12 Mart 2010 Cuma

SMS İle 110 Bin Satan Kitap Yazmak



15 yaşındaki Japon kız, cep mesajları atarak yazdığı romanın satışından 611 bin dolar kazandı.

Teknolojinin en yakından takip edildiği ülkelerden Japonya'da 15 yaşındaki bir kız çocuğu, cep telefonu aracılığıyla yazdığı romanla 611 bin dolar kazandı. Disney'in ünlü çocuk klasiği Bambi'deki bir karakter olan "Bunny" takma adıyla yazan kızın edebiyata ilgisi, internette cep telefonu ile ücretsiz mesajlar gönderilerek hikâyeler yazılmasına olanak sağlayan bir internet sitesini keşfetmesiyle başladı. Bunny, "Yazmak kısa sürede benim için bir tutkuya dönüştü. Yemek yerken, dinlenirken, ders aralarında, kısaca bulduğum her boş vakitte Kurt Çocuk ve Doğal Kız isimli romanımı yazmaya devam ettim" dedi.

Kitabı 110 bin satmasına rağmen, kimliğini açıklamayan Bunny, şimdiden bir sonraki kitabını yazmaya başladığını söyledi. Japonya'da keitai adı verilen ve cep telefonundan gönderilen mesajlarla yazılan kitaplar eleştirmenlerin tepkisini çekse de her geçen gün daha popüler hale geliyor.

******

İlginç gerçekten. Öyle garip bir ülkede yaşıyoruz ki sayfalarca dolusu muazzam şeyler yazsak bile yüzüne bile bakmazlar. Ama Japonya denen bir yerde osuruktan tayyareler bile sizi zengin etmeye yetebiliyor. :)

Delain - Stay Forever


Kadın güzel mi güzel. Sesi de keza öyle. Senfoni de var işin içinde. Hollanda'dan 2002 doğumlu melodik ve senfonik öğeleri ön planda olan bir grup: Delain...



Aşk Mektubu, Sigara ve Ses Sistemi



Bir önceki yazımda bahsettiğim dostum Seçkin ile hemen hemen her şeyi paylaşıyorduk. Günlerden bir gün, o 15’indeyken, Osman 18’inde Şerife de 15’inde hesabı, bir kıza aşık oldu. Bizim mahalleden bir kızdı. Çok utangaç biriydi Seçkin haliyle. Bunu benimle paylaşırdı. Teklif etmek istiyor ama edemiyordu. Cesaretini toplamak biraz ağır geliyordu. O esnada benim mektuplar yazdığımı biliyordu.

“Benim için ona bir mektup yazar mısın?” dedi.

“Yani aşk mektubu yazmamı mı istiyorsun? Ama ona karşı bir şeyler hisseden ben değilim ki, sensin. Senin yazman gerekir.”

“Olsun yaa, sen bir şeyler uydur” dedi.

Hak da veriyordum. Bir tarafta 15 yaşında Seçkin, 19 yaşında ben. Yapalım bir güzellik dedik. Aramızda 4 yaş vardı ve 15 ile 19 çok bariz bir yaş farkıydı ama aramızda abi olayı yoktu. Kardeş gibiydik ama Atilla Abi diye seslenmesini istemezdim. Seslenmesine de gerek kalmamıştı zaten. Çünkü Seçkin gerçekten olgun biriydi. O yaşında benimle akran görünüyordu. Çok gelişkin ve yapılıydı.

Nihayetinde yazdım mektubunu. Zarfa da koyduk. Bir arkadaş aracılığıyla mektubu ilettik. Artık mektubu okuyup cevabı vermesini bekliyoruz. Bu iş kesin olur diyor. Seçkin mektuba hasta olmuştu.

“Ulan ne muazzam yazdın be Atilla, kız titremesin sonra” diyordu.

Ve böyle büyük bir umudu vardı. Kızdan yanıt gelmişti nihayetinde. Mektuptan o kadar etkilenmiş ki, ben bu kadar olgun ve harika bir insanla birlikte olamam, onunla bir şeyler paylaşabilmem çok zor olur demişti. Aslında bir iyilik yapmak isterken, yapılan iyilik ters tepmişti.


Seçkin’i baz olarak ele aldığımda başlangıçta arkadaş grubumuz kalabalıktı. Zamanla kopmaya başladık ve biz bize olmaya başladık. Karakterlerin yavaştan oturduğu dönemlerdi ve diğer arkadaşların paso playboydu, karıydı, memeydi, kukuydu muhabbetlerinden daral geliyordu. Hoşumuza gitmiyordu. Seçkin ile bir araya geldiğimizde hep daha farklı şeyler konuşuyorduk. Hayat üzerine, gelecek üzerine, düşündüklerimiz üzerine.


İyice büyüdüğümüzde ve üniversiteye başladığımda, tatillerde geldiğimde alırdık biramızı, çerezimizi, otururduk bir duvar dibine ya da inerdik sahile, saatlerce durmadan konuşurduk. Bunu hemen hemen her gece yapardık. Zaten sigaraya da o dönemlerde başladık ya. O ortamda sigara içmemek olur muydu? Önceleri sigaradan nefret ederken yaptık bir eşeklik. Başlangıçta sigaranın başımı döndürmesine bayılıyordum. Zamanla bünye alışıyordu ve neden artık kafa yapmıyor diye uyuz oluyordum.


Başka güzel arkadaşlarımız da vardı tabii. Ümit, Erdal… Bu iki ismi de asla unutamam. Yaz olduğu zaman hemen hemen her gün bizim evde toplanırdık. Bazen sabahlara kadar kağıt sallar ya da okey oynardık. Ama en çok yaptığımız şey balkonumuzda oturmaktı. Müzik setinin kocaman kolonlarını balkona alır ve hayvan gibi sesle dinlerdik. Komşular o kadar alışmışlardı ki, hiçbir şey demiyorlardı. Bizim mahallede her gün bir nevi konser verirdik. Ara sıra onlara hitap edebilecek şeyler de çalardık; o zamanın popüler isimlerini. Mesela Tarkan!

Bir gün, o zamanın sükse gruplarından Ünlü’yü koymuştuk. Derule parçası çalıyordu ve karşı apartmandan birkaç komşu balkona çıkmış, kendilerince horon tepiyorlardı, eğleniyorlardı. İçeri girdim ve müziği değiştirdim. Hiç unutmam, Malevolent Creation – Blood Brothers parçasını koymuştum. İnsanüstü bir Death Metal parçasıdır kendileri, adeta bir ahtapot tarafından çalınıyormuşçasına davul performansına şahitlik edilen. Balkona çıktığımda hiçbirini görememiştim. Kaçmışlardı!

Gerçekten çok rahat bir ortamdı. Abartı olsun diye söylemiyorum, inanılmaz yüksek seste Cannibal Corpse dinlediğimizi hatırlıyorum balkonda. Hiç kimse gelip de şikayet etmiyordu. Yıllar boyu yüksek ses benim bir parçam oldu. O yüzden her daim yüksek performans verecek ses sistemlerinin peşinde oldum. Ufakken hep harika bir ses ve görüntü sistemine sahip olacağımı hayal ederdim. Ama günümüze dönüp baktığımızda gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Aşağıda görülebileceği gibi..

10 Mart 2010 Çarşamba

Män Som Hatar Kvinnor – Ne Hollywood’u Kardeşim?


İsveçli yazar Stieg Larsson’un Millenium serisi meşhurdur. Üç kitaptan oluşan bu eseri sadece İsveç’te değil, Avrupa’da en çok satan kitap listelerinde yer almıştır. Bu üçleme için abartılı olumlu yorumlar mevcuttur. Özellikle ilk kitapta karakterlerin çok detaylı tahlilleri yapılmakta, onların içine girmemiz sağlanmakta ve üçleme ilerledikçe heyecan tavan yapmaktadır. Stieg Larsson ölmeden önce bu üç kitabı tamamlayabilmişti. Öldüğü sırada dördüncü seriyi yazmaktaydı ama maalesef ömrü yeterli olmadı.

Millenium serisinin ilk kitabının isminden yola çıkarak piyasaya sürülmüş bir İsveç sineması olan "Man Som Hatar Kvinnor" geçtiğimiz hafta sonu beni oldukça etkilemişti. “Kadınlardan Nefret Eden Erkekler” anlamına gelen bu filmin İngilizce’ye oldukça dandik bir şekilde çevrilmesi beni şaşırtmadı desem yalan olur: “The Girl with the Dragon Tattoo.” Tam anlamıyla Hollywood’a yakışan bir isim. Nedeni de filmde yer alan Lisbeth karakterinin sırtında muazzam bir ejderha dövmesine sahip olması. Dövmeyi tüm parlaklığıyla gördüğümde şok olmadım dersem yalan olur. Gerçekten muazzam bir dövmeydi.


Uzun zamandır bu tarz gerilim, araştırma ve bir nevi dedektiflik meziyetleri içeren bir film izlediğimi hatırlamıyorum. İzlediğim muhakkak oldu ama bu kadar etkili olmamıştı. Dünya sinema endüstrisine hükmeden Hollywood gerçeğini ve boktan boktan filmlere haybeden verilen Oscar’ları düşününce bu tarz İsveç sinemasına şapka çıkarmadan duramıyoruz. Hoş! Zaten bu tür filmler kendi kabında harika bir iş çıkarıyor ve senaryo anlamında zeka ve hayal gücü özürlü Hollywood filmleriyle kıyaslamak bile istemiyorsunuz. Hollywood’un zekadan ne kadar çok kaybettiğini zaten biliyoruz. Zeka özürlü olmasalar Uzak Doğu filmlerinin aynısını çekmeye yeltenmezlerdi.


Gelelim filme. Filmin başında İsveç’in en büyük aktörlerinden Michael Nyqvist olunca ve hemen üzerine Noomi Rapace’ın oyunculuğu eklenince ortaya çok güzel bir iş çıkıyor. Filmde her ne kadar Stieg Larsson’un Millenium üçlemesinin ilk kitabından yola çıkılsa bile, kitap çok ayrıntılı olduğu için filmin de bu kadar ayrıntıya girebilmesi söz konusu olamazdı. O yüzden filmi değerlendirirken kitaptan uzak değerlendirmekte fayda var. Kitap deneyimli ve gözü pek bir gazeteci ile genç bir bayan hacker üzerine. Film de bu eksenden yola çıkarak bizi ilginç hikaye örgüsüne götürüyor.

Mikael Blomkvist İsveç’in en cesur ve dürüst gazetecilerinden biridir. İsveç’in kodaman bir şirketinin asıl iç yüzünü, silah ticareti yaptığını öne sürerken ve oldukça haklıyken, kündeye getirilerek hapis cezasına çarptırılır. Bu esnada İsveç’in önde gelen emekli zenginlerinden biri olan Henrik Vanger, Mikael ile iletişime geçerek ailesi hakkında bir kitap yazmasını ister. Bununla da kalmayıp çok ama çok sevdiği yeğeni Harriet’ın da akıbetini öğrenmesini ister. Harriet tam 40 yıl önce kaybolmuş, bulunamamıştır. Henrik ise yeğeninin öldüğüne inanmamaktadır. Mikael araştırmaya başlayınca inanılmaz gizemli olayların ortasında bulur kendisini. Tüm araştırmalarını yaparken başlangıçta bilgisayarına hack yoluyla giren Lisbeth’den bilgi alır ve araştırmasının önü açılmaya başlar. Akabinde Lisbeth ile tanışır ve kendisine yardım etmesini ister. Lisbeth'in ise Mikael hakkında bilmediği şey yoktur.


Araştırma ilerledikçe görülür ki Vanger ailesi çok geniş bir ailedir. Henrik dışındaki kardeşlerin üçü de zamanında safkan Nazi yandaşı olmuşlar ve bu uğurda büyük çaba sarf etmişlerdir. İpuçları takip edildikçe İncil’den arak bazı söylemler nispetince cinayetlerin işlendiği, kurbanların hepsinin kadın olduğu dikkati çeker. Olayın asıl iç yüzüne ulaşmaya çalışırken araştırmaların bize söyledikleri filme olan dikkatimizi her daim güçlü kılıyor.

İpucu olmaması için filme dair bir çok şeyi açıklamadım. Film bir çok gizemi yavaş yavaş açığa çıkarmak üzerine kurulu olduğu için açıklamamam gerekiyor. Yoksa hiç tadı kalmaz.

Normalde kitaptan yapılan filmlerin beğenildiği pek söylenemez. Ama ilgili filmin kitabı oldukça ayrıntılı ve içindeki ruh halini bizzat yazı ile verebileceği için bu filmde bazı unsurların dikkate alınmadığını kabullenmek lazım. Örneğin kitabın derinliğinde çok feminen bir ruh hali barınmakla birlikte kapalı alan korkusunu tavan yaptıracak ve grotesk bir yapı yer almaktadır. Ama film daha çok gizemleri aydınlatmaya yönelik bir yapı içerirken, bir dişi olan Lisbeth üzerinden geçmişi, kadın olduğu için başına gelenler, aldığı intikam gibi ek konuları da içeriyor.


Filmi izlerken hiç sıkılmadığımı ve etkilendiğimi söylemeliyim. Zaten Michael Nyqvist’in oynadığı filmlere saygı duymuşumdur. Noomi’nin oynadığı Lisbeth karakterinin o gizemli halini de filme ekleyince bizim gibi düşünceye tabi olan insanlar filmin içine çekiliyor. Hollywood saçmalıklarının tavan yaptığı bir ortamda bu tarz filmlere fazlasıyla ihtiyacımız var. Bana göre 2009 yılı yapımı filmleri arasında rahatlıkla ilk 10’a girebilecek bir kaliteye ve çekiciliğe sahip. Bu filmin Amerika’da 19 Mart’ta vizyona gireceğini söylemekte fayda var. Ülkemizde vizyona girer mi bilinmez ama işini bilenler rahatlıkla izleyebilirler.

9 Mart 2010 Salı

Kamikazeler Nereden Geliyor?


1259’da Moğollar Çin’i fethetmiş, gözünü Japonya’ya dikmiş ve Moğolların tehdit dolu mesajları o dönem Japonya’ya hükmeden Kamakura hükümeti tarafından görmezlikten gelinmişti. Bu durum, Moğolların Kubilay Han komutasında 1274’te Kyushu Adası’nı istila etmesine sebep oldu. Moğolların büyük deniz filolarına karşı uzun süre savaşıldı. Kamakura ordusunun yeterlilik gösterdiğini söyleyebilmemiz pek mümkün değildi ve fırtına, kasırga gibi kötü hava şartlarından kaynaklı olarak Moğol filosu geri çekilmek zorunda kaldı. Bu Japonya’nın tarih boyunca en şanslı olduğu durumlardan biridir ve eğer hava bozulup fırtına çıkmasaydı, o zamana göre modern Moğol ordusu karşısında Japonya’nın pek şansı olmayabilirdi.

1281 yılında Moğollar tekrar istila denemesine girişmiş, haftalar boyunca güçlü bir savunma sergilenmiştir. Moğollar yeniden kötüleşen hava şartları yüzünden geri çekilmek zorunda kaldı. Aslında Moğollar üçüncü istila denemesini düşünürken, Japonya’nın yüzeysel ve iklimsel olarak zor bir ülke olduğunu kavrayıp daha fazla problem yaşamak istememiştir.


İki savaşta da samurayların imdadına şiddetli fırtınalar yetişmiş, müthiş rüzgarlar ve dev dalgalar yüzünden Kubilay Han yönetimindeki Moğollar geri çekilmek zorunda kalmıştı. İşte samuraylar ikinci tayfuna “Kamikaze” yani “Tanrı rüzgarı ya da nefesi” adını vermişlerdir. Çünkü Moğolların saldırıları “İlahi fırtınaların” yardımlarıyla geri püskürtülmüştü. Bilindiği gibi Kamikaze terimi, İkinci Dünya Savaşı’nda intihar saldırıları yapan Japon savaş uçağı pilotları tarafından kabul görecekti.

Ayrıca samurayların Moğollarla tekne üzerinde göğüs göğse yaptıkları mücadeleler, en iyi öldürme aracının ok ve yay değil, kılıç olduğunu gösterecekti. Bu da kılıcı (daha doğrusu katanayı) en çok tercih edilen silah haline getirecekti.

5 Mart 2010 Cuma

Supernatural - Eye Of The Tiger ve Dead Or Alive


Supernatural sevdiğim ve izlerken çok eğlendiğim dizilerden biridir. Sam ve Dean isimli iki kardeşi oynayan karakterlerden Dean karakteri ise replikleri ve tavırları ile diziye çok güzel, komik bir hava getiriyor. Doğaüstü bir çok olayın işlendiği dizide komik anların yanı sıra ardı sıra çalınıp duran meşhur Hard’n Heavy parçaları ise işin tadı, tuzu, biberi oluyor. Hele Dean’in gözbebeği olan 1967 Chevy Impala ise ayrı bir odak noktasıdır.

Öte yandan Rocky ile özdeşlemiş meşhur bir şarkı olan Survivor’ın Eye of the Tiger isimli efsane parçasını bilmeyen yoktur. Rocky’i izleyen herkesin hafızalarına kazınmıştır bu gaz melodiler.

Şimdi gelelim olaya. Bir gün Supernatural’da çekimler yapılırken Dean, Eye of the Tiger parçasıyla kamera arkasında kendisinden geçer ve film ekibini güldürmekten kırar geçer. Oldukça eğlenceli olan bu videoyu ne zaman izlesem acayip eğlenirim. Eminim siz de beğenirsiniz.

Ve asıl bomba video ise Dean ve Sam kardeşlerin gaza gelip yaptıkları düetten gelsin. 3. sezon 16. bölümde moralleri bozuk olan iki kardeş Impala'larında Bon Jovi'nin Dead or Alive parçasıyla gaza gelirler ve kendi sesleriyle söylerler. Bu bölümü ilk izlediğimde darmadağın olmuştum. Dehşet güzel bir sahneydi.

Tabii blogumu ilk açtığım zamanlarda yine aynı diziden paylaştığım bu efsane sahneyi de unutmamak lazım. Tüm benliğimi kaybettiğim bir sahneydi: http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/08/supernaturalda-queensrychedan-silent.html






Believer - Müzikte Özgünlük


Heavy dünyasının genel görünümü içerisinde çok özel yere sahip olan ve yaptığı icralarla sonraki faaliyetlerin önünü açan bir çok grup söz konusudur. Bu gruplardan bazıları daha önce görülmemiş müzikal tarzlarıyla çığır açmışlar ve kendilerinden sonra gelecek bazı grupların önünü açmışlar, onları çok etkilemişlerdir. En azından etkileme süreçleri olmasa dahi ilklerin grupları olmuşlar ve bu konuda ata olma özelliğini çoktan hakketmişlerdir.

Chuck Schuldiner’ın kendisi ve onun grubu Death benim için nasıl her zaman tartışılmaz en önemli ve özel isim olmuşsa Believer da kendi iç dünyamda özel olarak saklı kalmış muhteşem bir gruptur.

Grubun asıl farklı pasajları nelerdir? Bütün albümleri ve özellikle en özel eserleri Dimensions albümü ile analizlenmesi daha güç bir yapıyı göz önüne koymuştur: Keman, çello, orkestral enstrümanlar ve soprano vokaller gibi. Soprano vokallerin yanında parça girişlerinde yer yer ürkütücü vahşi sesler de yer alıyordu. Teyatral, kaos ve karanlık ortamları çok iyi yansıtan atmosferin, muhteşem temiz gitar riffleriyle süslendiğini, keman, çello ve orkestral enstrümanların, bayan vokalin eşlik ettiğini aklınızda canlandırın ve gerisini siz düşünün. Bu denli orjinal bir yapıyı o zamanlar yakalamak çok güçtü.

1986 yılında kurulan Believer, bu tarz müzikal farklılığı uygulayan ilk gruplardan biri olmuştur. Akabinde onların tarzına benzer bir çok grup çil yavrusu gibi kurulmuştur. Günümüzde çok sevilen bir çok grup Believer’ın bizlere sunduğu lezzet tasından içmektedir.

İlk video Gone isimli bir parça ve ritim partisyonları ile müzikal göstergemi tavan yapmaktadır. İkinci parça ise sadece sopranonun ve bir çok orkestral enstrümanın kullanıldığı, 3:00 sonrası sürükleyici ritim gitar ve orkestral enstrümanlarla birlikte adeta coşan Dies Irea isimli bir klasiktir.



4 Mart 2010 Perşembe

Shrink – Huzur Nerededir?


Mutluluk…

Mutluluk bir hissi anlatmak için kullanılan bir sözcüktür. Hisler nadiren ana bağlı olarak anlaşılır. Çabucak unutulur. ...ve neredeyse bir daha hatırlanmazlar.

Bunun yanında hisler saçmalığın bir ürünüdür.

“Bence hayat saçma değil. Bence hepimiz büyük bir amaç için buradayız. Bence burada... bence burada olma amacımızın sınırsızlığından çekiniyoruz.”


Her zaman arayış içerisindeyizdir. Bazen bir çok şeye sahip olsak bile mutluluğun ne olduğunu bile bilmeyiz. Çoktan unutmuşuzdur ne olduğunu. Huzur desen zaten yoktur. En büyük hedefimiz gerçeklerden ve acılardan kaçmanın bir yolunu bulmaktır. Bazen alkol, bazen ot, bazen uyuşturucu ile. Hayattan kopuk kopuk. Amaçsızca.. Sabahları ağır bir baş ağrısı ile uyanılan.

Bir çok karakter düşünün. Birbirine girmiş biçimde. Hepsinin ortaklıkları var. Takıntıları var. Mutsuzlar. Hayata dair bir amaçları yok pek. Kimisi otla, kimisi kafa buldurucu kimyasallarla kendisini bulduğunu sanıyor. Acılarından kaçıyor. Birden fazla karakter iç içe geçmiş vaziyette. Hepsini tek tek ifade etmek, anlatmak uzun bir hikaye.

Ama aslolan bir şey varsa hepsinin de kendi çapında ruh hastası olması ve bir çıkış araması. Ruh hastası olanların çaresini aradığı mecra ve doktor ise kendi çapında ruh hastasıdır. Hayattan kopmuştur.


Ruh doktoru Henry Carter zamanında mutluluk üzerine harika bir kitap yazmış, Hollywood ünlülerine çalışan ruh doktorudur. Karısı sebepsiz yere intihar ettikten sonra hayatı mutsuzluk kuyusunun dibine düşmüştür. Sürekli karısının neden intihar ettiğini sorgulamaktadır. Geçmişte yazmış olduğu kitaba alaycı bir şekilde bakmaktadır.

Tüm bunlar yaşanırken diğer karakterler de buna benzer çemberlerden geçmektedir. Annesi sebepsiz yere intihar eden, her gün okulu asarak sinemaya giden, sinema biletlerini odasının tavanlarına asan, okulu iplemeyen, bir film yönetmek isteyen Jemma isimli kızımız.


Patrick isimli bir çok şeye takıntısı olan, temizlik titizi, kimseye dokunmayan ve kendisine dounulmasını istemeyen, panik atak, bakterilere kıl olan, buzulların eridiği haberlerine bile deli gibi kaygılanan, her konuda endişelenen, bir gün bir çalışanını gıcık olduğu bir rakibinin evinin verandasına sıçması için gönderen ama aynı şekilde kendi evine misillemeyi alınca “Aman Tanrım! Neden insanlar böyle şeyler yaparlar. Verandama sıçtılar” diyen film yapımcısı.

Jeremy isimli kendi çapında takılan, bir film senaryosu yazmak isteyen bir yazarımız. İstediği senaryoyu aklında bir türlü oturtamamaktadır ve en iyi arkadaşı Henry Carter ile bazı akşamlar dışarıda takılmaktadır.


Bu ve buna benzer bir çok karakter aslında aynı ortam içerisinde dönüp duruyor ama bazıları birbirlerinin farkında bile olmuyor. Henry Carter’ın yaktığı sigaraların ve bıraktığı kirli sakalın karamsarlığı çemberinde dönüp dururken buluyorsunuz kendinizi. Aslında olayların merkezindeki insanların kesiştiği nokta Henry Carter’dır. Olaylar peşi sıra gerçekleşir ve her şeyin kötü bir şekilde sonlanacağını sanıyorsunuzdur. Bu film mutlu bitemez, bu filmde huzur olamaz diyorsunuz.

Nasıl desem!

Pekala. Kabul ediyorum. Mutlu bir film değil. Hareketli bir film hiç değil. Huzursuzluk ve sorgulamalar diz boyu. Ama çaktırmadan öyle garip bir derinlik veriyor ki kilitlenip kalıyorsunuz filme. Eğer doğru kafa yapınsındaysanız hiç sıkılmıyorsunuz. Merakla izliyorsunuz. Film mutsuzluğuyla mutluluk veriyor adeta. Kendisiyle alay edercesine ve ironik bir şekilde. Henry Carter doktordur. Ama asıl hasta kendisidir. En zor hastası kendisidir.

Nevrotizm, takıntılar, depresiflik iç içe. Farklı insanlar ama kesişen hayatlar.. Uyuşturucu satıcısının adının Jesus olması ise ayrı bir ironi. Öyle sessiz ve sedasız bir filmdir ki dikkat edilmediği sürece bakmadan geçersiniz.


Hele o müzikleri yok mu?

Filmin içine sık sık monte edilmiş Sigur Ros, Moist, Pelican, God is An Astronaut tarzı Soft Rock ezgileriyle adeta neye uğradığınızı şaşırıyorsunuz. Sürekli çalsın istiyorsunuz. Kilitlenip kaldım o anlarda. Kendinden geçerken buldum ruhumu o müzikler karşısında.


Filmin sinema sektörüyle iç içe olması, senaryolardan, aktris ve artistlerin ruh hallerinden örnekler sergilemesi, bir senaryoda aranabilecek özellikler ve bazen yapımcıların ne menem insanlar olduklarını bilmek noktasında ilgi çekici sekanslardan da bahsedebiliriz.

Senaryo ve Kevin Spacey’in performansı karşısında şapkamı çıkardım. Spacey’ın oyunculuğu bize çok şey haykırıyor. En sessiz sahnelerde bile bir şeyler söylüyor bizlere. Beni delicesine içine çekti filmin her bir karesi. Sizi bilemem tabii ki..

Filmin sonunda Jeremy’imiz öyle bir senaryo yazıyor ki farklı insanlar ortak bir yerde kesişiyor. Bir çok şey yerli yerine oturuyor.

Nihayetinde mi?

En sonunda beri gelen kocaman bir huzur. Asıl olan bu değil midir zaten?

Atheist - Mother Man



Doğamızda özgür olduğumuzu söylüyorsun
İyi ama seni anladığımı düşünmüyorum
Doğa Ana, İnsan Ana'ya dönüştü (İnsanoğlu egemen oldu)
Hava, deniz, çimen, ağaçlar
Ceza çok büyüktür; korkusuz lider İnsan Ana!

Bizi varlığımıza götüren görünüme göz atarız
ya da kalıplaşmış tümcelerle düşünürüz
Sevgili!! İnsan Ana'nın ağır elleriyle uygun olan kanunlar yazılır

Tüm insanoğlu baş parmağını gösterip kuralları yıkacak
Dünyanın güzel bir şekilde dönüşü çocukların suratında belirecek
Tek bir nişanla ihtiyacımız olan her şeyi öldüreceğiz
ve tüm mor gökyüzü kanayacak

Ve bir kuş ölmeden önce kirli gökyüzünde güçsüz şekilde uçuyor
Aptallar yüzünden doğadaki uygun kurallar illegal oldu

Bilgiyi araştırmalı
Ama bitmez tereddütlerle tüm ahlaksızlıklar ortaya çıkıyor
Çok ağır bedellerin hepsi dokunulmaz yasaların ciltleri arasında
Standart çerçeveler beynimize oturtuluyor
Amacımıza yönelik mürekkeplerimiz kurutulmuş
Başarmış olmayı diliyoruz



*Mother Man: Atheist grubunun Unquestionable Presence isimli albümünün giriş şarkısı..

2 Mart 2010 Salı

Hayatımın Kırılma Noktalarından


Yıl 1990. Magicbox’ın ilk açıldığı günler. Günümüzün Star TV’si. Büyük bir sükse yapmıştı. Çünkü Türkiye’nin ilk özel kanalıydı. Test yayını yapıyorlardı. Büyük bir merakla Magicbox’ı izliyorum, test yayınını. Birden çorak bir yerin ortasında garip tipler belirdi. Kafa falan sallıyorlardı. Salaş bir tipleri, uzun saçları, dar pantolonları, garip bir görünümleri vardı. Ama o an kulağıma gelen müzik ruhuma dokunmuştu. Televizyonun sesini sonuna kadar açtım büyük bir merakla.

İşte bu!

İşte buydu!

O an duyduğum melodiler, beni benden alıp götürüyordu. Ayrı bir evrene ulaşmıştım sanki. Bu çok farklı bir duyguydu. Heavy Metal dedikleri şey bu muydu?

Kimdi bu çocuklar?

Sanctuary’di.

Hangi şarkıydı?

Future Tense!


Kim söylüyordu?

Şu an Nevermore denen müthiş grubun kurulmasına ön ayak olan ve hala o grupta sesiyle bizi farklı dünyalara götüren Warrel Dane!

Heavy Metal denen şeyle gerçek anlamda o zaman tanışmıştım.

Bu karşılaşma basit bir karşılaşma değildi. Kırılma noktasıydı. Bu noktadan sonra bir çok şey farklı olacak ve olumlu manada karakterim çok değişik noktalara ulaşacaktı. En önemlisi, zevklerim, uğraşlarım farklılaşacaktı.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails