17 Mart 2010 Çarşamba

The Nines – Siz Kaç Numarasınız?


Kimiz biz?

Çok boyutlu bir dünya ve sonsuz bir güç müyüz? İçinde bulunduğumuz bu beden, vücut bulduğumuz hallerimizden biri mi sadece? İlahi bir şey mi?

Tanrı on ise, teorik olarak mutlaksa, biz kaç numarayız?

İnsanlar yedidir. Maymunlar altı. Peki sekizler kim? Koalalar. Onların telepatik yetenekleri var. Ayrıca hava durumunu da kontrol ederler.

Asıl önemli olan kim, Tanrı dışında?

Dokuz numara. Birazdan adı geçecek garip dünyayı yaratan. Hevesle yaratan. Kendi kurduğu tiyatroda oyununu sergileyen. Nasıl bir şey olduğunu görmek için bu tiyatronun içinde kalan. Tek bir düşünceyle yok edilebilir bu dünya. Bütün kartlar elinde.

İnsanlar dua ettiklerinde şunun ya da bunun için yalvarmazlar. Unutmamak isterler.


Şu ana kadar izlediğim en gizemli ve anlaşılması en zor filmlerden biri: The Nines.

Tek bir kurgu, üç hikaye, yazar ve karakter, oyuncu ve rolü, yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkinin sorgulandığı.

İlk bölüm “Tutsak”ta, kafayı yemiş televizyon yıldızı eski kız arkadaşının eşyalarını yakıp arabasını paramparça ettiği, kendinden geçtiği için ev hapsine mahkum edilir.

İkinci bölüm “Reality Şov”da, bir televizyon dizisinin yapım sürecini takip eden perde arkasını izliyoruz. Bu dizinin yayımlanması ile ilgili olarak yaşanan çekişmeler ve güvensizlik..

Üçüncü bölüm “Bilmek”te ise video oyunları tasarımcısı, karısı ve kızı arabaları bozulunca ormanda mahsur kalır. Kızlarının bir sırrı keşfetmesi onları geri dönüşü olmayan bir karar almaya zorlar.


Gelelim asıl konuya. Bu üç hikayedeki tüm karakterler aynı, sadece isimleri farklılaşıyor. Asıl olay ise parçaların birleşmesinde. Tüm hikayeler yaşanırken bir çok noktada diyaloglar aynı oluyor. Bir bölümde saçma sapan gelen diyaloglar, adeta gaipten geliyormuş gibi duyulan ve anlamsız gelen sesler, başka bir bölümde yerli yerine oturuyor. Çünkü misal birinci bölümde duyulan garip ses ve diyaloglar aslında üçüncü bölümde geçen anlamlı bir ses ve diyalogtan başka bir şey değildir.

Olayın merkezinde oyunun başrol oyuncusu olan Ryan Reynolds’un bir şeyleri sorgulaması, dokuz rakamıyla iç içe olması, karşısına sürekli dokuz rakamının çıkması ve kendisinin aslında dokuz numara olması yatıyor. Dokuz numara Tanrıdan sonra gelen bir sıfattır. Dünyalar yaratır, bozar, yıkar, yeniden diriltir; hem kendi içinde, hem de dışında.


Tüm bunların içinde asıl gerçeklik nedir? Yaşananlar gerçek midir? Eğer ki bizler bir senaryo yaratıcısı isek istediğimizi yazar, istediğimiz gibi oynatır, istediğimizi yaparız. İstersek tek hareketimizle bir karakteri binadan aşağıya düşürebilir, eşini öldürebilir, arabasına takla attırabiliriz. Hayatın yüzlerce farklı versiyonu var. Her bir versiyonda yaşamak ister miydik? Kahramanımız yaşıyor işte.

Bazen çok garip diyaloglar karşısında şaşırıp kalıyoruz. Ryan Reynolds’un muhteşem performansı, hayal ile gerçeklik arasında gidip gelmek, hiçbir şeye emin olamamak, asıl gerçekliğin ne olduğunu bir türlü anlayamamak insanı rahatsız ediyor.

İlk bölümde ana karakterimiz kokain ile kendinden geçtikten sonra sabah uyanır. Elbiseleriyle duş alır. Bekler öyle. Sonra telefona sarılır ve göbek deliğini sorgulamaya başlar, konuştuğu kişiye.

“Bir sağlık sorunu yaşıyorum. Göbek deliğim yok benim. Karnımda olması gereken yerde değil. İnsan göbek deliksiz yaşayabilir mi? Yani düşünsenize göbek deliği doğuştan olur. Yoksa doğmamışsın demektir. Ve hayatta olup olmadığın belli değildir. Merak ediyorum yani. Ben hayatta mıyım? Yoksa bir Tanrı mıyım?”

Bu filme dair olarak size şunu söyleyeyim. Filmin senaristi John August. Hani şu bizi her türlü derinliğe düşüren Big Fish, Go ve Corpse Bride eserlerinin senaristi. Enteresan ötesi bir film. Anlama noktasında sorunlar yaşıyorsunuz. Film boyunca tokat üstüne tokat yiyorsunuz. Bir film nasıl olmalı sorusuna cevapları alabiliyorsunuz.


O bir dokuz numaraydı. Tanrının bir altı. İstediği kurgulamaları yapan. Ve tanrısallıktan insanlığa geçiş süreci bileğe geçirilen yeşil bir iple oluyor. Ve o ip koptuğu an… İzlemesi size kalmış.

Hoş! İnsanlar da bir nevi kendi kaderlerini çizmezler mi zaten?

http://www.imdb.com/title/tt0810988/

5 yorum:

goks dedi ki...

ilginç bir filmdi ama ne yazik ki pek ilgi görmedi... hikaye orijinal... ryan da iyi oynamış...

göksel

Atilla Çelik dedi ki...

Ülkemizde belli bir kesimi aradan çıkardığımızda bu tarz filmlere meyilli olacak yoğun bir kitle yok maalesef. Hatta önemli bir kitlenin daha çok görsel, hareketli, macera tarzı filmleri sevdiği söylenebilir. Bu kitle gibiler konuya bakmaz harekete, görselliğe bakarlar genelde. En azından işyerimden de şahit olabiliyorum buna.

O yüzden bu tarz filmler dar bir kap içerisinde değerlendirilecek ve o pencere içerisinde izlenecektir. Elden bir şey gelmiyor maalesef.

LLuvia dedi ki...

Gerçekten çok merak ettim filmi. Farklı ve düşündürücü bir filme benziyor. En kısa zamanda izliycem. Eline sağlık :)

Atilla Çelik dedi ki...

Sağlam bir film gerçekten. Düşündürmekten öte beyni karıştırıyor. Yazdırtana da sağlık. :)

Knock knock dedi ki...

Aşırı bir film. o tokatların etkisi bende 2 yıldır sürüyor. En manalı bölüm reality showdu. Tüm kurgu esas orada düğümleniyor. Tekrar izleyesim geldi.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails