, Arda, Mehmet Topal, Dos Santos, Elano, Mustafa Sarp, Lucas, Jo, Sabri (maşallahlık) öyle adamlar değil. Keita’nın gözünün dönmesi ve bazen savurduğu yumrukların sebebi de kendisini futboldan soğutmak için ona uygulanan sert baskı ve tekmeler. Çünkü Keita’yı nasıl oyundan düşürebileceklerini, hakem tarafından cezalandırılmayacaklarını biliyorlar. Hakem cezayı kesmedikçe futbol oynamak isteyen yürekler de isyan ediyor.


Şimdi eğer Fenerbahçeli oyuncular kendi sahalarında tekme tokat girişip cezalandırılmazken ve Galatasaraylı oyuncular salt futbol oynamayı düşünüp tekme tokat yiyip kollanmazken kaç kişi Türkiye’deki futbol anlayışının sağlıklı olduğunu söyleyebilir? Ülkemizde futbol oynamak isteyen, sadece futbol oynamayı düşünenler kollanmıyor. Çirkeflikler kollanıyor. Dünkü Fenerbahçe – Beşiktaş maçında olan şeylerin sağlıklı açıklaması olamaz. En ufak darbelerde gerilen sinirler, kıpkırmızı olan suratlar, saha ortasında rakibe ana avrat sövmeler, patlamaya hazır bombalar! Emre’nin normal bir pozisyonda bir el omzuna dokundu diye kendinden geçerek vajinadan girmesi, İbrahim Toraman’ın her müdahalede çıldırması, çaktırmadan atılan tokatlar, çekilen saçlar, cezalandırılmayan bir ton an. Bu ne sinir harbidir Allah aşkına? Bu sinirle futbol falan oynanamaz. Mümkün değil. Buna çanak tutan maalesef TFF ve MHK’dir. Çünkü futbolu yöneten kurumlar bu kurumlar olarak görünmektedir ve düzeltmesi gerekenler de onlardır.

Misal Ayhan Akman saha ortasında dellenip küfür mü etti, basacaksın kartı. Mesela Emre minik bir temas üzerine kendinden geçip vajinadan mı girdi basacaksın kartı. Bilica saç mı çekti basacaksın kartı. İbrahim Toraman maruz kaldığı normal bir faul akabinde bile deli gibi itiraz etmeye mi başladı, basacaksın kartı.

Siz bunu yapmadığınız, anti futbolu cezalandırmadığınız sürece Türkiye’de sittin sene adam gibi futbol izleyemeyiz. Rijkaard gibi değerleri teknik direktörden bile saymayız. Medya kanallarınca bu denli saygıdeğer bir adama edilmedik hakaret kalmaz. Ama karakter bağlamında onun yanına bile yanaşamayacak kişilere o denli laf edildiği görülmemiştir. Ben bunu kabullenemiyorum. Türkiye’de futbol falan oynandığı yok. Bir futbol zihnine sahip değiliz.

Misal Premier Ligi izliyorum. Adamlar öyle hızlı ve seri oynuyorlar ki yetişemiyorum. Bazen futbol sınırları içerisinde öyle sert çarpışmalar oluyor ki adamlar umursamıyorlar. İtiraz denen bir şey yok. El kol hareketleri yok. Top taca çıktığı zaman anında oyuna sokuyorlar. Ama ülkemizde? Bir taç kullanılana kadar 10-20 saniye geçiyor. İngiltere’deki maçları izlerken top taca çıkar çıkmaz başımı başka bir yöne çevirip hemen televizyona döndürdüğümde çoktan kullanılmış oluyor. Ama ülkemizde bir taç kullanana kadar amuda kalkar, iki sek sek oynarım. Zihin bu işte. Bizi mecbur ettikleri futbol zihni bu.

Antifutbol zihniyet prim yapıyor. Çirkeflikler cezalandırılmıyor. Bir deplasmanda 90 dakika taraftardan bile dayak yersiniz ama sizi bir gram kollamazlar. Çünkü ülkemizde aslolan güzel futbol değil. Ahmet Abi'ye yaranmaktır. Mehmet Dayı’ya yamanmaktır. Celalettin Emice'ye arka çıkmaktır. Bizdeki zihniyet bu. Şark zihniyeti! Ve bu şark zihniyetine çanak tutan bir federasyona sahibiz.

Ben böyle çirkef bir futbol ve futbolcu izlemek istemiyorum. Kendi takımımda dahi istemiyorum. Adam gibi futbol görmek için nelerimi vermezdim.

26 Şubat 2010 Cuma

İlahi Futbol


Lütfen kaba saba üslubumu mazur görün, ben artık gençlik yıllarını geride bırakmış bir forvetim. Ama inanın, taraftarlar kadar açık yürekliyim. Bir Ronaldo’nun, bir Şevçenko’nun veya bir Ronaldinho’nun futboluna artık aklım ermiyor. Hatta Miroslav Klose ve Yıldıray Baştürk bile bana çok uzak. Ben klasik varyasyonları öğrendim:

“rakibi çalımlayıp geçmek”,

“bir veya iki vücut çalımıyla havadan gelen topu ayağının içiyle yumuşatmak”,

“rakibe bir sağ bir sol göstermek”,

“bir ayak topun etrafında çorba kazanındaki kepçe gibi dolanırken birden diğer ayağının dışıyla topu rakibin yanından atıp geçmek”,

“topun üzerine basıp geriye çekerek rakibi çalımlamak”, “beşlik atmak”, “topu rakibin kafasının üzerinden aşırtmak” ve diğerleri…

Yaklaşık 1510 maça çıktım, yani bana acemi diyenin alnını karışlarım.

Başarılarla ve yenilgilerle dolu uzun kariyerim boyunca yalnız bir kez oyundan atıldım; o da kenar mahallerin birinde toprak sahada. Vacilek takımının oğlanlarından biri, fırtına gibi hızlıydı…

Kış aylarını kondisyon antrenmanlarına adadım. Bunun esası dayanıklılık gerektiren uzun koşulardır; işin özü, insan koşudan sonra yaşamı eskisinden daha çok sever. Yoldan geçenler sık sık bana sataşırlardı, liseli kızlar arkamdan kıkırdarlardı, bir keresinde saldırgan bir herif şu anda maratona mı koşuyorsun diye sordu, aklı kıt bir çocuk bir iki, bir iki, yüz milyon, bir milyar, hihihi diye bağırıp güldü.

İnsanların merhametsizliği umurumda bile değil. En ön sıralarda oturan ince ruhlu cici beylerin, eleştirmenlerin, şairlerin, zayıf hanımların bu oyunun anlamını kavrayamamaları da beni hiç ilgilendirmiyor.

Neden müstehcen küfürler eder, apış arasını kurcalar, neden sümkürür, tükürür ve neden ötekine bitiş düdüğünden sonra bile, kanlar reklam panolarına yapışıp kalacak kadar tekme atar ki insan?


Eğer insanlar bir deparın, bir çalımın, eli yüzü düzgün bir driplingin ardında ne cefalar, ne insanüstü çabalar yattığını bilselerdi, bir futbolcunun yaşamı hakkında kesinlikle daha farklı düşünürlerdi. Sıfıra kadar iniyorsun, mükemmel bir orta yapıyorsun, tamam, itiraf edelim ki büyük bir marifet değil bu, ama yine de o ortanın içinde ne kadar kişisel altüst oluş, ne kadar keder, ne kadar umutsuzluk yatıyor!

İnsanlar bunu bir şekilde hissetmeliler!

Daha güçlü, daha güzel, daha zengin olmak için spor yapılmaz. Bu bir yanılgı, meşrulaştırmak için yanlış bir neden, yırtıklarla dolu yan ağlar gibi bir şey.

Kazanmak için spor yapılır. Spor doğası gereği ilkeldir, bir dizi basit hareketten oluşur, çünkü insan eti de ilkeldir, sürekli beslenmesi gerekir, fakat hiçbir besine ihtiyaç duymayan ruhun etrafını kuşatır, oysa ruhu yalnızca sevmek gerekir, bir de ona sevmesi için izin vermek.


Antrenmanda kaleye şut çektiğimde onaltı yaşındaydım. Şut ahım şahım bir sertlikte değildi, üstelik top ayağımın içine güzelce oturmamıştı, buna rağmen top dağlara taşlara gittiğinde apaçık anladım ki, Tanrı’nın varlığına inanıyorum.

Eğer Tanrı olmasaydı, böyle bir gol kaçmazdı.

Çok sonraları kupa finalinde benim son dakikada frikikten attığım golle maçı kazandığımızda ve arkadaşlarım bana sarıldıklarında, Tanrı’nın olmadığı düşüncesine kapıldım.

Hayır hayır, her şeyin olabileceği bir dünyada Tanrı’ya yer yoktu.

Hatta her zaman iyi top oynayamadığım için minnettar olduğumu söyleyebilirim.

Genelde yedek kalmadığım için de minnettarım.


Bir kez ağır, bir çok kez de hafif sakatlık geçirdim, futbol yaşantım devam ediyor. Rüyamda kalenin bir tabut olduğunu gördüm, antrenörüm bir melekti, rakip takımın stoperi gündelik hayatında analitik ekolü halkın anlayacağı dilde uyarlayan bir psikiyatristti, tribünlerde sadece kötü niyetli edebiyat eleştirmenleri oturuyordu, hakem okumasını bilmiyordu ve topa aşık olduğum bir maç oynandı. Bir başka sefer toptan nefret ettim, korktum, oyun esnasında sahada yönümü şaşırdığım da oldu.

Futbol oynuyorsun ve aniden kim olduğun, nerede bulunduğun, hangi mevkide oynadığın aklından uçup gidiyor. Peki ya kaleler? İki kale, birbirine zıt iki taraf, korkunç bir duygu. Şimdi bu kaleyi savunmak mı gerekiyordu, yoksa topu içine sokmak mı?

Kim dost, kim rakip?

Bana kim ihanet edecek?


Bir keresinde maçtan sonra beni iman yoluna sokmaya çalıştılar, işte tam da o maçta sadece mümin çalımlar, dinsel deparlar attığım ve mistik kural ihlalleri yaptığıma dair nafile yeminler ettim de, kimsecikler inanmadı bana.

Bir başka kere aforoz edildim, birçok kez maç satmam için para teklif edildi.

Tüm bunları neden mi anlatıyorum?

Sezonun son maçında, rakip ceza sahasının içinde düşürüldüm. Bu düşüş öyle de böyle de değerlendirilebilecek bir pozisyondu, bu kez hakem takdirini penaltıdan yana kullandı. Penaltıyı kendim atacaktım. Topu kireçle boyalı yuvarlağa titizlikle yerleştirmiştim ki, kaleci, laf aramızda cana yakın biriydi, üzerime gelip kulağıma şunları fısıldadı:

“Sen, yaşlı forvet, beni iyi dinle,
Sakın gol atayım deme,
Senin için o kadar önemli değil,
Zaten öndesiniz, maçı zaten kazandınız,
Ama benim hayatım bu penaltıya bağlı.
Sakın gol atayım deme ulan”, dedi ve görev yerine döndü.


Şimdiye kadar hiç görmediğim bir bakışla baktı bana. Galiba gözlerindeki yaşlar bile parlıyordu.

Umarım, bu mektup, neye karar verdiğimi, sporun ve futbolun anlamı üzerine düşüncelerimi açık bir dille ortaya koyar.



Adsız bir Orta Avrupalı futbolcunun yayınevine gönderdiği mektup…

12 Ocak 2010 Salı

Michael Skibbe - Jon Cryer



Bir tarafta geçtiğimiz sezon Galatasaray teknik direktörlüğünü yapmış Michael Skibbe, diğer tarafta ise Two and a Half Men dizisinden tanıdığımız Jon Cryer. Aradaki 7 farkı bulabildiniz mi?

Şaka bir yana, Michael Skibbe beğendiğim, hatta çok sevdiğim bir spor adamı. Galatasaray’ın başında olduğu dönem her zaman desteklemiş, eğer üzerinde ısrar edilseydi, futbol şubemizde çok başlılık olmasaydı, arkasından garip işler çevrilmeseydi kesinlikle başarılı olacağına inandığım bir futbol adamıydı. Kısıtlı imkanlarla Eintracht Frankfurt’ta yaptığı işler de ortada.

Jon Cryer ise Two and a Half Men dizisinin bir nevi ezik adamı. Ağabeyinin (Charlie Sheen) evinde tonton çocuğu ile kalmakta ve oldukça çapkın, kadın düşkünü olan ağabeyi ile tezat bir karakter sergilemektedir. Sevdiğim dizilerden biridir.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Futbolun Uzun Saçlı Güzelleri/Çirkinleri

Futbol bir temaşa oyunu. Gözlere de hitap eder. Hem oynanan futbol bazında, hem de oyuncuların imajları açısından. Bir de kuğular gibi yeşil sahada salına salına top peşinde koşturan, saçları usul usul inip kalkan uzun saçlı futbolcular vardır. Kimisine inanılmaz yakışır, kimisi uzun saçı olmasa iyice çirkin olacaktır, kimisi de çirkindir. Konumuz iç güzelliği değil tabii ki. 19 yaşımdan beri -ender dönemlerde saçımı kestirsem bile- sürekli uzun saçlı olan biri olarak, futbolcu saçdaşlarıma dair bir yazı kaleme alayım dedim. Bir numara şudur, 10 numara şudur muhabbetine girmemek için alfabetik sıraya göre futbolun uzun saçlı güzel ve çirkinlerini görelim. Listede neden şu isim yok diyeceksek eğer bu liste 100’lü sayıları dahi bulur. O yüzden 16’da bırakalım.


Andriy Voronin



Ukrayna’nın buz tutmuş çorak topraklarında top peşinde koştururken kafası çok üşümüş olmalı ki saçlarını salıvermiş. Yakışıyor da kendisine. Futbolculuğu efsane mertebesine yükselemese bile ‘bir Andriy Voronin vardı’ dendiğinde muhakkak saçlarını hatırlayacağımız topçudur.


Carles Puyol



O bir aslan parçası. Aslında aslanın ta kendisi. Yeleli aslanın yeşil sahalarda vuku bulmuş hali. Carles Puyol’u Puyol yapan en önemli parçalardan biri olsa gerek uzun saçları. Uzun saçları savaşçılığını, sadakatini, yürekten oynamasını bu kadar güzel tescilleyebilir. Bana, aslan yelesi saçları olmasaydı ‘Puyol cesareti’ uçup gidermiş hissini vermiyor değil.


Carlos Valderrama



Doksanlı yılların Dünya Kupası maceralarına göz attığımızda şahit olmayalım ki Kolombiyalı bir futbolcunun cadı süpürgesi kılıklı saçından bahsedilmesin. Futbolculuğundan ziyade saçları konuşulurdu. Ama futbolculuğu da saçları gibi dallı budaklı ve çok yönlüydü. Kaliteli bir beyin oyuncusuydu. Kolombiya’nın bir çok şeyiydi.


Edgar Davids



Kökü itibariyle Surinam’ın sıcak ikliminden kopup gelen, bir boğa kadar güçlü, sadece saçlarıyla değil gözlükleriyle de sahada bilim kurguyu yaşamamıza neden olan oyuncunun ta kendisidir. Ten rengi, uzun saç ve gözlükleri turuncu formayla yan yana koyduğumuzda söylenecek ilk şey bellidir: Edgar Davids


Emmanuel Petit



Ben şimdi ne diyeyim bu adama? Bana göre, bilmem kaç yıllık futbol tarihinin en karizmatik uzun saçlı futbolcusudur. 98 Dünya Kupası’nda kendisini takip ederken sadece futboluna değil, futbolundan çok saçlarına odaklanırdım. Uzun saç bir futbolcuya bu kadar yakışabilirdi. Eğer bir sıralama yapmak isteseydim ilk sıraya koyar ama ön adını da sorgulamaktan kaçınmazdım. Emmanuel! Çok sakat bir isim çok. Hele Emmanuelle furyası sonrası…


Fernando Redondo




Futbolculuğu ve milimetrik pasları kadar çekici saçlara sahip olan ender uzun saçlı oyunculardandı. Arjantin’in makus talihi olsa gerek, futbol dünyasında top koşturan uzun saçlı oyuncular daha çok Arjantin kökenli olunca ülkedeki enflasyonun çok can yaktığını düşünmeye başlayacağız. Halbuki o saçlara bakmak ayrı bir dert, bir dünya kuaför parası…


George Best



Britanya’nın efsane ismi. Futbolun ender krallarından. Sadece futbolu ile değil, karizması ve saçlarıyla yeşil sahaların The Beatles’ı gibiydi. O karizmasıyla kaç bayanın canını yakmıştır bilemeyeceğiz ama alkol ile kendi canını yaktı ya, işte buna çok üzüldük. Futbolun sex, drugs & Rock’n Roll’uydu kısacası…


Guti



Eyvah demeli belki de. Bazı ülkem insanlarının uzun saçlılara ve hakemlere hakaret için yönelttiği bir sözcüğü gerçeğe döken biri olarak, uzun saç sahiplerini köşeye sıkıştırabilecek bir futbolcudur kendisi. Bu aralar Real Madrid’deki durumu konuşula dursun, Galatasaray’a transferi bile cinsel seçimi nedeniyle tek başına sıkıntı sebebidir ülkem insanı tarafından. Futbolculuğu ise saçları kadar çekici ve düzgün. Bunda herkes hemfikirdir.


Karel Poborsky



Hani demiştim ya, uzun saçın en çok yakıştığı bir numaralı isim Petit’dir diye. Çek Cumhuriyeti’nin efsanevi oyuncusu Poborsky ise hiç düşünmeksizin iki numaraya koyacağım isimdi. Euro 96’da sadece futbolculuğu, attığı müthiş golleri ile değil uzun saçları ile beni derinden sarsmış oyuncuydu. Onu izlemeye doyamazdım. Hani uzun saç denen şey bir insan evladını bu kadar karizmatik ve evrilmiş kılabilirdi.


Mario Kempes



Gol sevinçleri ile saçlarının Blendax mahiyetinde bu kadar uyum içinde olduğu, dansettiği başka bir futbolcu tanımıyorum üzerine. Attığı goller sonrası zıplaya zıplaya sevinirken saçları da bedeniyle birlikte salına salına süzülürdü. Hele o kollarını açışı yok muydu? 1978 Dünya Kupası deyince sadece Kempes değil, Kempes’in saçları da aklımıza geliyordur muhakkak.


Nartallo Osvaldo



Türk futbol tarihinin en renkli, efsane halini almış, üzerine çok konuşulmuş, yeri gelince hala da konuşulan ve hatırlanan uzun saçlı oyuncularından biriydi. Beşiktaş’a imza attığı gün saçları ile Kempes etkisi yaratmıştı. Beşiktaş bir Kempes mi transfer etmişti yoksa? Futbolculuğu ve gol adedi bizi ters köşe etse bile saçlarıyla değil kelebek etkisi, kuğu etkisi yaratmış bir oyuncuydu.


Necati Ateş



Uzun saç deyip de Necati Ateş’i listeye almamak olmaz. Hele ki saçlarına dair Yılmaz Vural’ın vaazını dinledikten sonra. Hangi spor programıydı hatırlamıyorum ama yorumcunun biri Necati’nin saçlarından dem vurarak kestirse daha iyi olurdu tarzı bir şey söyleyince, Adanaspor’da Necati’nin hocalığını yapmış olan Yılmaz Vural hemen araya girmiş ve Necati’nin uzun saçlarını kollamıştır. Necati hocasına eğer saçını ıslatmazsa, sıkı bir şekilde bağlamazsa saçlarının yerinde durmadığını ve inanılmaz kabarık durduğunu, rahat edemediğini söylemiştir. Bu da gizli Valderrama etkisi olsa gerek.


Rene Higuita



Sadece Kolombiya’nın değil dünya futbolunun en renkli oyuncularından biriydi. Kaleciliği, sürekli kalesinden açılarak rakip forvetlere çalım atması, artistik hareketlerle (özellikle akrep kurtarışı!!!) yaptığı kurtarışların yanında Valderrama tipi saçlarıyla futbol tarihine damgasını vurmuştu. Valderrama ile birlikte futbolun çirkin güzeliydiler. Bu iki güzelliğin Kolombiya’da olması ise ayrı bir soru işareti. Buradan yola çıkarak çekilen kokonun saçlara süpürge etkisi yapıp yapmadığının incelenmesini bilim adamlarına bırakıyorum.


Roberto Baggio




Futbolu güzel. Adamlığı güzel. Kendisi güzel. Saçları güzel. Karizması ve yakışıklılığı hepsinden de güzeldi. Bu kadar güzelliği bir araya getirmiş bir futbolcunun yeşil sahalarda bizlere her anlamda görsel şölen sunması karşısında kendisine büyük teşekkür borçluyuz. Top sakalı ve arkadan uzattığı saçıyla Dünya Kupalarının en güzel imaj sahiplerinin başında geliyordu.


Ronaldinho



Futbolu muhteşem, ayakları muhteşem, çalımları ölümcül, futbol aklı insan üstü, yüz ifadesi ve dişleri çirkin olarak nitelendirilen ama saçlarıyla sallantılı dış görüntüsünü örseleyen futbolcu modeline örnek isimdir Ronaldinho. O gür saçları hangi tarlada ve nasıl yetiştirdi, tarifini almak lazım. Dökülen saçlara elbet ilaç olacaktır.


Ruud Gullit




Uzun saçlı futbolcu dediğiniz zaman söyleyeceğimiz ilk isim, ilgili cümlede kurulacak ilk öznedir Ruud Gullit. Güçlü fizik yapısını ve geniş göğüs kafesini, iyice yükselerek toplara kafa vurduğu anlarda kendine has saçlarıyla etkileyici imaj yönünde tamamlardı. 1988 Avrupa Şampiyonası’nda SSCB’ye attığı goldeki endamını dikizlemekte fayda vardır. Hastasıydık rastalı saçlarının…

26 Kasım 2009 Perşembe

Beşiktaş’ın Manchester United Karşısındaki Galibiyetinin Düşündürdükleri


Manchester United’ın Türk takımlarından çektiği kadar hiçbir takımdan çekmediğinin edebiyatına girmeyeceğim. Beşiktaş belki bir nevi Çanakkale geçilmezi oynamış olabilir. 90 dakika boyunca Fink’in şutu dışında bizi heyecanlandırmamış olabilir. Çok genç oyuncularla oynayan, üst üste ataklar yapan, kaleye 27 tane şut gönderen Manu’ya karşı ofansif anlamda tamamen etkisiz almış olabilir. Futbolun cilvesi tecelli etmiş de olabilir. Ama bu futbola dair bazı gerçeklerin konuşulamayacağı anlamına gelmez. Beşiktaş’ı haklı galibiyetinden dolayı kutluyorum. Bu sonuca çok sevindim ve dünkü maçta heyecanla kendilerini destekliyordum. Fink’in kaçan gol pozisyonunda bile saçımı başımı yolmuştum.

Manchester United – Beşiktaş maçına dair en çok dikkatimi çeken bir numaralı unsur hiç tartışmasız maç sonundaki istatistiklerden biri oldu. Bu, her iki takımın kaç kilometre koştuğunu belirten ibareydi. Bu maçta Manu toplamda 111 km koşmuşken, Beşiktaş ise 113 km koşmuştu. Bu durum günümüzdeki futbolun iç yüzünü çok iyi anlatmaktadır. Karşınızdaki takım ne kadar güçlü olursa olsun eğer siz mücadelenizi yaparsanız, sürekli koşarsanız, mücadele gücünüzle açıkları 90 dakika boyunca yüksek konsantrasyon ile kapatırsanız, karşınızdaki rakip ne kadar üst düzey olursa olsun futbolun cilvesinin tecelli etmesi şaşırılacak bir olgu olmayacaktır.

Gelelim bu istatistik üzerinde neden çok önemle durduğuma. Şu an Beşiktaş’ın genel gidişatına baktığımızda, oynanan ülke ligleri göz önüne alındığında Beşiktaş Avrupa’nın kendi liginde en az gol yiyen takımı. 13 maçta topu topu 6 gol yemişler ki bu inanılmaz bir rakam. İlgili golün yarısını da daha iyi oldukları ve daha üstün oynadıkları Galatasaray’dan yemişler. Beşiktaş’ın bu başarısında takım savunmasının etkinliği tartışılamaz. Bu başarıyı sağlayan olgu ise sahaya dizilen Beşiktaş’ın güçlü, fizikli ve sürekli koşan oyunculardan oluşması. Sahada yer alan tüm oyuncuları koşuyorlar ve fizik olarak oldukça güçlüler.

Buradan Galatasaray’a geçiyoruz. Galatasaray ise aksine fiziksel güç ve koşma anlamında son yıllarda büyük bir düşüş içerisinde. Galatasaray’ın son yıllarda kadrosuna dahil ettiği ve içerdiği oyuncuların yapıları buna pek izin vermiyor. Galatasaray fizik olarak güçlü, sürekli koşan ve kondisyonlu oyunculardan ziyade futbolun pozitif yönünü ön planda tutan, bireysel olarak üst düzey yeteneklere sahip olan ve oyunun kaderini her an çevirebilecek oyunculara sahip görünüyor. Ama söz konusu yetenek bir yere kadar yeterli oluyor. Galatasaray’ın çuvalla gol yemesi ve yediğinden daha fazlasını atma düsturu oyun şablonu ile alakalı olmak ile birlikte biraz da oyuncu yapısına bakıyor.

Örneğin dünkü Manchester United karşısında Galatasaray’ın tam kadro yer aldığını düşünelim. Galatasaray’ın üst düzey isimlerini göz önüne aldığınızda Kewell, Arda, Keita, Elano’lu bir takımın Beşiktaş gibi defansif oynayamayacağını, bu işi beceremeyeceğini, çok koşamayacağını, dişe diş mücadele anlamında Beşiktaş gibi etkili olamayacağını söyleyebilmekle birlikte daha ofansif oynayacağını, bir çok gol pozisyonuna girebileceğini, heyecanlandırıcı bir oyun oynayacağını ve pozitif futbol anlamında dikiş tutturabileceğini öngörebilirdik. Ama bu oyun tarzı galibiyeti getirir mi sorusuna asla ‘evet’ diyemezdik.

Sonuç olarak gelmek istediğim nokta şu. Galatasaray çok yetenekli oyunculara sahip olabilir. Maçın kaderini her an değiştirebilir. Futbol anlamında defansif oynayamaz, bunu beceremez ve de pozitif futbol oynamaya bakar. Ama bunu fiziksel güç, direnç, sürekli koşma ile bezeyemediği taktirde üst düzey maçlarda ve kendisine karşı direnç koyan takımlara karşı zorluk yaşar. Beşiktaş’ın Manu’yu geçmesinin iç yüzündeki sebeplerden biri rakibinden daha fazla koşmasıdır. Hem de 113 km koşmasıdır. Galatasaray ise bu sezon oynadığı maçlarda rakiplerinden daha fazla koşan bir ekip olmamıştır. Hatta bir çok maçını 89-90 km koşarak tamamlamıştır. Galatasaray oyun sisteminin pas futbolu odaklı olması ve oyunculardan ziyade topu koşturması belki bu istatistiğe sebep oluyordur diye düşünebiliriz. Ama durum gerçekte bu değil. Sahada yer alan oyuncuların fiziksel yapısı ile alakalı. Kewell, Elano, Keita, Arda gibi isimler Galatasaray’ın en etkili ve en tehlikeli adamları fakat 90 dakika boyunca körük gibi koşacak, mücadele edebilecek fiziksel yapıya sahip değiller.

O halde yapılması gereken şey şu olmalıdır ileriye yönelik olarak. Yine yetenekli oyuncular alınsın, üst düzey oyuncular alınsın ama bu oyuncular yetenekleriyle beraber mücadeleci olsunlar, kondisyon sorunu yaşamasınlar, takım savunmasına yardımda bulunabilsinler. Galatasaray bunu gerçekleştirdiği sürece Avrupa’da bir kupa almaktan bahsedebilir belki. Fiziksel olarak iki bücür adam olan ve görüntü anlamında cılız gözüken, Barca’nın can damarını ve iskeletini oluşturan Xavi ve Iniesta bile Şampiyonlar Ligi finalinde 12-14 km koşuyorlarsa, Galatasaray yönetimi oyuncu seçimlerinde bazen bu düsturu da düşünebilmelidir.

25 Eylül 2009 Cuma

The Damned United: Tüm Futbolseverler İçin Harika Bir Sinema


Futbolun beşiğidir İngiltere. Futbolun beşiğinde yaşanmış bir çok olay, daha dün gerçekleşmiş gibi hala konuşulmaktadır. Günümüzün Championship Ligi’nde, hatta üçüncü liginde yer alan bazı takımlar geçmişte çok büyük işler yapmışlardı; Leeds United ve Notthingham Forest gibi. Bir de efsane isimler vardır. Her birinin üzerine ayrı kitap yazılacak kadar.

Futbolculuğu döneminde oldukça hantal bir forvet oyuncusu olan, futbolculuğu sonrası Leicester, Hull, Manchester City derken zamanına göre oldukça sıra dışı taktikleri, her bir maça özel olarak hazırlanması ve her bir rakibe ayrı dosya hazırlaması ile Leeds United’a geldikten sonra inanılmaz bir takım yaratan Don Revie’den bahsetmeden olmaz. 1965 yılında Leeds United’ı ikinci ligden revir halinde alarak Premier Lig’e çıkarmış ve görevde kaldığı 1974 yılına kadar Leeds ile lig şampiyonluğu başta olmak üzere kazanılmadık kupa bırakmaz. Bu bir hocanın bir takım için ne kadar önemli olduğunun altını çizen ve futbol tarihi anlamında milat sayılan olaylardan biridir. Futbolcular Don Revie’ye adeta tapmaktadır ve onu baba gibi görmektedirler. Revie’nin kaptanı ise efsanevi Billy Bremner’dir ve aynı zamanda manevi oğlu olarak anılmaktadır.

Don Revie’ye dair anlatılan çok önemli bir hikaye vardır. Leeds, Shankly’li Liverpool karşısında şampiyonluk maçına çıkar. Beraberlik bile şampiyon olmaları için yeterlidir. Liverpool 90 dakika boyunca tek kale oynar ama Leeds’i yenemez. Maç berabere biter. Leedsli oyuncular deplasmanda oldukları için maç sonrası ne yapacaklarını şaşırmışlardır. Revie, kaptanı ‘pittbul’ Bremner’i yanına çağırarak Anfield Road’ın en fanatik taraftar grubunu işaret ederek “gidin ve onları selamlayın” der. Kaptan şaşkınlıktan dilini yutar. Böyle bir hareket sonrasında o sahadan nasıl çıkacaklarını düşünmektedir. Ama kelam büyük yerden gelmiştir bir kere ve sineye çeker. Hocasının istediğini yapar. Fanatikler dahil olmak üzere tüm Liverpool taraftarları çılgınlar gibi alkışlar. Anlayacağınız Revie ada futbolunun en saygı duyulan isimlerinden biriydi.

1974 yılında İngiltere, Dünya Kupası elemelerine katılamayınca ülke futbolu travma geçirir ve Bill Ramsey efsanesi sona erer. Ülkenin en önemli meselelerinden biri yeni hocanın kim olacağıdır. Aslında yapılması gereken tek bir seçim vardır. Demin uzun uzun bahsettiğimiz, revir aldığı Leeds’i tüm kupaları kaldıran bir takım haline getiren Don Revie’yi başa getirmek. Don Revie kendisine bu teklif iletildiğinde kabul eder. Ama Leeds’ten ayrıldığı için üzgündür. Sonuçta orada bir aile yaratmış, kurmuştur. Ailenin babası olarak, o aileden ayrıldığı için üzülmüştür.



Ve Revie'nin yerine o zamanların oldukça genç hocası, ama ileride efsane bir isim olacak Brian Clough geçer. Clough başa geçer geçmez, Yorkshire’da verdiği bir TV röportajında Leeds’i yerden yere vurur. Leeds’in doğru düzgün top oynamadığını, güzel futbol sergilemediğini, Don Revie’nin takım içinde sevilmediğini söyler. Herkes şok olur. Çünkü Revie baba gibi sevilen adamdır ve yerine gelen genç bir adamın bu efsane adam için demediğini bırakmaması daha başlangıç itibariyle soğuk duş etkisi yaratır. Leedsli oyuncuların Revie ile neden mutlu olmadığı ve bunu nereden çıkardığı sorulduğunda ise “oynadıkları kötü futboldan dolayı oyuncuların mutsuz olduğu belli oluyor” der.

Leeds Yönetim Kurulu Clough’u acilen çağırır. Daha imza bile atılmamıştır. Clough tesislere gelir gelmez, antrenman sahasında antrenman yapmakta olan efsanevi Leedsli oyuncuları görür. Hava inanılmaz kasvetli ve yağmurludur. Dalga geçercesine ‘hava ne kadar güzel değil mi çocuklar, hele beş gün boyunca Mallorca’da takılınca bir garip geliyor burası’ der. Leedsli futbolcular hocaları olacak Clough’a adeta taptaze ete bakan azgın pittbul gibi bakmaktadırlar. Akabinde Leeds Yönetim Kurulu üyeleri verip veriştirirler ve Clough inanılmaz sert, kendine güvenen ve oldukça kibirli yanıtlar verir. Neler söylediği sır kalsın. Artık bunları filmde izlersiniz.

Clough kendisine çok güvenmektedir. Her şeyden öte inanılmaz narsist, kibirli ve deli cesaretine sahip bir adamdır. Ama Revie’ye karşı olan bu tavrının altında yatan başka bir neden vardır. Bunun için, o an içinde bulunduğumuz 1974 yılının 6 yıl öncesine geri dönmekte fayda vardır.

1968 yılına geri döneriz:

1968 yılında Leeds United, Don Revie önderliğinde Birinci Lig’in lideridir. O esnada Derby County’i çalıştıran Brian Clough ise ikinci ligde nal toplamaktadır. Sondan üçüncü sıradadırlar. Derby ikinci ligin dibine demir atmıştır ama Federasyon Kupası’nda üçüncü tura çıkmıştır. Kura çekiminde Derby’nin rakibi Leeds United olunca, Brian Clough sevinçten havalara uçar. Çünkü hem birinci ligin lideriyle oynayacaklardır, hem de her şeyden önemlisi en çok beğendiği, hayranı olduğu ve adeta taptığı bir futbol adamı olan Don Revie’nin ekibiyle oynayacaktır. Clough heyecandan yerinde duramamaktadır. Kulübün köy ahırını andıran tesislerini maça kadar adam etmeleri için görevlilere gerekli tüm emirleri yağdırır. Çok saygıdeğer bir takım ve hoca gelecektir ve tesislere çekidüzen vermek gerekmektedir. Kapılar, yerler, kapı üzerindeki yazılar gıcır gıcır yapılmalıdır. Clough kendisini o kadar kaptırır ki, misafir soyunma odasının üzerindeki Visitor yazısını bile kendi elleriyle parlatıncaya kadar siler. Misafir soyunma odasına havluları özenle serer ve her havlunun üzerine bir tane portakal koyar.

Aslında film de bir nevi bu olayla başlıyor. Clough 6 yıl önce Don Revie’ye taparken, 6 yıl sonra onun yerine müthiş Leeds’e geldiği zaman neden Revie’nin düşmanıdır sorusunun cevabını filmde alabileceksiniz.

İlgili dönemin takımlar ve kişiler bazında futbol tarihini eksiksiz ve olduğu gibi yansıtan bu film, aynı zamanda çok usta bir şekilde işlenmiş. Sıradan bir sinema dilinden öteye giderek adeta bir sanat havasında işlenmiş ve dünya sinema tarihinin en iyi ilk beş futbol filmi arasına girebilecek kadar usta bir film çıkmış ortaya. Futbolu seven herkesin asla kaçırmaması gereken bir film. Film içindeki diyaloglar o kadar cesur, canlı, içten ve delidolu ki filmin içinde kayboluyorsunuz. Mutlaka izleyin.

Kapanışı bazı anekdotlarla yapalım. Bu sözlerim ilgili filmden dışarı.

Leeds macerası başarısız ve kısa süren Clough 1975 sonrasında Notthingham Forest mucizesini yaratan adamdır. 1977 yılında İkinci Ligde yer alan Forest, takvimin yaprakları 31 Mayıs 1979’u gösterirken Şampiyon Kulüpler Kupası finaline çıkıyordu. Rakip ise Malmö idi. Clough lobiye indiğinde takımın santrforu Garry Birtles’i görür. Ona yönelerek “Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası final maçına çıkacağız ve sen tıraş olmamışsın” diye çıkışır. Odasına yollar onu. Birtles tıraşını olur. Maçı 1-0 kazanır Forest. Bir yıl sonra da Hamburg’u yenerek kupayı kazanırlar.

1935 yılında doğan Clough, 2004 yılında mide kanserinden vefat etti. Don Revie ise 1926-1989 yılları arasında yaşadı. Bu iki isim ada futboluna inanılmaz şeyler katmışlardı. O zamanların futbol dahileriydiler. Bu iki efsane ismin bir filmde yer alması ise biz futbolseverler için bulunamayacak bir nimet.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails