31 Mart 2010 Çarşamba

Ey NILE! Orada mısın?


Ey ruh orada mısın derler ya, fark etmez aslında. Ey NILE da olabilir. İki kelime de aynı, iç dünyama göre.

Ey NILE sen ki, seni ne zaman dinlesem Sakkara’nın kumları yüzümü tırmalar, Tanrı Ra’nın çığlıkları kulaklarımda yankılanır, Tutankamon’un askerleri çöllerde arabasını sürer, su tanrısı Khnum bir lanet tutturur mezarında. Müziğini beslediğin uğultulu vokallerin askerlerine buyruk veren firavunların öfkeli sesleridir. Helikopter temposuna bağladığın vurmalı çalgıların ve bu ritme uydurduğun kazıyıcı gitar ritimlerin savaşı, laneti, öfkeyi, mistik güçleri çağıran firavunlarına buyrukluk eden askerlerin savaş arabalarıyla son sürat gitmeleridir. Suratlarını yakan kızgın kum fırtınalarına karşı.

Karanlık gökyüzü boyunca Undeadlerle birlikte uyanır; Hadoth Vadisi’nde, Nephren-Ka’nın eski yer altı mezarları arasında damgalanmış şekilde çalarız melodilerimizi. Neb kabirlerinin kayaları üzerinde yükselen ayın ışığı bizim için değildir bilirim. Muazzam piramidin altında Nitokris’in bilinmeyen şenlikleri baştan çıkartır benliğimi.

Amalek’in kırbacı durmaksızın iner, Amu’nun tohumları eziyet eder. Horus’un gözlerini hissederim. Açınca gökyüzünü aydınlatan, kapatınca dünyayı karanlığa boğan gözlerini.

Seni dinlerken; binlerce yıl öncesinin Eski Mısır, Sümer, Babil’inde yaşarken, olaylara, mistiklere, savaşlara, şölenlere ve lanetlere tanıklık ederken bulurum kendimi. En minik melodinde dahi. Sonra da insanlar dönüp bakar bana, adeta bir aptalmışım gibi. “Ne anlıyorsun bu müzik toplumundan, inşaat halindeki binayı sarmalamış çelik borulara vururken çıkan sesin aynısının boca edildiği müzikten” diyerek.

Sus derim.

Herkes aynı şeyi hissetmez ya?

O yüzden özel! Hem de çok...

29 Mart 2010 Pazartesi

Mutsuz Kılıyorsun Galatasaray!


İki hafta öncesi. Galatasaray zevksiz bir oyunla, salt Keita ve Neill denen iki adamın bireysel becerileri ile Ankaragücü’nü 3-0 mağlup ediyor. Futbol bana hiç keyif vermiyor ve ‘keyifli miydi sizce’ diye soruyordum. O yazıyı tamamlarken son paragrafta şöyle diyordum:

“Ve Galatasaray çok kritik dönemece girdi. Haftaya deplasmanda Trabzonspor ve sonraki hafta içerideki Fenerbahçe maçları Galatasaray’ın kaderini çizecek. Galatasaray’ın bugünkü performansı her iki maçı almaya yeterli midir? Defansif anlamda umut verici olsa bile yeterli değildir zannımca. Bu futbolla rakiplerine yenilmez ama kazanması da rakibin absürd hatalar yapmasına bağlı kalmış olur. Galatasaray’ın her iki takıma karşı çok açık oynayacağını beklemek ise hayal ürünü olur. Bu futbolun üzerine ofansif anlamda koyulmadığı sürece şampiyonluk şarkılarından şimdilik uzak durmakta fayda var. Kim ne derse desin rakibini sağlı sollu bunaltan, köşeye kıstıran, ayağa paslarla zevk veren, atak üstüne atak yapan Galatasaray’ı çok özledim. Şampiyonluk maçlarında ise bu tarz bir futbolun ne kadar benimsendiği soru işareti olsun.”

Galatasaray iki maçı da aptal bir şekilde 1-0 kaybetti. Kazanması rakiplerinin absürdlüklerine kalmıştı ama o absürdlükleri kendisi yaparak kaybetti. Şimdi ise değil şampiyonluk, Şampiyonlar Ligi vizesi alıp alamayacağına dair hesaplar yapması gerekiyor.

Aslında konuşulacak çok şey var. Galatasaray ligde oynadığı son dört maçın üçünü kaybetti ve tüm mağlubiyetleri ise oldukça komik bir şekilde aldı. Eskişehirspor maçında pas futbolu kotarıyorum muhabbetine ayakta gevelenen paslaşmalar, kaptırılan bir top ve gol. Trabzonspor maçında Emre Güngör’ün son adamken affedilmeyecek top kaybı ve gol. Fenerbahçe maçında da 30 küsur metreden ikram edilen Leo Franco lokumu. 51 kilometre/saniyelik bir şuta karşılık hem de.

Ve hemen ardından sormak lazım. Bu kadar bireysel hata neyin nesidir? Şampiyonluk yarışı demek deneyim, baskılara göğüs germek, minimum hatayla oynamak demek. Galatasaray en kritik maçlarını amatör küme takımıymış gibi hatalarla kaybetti ve şampiyonluğa şimdiden el salladı. Matematiksel olarak tabi ki şansı var ama oynanan bu futbola baktığımızda imkanı yok, asla olamazlar dedirtiyor.

Sene başında bizlere umut veren takım ne oldu da bu kadar dibe çöktü?

Oynanan sistem total futboldur, 4-3-3’tür muhabbetine hiç girmeyeceğim. Çünkü genel şablon buymuş gibi gözükse de sene başından beri taktiksel bir çok farklılığa gidildi. En keskin virajlarda sakatlıklarla boğuşmalar, forvetsiz kalışlar, sistem için inanılmaz önemli olan ayakların sakatlıkları, geri dönüşlerinin gecikmesi vs derken Frank Rijkaard’ın kendi içinde yaşayabileceği sıkıntıları pekala anlayabiliriz. Ama oyunculardaki mental düşüşü asla anlayamıyorum. Ortada bir çok sorun var ama bu sorunların önüne nasıl olur da geçilemediği konusu aklıma takılıp duruyor.

Sene başına dönelim. Takım içinde inanılmaz bir kenetlenme vardı. Arda hala ayağında topu geveliyordu. Ama bir fark vardı. Sahanın her yerine basıyordu. Geçmiş yıllara nazaran daha efektif oynuyordu. Takım ısrarla ayağa pas yapıyordu. Dakikalar ilerlese bile sabrediyordu ve topu asla ileriye şişirmiyordu. Takım ne yaptığını bilir bir halde oynuyordu. Ve en önemlisi, futbolcuların gözü pırıl pırıldı. Sahaya yansıtmak istedikleri oyunu uygulayabilmek için afacan, aç gözlü çocuklar gibi hevesle topa yumuluyorlardı, çikolatasını parlayan gözlerle yiyen bir çocuk misali. Futbolcularda inanılmaz bir futbol oynama iştahı ve hevesi vardı. Topu ileri bölgeye çıkarırken dahi gözleri parıldıyordu.

Ve soruyorum: Bu tür bir görüntüye en son ne zaman şahit oldunuz?

Sezon başındaki o iştah nereye kayboldu?

Nerede o parlayan gözler ve bizi mutlu etme yolunda olan pozitif görüntüler?

Basit aslında. Oyuncular yorulmuş. Hem mental hem de fiziksel olarak. Psikolojik olarak da bitmişler. O çocuksulukları kaybolmuş. Anlıyorsunuz çünkü. Trabzonspor karşısında da Fenerbahçe karşısında da oynayan çocuk isteksiz bir çocuktu. Ruhsuz bir çocuktu. Şuradan şuraya gitmeye hali bile yoktu. Belli ki Galatasaray inanılmaz kırılgan bir ruh haline sahip. Bunun içine yorgunluğu, fiziksel zayıflığı, mental ve psikolojik çöküşü, onca sakatlığı, sistem için kritik olan adamların sakatlıklarını, teknik yanlışlıkları vs bir çok şeyi katabilirsiniz. Ama takımın içindeki zihinsel sakatlıkları görmemezlik olmaz. Gerçekten olmaz. Olmamalı. Eğer oyuncuların zihinsel yapısını değiştiremezseniz en fit hallerinde bile verim alamazsınız.

Takım içinde resmen üvey evlat muamelesi görenler var. Bu bir gerçek. Artık bu gerçeği kabul etme zamanı geldi çattı. Takımın içerisinde eski Hasan Şaş, Hakan Şükür kabilesi kurulması tezinden korkmaya başladım. Oyuncularımızın ruh yapılarını gerçekten anlayamıyorum. Bir çok pozisyonda egoistliği ile nam salmış, bir çok sıfıra inişinde orta açacağına kaleyi mıhlamaya çalışan ve saçma sapan şeyler yapabilen Arda, kendi yediği haltları unuturcasına sıfıra inen Giovani’nin kaleyi mıhlamamasına rağmen arkadaşlarına aktarmak istediği ama Fenerbahçe defansının kestiği pozisyonda Giovani için yüz saat lakırdı edebiliyor yedek kulübesinde. Laf edilen adam son haftalarda takım için en çok çalışan, en çok koşan, bir şeyler yapmak isteyen adam. İşin garibi bu. Arda’nın bu tavrı bile Giovani’nin takım içerisinde saygı görmediği ya da adamdan sayılmadığına dair bir his veriyor bizlere. Eğer böyle bir şey varsa ortada takım diye bir şeyden bahsedilemez. Ya da Galatasaraylı oyuncular sahaya çıktıkları zaman ruhları öyle kayboluyor ve kendilerini öyle kaybediyorlar ki ne yaptıklarının farkında bile değiller. Sağlıklı bir ruh halinden bahsedemiyoruz yani.

Ya Caner?

Haftalardır sol taraftan çıkarıp durduğu güdümlü uzun toplar, yerini bulmayan ortalar, ön direğe bile ulaşmayan ortalar, en uygun durumda bir çok oyuncu varken bilmem 30-40 kusür metrelerden şut çekmeler! Hani diyeceğiz ki kendisine öyle güvenli bir adam ki, helal olsun deniyor işte, bir şeyler yapmaya çalışıyor. Ama yok! Yaptığı tamamen egoistlik. Başka bir şey değil. Daha uygun pozisyonda arkadaşların dururken sen en zorunu seçiyorsan, mental olarak bu takımın içinde, en azından Rijkaard takımı içinde yer bulma şansın olmamalı. Bu kafa yapısıyla olmamalı da.

Rijkaard’ın oynatmak istediği oyun sistemi sizce bu olabilir mi?

Sizce çok mu hoşuna gidiyor bu durum?

Bu mentalite ve yapıdaki oyuncularla bazı şeyleri yapamayacağını göremeyecek kadar aptal olabilir mi?

Milletin bu kadro yapısından Barca tarzı bir oyun bekliyor oluşuna müsait bir tarafıyla güleceğinin farkında değil miyiz?

Olmaz işte. Bu yapıdaki oyuncularla bu adam asıl istediği sistemi uygulayamaz. İmkansız. Nedeni de basit aslında. Bu futbolu oynayacak mental ve psikolojik yapıya, bireysel beceriye, en önemlisi fizik yapısına sahip değil bu takımın oyuncuları. Barca’nın en çıtkırıldım görülen oyuncuları Xavi – Iniesta maç başına 12-14 km koşu mesafesini tuttururken, hem de bunu insanüstü makine düzenindeki sürekli paslaşarak yaparken, Galatasaray’ın en çok koşabilecek adamı denen Barış bile 8-9 km’den fazla koşmuyor. Hem de saha içinde Xavi ve Iniesta’ya nazaran daha fazla mesafe kat ediyor ve daha fazla koşuyor görünmesine rağmen. Nedeni basit aslında. Galatasaraylı oyuncular durarak oynuyor. Sürekli durarak pas istiyorlar. Hareketli oynamıyorlar. Barış gibi samimi ama yeteneği kısıtlı adamlar da sürekli ileri geri mekik dokumaya, topu kovalamaya çalışıyorlar. Uzun mesafe kat ediyorlar. Barca’nın göbeğindeki ikili ise sürekli hareket halindeler. Dar alanda sürekli hareketliler. Pire gibiler. Dar alanda işi bitiriyorlar. Galatasaray gibi geniş alanda ve uzun mesafeli bloklar arasında değil.

Hepsini geçtim, Barca takım olarak hareket halinde. Chealse de, Manu da, Real Madrid de. Takım halinde topun karşısına geçerler, takım halinde defans yaparlar, takım halinde top kovalarlar. Topu kaptıkları zaman her bir adamı direk gibi sabit duracağına, mevcut ne kadar boş alan ya da dolu alan varsa fark etmeden, sürekli hareketli olarak top isterler. Barca’nın mekanize tugaylar tadındaki paslaşabilme ruhunun altyapısında yatan etkenlerden biri budur. Olduğun yerde durarak pas futbolunu uygulayamazsın. Galatasaray’da bu sistemi an itibariyle uygulayabilecek, sürekli hareketli olabilecek tek adam Giovani Dos Santos’dur. Biraz da Neill. Belki de Baros. Kewell boş alanlara kaçar, Jo kaçar, Keita kaçar ama bu oyuncular dahil Arda, Elano gibi oyuncular takım halinde hareketlenmiyorlar. Oldukları yerde pas bekliyorlar. Gerçi orta sahaya laf atıp duruyoruz, sıkıntının en büyük nedenlerinden biri de bu ama takımın derinliğinde böyle bir problem de söz konusu. Bu problemi ortadan kaldıramadığınız, takım halinde topun karşısına geçemediğiniz, takım halinde defans yapamadığınız, topu elinize geçirir geçirmez takım halinde hareketlenemediğiniz, sürekli hareketli olamadığınız ve hızlı oynayamadığınız sürece orta sahaya Xavi de alsan, Iniesta da alsan, Fabregas, Lampard, Gerard da alsan bir halt değişmez. Takım bütünlüğündeki aksaklık ortada zaten. Bunu bir iki adam değişikliğiyle atlatamazsınız.

Peki bu takım olgusunu oturtabilmek için bireysel yetenek ve iyi pas yapıyor olmak yeterli midir? Değil. Her şeyden önce güçlü olacaksın. Kondisyonlu olacaksın. Fizik durumun çok iyi olacak. Eğer bu üç şartı fiziksel anlamda yerine getiremiyorsan zaten bir Barca, Manu vs olamazsın. Onlar gibi asla oynayamazsın. Yarın öbür gün karşılarına çıktığında kevgire dönersin. Yıllar önce o takımlara karşı oynadık. Başa baş oynadığımız maçlar da oldu. Bazılarını kazandık da. Ama bunu yaparken aklımız, teknik futbolumuz, hücum oyun tarzımız farklıydı. O rakipleri bozuyorduk. O rakipleri bozabilecek mücadele futbolunu sergiliyorduk. Öyle baş edebiliyorduk. Ya şimdiki takım? Şimdiki kadro? Hücum ve akıl futbolu anlamında bir şeyler yapabilir ama mücadele ve takım olma olgusunda eksiklikler yaşadığı için işe bir kere 1-0 mağlup başlıyorsunuz. Anlayacağınız, bu takım şu anki haliyle, mentalitesi ve yapısıyla Şampiyonlar Ligi’ne gitse bile tutunamayacak, grup maçlarının ardından yuvaya dönecek.

Peki neler yapılmalı?

Rijkaard isteğine nasıl kavuşmalı?

Bu sistem nasıl yola girer?

Aslında Rijkaard cevapları biliyor ama o cevapları verebilmesi ancak sezon sonunda mümkün olacak. İstediği oyuncuları aldırarak ve sisteme uymayan oyuncuları yollayarak. Bu takımı fiziksel anlamda daha da ileriye götürerek. Bazı Türk oyuncularının zihinlerini değiştirerek. 2-3 yıl önce orta sahada geçit vermeyen ve Kalli zamanında ligin en sert orta sahalarından birine sahip olan bu takım, bu orta saha ile şampiyonluğu yakalayan bu takım, aynı orta saha oyuncularıyla her rakibine yol veriyor. Orta sahasını yol geçen hanına çevirtiyor. Bu ince nüansı unutmamak gerekiyor. Demek ki Rijkaard’ın istediği şeyler farklı. Bu sezonu böyle çöpe atacağız. Göreceği kadarını görmüştür. Bu noktadan sonra gelecek sezon bazı oyuncular üzerine ısrar etmenin manası bile yok. Hem de hiç!

Yaşanan onca düşüş ve değişim sonrasında yapılması gereken şeyler ortada aslında. Rijkaard’dan tahminen şu tür hamleleri bekliyorum yeni sezon için.

- Caner’in bonservisini aldırmaz.
- Jo ile sene sonunda yollar ayrılır.
- Gio’nun bonservisi alınır. Giovani seneye bu takımın en önemli silahlarından biri olacak. Sistemin en önemli dişlilerinden biri olacak.
- Taliplisi çıkarsa Leo Franco yollanır. Çıkmazsa yollanmaz.
- Kewell kalır. (Kewell sonrası takımın ne kadar yalpaladığına dikkat edin. Takımın akıl yönü resmen dibe çöktü.)
- Orta sahaya iki tane çok iyi adam alınır. Bu adamların en önemli özelliği bizzat Elano’nun verimini yükseltmesi olacaktır.
- Baros ileride asıl tek fişek olur. Yerlilerle yedeklenir.
- Servet iyi bir paraya satılır. Emre Aşık futbolu bırakır. Başka stoper alınmaz. Ali Turan ile açık kapatılır. Emre Güngör, Lucas Neill, Gökhan Zan ve Ali Turan yeterli görülebilir.
- Sağlam bir sol bek alınır.
- Ayhan ile yollar ayrılır. Topal Blackburn’e gönderilir. Barış mütevazı bir yedek olarak tutulur. Keza Mustafa Sarp da.
- Alınacak yeni oyuncular bizzat sistemi tamamlayacak, takıma fiziksel anlamda da takviye yapabilecek, takımın gücüne güç katacak nokta atışı transferler olmalıdır.
- Artık yıldız transferine değil ihtiyaca göre en gerekli adam transferine yönelmek farzdır. Çünkü yapılan yıldız transferleri hep aynı bölgeye yığılmış durumda ve ilgili bölgelerin adamları farklı farklı bölgelere dağıtılarak oynatılıyor, verimleri düşürülüyor. Bu yetmezmiş gibi ilgili oyuncuların takım defansına katılmaması, narin ve kırılgan olması, fiziksel anlamda düşmesi düşündürücü.

26 Mart 2010 Cuma

Hey Gidi Bryan Adams Hey


Bazılarımız için Kevin Costner’ın Robin Hood filmine yaptığı “Everything i do, i do it for you” şarkısıyla tanıdıktır Kanadalı müzisyen Bryan Adams. Bu şarkı da gerçek anlamıyla dünya müzik tarihine derin bir çentik atacak kadar efsanedir. 45 dakikada yazılmasının yanında aylarca listelerde bir numarada kalmış ve bir çok kişinin ilgili parçayı dinlerken evlilik teklifi iletmesine sebebiyet vermiştir.

90’lı yılların başları deli gibi Bryan Adams dinlediğim dönemlerdir. O esnalarda çıkmış olan Waking Up The Neighbours albümü beni benden alırdı. Her gün defalarca dinlerdim albümü baştan aşağıya. Hatta okul servisinde bile hegemonyayı ele alır ve ısrarla o albümü çaldırırdım. Ülkemizde stadyumda konser veren ilk yabancı sanatçı olmuştur Bryan Adams. O konsere gidemediğim için inanılmaz üzülmüştüm. Ülkemizden çok hoşnut kalan Bryan Adams “Do I Have To Say The Words” parçasına İstanbul’da klip çekmiştir.

Kendisine Rock yıldızı olup olmadığı sorulduğunda “hayır, bahçıvanım” yanıtı vermesinin yanında o dönemler oldukça mütevazı giyim tarzı ile beni benden almıştı. Üstüne eski ama temiz bir tişört geçirir, tişörtün omuz kısmında ufak bir yırtık olurdu. Bir çok kişi için sadece bir iki parçasıyla sevilen bir adamdır ama benim için albümler bazında sevdiğim adamdır. Summer Of 69, It’s Only Love, Heaven gibi eserlerini de çok severim. Müzik dünyasının babaannesi olarak anılan Tina Turner’ın şöhretine az da olsa katkısı vardır. Onun için besteler yapmıştır ve It’s Only Love parçasında düet yapmışlardır.

Bryan Adams’ın garip bir kaderi vardır. O da ya çok sevilmesi ya da hiç sevilmemesidir. Kendisi için bazen Kanada’nın dünyaya sunduğu en zararlı şeylerden biri ibaresi kullanılır. Nedenini anlayamam tabii ki. Umurumda da değil. Adam gibi adamlardan biridir Bryan Adams. Görsel muhabbetler üzerinde odaklanacağına işine, sanatına bakar. Vakit kaldığı zaman da Vancouver’daki evinin bahçesini düzenler.

İstanbul’da klibini çektiği parçayı koyuyorum aşağıya.


Osuruktan Tayyare


İçi çok sıkılıyordu. Sanki bir şeyler onu çok rahatsız ediyordu. Ruhunun ezildiğini, nefes alıp vermekte zorlandığını ve her nefes alış verişinde titrek bir hal aldığını hissediyordu.

Hava çok sıcaktı. Rutubet de cabası. Pencere sonuna kadar açıktı ama bana mısın demiyordu. Pencereler arası cereyanlar bile serinlemesine sebep olmuyordu. Vıcık vıcık ter içindeydi. Yatakta dönüp durmaktan çarşaf ve yatak kevgire dönmüştü.

İşin yoksa yarın yeni nevresim takımını sermekle uğraş dedi içinden. Tembelin tekiydi. Yatağa çarşaf sermek bile onun için dünyanın en ağır işlerinden biriydi. Yapacak bir şey yoktu. Tüm suç annesindeydi. Ne gereği vardı ki elin Meksikalısıyla evlenmenin. Ama itirazı yoktu. Esmer mesmerdi ama babasıydı yine. Babasına az takılmazdı. Her yüz Meksikalı’nın yarısının adı Gonzales’tir herhalde. Tıpkı babasının isminde olduğu gibi.

Babasıyla az mı şakalaşırdı. Suratını şekilden şekle sokar, büyük şapkasını başına geçirir, dişlerini dişlek hale getirir ve “Merhaba, ben Speedy Gonzales keh keh keh” diye babasına takılırdı aptal aptal. Anlaşılan Meksika kanı onun da kanındaydı. Tembelliği babasından geçmişti.

Zavallı annesi sürekli temizliğe giderdi. Babası ise limon falan satardı ama eli sürekli boş dönerdi. Bir kere bile işbaşında uyumadığı görülmemişti. Kahretsindi ama. Anladık, Meksika sıcak memleket, memleketin güzel hatunları Hollywoodlarda, Bollywoodlarda, o Amerikan senin, bu İngiliz benim kapış kapış giderken ve geriye patatesler kalırken, bu iki faktörle Meksika’da uyumak mümkündür. Ne yani bir Selma Hayek olsa yanı başında, uyuyabilir miydi?


Nıcık nıcık nıcık...

Mümkün mü?

Hem sıcaklar da öyle böyle değil. Affedersin donun komple ıslanıyordu ve çıkarıp sıksan bir bardaklık su çıkıyordu. Suyun kokusu pek iyi değildi ama içecek değildi be canım. Arada koklamak güzel oluyordu. Bazen pis kokular hoşuna gidiyordu.

Kanı bozuktu galiba yahu. Kesin babasından geçti, ne olacak!

Haa ne diyordu, babasının işbaşında uyumasından bahsediyordu. Ne Meksika’daydı, ne de başka bir şey. Kardeşim, burası Kars. Bu soğukta nasıl olur da uyursun. Bu herif kesin manyak. Ben farksızım sanki. Eee kimin oğluyum!

Ulan nasıl be?

Bu Kars nasıl bi memlekettir böyle. Gün içinde hava buz, akşamları kıçı bile terletiyor. Kesin babanın Meksika’dan getirdiği sıcaklıktan kaynaklı. En soğuk kış aylarında bile soba yakmazlardı. Babası çok ateşliydi. Onun evde olması yeterliydi ısınabilmeleri için. Yok kardeşim ya, bu işte ters giden bir şeyler vardı.

Yatakta dönüp durmaya devam ediyordu. Neredeyse ter gölü içinde boğulacaktı. Sıcak çekilir gibi değildi. Resmen bir kabus gibiydi. Ama asıl konu bu değildi. İçi çok sıkılıyordu, neredeyse baygınlık geçirecekti. Bir rahatsızlığı vardı ama bir türlü anlayamıyordu. Sanki bir şeyler eksik gibiydi. Kendisini rahatlatması gerekiyordu ama nasıl?

Bir anda çevresi karardı ve garip silüetler üzerine hücum etmeye başladı. Çığlık atmak istiyor ama atamıyordu. İğrenç bir kabusun ortasına düşmüş gibiydi sanki. Garip sesler ve gülme sesleri yükselmeye başladı. Korkusu kat be kat artmıştı. Korkusunun artması yanında burnuna dolan pis kokuların yoğunluğu da artmıştı.


Gülme sesleri iğrenç bir hal almıştı ve çevresinde bir şeyler vardı sanki. Bir silüet üzerine doğru eğildi ve pis nefes kokusunu hissetti. Sonra uzaklaştı bir an. İğrenç kahkahalarla haykırmaya başladı silüet:

“Rahatlamaya ihtiyacın vaaaarr, rahatlamaya ihtiyacın var hahahahahah hahahahaha hahahaha”

“Rahatlaaaa, rahatlaaaa, yap şu işi, bitir şu işiiii!”

“Başka türlü kurtulamazsıııınn, kurtulamazsıııınnn!”

Korkusu iyice arttı ve örtünün içine saklandı. Artık daha sıcaktı. Çığlık atmamak için zor tutuyordu kendini. Ama bir işe yaramazdı ki. Zaten çığlık atamıyordu ki!

Titremeye başladı, yatak sallanıyordu titremenin etkisiyle. Gözü, ağzı, burnu ter içindeydi. Sadece o taraflar mı? Tüm bedeni eriyordu sanki.

Birden bir el örtüyü kaldırdı.

“Aaaaahhhhhhhhhhhhhhhhh, hayyııııııııııııııııııııııırrrrrrrrrrrrrr!”



“Ne oldu oğlum, iyi misin, kabus görüyordun herhalde!” dedi annesi.
“Ah, galiba kabus gördüm anne!”

Rahatlamıştı. O nasıl bir kabustu öyle. Yok babası Meksikalıydı da, yok Speedy diye dalga geçerdi de, yok Kars’ta yaşıyorlardı da. Tam bir kabustu.

Ama, dur hele, hala rahatlamamıştı. İçini sıkan şey devam ediyordu. Rüyada gördüğü korkunç silüetin dediği gibi rahatlamaya ihtiyacı vardı.

Ama nasıl?

Ne yapması gerekiyordu?


Eli birden testislerine gitti istem dışı ve kaşımaya başladı. Kıtırt kıtırt diye sesler çıkıyordu. “Ohh beee,” dedi.

İşte buydu.

Olay buydu!

Rahatlık diye buna denirdi.

25 Mart 2010 Perşembe

Hiçbir Şey Bilmemek: Conan vs Sokrates


Beyaz sakallarına kurban olduğum Sokrates 2500 yıl önce bir laf patlatmış, pir patlatmış. Ne demiş bu derviş kılıklı, müthiş kıvrımlı beyin loblarına sahip süper zekamız?

“Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir.”

İnsan gibi müthiş varlığa bu laf boca edilir mi be amcacığım? Akıl ve zeka deyince akla gelen ilk varlığı, falakaya yatırırcasına laflarla pataklamak ve insanoğlunun mevcudiyetinin anlamını sorgulamak senin için hiç zor olmasa gerek. Oh ne güzel dünya! Mermerlerden yapılmış sofistike Atina binalarında gün boyu oturarak, düşünerek “ulan, bugün hangi veciz sözü patlatsam da 2500 yıl sonra dahi yine konuşulsam” diye iç sesinle konuşmak sana has bir şey olsa gerek.

Anlıyorum amcacığım. Mecazi anlamda takılıyorsun. Felsefence bir ders vermek istiyorsun insanlara. “Ey insanoğlu! Ne kadar çok şey bildiğini söylersen söyle yine de her şeyi bilmiyorsun, ölene kadar hep öğreneceksin ve asla mükemmel insan olmayacaksın!” demenin yolunu kısa bir veciz söz ile bulmuşsun.

Varsayalım manyağım. Psikopata bağladım. Mecazi anlamda düşünmek istemiyorum. Bizzat, direkt algılamaya çalışıyorum lafı! Sen beni bu anlamda bir cahil kabul et. Ve diyelim ki ne yaparsam yapayım, ben hiçbir şey bilmiyorum, kimse hiçbir şey bilmiyor diye algılamaya zorlayayım kendimi. İnat değil mi kardeşim? Hep senin dediğin mi olacak? Belki kabul etmek istemiyorum mecazi anlamı halla halla. Zorla mı?

Şimdi güzel amcacım. Beyaz sakallarına kurban olduğum, büstlerinden kuş boklarını temizlediğim akıl küpüm. İnsanoğlu emeklerken bile bir şey biliyordur. Tek bir şey olsa bile biliyordur. Her geçen zaman bilgisine bilgi katacaktır. En cahil insanın bile bildiği bir şeyler vardır. Hatta öyle ki, en cahil insanın bildiği ama o cahilin bildiği şeyi bilemeyenlerin bile olduğu bir yerkürede yaşıyoruz. Mümkün mü ulan insanoğlunun hiçbir şey bilmemesi?

Hem insanoğlunu maymun ettiniz be! Kiminiz hiçbir şey bilmiyorum ulan diyorsunuz, kimileri de cehalet mutluluktur diyor. Şimdi artistlik mi yapalım yani; bu kelamın İngilizcesi ‘Ignorance is Bliss’dir, Japoncası ‘Shiranu ga hotoke’dir diyerek.

Artist oldum mu şimdi?

Ya felsefik?

Sofistikeyim dimi?

Ne kadar çok düşünen insan varmış. Herkes bir şeyler, laflar patlatıyor. Aslında yüzyıllar önce yaşayıp beyaz yemeniler içinde dolanmak varmış. Bir de çaktın mı ayağa sandaleti, ettiğin her laf kayıtlara geçer belki de. Ama şanssızız biz. Bir Platon’umuz yok ki yedi düvele yaysın sözlerimizi.

Karşı çıkıyorum. En kral veciz sözleri Conan’ım, Devourer’ım etmiştir. Bir çok veciz söz Vaneheim Epikleri’nde yazılmış, Hiborya Çağı’nda düzülmüş. Conan da başka şeyleri çok düzmüştür ama o konunun dışında şimdilik. Sokratesler yanında halt etmiş. Ruh yiyicimiz Devourer patlatmamış mıydı lafı?


“Ben sizi izlerken bilin ki sizin için ayırdığım zaman hiç de çekinmeden harcanacak ve bunun için yoruluyor olmaktan öte nefes alıp vermek kadar basit ama anlamlı bir dolulukla beraber olacağım. Sonunda izleme bitip yüz yüze geldiğimizde bu her ne kadar sizin olmasını hiç istemeyip içinizden düşüncesini geçirmeye dahi korktuğunuz bir şey olsa da çaresiz olduğunuzun farkına varıp tüm oluşumunuzun nedeni olan parçalarınızı dışarıya boşaltarak son anlarınızı yaşayacaksınız. Rehberliğimin sonu sizi bitirecek ve bana ilk şahitlik yaptığınız anın sizin için ne kadar acı verici olduğunun hatırasını sürekli yaşayacaksınız. İşte an o an ki ve öyle ki ondan kaçılamaz; kendinizi bana bırakın ve bu hazır son sizin için her koşulda istenmeyen son olsa da bırakın bunun tadını çıkarayım.”

Adam patlatmış lafı! Pardon. Aslında adam değildi, yaratıktı, iblisti, o biçim bir şeydi.

Bir Nemedya efsanesi ne diyordu?

“Şunu bilin ki prensim, kabaran okyanusların Atlantis'i ve onun görkemli kentlerini yutmasından sonra dünyada o güne değin görülmemiş bir çağ başlamıştı. Aryas'ın oğullarının doğduğu bu çağda, dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi parıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi. Çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu...”

Sokrates! Savul ulan! Conan ve efsanesi geliyor, final lafıyla!

“Benim için hayat; sıcak, ateşli bir kadın ve bir maşrapa buz gibi şaraptır!”

24 Mart 2010 Çarşamba

Broken Wings


Üç haftadır kesintisiz her gün, defalarca dinlediğim bir şarkı. Ruhuma işleyip duruyor ve bıktırmıyor..


Alter Bridge - Broken Wings

Fight the fight alone
When the world is full of victims
Dims a fading light
In our souls

Leave the peace alone
How we all are slowly changing
Dims a fading light
In our souls

In my opinion seeing is to know
The things we hold
Are always first to go
And who's to say
We won't end up alone

On broken wings I'm falling
And it won't be long
The skin on me is burning
By the fires of the sun
On skinned knees
I'm bleeding
And it won't be long
I've got to find that meaning
I'll search for so long

Cry ourselves to sleep
We will sleep alone forever
Will you lay me down
In the same place with all I love

Mend the broken homes
Care for them they are our brothers
Save the fading light in our souls

In my opinion seeing is to know
What you give
Will always carry you
And who's to say
We won't survive it too

Set a-free all
Relying on their will
To make me all that I am
And all that I'll be

Set a-free all
Will fall between the cracks
With memories of all that I am
And all that I'll be



23 Mart 2010 Salı

Başımız Sağolsun


Ne söylenebilir ki ölümün üzerine. Her gün birilerini yakalıyor. Galatasaray'ın en centilmen başkanlarından Özhan Canaydın'ı kaybettik. Başımız sağ olsun. Yakınlarına Allah sabır versin.

22 Mart 2010 Pazartesi

Galatasaray’da Değişen Dinamikler ve Yürek Meselesi


Trabzonspor – Galatasaray maçının yorumunu yapmaktan ziyade daha farklı açılardan yorumlayacağım Galatasaray’ı. Bu yılın Galatasaray’ı, hassas yapısını her geçen zaman belli etmeye başladı. Kendince güzel olan şeyler var, olmayan şeyler var. Ama olmayanlar çok daha fazla gibi. Hatta özleme karşılık geliyor. Hepsini nasıl toparlayacağımı da bilemiyorum gerçekten. Çala kalem bir yazı olacak.

Çok içten ve kalpten bir Galatasaraylı olarak, eğer olurda sezon sonunda şampiyon olursak bu şampiyonluğu hak ettiğimizi asla düşünmeyeceğim. Hak etmiyoruz. Belki son 8 haftada Galatasaray müthiş oynayabilir. 8’de 8 yapabilir. Ama bu fikrim hiç değişmez. Bu takımın 8’de 8 yapabileceğine inanmıyorum. Çünkü Galatasaray hem siyah hem de beyazı fazlasıyla içeriğinde barındırıyor. Ali Sami Yen’deki Galatasaray ile deplasmanlardaki Galatasaray’ı mukayese etme gereği bile duymuyorsunuz. Birinde güneşi, diğerinde karanlığı görüyorsunuz. Ve bu takım bana geri kalan 4 deplasman maçı için asla güven vermiyor.

Halbuki sezon başında her şey çok güzel gidiyordu. Dirayetli görünüyor, sabırlı oynuyor, ısrarla ayağa pas yapıyor ve pozisyon üstüne pozisyonlar buluyordu Galatasaray. Çok gariptir ki, her ne kadar gerçekten çok kaliteli bir oyuncu olsa da Elano geldikten sonra Galatasaray’ın dinamikleri bir anda değişti. Halbuki daha akışkan bir takım bekliyorduk. Bu akışkanlık süreklilik kazanacağına Baros’un da eksikliği ile bir dönüşüme şahit olduk. Şu açık seçik belli ki orta sahası eksik olan, sistemi işletebilmek için yeterliliğe sahip olamayan oyuncularla elde edilebilecek olan şey bu. Orta saha oyuncularının genel yapısı ortadayken bir de formsuzlukları bahis konusuyken, bu takımın şampiyonluğa deplasman maçlarında nasıl koşabileceği büyük bir soru işareti.

Halbuki bundan 2 yıl önce Kalli zamanında Ayhan, Mehmet Topal, Barış gibi oyunculardan oluşan Galatasaray orta sahası Galatasaray’a şampiyonluğu getiren orta sahaydı. Ne oldu da bu oyuncuların bu yıl esamesi bile okunmuyor? Daha iki yıl önce oldukça sert ve akışkan oynayan bu orta saha bu yıl neden yerlerde sürünüyor? Bunu biraz da Kalli ve Rijkaard’ın sistemine yormak lazım. Kalli zamanı orta sahası savaşan, çarpışan, koşan, bozan bir orta sahaydı. Rijkaard zamanı orta sahası ise oyun kuran, açan, ileri bölgeye işlerlik ve akışkanlık kazandıran orta saha olmak zorunda. Eğer Rijkaard sistemi ile yolumuza devam edeceksek ki öyle görünüyor, bu orta saha ile olmaz. Oyunun her iki yönünü oldukça iyi şekilde oynayan oyunculara ihtiyacımız var. Hamit Altıntop, Gökhan İnler gibi.. Bu tarz oyuncular alınmadığı sürece seneye aynı acılar devam edecektir.

Beni üzen en önemli konulardan biri ise Galatasaray ile özdeşleşmiş yürekli olma olgusunun son iki yıldır ortada gözükmemesi. 2 yıl öncesine kadar bu takımın oyuncuları daha yürekli ve içten oynuyorlardı. Yıldız yoktu ama koşan, savaşan, mücadele eden, ruhu ile oynayan oyuncular vardı. Takımda liderler vardı. Biri olmazsa bir başkası o gün çıkıyor ve takımı sürükleyip götürüyordu. Galatasaray’ı yıldızsızlığına rağmen sürükleyip götüren asıl gerçeklik de buydu. Ne zaman Galatasaray yıldızlar ordusu halini aldı ve yabancı ağırlıklı bir skorsallığa dönüştü, bu kadro yapısı içerisinde Arda, Servet, Sabri dışında ekstra bir şeyler ortaya koyabilen yerli oyunculardan bahsedememeye başladık.

Misal dünkü Galatasaray’a bakıyorum da, takım 1-0 yenik, maç muhakkak kazanılmalı, ama sahada bir şeyler eksik. Bir duygu eksik. Bir ruh eksik. Bir lider eksik. Üç yıl öncenin Galatasaray’ı böyle bir durumda ne yapar, ne eder, ölümüne savaşır ve bu maçı almaya çalışırdı. Dün bu anlamda kendisini yırtan tek oyuncu nedense Lucas Neill’dı.

Dünkü maça dair iki görüntünün özellikle altı çizilmeli. Galatasaray’ın savaşçı cengaveri olarak bilinen Mustafa Sarp ikinci yarı bir pozisyonda oldukça ilginç bir ruh haline bürünmüştü. Rakibini karşılamak istemiş, rakibi onu kolayca geçmiş ve tehlikeli bir pozisyon yaratmanın eşiğine gelmişti. Aynı Mustafa Sarp rakibini sonuna kadar kovalayacağına, kendisini zorlayacağına, eliyle “benden bu kadar” tarzı bir boş verme işareti yapmış ve koşmayı bırakmıştı. Bu bile aslında takım içi dinamiklerin, yürekli olma ve kalpten mücadele etmenin içerdiği soruna delalet ediyor.

Diğer ilginç görüntü ise bir çok yerli oyuncunun aksine Lucas Neill’ın kendisini yırtmasının yanında buna yer yer Giovani Dos Santos’un katılmasıydı. Yeri geldi gücünün son damlasına kadar pres yaptı, defansif anlamda katkı yapmaya da çalıştı ve ikinci yarı maçın önemli bir bölümünde sarı kırmızılıları hücum anlamında taşıyan tek adamdı.


Keita ise tamamen ayrı bir dünya. Yetenek anlamında belki de Türkiye’nin en tehlikelisi. Ama Ali Sami Yen’de farklı, deplasmanlarda farklı. Keita kendi seyircisiyle bütünleşebiliyor. Böyle bir durumda müthiş bir ivme tutturuyor. Ama deplasmanlarda onun üzerine oynanan yıldırma, durdurma stratejileri söz konusu olduğunda kaybolup gidiyor. Kendi evinde Galatasaray’ın karşısına çıkan rakipler Keita’yı iki üç adamla kilitlediği an Galatasaray’ı da kilitleyebileceğini çok iyi biliyor.

Yıldız ve kaliteli oyuncuları almak önemlidir. Bunları bir araya getirmek gerçekten önemlidir. Ama bu oyunculardan tam bir takım yaratamadığınız, Galatasaray’ın alamet-i farikası olan yüreklilik ve ruh dolu oynayabilmek olgusunu oturtamadığınız sürece eski Galatasaray’ı özleyip duracağız.

Kimse Baros’a ruhsuz demez.

Kewell’a yüreksiz demez.


Yerli oyuncuların geçmişteki katkısı da inanılmaz azaldı. Değişen oyun sistemlerinin bunda ne kadar etkisi var onun özellikle tespit edilmesi lazım. Yerliler ile yabancılar arasındaki kalite farkı iyice açılmaya başladı.

Takımın bütünlüğünde bir ruh ve cesaret sorunu var. Oyuncuların oyunlarına ve ruh hallerine baktığınızda, Cevat Güler döneminde 6’da 6 yapan takımın o ruh ve bütünleşmiş halini göremiyorsunuz. Beni asıl rahatsız eden bu. İşte budur sebebi bu takımın şampiyon olamayacağını bana düşündüren. Çünkü buna dair hem görüntüleri, oyun şablonları, daha da önemlisi ruh yapıları ve surat ifadeleri ile bana o güveni vermiyorlar.

Geçen yılın Skibbeli Galatasaray’ı lig tablosu anlamında belki pek başarılı değildi ama bana daha fazla zevk vermişti. Skibbe Ayhanlar, Topallar, Barışlar, Lincolnler ile ayağa pas yapan bir takım yaratmıştı. Bunu becerebilmişti. Bu yılın Galatasaray’ı ise çok daha kaliteli olmasına rağmen keskin ve oturaklı bir yapıdan örnekler sergileyemedi. Bazı maçları oldu tabii ki çok zevk verdikleri. Ama Skibbeli Galatasaray’ın verdiği zevk daha fazlaydı. Bunu da şundan diyorum. Geçen yıl Skibbe günah keçisi ilan edilmişti. Ben ise Skibbe’nin en az günahlı kişi olduğunu söyler dururdum. Bu yılki genel gidişat da Skibbe’nin en günahsız adam olduğunu kanıtlar nitelikte. Takımın içinde çok daha farklı bir sıkıntı var çünkü. Bir çok yıldıza sahip olabilirsiniz ama takım olamadıktan sonra onların hiçbir önemi olmaz. Birkaç yıl öncenin yıldızsız Galatasaray’ı her daim tam bir takım olmuştu. İki yıldır eksik olan şey bu işte.


Ankaragücü ve Trabzonspor maçı bize ayan beyan söylemiştir ki, kim ne derse desin, kim ne kadar yerin dibine vurursa vursun bu takımın gerçek ve asıl lideri Arda Turan’dır. Onun olmadığı maçlarda Galatasaray’da bir şeylerin eksikliğini hissediyorsunuz. Takımın “benim bir lidere ihtiyacım var” diye haykırdığını görüyorsunuz. Bu açıkça sırıtıyor. Dünkü mağlubiyetin ince ara yüzlerinden biri de takımın lidersiz olmasıydı. Defansif bir oyuncu olan Neill’ın liderliği bir yere kadar.

18 Mart 2010 Perşembe

Symbyosis - Müziğe Öyküleri ve Hayalgücünü Eklemek


1998 yılında Fransa’da kurulan grup, kendine özgü, modern Death Metal stiliyle dikkati çekmektedir. Söz konusu özgünlük; progressive, teknik altyapıyla atmosfer barındıran tonlar ve yer yer karanlık melodilerle etkisini gösterir. Bu özgünlüğün derinliklerinde, bahsedilen fantastik hikayelerin etkisinin olduğu söylenebilir.

2000 tarihli debut albüm “Crisis”in ardından, 2005 yılında ikinci ve son albümleri “On The Wings Of Phoenix”i yayınlarlar. Her iki albüm, konsept yapısı ve fantastik dünyadan sundukları hikaye örgüleri ile dikkati çeker.

Enstrüman hakimiyetinin had safhada olmasının yanı sıra, teknik yapının hatasız senkronizasyonlarla sağlanması grubun kalitesine işaret etmektedir. Bazen elektronik sesler ve bayan vokal duymak mümkün olabilmektedir. Ama müzikal alt yapı kendine özgü ve kalite koktuğu için, söz konusu ender elektronik sesler hiç rahatsız etmeyip, kendisini arka planda gizlemeyi çok iyi başarır. Gitarlardan ustalık kokusunu alamamak imkansız.

Son albümleri iki CD’den oluşmaktadır. Grafik ve dizayn açısından kalburüstü sanatı görebilmek mümkündür. Bu açıdan, anlatılan fantastik hikayenin konsept yapısına birebir uygunluk söz konusudur.


Hikaye Thanos Krallığı’nda geçer. Ana karakterler; yaşam zincirindeki egemenliği elinde bulunduran Neil, dünyaya veba yayan Venom ve Neil’in eşi Ophelia. Ölüm ve yaşam arasındaki mücadelenin izlerine şahitlik edilir. Venom, yapacağını yapmıştır ve Neil, eşi Ophelia’yı kurtarmalıdır. Bu mücadelenin yanı sıra, Neil, kendi içinde bazı konuları sık sık sorgulayacak, ölümsüzlük fikrini aklında tutacaktır. Mücadele ve sorgulamaların sonucunda, bir çok gerçeğe ulaşmak, hayat-ölüm dengesini iyi kurmak, ölümsüzlükten feragat etmek ve Thanos Krallığı’nın şampiyonu Venom’ı alt etmek gerekecektir. Karanlık güçlerin de etkisinde olan Neil, Thanos egemenliğinde çok acılar çekmiş, işkenceler yaşamış ve çıldıracak raddeye gelmiştir. Hikayenin devamı “On The Wings Of Phoenix” eserindedir.


Elemanların görüntüleri Heavy Metal ile kel alaka. Bu da Fransızların duruşları itibariyle Heavy Metal'e uzak, ama ruh itibariyle içten, samimi, sadece müzik eksenli ve felsefe yönünde hareket eden yönüne delalet ediyor. İmaj hiçbir şey müzikal altyapı, bilgi ve aktarılmak istenenler her şey diyorlar. Bazı parçalarında klasik müzik etkilerini ve Beethoven ilhamını (yazının sonundaki video) duyumsamak mümkün. Bazı parçalarındaki kadın vokal ise müthiş bir etki yaratıyor.


Web siteleri TEK kelime ile şaheser. 3D ile yapılmış ve dizayn mükemmel. Sol tarafta son albümün official bölümü, sağ tarafta ise grubun official bölümü yer alıyor. 3D görüntüler harika yapılmış. Kesinlikle incelemenizi öneririm. Adres şöyle:

http://www.symbyosis.com/



Aşırılığın Getirdiği Tekdüzelik


Atalarımız “her şeyin aşırısı zararlıdır” diye bir kelam etmişler midir bilmiyorum ama hayatım boyunca en çok kullandığım kelimelerden biridir aşırılık. Sevginin, yemenin, içmenin, bir şeyler kullanmanın aşırısı her zaman zararlıdır. İnsan bedenini bozmakla kalmaz ruhunu da çürütür.

Son zamanlarda aklıma takılan noktalardan biri ilgili aşırılık haliydi. Hem sinemada hem de müzikte. Sinema konusunda abartan benim zannedersem. Müzik konusunda ise sürekli bir şey üretmeye çalışan müzik piyasası.

Sinema alanında geçmişte izlediğim filmler, onlardan aldığım etkilenim, sahnelerin aklımda kalışı ve ayrıntılara hakim olmak açısından çok daha başarılı olduğumu, sinemadan çok daha fazla keyif aldığımı hatırlıyorum. Lise dönemimle birlikte başlamıştı sinemaya olan aşkım. 90’lı yılların başında her hafta Cuma günü sinemaya giderdik arkadaş grubu ile. O esnalarda izlediğim tüm filmlerin her sahnesi aklımda kalır, herhangi bir sahnedeki ayrıntılar zihnime kazınırdı. İzlediğim bir filmi arkadaşıma anlatmak istediğimde ise arkadaşım anlattığım ayrıntılara şaşırırdı. O kadar ayrıntıyı nasıl hatırlıyorsun derdi.

Yaklaşık 3-4 yıldır sinemada söz konusu olacak ayrıntıcılık kavramından uzaklaşmış gibiyim. Kendimce bir ses ve görüntü sistemi yarattığım zamandan beri filmleri algılama ve ayrıntılarına hakim olabilmek konusunda sıkıntılar yaşıyorum. Önceden haftadan haftaya sinemaları izlerken artık hemen hemen her gün izlenen 2-3 filmden bahsediyoruz. Hafta sonları bu sayı 8-9’u bulabiliyor. Nereden baksan haftada 10-15 film tüketmekten söz edeceğiz. Hemen aklıma aşırılık kavramı geliyor. Ardı sıra izlenen sinemaların insan ruhunda açtığı çentik maalesef kalıcı olamıyor. Abartmanın getirdiği marjinal verimsizlik filmlere odaklanma hakimiyetini düşük perdede sabitlendiriyor.

Bundan yıllar önce sinemaya giderken atılan her adım sihirli bir adım gibiydi. İçim içime sığmazdı. İnanılmaz mutlu olurdum. Dünyanın en güzel günleri olurdu benim için. Bir hayaller ülkesindeydim adeta. Ruh hali böyle olunca yıllar önce bir filme ait tüm sahneleri hatırlamak ve en ufak bir ayrıntıya dahi kilitlenebilmek anlaşılabilirdir. Ama şimdi öyle mi? İşten yorgun argın gelip yemeğini yiyorsun ve bir düğmeye basarak DVD’ni koyuyorsun. Yorgun argın izliyorsun. Belki de sadece aşırılık değildir ayrıntılardan uzaklaşmayı getiren. Aynı zamanda hayatın zorlaşmasıdır. Hayatın bizleri yormasıdır.


Keza müzik konusu. Günümüzde hala büyük bir zevkle müzik dinliyorum. Hayatımda beni asla yalnız bırakmayan en sadık dostumdur müzik. Sonsuza kadar da öyle olacak. Hayatım boyunca belki herkes bana ihanet edecek ama müzik asla ihanet etmeyecek. Müzik benim için dokunulmaz topraklar. Özelimdir. Mahrem bölgemdir. Ona olumsuz anlamda dokunan bana en büyük kötülüğü yapmış olur.

Müzik benim için hala vazgeçilmez ama bundan 10-15 yıl önce piyasaya sürülen eserleri daha uzun süreli, daha etkilenerek ve daha bir sahiplenerek dinlediğimi hatırlıyorum. Bundan 15-16 yıl önce günümüzde olduğu gibi bir sürü albüm çıkmıyordu. Bir ton müzik grubu yoktu. Daha az ve özdü. Örneğin bir albümü birkaç ay öncesinden deli gibi beklediğimi, yayınlanma tarihi açıklandıktan sonra her gün o albümün gelip gelmediğini sorguladığımı hatırlıyorum. Örneğin Testament – Low albümünü günlerce beklemiştim.

O zamanlar bir albüm çok daha değerliydi. Örneğin Paradise Lost – Icon albümünü üniversiteye başlayana kadar 7-8 ay boyunca her gün dinlediğimi hatırlıyorum. Ya da üniversiteyi kazandıktan sonra Paradise Lost’un Draconian Times isimli albümünü bir yıl boyunca kesiksiz, her gün dinlediğimi, her gün hatimler indirdiğimi hatırlıyorum. Keza bir Malevolent Creation’ın Eternal albümünü her gün iki kere hatmettiğimi hatırlıyorum. O dönemlerin eserleri, albümleri, grupları çok seçkin gelirdi bana.


Şimdi öyle mi?

Her gün bir ton albüm yayınlanıyor. Saçma sapan türler boca ediliyor, yok crustcore, yok nintendocore gibi. Her gün karınca sürüsü gibi adını bilmediğim abidik gubidik isimler çil yavrusu gibi dağılmış durumda yeryüzüne. Bu aşırılık bazen kalitesizliği beraberinde getiriyor. Şu anki kaliteli işleri bile eskisi gibi dinleyemiyorum nedense. En azından eskisi gibi 7-8 ay sürekli, her gün dinleyemiyorum.

Aşırılığın getirdiği tekdüzelik bana eski tadı vermiyor ya, canımı çok sıkıyor bu zannedersem. Belki de büyüdükçe yoruluyoruz ve hayat can sıkıntısı veriyor bizlere. Her şey eskilerde daha leziz kalıyor. Hayatı sorumsuzca karşıladığımız dönemler daha lezizdi belki de.

Türk Futbolu Bu Mudur? Evet. Budur!


Futbolun oynanış açısından sanatsal yönüne aşık olan biri olarak yoruldum gerçekten. Sıkıldım. Türk futbolunun bu yapısından sıkıldım. Futbola sadece futbol olarak yaklaşan bir avuç insan tarafından çevrelenmişken böyle bir ortama sıkılacak tek bir söz mayonezinin adeta III. Dünya Savaşı’nı çıkaracağından da haberdarken üstelik.

Düşünüyorum. Düşünüyorum. Çıkamıyorum işin içinden. Futbolun içinde olan herkes her şeyin farkındayken nasıl böyle manevralar içerisinde debelenip durur anlayamıyorum. Bu Türk futbolunun değişmez kaderi midir? Son yıllarda oynanacak her Galatasaray – Fenerbahçe maçı öncesinde ortalığı ateşe vermek, sinirleri germek, ülke gündemini değiştirmek kimlerin çıkarlarına hizmet ediyor? Kimler provoke ediyor bunları? Kimler bir kazanç sağlıyor bu işgüzarlıktan? Ne zaman rahat bir şekilde bir GS – FB maçı izleyebileceğiz? Biz futbolseverlerin günahı nedir? Kimler yarattı bu düşmanlığı? Kimler? Çıksın ortaya. Çıksa bile ortaya, kimler hesabını soracak ki? Kimler?

Türk futbolu eşittir çirkeflik mi? Türk futbolu eşittir kanunsuzluk mu? Türk futbolu eşittir saçmalıklardan beslenmek mi? Türk futbolu eşittir düşmanlık, bölücülük ve dağıtmak mı? Bu mudur yani? Nereye kadar? Kimler kandırıyor bizleri, futbol spor, kardeşlik ve bütünlüktür diye. Kim saçmalamış bunları? Çıksın ortaya!

Peki kim körüklüyor bu savaşı? Kim ateşe benzinle gidiyor? Bundan kimler nemalanıyor ve kimlerin cebi para görüyor?

Medya!

Çık ortaya. Suçlusun. Verebileceğin tek bir savunman dahi yok. Tek savunman, “paraya ihtiyacım vardı, ortalığı karıştırmam lazımdı. Reyting yapacak, deli gibi izlenecek ve satış yapacaktım. Nemalanacaktım,” olacaktır. Başka ne olabilir ki?

Yöneticiler ortalığı ateşe vermemişken, ortalığı gerici açıklamalar yapmamışken daha şimdiden saçma sapan haberleri boca etmek, zaten kanlı bıçaklı olan iki takımı adeta Dünya Savaşı’na çağırmak neyin nesidir? Aynı medya çıkıp demiyor mu bir de "iki ezeli dost, futbol kardeşliktir" bla bla bla.

Hadiyin oradan.

Uzayın!

Kaybolun gidin!

Ben bir futbolsever olarak sadece futbol izlemek istiyorum. Güzel bir futbol izlemek istiyorum. Sağ ve sol kanattan su gibi akıp giden oyuncuların sanatlarına tanıklık etmek istiyorum. Barcelona gibi şiir yazan bir futbol izlemek istiyorum. Premier Lig’deki çekişmeyi, hızı ve akıcı futbolu görmek istiyorum. Bir defans oyuncusunun rakip forveti efendice karşıladığı, topunu kestiği, topu keser kesmez ondan kıvrak bir şekilde sıyrılıp usta işi bir pas vermesini izlemek istiyorum. Ben bu oyundan zevk almak istiyorum. Toplumca suratıma dağlanıp duran düşman addedilen bir takımla adam gibi maç oynanmasını izlemek istiyorum. Bir forvet arkası oyuncusunun harika ekartesiyle ileri uçtaki golcüsüne müthiş bir pas çıkarmasını izlemek istiyorum.

Benim tek işim bu. İsteğim bu. Beni zevke boğan bu. Asıl futbol bu. Bundan kana kana içmek, zevk almak, bir dolulukla dolmak ve keyifle boğulmak istiyorum. Futbola..

Çekin o pis ellerinizi güzel futboldan.

Lütfen!

Çekin.

Ve kaybolun gidin..

17 Mart 2010 Çarşamba

The Nines – Siz Kaç Numarasınız?


Kimiz biz?

Çok boyutlu bir dünya ve sonsuz bir güç müyüz? İçinde bulunduğumuz bu beden, vücut bulduğumuz hallerimizden biri mi sadece? İlahi bir şey mi?

Tanrı on ise, teorik olarak mutlaksa, biz kaç numarayız?

İnsanlar yedidir. Maymunlar altı. Peki sekizler kim? Koalalar. Onların telepatik yetenekleri var. Ayrıca hava durumunu da kontrol ederler.

Asıl önemli olan kim, Tanrı dışında?

Dokuz numara. Birazdan adı geçecek garip dünyayı yaratan. Hevesle yaratan. Kendi kurduğu tiyatroda oyununu sergileyen. Nasıl bir şey olduğunu görmek için bu tiyatronun içinde kalan. Tek bir düşünceyle yok edilebilir bu dünya. Bütün kartlar elinde.

İnsanlar dua ettiklerinde şunun ya da bunun için yalvarmazlar. Unutmamak isterler.


Şu ana kadar izlediğim en gizemli ve anlaşılması en zor filmlerden biri: The Nines.

Tek bir kurgu, üç hikaye, yazar ve karakter, oyuncu ve rolü, yaratan ve yaratılan arasındaki ilişkinin sorgulandığı.

İlk bölüm “Tutsak”ta, kafayı yemiş televizyon yıldızı eski kız arkadaşının eşyalarını yakıp arabasını paramparça ettiği, kendinden geçtiği için ev hapsine mahkum edilir.

İkinci bölüm “Reality Şov”da, bir televizyon dizisinin yapım sürecini takip eden perde arkasını izliyoruz. Bu dizinin yayımlanması ile ilgili olarak yaşanan çekişmeler ve güvensizlik..

Üçüncü bölüm “Bilmek”te ise video oyunları tasarımcısı, karısı ve kızı arabaları bozulunca ormanda mahsur kalır. Kızlarının bir sırrı keşfetmesi onları geri dönüşü olmayan bir karar almaya zorlar.


Gelelim asıl konuya. Bu üç hikayedeki tüm karakterler aynı, sadece isimleri farklılaşıyor. Asıl olay ise parçaların birleşmesinde. Tüm hikayeler yaşanırken bir çok noktada diyaloglar aynı oluyor. Bir bölümde saçma sapan gelen diyaloglar, adeta gaipten geliyormuş gibi duyulan ve anlamsız gelen sesler, başka bir bölümde yerli yerine oturuyor. Çünkü misal birinci bölümde duyulan garip ses ve diyaloglar aslında üçüncü bölümde geçen anlamlı bir ses ve diyalogtan başka bir şey değildir.

Olayın merkezinde oyunun başrol oyuncusu olan Ryan Reynolds’un bir şeyleri sorgulaması, dokuz rakamıyla iç içe olması, karşısına sürekli dokuz rakamının çıkması ve kendisinin aslında dokuz numara olması yatıyor. Dokuz numara Tanrıdan sonra gelen bir sıfattır. Dünyalar yaratır, bozar, yıkar, yeniden diriltir; hem kendi içinde, hem de dışında.


Tüm bunların içinde asıl gerçeklik nedir? Yaşananlar gerçek midir? Eğer ki bizler bir senaryo yaratıcısı isek istediğimizi yazar, istediğimiz gibi oynatır, istediğimizi yaparız. İstersek tek hareketimizle bir karakteri binadan aşağıya düşürebilir, eşini öldürebilir, arabasına takla attırabiliriz. Hayatın yüzlerce farklı versiyonu var. Her bir versiyonda yaşamak ister miydik? Kahramanımız yaşıyor işte.

Bazen çok garip diyaloglar karşısında şaşırıp kalıyoruz. Ryan Reynolds’un muhteşem performansı, hayal ile gerçeklik arasında gidip gelmek, hiçbir şeye emin olamamak, asıl gerçekliğin ne olduğunu bir türlü anlayamamak insanı rahatsız ediyor.

İlk bölümde ana karakterimiz kokain ile kendinden geçtikten sonra sabah uyanır. Elbiseleriyle duş alır. Bekler öyle. Sonra telefona sarılır ve göbek deliğini sorgulamaya başlar, konuştuğu kişiye.

“Bir sağlık sorunu yaşıyorum. Göbek deliğim yok benim. Karnımda olması gereken yerde değil. İnsan göbek deliksiz yaşayabilir mi? Yani düşünsenize göbek deliği doğuştan olur. Yoksa doğmamışsın demektir. Ve hayatta olup olmadığın belli değildir. Merak ediyorum yani. Ben hayatta mıyım? Yoksa bir Tanrı mıyım?”

Bu filme dair olarak size şunu söyleyeyim. Filmin senaristi John August. Hani şu bizi her türlü derinliğe düşüren Big Fish, Go ve Corpse Bride eserlerinin senaristi. Enteresan ötesi bir film. Anlama noktasında sorunlar yaşıyorsunuz. Film boyunca tokat üstüne tokat yiyorsunuz. Bir film nasıl olmalı sorusuna cevapları alabiliyorsunuz.


O bir dokuz numaraydı. Tanrının bir altı. İstediği kurgulamaları yapan. Ve tanrısallıktan insanlığa geçiş süreci bileğe geçirilen yeşil bir iple oluyor. Ve o ip koptuğu an… İzlemesi size kalmış.

Hoş! İnsanlar da bir nevi kendi kaderlerini çizmezler mi zaten?

http://www.imdb.com/title/tt0810988/

16 Mart 2010 Salı

Balkonda Küfürü Basmak ve Ayşe Gaaaadın


Pendik’te delicesine takıldığım zamanlar. Arkadaşlarla kağıt sallıyorduk. Çok eğlenceli bir oyundu ve muhabbet çok geyikti. Gülüp eğleniyorduk. Kağıtlar dağıtılırken arkadaşım tam hatırlamıyorum, bana bir şey söylemişti ve hemen ardından ben de “bok yersin” demiştim ona. Bunu der demez, tüm arkadaşlarımın kıpkırmızı olarak gülme komasına girdiklerini, sandalyeden bile düştüklerini gördüm. Hiçbir şey anlamamıştım.

“Neden bu kadar gülüyorsunuz yahu, komik bir şey söylemedim ki”

Olayı anlattıklarında gülme komasına girme sırası bendeydi.

Biz kağıt oynarken, yukarıdaki aile balkonda oturuyordu. Havalar ne zaman sıcak olsa, herkes balkonda otururdu. Meğer, arkadaşımın bana bir şey söylediği sırada, yukarıdaki aileden bir kadın artık kime sormuşsa “ne yersin” diye sormuş oradaki birine. Tabii benim kulaklar arızalı olduğu için onları duymuyorum ve tam o lafın üstüne, ben aşağıdan yüksek bir sesle arkadaşıma “bok yersin” deyince, haliyle sandalyede görememiştim onları.

Arkadaşım kafasını uzatıp yukarıdaki aileye durumu izah etmiş ve bu sefer yukarıdaki aile gülme komasına girmişti.



Yine bir akşam, Atakan isimli arkadaşımızın evinde sabahlıyorduk. Ben, Atakan ve Seçkin yine kağıt oynuyorduk. Saat gecenin üçü, dördü olmuştu, gözlerimizden uyku akıyordu. Biraz sefil bir hal almıştık. Birden Aydemir Akbaş’ın bir deliyi oynadığı filmden esinlenerek, kulakları tırmalayacak kadar yüksek bir sesle aniden “ayşee gaaaaadın, ayşee gaaaaadın” diye bağırmaya başladım. Seçkin ve Atakan’ın gözleri bir anda dışarıya fırlamış, uykusuzluğun da etkisiyle gülme komasına girmişlerdi. O gece defalarca “ayşee gaaaaadın, ayşee gaaaaadın” diye bağırıyor ve uykularından ediyordum onları. Bir de kulakları sağır edecek derecede yüksek sesli değil miydi, hepten eziyet oluyordu onlara.

Ertesi gün, Atakan’ların hemen aşağısında oturan babaannesi, Atakan’a gelmiş ve oğlum, gece çok garip sesler duydum, rüya mıydı, gaipten bir ses miydi anlamadım gitti diye korkuyla yakınmıştı. Ne hikmetse, meğersem Atakan’ın babaannesinin adı Ayşe’ymiş. Hal böyle olunca, Atakan’ı aldı bir gülme. Akşam olayı anlattığında gülme krizine girmiştik.

14 Mart 2010 Pazar

Galatasaray: 3 – Ankaragücü:0 – Keyifli miydi Sizce?



Galatasaray’a dair en son 3 hafta önce maç yazısı yazmışım. Kasımpaşaspor ve Eskişehirspor maçlarını es geçmişim. İçimden yazmaya dair pek bir şey geçmemişti. Her yazımda olduğu gibi "istemek", "ilhamlı olmak" benim için önemli olan olgu. Bazen çok güzel futbolda diliniz tutulur, bazen de kötü futbolda yazacak bir şey bulamazsınız.

Skora bakıp da Galatasaray’ın çok iyi oynadığını söyleyemeyeceğim. Evet. Skor çok temiz. Harika bir skor. Ama sahadaki performansa bakınca aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Galatasaray’ın defansif anlamda çok dirençli ve güçlü olduğunu, sahaya bu anlamda daha iyi yayıldığını, Leo Franco’nun bir kere bile yere yatmadığını ama buna karşılık Serkan Kırıntılı’nın da maçın ilk 10 dakikası haricinde zorlanmadığını kabul etmekte fayda var.

Maça baktığımda genel hatlarıyla gördüğüm çekici şeyler Keita’nın maçın kaderini değiştirmesi, Lucas Neill’in kusursuz performansı ve Milan Baros’un 4,5 ay sonra sahalara dönüşüydü. Bu maçı aslında Lucas Neill ve Keita aldı dersek, kimse aksini söyleyemeyecektir. İlk gol öncesinde Keita’ya uzun pası gönderen Lucas, Keita’nın vurduğu topu tamamlayan Jo’ydu. İkinci gol tamamen Keita’nın rakip takımın hatasını bireysel becerisiyle affetmemesiydi. Üçüncü gol de Lucas Neill’in Keita’ya muhteşem pası ve Keita’nın müthiş asistinden başka bir şey değildi. Hiç ama hiç hazır olmayan ve uzun süren sakatlığının ardından ürkekliği her halinden belli olan Baros’a sadece dokunmak kalmıştı. Ama bu final golü bir çok şeyi değiştirdi. Oyun anlamında akıllarda daha fazla soru işareti kalacakken, 4,5 aylık ayrılık sonrası Baros’un golle dönmesi hem takım bütünlüğüne hem de Baros’un ilerideki performansına önemli bir ambiyans ekleyecektir.

Maçın ilk yarısı oldukça değişkendi. Galatasaray’ın daha 4. dakikada golü bulması ve hemen ardından ilk 10 dakika boyunca rakibine ileride pres yapması neticesinde oldukça hareketli ve tempoluydu. Erken gelen gol ile neye uğradığını şaşıran Ankaragücü defans oyuncuları, Galatasaray ileri uç adamlarının baskısı sonucunda üst üste kritik hatalar yapmış ve Galatasaray hem Jo hem de Dos Santos ile önemli fırsatlardan yararlanamamıştı. Eğer son vuruşlarını daha etkili yapsalardı maçın skoru daha ilk 10 dakikada oluşacaktı.

Ardından Ankaragücü ayağa pas yapmaya ve Galatasaray’ın üzerine doğru gelmeye başladı. Bunda Galatasaraylı oyuncuların anlaşılmaz bir şekilde kendi ceza sahasına takım olarak çekilmesinin ve rakibi orada karşılamasının büyük etkisi vardı. Galatasaray Kasımpaşa maçı haricinde son maçlarında takım olarak daha fazla geriye çekilerek oynamaya başladı. Geriye yaslanmanın yanında sezonun başlangıcında alışık olduğumuz pas futbolunun unutulması ve daha önce hemen hemen hiç kullanılmayan uzun toplara sürekli başvurulması son maçlardaki futbol ritminin neden düştüğünü çok iyi ifade edecektir. Galatasaray’ın bilindik pas futbolunu uygulayamamasının iç yüzünde rakip takımların Galatasaray’ı iyi analizleyebilmesine de yormak lazım. Çünkü rakipler artık Galatasaray’a pek boş alan bırakmamakla birlikte etkili bir pres yaparak ve çok koşarak pas futbolunu etkisiz hale getiriyorlar. Jo’nun pivot santrforumsu özelliği Galatasaray’ın uzun paslarının asıl nedenlerinden biri.

Maçın en ilginç istatistiklerinden biri ise isabetli paslar ve koşma mesafesiydi. Bilindiği gibi ayağa çok pas yapan takımların daha az koşma gereği duyduğu söylenmektedir ama ilk yarı sonlandığında Ankaragücü oyuncuları isabetli paslarda açık ara önde olmakla birlikte, koşma mesafesi anlamında da rakibine bariz bir fark atmıştı. Bu durum Galatasaray’ın neden doğru düzgün pas yapamadığının iç yüzlerinden biri. Bu kadar tehlikeli ayaklara sahip bir Galatasaray'ı çok koşmadan durdurmak çok zor.


Bu maçta Galatasaray’dan ofansif ve etkili bir futbol bekleniyordu. Şahsen ben bekliyordum. Ama ilgili futbolun ofansif anlamda şampiyonluk yolunu ne kadar açabileceği konusunda şüpheliyim. Defansif anlamda bir sıkıntıdan bahsedemeyiz. Sonuçta Lucas Neill takıma monte olduğundan beri Galatasaray’ın defansif örgüsünde olumlu anlamda önemli bir değişim söz konusu ama Galatasaray ileri uç bölgesinin Kasımpaşa maçı haricinde organize olamadığı bir gerçek. Daha çok bireysel becerileriyle ofansif anlamda etkiden söz edebiliyoruz. Jo ve Dos Santos’un takıma sonradan katılmasının, uzun süre bir arada oynamadıkları için takımla tam anlamıyla uyuşamamalarının etkilerinden dem vurabiliriz. Erken gelen golün takımı geride oynamak konusunda rölantiye aldırdığı da ihtimal dahilinde. Lemerre geldikten sonra hiç mağlup olmayan ve sadece üç gol yiyen Ankaragücü'ne uzun bir zaman sonra yenilgiyi tattırmak ve son yedi maçta yediği golü bir maçta boca etmek, akabinde ilk yarıdaki skorun rövanşını almak olumlu bir terazi kefesi olsun.

Sahadaki oyuna baktığımızda bir gerçeği kabul etmemiz farz oldu. Bugünkü futbolda takım sanki sahipsiz gibiydi. Herkes elinden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyor, çabalıyor, Barış Özbek uzun süre forma alamamasının ardından her yöne koşuyor, basıyor, takımına müthiş bir direnç kazandırıyor, Dos Santos ortada görünmüyor, Elano bir gölge gibi kendisine verilen görevi yapmaya çalışıyordu ama takımın bir sahibi yoktu. Asıl yaslanması gereken kayası yoktu. Lideri yoktu. Artık kabul etmek lazım ki Arda olmayınca olmuyor. Galatasaray’da bir şeyler eksik kalıyor.

Futbolun ne kadar değişken ve garip bir oyun olduğunu bir örnekle de kanıtlayabiliriz. Kasımpaşa maçındaki performansı sonrası yere göğe sığdırılamayan Dos Santos, Eskişehir maçında uzun bir yoldan gelmesi nedeniyle yedek bırakılınca ve Eskişehir maçında oyuna girer girmez ilk 10 dakika biraz etkili olabildi diye Galatasaray’ın Eskişehir’deki mağlubiyeti Rijkaard’a bağlanmıştı, kendisini futbol muallimi sanan garip kişilerce. Nedeni de Dos Santos’u yedek başlatmasıydı. Bugünkü maç sonrası aynı futbol muallimleri ne buyuracaklar çok merak ediyoruz. Nietzche gibi tanrıdan dem vurarak futbol tanrısının olmamasından mı bahsedecekler? Futbol böyle bir şey. 90 dakika boyunca sayısız değişken verilerle savaşıyorsunuz. Gözlüyorsunuz. Dos Santos gibi oyunculara açık alan bırakırsanız sizi affetmez. Ama boş alan bırakmayan rakiplere karşı yetenekli adamların pek etkili olamayacağı bir gerçek. Hoş. Galatasaray’ın Eskişehir’de kaybettiği maçın tek nedeni yediği gollerde aptalca hatalar yapmasıydı. Eskişehirspor doğru düzgün pozisyona bile girememişti. Kim ki Eskişehirspor’un bir çok gol kaçırdığını yorumlamışsa halt etmiştir.

Galatasaray açısından güzel olan şey son maçlarda defansif direncin tavan yapması ve çok az gol pozisyonu verilmesidir. Fakat bazen bu direncin tamamen geriye yaslanarak yapılması ve adeta ofansif futbol arzu edilmiyormuş gibi bir oyun temposu tutturulması beni bir futbolsever olarak üzüyor. Söz konusu defansif direnç şampiyonluk anlamında çok değerli ama bu direnci tempolu bir atak futboluyla beslemek lazım. Galatasaray’ın ikinci yarı koskoca 45 dakika boyunca oyunu kendi bölgesinde kabul etmesi, kontrol futbolu oynaması, doğru düzgün atak organizasyonlarına girmeye bile yeltenmemesi hayal kırıklığıydı benim için. İkinci yarıya dair hatırladığım iki güzel şey vardı. Birincisi Caner’in Keita’ya havadan müthiş bir ters top atması, Keita’nın hiç duraklamadan Barış önüne ölümcül bir şekilde aktarması ve Barış’ın hiç bekletmeden şutunu çıkarmasıydı. Eğer o pozisyon gol ile sonuçlansaydı Turkcell Super Ligi’nin en müthiş gollerinden birine tanıklık edecektik. İkinci güzel şey ise Lucas Neill – Keita ortaklığının Baros dokunuşuyla maçın sonucunu kesinleştirmesiydi.

Ve Galatasaray çok kritik dönemece girdi. Haftaya deplasmanda Trabzonspor ve sonraki hafta içerideki Fenerbahçe maçları Galatasaray’ın kaderini çizecek. Galatasaray’ın bugünkü performansı her iki maçı almaya yeterli midir? Defansif anlamda umut verici olsa bile yeterli değildir zannımca. Bu futbolla rakiplerine yenilmez ama kazanması da rakibin absürd hatalar yapmasına bağlı kalmış olur. Galatasaray’ın her iki takıma karşı çok açık oynayacağını beklemek ise hayal ürünü olur. Bu futbolun üzerine ofansif anlamda koyulmadığı sürece şampiyonluk şarkılarından şimdilik uzak durmakta fayda var. Kim ne derse desin rakibini sağlı sollu bunaltan, köşeye kıstıran, ayağa paslarla zevk veren, atak üstüne atak yapan Galatasaray’ı çok özledim. Şampiyonluk maçlarında ise bu tarz bir futbolun ne kadar benimsendiği soru işareti olsun.

Ama yine de keyifliyim bir açıdan. Bir açıdan çok keyifliyim. O da kralın, Milan Baros’un dönüşüydü. Onu çok ama çok özlemişim. Diğer Galatasaraylı taraftarlar gibi. Hoşgeldin kral..

Eski Samuray Japonyasında Bilgi


“Biz geçmişte yaşamış insanların söylediklerini ve eylemlerini bencilliğimizin önüne geçmek ve onların bilgisini emanet almak, sonrakilere emanet etmek için öğreniyoruz. Önyargılarımızı üzerimizden attığımız, eskilerin söylediklerini takip ettiğimiz ve diğer insanlara danıştığımız zaman rahatça, aksilikle karşılaşmadan yolumuza devam ederiz. Lord Nabeshima Katsushige, Lord Naoshige’nin bilgeliğini ödünç almıştır. Biz buna minnettar olmalıyız.”

Yamamoto Tsunetomo


“Bütün samuraylar askeri bilgilerini sonuna kadar kullanmalıdır. Ama ilgili bilgisini kötü manada kullanırsa nefessiz kalır. Meslektaşlarını hor gören biri hoş karşılanmaz. Yanlış düşünceler ruhları bozar ve yanlış yola saptırır. Gereğinden fazla söylevdense dürüst ve kusursuz (düzgün) olmak yeterlidir, ama o gerçektende başarmak için çabalamıştır ve kendi avantajlarını düşünmüştür. Yoksa sonuç, gerçek samuray ruhunun kayboluşu ve onun karakterinin kötüye gidişidir. Bir işe başlayıp asla işini bitiremeyen ve yarı yoldan dönenlerin sorunu yüzeysel eğitimlerinden kaynaklanan hatalardır. Ama onlar tüm sırları anlayana, sakin bir yaşam yaşayıncaya kadar azimle çalışmaya ve bilgilenmeye devam etmelidirler.”

Daidoji Yuzan


“Öğrenmek bir adamın yapraklı ve dallı bir ağaç gibi olmasıdır. Öğrenmek sadece kitap okumak değildir. Aynı zamanda öğrendiğimiz şeyleri kendi yaşantımızın yoluyla bütünleştirmektir. Sınıfı yada derecesi ne olursa olsun bir savaşçının evinde doğan birisi, askeri marifetlere ve sadakate tanık olacak, her gün onun resmi açıklamalarını dinleyecek, bir ayda otuz temel prensibi bilecektir. Eğer bir yılda 300 temel prensibi öğrenirse söylemek gereksiz ki, belli bir zamanın sonunda çok şey öğrenmiş olacaktır.

Böylelikle bir insan aklını üç bölüme ayırabilir: Kötü düşünceleri beyninden atmalı, iyi olan fikirleri almalı ve kendi bilgeliğiyle samimi arkadaş olmalıdır. Bu ilkelerle nüfuz eden akıllı adamı çağıracak ve şereflendirecektim.”

Takeda Shingen (1521-1573)


“Bir insan hayata ilk başladığı zaman her konuda bilgisizdir. Bilince sahip olmaz, engelleri göremez ve hiçbir konuda utangaçlık duymaz. Ama öğrenmeye başladıktan sonra ürkek, dikkatli olur ve bazı şeylerin aklını boğduğunu hisseder. Öğrenmeden önce kafasına buyruk dümdüz giderken bazı şeyler onu engeller. Öğrenmeye ihtiyaç duyar ama asıl konu köle olmamaktır. İstediklerini gerçekleştirebilmek için bir usta olmalısın.”

Yagyu Munemori (1571-1646)

The Night, Wine And Love


Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin
felç olmuş köşesinden yazıyorum.
Beşyüz mumluk ampullerin karanlığında
saatlerdir boşalan kadehlere şarkılarını dolduruyorum.
Tabağımdaki her zeytin tanesine
"Simsiyah Bakışların"ı koyuyorum.
Ve kaldırıp kadehimi bu rezilcesine yaşamaların
şerefine içiyorum.
Burası Agora Meyhanesi.
Burada yaşar aşkların en madarası ve en şahanesi.
Burada saçların her teline bir galon içilir.
Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir.
Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin.
Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir.
Burası Agora Meyhanesi.
Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası...
Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı,
boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik,
bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam,
elimde değil,
bu da bir nevi namuslu serserilik.
Dışarıda hafiften bir yağmur var.
Bu gece benim gecem...
Kadehlerde alaim-i semaların raksettiği,
gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu.
Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum
ve sana susuzluğumu...
Birazdan şarkılar susar, kadehler boşalır.
Umutlar tükenir, mezeler biter.
Biraz sonra mavi bir ay doğar tepelerden
bu sarhoş şehir üstüne.
Birazdan bu yağmur da diner.
Sen bakma benim böyle delice efkarlandığıma,
mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver.
Yarın gelir çamaşırcı kadın
her şeyden habersiz onu da yıkar.
Sen mesut ol yeter ki
ben olmasam ne çıkar?
Dedim ya burası Agora Meyhanesi...
Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer...
Burası Agora Meyhanesi...
Burası kan tüküren mesut insanların dünyası....


ONUR ŞENLİ,1959

13 Mart 2010 Cumartesi

Alter Bridge - Dağ Başında Bağırasınız mı Var?


Kulağınıza dolan melodiler sonrası bünyenizi garip bir enerji ve adrenalin kaplamıştır. İçiniz içinize sığmamaktadır. Duyduğunuz her nota parçası, kalbinizdeki yelkenli gemiyi güçlü ve ihtiraslı rüzgarlarla doldurmuştur. Önünüze çıkan tüm engeller rahatça aşılmaktadır. Bedeniniz; yelkenli geminiz, onu sıkı sıkı tutan, kaya gibi sert iradeli yapan; içinizdeki güçtür. Dağın tepesine çıkmış bağırıyorsunuzdur ya da içiniz huzurlu bir şekilde, sahilde denize taş fırlatma merasimine başlamışsınızdır.

Dünya çapında 30 milyon satan Creed grubunun vokalisti Scott Stapp’in Mel Gibson’ın “The Passion of the Christ” filminden etkilenerek solo projesine yönelmesiyle eski Creed artığı basçı Brian Marshall, gitarist ve söz yazarı Mark Tremonti, baterist Scott Philips; eski Mayfield Four ön adamı Myles Kennedy’i vokal görevine atayarak 2004’te 4 kişilik yapıyı oluşturur: Alter Bridge.

Hıristiyanlık teması üzerine takılıp kalan Creed (Scott Stapp demeli!) sonrası, Alter Bridge özgün bir yapıyla karşımıza çıkar. Artık Scott Stapp’in tek başına yörüngeyi çizdiği Hıristiyanlık temaları, yerini farklı liriklere bırakmıştır: Gerçeği aramak, içmek, cehenneme şahitlik etmek, gerçek ve enerjik gücü bulmak.



12 Mart 2010 Cuma

SMS İle 110 Bin Satan Kitap Yazmak



15 yaşındaki Japon kız, cep mesajları atarak yazdığı romanın satışından 611 bin dolar kazandı.

Teknolojinin en yakından takip edildiği ülkelerden Japonya'da 15 yaşındaki bir kız çocuğu, cep telefonu aracılığıyla yazdığı romanla 611 bin dolar kazandı. Disney'in ünlü çocuk klasiği Bambi'deki bir karakter olan "Bunny" takma adıyla yazan kızın edebiyata ilgisi, internette cep telefonu ile ücretsiz mesajlar gönderilerek hikâyeler yazılmasına olanak sağlayan bir internet sitesini keşfetmesiyle başladı. Bunny, "Yazmak kısa sürede benim için bir tutkuya dönüştü. Yemek yerken, dinlenirken, ders aralarında, kısaca bulduğum her boş vakitte Kurt Çocuk ve Doğal Kız isimli romanımı yazmaya devam ettim" dedi.

Kitabı 110 bin satmasına rağmen, kimliğini açıklamayan Bunny, şimdiden bir sonraki kitabını yazmaya başladığını söyledi. Japonya'da keitai adı verilen ve cep telefonundan gönderilen mesajlarla yazılan kitaplar eleştirmenlerin tepkisini çekse de her geçen gün daha popüler hale geliyor.

******

İlginç gerçekten. Öyle garip bir ülkede yaşıyoruz ki sayfalarca dolusu muazzam şeyler yazsak bile yüzüne bile bakmazlar. Ama Japonya denen bir yerde osuruktan tayyareler bile sizi zengin etmeye yetebiliyor. :)

Delain - Stay Forever


Kadın güzel mi güzel. Sesi de keza öyle. Senfoni de var işin içinde. Hollanda'dan 2002 doğumlu melodik ve senfonik öğeleri ön planda olan bir grup: Delain...



Aşk Mektubu, Sigara ve Ses Sistemi



Bir önceki yazımda bahsettiğim dostum Seçkin ile hemen hemen her şeyi paylaşıyorduk. Günlerden bir gün, o 15’indeyken, Osman 18’inde Şerife de 15’inde hesabı, bir kıza aşık oldu. Bizim mahalleden bir kızdı. Çok utangaç biriydi Seçkin haliyle. Bunu benimle paylaşırdı. Teklif etmek istiyor ama edemiyordu. Cesaretini toplamak biraz ağır geliyordu. O esnada benim mektuplar yazdığımı biliyordu.

“Benim için ona bir mektup yazar mısın?” dedi.

“Yani aşk mektubu yazmamı mı istiyorsun? Ama ona karşı bir şeyler hisseden ben değilim ki, sensin. Senin yazman gerekir.”

“Olsun yaa, sen bir şeyler uydur” dedi.

Hak da veriyordum. Bir tarafta 15 yaşında Seçkin, 19 yaşında ben. Yapalım bir güzellik dedik. Aramızda 4 yaş vardı ve 15 ile 19 çok bariz bir yaş farkıydı ama aramızda abi olayı yoktu. Kardeş gibiydik ama Atilla Abi diye seslenmesini istemezdim. Seslenmesine de gerek kalmamıştı zaten. Çünkü Seçkin gerçekten olgun biriydi. O yaşında benimle akran görünüyordu. Çok gelişkin ve yapılıydı.

Nihayetinde yazdım mektubunu. Zarfa da koyduk. Bir arkadaş aracılığıyla mektubu ilettik. Artık mektubu okuyup cevabı vermesini bekliyoruz. Bu iş kesin olur diyor. Seçkin mektuba hasta olmuştu.

“Ulan ne muazzam yazdın be Atilla, kız titremesin sonra” diyordu.

Ve böyle büyük bir umudu vardı. Kızdan yanıt gelmişti nihayetinde. Mektuptan o kadar etkilenmiş ki, ben bu kadar olgun ve harika bir insanla birlikte olamam, onunla bir şeyler paylaşabilmem çok zor olur demişti. Aslında bir iyilik yapmak isterken, yapılan iyilik ters tepmişti.


Seçkin’i baz olarak ele aldığımda başlangıçta arkadaş grubumuz kalabalıktı. Zamanla kopmaya başladık ve biz bize olmaya başladık. Karakterlerin yavaştan oturduğu dönemlerdi ve diğer arkadaşların paso playboydu, karıydı, memeydi, kukuydu muhabbetlerinden daral geliyordu. Hoşumuza gitmiyordu. Seçkin ile bir araya geldiğimizde hep daha farklı şeyler konuşuyorduk. Hayat üzerine, gelecek üzerine, düşündüklerimiz üzerine.


İyice büyüdüğümüzde ve üniversiteye başladığımda, tatillerde geldiğimde alırdık biramızı, çerezimizi, otururduk bir duvar dibine ya da inerdik sahile, saatlerce durmadan konuşurduk. Bunu hemen hemen her gece yapardık. Zaten sigaraya da o dönemlerde başladık ya. O ortamda sigara içmemek olur muydu? Önceleri sigaradan nefret ederken yaptık bir eşeklik. Başlangıçta sigaranın başımı döndürmesine bayılıyordum. Zamanla bünye alışıyordu ve neden artık kafa yapmıyor diye uyuz oluyordum.


Başka güzel arkadaşlarımız da vardı tabii. Ümit, Erdal… Bu iki ismi de asla unutamam. Yaz olduğu zaman hemen hemen her gün bizim evde toplanırdık. Bazen sabahlara kadar kağıt sallar ya da okey oynardık. Ama en çok yaptığımız şey balkonumuzda oturmaktı. Müzik setinin kocaman kolonlarını balkona alır ve hayvan gibi sesle dinlerdik. Komşular o kadar alışmışlardı ki, hiçbir şey demiyorlardı. Bizim mahallede her gün bir nevi konser verirdik. Ara sıra onlara hitap edebilecek şeyler de çalardık; o zamanın popüler isimlerini. Mesela Tarkan!

Bir gün, o zamanın sükse gruplarından Ünlü’yü koymuştuk. Derule parçası çalıyordu ve karşı apartmandan birkaç komşu balkona çıkmış, kendilerince horon tepiyorlardı, eğleniyorlardı. İçeri girdim ve müziği değiştirdim. Hiç unutmam, Malevolent Creation – Blood Brothers parçasını koymuştum. İnsanüstü bir Death Metal parçasıdır kendileri, adeta bir ahtapot tarafından çalınıyormuşçasına davul performansına şahitlik edilen. Balkona çıktığımda hiçbirini görememiştim. Kaçmışlardı!

Gerçekten çok rahat bir ortamdı. Abartı olsun diye söylemiyorum, inanılmaz yüksek seste Cannibal Corpse dinlediğimizi hatırlıyorum balkonda. Hiç kimse gelip de şikayet etmiyordu. Yıllar boyu yüksek ses benim bir parçam oldu. O yüzden her daim yüksek performans verecek ses sistemlerinin peşinde oldum. Ufakken hep harika bir ses ve görüntü sistemine sahip olacağımı hayal ederdim. Ama günümüze dönüp baktığımızda gerçekleştirdiğimi söyleyebilirim. Aşağıda görülebileceği gibi..

10 Mart 2010 Çarşamba

Män Som Hatar Kvinnor – Ne Hollywood’u Kardeşim?


İsveçli yazar Stieg Larsson’un Millenium serisi meşhurdur. Üç kitaptan oluşan bu eseri sadece İsveç’te değil, Avrupa’da en çok satan kitap listelerinde yer almıştır. Bu üçleme için abartılı olumlu yorumlar mevcuttur. Özellikle ilk kitapta karakterlerin çok detaylı tahlilleri yapılmakta, onların içine girmemiz sağlanmakta ve üçleme ilerledikçe heyecan tavan yapmaktadır. Stieg Larsson ölmeden önce bu üç kitabı tamamlayabilmişti. Öldüğü sırada dördüncü seriyi yazmaktaydı ama maalesef ömrü yeterli olmadı.

Millenium serisinin ilk kitabının isminden yola çıkarak piyasaya sürülmüş bir İsveç sineması olan "Man Som Hatar Kvinnor" geçtiğimiz hafta sonu beni oldukça etkilemişti. “Kadınlardan Nefret Eden Erkekler” anlamına gelen bu filmin İngilizce’ye oldukça dandik bir şekilde çevrilmesi beni şaşırtmadı desem yalan olur: “The Girl with the Dragon Tattoo.” Tam anlamıyla Hollywood’a yakışan bir isim. Nedeni de filmde yer alan Lisbeth karakterinin sırtında muazzam bir ejderha dövmesine sahip olması. Dövmeyi tüm parlaklığıyla gördüğümde şok olmadım dersem yalan olur. Gerçekten muazzam bir dövmeydi.


Uzun zamandır bu tarz gerilim, araştırma ve bir nevi dedektiflik meziyetleri içeren bir film izlediğimi hatırlamıyorum. İzlediğim muhakkak oldu ama bu kadar etkili olmamıştı. Dünya sinema endüstrisine hükmeden Hollywood gerçeğini ve boktan boktan filmlere haybeden verilen Oscar’ları düşününce bu tarz İsveç sinemasına şapka çıkarmadan duramıyoruz. Hoş! Zaten bu tür filmler kendi kabında harika bir iş çıkarıyor ve senaryo anlamında zeka ve hayal gücü özürlü Hollywood filmleriyle kıyaslamak bile istemiyorsunuz. Hollywood’un zekadan ne kadar çok kaybettiğini zaten biliyoruz. Zeka özürlü olmasalar Uzak Doğu filmlerinin aynısını çekmeye yeltenmezlerdi.


Gelelim filme. Filmin başında İsveç’in en büyük aktörlerinden Michael Nyqvist olunca ve hemen üzerine Noomi Rapace’ın oyunculuğu eklenince ortaya çok güzel bir iş çıkıyor. Filmde her ne kadar Stieg Larsson’un Millenium üçlemesinin ilk kitabından yola çıkılsa bile, kitap çok ayrıntılı olduğu için filmin de bu kadar ayrıntıya girebilmesi söz konusu olamazdı. O yüzden filmi değerlendirirken kitaptan uzak değerlendirmekte fayda var. Kitap deneyimli ve gözü pek bir gazeteci ile genç bir bayan hacker üzerine. Film de bu eksenden yola çıkarak bizi ilginç hikaye örgüsüne götürüyor.

Mikael Blomkvist İsveç’in en cesur ve dürüst gazetecilerinden biridir. İsveç’in kodaman bir şirketinin asıl iç yüzünü, silah ticareti yaptığını öne sürerken ve oldukça haklıyken, kündeye getirilerek hapis cezasına çarptırılır. Bu esnada İsveç’in önde gelen emekli zenginlerinden biri olan Henrik Vanger, Mikael ile iletişime geçerek ailesi hakkında bir kitap yazmasını ister. Bununla da kalmayıp çok ama çok sevdiği yeğeni Harriet’ın da akıbetini öğrenmesini ister. Harriet tam 40 yıl önce kaybolmuş, bulunamamıştır. Henrik ise yeğeninin öldüğüne inanmamaktadır. Mikael araştırmaya başlayınca inanılmaz gizemli olayların ortasında bulur kendisini. Tüm araştırmalarını yaparken başlangıçta bilgisayarına hack yoluyla giren Lisbeth’den bilgi alır ve araştırmasının önü açılmaya başlar. Akabinde Lisbeth ile tanışır ve kendisine yardım etmesini ister. Lisbeth'in ise Mikael hakkında bilmediği şey yoktur.


Araştırma ilerledikçe görülür ki Vanger ailesi çok geniş bir ailedir. Henrik dışındaki kardeşlerin üçü de zamanında safkan Nazi yandaşı olmuşlar ve bu uğurda büyük çaba sarf etmişlerdir. İpuçları takip edildikçe İncil’den arak bazı söylemler nispetince cinayetlerin işlendiği, kurbanların hepsinin kadın olduğu dikkati çeker. Olayın asıl iç yüzüne ulaşmaya çalışırken araştırmaların bize söyledikleri filme olan dikkatimizi her daim güçlü kılıyor.

İpucu olmaması için filme dair bir çok şeyi açıklamadım. Film bir çok gizemi yavaş yavaş açığa çıkarmak üzerine kurulu olduğu için açıklamamam gerekiyor. Yoksa hiç tadı kalmaz.

Normalde kitaptan yapılan filmlerin beğenildiği pek söylenemez. Ama ilgili filmin kitabı oldukça ayrıntılı ve içindeki ruh halini bizzat yazı ile verebileceği için bu filmde bazı unsurların dikkate alınmadığını kabullenmek lazım. Örneğin kitabın derinliğinde çok feminen bir ruh hali barınmakla birlikte kapalı alan korkusunu tavan yaptıracak ve grotesk bir yapı yer almaktadır. Ama film daha çok gizemleri aydınlatmaya yönelik bir yapı içerirken, bir dişi olan Lisbeth üzerinden geçmişi, kadın olduğu için başına gelenler, aldığı intikam gibi ek konuları da içeriyor.


Filmi izlerken hiç sıkılmadığımı ve etkilendiğimi söylemeliyim. Zaten Michael Nyqvist’in oynadığı filmlere saygı duymuşumdur. Noomi’nin oynadığı Lisbeth karakterinin o gizemli halini de filme ekleyince bizim gibi düşünceye tabi olan insanlar filmin içine çekiliyor. Hollywood saçmalıklarının tavan yaptığı bir ortamda bu tarz filmlere fazlasıyla ihtiyacımız var. Bana göre 2009 yılı yapımı filmleri arasında rahatlıkla ilk 10’a girebilecek bir kaliteye ve çekiciliğe sahip. Bu filmin Amerika’da 19 Mart’ta vizyona gireceğini söylemekte fayda var. Ülkemizde vizyona girer mi bilinmez ama işini bilenler rahatlıkla izleyebilirler.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails