28 Ağustos 2010 Cumartesi

Müzik Hayatın Derinliğine İnebilmeli: The Soloist


Müzik tam olarak nedir? Daha doğrusu gerçek müzik nedir ve insanoğluna neler hissettirir? Tek fonksiyonu insanoğlunu eğlendirmek olan ve yorgun yaşamında ona haz veren bir eğlence aracı mıdır? Hayatla ne kadar iç içedir? Ne kadar ulvidir ve aynı zamanda insanın, toplumun, dünyanın kendisidir?

İnsanoğlu duygularla var olan bir varlık. Nice medeniyetler, imparatorluklar kurmuş, dünyayı şekillendirmiş insanoğlu çok güçlü bir varlıktır. Her türlü güce sahip olsa da bir de duyguları vardır. Bu duyguların gün yüzüne çıkmaya ihtiyacı vardır. Bazen yazılarla, bazen de müzik yaparak insanoğlu ruhunun en yüksek noktalarına erişebilmekte ve Nirvana’ya ulaşabilmektedir.

Müzik insanların duygu ve düşüncelerini aktaran bir aracı olsa bile, çok daha büyük bir fonksiyonu vardır aslında. Bazen insanüstü, bu dünyanın ötesinde bir ruhu temsil eder. Belki Tanrı’ya yakınlaşmayı, bilinenin ötesindeki zerreciklere dokunabilmeyi ifade eder. Gerçek müzik ise, daha Tanrısal bir şeydir. İnsanları çevreleyen doğanın, dünyanın, yerdeki küçük bir karıncanın, yaprak ve rüzgar seslerinin, çevremizde olup biten ve bizi sarmalayan yüce bir ruhun tercümanlığını yapar. Evrensel bir dokunuşa sahiptir. İnsan ruhunun en üst seviyesini işaret eder. Yeri gelince de toplumun aynasını yüzümüze tutar. Salt eğlenceden değil, aynı zamanda büyük bir hazdan, hayatın kendisinden, iç dünyamızdan ve gerçekliklerden demetler sunar.

Tüm bunlar müzik için geçerlidir. Ama gerçek müzik için. Popüler müziğin bu kadar üst seviyede bir ruha sahip olduğunu düşünmüyorum. Toplumsal anlamda derin izler taşıdığını da. İnsanlara salt aşk, sevgi, ayrılık gibi şeyler veren duygunun bir yönüne ait düşünce tarzı hayatın tamamı değil. Müzik hayatın en derin noktalarına inebilmeli ve Tanrısal bir ruh taşımalıdır.

Dünyayı ve doğanın seslerini, evren ötesi bir olguyu hissettiren, neredeyse Tanrı’ya yakınlaşmayı, Cennet ve Cehenneme dokunmayı sağlayan bir müzik derken Seda Sayan, Hande Yener, Mahsun Kırmızgül veyahut Lady Gaga’yı falan kastetmiyorum. Şablonlarla uğraşamam. Bu öyle güçlü bir şey olmalıdır ki tınıları duyduğumuzda apışıp kalabilmeli ve iliklerimize kadar donmalıyız. Böyle bir güç 1700’li yıllardan beri, yüzyıllardır hala ilk günkü gibi güçlü bir şekilde yaşıyor: Klasik Müzik..


Birden fazla enstrümanın bir araya gelerek muazzam bir harmoninin adeta dünyanın cennetini ve cehennemini yaşattığı bir düzlemde, özellikle çello ve kemanın sesleri daha ulvi bir güce ışık yakar. Bu güç, günümüzde Bethoveen, Mozart, Bach gibi isimlerin hala ölümsüz olmasına neden olur. Onların müziğini, yazdıkları çello ve keman partisyonlarını dinlerken Tanrı’nın bize dokunduğunu hissederiz. Bu dünyanın çok ötesinde bir yere gideriz. Artık burada değilizdir. Kimsenin olmadığı bir yerde, kendi başımıza, oldukça güçlü bir şekilde astral yolculuğa çıkmışızdır.

Bu ruh, 19. yüzyılda Paganini’nin keman partisyonlarına o kadar güçlü bir şekilde sinmiştir ki, zamanın insanları Paganini’nin ruhuna şeytanın girdiğini düşünüyorlardı. O yüzden Paganini dediğinizde sık sık şeytanı da aklınıza getirirsiniz. Zamanın ötesinde olmak böyle bir şey.


Lirik içermeyen bu müziğin gücü ortada. Yıllar boyu nice güçlü müzisyenler iç ruhlarına klasik müziğin o şehvetli dokunuşlarını dokudular. Bunu bir rehber edindiler. Zamanla bunu iyice toplumsallaştırdılar. İçine lirikler monte ettiler ve müziğe de güç verdiler. Heavy Metal bile bunu yaptı yeri gelince.

Hayatın derinliğine inmeyen müziğe güçlü bir müzik gözüyle bakmam. Lirikler müzik kadar güçlü olabilmelidir ki, binlerce yıl önce insanların duvarlara çizdikleri resimlerin, sembollerin bir anlamı olsun. O yazıtlar ve semboller eğlenmek için değil, geleceğe, yeni nesillere bir şeyler öğretebilmek içindi, bizi hayata tutabilmek ve dünyayı anlayabilmek için. Şaklabanlık olsun ya da eğlenmek için değil!

Müziğe ait lirikleri hayatın tek bir yönüyle sınırlandırmak, popülist bakış açısının, dejenere olmuş yorgun ruh halinin bir göstergesi olabilir. İçinde derin bir sanat varsa, o melodiler bile yeter artabilir öte yandan. Tıpkı Zeki Müren’in sesinde, Barış Manço’nun söylemlerinde çok daha derin bir şeyleri bulabileceğiniz gibi.

Guns’n Roses’ın liriklerinde yer alan sefil hayatı, köhnemişliği, bazen ırkçı gibi duran söylemleri anlayabilmek için bu grubun yaşadığı Los Angeles’a bakmak gerekir. Bu günahlar şehri, yerkürenin en absürd şehirlerinden biridir. Yoksullar ve zenginlar arasında derin uçurum olan ilginç bir şehirdir. İnanılmaz zenginlerin şehri olarak bilinen bu günahlar şehrinde, aynı zamanda yüz binlerce evsiz insan var. Bu insanları yerlerinden eden göçmenler var. O yüzden grubun geçmişte göçmenlere dair sert söylemlerini anlayabilmek kolay olmasa gerek. Söylemleri dikkate almadan “vay be, Guns’n Roses be, çılgın gibiler, ay ne güzel” demek de saçmalığın daniskasıdır. Çünkü grubun söylemlerinin ilgili içeriği ve yaşadıkları yer, bize bazı anlamlarda uzak olsa bile evrensel bir duruma çıkarım yaparız.

Ya da Grunge denen oldukça karamsar, ağır ve bunalımlı bir tarzın öncüsü olan Alice In Chains, Soundgarden gibi grupların daha çok neden Seattle’dan çıktığını anlayabilmek için, ilgili eyaletin karanlık, sürekli yağmurlu, kasvetli hava ve yapısını bilmek gerekir.

Ya da Death’in vefat eden filozof müzisyeni Chuck Schuldiner, insanlara umut verebilmek için bir misyon edindiğini, bu işten para kazanamadığını ama evdeki kedi ve köpeklerine yemek götürebilmenin ve kalan parayla gitarına tel takımı alabilmenin kendisine yettiğini söylerken, bu müziği sadece eğlenmek için yapmadığının altını çiziyordu.


“The Soloist” isimli filmi izlediğimde aklımdan geçenler bunlardı. Aslında çok şey geçti aklımdan. Sayfalarca dolusu yazmaya da devam edebilirdim. Kilitlenip kaldım ama filmi izlerken. Müziğin gücüne, insanların yardım dürtüsüne, kimsesizlerin durumuna, toplumun çöküşüne şahitlik ettim.


Los Angeles Times’ın önemli yazarlarından Steve Lopez (Robert Downey JR.), Beethoven Heykeli’nin bulunduğu parkta yemeğini atıştırırken bir keman sesi duyar. İçinde bir çok ıvır zıvır ve çöpün olduğu arabanın yanında kimsesiz bir adamı görür: Nathaniel (Jamie Foxx). O sefil haliyle keman çalmakta ve kendinden geçmektedir. O sıralarda hikaye sıkıntısı çeken Lopez, Nathaniel ile yaptığı sohbetten çok etkilenir ve onun hikayesi üzerine yoğunlaşır.

Nathaniel çok özel bir yeteneğe sahip evsizdir. Daha çocukken mükemmel Çello çalıyordu ve yıllar önce bir müzik okuluna kayıt olduktan sonra, akıl sağlığını kaybetmeye, kapalı alanlarda duramamaya başlar. Kafasının içinde sürekli sesler duyar ve şizofrene bağlar. O yüzden okuldan ayrılır ve bir evsiz olur. Dahiliğinden ve zekasından hiçbir şey kaybetmez. Beethoven ile yatıp kalkmaktadır. İki telli kemanını çalarken dünyanın en mutlu insanıdır. Lopez istediği bir şeyin olup olmadığını sorduğunda aldığı cevap ilginçtir. Diğer evsizler sigara, alkol, para veya yemek isteyecekken o sadece kemanına iki tel daha ister. Bu hikayeden çok etkilenen yaşlı bir kadın, 50 yıl boyunca kullandığı çelloyu Lopez yoluyla Nathaniel’e yollar. Her şey ondan sonra başlar.

Nathaniel o çelloyu eline alır ve doğanın, dünyanın, dünyadaki en büyük hissin bizi kavradığını hissederiz. Hissettim. O an burada değildim. Bambaşka bir yerdeydim. Bedenimdeki en ufak bir hücre bile tepki vermiş, tüylerim diken diken olmuştu.

Nathaniel her yönüyle özel biridir. Dünyaya bakışından hayat anlayışına kadar. İnanılmaz naif ve dünya ötesi görüşleri olan bir evsizdir. Doğa seslerinin çok yoğun olduğu ortamlarda inanılmaz çalar. Ama kapalı alanlara geldiğinde şizofren hali onu esir alır. Lopez sayesinde Beethoven’ın 3. senfonisinin çalındığı bir provaya gider. Müzik girer ve dünya durur. Tanrı’nın ve Beethoven’ın eli başına usulca dokunur. İlikler donar.

O an hissettiklerini, ben de sevdiğim müziği dinlerken hissederim. Ve film boyunca kulağıma boca edilen doğaüstü klasik müzik tınılarını dinlerken bu dünyadan uzaklaşmıştım. Nathaniel Tanrı’yı, yüceliği ve daha ulvi şeyleri nasıl hissedip diken diken oluyorsa ben de hissettim. Ve hissediyorum da her zaman.


Bütün olan biten inanılmaz bir tecrübeydi. Bu ruhu görebilseydiniz, neler hissedebildiğini ve hissedebildiğimi hissedebilseydiniz. Aynı konser salonunda aynı müziği dinleriz. Ama aynı değildir işte. Aynı olmayız. Siz beni ya da onu izlerdiniz, ben ve o ise müziği. Müziğin o derin harmonisi bir araya gelip çaldığında düşünürsünüz ki,

“Oralarda bizden çok daha büyük şeyler var. Bizden çok daha büyük bir şey var ve o bunu yaşıyor, o bununla yaşıyor. Kendini müziğe teslim ediyor.”

Sizler hiç böyle hissedemeyebilirsiniz belki de. Herkes hissedemeyebilir. Hissedebilenler için bu bir lütuf. Bir meziyet.. Doğumunda ruhuna yerleştirilmiş mükemmel bir leke gibi.

Bu filmin bir müzik filmi olduğunu düşünmeyin. Aslında yaşanmış gerçek bir hikaye ve bir biyografi. Steve Lopez’in ‘The Soloist’ isimli kitabından derlenen etkileyici bir biyografi filmi. Müzik bu filmde çok güçlü bir araç, ama asıl dokumalar kimsesizlerin, toplumun yapısı üzerine yapılıyor. Filmi izlerken dünyada ne kadar çok çaresiz, hasta, evsiz ve kimsesiz insanlar olduğunu görüyorsunuz. Onların ruh haline şahitlik ediyorsunuz. Bazıları o kadar masum ve o kadar şahsına münhasır karakterlerdir ki, onlarla muhabbet ederken neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Normal bir insanın yapamayacağı muhabbetin çok daha ötesinde, çok zekice ve masumane bir bakış açısı. Bu film aslında müziğin yüceliği altında bir toplum panoraması. Bir mücadelenin öyküsü. Jamie Foxx ve Robert Downey JR. oyunculuklarıyla silip süpürüyorlar


Filmin sonlarında Nathaniel çatır çatır çalmıyor. Dünyaca tanınan bir ünlü olmuyor. Zenginlere solo konser vermiyor. İnsanları müziğiyle şok etmiyor. Bu üstün meziyetine şahitlik eden, artık hayatında her daim bir arkadaşı olarak kalacak olan Steve Lopez’den başkası değildir. Hayatın çok içinden ve derinliklerinden..


Müziğin derinliklerine inebilmek ve bu filmi seyredebilmek; Tanrı’ya, kutsal ve yüce bir şeye, bu dünyanın çok üzerindeki bir şeye ulaşabilmekle eşdeğer.

Dahiler normal olamaz. Normal olsalardı, bu dünyanın ötesinde olan bir şeye imza atamazlardı. Tıpkı zamanın çok ötesinde bir zihne sahip olduğu için yarattığı melodiler nedeniyle şeytan tınıları diye töhmet altında tutulan ve ruhuna şeytan kaçmış denen Paganini gibi..

Güzellik ve Yetenek


1982 doğumlu Güney Koreli Kim Ah-Joong gizli kalmış yeteneklerden biri olsa gerek. Aktris, model ve muazzam bir sese sahip bir şarkıcı. Güney Kore’de oldukça popüler bir isim. 2006 tarihli “200 Pounds Beauty” isimli film ile dikkatleri üzerine çekmişti. Bu film harika müziklere sahiptir ve çok sıcaktır. Sevdiğim filmler listesinde yer almaktadır.


Kim Ah-Joong’un 2006 yılında 24 yaşında olduğunu düşünürsek, bu yaşta bir çok yeteneği üzerinde barındırmak ilginç olsa gerek. Biz 24’ümüze geldiğimizde iş hayatına atılıyorduk. Bu tür kişiliklerin yanında kendimizi bazen kabız hissetmiyor değiliz.


Güney Korelilere acayip bir zaafım vardır, garip hissederim kendimi. Şehvetli bir şey değil bu ama. Kırılgan hissettiriyor. Gerçi kendisi bana göre yerkürenin en güzel kadınlarından biridir.

“200 Pounds Beuaty” filminden şu iki videoyu izlemek yeterince fikir verir yeteneği hakkında. Özellikle “Maria” parçası müthiş. Harika bir performans.







“Genug!” Demişti Immanuel Kant Ölüm Döşeğinde


Tanınmış insanların ölürken ettiği kelamlar bazen ilginç bulunur. Özellikle Immanuel Kant’ınki. Öldüğünde son sözü Genug (Yeter) olmuştu. Belki de hayatın sonlanışını ifade edebilecek en naif ve keskin kelimedir. Sadece bir kelime..

Tarihe geçmiş bazı kişilikler de ilginç kelamlar etmişlerdi.

Agrippina, Neron’un Annesi – 59 – “Rahmime vur”

Martin Luther – 1546 – “Evet”

Kral VIII. Henry – 1547 – “Keşişler, Keşişler, Keşişler!”

Thomas Hobbes – 1679 – “Karanlıkta büyük bir atlayış”

Voltaire – 1778 – “Tanrı adına, bırakın huzur içinde öleyim”

Mozart – 1791 – “Bunu kendim için yazıyorum”

Napolyon – 1821 – “Josephine”

Beethoven – 1827 – “Komedi bitti”

Hegel – 1831 – “Ve o beni anlamadı”

Goethe – 1832 – “Daha fazla ışık”

Henrich Heine – 1856 – “Tanrı beni bağışlayacak. Bu onun mesleği”

Charles Darwin – 1882 – “Ölmekten zerre korkmuyorum.”

Karl Marx – 1883 – Kendisinden son bir söz istenince: “Hadi, defol!”

Marcel Proust – 1922 – “Yeterince yazdım. Artık ölebilirim”

Heinrich Himmler – 1945 – “Ben Heinrich Himmler’im”

H. G. Wells – 1946 – “İyiyim”

27 Ağustos 2010 Cuma

Sen Bir Başkasın Imogen Heap


Her ne kadar iflah olmaz sert Heavy Metal (özellikle Death Metal) dinleyicisi olsam da “Heavy dışında hiçbir şey dinlemem” diyenlerden değilim. Ne hoşuma giderse, yeri gelince farklı tarzları da dinliyorum. Bu isimlerden biri ise yıllardır bir köşemde duran, gerçekten beğendiğim ve özel bir sevgi beslediğim İngiliz müzisyen, şarkıcı ve söz yazarı Imogen Heap’tir.

Imogen’ın çok özel bir müzik yaptığını düşünmekle birlikte yaptığı müziği dar bir kalıba sokmanın imkansız olduğunu düşünüyorum. Müziğinin Rock’tan elektroniğe, alternatiften bağımsız müziğe, sentezör poptan klasiğe geniş bir yelpaze içerisinde yüzümüze yellenmesi, çaldığı enstrüman adetinin haddi hesabı olmaması, adeta tek başına bir orkestra olması, bu müziği bizzat kendi yaratması ve bunu muazzam sesiyle beslemesiyle sıradan bir müzisyen olmadığını söyleyebilirim.

Frou Frou ile yaptığı düetlerle de adından söz ettiren Heap, geçtiğimiz yıl çıkardığı Ellipse albümüyle kaldığı yerden devam ediyor. Tamamen müzik için yaratılmış bir yaratık olduğunu düşünüyorum. Başlangıçta ilk albümü iMegaphone (Imogen Heap anagramından türetilmiştir) ve Speak for Yourself ile kalbimde taht kuran Heap, son albümü Ellipse’in giriş parçası “First Train Home” ile kulağınızın pasını alsın. Hem de canlı performans ile.. Bu kadın normal değil..

Galatasaray’ı Nasıl Bilirdiniz?


1992 yılında 2-1’in rövanşında, Galatasaray, Werder Bremen’in karşısına çıkarken o günkü şanssızlığı oyuncuların beceriksizlikleri, isteksizlikleri veya kapasitesizlikleri değildi. Takımı o gün 0-0’lık sonuçla turdan eden şey sadece bir balçık parçasıydı. O günkü takım o gün turu geçebilmek için formasını, karlarla bezenmiş bataklığın devasa parçalarıyla kirletmiş, terini son damlasına kadar dökmüştü. İnsanın doğayla olan savaşında galibin adı bu kez doğa olmuştu, Werder Bremen değil.

2000 yılında Galatasaray UEFA Kupası Finali’nde on kişi kaldıktan sonra sahada onu hala diri tutan şey, sadece futbolcu kalitesi değildi. Büyük bir azim, istek, sonuna kadar savaşmak ve en başından sonuna kadar inanmışlıktı. İnanmışlık, azim ve istek yoksa eğer, ne kadar kaliteli olursan ol, içinde yoksa bu hislerin minik bir kırıntısı dahi, sokaktaki sıradan bir vatandaşın futbolcuğundan farkınız kalmayacaktır.

Uzatma dakikalarında omzu çıkmasına rağmen sinirden titreyen dudaklarıyla bandajını yaptırıp hala sonuna kadar savaşan bir kaptana sahipken, Henry’nin kafa vuruşunda ‘tamam, bu gol oldu’ diye gözlerimizi kapatmışken, bizi hayata döndüren Tafi’nin hayat öpücüğü olmuştu. Galatasaray’ı iliklerine kadar hisseden, tüm kalbiyle oynayan ve yenilecek bir gole isyan eden Tafi’nin hayat öpücüğü.. O zamanların kaptanı, kaptanları.. Günümüzün kaptanı..

1991 yılında, Galatasaray hiç de iyi zamanlarında değilken, Roman Kosecki kadrosundayken, bazı sorunlarla çalkalanırken, o zamanların öyle pek de kötü olmayan takımlarından Banik Ostrava’ya evinde 1-0 mağlup oluyordu. Hiç kimse turdan emin değilken, tamam, bu turu kaybettik diye düşünürken, deplasmanda, 1-0 geriye düşülmesine rağmen, hayatında ilk kez forvet oynayan Yusuf Altuntaş topu tavana asıyor, akabinde Kosecki’nin golü geliyordu. Hiç iyi zamanlarında olmayan bu takımın DNA’sı Avrupa’da farklılaşıyordu. Maçı kaybetseler bile “hayır, mücadele etmediler” diyemiyordunuz.

Geçmişle yaşanmaz ki ama. Neden bunları yazıyorsun? Hepsi geride kaldı. İleriye bakmak lazım diyebilirsiniz. Kesinlikle doğrudur. Ama tarih ya da geçmiş ne için vardır? Neden sürekli hatırlanmalı ve irdelenmelidir? Geçmişten dersler çıkarmak, feyz almak veyahut geçmişte düşülen hatalara düşmemek için. Geçmişini iyi bilen bir topluluk asıl DNA’sını asla unutmaz ve yıllar boyu ebeveynin çocuğuna genlerini aktarması gibi, bu genleri ruhunda barındırır. Veyahut o topluluğu yönetenler, topluluk içine bireyleri katarken ilgili DNA’yı ve ruh kalitesini dikkate alırlar. Eğer almazlarsa, işte dün Galatasaray’ın düştüğü durumla karşı karşıya kalırsınız.

Bundan tam on yıl önce bu takım Real Madrid’in elinden Süper Kupa’yı alırken, Victoria, Perez gibi vasat oyuncularla Liverpool, Barca gibi takımlara kafa tutarken sahip olduğu bir dürtü vardı: İstek, azim ve inanmak. Futbolcu kalitesi ne kadar önemli olursa olsun, siz birlik oluşturamıyorsanız, küskün çocuklar gibi oyun oynuyorsanız isminizin hiçbir önemi kalmıyor. Bugün ise ikinci sınıf takıma bile oyununu kabul ettiremeyen, küskün bir adamı kaptan olan bir güruh var.

Eğer teknik direktörünüz maçın ardından “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” diyorsa, bu bombanın yönetimin kucağına bırakılması demektir. Rijkaard geldiğinde ‘Rijkaard’ı getirmek bir devrimdir’ diyen zihniyetin sadece Rijkaard’ı getirmeyi devrim olarak gördüğünü, maç ardından yapılan açıklama sonucunda ise futbol konusunda tek yetkilinin Rijkaard olmadığını ve yönetimin, isim sahibi bir hocanın işine karıştığını, istediklerini gerçekleştirmediğini kanıtlar.

Gariptir ki, bundan 90 yıl önce, Türk Milleti, giyecek çarığı, yiyecek azığı yokken Mustafa Kemal ve askerlerine her şeyini hibe etmişti. Aylar boyu nice cefalar çekmişti. Çarığı ve azığı yokken, elinde olan iğneyi, vidayı, ipliği, minicik azığını Mustafa Kemal’in ve yüreğinden gelen ordusunun emrine amade etmişti. Devrim öyle gelmişti. Çok kan dökülmüştü, çok acılar çekilmişti ama gelmişti işte. Gelmişti. Devrimlerin kanlı olması bundandır.. Kan dökmeden, acı çekmeden devrimin gerçekleşmeyeceğini öğrenemedi bu zihniyet..

Yönetimin kaçışı öyle bir kaçıştır ki, Rijkaard söyleminin gerçekliğinin kabul edilişi aslında öyle ağır bir şeydir ki, her maç sonrasında, kaybedilen bir maç sonrasında bile resmi sitesinde Rijkaard’ın basın toplantısına hemen yer verirken, dünkü basın toplantısına dair tek bir kelam geçmedi hala. Koyabilirler de, ama “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” açıklamasını koyabilirler mi? İnanıyor musunuz? Demokrasinin beşiği Galatasaray’da...

Biz merhumu iyi bilirdik ama bu kadar çabuk öleceğini bilmezdik.. Ruhunun, forma aşkının, kenetlenmenin, takım olmanın bu kadar çabuk öleceğini.. Her şey rağmen hakkımı helal ediyorum. Hakan Balta’ya bile. Çünkü ne olursa olsun, o Sarı Kırmızılı forma onların üzerindeyken ne sövebilirim, ne küfür edebilirim. Canlı bir şekilde şahitlik ettiğim ve en kötü dönem olarak gördüğüm Sigi Held zamanında bile sövmedim ben bu takıma.. Her şeye rağmen..

Sorunları tek tek yazmak istemiyorum. Herkes her şeyi görüyor sonuçta. Takımın dün sahaya çıkan kadrosu o biçim adamlardan oluşmasa bile, normal şartlar altında ikinci sınıf bir takımı ne yapıp ne edip eleyebilecek güce sahiplerdi. Bu biraz da istek, azim ve inanmakla alakalı. Hakan Balta’nın yaptığı fahiş hataları gördükçe, Arda’nın bitmiş haline şahitlik ettikçe burnuma hep yeniçeri ruhu kokusu geliyor. Çünkü bu oyuncular Terim’in olduğu bir yerde bunların hiçbirini yapamazdı. Yemezdi. Oyuncular Rijkaard’ın kuyusunu mu kazmak istiyorlar bilmiyorum ama dünkü açıklamalar sonrası Rijkaard’ın asıl kuyusunu kazan merci bellidir: Yönetim..

Hani Florya’da beş çıkış kapısı vardı ya? Sahi! Nerede o?

26 Ağustos 2010 Perşembe

İnatçı ve Savaşçı Bir Kız: The Ramen Girl


Hayatta karşımıza her zaman sorunlar çıkar. Bu hayata bir kere gelmişsek eğer; benliğimizi bulduğumuzda, ellerimiz cebimizde hayat basamaklarını çıkamayacağımızı deneyimlerimizle öğreniriz. Hayatın karşımıza çıkardığı sorunların bir son bulması mümkün değil. Hal böyle olunca insanoğlunun her türlü şartlara karşı göstereceği direnç ve sağlayacağı uyum devreye girer. Eğer insanın ruhunda inatçılık ve savaşçılık varsa, her ortama, her soruna direnç gösterir ve uyum sağlar. Ruhunda inatçılık ve savaşçılığın gram ağırlığı yoksa, hadi geçmiş olsun.

İnsanoğlu karşısına bir yol çıktığı zaman bunu nasıl karşılar? Durumun genel perspektifini çıkararak olayın tekniğini kapmaya mı çalışır, yoksa inat ettiği o işin ruhunu kapmaya mı? Görüntü ve teknik belki önemlidir ama o işin içinde yürekten gelen bir dokunuş, iç sesten gelen bir hamur yoksa ortaya çıkacak şey sıradan bir şeydir.

Sevgilisi yüzünden Japonya’ya giden Abby’nin başından geçenler o kadar kolay olmasa gerek. Sırf bir sevgili yüzünden tüm hayatını değiştirecek bir karar alarak Japonya’ya giderseniz ve sevgili daha birkaç ay olmadan Japonya’dan çıkıp giderse sap gibi kalırsınız bir anda ortada. Ya geri döneceksinizdir, ya yabancı bir ülkenin topraklarında yalnızlık tohumlarını yutkunursunuz gözyaşları içinde ya da bir gün balkonunuzdan bakarken, köhne bir Ramen lokantasının karanlık içindeki o çekici kırmızı ışıklarına ve sıcaklığına şahit olur ve oraya gitmek istersiniz. Gidersiniz de..


İnanılmaz bir sağanak yağmur yağarken Ramen lokantasına girersiniz. Kapatılmıştır aslında. Orta yaşı biraz geçkin karı koca işletmektedir orayı. Size Japonca kapalı olduklarını söylerler. Siz Japonca’nın J’sinden bile anlamamaktasınız. Gözyaşları içerisinde ne kadar yalnız olduğunuzdan, dertlerinizden bahsedersiniz. Söylediğiniz tek kelimeyi bile anlamazlar. Sizler de onların söylediği tek kelimeyi anlamazsınız. Neler söylendiği hiç anlaşılmasa bile bazen beden dili, gözyaşları, o masumiyet bir şeyler anlatır. Sizi deli sansalar bile! Önünüze bir tas ramen koyarlar.

Ramen.. Bir yemek. Makarnanın çorbalısı gibi bir şey. Domuz eti suyuna, soya sosuna veya tavuk eti suyuna yapılan ve bir çok malzeme eklenen makarna yemeği. Rameni silip süpürür kızımız. Hemen karşısındaki kedi heykeli el sallar ona. Gülümser. Gözyaşlarından eser kalmaz.

Ertesi gün tekrar gelir ve orada çalışmak ister. Ramen ustasının öğrencisi olmak istediğini söyler. Usta öyle çok çektirir ki! Başlangıçta ne kadar pis iş varsa yaptırır. Tuvaletten kapkacaklara kadar. Çok gaddar bir ustadır kıza karşı. Ama hepsinin bir nedeni vardır.


Filmin sıcaklıkla beni kavradığını, Brittany Murphy’nin oldukça sevimli oyunculuğuyla beni kendisine aşık ettiğini söylemeliyim. Film boyu usta ne kızın söylediklerinden bir şey anlar, ne de kız ustanın bir şey söylediğinden anlar. Bir taraf sürekli Japonca konuşur, diğer taraf İngilizce. Birbirimizin kelimelerini anlamasak bile sanki bir şeyleri hissederiz. Asıl anlatılmak istenen şeyin ne olduğunu, neleri anlamamız gerektiğini ve duygunun sesinin olduğu yere bakmamız gerektiğini.

Bir insanın güçsüz ve ağlak bir ruh haline sahipken, saçma sapan kararlar almışken, başlangıçta aptal gibi görünürken, savaşçı ve inatçı bir ruha bürünüp, kimsenin o güzelliğiyle tuvalet taşlarında dahi sürünmeyeceği bir ruh halinin her şeye göğüs gererek idealist bir yaşamın kollarına atıldığını görmek nasıl bir etkide bulunabilir iç dünyamıza? Devasa bir güzelliğe rağmen hiç burnu büyük davranmamak, çirkin ve sıradan insana bile büyük bir alçakgönüllülükle yaklaşmak, onlara bile sevgi vermek, koca bir kalbe sahip olmak içimizi sıcak tutan bir olgu.


Görüntüsüyle, o zamana kadar olan yaşantısıyla, başlangıçtaki yumuşaklığı ve ağlaklığıyla Japonya’nın ruh ve karakterine tamamen ters olan bir Amerikalı’nın özünde çok inatçı ve savaşçı bir ruh olarak ortaya çıkması, idealistliğinin peşinden koşturması sonucunda asıl mutluluğu ve huzuru yakalaması ve nihayetinde aslında tam bir Japon ruhuna sahip olduğunu kanıtlaması, insanoğlunun her ortama ayak uydurabileceğinin simgesi. Tabii ki inatçı ve savaşçı olmak koşuluyla..

Yıllar boyu nice Amerikalı'ya Japonlar tarafından Uzakdoğu sporları öğretildi filmlerde. Her seferinde bir intikam mücadelesi vardı. Klişe halini almış bir görüntü. Bu sefer yine bir Japon hoca, Amerikalı bir öğrenci. Ama konu dövüş değil. Ruhunu ortaya koyacağın, insanları tadıyla ağlatacağın bir yemek..

Bazılarına göre belki sıradan bir film, bazıları belki hoşlanmaz bile. Bu bakış açısıyla ilgili. Japon ruhuna karşı bir sevgim olduğu aşikar. Önemli olan hayata dair bir şeyler yakalayabilmek. O samimiyet ve alçakgönüllülük.. İçimizin sesini dinlemek. Bazen öfkeyi, bazen de inatçılığı yakalayabilmek.. Sonuna kadar inatçı olmak.

Not: Brittany Murphy 20 Aralık 2009 tarihinde 32 yaşındayken kalbindeki rahatsızlık nedeniyle vefat eden bir sanatçı. 1970 doğumlu kocası Simon Monjack ile 1,5 yıl evli kalabilmişlerdi. Ölüm onları ayırmıştı. Ama Monjack de 6 ay sonra 23 Mayıs 2010'da vefat etti. Bu anlamda çok üzücü bir yaşam öyküsüdür Murphy - Monjack birlikteliği..

25 Ağustos 2010 Çarşamba

33 Yaş Sendromu & Ölüm Vakti


"Second Life Syndrome" demiş Riverside şizofrenik bir şekilde...

Öte yandan;

"Yaş otuz beş yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşına bakmadan gider."
demiş Cahit Sıtkı Tarancı...


Yalan...

Külliyen yalan...

Ömrün yarısı 35 değil, 33... Bunu bilir bunu söylerim.

Dirildiğimizde vücuda geleceğimiz yaşmış 33!!! Bu inanışa göre insanlar dirildiğinde her biri 33 yaşında olacakmış. İlginç!

Bir bebe olarak ölseydik 33'teki görünümümüzü görebilmek.

Ya da 80'lik bir dede olarak ölsek 33 olarak dirilebilmek...

Dua edelim de spermler yeniden dirilmiyor. Trilyonlarca 33 yaş spermleri... Öteki dünya kaldırmazdı katrilyonlarca 33 yaş spermlerini...

Yurtdışında yüksek lisans yapabilmek için söz konusu yaş sınırıdır 33...

Ya da bir futbolcunun ve kamu görevlisinin yurtiçindeyse askerliğini en son erteleyebileceği yaş sınırıdır 33...



33 yaş...

Ömrün en olmuş dönemi ve yaşı...

Tamamen diğer yaşlardan yalıtılmış bir yaş...



Aynı zamanda bazı büyük hastalıkların başlama evresini gösterebileceği yaş sınırıdır 33...

Kendini öne sürme ve varolma savaşının başladığı yaş sınırıdır 33...

Mantıkların daha da güçlendiği ve duygusallığın azaldığı yaş sınırıdır 33...

Sağlık durumunun artık eskisi gibi kendisini revize edemeyeceği ve artık yaşlanmaya hazır olmanın, ne yapılırsa yapılsın yaşlanmanın önüne geçilemeyeceğinin, koroner kalp hastalığının yüzde ona yükseleceği yaş sınırıdır 33...

İnsan hayatının en önemli 3'lerinden biridir 33... Kendi içlerinde sorunlar barındırır...

Bir balet için dede olmak demek 33 yaş...

33 yaş her şeyin merkezidir.



Nasıl ölmek isterdim?

Fantastik!

Kamelot'un "Up Through the Ashes" parçasının 2:46 ve 3:33 süresi arasındaki melodileriyle...

Çığlık ata ata...

Yine karşımıza 33 çıktı...

Parçanın 1:33'üncü süresinde Roy Khan "insan ötesinin" çok ama çok içten bir şekilde "You want to die..." demesi, "mesajı al ulan pezevenk!" tadında...

Ne de fantastik...


Gün gelip yaş 35’e dayansa da ömrün yarısı değildir.


-------------------

2007 yılında 31 yaşındayken yazmış olduğum bir yazının bir kısmı.. İki yıl öncesinden, sendrom olur mu acaba sorusu vardı zihnimde. Şu an yaş dayandı 34’e. Yaş 35 olsa da önemsiz. Ömrün yarısı değil.. Gerçekten de.. Ne sendrom var ne de bir şey..

Tek bildiğim her geçen gün büyümek. Sürekli büyümek.. İçimdeki çocuğun hep yaşaması ve yaşanan onca hengameye rağmen bazı zamanlarda kendimi hala büyümemiş gibi hissetmek.. Mutluyum lan anasını satayım diye keyif çatmak..

Killing Me Killing You!


Uzun yıllar önceydi. Ne kadar da mutlu günleri olmuştu. Artık her şey, geçmişin tozlu yapraklarında barınıyor ama kalpteki yerini ilk günkü tazeliği ile koruyordu. Ömrünün son günlerini yaşıyor gibiydi. Hayatında, onun anıları dışında başka bir anlam kalmamıştı. Sadece kendisi, evi ve onun anıları vardı. Sürekli yaptığı gibi, her gün onun evine gidiyor ve ona bakıyordu. Üzerindeki fazlalık otları alıyor, taşını temizliyor ve toprağı düzeltiyordu.

Acaba toprağın altında huzurlu muydu? Rahat mıydı? İçindeki ses, onun rahat olduğunu söylüyordu. Ama kendisi hiç rahat değildi. 67 yıllık yaşamının son 19 yılı hiç de rahat değildi. Her gün yaptığı gibi derin derin ona baktı…

Toprağın altında olan ona…

Gece olmuş, yatağına girmiş ve uyumuştu. Saatler geçti, gecenin rengi iyice derinleşti ve sonra gökyüzü aydınlandı. Yeni bir gün başlıyordu fakat asla uyanamadı…

İnsanoğlunun içini dolduran bir çok yoğun duygu mevcut; mutluluk, karamsarlık, neşe, umutsuzluk, sevinç ve üzüntü gibi. Bazı insanlar mutluluklarını karanlıklarda yaşarken, bazı insanlar da mutlu olmak için sahip olunması gereken tüm kıstaslara sahip olsalar da kendilerini asla mutlu hissetmezler.

Peki mutluluklarını karanlıklarda yaşayanlar?

Onlar için gün ışığı çekici değildir. Gecenin başlamasıyla gün onlar için doğar ve kendilerini bulurlar. Gecenin derinliğiyle kendi yoğunluklarında yaşamaya başlarlar ve bir çok şeyi dibine kadar hissederler. Onlar için bu anlar vazgeçilmezdir ve inanılmaz mutlu olurlar. Hissedişler karamsar, melankolik, derin, duygusal ve karanlıktır ama bunların birleşiminin sonucu inanılmaz bir mutluluğa eşittir. Gecelerdir mutluluk şarkılarını söyledikleri. Aslında söylenen şeyler hiç de mutlu değildir, neşeli değildir, hayat dolu değildir ama ona verdiği haz mutluluktur.

Eeee, Sentenced’dan gelsin o halde. Killing Me Killing You.. Dinlemeyen mezar taşı olur!


24 Ağustos 2010 Salı

Kont Drakula Miti ve Vlad Gerçeği


Drakula veya Kazıkçı Vlad (Türk tarihinde Kazıklı Voyvoda olarak bilinir) olarak da bilinen Eflak prensi III. Vlad (1441-1476) tarihe acımasızlık efsanesi olarak geçti. Son zamanlarda sapıklıklarına eklenen cinsel vurgular kötü ününe ün kattı. Ama o Romanya’daki doğum yeri Sighişoara, Poenari ve Bran’daki şatoları ziyaret edilebilen tarihi bir kişiliktir. Eflak prensliği aşağı Tuna’nın solunda kalır ve onu bağımlısı kabul eden Büyük Macar Krallığı ile büyüyen, haraç ödediği Osmanlı İmparatorluğu arasında sıkışmıştır. 1443-1444 Varna Haçlı Seferi sırasında, o yeni yetmeyken, Osmanlı padişahı II. Murat’a rehine olarak gönderilmiştir ve maruz kaldığı belalar onun sonraki obsesyonlarının psikolojik kökeni olarak değerlendirilebilir.

Türklerin ceza olarak pala, yani “sivri sopa” kullanmaları iyi bilinir. Ama III. Vlad’ın elinde bu korkunç bir terör aracına dönüşmüştü. İyice inceltilmiş ucuyla ince ve yağlı kazık kurbanın rektumundan sokulup ağzından öyle çıkartılırdı ki, ölüm günlerce gecikebilirdi. III. Vlad 1456’da, Türklerin İstanbul’u fethetmelerinden sadece üç yıl sonra iktidara geldi ve kendini kafirlere karşı direnen Hıristiyan prenslerin savunucusu olarak gördü. Tuna’ya yaptığı bir sefer, söylendiğine göre ona, merhametle kafası kesilen ve yakılanlar dışında, kazıklanacak 23.883 tutsak kazandırmıştı. Yurdunda iktidarı Eflak soylularının kitle halinde öldürülmesiyle başlamıştı. Herhalde yirmi bin erkek, kadın ve çocuk şatonun penceresi önündeki ormanda kazığa geçirilmişti.


Drakula’nın Macar kralı Matyas Corvin tarafından yakalanıp hapsedilmesi 1463’te Viyana’da Almanca bir eserin yazılmasına yol açmıştı: Geschichte Dracole Waide ve ortaya çıkan edebiyatın kaynağı bu kitap oldu. 1488’de çıkan Rusçasını herhalde Korkunç Ivan biliyordu ve anlaşılan ondan yararlandı. Bu kitabın sayfaları bize Doğu’da ve Batı’da dinsel fanatizmle patolojik zalimlik arasındaki tuhaf bağlantıyı gösterir. İspanya Engisizyonu yıllıkları veya İngiltere’de John Foxe’un “Book of Martyrs” (1563) kitabında anlatılan Marian sorgulamaları, Eflak vampir-prensinin yarattığı dehşetle aynı türden hastalığa aittirler.



Norman Davies’ın Avrupa Tarihi isimli eserinden

80’inde Bile Çatır Çatır Yazan Yazar: Ursula K. Le Guin


Çocukluğumdan beri kitaplara aşık olduğum söylenebilir. Hiç unutmam. İlkokula başlamıştım. Daha okumayı sökememiştik. Harfleri hecelemekle uğraşırdık. Başlangıçta biraz zorlanmıştım. Bir gün öğretmenim sınıf kitaplığından bir kitap uzattı. Yavru fil ile ilgili öyküydü. Dilimi dişlerimin arasında sıkıştıra sıkıştıra, afacan çocuklar gibi dilimi zorlanıyormuş gibi oynata oynata okumaya başlamıştım. Okuduğum ilk kitaptı ve çarpılmıştım. İlgili öyküyü okurken çok etkilenmiştim.

Bu öyle bir etkide bulundu ki, o yaşımdan sonra sürekli bir şeyler okurken buldum kendimi. Annem ben çocukken ne zaman beni yanına alıp misafirliğe gitse, ne bir oyuncakla oynardım, ne de yaramazlık yapardım. Nereye koyulmuşsam orada put gibi dururdum. Sonra annemi hafiften dürterek “anne, okuyacak bir şeyler var mıdır?” diye sorardım. Konuk olduğumuz ev sahibi de bana bir kitap verirdi ve annem kalkıp gidene kadar büyük bir zevkle, hiç sıkılmadan kitabı okurdum.

Bunun getirdiği bazı alışkanlıklar var yaşamımda. Yemeğimi yerken önümde muhakkak okuyacak bir şey vardır. Ne zaman yatağa girsem, uykum gelene kadar kitap okurum. Sürekli kitap satın alırım, odamdaki kütüphanemde yer kalmasa bile almaya devam ederim ve onların olmadığı bir yaşam düşünemem. Tıpkı müziksiz bir hayat düşünemeyeceğim gibi.


Hayatımın yazarı Marcel Proust’tur ama akabinde beni çok etkileyen önemli yazarlar vardır. Onlardan biri günümüzde 81 yaşında olan ve hala büyük bir aşkla yazmaya devam eden Ursula K. Le Guin’dir. Bilim Kurgu ve fantezi türünde yazıları olan yazarın şiir, tiyatro, çocuk ve genç edebiyatına dair eserleri de vardır. Yerdeniz Serisi ile birlikte Sesler, Marifetler, Güçler, Mülksüzler gibi kitaplarıyla beni çok etkilemiş bir yazardır.


Ursula’nın yarattığı dünya kendine hastır. Yaptığı betimlemeler ile kendinizi yaşadığınız bu dünyadan daha uzakta başka bir dünyada buluyorsunuz. Yarattığı karakterler ise öyle ahım şahım, müthiş özellikli, ortalığı yakıp yıkacak karizmada karakterler değildir. Yeri gelince çulsuz ve fakirlerden, sakat ve tecavüze uğramışlardan oluşur. Klasik kahramanların yapısından uzak karakterlerdir bunlar. Kitabın içeriğindeki gidişat hep bu kahramanların gözünden, dilinden anlatılır.

Ursula hayatı boyunca asice hareket ettiği için günümüz dünya profiline dair ilginç teoriler atar. Sık sık kölelikten bahseder. Kahramanlar köle olduklarının farkındadırlar ama bir yandan da bundan rahatsızlık duymazlar. Ama özünde bir çok şeyi sorgulamadıklarını, yeniliklere kapalı olduklarını ve yeniliğe dair bazı kelamlar geçtiğinde bunu bir nevi şeytan işi sayan ataerkil bir toplum yapısından demetler sunar. Özündeki teoriyi okuyucuya çaktırmadan aktarır. Toplumların cehaletini, saflığını, yardımseverliğini ve çarpıklaşmış düşüncelerini aynı potada çok iyi eritmesini bilir. Bunları yaparken Yunan mitolojisi, Taoizm, Varoluşçuluk, Jung etkilerinden faydalandığını fark edersiniz.

Yazarın en başarılı olduğu konulardan biri, sizi şu an yaşadığınız dünyadan alıp bambaşka bir dünyaya götürmesi. Yaratılan bu dünyanın aklınızda bir resmini çizersiniz ve kahraman, kendi dilinden fikirlerini, yaşadıklarını, kaygılarını anlatırken siz hemen yanı başında onu izliyormuşsunuz gibi hissedersiniz. Kitabı kapattığınızda ise kendinizi şu an yaşadığınız dünyada, tekrar sorunlarla ve mutluluklarla kapsanmışken bulursunuz. Özgürlüğün ne demek olduğunu çok iyi anlarsınız. Sade ve akıcı bir dilin kendine has büyüleyiciliği ile kapsanmışken, garip bir şiddeti, karamsarlık ve karanlığı da tadarsınız. Tüm bu büyüleyici dünyaların içerisinde kahramanlarla birlikte yolculuk ederken tezatlıklarla karşı karşıya kalırsınız. Toplumlar içerisinde erkekler ve kadınların yeri, köleler ve efendiler, çocuklar ve erişkinler, mutluluklar ve hüzünler, hayatın ak ve kara yönleri..


Feminizm, anarşi, başkaldırı, özgürlük ütopyalarını muazzam bir dille bir araya getiren Ursula’nın asıl temeli dünya insanlarıdır. Tarzı belki bilim kurgu olarak geçer ama bu ne makinedir, ne uzay gemisidir ne de herhangi bir robottur. Sadece insandır.

Ursula, feminist düşüncelerin en derinliklerini benliği ve yazılarında taşısa bile diğer feministler gibi salt kadınlığın derinliğinde kaybolmaz.

Şöyle demiştir Ursula Teyzem:

“Apollo, ışığın, aklın, orantının, uyumun ve sayıların tanrısı olan Apollo, tapınırken kendisine çok yaklaşanı kör eder. Güneşe çıplak gözle bakmayın. Her fırsat bulduğunuzda karanlık bir bara gidip Dionysos ile beraber kafaları çekin. Tanrılardan söz edene bakın. Ben! Bir ateist. Ama aynı zamanda bir sanatçıyım ben, o yüzden de yalancıyım. Söylediğim her şeyden şüphe edin. Gerçeği söylüyorum. Anlayabildiğim ya da ifade edebildiğim tek gerçek, mantık açısından tanımlanacak olursa bir yalan, psikoloji açısından bir simge, estetik açısından bir metafor.”

Bu yaşında hala çatır çatır yazan ve hafıza kaybının ‘h’sinin görülmediği bu teyzeme ne diyebilirim ki?

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails