11 Şubat 2010 Perşembe

Chuck Schuldiner: Bazen Filozof, Bazen Erdem, Bazen de Hayalperest


Not: Söz konusu yazıyı yıllar önce yazmıştım. 2005 tarihinde Yuxexes dergisinde bölümler halinde yayımlanmıştı.


"Support music, not rumours.."

“70’li yılların sonunda bu müzik çok ilgi ve dikkatimi çekiyordu. Kiss çok hoşuma gidiyordu. Ama pek revaçta değildi bu müzik. Grupların albümlerine ulaşmamız çok zor oluyordu. Müzik marketlerin vitrinine bir Heavy Metal albümünün koyulması inanılmaz bir şeydi o dönemlerde. Vitrinde Heavy Metal albümlerini gördüğüm zaman büyülenmiş gibi bakıyordum. O sıralarda bazı düşünceler beynimi kemiriyordu. Bu müziği neden fazla kişi dinlemiyordu? Niçin bu kadar gizli saklıydı? Bu hep böyle mi devam edecekti? Bu düşünceler ışığında bu müziği yapmaya karar vermiştim.”

Bunları söyleyen Chuck Schuldiner 1980’li yılların başında müzik hayatına başlıyor, daha önce hiç bilinmeyen bir müzik tarzını ortaya koyuyordu. Death adıyla bir grup kurdu, bir tür yarattı, kendine özgü melodilerle beslenmiş eserler ortaya koydu ve 13 Aralık 2001’de kanserden dolayı aramızdan ayrıldı.

Müzikten elde ettiği cüzi rakamı tekrar müziğe yatıran, beynindeki ur için hastane masraflarını karşılayacak paraya azla yetinmesinden dolayı sahip olamayan, hastalığıyla mücadele ederken ümidini yitirmeyen, sadece hastalığıyla ilgilenmesi gerekirken müzikten kopmayan ve bunun da mücadelesini veren, “İki köpeğime her gün yemek götürebileyim, geri kalan parayla gitar teli takımı alabileyim, daha fazlasını neden isteyim ki” diyen bir müzisyen modelinin aramızdan ayrılışı tabii ki üzücü oluyor. Hayvanları çok sevdiğini, üç kedi ve iki köpek beslediğini biliyorduk.



Sanatçı modelinin tanımına uyabilecek özelliklere sahip olduğu söylenebilirdi. Topluma bir şeyler veren, olumlu anlamda bir şeyler aktaran, örnek tavırlar sergileyen, bir ekolü temsil eden ve toplumun yaralarına parmak basan bir insan modelidir sanatçı açılımı. Aslında Death’i kurmasının ve önemli büyüme gösterip kaliteli bir müzisyen olmasının anlamı Chuck’ın kardeşi Frank’ın ölümünde gizlidir. Kardeşi Frank ölünce, 9 yaşında olan Chuck’ın hayatında bazı şeyler değişmiş. Başlangıçlarda içine kapanmış, kendisini müziğe vermiş, hayatın inceliklerini sorgulamış. Frank’ın ölümüyle ilişkili tutarak DEATH adında bir grup kurmuş ve liriklerinde yer yer bu tür acı anlamlara da yer vermiştir.

13 Mayıs 1967’de New York Long Island’de doğan Chuck, 13 Aralık 2001 yılında 34 yaşındayken hayata gözlerini kapadı. Beynindeki uru ve kanseri yenmek için çok mücadele etti, sürekli kemoterapi tedavisi gördü. Amerika gibi tıbbi imkanların en üst düzeyde olduğu bir ülkede mücadele verirken ölmesi ve günlük hayatını normal insanlar gibi yaşarken böyle bir sonuçla karşılaşmak müzik fanları tarafından şok edici olmuştu.

Hayatın mücadeleden ibaret olduğu, daima güçlü olmamız gerektiği, felsefe, psikoloji, insanoğlunun iç dünyası, hayatın bizzat kendisi gibi liriksel temalarla Death’in ağır, filozofça tüm sözlerini yazan Chuck, sevgi ve evliliğe dair kısa bir anekdot geçmekte mahzur görmeyecekti: “Evliliğin çok büyük bir mesele olduğunu düşünüyorum. Maalesef evlilik boş sözcükler yüzünden yıkılmaktadır. Evlilik benim için bir kağıt parçasından daha önemlidir. Evlilik sözleşmesi yok edilebilir ama insanların iç derinliklerinde yok edilemeyecek şeyler var. Sevgi en derindedir. Evlilik hayatı kısıtlayabilir ve boş sözcüklerle bir hayatı kolayca alt üst edebilir. Eğer evlenirsem kesinlikle kilisede olmayacak, Florida sahillerinde bir yerde olacak. Bunu özel olarak yapacağım, tabii yapabilirsem.” (Haziran 1999, Spark Magazine / Çek Cumhuriyeti)

Konser sahnesinde olmaktan mutlu göründüğü gözlerden kaçmazdı. Bir metal konseri olmasına rağmen taşkınlık göstermek ve beden diliyle çok enerjik bir performans göstermekten ziyade, tamamen yaptığı müziğe konsantre olan ve kendilerini izlemeye gelen seyircilere %100’ünü vermeyi, onları eğlendirmeyi düşünen mantalitesi vardı. Mütevazı hareketleriyle ve sadece müziğiyle ilgi çekmeyi başarabiliyordu.

Kariyerinde hangi yönleri yaşadığı, hangi yönünden gurur duyduğunu bilmek için şu söylediklerini okumak gerekebilir: “Bir çok şey hakkında iyi şeyler hissettim. Ama öte yandan kötü zamanlar, acı veren zamanlar, depresif zamanlar oldu. Bazı şeylerin niçin kötü gittiğini, bazı kişilerin neden arkadan işler çevirdiğini bilemezken, bazı kişiler de bizi destekledi. Bir grup olmanın ötesinde daha önemli olan şeyleri yapmaya özen gösterdik. Hala birlikteyiz. Bizi ezmeye çalışan endüstrinin içinde solmadık ve ezilmedik. Asla uyuşturucu problemim olmadı, başarımıza dil uzatanlardan yakınmadım ve Kurt Kobain gibi kendimi şutlamadım. Başarıyı benim rüyalarıma bağlayanlardan dolayı da üzgünüm. Müziğimizin daha da büyümesi ve onaylanması için benim ismim matbaalarda basılıp durmadı. Böyle bir şey olursa da şaşırmayacağım. Eğer bir gün ilhamımın azaldığını, öldüğünü görürseniz tahmin ediyorum ki bir restaurant açıp, aşçılık yapacağım” (Nisan 1995, Guitar World Magazine / ABD)


Death için yazdığı liriklerde hayata nasıl baktığını anlıyorduk. Sürekli mücadeleden söz eden, yaşam çizgisinin ışığında bir şeyleri sorguladığı, olumsuzluklardan umuda doğru yelken açmaktan yola çıkarak ruhani ve toplumsal dokumalardı bu. Ama yazdığı liriklerin bir köşesinde derin bir acı, karamsarlık ve garip bir rahatsızlık vardır. Kardeşi Frank’in ölümünün ardından benliğine çöken karamsar tortunun bu liriklere karışması makul karşılanabilirdi.

Chuck’ın çocukluğunu annesi Jane Schuldiner’dan dinleyelim: “Chuck müthiş bir çocuktu. Doğallığıyla herkes tarafından çok seviliyordu. Her zaman onu yabancılara karşı uyarıyordum, çünkü aynı zamanda arkadaşıydım. Chuck okul döneminde beyzbol ve futbol oynadı, özellikle futbolu çok severdi. Okul yaşamı iyiydi, başarılıydı. İnsanlara sürpriz yapmaktan hoşlanıyordu ve daima mükemmel davranışlarda bulundu. Biz yıllar boyunca kamplarda, doğa ile iç içe yaşamıştık. Çocuklar böyle ortamda yetiştiler ve Chuck kamp yapmayı, ormanları, doğayı, balık tutmayı, kır yürüyüşlerini çok severdi. Bazen yeşillikler arasında komşulara giderdik, Chuck’ı da alırdım yanıma. 2 yaşındayken arkadaşlarıyla ağaçtan yapılmış kaleler ve evlerde zaman geçirirdi. Çok harika ve mutlu bir çocukluk geçirdiğini size söyleyebilirim.” (Ocak 2003 Rockaxis Magazine / Şili)

Chuck müzikal hayatına ilk başladığı zamanlarda, büyük bir eski korku filmi fanı olduğu için korku filmi öğelerine, kanlı kavramlara yer vermişti. Zamanla kendi orijinalliğini ortaya koymuştur ve sözlerini tamamen olgulaştırmıştır. Death Metal gibi bir müzik türünü oluşturan bir müzisyen olduğu söylenmekle birlikte bunu kabul etmemektedir. Death Metal çizgisi içinde özgün bir müzik ve filozofça liriklerle büyük etkisi olmuştur. Onun en çok dikkat çeken yönlerinden biri düşündürücü, sorgulayıcı, güçlü temaları yansıtarak yazdığı şarkı sözleriydi.

Chuck’ın hayatı Kiss’in “Destroyer” albümünü almasıyla çok değişmiştir. Bu müziğin bir fanı olmuş ve neler yapabileceğini düşünmüştü. İlk zamanlarında korku filmi hayranlığından dolayı daha sert çalışmalar sunmuştu. O sıralarda tüm sert-brutal gruplar satanist grup yaftasını yiyordu ve Death de bundan nasibini almıştı. Başlangıçta gruba böyle bir yaklaşım gösterilmesinin nedenini Chuck’ın ağzından dinleyebiliriz: “Bir çok grup başlangıçlarda otomatik olarak çok sert olabilir ve satanizm öğelerini yansıtabilir. Aslında bunun nedeni yapılan çalışmaların normalden daha vahşi yapılması. Müzikal olarak en başlarda Death de bunu içerdi, ama diğer insanların dediği gibi ben şeytan gibi şeylere inanmam ve herhangi bir mezhebi de onaylamam. Ben liriklerimde bunlarla ilgilenmiyorum. Ben satanist öğeli Venom, Mercyful Fate ve Celtic Frost gibi grupları dinledim ama farklı bir şeydi bu. Death için yazdığım lirikler yaşam üzerinedir. Beni karşılayan ve bana bir şeyler veren yaşam...” (Haziran 1999, Spark Magazine / Çek Cumhuriyeti)

Onu karşılayan ve ona bir şeyler veren yaşam…

“Individual Thought Patterns” ve “Destiny” şarkılarında belki de izleri görünüyor:

“Zihinsel aldatmanın esirleri kendi kararının içinde özgür olur. Kitleleri idare etmek için kelimeleri değiştirmek, birinin kendi güvensizliğini örtmek, bir ilacın beslediği gibi felç olmuş akılların hayal gücünü besler. Hipnotik bozulmaya uğramış liderlerin takipçileri, sadece kusur bulmak için yaşamlarını yaşarlar. Bireysel düşünce modelini yaratmak için resmi çizdiğimizde, görünmez çizgi nerededir?”

“Zaman kabul etmek zorunda olduğumuz bir kavram. Bazen beklenmedik anlarda korkarım. Ben kargaşanın arkasında bizim için gerçeği bekleyene inanırım. Baktığımız engellerden sonra yaşamımıza değer biçer ve güvenirim. Yaşamlarında hangi yolları niçin denediklerini sorgulamanın yılları... Böylece ruhlarımızı birleştirebilirdik. Onaylamak zorunda kaldığımız acıdan kaçabilmek için hiç bir yol olmadığını biliyorum. Gerçek olan diğer yarısını bulmak. Kader hepimizin neyi bulmaya çalıştığıdır, kader seni ve beni bekliyordu”

İronik şekilde dokundurmalar yaptığı The Philosopher parçası derinliğinde önemli bir eleştiri saklar: “Benim neyi hissettiğimi hisseder misin, ne gördüğümü görür müsün, ne işittiğimi işitir misin? Senin hayal dünyan ile gerçekliğin arasında çizmek zorunda olduğun bir çizgi vardır. Yaşamımı yaşar mısın yada aldığım nefesi paylaşır mısın? Düşüncelerin bizzat sana ait değildir, nasıl farz edeceğim hakkında vaaz verirsin, lakin kendi cinsel özelliklerini bilmezsin. Yalanlar senin diğer kararlarını besler. Filozof... Sen her şeyin en iyisini bilirsin.”

Chuck “Symbolic” parçasında geçmişi, anıları ve bu anıların hediyelerini irdelemeyi ihmal etmiyordu: “Ben yaşamayı kastetmiyorum, ama ben kendim yardım edemem. Yaşamın bir anında, anıların tadına bakmayı hissederken, yıllar hala aynı gözükürken, gözlerimi kapatıyorum ve kendi içimde açıyorum. Değerli anıların hediyelerini anımsıyorum”

Yıllar boyu yaşadığımız hayat bize aynı gelebilirdi ama ince düşündüğümüz ve geçmişe baktığımızda güzel şeylerin de olduğunu görecek, anılarımızda kalmış o anların bize haz verebileceğini, kendimizi yeni bir yöne çekebileceğimizi öğrenecektik. Çünkü ne olursa olsun yaşanan şeylerde her zaman bir anlam vardı ama önemli olan insanların bunu nasıl karşıladığı, nasıl reaksiyon gösterdiği ve hayatını hangi yöne çektiğiydi. “Symbolic” parçası bu bağlamda derin şeyler ifade eder.

Hayatın zor bir bütün olduğunu, bazı şeylerin yetersiz kalacağını, bazen karamsar düşüncelerin bize hakim olabileceğini ve bunu yansıtan ruh halini “Empty Words” parçasında bizlere şöyle sunuyordu: “Küller ve umutlar bir bağı paylaşır. Değişim rüzgarları sözcüklerle uzaklara eser. Görüntüler düşüncelerinde dövmelenmeliyken, güçlü yürümek bazen zoru aramaktır. Cevaplar bulunamadı başkalarının yazısında yada eğitilmiş bir aklın sözcükleri hafızalarımızın değerli dünyasında. Kendimizin hapsedildiğini buluruz, ustura gibi keskin pençeler ruhumuzu yırtar. Umutlar potansiyel bir inciniş, hiçbir şey gerçek değil midir? Sonsuza dek derinliklerde olurken, boş sözcüklerin dünyasında, bu saldırılardan kaçış yok. Boş sözcükler...”

“Perennial Quest” eserinde belli bir dönem içinde yaşattığı sorgulamalar ve kuşkuyu görüyor gibiydik: “Yolculuk merakla başlar ve ruhla gelişir, soruları hisseder. Yürüdüğümüz taşların üzerinde bir seçim yaparız yönümüzde. Bazen asla bilinemez, bazı zamanlar oldukça çok bilinir. Bizi arkada tutan kötülükler süzülür. Açlığının gerçekliğinin ne olduğunu kavramayı üstlenirsin. Yarınları tasarlayıp duran yılların sorusuna beni katıyor musun? Cevaplar için yılların sorusunu araştıran, izlenen rüyalar nerede ve zaman bir sınamadır. Bu yazılan sözcüklerin arkasında basit bir planı paylaşıyor, hissettiğimiz yola asıyorum. Üzüntünün nehirlerinden, okyanusların derinliklerine kadar, umutlarımla yolculuk ettim onlarda. Şimdi, geriye dönüş yok. Niçin sorularımı soruyorum? Bugün nedir? Yarın ne zaman?”

Ve de insanoğlunun güçlü bir yapıda olması gerektiğini, umutlarının ölmemesini, hayatta her şeyin olabileceğini, güzel zamanları elde etmenin kolay olmayıp içimizdeki mevcut güçle bunu elde edeceğimizi ve güzel zamanların tadının çıkarılmasından bahsettiği “The Flesh And The Power It Holds” parçasında “İhtiraslar rüzgarla taşınan ateşte olduğu gibi yakar. Bir zamanın sonu, bir zamanın başlangıcıdır. Seni bir yolun yukarısına inşa eder ve gözyaşları. Geri doğrulursun, bir zamanın sonunda bir zaman başlar. Dokun, tadına bak, solu, tüket” diyecekti.


Kendisine yazdığı sözler hakkında sorulan soruya şöyle cevaplar verecekti: “Aslında lirikler kayıtların yansımasının da ötesinde, gerçekliği bütünüyle yansıtıyor. Bilindiği gibi gerçeklik, iyi, kötü, doğruları sorgulamak, güçlü olmak ve engelleri yenmek gibi kavramlar yansıtılıyor. Temelde insanların hayatlarında bazı tırmanışlara geçebileceğini, hayatları için en iyi şeylere erişmelerini ve kendi rüyalarını gerçekleştirmelerini betimliyor. Ben bir hayalperestim. Benim için müzik bir rüya ve en iyi şeylere erişmeyi, korumayı düşünürüm. Bu benim amacımdır. Lirikler benim için hayatın gerçeklikleridir. Benim için lirikler gerçektir, müzik gibi çok önemlidir, her ikisi kesinlikle birbirine bağlıdır.”

Kendisine “dahi” mi yoksa müzikal açıdan mecazi anlamda “psikopat” mı olduğu sorulduğunda “aslında ilkini tercih ederdim ama bir dahi olduğumu düşünmüyorum. Yaptığımız şeyler inanarak ve hissederek yaptığımız kişisel şeylerdir, bir dahiliği ortaya koymaz ama rahatsız da etmez. Benim için yaşamda her ne olursa olsun inandıklarınızı yapmalısınız. Neleri yapabileceğime inanırım ve trendlere dikkat etmem, her şey grubumun çevresinde döner ve trend adına diğer şeyleri umursamam. Benim için esas olan doğru şeyleri yapıp durmak ve müziğin içine duyguları yerleştirmek. İnsanların samimi olması ve gerçek şeyleri koruması gerektiğini düşünüyorum. Bunun, bu müziğin önemli bir parçası olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle...” demiştir.


Son albümleri “The Sound Of Perseverance” albümünün kapağındaki “dağ motifi” için hayata dair şöyle bağlantı kuracaktı: “Bu pozitif bir dağ türüdür. Korkutucu görünebilir ama sadece sorular betimleniyor, daha çok sorular! Bazı şeylere ulaşmak ve elde etmek için tırmanabileceğimizi, belki bazı zamanlar düşebileceğimizi ama yine de yukarıya tırmanabileceğimizi, bazı insanların en dipte, bazılarının ortada, bazılarının da en yüksekte olabileceğini söylüyorum albümde. Bu yüzden yaşamımızda bu bağlamda attığımız adımlar var. Eğer senin özellikle yapmak istediğin bir hayalin varsa bunu yapmak için yola koyulursun. Kendi açımdan müzik benim rüyamdır. İnsanlar benim hakkımda kötü konuşarak beni yıkmayı deneyebilir ve ne olursa olsun kendi yoluma engeller koyabilir ama ben yine de bazı şeyleri koruyarak yoluma devam edeceğim, amaçlarıma erişmeye çalışacağım. Bu bağlamda kapak çok önemlidir. Onlar yaşamımda, yapmaya çalıştığım şeylerin bir yansımasıdır.”

Yıllar önce müziğe ilk başladığı sıradaki Chuck ile şimdiki Chuck arasındaki fark sorulduğunda “15 yaş daha yaşlıyım. Kesinlikle, çok farklı. 16 yaşından 31 yaşına geldiğiniz zaman çok farklı bir şekilde düşünürsünüz. Çok toyduk, 16 yaşında çocuklardık. Çok şey öğrendim, umutla bir çok iyi şeyi öğrendim, ama aynı zamanda bir çok saçmalık da oldu. Müzikle olmak kendimi iyi hissettirdi. Benim için, müzik burada olmamım sebebidir. Müzik yapmak ve insanları umut vererek eğlendirmek için buradayım. Benim için bir çok mesele önem taşır ve el ele, hep beraber giderek bir şahsiyet olarak ve müzikal olarak bir çok büyüme oldu.” demiştir.

Heavy Metal’e neler katmış olabileceği sorusuna da şöyle yanıt vermiştir: “Katkım varsa nasıl bir katkıdır bilmiyorum. Bunu diğer insanlar kararlaştırır. Ama umut ediyorum ki metal müzik ruhunun gücünü korumak, yanlış akımlara gitmemesi yada trendin bir parçası olmaması gerektiği gibi katkılarım oldu. Çünkü trendlere eğilmenin metal müziği yaraladığını düşünüyorum. Amerika’da diğer kişiler trendin gücünün kurbanı olurlarken ben Amerika’daydım ve asla trendin bir parçası olmak istemedim. Gitar çalan bir adam gibi yada bir fan gibi asla yolumdan ayrılmadım. Gerçek şeyleri koruyarak daima ileriye gitmek istedim. Bu benim temel sorumluluğumdu.”

Genel bakış açılarından biri de şöyle olmuştu: “Ben bir hayalperestim ve 15 yıldır bu hayalimi gerçekleştirmek için çok zor olan bir endüstride amaçlarımı gerçekleştirmek konusunda hayatımı sürdürüyorum. Tek istediğim müzik yapmak ve Amerika’da kaybolmak üzere olan gerçek Heavy Metal’i yeniden ortaya çıkarmak, yüceltmek.”


Bir röportajda kendisine Death Metalin babası tanımlaması yapılınca şunları söylemiştir: “Böyle bir şeye katılmıyorum ve yapılan şeyler Death Metal adına yapılmıyor. Ben sadece bir grupta yer alan bir adamım ve Death, bir metal grubudur. ‘Sizin bir stil oluşturduğunuza inanıyoruz’ diyorsanız, Metal müzik için güzel şeyler yaptığımızı umut ediyorum. Ben bir Heavy Metal fanıyım. Bu müziğin güzel taraflarını göstermek imkanı elimde varsa bunu yapmaya çalışırım. Özellikle son zamanlarda Metal müziği yaralayan yeni şeyler çıktı, özellikle Amerika’da. Mesela Korn ve Limp Bizkit kesinlikle Metal değildir. Gerçek Metal müziği yaralıyorlar ve bir an önce bu durumu düzeltmeliyiz. Burada yardıma ihtiyacımız var ve umarım son çalışmamız (The Sound Of Perseverance) gerekli yardımı sağlayabilir. Avrupa müzik konusunda daha zengin ve Amerika bu açıdan kötü durumda. Hammerfall ile beraber tur düzenlemiş ve insanları şok etmiştik. Gerçek bir metal turuydu, sahte metal ve hip-hop metal gibi saçmalıklar yoktu. Ortada sadece iki tane gerçek metal grubu vardı ve umarım böyle devam eder” (Aralık 1999 – Rock Hard Magazine / Almanya)

Müziği çok içten yaptığı, bu konuda inatçı bir çocuk olduğu, bu işten kazanamadığı sorulduğunda verdiği cevap şöyleydi: “Bu sadece yaşadığım hayatın bir parçası. Bunun haricinde hayatım gösterişsiz bir şekilde devam etti. Çok küçük bir apartman dairesine sahibim. Zengin değilim. Bir çok genç müzisyen gibi benim için çok avantajsız olan, bana para kazandırmayacak sözleşmelere imza attım. Aslında daha fazla paraya sahip olabilirdim ama bu farklı bir çalışma. Ben şikayet etmiyorum. Eğer şikayet edersem bu kendi hatamdır, iyi bir avukat tutabilirdim bu konuda. Ben durumumdan memnunum, iki tane büyük köpeğim var ve onların her gün yiyeceklerini karşılayabiliyorum. Eğer para kalırsa da kalan parayla gitarıma tel takımı alabiliyorum. Daha fazlasını neden isteyim ki?” (Eylül 1998 – Aardschok Magazine / Hollanda)

Ölmeden 2 yıl önce sağlığı hakkında sorulan soruya şöyle bir cevap vermişti ve kapanış lafıyla fanlarının ruh hallerini sarsmıştı: “Şimdilerde günlerin bitkin bir şekilde geçtiği gerçek. Aralık ayında sağlık muayenesinden geçmek üzere New York’a gideceğim ve bu muayenede tümörlerin röntgeni çekilecek. Umarım çok küçük çıkacaklar. Önceden altı hafta tedavide kalmıştım. Altı hafta boyunca evimdeydim. O zaman fazla yapacak bir şey yoktu. Bayağı bir dinlenmeye ihtiyacım var. Aynı zamanda sakinleşmeye, ama ben müzik yapıyorum, bir çok lirik yazıyorum. Şu anki konumum sevinçten uzak olsa bile, yapacak fazla bir şey yok, Umudum ve parmaklarım en iyisini yapmaya çalışacaktır”

( Hastalığıyla Savaşırken)

Chuck’ın, annesi Jane Schuldiner ve ailesi ile ilişkileri çok sıcaktı. Chuck öldükten sonra annesi “emptywords.org” sitesinde bir çok açıklamalarda bulundu. Oğlunun hastane masraflarını karşılamak için büyük mücadele örneği sergiledi, oğlunun ölmesi sebebiyle ikinci grubu Control Denied’ın yarıda kalan albümünün çıkması için de çabalar sarf etmiştir. Çünkü Chuck’ın en önemli dileklerinden biri yarıda kalan Control Denied’ın ikinci albümünün tamamlanmasıydı. Oğlunun yaptığı müziği yürekten destekleyen bir anne profilini çizmiştir Jane Schuldiner.

Jane Schuldiner’a Chuck sonrası yaşamın nasıl olduğu sorulduğunda şöyle yanıtlar vermiştir: “Onsuz hayat benim için günlük bir mücadele, savaş halini aldı. Chuck’ı çok derinden seviyorum ve onunla yaptığımız bir çok şeyi özledim. O çok içten sevgi beslerdi ve bana karşı çok sorumluluk dolu, ilgiliydi. Müzik dışında zamanını sürekli benimle, kardeşleri ve akrabalarıyla geçiriyordu. Evde hep birlikte yemek yiyorduk. Yemek yapmayı çok sever ve barbekü yapardı. Evde sinema izler, yürüyüşler yapardık. Yaşamımız sürekli Chuck ile doluydu ve şu an yaşam benim için çok boş, hepimiz için. Chuck hastalığını bana açıkladığında harap olmuştum. Bana sarılmış ve birbirimize uzun uzun sarılarak durmuştuk. O asla kendini koy vermedi, hemen mücadeleye başladı. Kız kardeşini çağırdım ve onunla beraber Chuck’a sürekli yardım ettik, her zaman birlikteydik. Chuck’ı mücadelesinde güçlendiren etkenler ailesi, yaptığı müzik, hiçbir zaman yalnız bırakmayan fanları oldu. Hastalığıyla mücadele ederken müzik onun için çok önemli bir olguydu ve depresif bir şey dinlediğini asla görmedim.”

Müziğe nasıl başladığı sorusu sorulduğunda da annesi şöyle cevap vermiştir : “Chuck müzikle 9 yaşındayken ilgilenmeye başladı. Kardeşi Frank, bir kazada öldüğü zaman harap oldu ve içine kapandı. Bir gitar alıp derslere başladı. Çalmayı çok seviyordu ve çok hızlı bir şekilde öğrendi. Kiss grubunu çok seviyordu ve 13 yaşındayken onu ilk kez Kiss konserine götürmüştüm. Chuck’ın müziği çok gürültülüydü ve bir şeyler yaptığı zaman bana dinletiyordu. Onun çalışmalarını sevdim. Gitar çalışı konusunda kendisini çok çabuk geliştirmesi beni şaşırtmıştı. Ayrıca bir çok enstrümanı çalabiliyordu. Çok ilginç bir kişilikti ve benim garajım, müziğe aç olan muhteşem genç çocuklarla dolu oluyordu. Ben onun yaptığı müziği sürekli destekledim. Çünkü Chuck asla problemli bir çocuk olmadı ve onu her yönüyle kabul ettim. Chuck hayvanları ve yemek yapmayı çok seviyordu. Bana eğer müzisyen olamazsa aşçı yada veteriner olacağını söylerdi. Ben her zaman grubun isminin DEATH oluşunun kardeşi Frank’ın ölümünden sonra kaynaklandığını düşündüm ve kelimelerin içinde acı dolu anılar yer alıyordu. Bunlara itiraz etmedim. Chuck’ın son anında ailesi olarak yanındaydık, son sözleri sevgi dolu olmuştu ve çok rahat konuşmuştu. Onun böyle gidişi kalbimde ve ruhumda daha derin kırılganlıklar oluşturdu ve bunu hala hissedebiliyorum” (Ocak 2003 Rockaxis Magazine / Şili)

Beyninde tümör bulunduğunu öğrendiği sırada o an neler hissettiği ve neler olduğu konusunda kapanışı Chuck’ın ağzından dinleyerek yapalım: “Bir hayal gibiydi. En başlarda boynumda bir ağrı vardı, asla kötü bir şey olacağını düşünmemiştim. Masaj, akupunktur yaptırdım ama bir faydasını göremedim. Gün geldi beyin tümörüne sahip olduğumu öğrendim. En başta çok ağır bir haberdi ve büyük bir şoktu. Ailem ve herkes yanımda oldu, sürekli ilgi gösterdiler ve cesaret verdiler. Ama bu şoku atlatmamda müzik yardımıma koştu. Şunu söyleyebilirim ki ne zaman tekrar lirikleri yazmaya başladım, büyük bir terapi oldu bu benim için. Ben müziği her şeyiyle seviyorum. Sen besteleri yapmaya başladığında başka bir dünyaya gidersin ve o an için zamanı unutursun. Farkına varmadan oturursun ve saatlerce çalarsın. İnsanların müzik dinlediği zaman farklı boyutlara uçtuğunu görmek harika değil mi?” (Aralık 1999 – Rock Hard Magazine / Almanya)



Kapanışımızı anne Jane Schuldiner’ın oğlu öldükten sonra ona dair yazdığı şiirle yapalım.

Seni tümüyle özlüyoruz
Seni tümüyle özleyeceğiz
Tüm yaptıklarını
Yapacak olduklarını
Söylediklerini
Söyleyeceklerini
Seni sevmeyi özlüyoruz
Ve bize karşı sahip olduğun sevgiyi
Fazlaca sevgi, neşe, umut, huzur ve düşlerimiz vardı
Şimdi huzurumuzu, umudumuzu ve geleceğimizi parçalayan
Acılarımız, üzüntümüz, kederimiz, kaybımız, öfkemiz,
Vicdan azabımız, kırılmış kalpler ve düşlerimiz var.
Şimdi değerli anılarımızı bekliyoruz
Fakat asla yeterli olmayacak.
Seni kaybettiğimiz zaman
Sahip olacağımız yada yapacağımız hiçbir şey,
Kalbimizdeki bu boşluğu dolduramaz.
Her zaman seni özlemek
Sonsuza dek seni sevmek
Seni asla unutmamak…


Kapanışı da meşhur Voice of the Soul şarkısıyla yapalım. Sanki ölümünü bir kaç yıl önce anlamış gibi...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Galatasaray: 3 – Antalyaspor:2 – Artık Elde Yok Beş!


Ali Sami Yen stadını esir alan bir yağmur vardı. Bazen yoğun ve sağanak bir şekilde yağan. Galatasaray’ın Antalyaspor kalesine yağmur gibi yağıp yağmayacağını bilemiyorduk. Son maçlardaki eksiklikler yüzünden denge duyusu sarsılan ve santrforsuz kalmanın da etkisiyle gol sıkıntısı yaşayan Galatasaray’ın ne yapacağı, nasıl bir oyun kurgusu sahaya yansıtacağı merak konusuydu.

Maç başlar başlamaz faulle başlamıştı. Anlaşılan sert ve zor bir maç olacaktı. İlk 10 dakika uzun süreli sakatlıklar, fauller sebebiyle maç sürekli kesiliyordu. 10. dakikadan penaltı golüne kadar ısrarla golü kovalayan, hızlı ve ayağa pasla oynayan, hızlı ataklara çıkan ve organize ataklarla Antalya kalesini yer yer ablukaya alan bir Galatasaray izlemiştik. Dakikalar daha 24’ü gösterirken Antalyaspor kalesini bulan altı şut ve direkten dönen iki top vardı. İlginçtir ki Galatasaray ilk yarı itibariyle hızlı bir şekilde oynarken, tehlikeli ataklar yaratırken ve Antalyaspor kalesine 12 şut çekerken bunu oldukça kötü görünen Keita ve ortada görünmeyen Giovanni ile becerdi. Ortada görülmeyen iki adamla! Gol için gerekli bir çok pozisyona girilmişti ama ilk yarı bulunan tek gol ise aslında penaltı dahi olmayan bir pozisyonda geldi.

Elano’nun Antalyaspor serbest vuruş kullanırken neden sarı kart gördüğünü anlayamadım ama penaltı pozisyonunun penaltı olmadığını ve hakemi aldatmaya yönelik bir hareket nedeniyle Elano’nun sahada atılmaktan kurtulduğunu kabul etmek lazım. Futbol tanrılarının adalet anlayışı tecelli etmek isteyecek olacak ki adeta bonkör bir Tanrının umursamazca hediye edeceği bir gol ile Antalyaspor aradığı gole kavuşmuştu. Antalyaspor’un kornerinden gelen bu golde Galatasaray defans oyuncularının kaleden o kadar uzakta olmasının nedenini anlayamadık. O gol oldukça beceriksizce yenen saçma sapan bir goldü. Ya da dediğim gibi tecellisini göstermek isteyen futbol tanrılarının basit bir hediyesi.

Galatasaray’ın özellikle 10. ve 30. dakikalar arasında, özellikle penaltı golüne kadar başarılı bir oyun sergilediğini, sürekli ayağa paslarla, yer değiştirerek, hızlı set ataklarıyla bazı kombinasyonlar ürettiğini söylemekte fayda var. Bu geçmiş maçlara nazaran gelişim olarak kabul edilebilecek performans artışı demekti. Oyunun sertliği, yağan yağmur, oyunun sık sık durması gibi etkenler bile istekli olunduğunda bir şeyler yapılabileceğini gösteriyordu.

İkinci yarının ilk 15 dakikası ise Galatasaray fırtına gibiydi. Giovani’nin yerine Emre Çolak’ın girmesi ile Galatasaray’a enerji pompalanmış, Emre Çolak da girer girmez usta bir vuruşla golünü kaydetmişti. Bu gol geldiğinde bir çok Galatasaray taraftarı “bu iş oldu herhalde diye” düşünmüştü. Çünkü golden sonra Galatasaray hız kesmemiş, bir çok gol pozisyonu bulmuş ve bunları heba etmişti. Normal şartlar altında oynanan bu oyun ve kaçan goller karşılığında maçın 60. dakikalar civarında bitmesi gerekiyordu ama bazen beceriksizlikler cezalandırılıyor.

Antalyaspor haddini bilerek oynadı. Çok iyi kapandı. Bazen tek bir kanadı kademeli olarak üç adamla kapattılar. Rakiplerinin beceriksizliklerinden yararlanarak golleri buldular. Antalya’nın kalabalık bir şekilde alan savunması uygulaması belli bir noktadan sonra Galatasaray’ın etkinliğine sekte vurdu. Haklı olarak avantajı elinde bulunduran taraf olmaları nedeniyle sık sık zaman geçirmeleri doğal karşılanabilecek bir durumdu. Bunda şaşırılacak bir durum söz konusu değildi. Yeri gelince bunu Galatasaraylı oyuncular bile yapabiliyordu. O yüzden maalesef Antalyalı oyunculara bu noktada pek kızamayız. Sonuç için gelen bir takımdı. Güzel bir futbol ya da atak futbolu için değil.

Tüm bunlar olurken Galatasaray’ın Keita’nın nimetlerinden faydalanamaması, Keita’nın oyuna ağırlığını bir türlü koyamaması Sarı Kırmızılılar açısından önemli bir kayıptı. 2-2 sonrası Galatasaray her ne kadar topu ayağında tutsa bile bir türlü hücum zenginliğini elde edemiyordu. Antalyaspor hem çok iyi kapanıyor, hem boş alan bırakmıyor, hem de rakibine nefes aldırmıyordu. Hakan Balta’nın oyuna dahil edilmesiyle Caner sol açığa alındı ve hücum opsiyonları çoğaltılmak istendi. Maç bu şekilde ilerlerken beklenmedik bir anda 85. dakikada Caner ile gelen gol “acaba olacak mı bu iş?” dedirtti. Şimdi tüm riskleri alma zamanıydı. Çünkü bu noktadan sonra kaybedilecek hiçbir şey yoktu. Ama çözüm yolu şimdiden bulunmuştu Antalyaspor adına. Sürekli ayaklara giren kramplar, soğutulan oyun ve kaybolan zamanlar. Her geçen saniye azalan ve kaybolan umutlar. Servet’in bile forvet oynaması!


Maçın hakkı belki bu değildi ama futbol hata kabul etmeyen bir oyun. Yaptığınız hatalar, ne kadar iyi oynarsanız oynayın, ne kadar gol pozisyonuna girerseniz girin, mükemmel de oynasanız, galip de gelseniz böyle bir anda sizi buluyor ve ikili maç olması nedeniyle sizi saf dışı bırakabiliyor. Olan da bu uğurda verilen emeklere, dökülen terlere, verilen sakatlara oluyor. Beş kupa hedefinin birinden saf dışı kalıyorsunuz ve taraftarları doğal olarak bir karamsarlık kaplıyor.

Maç sonunda Galatasaray’ın rakip kaleye 24 şut savurması, %61 ile topa sahip olma oranıyla oynaması, yeri gelince çok hızlı bir oyun sergilemesi ve pozisyonlara girmesi olumlu bir görüntü olsa bile futbol bazen sonuç oyunu. Kazanırken de bir şeyleri kaybediyorsunuz. Umarım bu durum taraftarları kötü düşüncelere itmez ve olumsuzluğa sebep olmaz. Onca eksiğe ve sakata rağmen Galatasaray Kayserispor maçıyla birlikte oyununda biraz düzelme yoluna gitti. Antalyaspor maçında kötü bir performans da göstermedi. Sadece gol noktalarında beceriksizlerdi. Yedikleri gollerde de hatalı ve komikçe. Biraz da Necati’nin fendi.

Geçmiş olsun efendim. Umarım bu oyunun üzerine konulmaya devam edilir ve Atletico Madrid deplasmanından iyi bir sonuçla çıkılır. Hafta sonunda oynanmadan haneye yazılacak üç puan, Fenerbahçe’nin muhtemel puan kaybı ile gelebilecek liderlik şansı, Atletico maçına kadar geçecek bir haftalık süre ve bu esnada iyileşebilecek bazı oyuncuların dönüşü teskin edebilecek noktalar olsun. Yarınlar neler getirir bilinmez. Onu Rijkaard’ın Ziraat Türkiye Kupası’nı kazandırması halinde cebine 500 bin avroyu atacağını ağzına pelesenk edenler düşünsün.

Sonuç anlamında belki umut kırıcı ve moral bozucu. Ama son zamanlardaki futbol gelişimi dikkate alındığında, onca eksiğe rağmen teskin edici bir bakış açısı. Hem de Keita gibi oldukça kritik bir öneme sahip olan bir oyuncu iki maçtır ortada yokken. Atletico Madrid maçında geri dönsün yeter. Moralleri bozmaya gerek yok. Gerçekliğe ve amaca giden yolda önemli bir deneyim olsun en azından. Ama Lucas Neill'i buradan öpüyoruz. Keşke diğer oyuncular da kısa dönemde bu liderlik olgusu ve sorumluluk duygusunu ellerine alabilseler.

Peşimizi Bırakmayan Sarıkız


İlkokul üçe gidiyorum. Daha çocuğum. Topla asıl haşir neşirliğim o zamanlar başlamıştı. Büyük ağabeyimle evin hemen yanındaki boş çimenlikte top oynardık. Top oynardık derken, ben kaleye geçer o şut çekerdi ya da paslaşırdık. Bazen inekler otlanırdı o çimenlikte. İnekler arasında ve doğayı ifade eden çimenlikte böyle eğlenebilmek beni mutlu ederdi.

Bir gün ineğin biri ki tanıdığım bir inekti, ne hikmetse adını Sarıkız koymuştum.

İneklere neden hep Sarıkız denirdi ki?

Ama o inek harbi sarı renkliydi, o yüzden Sarıkız derdim ona. Sarıkız kafasını ağaca dayamış, aşağı yukarı hareket ettiriyordu. Anlaşılan çok kaşınıyordu! Ağabeyimle top oynamayı yarıda kesip Sarıkız’ın kafasını okşamaya, kaşımaya başladık. Dakikalarca kaşıdık ve herhalde bu kadar yeterlidir dedik. Tekrar top oynayacaktık ki, Sarıkız peşimizi bırakmıyordu. Nereye gittiysek bizi takip ediyor ve kafasını bize uzatıyordu.

Bu kadar da kaşınmak olmaz ki!

Ne kadar kaşıdıysak o kadar kaşınmak istedi, biz kaşıdık, o geldi, biz kaşıdık o geldi.

En sonunda eee yeter artık olduk ama bir türlü top da oynayamadık. Mecburen eve gitmek zorunda kaldık ama eve giderken de bizi takip ediyordu. O gün Sarıkız’dan götü zor kurtarmıştık. Ya öküz olsaydı ne olurdu, düşünmek bile istemiyorum.

9 Şubat 2010 Salı

Daibutsu ve Barış


“En içten dileğimiz, barış nimetlerinin cennetteki ve dünyadaki tüm varlıklara ulaşmasıdır. Hayvanlar ve bitkiler de bu barışın meyvelerinden yararlanmalı. Varlığın sahibi Biz’iz. Biz’iz ülkedeki tek güç. Buyruğumuzdaki bütün olanaklarla, bu barış tapınağını (Daibutsu) kurmaya karar verdik. Hiç kolay olmayacak ama onun yükünü halkın sırtına vurmayacağız. Haksızlık ve günahtan Buda’nın ruhu sevinç duymaz. Yöneticiler, halktan canları istediğince vergi alamayacaklar. Bu böyle duyurulsun her yana, herkes böyle bilsin düşünce, niyet ve amacımızı...”


(701 – 756 yılları arasında yaşamış 45. Japon İmparatoru Shomu’nun Daibutsu Tapınağı kurulduğunda yaptığı açıklama)


Shomu’nun barış çağrısı, umudu gerçekleşmiş ve tam 350 yıl boyunca koca ülkede ölüm cezasını gerektirecek tek bir suç işlenmemiştir.

Telli Arabam ve Kara Şimşek


Çocukken Kara Şimşek Kit’im vardı. En sevdiğim oyuncaktı. O zamanlar Kara Şimşek delicesine izlediğim bir diziydi. Hele o müziği yok mu? Gün boyu saatlerce efektini yapardım. Ama en çok da tuvalete girdiğimde. Bazen sırf Kara Şimşek’in jeneriğini söyleyebilmek için dakikalarca tuvaletten çıkmazdım. İnanılmaz bir mutluluktu.

Bu hayranlığın üzerine bana Kara Şimşek Kit alınınca, ki arabaya bağlı demir bir çubuk vardı, o çubukla sürüklüyorduk arabayı, nereye çevirirsek oraya gidiyordu Kit’im, o an dünyanın en sevinçli çocuğu bendim. Çubuğun tutuş yerini direkt yuvarlak yapmıştım ve direksiyon tadını veriyordu. Her gün 2-3 saat Kit’imle dolaşırdım.


O mutlu, ben de mutluydum.

Öyle seviyordum ki onu…

Keşke konuşabilseydi derdim, bazen konuştuğunu hayal ederdim.

Kara Şimşek konuşuyordu da, benim Kit’im neden konuşmuyordu ki!

Hatta babama “Baba, bana konuşan Kit alsana” demiştim. Babam ise bu ne diyor dercesine bön bön yüzüme bakmıştı. Neden öyle baktığını anlayamamıştım o zaman. Bir bildiği varmış demekki.

6 Şubat 2010 Cumartesi

Kayserispor: 0 – Galatasaray: 0 – Direnç Futboluna Direnç?


Futbola basit bir gözle baktığımızda futbol sahasına yayılan bir takımın üç parçaya bölündüğünü söyleriz: Defans, orta saha ve forvet hattı. Bunlara kaleciyi de ekleyebiliriz. Bir futbol takımının istediği oyunu oynayabilmesi ve sistemini sahaya yansıtabilmesi için bu üç bölgenin birbiriyle uyumlu olması gerekir. Bu bölgeler arasında öyle bir esneklik olmalıdır ki akerdeon etkisi yaratabilmelidir. Top defans hattına geldiğinde takımın geri kalan bölgesi buna göre esneklik kazanmalı ve o bölgeye yanaşmalıdır. Ya da top ileri noktaya vardığında tüm takım o bölgeye doğru esneklik kazanmalıdır. Bu aynı zamanda bir futbol takımının futbolu ahenkli ve uyumlu oynaması demektir.

Galatasaray’ın son zamanlarda aslında yapamadığı şey bu. Sezon başında az çok bunu başarabiliyorlardı ama sakatlıklar, eksiklikler, mental ve fiziksel yorgunluk derken bir çok etkenin üst üste gelmesi ile takım uyumuna dair önemli göstergeler zarar görmüştü.

Aslında bu maç Kayserispor gibi dirençli bir takım karşısında Galatasaray’ın ne kadar esnek olabileceğine dair önemli bir deney tahtasıydı. Maçın genel gidişatına baktığımızda ise gördüğümüz en önemli sıkıntılar genelde bu akışkanlığa ilişkin sorunlardı.

Maçın başlangıcına baktığımızda, özellikle ilk on dakikada iki horoz vardı sahada. Birbirlerine horozlanıyorlar, birbirlerini tartıyorlar ama hamle yapmıyorlardı. Tüyleri kabarık şekilde hamle yapmaya çalışıyorlardı. Galatasaray ve Kayserispor arasında yönetici bazlı bazı sıkıntılar olduğu için bir gerginlik bekleniyordu. Bu gerginliği taraftarlarda ve yer yer futbolcularda görebiliyordunuz.

Galatasaray maçın ilk 20 dakikasında çok etkisiz bir görüntü çiziyordu. Hem pas futbolu uygulanamıyor, hem de defans – orta saha – forvet hattı arasında bariz bir uyumsuzluk vardı. Forvet bölgesi ayrı telden, geri hat ayrı telden çalıyordu. Bu dakikalarda Arda – Dos Santos – Keita ve Elano’lu forvet bölgesi ortada hiç görünmedi. Galatasaraylı oyuncular birbirleriyle yakınlaşamamış, kopukluk olmuştu. Hal böyle olunca Galatasaray geride kaleci dahil sadece yedi oyuncusuyla oynuyor gibiydi. Bunun iç yüzünde Kayserispor’un başlangıçta ön bölgede iyi basması ve direnç göstermesi yatıyordu.

Kayserispor da özellikle 10. ve 20. dakikalar arasında çok tehlikeli olmasa da Galatasaray’ın üzerine gelmeye, etkisini göstermeye başlamıştı. Galatasaray ne zamanki ayağa pas oynamaya, forvet hattına iyi top taşımaya ve forvet hattı da oyuna katılmaya başladı; ilk yarı sonuna kadar Kayserispor karşısında gözle görülür bir üstünlük kurmaya başladı. Bu durum ikinci yarı aslında kaldığı yerden de devam etti bir nebze. Bu baskı bir köşe vuruşunda Lucas Neill’in şutunu ve Arda Turan’ın kaçırdığı net gol pozisyonunu getirdi. İkinci yarıda da Elano’nun defans oyuncusundan dönen topu ve Elano’nun Emre Çolak’a aktardığı harika top kaçan gol fırsatlarıydı.


Şu bariz bir görüntü ki Galatasaray ayağa pas yapamadığı ve kanatları çalıştıramadığı sürece büyük sıkıntılar yaşıyor. O maçı kazanması anlık hatalara ve duran toplara kalıyor. Organize bir ataktan söz edemiyorsunuz. Ama Galatasaray adına ilk yarıda dikkat çekici unsur, rakip takım üzerine çok rahat bir şekilde gelmesine ve Galatasaray orta saha bölgesini kolay bir şekilde geçmesine rağmen Galatasaray defans hattının dirençli müdafaasına takılıyor olmasıydı. Uzun zamandır ortalıkta görülmeyen Emre Güngör’ün performansını alkışlamakta fayda var.

Saha zemini başlangıç itibariyle harika görünüyordu. Ama maç başladıktan sonra sahanın çabuk bir şekilde bozulduğuna, ayağı top yapan Galatasaraylı oyuncuların bu sorun karşısında yeteneklerini net olarak gösteremediğini gördük. Özellikle Keita bu anlamda önemli sıkıntılar yaşadı. Galatasaray’ın en önemli hastalıklarından biri olan boştaki adamı çabucak görmemek ve oyunu hızlı bir şekilde açmamak sorunu devam ediyordu. Orta sahadaki oyuncular top ayaklarına gelir gelmez hemen boştaki arkadaşlarına vereceklerine ayaklarında geveliyorlar ve rakibin sahasına yerleşmesine sebebiyet veriyordu. İkinci yarı buna daha az izin vermeleri daha ahenkli bir takım görüntüsü verdi.

Maç golsüz berabere bitmiş olabilir ama Galatasaray’ın kötü oynadığını söyleyemeyiz. Çok iyi oynadığını da. Galatasaray’ın en azından Kayserispor gibi dirençli bir takım karşısında başlangıçta bocalasa da ilerleyen dakikalarda aynı direnci gösterdiğini, hakimiyetini belli ettiğini ve sürekli ayağa pas yaptığını gözlemledik. Santrforsuz oynayan bir takımın pek gol pozisyonuna girememesini anlamakla birlikte Giovani’nin daha form kazanamaması, etkisizliği ve Keita’nın önceki maçlarına oranla etkisiz görülmesini Galatasaray’ın hücum etkinliğini zedeleyen unsurlardı.

Emre Çolak’ın Elano’nun harika pasıyla önüne aldığı topu filelere göndermesi kendisi açısından kırılma noktası olabilirdi. O ve takımı için oldukça şanssız bir andı. Galatasaray’ın Kayserispor gibi dirençli bir takım karşısında 400 küsur isabetli pas yapması ve Kayserispor’un 100 küsurlarda kalması Denizlispor ve Antalyaspor karşısındaki performansının ötesine geçebildiğini kanıtlar.

64. dakikada Kayserispor’dan Hakan Altuntaş’ın çift sarı karttan kırmızı kart görmesinden sonra oyuna renk ve tempo getirdiğini kabul edebiliriz. Galatasaray mevcut imkanları dahilinde elinden geleni yaptı, gerekli pozisyonları da buldu ama sonuca gidemedi. Kaysersipor gibi bir takıma deplasmanda nadir pozisyon vermek ve hatta çok net gol pozisyonu şansını tanımamak dikkate alınmalı. Orta sahada Mehmet Topal’ın ön liberoda, Mustafa Sarp’ın hemen önündeki direnci, varlığı defansı rahatlatan unsurlardandı.

Galatasaray’ın Sabri ve Baros’un dönüşünü, Keita ve Giovani’nin formda hallerini beklemekten başka bir seçeneği yok gibi görünüyor. Santrforsuz oynamak gol noktasında sizi çok zayıflatabilir ama ön bölgeye iyi hakim olup domine ederseniz, kanatları sağlıklı işletirseniz forvet bölgesinde Servet dahi olsa ona dokunmak kalır. Bu maça dair altı çizilmesi gereken en önemli ayrıntılardan biri de bu paragraftır.

Maç 0-0 sonuçlanmış olabilir. Ama oynanan oyun ve atmosferden dolayı bir elektrik aldığımı, heyecanlı gözlerle takip ettiğimi ve bedenime ateş bastığını hatırlıyorum. Serde İstanbul’un Sarı Kırmızı tarafına bağlılık olunca ve tarafımız orayı işaret edince, o armanın olduğu her yerde heyecan duyamadan yapamıyoruz.

5 Şubat 2010 Cuma

Axel Rudi Pell - Bir Ballad Ustası

Gitar dünyasının en iyi adamlarından biridir Pell. Özellikle vokalde yanına Johnny Gioeli'yi monte ettiğinizde insan dünyasını allak bullak eden bir sanata tanıklık ediyordunuz. Nice insanların duygularına tercüman oldular ve ruhlarını coşturdular. Kalplerimizdeki yerlerine çoktan oturdular.

Söz konusu iki parça da bu tercümanlıklarına bir atıf.. Hem de fazlasıyla..



Ölüm ve Samuray – Ölüm Yolu


Adil ya da değil, ölüm samurayla daima bağlantılı olmuştur. Hayal gücünü aştığı ve diğer savaşçılardan daha kararlı olduğu için, samuray ölüme daha yakındır. Ölüme gitme konusunda kesinlikle en ufak bir tereddüt içinde olduğu dahi düşünülemez. Ama biz her ne kadar inanamasak da, samuraylar gözlerini kırpmadan ölümlerine dair yazı-tura atmaya her an hazır mıydı? Bushi öğretisinde, hece olarak geçen shi kelimesi “savaşçı” anlamına geliyordu. Samuraylara aynı zamanda bushidoka denilmektedir. Bushidoka, ölüm korkusunu yenmiş kişi, savaşçı anlamına gelmektedir.

Samuraylar için değişmez noktalardan biri şuydu: “Ya öldürecekti ya da ölecekti”. Daha farklı bir durumu düşünme lüksü yoktu. Onur ve gururlarına çok düşkün oldukları için, savaş anında esir düşeceğini anlarsa, esir düşmemek için kendisini öldürecekti. Verilen görevi layıkıyla yapamamak, başarısız olmak ve utanç verici bir duruma sebep olmak durumunda da aynı eylemi yerine getirecekti. Nereden bakarsak bakalım, tek seçenek görünüyordu: Öldürmek ya da ölmek. Bu Bushido prensiplerinin en önemli yönlerinden biriydi. Öldürmek ya da ölmek “Savaşçının Yolu” idi.

Japonya dediğimiz zaman aklımıza gelen en önemli şeylerden biri, ilkbaharda Japonya’da açan kiraz ağacı çiçekleridir. Ortaya muhteşem güzel renkli dokumalar çıkmakta, böyle bir manzara karşısında huzurla dolmaktayızdır. O anki görüntünün cennetten farkı yoktur. Günümüz Japonya’sında kiraz çiçekleri açtığı zaman çeşitli festivaller, gezintiler ve etkinlikler yapılmaktadır. İnsanlar objektiflerine harika manzarayı almakta, gezinmekte ve doğayla baş başa kalmaktadır. Bu gelenek samuraylardan gelmiştir. Söz konusu ağaçları diktirenler ve uzun uzun düşünerek açan çiçeklere bakanlar samuraylardı. Doğayla her zaman iç içeydiler. Özellikle kiraz ağacının açan çiçeğiyle... Peki savaş alanında acımasız, gaddar olan ve kelleler toplayan bir samuray nasıl oluyordu da doğayla iç içe olup inceleşebiliyor ve farklı dünyalara gidebiliyordu?

“Kiraz çiçekleri, en güzel, en güçlü ve en olgun zamanında solmadan düşmektedir. Samuraylar bu görüntüye bakarak, savaş anında en güçlü zamanında her an ölebileceğini aklına getirmekte ve felsefe dolu bir boyuta gitmektedir. Kiraz çiçekleri ona hem yaşamı hem de her an ölebileceğini hatırlatıyordu.”

Eski Japonya klanlarının inşa ettikleri kalelere bakarsanız, çevresinde kiraz ağaçlarını görürsünüz. Örneğin Kamakura’da bir geçit vardır ve geçidin yolu üzerinde karşılıklı dizilmiş kiraz ağaçları vardır. Bu ağaçlar yüzyıllar önce ilk şogun Minamoto Yoritomo tarafından diktirilmiştir. Kendi varisini sağlıklı olarak dünyaya getirecek eşi Masako’ya hediyesi olmuştur.

Samurayların ölüm ile iç içe olduğunu bilmemizde 18. yüzyılda oluşturulmuş bir kitap olan Hagakure eserine çok şey borçluyuz. Son samuray ordusu savaşa gittikten sonra Hagakure, uzun uzun samuray sınıfını süsleyen savaşçı ruhunu yazdı. En bilinen örnek Hagakure’nin ilk bölümünde veriliyor: “Samuray yolunu ölümde bulmuş olur. Ölüm gelirken, ölümü en iyi şekilde karşılamalıdır..”

Samuray savaşçısının bütününü anlayabilmek için bir samurayın yaşamının her yönüne dikkat etmek ve bu gözle bakabilmek çok önemlidir. Bir samuray savaşçısının bedeni ve fiziksel yapısı; sahip olduğu bilgi, gelenek-görenek, inançları ve düşünce bakış açılarından daha önemli değildir. Samuray yaşamının sonunun esrarengiz şekilde edebi yoldan aktarılması Hagakure’de işlenmiştir ve bu kitapta bir samurayın yolunu ölümle bulduğu yazılmıştır.


Kitabın dikkat çekici yönü, samurayların ve Japonya’nın kendi içinde bin yıllık süre boyunca yaptığı savaşların resmi olarak sonlanmasından sonra 1716 yılında derlenmesidir. Ama aksi bir durum düşünülmeksizin, her ne kadar savaşlar dönemi geride kalsa da, kitap, içinde yansıttığı tarzla savaşçı bir edayı yansıtmıştır. Bu eser samurayların davranışlarının ve kurallarının muazzam yönlerini tüm derinliğiyle içinde barındırmaktadır.

Hagakure eseri yer yer direkt ölümden söz eden pasajları fazlasıyla bünyesinde bulundurur ve bu noktada şan kaybetmek diye bir şeyin söz konusu olmayacağını bildirir. Ölümden kaçınmanın mümkün olmadığının ve ölüm denen kavramın gün boyu sürekli beyinlerde tutulması gerektiği, hatta meditasyonlarla akıllardan çıkartılmaması hatırlatılmaktadır. Her gün birinin vücudu ve aklı huzurluyken öyle meditasyonlar ortaya çıkar ve öyle şeyler düşünülür ki oklar, tüfekler, mızraklar ve kılıçlar beynin içinde çarpışır, dalgalar büyüyerek beynimizde helezonlar yaratmaya başlar, büyük bir ateşin ortasında buluruz kendimizi. Şimşekler çakar, büyük bir yer sarsıntısıyla ölüm sarsmaya başlar, uçurumlardan aşağıya binlerce asker düşer. Bu aslında akılda sürekli tutulan bir algılama bütünüdür ve birinin harakiri yapmasıyla bu düşünceler daha fazla anlam kazanır. İşte gerçek bir samuray her gün bunu beyninin içinde taşımalıdır. Ölümün nasıl bir şey olduğu hakkında güzelleştirmeler yaparak, ölüme ulaşabilmek için kendisini yüreklendirecektir.

“Hepimiz yaşamak isteriz. Ve neyi yapmak istiyorsak çoğunlukla mantığımızı ona göre şekillendiriyoruz. Ama bizim amacımız hedefine ulaşmazsa, yaşamaya devam etmek korkaklıktır. Bu çok ince, tehlikeli bir çizgidir. Birinin amacını kazanamadan ölmesi, bir köpeğin ölümü ve bağnazlığıdır. Ama bunda bir utanç yoktur. Bu samuray yolunun asıl anlamıdır. Ama herhangi biri her sabah ve akşam kalbini doğru kullanırsa, onun bedeni ölü olsa bile güçlü bir şekilde yaşayabilir, bu yolda özgürlüğünü kazanır. Tüm yaşamı suçsuz olacak ve hevesi başarıya ulaşacaktır.”


Edo dönemi samurayı Daidoji Yuzan şöyle yazmış :

“Bir samuray, daha önce yaşadığı tüm şeyleri sabitçe aklında tutmalıdır. Ölmek zorunda olduğu gerçeğini... Eğer o buna dikkat ederse, evlatlık görevini ve sadakatini başarılı bir yaşamla uyumlaştıracak, sayısız kötülükler ve güçlüklerden uzak kalacak, kendisini hastalık ve felaketten uzak tutacak, hayattan zevk alacaktır. Çok övgüye değer, kaliteli, iyi bir kişilik olacaktır. Varoluş için savaşçının yaşamı, kesinlikle akşamın çiyi, sabahın kırağısı gibi süreklidir...”

Lakin barış zamanlarında samurayların ölümleri ne kadar ilgi çekebilirdi? Edo samurayının efendisini gücendirdiği ya da saygın kişilere karşı geldiği zaman intihar etmesi muhtemeldir. Ayrıca, Edo Japonya’sı günlük yaşama ek olarak yangınlar, depremler, hastalıklar gibi zor yaşamın her türlü çeşidine sahipti. Aslında Japonya’da sayısız savaşlar olmasına rağmen bir savaşta ölü sayısı göreceli olarak bini geçmezdi. Ölümlerin büyük bir çoğunluğu veba salgınından, yangın ve depremlerden kaynaklanmıştır. Bu noktada yaşam Kamo no Chomei’nin yazdığı gibi biraz farklılık göstermiştir: “Huzurlu bir yer nerede bulunur? Ve kısa yaşamımızda kalplerimize huzuru nasıl getirir?”

Samurayın ölüm fikri ve görüşü yönlendirilmiş değildi. Yaşam gerçekleri gibi savaşın yollarından kaynaklıydı. Japon yaşamının her yönü, ansızın dayanılmaz ve şok edici bir ülkede uygun yaşam biçimini yeniden şekillendirdi. Depremler, devrilen kaleler, kırsal alanı kırıp geçiren salgın hastalıklar, vebalar ve yanan şehirler... Chomei şöyle demiş: “İnsanların yaptığı bir çok iş anlamsızdır, ama servetini tüketir ve kendine eziyet eder. Bu tehlikeli şehirde bir ev inşa etmek akılsızlıktır”

Açlık mevcut olan bir tehlikeydi ve 1181-82 yılındaki eziyetlere Chomei bizzat şahit olmuştu: “Ticaret çok ufaktı ama tahıl altından değerliydi. Sokaklar dilenci doluydu, eziyet yaygaraları kederlice havayı doldururdu. Sen bunları izlerken hastalık taşıyan insanlar ansızın düşerdi. Açlıktan ölen bedenler sokakta evlerin duvarlarına serilirdi. Çıkmaz korkunç bir leş kokusu vardı. Çürümüş cesetlere bakmaya katlanılmalıydı.”

4 Şubat 2010 Perşembe

Steve Vai - For The Love Of God

Steve Vai'nin bir klasik olan For The Love of God parçasının senfoni eşliğinde icrası. Vai'nin çalış stili yavşakçadır ama derindir. Ankara'daki canlı performansını çıplak gözlerimle izlediğim için kendisini şanslı sayanlardanım.





2 Şubat 2010 Salı

DREDG ve Söylemleri Üzerine


“dredg” isminin ne tarz müzik yaptığı, ne zaman kurulduğu, kimlerden oluştuğu, hangi eserleri ne zaman yayınladığı, konumuza dahil edilmeyecek bir nokta. Grup üzerinde kafa yoranlar, onların ister Progressive, ister Alternative, ister Rock Art tarzında icrada bulunduklarını düşünedursunlar, en doğru cevap, minik de olsa Indie tarzı dahil olmak üzere hepsinden bir parça ama hiçbiri olmadığı…

Çağrışımları, kendi el emekleriyle yansıtılan sembol ve resim çalışmaları, anlatmak ve ifade etmek istediklerini bir araya getirdiğimizde, bu soruyu yanıtlamak konusunda zorlanacağımız kendini hemen belli eder.

Söz konusu ruh halleri, farklı ifade yolları ve söylemler, birebir müziğe dökülmek istendiğinde, ortaya çözülmesi zor bir müzikal lezzet çıkar. Her saniyenin çok büyük bir öneminin olmasının yanında, liriklerle bezenmiş sürekli değişen ruh hallerinin, şaman mistizminin, derin felsefe ve düşüncelerin, dünyalar arası ruhsal yolculukların müziğe yansıması, ortaya tamamen farklı ve kendine özgü bir sanat yolunu çıkaracaktır.

Değişken, daldan dala atlayan bir ayrıntıdan, ruh halinden ibaret. Böylece ortaya gruba tercümanlık eden kahramanımız ve bir nevi onun ağzından “dredg müziği” çıkıyor.

Tüm bu söylemler ışığında yaşanan ve hissedilenler, çölde görülen seraplar tadında…

Aslında bir çok şey bazen bir yolculuktan ibaret. Kutuplardan çöllere kadar…

Aynı zamanda asıl kilit kelime “değişim”dir.

“…güneş doğmadan önce, bir yolculuk düşünceleri değiştirebilir…”


Saf ruhu bulabilmek için dünyanın çevresini gezen mantıklı bir insanın maceraları, “leitmotif” modelini çizer. Öykü, manevi hastalığa yakalandığını, yolculuklara çıkarak daha yüksek bir ruh gücüne ulaşıp aydınlığa ulaşabileceğini ifade etmek için bir peri (ruh) tarafından ziyaret edilen bir adama odaklanır.

Eğer başarırsa evrim geçirip aydınlığa ulaşacak, başarısız olursa ölecektir…

Açgözlülük ve para üzerine kurulu mezheplerden ziyade, insanoğlunun varoluşunda barınan özündeki ruha ulaşmak ve bu noktadaki inanca tutunabilmek, kahramanımızın ulaşacağı noktadır.

Birden fazla deneyimi, varyasyonu içeren mistik sesler bütününün derinliği böyle açıklanabilir.

Bir kişiliğin düşünce, ruh ya da bedensel olarak değişip değişmeyeceği ve öz olarak ‘değişim’ fikri “leitmotif” albümünün ana fikri olmakla birlikte, liriklerde sembolik olarak açığa çıkan en büyük olgudur.

“The Symbol Song” parçasındaki sembol, kendisini “Catch Without Arms”da da göstermiş ve “dredg” ile özdeşleşmiştir. Çince bir karakterdir ve değişim anlamına gelir.


Öte yandan “dredg” isminin “taramak” anlamına gelen “dredge” kelimesinden türemesi ve söz konusu sembolün “tarak”a benzemesi ne kadar tesadüftür, o ayrı bir konu.

“Sembol Şarkısı’nda ‘Ruh Avcısı’nın doğumuna şahitlik etmek mümkündür. ‘Ruh Avcısı’, Kuzeybatı Sahilleri insanlarının geleneksel kültürlerini yerine getiren bir kişidir. Kuzeybatı Sahilleri insanları, yerkürenin ilk toplum görünümünden örnekler sunmuşlar; insanlığın ilk yerlileri olmaları yanında, “Kuzeybatı Sahilleri İnsanları” başlığı altında, Kızılderililer gibi birkaç klan ve kabileler kurmuşlar, ortak kültür elementlerini ve ‘Atalar’ inanışını benimsemişlerdir. Doğaüstü güçlere sahip ruhlara dair ayinler düzenleyerek ‘ortak ve savaşçı ruh’a erişmenin yolunu takip etmişlerdir.

“Sembol Şarkısı”nda, simetrik iki kafa motifli bir asaya sahip olan şaman ya da iyileştirici (The Healer), toplantılar aracılığıyla insanları bir araya getirir. Şarkı ve dansın ilerlemesiyle hastalığı iyileştirmek için gerekli ruhun orgazmına ulaşılacak, şaman, ‘Ruh Avcısı’nı yaratarak nefesiyle hastalığı defedecektir.

Hikayemizde “Scientology” inanışına atıflarda bulunulur. Yuta Ruhu’na erişebilmek için Kuzey Kutbu soğukluğunun içinden geçme yolculuğunun içinde buluruz kendimizi. “Scientology”deki Thetan görüşü ağırlık kazanır.

Thetan, her insanın içinde bulunan olumsuz bilinç, benlik ya da ruh anlamındadır. Thetan’ın işlemesi yaşam, düşünce, madde, enerji, uzay ve boşluk üzerinedir. Binlerce yıl boyunca zincirleme olarak devam ede gelen ölüm ve doğumların neticesinde açığa çıkan tüm ruhlar özgür bırakıldığında, hafıza ve yetenek gibi bedenin gelişimini sağlayan zincir tamamlanır.

Değişim ardı sıra devam eder ve hemen ardından fırça darbeleri benliğimize vurmaya, ruhumuzu çizmeye başlar…


“El Cielo” kırıntıları…

Fırçalar darbesiyle…

“Gökyüzü” ya da “Cennet” olarak çevrilebilecek olan…

… ve ‘rüyalarda duyguların özgürlüğü ve huzuru’ anlamına gelen…

Kaçış ve dünyevi olmayan duygular bir araya geldiğinde, fırça darbeleri ve ses çarpışır…

“el cielo” albümünün hikayesinde; uyku felci, uyanıklıkken hayaller görmek, değişim ve bunların ardından sürrealizme damgasını vurmuş Salvador Dali’nin konseptini içeren modernizasyona ulaşmak, çarpışmanın sonucudur.

Söz konusu sürrealist çalışmalarının ilham noktasını bulmak konusunda zorluk çekmiyoruz bu noktadan sonra…

Dali’ye, sanatına, sürrealizmine duyulan hayranlık, kişisel ilhamlarla bezenerek grubun albüm resimlerine, liriklere ve sounda dökülür…

Uyku boyunca beden fonksiyonları felce uğrar. Rüyalar benliğimizi acıtan acılardan alıkoyar. Uykumuza düzensizlik hakim olduğunda uyku durumu ruhumuzu takip eder. Uyku felcinde hypnogogic ve hypnopompic halüsinasyonlar eşliğinde geçirilen uyku felci, ruhumuza inanılmaz korku verir.

Hypnogogic durum insanın uykuya dalma sürecinde tecrübe edilenler olarak ifade edilirken, hypnopompic durum uyanma sürecinde elde edilen tecrübeleri içerir. Bu duyular, vücudun geçici bir felç ile hareketsiz kaldığı uyku felciyle de birlikte yaşanabilmektedir.

Neler yaşatır bize hypnogogic duygular?

Parlaklık, yaklaşan kötülük, düşme hissi…

Kötü niyetli bir şeyin varlığını hissetmek, vücutta ağırlık ve baskı, nefes alamama hissi, ölümün ya da bir kötülüğün yaklaştığı hissi…

Ayak seslerine benzer belirsiz gürültüler gibi işitsel duyular, ışıklar, insanlar veya oda içerisinde gezinen gölgeler gibi görsel duyular…

Ender olarak da uçma hissi (astral seyahat) ve dokunsal hisler…

Hypnogogic durumdaki kişi her ne kadar uyanık gibi gözükse de, beyin dalgaları sebebiyle teknik olarak uyku halindedir. Ayrıca, kişi bulunduğu durum hakkında tamamen bilinçli olabilir. Kimi sanatçı, müzisyen, ressam ve yaratıcılık isteyen sektördeki kişiler, düşüncelerini özgür bırakıp yeni yaratıcı fikirler ürettikleri hypnogogia’dan yararlanırlar.

Hypnogogic duruma geçişle, istediğimiz rüyalara gidebiliriz.

Bilinçli değilmiş gibi ama bir o kadar da bilinçli… Rüyadayken rüyada olduğumuzun bilincindeyizdir. Bu bilinç hali rüyalarımıza rehberlik etmemize izin verir ve söz konusu rüyayı, istediğimiz şekle sokabiliriz.

Uyandığımızda muazzam bir etki içinde buluruz kendimizi; tekrar uyuyabilir ve rüyalarımızın mutlu sona ulaşmasını sağlayabiliriz. Yeni rüyamız ilk rüyadan daha “aydınlık” ve “parlak” olacaktır…

“dredg” gizeminin genel konseptini ve sembol olarak kendileriyle özdeşleştirebileceğimiz bu sembolü (ki değişim anlamına gelen bu sembolden bahsetmiştik), “el cielo” modelinde, “uyanıkken rüya görmek” noktasında rüyanın, rüya gören tarafından değiştirilebileceği ve ustalıkla yönetilebileceğine dair olarak yönünü farklı bir anlamda çizer.

Sembol, işaretini Çin felsefesinden almakta ve değişim fikri üzerine odaklanmaktadır. Değişim, hem kozmik hem de insan dünyası için sonsuzdur. Bu yüzden, değişime tam olarak nasıl adapte olabileceğimizi bilebilmemiz mutlak surette kaçınılmazdır. Doğal bilgelikten yaşamın yaşanan gerçek olaylarına kadar sonsuz bir iletişim vardır.

Çin felsefesinde değişim beş kademeden oluşur ve beş elemente karşılık gelir. Bu beş element beş adet insan enerjisi tipini oluşturur. Söz konusu beş değişim kademesi; su, ateş, odun, metal ve topraktır.

“el cielo” yolculuğu boyunca söz konusu elementlere dokunulduğunu görürüz.

'freshest rain', ' and just float astray', 'wadding water', 'waiting for the snow', 'when the water comes' gibi sözler değişimin ilk kademesi olan “su”yu,

Of the Room’daki “’candlelight” ikinci kademe olan ‘ateş’i,

Sanzen’den 'paper and wasted' ve 'papers are stuck', yine Of the Room’dan 'wood chairs' ve 'wood tables' gibi tümceler değişimin üçüncü evresi olan ‘odun’u,

Üçgen işaretiyle isimlendirilen parçadan 'lift your anchor' dördüncü kademe olan ‘metal’i,

'richest soil', 'mountain tops', 'greenest plants', 'for flowers to bloom', 'penguins in the desert', 'roses sprouting', 'sit like stones', 'fool's gold', 'buried stones', 'cracked soil and brown leaves', ve 'dry lake bed' gibi söylemler ‘toprak’ elementlerini temsil eden “dredg” tümceleridir.

Yaşamımız, inancımız, sanatımız, toplumumuz, dünyamız ve hayatımızdaki yollarda değişime gidebilmemizin yanında, en çok kişisel duygularımızda değişime giderek bu süreci yaşayabiliriz.

Değişim geldiğinde nasıl hareket edeceğimiz, değişimi kabul ya da inkar edip etmeyeceğimiz, herhangi bir şey yapıp yapmayacağımız, yaşamımız ve içimizdeki hisler orantısındadır.

Bu bağlamda “el cielo” motifleri sık sık beş değişim evresinden bahseder ve metaforlar zihnimizi esir alır.

“el cielo”ya göre uyku felci, uyanıkken rüya görmek, değişim ve modernizasyon temaları arasında bir bağlantı vardır. “el cielo” şarkılarına tek tek bakıldığında ve “Same Ol Road” klibine göz atıldığında, insanoğlunun çok yakın arkadaşlarıyla yaşamın, doğanın ve sanatın değerini bilebileceği basit bir yerde, basit bir hayata ihtiyacı olduğunu ifade etmesi manidardır.

Çizdikleri resimlerle bu gerçeğe bir bağlantı kurarlar. Bunlar, tek başına ve sadece insan doğasını anlamaya yönelik olarak yapılmış sanatçı ressam dokunuşları değildir. Albüm boyunca anlatılan her şey, müzikle birlikte modernizasyona tabii tutulur. Bu uğurda, “el cielo”nun taşıdığı konseptin en büyük ve yoğun halini “Scissor Lock”da görürüz. Uyku felci ve uyanıkken rüya görmek halini figüre etmesinin yanında, uyku felci aracılığıyla insan benliğinin modernizasyonu metafora uğrar, sanat ve yaşam yok olur. Ama uyanıkken görülen rüyalarla, hypnogogia aracılığıyla metaforları ortadan kaldırıp değişimin içine gireriz.

Yıkımı ve kültürümüzün modernizasyonunu yaşarız, iyi olmayan şeyleri biliriz. Çocukluk zamanlarımızdan bir çok şeyi görebildiğimiz zamanlara geldiğimizde, değişim hakkında pek bir şey bilmediğimizi, konuşamadığımızı ve sıradan kaldığımızı fark etmişizdir. Çünkü toplum, kendimiz ve uyku felci yüzünden felce uğramışızdır.

İlk fırça darbesi olan “Brushstroke: DCBTFOABAAPOSBA” parçası, modernizasyon ve sürrealizmin ustası olan Dali’nin 1944 yılında çizdiği meşhur tabloya atıftır: Dream Caused By The Flight Of A Bee Around A Pomegranate One Second Before Awakening.


“el cielo”ya böyle bir giriş yapmanın sebebi, Dali’nin söz konusu eseri ‘elin, rüyanın fotoğrafını çizmesi’ olarak nitelendirip, bu ifadenin konsept yapıyla tamamen örtüşmesidir.

Ne yapılırsa yapılsın, yaradılışı modernize etmek rahatsız edici olmayacaktır ve bundan kaçış yoktur…

Yolculuklar devam eder durur ve son limana demir atarız…

“Küçük bir değişim… Gün batımı ya da bir fotoğraf gibi…”

Yaşamın bizlere sunduğu lezzetlerden ve tüm yaşam genişliğinden negatif ve pozitif anlamlara ulaşmamız gibi…

Yaşam bir dengeden ibaret…

Ufak bir değişim olduğunda, söz konusu denge sarsılacak, pozitif ve negatiflikten gelen artı veya eksi değerler arasında oynamalar söz konusu olacaktır. Bunu en iyi anlatan sembol, Ying Yang sembolüdür.

Bu noktada “catcth without arms” derinliğinde mevcut olan her şey, negatif ve pozitif, artı ve eksi denge üzerine kuruludur. Ying Yang sembolü, değişim sembolüyle sevişir ve her değişim anının yanında gelmesi gereken denge duyusu, tüm benliğimizde derin oynamalara sebep olur.

Çin felsefesi de bunu kabul eder. Ağır ve hafif elementler, pozitif ve negatif olarak değerlendirilir. Yerküre üzerindeki her şey pozitif ve negatif değerleri içerir, denge duyusu üzerine kurulmuştur. Sıcak/soğuk, mutlu/üzgün, erkek/kadın, güneş/ay ve ateş/su gibi…

İnsanın varlığı ve yaşamı matematik denklemleri gibidir. Ruhunda ve yaşantısında fazla pozitiflik, denge duyusunu sarsacağından, bunun sonsuzluğu düşünülemez. Dengelemek üzere negatif düşünceler benliklerimizden asla ayrılmayacak ve bunun da ötesinde yaşamımızı olumsuz yönde etkileyecektir.

Matematiksel denklem eşliğinde insan hayatında ve doğada, pozitif ve negatiflik birbirini nötrleyerek “sıfır” değerini verecektir.



“Catch without arms” estetik realizme atıflarda bulunur.

Eli Siegel tarafından ortaya konarak bazı akademik birimlerce kabul edilmiş olan estetik realizm, on beş adet zıtlıktan oluşur; bu zıtlıklar, “dredg” tarafından kabullenilmiş ve özümsenmiştir.

Özgürlük ve Düzen
Tekdüzelik ve Farklılık
Teklik ve Çokluk
Kişisel Olmayan ve Kişisel
Evren ve Nesne
Mantık ve Duygu
Sadelik ve Karmaşıklık
Süreklilik ve Süreksizlik
Derinlik ve Yüzeysellik
Durgunluk ve Enerji
Ağırlık ve Hafiflik
Saydamlık ve Renk
Aydınlık ve Karanlık
Zarafet ve Ağırbaşlılık
Gerçek ve Hayal

“catch without arms” hikayemize dönersek, “Zebra Skin” derinliği içinde, Zebra’nın siyah beyaz teninden yola çıkarak aydınlık ve karanlığı, benliğimiz ve ruhumuzda hissetmek söz konusudur…

İnsanlarla beraber yaşamanın getirdiği pozitif ve negatif değerlerin varlığından albüm boyunca söz edildiğini görürüz. Yaşamımızda birileriyle iletişime geçtiğimizde, negatif ve pozitif etkileşimler kuşatır bizi. Bir çok parçada iki sesle (vokalle) gerekli betimlemelerin dillendirilmesi; insanlar hep beraber yaşarken “değişim”, “pozitiflik ve negatiflik”, “karşıtlık ve zıtlık”ların, çeşitli anlatımlarla ifadesidir.

Her bir parça örgüsünde estetik realizm’den ne gibi örnekleri görürüz?

Not: Söz konusu resimler bizzat grup elemanları tarafından çizilmiştir.


“Ode to the sun”


+ Aydınlık / Melekler / Saydam Bir Taslak
- Sönüklük / Şeytanlar / Renklilik

Güneşe tapınılan bir inanış üzerine biçimlendirilmiştir. Söz konusu ibadetin, sanatsal uzun bir şiirle yapılması ilginçtir…


“Bug Eyes”


+ Yeniden Diriliş / Zarafet
- Ölüm / Ciddiyet


Böcekler bir çok göze sahiptir ve doğumdan yaşama, yaşamdan ölüme kadar bir çok yolculuğa çıkarlar. Geçen kısacık anlarında, birden fazla göze sahip oldukları için, bütün farklı perspektifleri her açıdan görürler…


“Catch Without Arms”


+ Bir Şeyi Tutmak / Zengin Ya da Ünlü Olmak / Özgürlük
- Kollara Sahip Olmadan / Sanat Uzlaşması ve Dürüstlük / Düzen


Bazen zengin ya da ünlü olmaktansa, kendi içimizde zengin olmak ve muazzam bir sanat gücünü taşımak, kendi benliğimiz için yeterlidir…


“Not That Simple”


+ Bir Şeyin Anlamı Varsa Yapılabilir / Derinlik
- Anlamı Yoksa Yapılamaz / Yüzeysellik


Yaşam ve sevginin kırılganlığı üzerine… Bizi her daim kuşatır…


“Zebra Skin”


+ Beyaz Çizgi / Ilımlılık / Sevgi / Gerçek
- Siyah Çizgi / Tiryakilik / Saplantı / İmgelem


Yaşamın bize yaşattığı bedeller ve alışkanlık, tiryakilik üzerine…

Çok yakın bir arkadaşı kaybetmek, bizi bazı kötü alışkanlıklara meyleder, mesela alkole meyledebilir örneğinde olduğu gibi…


“The Tanbark Is Hot Lava”


+ Yeni / Mantık
- Eski / Duygu


Tannin, tanbark’ın özünü oluşturan ve eczacılıkta da kullanılan bir tür yapraktır. Çeşitli durumlarda yaraları iyileştirmek için kullanılır. “The Tanbark Is Hot Lava” ise, çocukların oynadığı, kaldırımda yürüyüp hiçbir şeye çarpmamaya yönelik bir oyundur.

Şarkıya gelince; tartışmalar ve sevgi, kalmak ya da gitmek, esneklik göstermek ya da göstermemek gibi ilişkilerde karşımıza çıkabilecek pozitif ve negatif noktalar…

Mantıklı bakış açılarıyla ya da duygularımızla hareket edip dururuz yaşantımızda…

Bir şeylere çarpmadan ya da çarpıp durarak…


“Sang Real”


+ Ilımlılık / Çok Arkadaş / Çokluk
- Tiryakilik / Tek Başınalık / Teklik


Çok fazla arkadaşa sahip olmanın getirdiği bir cümbüş içinde bulurken kendimizi, tek bir arkadaşa sahip olmamız, ona olan bağlılığımızı ve hassasiyetimizi üst seviyede tutacak, ona titrememize sebep olacak, bir nevi tiryakilik etkisinde bulunacak ve eğer onu kaybedersek, düzenimiz sarsılacaktır.


“Planting Seeds”


+ Güzellik / Deniz Kabukları / Tekdüzelik
- Yıkım / Mermi Kovanı Denizi / Farklılık


İlk dizede bir insanın bakış açısı, ikinci dizede diğer kişinin bakış açısı, korolar ise iki bakış açısının çözümüdür…

Söylemlerimiz ve fiillerimizle, tek bir sözümüzle güzelliği de getiririz, yıkımı da… Edgar Allen Poe'nin ruhu gibi.


“Spitshine”


+ Önemlileri Bulmak / Kişisel Olmayan
- Önemlileri Kaybetmek / Kişisel

Spit Shine, yıllardır militarizmde kullanılan bir terimdir. Askerler tüfekleri ve postallarını cilalarlar ve parlatırlar…

İyi bir görünüm için…


“Jamais Vu”


+ Jamais Vu / Yaşam / Aydınlık
- Deja Vu / Ölüm / Karanlık


Bazen ölümü düşünürüz. Biz şu an ya da herhangi bir zamanda gülerken, o esnada ölenler, düşen bedenler söz konusu. Burada, Jamais Vu; iç çatışmalar ve ölümü kabullenmek üzerinedir…


“Hungover On A Tuesday”


+ Mutlu ya da İyi Şeyler Hisseden Benlik / Ağırlık
- Tiryakilik ya da Kötü Şeyler Hisseden Benlik / Hafiflik


Bir şeylerin kopması, ayrılığın acısıyla tiryakiliğe varma hali.

Alkol, sevgi, nefret gibi sonuçlar…

Yaralarımızı temizleyip iyi şeyler hissetmemizi sağlayacak iyileştirme kürü her zaman içimizde…

Özgürüzdür ama iç dünyamızı daima kontrol edemeyiz…


“Matroshka”


+ Büyük Taş Bebek / Koruyucu Kabuğa Sahip Birinin İçindeki Benlik / Evren
- Birçok Ufak Taş Bebek / Koruyucu Kabuğa Sahip Birinin Dışındaki Benlik / Nesne


Matroshka, bir uzay yürüyüşü simülasyonudur. Rusya’da iç içe geçirilen taş bebeklere yani Matryoshka’ya çağırışımda bulunulur. Eski Rusya’da köylüler arasındaki en popüler dişi isimleri olan Matryona ve Matriosha’dan gelmekle birlikte, bazı bilginlere göre bir nevi “Anne” (Mother) kelimesinin kökenidir. Bu oyuncak taş bebekler, aynı zamanda çok sağlıklı ve önemli bir figür olan büyük bir köylü ailesinin annesinin görünümünde birleşmektedir.

Büyük bir taş bebeğin içinde bir çok ufak taş bebek vardır. En büyük taş bebek, içindeki bebeklere koruyuculuk yapmaktadır, onların koruyucu evrenidir. Her bir küçük taş bebek ise, kendisinden daha aşağıda ve içinde olan nesne ve maddeleri korumakta, evrenin bir parçasını oluşturmaktadır…

Hayat bir matroşka gibi…

Yaşantımız da…

Yaşadıklarımız da…

Bazen evren tadını aldığımız ve türlü üzüntülerden kendimizi arındırdığımız…







LinkWithin

Related Posts with Thumbnails