6 Ağustos 2010 Cuma

Fuse: Elektro Violin İle Yeni Bir Ufuk


Linzi Stoppard ve Ben Lee isimli iki yetenek yeni bir bakış açısı getirirler violine. Elektriğe bağladıkları violinle coştururlar müziğe aç dimağları. Bazı meşhur Rock parçalarının derlemelerini de yapıyorlar. Kesinlikle bayıldım. Muazzam zevk veriyorlar. İlk albümleri de 'Fuse' adıyla yayınlandı. Gaza gelmemek mümkün değil. Bayıldım! Enfes!

Cevad Prekazi: Bir Çocuğun Gönlünde Büyüyen İdol


Prekazi’nin nasıl oynadığını ve neler yaptığını yaşım nedeniyle çok yakından biliyorum. Çok golünü izledim. Çok golü ile kendimden geçtim. Mahallede futbol oynarken kendime hep Prekazi derdim. Futbolu ve Galatasaray’ı daha fazla sevmemin sebebidir. Tam anlamıyla idolumdu o zamanlar. Büyük bir sevdaydı ona karşı kalbimde taşıdığım.

Dün OFK Belgrad maçında yaptığı yorumlar sonrası ve de iş başka aşk başka, Galatasaray aşkım diyerek saf sevgisini belli eden, birçok söylemiyle bizi inanılmaz duygulandıran Prekazi’ye bir çok platformda methiyeler düzülmekte.

Bundan 3-4 yıl önce bir yazı yazmıştım. Galatasaray’a dair. O yazıyı bu blogu ilk açtığım zamanlar hemen koymuştum.Aşırı uzun bu yazıdan sadece Prekazi ile ilgili olan kısmı yayınlıyorum. Özledik Prekazi’yi!


Her çocuk gibi kendi çocukluğumuzun yeşermesiyle geleceğimize dair tohumları atıyorduk. Maradona’nın İngiltere’ye, tüm futbolcuları ipe dizerek attığı gol sonrası, çocuk zihnimle (yaş 10) öyle bir oyuncuyu dünyanın en iyisi yapmak, doğal olsa gerek. Çünkü gerçekten büyük bir goldü. İnsanüstü bir şeydi. Kocaman insanlara şaşırtıcı gelen, şoke eden bir golün, o maçı canlı izleyen ufacık beni nasıl bir kılığa sokacağını, o an neler hissedebileceğimi nasıl anlatabilirdim ki?

Gönül bağımın olduğu takım enfes bir gol attığında neler hissedebileceğime gelince, Maradona’nın attığı golden binlerce kez daha heyecan verici ve inanılmaz gelecektir. Çocukluğumdan bu yaşıma gelene kadarki zaman dilimi içerisinde, hayatımın golünün hangisinin olduğunu sorsalar, hiç düşünmeden Prekazi’nin 35 metreden Monaco’ya attığı golü söylerdim. Bu gol benim için ilahi bir dokunuş gibiydi. Prekazi’nin ruhu, o gol atıldığı an uçup baş ucuma konmuş, başımı usulca okşamıştı. Prekazi artık benim için tanrı gibi bir şeydi.

Böyle muhteşem bir gol olabilir miydi?

Maradona kimmiş yahu?

Prekazi bu.

Tuttuğum takımın;

Oyuncusu!

Beyni!

Arıza serbest vuruşçusu!

Sol ayaklı raketi!..

Prekazi’nin gerilip topa vuruşu ve topun ağları bulması beş saniyeyi bulmamıştır ama, bu o kadar basit değildi. O anı, birebir, canlı kanlı, aynı anda, bizzat yaşamıştım. Kesinlikle o kadar basit bir şey değildi. Serde çocukluğun ateşliliği var. Oynanan maçın her saniyesine adeta bir kedi gibi göz atıyoruz. İnanılmaz ince. Gözden kaçırmamacasına. Her saniyeyi büyük bir filtreden geçirerek önce gözlerimize, sonra da beynimize naklediyorduk. Adeta bir peri masalı dinliyor gibiydik. Bu yüzden beş saniyelik an bana asırlar gibi gelmişti. Prekazi’nin gerildiği an gol olacağını hissetmiştim sanki. Çünkü Prekazi öyle gerilmişse o gerilmenin içinde muhakkak bir iş vardı. Sadece topun başında gerilişi bile bana saatler sürmüş gibi gelmişti. Top yere hiç temas etmeden fişek gibi giderken adeta dona kalmıştım.

Resmen Tsubasa’yı yaşamıştım!

Tsubasa’yı yaşamak diye buna denirdi!

Hani bilirsiniz şu Japon çizgi filmini. Futbol takımının kaptanı Tsubasa’nın başından geçen futbol maceraları anlatılırdı. Gol olacağı zaman top öyle gider ki, asırlar geçer sanki. İki saniyelik gol anını yavaş çekimle 2-3 dakikada gösterirlerdi. Prekazi’nin golü, Tsubasa golüydü benim için. O gölün Tsubasa’lığını bastıran başka dürtüler vardı. İlker Yasin’in “ve gool ve gool ve gool ve gool, işte goool, işte goool, ağlamak istiyorum sayın seyirciler, ağlamak istiyorum” diye bağırmasını, beni diken diken etmesini geçtim; Prekazi’nin kendine has karizmasıyla koşarak, işaret parmaklarını havaya kaldırarak sevinmesi saatlerce sürmüş gibiydi.

Çocuktum…

Savaşmış!

Açlıkmış!

Katliammış!

İnsanların ikiyüzlülüğüymüş!

Kavanoz dibi dünyaymış!

Dertler dünyasıymış!

Geçim sıkıntısıymış!

Her şeye gelen zamlarmış!

Ekmek aslanın midesindeymiş!

Umurumda mı?

Prekazi’nin gol anını yaşarken benden daha mutlu tek bir insan oğlu gösterilemezdi. Eğer işaret edecek bir parmak olursa, acımaksızın kesilirdi o parmak.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Hayat ve Basitlik


Hayat bazen o kadar basittir ki... Bazen çok karmaşık olduğunu söyleriz ve labirentleri beynimizde yaratırız. Hayat hiçbir zaman karmaşık olmamıştı. Sanrıları, histerileri, şizofrenlikleri insanoğlunun kendisi yaratmıştı.

Yaşamın özü nedir ki? Ne olabilir? Özgürlük? Kuş gibi uçabilmek?

Sorumluluk olgusu özgürlükten kopuş gibidir ama hayatın anlamı noktasında, insanoğlunun suratına anlaşılamaz tokatlar çakar... Bir bebeği, ufak bir çocuğu sevebilmektir belki hayatın anlamı... Bazen hayatın özü yalnızlık korkusu gibi...

Hangisi huzur? Hangisi mutluluk? Huzur ve mutluluk nerededir?

Defalarca, bin defalarca, yankılanıp duran sorular ve cevapları günden güne karambolleşen, sualler dünyası... Bir varlığı hissediş ve dürüst ellere şahitlik etmek... Çalınmış ve donuklaşmış ruhun tekrar yaşama dahil olabilmesi için... Gözlemler kontrol dışı, ada üzerindeki tüm çizgiler bypass olmuşçasına tıkalı...

Hüzünler bazen tüm istediği güzelliklerdeki kontrolü eline alır. Bütün gün uyurgezer gibidir. Anı ve hafızaların dahi üzerine çıkan gün ışığı rüyası... Güçlü ve sağlıklı yoğun düşüncelerin ardından, karanlıklar içinde, yıldız yüzünü gösterir. Dünyalar ışıkla beslenir. Rüyalar yaşama dönüşür. Elde henüz hatırlanamaz artıklar kalır...

Mucizevi bir yıkımla yıldızlar gökyüzünde ışıldamaya başlar. Gizemlerden gelen bir nefes yaşama dolar... Son nefesin yerini, ardı ardına gelen nefesler alır... Kesik kesik, güçlü ve derinden... Gerçekler illüzyonları kirletir ve parçalara ayırır. Tıpkı gökyüzünü kaplayan karanlık bulutlar gibi... Işıkların yolu kesilir... Rüzgar hızını arttırır, gökyüzü ulumaya başlar. Fırtınalar son sürat hızını yükseltir. Zamanın ilerlemesi durur. Sonbahar bile gelmeye korkar...

Kabuslar aleminden yavaşça sıyrıldığında, beden yürümeye başlar ama ruh uyuyordur. Ruhu uyandırmak özün yoludur. Rüyaların derinliğine doğru usul usul ilerler. Barınağa eliyle işaret eder ve uykusu bitene kadar, kıpırdanarak döner durur. Uyanır. Yaşama karşı şehvet yeniden başlar. Bu, umut ve umutsuzluğun bitmeyen devridir.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Gojira Vokalisti Apocalyptica'nın Son Albümünde Yardırırsa


24 Ağustos tarihinde Apocalyptica'nın '7th Symphony' isimli yeni albümü çıkacak. Albümde yer alacak 'Bring Them To Light' isimli parçayı vokaliyle şenlendiren Gojira'nın ön adamı Joseph Duplantier. Bu albüm önceki Apocalyptica albümlerine nazaran sert olacak gibi görünüyor. Joseph abimizin nasıl yardırdığını görmek isteyenler göz atsınlar.

Buradan beni haberdar ettiği için Seyhan'ıma bir selam çakıyorum. Hemen aşağıda yer alan yakışılıksına yapıştırıyorum onu. :)



Apocalyptica - Bring Them To Light found on Hardcore

Heeeey Paradise Lost Yeaaah Paradise Lost

Beni az buçuk tanıyanlar Gojira, Textures, Atheist, Death, Gorefest, Paradise Lost, Riverside gibi grupları çok ayrı bir yere koyduğumu bilirler. Aslında bu sadece bu zamanlarda, yaşadığımız bu günlerde görünen yüzdür. 19-20 yıllık heavy müzik dinleme süresini göz önüne alınca kalbimde özel olarak yer alan sayısız grup vardır. İnsanoğlu taşıdığı kapasite haddi nedeniyle kendisine yakın bulduğu ve özel gruplar hanesine yazdığı bir çok sanatı saklamıştır. Kimisi sadece kendisine saklar, kimisi paylaşmak ister.

Doğrusunu söylemek gerekirse teknoloji çağında, o mistik yılları ve her gün aylarca durmadan dinlediğimiz plastik kasetlerin o çekiciliğini kaybettik sanki. Kasetlerimizi binlerce kez döndürürken MP3’ler ve yeni ses teknolojileri kısa süreli ömürlere karşılık gelmeye başladı sanki.

1994 yılına gidiyorum. Yaz mevsimi boyunca sürekli Testament – Low albümünün ülkemize gelmesini beklediğim zamanları hatırlıyorum. Bu albüm öncesi Testament’de gitara James Murphy geçmiş, bu bizi derin bir heyecana sevk etmişti. Çünkü James Murphy’nin olduğu yerde her zaman arıza bir şey beklemeye hazır olmalıydık. Tabii bir de o zamanlar çok sert, ateşli ve gümbür gümbür şeyler arayan biri olduğumuz için, yeni Testa albümünün bu açıdan çok başarılı olacağını bekliyorduk. Haftalarca Low albümünü kasetçiye sorduğumu hatırlıyorum. Kasetçi canından bezmişti.

O zamanlar mp3’ler yoktu ve şimdiki gibi, daha albüm çıkmadan albümü dinleyebilme şerefine erişemiyorduk. Peki bu durum nasıl bir etkide bulunuyordu? Ortada bir kere psikolojik bir süreç vardı. Bir şeye erişememenin acısı, çekiciliği.. Bilirsiniz ki zor elde ettiğimiz, zor eriştiğimiz şeyler bizi her zaman daha çok tahrik eder, bizleri daha çok ateşler. İçimizdeki isteği daha fazla körükler. Zar zor elde ettiğimiz bir şeyin nihayetinde bizlere yansıtacağı ve vereceği ruh doğal olarak daha fazla olacaktır.

Bir de eskiden her istenen albüme ulaşılamadığı için dinleyebileceğimiz albümlerin çeşitliliği fazla değildi. Haliyle elimizde az ve öz albüm olduğu için ister istemez onlara çok bağlanıyor, aylarca her gün dinlemek kaydıyla kendimizden geçiyorduk. Bu manada benim için çok özel albümler olmuştur ve o albümlerin tadı hala aklımda. Daha doğrusu o zamanlar aldığım tadı aklımda.

Nasıl dinlediğim! O albümleri dinlerken neler hissettiğim! Neler düşündüğüm! Ne gibi hayaller kurduğum! O anki yaşam seyrimin nasıl olduğu, nasıl bir yol üzerinde yürüdüğüm ve yolların nihayetindeki perdeleri nasıl araladığım!

Tüm bunların hepsi o albümlerin içine gizlenmişti. Bize seslenen müzisyenlerin yansıttıkları müziğin ruhu kendi ruhumuzla birleşmişti. Zor elde edebilmiştik. İstediğimiz gibi ulaşamıyorduk. Ve bunun acısını çok feci çıkarıyorduk.

Peki ne gibi sanatlar vardı bizlere aylarca, yıllarca eşlik eden?

Bu manada hayatımın en güzel dönemlerinin 1993 – 1999 yılları arasında geçtiğini söyleyebilirim. Belki de hayatımızın en deli dolu anlarını onlarla paylaştığımız, kalbimizi açtığımız içindir.

1993 yılında beni hangi albüm perişan etmişti?

Hiç düşünmeden Paradise Lost – Icon cevabını verebilirim. O denli kendimi kaptırmıştım ki, bir tişörtün üzerine kendi ellerimle çamaşır suyuyla Paradise Lost yazısını logosuyla yazacak kadar. O zamanlar Paradise Lost ülkemizde hiç tanınmıyor gibi bir şeydi ve MTV Headbanger’s Ball aracılığıyla yeni yeni ülkemiz underground piyasasına girmişti bile. Sonrasını söylememize gerek yok bile. Şu an dünyanın her bölgesinde tanınacak kadar devasa bir hal aldılar.

Akabinde keratalarımın Draconian Times diye muazzam bir albümleri çıkmıştı. Üniversite ikinci sınıftaydım yanlış hatırlamıyorsam. Bu albümü her gün, sürekli dinlerdim. Kulağımdan eksik etmezdim. "Elusive Cure" gibi bir parçada gözlerimin dolduğunu bile hatırlıyorum. Nedense asla bıkmamıştım ve koskoca ikinci sınıf boyunca hayatımdan eksik etmemiştim bu harikulade eseri.

Paradise Lost’u ilk dinlediğim zamanlar gerçekten deli gibi bağlıydım heriflere. Gerçi hala bağlıyım ama o zamanlarki bağlılık daha farklıydı. Daha bir ateşli, çocuksu ve olgunluktan uzaktı. Mahallede bu müziği çok seven bir arkadaşım vardı. Sürekli Akmar Pasajı’na takılırdı. Onu ne zaman görsem metal işareti horned’ımı çeker, “heeey Paradise Lost yeaah Paradise Lost” derdim. O da bana bakar, gülümser ve horned’ını çekerdi. Arkadaşla uzun süre görüşememiştik. Aradan yıllar geçtikten sonra karşılaştık bir gün. Muhabbete başladık ayak üstü. Ve bana ilk söylediği şeylerden biri ona bakarak sürekli “heeey Paradise Lost yeaah Paradise Lost” diye celallenmemdi. Gülme krizine girmiştik tabii. Uzun zamandır artık böyle bir tepki vermem mümkün bile değil.

1995 – 1996 yılı dediğim zaman aklıma onlarca albüm gelebilir: My Dying Bride – As The Flower Withers, Turn Loose The Swans, Malevolent Creation – Eternal, Death – Individual Thought Patterns ve Symbolic, Morbid Angel – Domination, Suffocation – Pierced From Within, The Gathering – Nighttime Birds, Bolt Thrower – The Fourth Crusade, Exodus – Impact Is Imminent... Daha uzar gider bu.

1980'li yıllar adından söz ettiren bazı grupların çığır açtığı, yeni sayfalar açtığı bir dönemdir. Hemen ardından gelen 90’lı yılların en başları ise, Death Metal bazında en mükemmel eserlerin çıktığı döneme rast gelir kanımca. 90’lı yılların başında çıkmış Death Metal eserlerinde çok derin ve absürd bir etki vardır. Ama bu manada Thrash Metal kabuk değiştirmiştir. Çünkü Thrash Metal’in en popüler olduğu dönem 1985-1990 arasına denk gelmiştir.

Geçmiş zamanlarda müzik adına en çok korktuğum şeylerden biri, şu an aldığım tadı gelecekte de alıp alamayacağım üzerineydi. Hiçbir şey şimdiki gibi ve 80’li dönemlerdeki gibi olmaz diyordum. Aradan yıllar geçti. Bu konuda fazla bir şey söylememe de gerek kalmadı aslında. Çünkü bazı yeni gruplar gerçekten de müziğin üzerine bir şeyler koyarak geliyorlar. Eskiden hissettiğim şeyleri öyle ya da böyle hissettirebiliyorlar. Belki daha teknolojikler, belki o plastik kaset kokusunu alamıyorum, cızır cuzur diye her zaman arka planda gelen kötü sesleri duyamıyorum belki ama müzik dünyası gittikçe canavara dönüşüyor. Ve bu canavar ile başa çıkabilmek imkansız.

O kadar grup ve albüm var ki, hangimizin ömrü bunları dinlemeye yeter ki. Yapılacak işlem basittir aslında: “Kendimizi bulduğumuz tarzlarda kendi saltanatımızı sürdürmek...”

Bu saltanat ne kadar mükemmeliyetçi olursa, elemine etme gücümüz o kadar fazla olacak ve ömrümüz hayli hayli bizlere ait sanatlarımıza, dünyamıza, ruhlarımıza yetecektir.

Sonuç olarak daha nice Gojiralar, Deathler, Gorefestler, Atheistler peydah olacak. Ama kim bilir bir gün kopup gideceğiz bu dünyadan. Bunca zaman mücadelesini verdiğimiz bir şeyin ki, mücadele demek illa silahlı, bedeni mücadele demek değildir, ruhi ve emeksel mücadeleyi de barındırır, bir gün kopup gidersek sanki yıllarımızı boşuna harcamışız gibi hissedeceğiz. Ama aslolan müzik olunca korkumuz olmayacak. Nice dev sanatlara şahitlik etmeye devam edeceğiz.

Ruh kaybolacak mı?

Belki evet, belki hayır, hatta belki de daha fazla ruhla dolacağız!

Ama görünen bir gerçek var ki, her geçen gün büyüyen bir canavar var karşımızda. 10 yıl sonraki dinleyicileri düşünmek bile istemiyorum. Hepsini devasa bir canavardan oluşmuş bir müzik piyasası bekliyor...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Var mı Böyle Bir Diyalog?

Bazı filmler direkt başlangıçta sizi ekrana mıhlar. Kımıldayamazsınız bile diyalogların dehşetliğinden. Bilakis meşhur Baba filminin direkt girişi ve başlangıç diyalogları öyledir. Çarpılırsınız. 1987 yılında usta yönetmen Stanley Kubrick'in elinden çıkan muazzam klasik Full Metal Jacket'ın girişindeki şu diyaloglar beni her zaman benden alır. Muazzam oyunculuk, inanılmaz agresif ama izlerken gülme komasına sokan diyaloglar..

- Ben Uzman Çavuş Hartman,eğitiminizden sorumluyum. Sadece size bir şey söylendiğinde konuşacaksınız. Ağzınızdan çıkacak ilk ve son sözcük ''efendim'' olacak. Anladınız mı pislik herifler?

- Efendim, evet efendim!

- Sizi duyamıyorum. Bağırın, taşaklı herifler olduğunuzu gösterin. Siz ana kuzuları bu adadan kurtulabilirseniz,acemi eğitimini bitirebilirseniz. Çakı gibi olacaksınız, savaşmak için yalvaran ölüm makineleri olacaksınız. Ama o gün gelinceye kadar bir bok değilsiniz! Bu dünyadaki en aşağılık yaratıklarsınız. İnsan bile değilsiniz! Siz düzensiz, bir boka yaramayan yaratıklarsınız! Çok sertimdir, beni sevmeyeceksiniz. Benden ne kadar nefret ederseniz, o kadar öğrenirsiniz. Çok sertim, ama adilim! lrklar arasında ayırım yapmam! Zencileri, Yahudileri ve İtalyanları aşağılamam. Burada hepiniz aynı ölçüde değersizsiniz! Bana, sevgili Deniz Kuvvetlerimizi kıçını toplayamayan beceriksizlerden kurtarmam emredildi. Anladınız mı pis herifler?

- Siktirin! Sizi duyamıyorum!




Kim söyledi bunu? Hangi piç söyledi bunu? Kendi ölüm emrine imza atan bu hanım evladı komünist ibne kim? Hiç kimse ha? *iktiğimin ruhları söyledi! Harika! Hepinizi eğitimde süründüreceğim! Götünüzden kan gelinceye kadar koşacaksınız! Yoksa sen miydin aşağılık herif? Korkak tavuk gibisin! Eminim sendin!

- Efendim, ben söyledim efendim!

- Hadi ya. Nesin sen, soytarı mı? Er Palyaço. Dürüstlüğün hoşuma gitti. Seni sevdim. Bir gün bize gel, kız kardeşimi *ikersin. Adi herif! Adını aldım! Artık benimsin! Ne gülebileceksin, ne de ağlayabileceksin! Her şeyi harfi harfine öğreneceksin! Kalk! Kalk ayağa! Kendine gel, yoksa gözlüklerine sıçarım dünyayı bombok görürsün!




-Boyun kaç asker?

-Efendim, 1.75 efendim!

- Bu kadar büyük bir bok sıçılabileceğini bilmiyordum! Beni kazıklayabileceğini mi sanıyorsun? Tohumların en iyi kısmı annenin bacak arasından kıçına kaçmış oradan da çarşafa damlayıpkahverengi bir leke bırakmış! Nerelisin sen?

- Texas

- Allah kahretsin! Teksas'tan sadece ibne ve öküz çıkar Kovboy! Öküze benzemiyorsun, yani ne olduğun belli! Ağzına alır mısın? Saksofoncu labunya mısın? Eminim adamı g*tten *ikersin ama ona bir el atma nezaketini göstermezsin! Gözüm üstünde! Kardeşlerin de senin gibi geri zekalı mı? Annen yaptığına pişmandır! O kadar çirkinsin ki Modern Sanatlar Müzesine konman lazım!



-Adın ne şişko?
-Efendim, Leonard Lawrence efendim.
-Arabistanlı Lawrence mı? Asilzade ismi gibi. Asilzade misin? Ağzına alır mısın? Eminim hortumun içinden golf topunu bile çekip yutarsın. İsmini beğenmedim! Sadece ibnelerle gemicilerin Lawrence diye ismi olur. Bundan sonra senin adın İnek Şaban!

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Gozu: Manyaksın Sen Takashi Miike!

Takashi Miike’den uzun uzun bahsetmeme gerek yoktur. Sinema ile ilgilenenler bu dahi herifin aynı zamanda manyak ve grotesk bir havaya sahip olduğunu çok iyi bilir. Normal bir filmini göremezsiniz. Tüm filmlerinde aklınıza gelemeyecek ruh halleri ve görüntüler ile neye uğradığınızı şaşırırsınız.

Gozu isimli filmi ise şaşkınlık verici. Gozu, “İnek Başı” anlamına geliyor. Bir yakuza mafyasının üyesi olan Minami’nin başından geçenlerin anlatıldığı film, Minami’nin çok değer verdiği ve abi diye seslendiği Ozaki’yi yakuza patronunun emriyle ortadan kaldırma macerası üzerinden şekilleniyor. Minami Ozaki’yi kaybedince olaylar birbirini kovalıyor ve kendinizi garip bir dünyanın içinde buluyorsunuz.

Tüm bu olaylara sebebiyet veren şey ise oldukça komik bir şekilde gelişen, yarıcı bir olaydır. Patron aylık raporlama için elemanlarının mekanına gelir. İnanılmaz bir sessizlik vardır. Kimse bir şey konuşmaz. Ozaki patronun gözlerine bakarak yavaş yavaş konuşmaya başlar. Hemen camın önünde duran süs köpeğinin aslında Yakuza Ölüm Köpeği olduğunu ve kendilerini öldürmek için orada beklediğini söyler. Elemanlar bir minicik köpeğe bakar, bir de Ozaki’ye. Ozaki tam bir paranoyak halini almıştır ve bu ilk değildir. Herhangi bir arabayı bile Yakuza Ölüm Makinesi olarak gören, içindekileri öldürmek isteyen paranoyak bir manyak olup çıkmıştır.

Ozaki bir anda dışarı fırlar. Minicik köpeği yerlere vura vura, tekme savura savura, ipinden sallayarak evire çevire döverek ve mekanın camına yapıştırarak katleder. Bu katliam, bu olayın minik bir sahne olduğunu ve sonraki sahneler dikkate alındığında sıradan kalacağının habercisidir.

Şu ana kadar izlediğim en absürd filmlerin başında gelen Gozu, özellikle çekim tekniği, ışıklandırmalar ve kurgusuyla akıllara durgunluk veriyor. İzlediğim en absürd filmlerin bir çoğuna imza atan ismin Miike olması rastlantı değil. Tamamen kendine has bir çizgisi var. Miike’nin neredeyse tüm filmlerinin anormal olması, bir çok olayın bizlere anlamsız gelmesi, normal karakterlerin olmaması, filmi izlerken içeriğini kafamızda bir türlü oturtamamamız ve birçok yozlaşmışlıkla karşı karşıya olmamız sır değil. Miike, uzun zamandır bu tarz filmler çekerek Japonya’nın son yıllarda toplum olarak çöktüğünü, aileler arasındaki eski bağların kalmadığını ve toplumun müthiş bir yozlaşmışlık içinde çürüdüğünü böyle anlatıyor bizlere.

Filme dair karelere bakmak bile nasıl bir film olduğuna dair ufak ipuçları veriyor.

23 Temmuz 2010 Cuma

Masumiyetin Tesisi: Dark Suns

1997 yılında kurulan Alman Progressive Dark Metal grubu Dark Suns, söylemleri, huzurlu, karanlık ve dingin müziği ile en çok hoşuma giden değerlerden biridir. Kendine özgü ilginç müzikleri, huzur veren geçişleri, gaipten geliyormuş gibi kullandıkları gizli ses efektleri, kompleks müzik yapıları ve konsept yapıları ile saygı duyduğum Dark Suns, özellikle 2005 yılı yapımı ‘Existence’ albümü ile onlara bağlanmamı sağlamıştır.

Grubun vokalistliğini davulcusunun yaptığı ender gruplardan olan Dark Suns, oldukça temiz ve huzur verici vokal yapısı ile müzik ve söylemlerini birebir yansıtan bir ruha sahip.

‘Existence’ albümü ise aslında içeriğinde muazzam söylemler içerir. Konsept bir yapıdadır. Tüm parçalar birbiri ile bağlıdır ve bütün bir öyküden bahseder. Adından anlaşılacağı üzere varoluştan bahsedilir. Bu bağlamda bir bebeğin sıfırdan doğuşundan gelişimine kadar ilerler albüm. Bu çağrışımdan yola çıkarak büyüme evresini hayat ile paralel kılarak rüyalar, kişilik, kayboluş ve çözüm buluş şeklinde sonuca ulaştırırlar.

Her insan doğar, büyür, gelişir. Çocukluğun kendine has masumiyetini yaşar. Umut doludur. Ama dışarıdaki dünyanın yaşanması zor şartları bizi yavaş yavaş şekillendirir. Kâh hayata tutunuruz, kâh umudumuzu kaybederiz.


A Slumbering Portrait (Uyuklayan Bir Portre)

Bitmez tükenmez bir dünya
Bütün bir zaman boyunca vazgeçilen
Yağmurda düşen çocukları gör
Saf (ham) inanılmaz düşünceleri
Genç yaşam duvarlarında dans ediyor

Onların gözlerinin içine bak ve gör
Bir çocuktaki dengeyi
Hayaller düşmekten korur ve biliyorum
Endişelenmek için bir sebep yok
Ama dışarıda anlaşılması zor bir dünya var

Tüm zaman sonsuzdu
Kutsal içgüdülerin esin kaynağı neydi
Güçlü bir umutla ruhumdaki çocuğu besleyen
Gizli güçleri harekete geçiren arzum neydi
Beni oldukça genç hissettirecek sevinçlerimi beklediğim
(Başlangıcım sonummuş)


21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bıraktım Seni Kahve!


Felemenk bir çiftçinin mahsulü ziyan olur.

Birikmiş hiç parası olmadığından, bir gemide çalışmaya başlar.

Beklenmedik çok güçlü bir rüzgâr onu Endonezya'ya götürür.

Toprağa bir tohum düşürür.

Ve 400 yıl sonra sonuç...

...koyu kahve.

Her şey birbirine bağlıdır..

20 Temmuz 2010 Salı

Dexter Morgan Olmak


Hisler önemli şeylerdir. Akıl, irade ve hayal gücümüzle birlikte biz insanoğlunu insan yapan, bize özgü en önemli özelliklerden biridir. Hisli olmayanlar yeri gelince öküz diye betimlenir. Fazla duygusal olmak da sağlıklı bir durum değildir.

Dexter Morgan olabilmek ise başlı başına bir psikopatlık. İnanılmaz nazik, kibar ve iyiliksever olacaksınız. Ama duyguları hissedemeyeceksiniz. Kendinizce prensipleriniz olacak. Seri katil olmak mevzusunu konu dışında tutmak zorunda kalıyoruz haliyle. Dünyayı pisliklerden Dexter kuralları ile temizlemek bizim işimiz değil sonuçta. Seri katil olma özelliğini yazının dışına savurursak, bir çok insanoğlu muhtemeldir ki bazen Dexter Morgan’dır. Ya da çoğu zamanlar için. Veyahut karakter yapıtaşlarından biridir.

Duygular vardır. Bir de bunları yansıtabilmek. Kimileri inanılmaz mimiklerle yansıtır. Kimileri ise içlerinden şelaleler dökülse bile bunu mimiklerine dökemez. İç dünyasında takılı kalmıştır tüm hisleri. Yansıtamaz. Karakteri bu olmuştur. Budur yapısı. Aşırı duygusal reaksiyonlar da can sıkıcı bir hal alabiliyor yeri gelince ama.

Brendan Fraser’ın Elizabeth Hurley ile birlikte oynadığı 2000 yılı yapımı Bedazzled isimli filmi izlemiş olanlar ne demek istediğimi iyi anlarlar aslında. Filmde umutsuz vaka bir insanın şeytan ile olan anlaşması söz konusudur. Kahramanımız aşık olur ve kadını elde etmek ister. Yedi dilek hakkı vardır. Her dileğinde o kadının hoşuna gidebilecek bir karakter olmayı diler. Ama her seferinde bir yerden patlak verir. Dileklerin birinde inanılmaz duygusal bir adam olmayı seçer. Sahile gidilir. Adamımız inanılmaz yumuşakçadır. Ne zaman batmak üzere olan güneşi görse gülmekten altınıza edeceğiniz şekilde gözyaşı dökmektedir. En ufak bir şeyden etkilenmektedir. Kadının boğazına kadar gelir ve terk eder en sonunda.

Sonuçta hislerin ortalaması ve doğal olanı makbuldür. Her şeyin aşırısı zararlı. Ne çok aşırı duygusal bir tepki göstermek lazım ne de tamamen duvarımsı bir durgunluk. Ama bazen insanlar içlerinde yoğun duygular taşısalar bile bunu tavırlarına hiç dökemezler. Tavırlarına dökmektense yeri gelir yazılarına dökerler. Ya da kendilerine saklarlar.

Büyük abim geçtiğimiz Cumartesi bana gelmişti. İki yaşında dünyalar tatlısı bir yeğenim var. Ne yaptıysam bir türlü bana sarılmamıştı. Benim bilindik kaderimdir bu. Başlangıçta gözlüğüm, keçi sakalım, uzun saçım, küpem, değişik görünüşüm nedeniyle yaşı çok küçük tüm çocuklar benden korkar. Üniversiteye gittiğim sırada doğan erkek kardeşim bile beni ilk gördüğünde kaçacak delik aramıştı. Benden korkmayan tek bebek evladı kız kardeşim olmuştu. Hoş! Onunla hep birlikteydik. Altını bile yıkadığımı hatırlıyorum.

Yeğenim bana bir türlü gelmeyince büyük ağabeyimin bir lafı dikkatimi çekti: “Yavrum, yüzün tepkisiz, o yüzden emin olamıyorlar duygu halinden, sıcaklığından.” Birden durdum. Düşündüm. Doğruydu bu. Ufak bir çocuk gördüğümde çok sevmek istesem bile kadınlar gibi “agubugu cugubugu, ayyyy ne tatlııı, ayy ne güzeeell” gibi tepkiler veremiyorum. Suratımı kadınların suratları, mimikleri gibi değiştiremiyorum. Tıpkı ne zaman fotoğraf çekilecek olsam gülümsemekte çok zorlandığım gibi. Ne hikmetse, eğer kadınlar gibi bir surat takınırsam ya da kameraya bakarken gülümsersem samimi olmayacakmışım gibi hissediyorum. Çünkü surat şeklim, mimiklerim iç dünyamın elektriklerine göre hareket etmiyor. İçimde saklamayı yeğ tutuyorum.

Öte yandan hayatın bir çok sillesinden geçmiş, bir çok şeyle mücadele etmiş, savaşmış bir insanız. Öyle ya da böyle erkeğiz. Erkekliğin de kendince doğal karakteristik yapıları var. Yaşanan tüm hayat, koşullanan tüm şartlar ve tüm hayat hikayesi bazı noktalarda surat ifadesi olarak ifadesiz ve tepkisiz bir duruma karşılık gelebiliyor. İçimizde bir çok fırtına eserken, yeri gelince suratta anlamsız bir ifade.. Temaslarımla, yaklaşımlarımla sıcaklığımı yansıtsam da surat ifadem yeri gelince tepkisiz.

Ben birine hediye verdiğimde gözyaşı dökenler.. İnanılmaz heyecan yapanlar.. Titrek bir hal alanlar... Sevinçlerini inanılmaz yansıtanlar.. Ama bende olan bazı zamanlar bir tepkisizlik.. Aslında bu tarz yönlerimizle hepimizin içinde Dexter Morgan saklı. Benim içimde de bir Dexter Morgan yaşıyor. Seri katil özelliğini ve duygusuzluğunu çıkar; aynı biz insanoğulları..

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails