20 Ağustos 2010 Cuma

Beş Çember Kitabı’ndan: BOŞLUK


Boşluk ruhu, hiçbir şeyin olmadığı noktadadır. İnsanın bilgisine dahil değildir. Tabii boşluk, hiçliktir. Varolan nesneleri bilmekle, varolmayanı da bilebilirsin. Boşluk, budur.

Bu dünyadaki insanlar, nesnelere hatalı bakıyor, anlamadıklarını boşluk sanıyorlar. Gerçek boşluk bu değildir. Yolunu şaşırmadır.

Strateji Yolu’nda da savaşçı eğitimi görenler, hünerlerinde anlamadıklarının boşluk olduğunu düşünürler. Gerçek boşluk bu da değildir.

Strateji Yolu’na ulaşmak için savaş sanatlarını tam olarak incelemeli ve savaşçı yolundan en ufak şekilde olsun, sapmamalısın. Ruhun yerleşikliğe eriştiğinde, gün be gün, saat be saat tekrarlatarak alıştırma yap. İkili yürek ve us ruhunu bile ve ikili algı ve görüş bakışını keskinleştir. Ruhun hiç bulutlu olmadığında, yolunu şaşırma bulutları dağıldığında, gerçek boşluk, işte budur.

İster Budizm’de olsun ister sağduyuda, gerçek yolu kavrayana dek, olguların doğru ve yolunda olduğunu düşünebilirsin. Oysa, nesnel olarak baktığımızda, dünyanın yasaları açısından baktığımızda, gerçek yoldan ayrılan bir çok öğreti görürüz. Temel olarak doğruluğu, yol olarak da gerçek ruhu kabullenerek bu ruhu iyi tanı. Stratejiyi geniş anlamıyla doğruca ve açıklıkla uygulamaya koyul.

O zaman olguları geniş anlamıyla kavramaya başlar, ve boşluğu yol olarak kavrarken, yolun da büyük bir boşluk olduğunu görürsün.

Boşlukta erdem vardır, kötülük yoktur. Bilgeliğin varoluşu vardır, ilkenin varoluşu vardır, yolun varoluşu vardır, ruh ise hiçliktir.


1584 – 1645 yılında yaşamış Japonya tarihinin en iyi kılıç ustası olan Miyamoto Musashi’nin öğretilerinin kitaplaştırıldığı Beş Çember Kitabı’ndan. Bu kitap günümüz yönetici ve liderlerinin başucu rehber kitabıdır. Kitap hakkında ayrıntılı bilgi için:

http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/08/eseri-basucu-kitab-olan-klc-ustas.html

19 Ağustos 2010 Perşembe

Hayat Bir Kara Komedi ve Mr. Hyde’a Dönüşmek


Derin uykudasınız. Gözlerinizi aniden açıyorsunuz. Kendinizi oldukça yabancı bir yerde buluyorsunuz. Duvarlara, odaya, sağınıza ve solunuza bakıyorsunuz. Sizin odanız değildir burası. Bir otelin odasındasınız. Buraya nasıl geldiğinizi hatırlamıyorsunuz. Ne işim var burada diye aklınızı yiyorsunuz. Hatırlamaya çalışırsınız. Zorlarsınız kendinizi. Ve hatıralar yavaş yavaş belirmeye başlar.

Bir cenaze merasimindesiniz. Tek tip kıyafetler. Aynı sessizlik. Aynı tavır ve duruşlar. Toplumun aynası koyulmuştur sanki karşımıza. Bakarız usul usul. Tek kelime bile edilmiyor. Tabut hemen önünüzde. Uzun süren bir sessizlik. Nihayet aralarında biri konuşur: “Bu ne kadar güzel bir resim! Su gibi!” Resmi görürsünüz. Ölünün resmini. Herkes hayran hayran bakar. Özellikle erkekler. Ölen kişi oldukça temiz suratlı ve kız gibi güzel bir erkektir. Erkeklerin benliğini sorgularsınız. Öyle hayranlıkla bakmaktadırlar ki, bir an seksüel durumlarını aynı cinselliğe yontmak istersiniz.

Ve aralarında biri tabutun yanlış durduğunu, başının kuzeye bakması gerektiğini söyler. Herkes el atarak tabutun yerini değiştirir. Ölünün başı artık kuzeye bakmaktadır. Bir telefon gelir. Doktorun birinden. Ölünün doktorundan. Ölünün kalp pili olduğunu ve yakılmadan önce kalbindeki kablolardan kırmızı olanının kesilmesi gerektiğini söyler. Cenaze ahalisi el atar olaya. Kalp bölgesindeki dikişler yavaşça sökülür. Kablolar açığa çıkar. İkisi de kırmızı olan kablolar. Hangisi daha kırmızıdır ve hangisi kesilmelidir? Kesilir biri. Ve ceset patlar. Dağılır o güzel beden.. O güzel yüz.. Erkekleri kendisine hayran bırakan o erkek yüz..

Tekrar otel odasındayız. Evet. Yavaş yavaş belirmeye başlamıştır anılar. Bu daracık odaya nasıl geldiğini anılar belirdikçe anlamaya başlayacaktır.

Sevgilisiyle buluşur. O gün kötü bir gündür. Bir ceset patlamıştır. Kabloyu kesen el ona aitti. Sevgiliye bu durum anlatılmak istenir. Sevgili oralı bile değildir. Sürekli keser lafını. Böler anlatmak istediği şeyleri. Boş konuşan ve karşıdakini dinlemeyen saygısızın teki bir sevgilidir. Konuşur da konuşur. Nihayetinde sen ne diyecektin der. Adam anlatmaya çalışır. Ama gülmekten doğru düzgün anlatamaz. Bugün gittiği cenazede cesedin patladığını anlatmaya çalışırken gülme krizine girer. Sevgili alıp başını gider.

Yine otel odasındasınız. Anılar iyice belirginleşmeye başlar. Terlemeye başlarsınız.

Bir bardasınız. İçiyorsunuz. Önünüzde misketimsi bilyeler. Kendi kendinize oynuyorsunuz. Yanınızda bir falcı. Hayat çizginize bakmak ister. Hayat çizginize bakarken deli gibi gülmeye başlar. Siz de onunla birlikte gülmeye başlarsınız. Hayat çizgisini anlatmak isteyen falcı, kelimeleri boca etmek ister ama girdiği gülme krizi engeller bunu. Bardaki herkes de sizinle birlikte gülmeye başlar. Nihayet birkaç kelam edebilir. “Muhteşem bir hatunla tanışacaksın. Beyaz renkler içinde.” Eliniz bilyeye çarpar. Barın uzun masası boyunca yavaş yavaş ilerlemeye başlar. Hiç kimse durdurmaz bilyeyi. Ta ki bilye masadan düşmek üzereyken kırmızı ojeli bir parmak onu durdurana kadar. Yüzünü görürsünüz. Beyazlar içerisinde harika bir hatun!

Otel odasında şaşkınlık içerisindesiniz. Devam eder hatıralar..

Barda tuvalete gidersiniz. Döndüğünüzde tuvalete gitmeden önce orada olmayan insan yığınını görürsünüz. Yakuza mafyası.. Şef seni gözüne kestirir. Erkek adamın içeceğini söyler ve içmeye başlarsınız. Beyazlı muhteşem hatun şefin yanındadır. Hatun sigarayı içki bardağına atar. İçinde sigaranın olduğu içkiyi bir çırpıda içer ve sigarayı da yersiniz. Şef bayılır size. Adamımsın der ve alır götürür seni mekanına.


Mekanında tüm kalabalık seni izlerken müzik eşliğinde çılgın gibi dans edersin. Tüm gözler sana kilitlenmiştir. Bir elinde içki şişesi, beyninde çılgınlık. Şefin yanındaki beyazlı hatunu şefin yanından alır, şehvetli bir dans tutturursunuz. Şef çılgınlar gibi alkışlar. “Adamımsın sen benim. Gel benimle,” der. O bunları derken kadının bedeninde oynaşmaktadır eliniz. Kadın kendinden geçmiştir ve şef oralı bile değildir.


Sıradan bir pazarlamacısınız. Çocuk oyuncakları pazarlamaktasınız. Şef sizi uyuşturucu satıcısı yapmak ister. Kabul etmezsiniz. Tartışırken dolaplardan biri açılır. Pompalı tüfek ile karşı karşıya kalırsınız. İşini bitirirsiniz oracıkta.

Otel odasındasınız. Gözlerinize inanamazsınız. Hayır olamaz bu dersiniz. Bunlar bir hayal, bu bir rüya dersiniz. Gazeteyi alırsınız elinize. Pazartesidir. Hangi ara bu kadar zaman geçmiştir. Televizyonu açarsınız. Ülke çalkalanmaktadır. Sizden bahsedilmektedir. Elinizde pompalı tüfekle bir çok can almışsınız. Aslında kötüleri bitirmiş, iyilere, masumlara yardımcı olmuşsunuz. Kimisi sizi adaletin dağıtıcısı olarak görmüş, kimisi bir katil.


Gerçek gücün nerede olduğuna dair değişmeyen bir gerçek vardır. Gerçek güç insanoğlunun içinde mi, yoksa eline aldığı silahta mı? Elinizde silah yokken herkes ezmiştir sizi. Size onca hakaret edilmiştir. Hiçbir şey söyleyememişsinizdir. Hakkınızı hiç koruyamamışsınızdır. Sessiz, kendi kabında, saftirik bir rol benimsemişsinizdir yıllar boyu. Ama sarhoş olup elinize silahı aldığınızda Mr. Hyde’a dönüşmüşken bulursunuz kendinizi.

Adaleti sağlayan nedir? Kanunlar mı, yoksa kanunların uygulanmasını sağlayan silahlar mı? Sizi adamdan saymayan çok güçlüler bile, sizi karşısında silah ile görünce tam bir yalakanız haline dönüşmüştür. İnsanları en karaktersiz ve yalaka hale büründüren şeylerden biri ölüm korkusu mudur? Yoksa daha çok yaşama isteği mi?

Hayatın kendisi bir kara komedi aslında. Elinden silahı attığında sevgiyi ve şefkati hatırlayan, ama eline silahı aldığında Mr. Hyde’a dönüşen bir toplum ve ruh hali.

Bence siz ne yapın ne edin, bunun görsel halini bir de Hiroyuki Tanaka’nın ‘Monday’ ( http://www.imdb.com/title/tt0239655/ ) isimli şaheserinde takip edin. Bir toplumun ne kadar kendinden geçebileceğini ve insanın olduğu her yerde muhakkak zaafların, hataların, kusurların olacağını görün. Sevgi oralarda bir yerlerdeyse asıl güç nerededir? Ya silahlar?

17 Ağustos 2010 Salı

Ağaç ve Rüzgar


Dünyadaki her şeyi biliyormuş gibi görünüyorsun. Yolunun üzerinde sana engel olan bir ağaç olsa ne yapardın?

Etrafından dolanırım.

Ya şiddetli bir rüzgar yoluna çıkarsa?

Geçmesini beklerim.

Neden yolunu engelleyenlere öfkelenmiyorsun?

Onlar sadece tabiatta olan şeyler.

Eğer tabiat senin kalbine bir hareket vermiyorsa ona saygın olmadığı içindir. Seni rahatsız eden şey hayata sımsıkı yapışmaya çalışan bencil kalbin.

Bundan kurtulabilirsem eğer, hayatı anlayabilecek miyim?

Dünyada her şeyinle tek olduğunun elbet farkına varacaksın. Bu nihaî gerçek ve senin öz gerçeğindir.


Kaçabilirim yağmurlardan, bir buluttan düşen.
Ama nereye kaçabilirsin, cennetin ışığından?
Güneş batıp, gece çöktüğünde
Özlüyorum ışıldayan sabahın gelişini.

13 Ağustos 2010 Cuma

Yıl 1991.. Ne Zaman Kulaklarımıza Çalınsa Donar Kalırdık


Yorum yok..

http://www.youtube.com/watch?v=ZGoWtY_h4xo

Kale Sarsılmaz ve Nehir Akmaya Devam Eder


Duygular ve yaşam sınırları bir kalenin çevresinde sere serpe uzanmış. Nehirler, ağaçlar ve hendeklerle çevrilmiş. Yıkılmaz bir kale gibi görünür. Duygular ve yaşamlara erişilemez.

Kale dışına atılacak bir adım, kaleyi çevreleyen nehre düşmesini sağlar mı? Boğulur mu? Köprüyü indirip boğulmadan ormana adımını atabilir mi?

Ya köprülerini indirmezse? Ürekebilir ve boğulabilir. Hendeğin ürkünç görüntüsünden, nehrin karanlık akışından, debisinden.

Yanılmaz ve şaşmaz...

Soğuk ve bunaltıcı yağmurlardan kaçar, inzivaya çekilir. Onu koruyan kaleye.. Hiçbir güç oraya giremez.Ele geçiremez. Duvarları yıkamaz. Surları indiremez. Gece geldiğinde, kalenin burçlarından yıldızlara bakar. Ellerini uzatır. Erişemez.

Bazen gerçeklik ufak bir kesittir. Tamamen önemsiz görünebilir. Düşüncelerin sürekliliği yoktur. Ama boşluk, surları olmayan bir kale gibidir. Kayıp hissetme dürtüsü aşağıya çeker. Hendeğe ve nehre.

Gece geldiğinde aklının boşluklarını araştırır. Derinlemesine iner.Çukurlar açar. Tasarı ve planları bir grafik gibi beyninde listelenip durur. Olağanüstü bir eser ortaya çıkar. Bu eser beyninin kıvrımlarında bir nehir gibi akar. Yeniden güçlü nefes almanın özüne ulaşır. Uzun arayışlar sonrasında kayıp cümlelerini bulur.

“Her şeye rağmen mutluyum!”


Bütün dünya bir taşa dönüşürken, her şey sadece o an için aynıymış gibi görünürken, bazen kaleler güvenli değildir. Güçlü bir barınak gibi görünmez bazı zamanlar. Bütün güzellikler, bazı geceler sönmüş ve körelmiş gibi görünür. Kendi iç sallantılarında.

Kalesi asla sarsılmaz, her türlü darbeye karşı güçlüdür ama ya kendi içi? Kendi içi kırılgan, hassas ve her an kırılabilir. Her şeye rağmen düşman birlikleri giremez kaleye. Hala yıldızlara yolculuğunu sürdürür. Bıkmamacasına...

12 Ağustos 2010 Perşembe

Napalm Death Efsanesi: Irkçılık, Aston Villa ve Dream Theater


Napalm bombası ile ölüm çok kötü bir şey olsa gerek. Patladığı an yanan gaz, tüm vücudumuzu jöle gibi yakar ve nedense bu jöle aşçıları da hala canlı canlı dolaşırlar, bizi jöle gibi yakmaya devam ederler. Bedenin kemiklerle beraber yanar, gözlerin erir ve beynin patlar. Napalm bombası öldürür, ölüm dağıtır. Kurtulmak için çığlık atarsın ama acılarının ve eziyetlerinin sövgüleri işitilemeyecektir. Dünyanın her yerinde böyle ölümler, savaşlar, katliamlar var ve demin tasvir edilen ölüm şekilleri gerçekleşir. İster bebek olsun, ister çocuk, ister yaşlı bir insan. Hepsinin bedeninde aynı kimyasal reaksiyon oluşur.

Onlar Birmingham'danlar. İngiltere premier ligi takımlarından Aston Villa’nın fanatik taraftarları oluyorlar. Özellikle vokalistleri Barney Greenway.. Nerede ırkçılıkla ilgili bir şey görürlerse, ruhları ile doldurdukları demir yumruklarını suratta patlatırcasına savururlar. Nazi düşmanı olmanın yanında tüm ırkçılıkların da düşmanıdırlar. Haksızlıkların olduğu sistemlere ateş püskürürler. Onlar, en teknik sosyo-politik grind gruplarından biri. Belki de bir numarası. Son derece hızlı ve teknik parçalara, ruh dolu vokalin monte edildiği bir tat. Dünyadaki iğrençliklere bir başkaldırı..


Napalm Death kendi ismiyle yaşar ama sizin hayal edebileceğinizin daha da ötesindedir. Efsanevi sözleriyle haksızlıklara büyük yumruklar vuran hangi grup büyük bir övgüyü hak etmez? Sözler, hangi kırılma noktalarıyla, değişen kurallarla silinmez işaretler bırakarak büyük etki gösterirler? Napalm Death bu tabloda gerçek bir efsanedir. Bu övgüyü hak ediyorlar ve piyasaya sürdükleri her eserle ilerleyerek efsane ünvanını almayı hak ettiler.

Nazilerle ilgili problemleri su üzerine çıkaran grup bir süre Kanada’da bulunmuş ve bu esnada Dream Theater grubu ile başlayacak olan derin dostluğa da adım atmıştır. Sözkonusu iki grup arasında iyi bir ilişki vardır. Her iki grup çıkardıkları albümlerinde birbirlerine teşekkür edeceklerdir. Yetmedi Napalm Death elemanları Dream Theater tişörtleri giymeye başlarken, Dream Theater elemanları da Napalm Death tişörtü giymeye başlayacaklardır. (Aşağıdaki resimde tıkınırlarken)


Napam Death basçısı Shane Embury şöyle diyecekti: "Bir çok şeyden etkileniyoruz ve daha olgun soundlar ortaya koyuyoruz. Yapıcı şarkılar yazıyoruz, ama insanlara, klüplere gidip oradan müzik dinlemek ve dans etmek ilgi çekici geliyor. Biz bu insanların ilgisini çekemeyiz çünkü pop şarkıları yazmıyoruz. Smushing Pumpkins gibi şarkılarımız da yok, daha ağır bir müzik ortaya koyuyoruz.”

Fikirlerine sadık kalan kaç grup vardır piyasada? Fikirlerini gerçek hayata da yansıtan grupların sayısı fazla değildir zannedersem. Napalm Death değil miydi ırkçılıktan nefret eden? Katıldıkları bir heavy metal festivalinde, sahneye çıkan Corrosive Metal isimli Rus grubu, ırkçılık dolu bir parçasını söyledikten sonra sahneden indiklerinde karşılarında Napalm Death elemanlarını gördüler. Ve Napalm Death sordu: "Siz bu parçada ne demek istediniz?” Corrosive Metal grubundan gelen yanıt şöyleydi: "Ne yani, siz şimdi Türklerden hoşlandığınımızı söylemek istiyorsunuz?”

Napalm Death’in cevabı ne olur? Ne olabilirdi ki? Biraz okşadılar!!! Corrosive Metal elemanlarını hastane paklamıştır.


Bu grup değil midir başlangıçta kendi demokratik ülkesinde bile tepkiler gören, engellenmek istenen? Tepki görmeleri çok doğal, çünkü gerçekleri söylüyorlar. Dünyanın gün geçtikçe öldürüldüğünü, toplumun yozlaştığını ve insanların sisteme adapte edilmek istendiğini anlatıyorlar. Bir çıkar uğruna hiç göz kırpmadan insanların çok rahat bir şekilde öldürüldüğünden bahsediyorlar. Ama bir yandan dergilerde Aston Villa formasıyla pozlar vererek şirinlikler yapmayı ihmal etmiyorlar.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Yerküredeki Kötücüllük ve Öldürme Dürtüsünün Tercümanı: HATESPHERE


19-20 yıldır nice albümler geçti elimden. Kimiyle hüzünlenirken kimiyle gaza geldik. Kimiyle coşarken kimiyle tüylerimiz diken diken oldu. Bir de müzikal anlamda gerçekten ayrı bir dünyadan olan eserler vardır. Hayatım boyunca beni en gaza getiren ve kafayı duvarlara vurma hissini tattıran albümler de olmuştur. Canlı olarak izlediğim gruplardan olan Danimarkalı Hatesphere’ın ‘The Sickness Within’ isimli eseri bu anlamda en tepeye koyduğum albümlerdendir. Bir de Sinister’dan ‘Diabolical Summoning’ gelir aklıma.


2005 yılında yayımlanan ‘The Sickness Within’ı beş yıldır çeşitli periyotlarda dinliyorum ve hala bıkamadım. Hala ilk günkü gibi gaza geliyorum onları dinlerken. Bu denli gaddarlığın altında yatan iç yüzü isimlerinde aramak lazım: “Nefret Küresi”! Yıllar boyu birbirini yiyen, savaşan, gaddarlıkta sınır tanımayan dünyadan bir demet.. Her şeyin özü adeta nefretmişçesine..

‘Marked by Darkness’ parçalarıyla bir örnek sunabiliriz bu anlamda. Sözlere baktığınızda savaşmaktan başka bir şey bilmeyen dünyayı, insanoğlunu, nefretlerini, kötücül ruh yapısını ve kararmış kalplerini göreceksiniz..


Ölüler diyarından yükselen çığlıkları dinle
Ve sürünerek sana gelen kötülüğü hisset
Tüm bu güzel varlıklar bu gece burada toplanmışlar
Yaşamlarıyla oynamaya başlamak için

Ölüm lejyonları bana rehberlik ediyor
Ben, komutayı ele alan efendiyim

Yıkımın işareti
Güçlü bir birlikle savaşa giden
Karanlık tarafından damgalandım
Merhametim yok

Oh evet, kan ve bağırsaklar dökülecek
Yıkımın bu yöntemi
Sizi ve dünyanızı eziyor

Yağmur gibi dökülsün kan
Benim adıma yağmur gibi dökülsün kan

Kan ve bağırsaklar döküldü şimdi
Zeminde daha fazla kan var
Gökyüzünün siyaha dönüşmesini izle
Aynı zamanda hava cesetlerin leş kokusuyla kaplanmış

Gazabım sizi alacak, asla üzüntü duymayacağım
Kararmış kalbim hepinizi ölü görecek

Ölüm lejyonları bana rehberlik ediyor
Ben, komutayı ele alan efendiyim

Yağmur gibi dökülsün kan
Benim adıma yağmur gibi dökülsün kan


10 Ağustos 2010 Salı

Giydirir Lucanus Sezar’a!


“Pauperiorque fuit tunc primum Caesare Roma” demiş Lucanus.

Sezar devlet hazinesine göz koymaya karar verip bunu açıkladığında karşısına kaç kişi dikilebilmiştir ki? Tabii Konsül Metellus’dan başka.

Eğer ortada bir baskı söz konusuysa, rejim insanları dar bir alana hapsediyorsa, böyle bir ortamda özgür bir insan gibi davranan yönetici, özgürlüğün gölgesini bile yok ediyor demektir.

Sezar devlet hazinesine göz koymadan önce halka bedava buğday dağıtmıştı. Halk bayram etmişti. Bir ortaklık mı sezdiniz canım ülkemden? Böyle bir ortamda Roma’da herkes özgürlüğün geldiğini sanmıştı. Garip olan şuydu ki, eldeki küçük özgürlükler kaybedilirken devletin hazinesi kişiselleşmişti.

Buna çaktırmadan karşı çıkabilecek kaç babayiğit çıkabilirdi? Lucanus gibi dönemin zeki şairleri çaktırmadan birkaç dizeyi şiir arasına sokuşturabilirdi. Yazının en başında olduğu gibi.

“Pauperiorque fuit tunc primum Caesare Roma”.

Yani?

“ O zaman ilk kez Roma Sezar’dan daha fakir oldu…”


Ne malum metelik teriminin Metellus’dan gelmediği? Yoksa ondan mı geldi? Hımm..

Transfersizlik Nedeniyle Tuttuğunu Koparacak Taraftar


İşte böyle bir model geliyor. Hayırlı, uğurlu olsun.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Herkesin Keyfi Ne Kadar Yerinde?

Başlangıçta büyük aileler vardı. Büyük evler ve konaklar.. İçinde kalabalık bir şekilde doluşmuş aile bireyleri.. Önemli bir kalabalık hayatı birlikte karşılar, birlikte yaşlanırdı. Zamanla çekirdek aileler oluşmaya başladı. İlişkiler öncesinde yine de sağlıklıydı. Komşu ilişkilerinden aile ilişkilerine kadar. Hayat bazı anlamlarda kolaylaşsa, daha rahat yaşam koşulları yaratılsa, iletişim teknolojisi daha mükemmel olsa ve internet denen şey tüm dünyayı ufacık bir adaya çevirse de çekirdek aileler de kendi içinde parçalanmaya başladı. Adını yabancılaşma koyduk bunun. Çekirdek aile içinde bile tüm aile fertleri birbirinden habersiz olabiliyordu. Çünkü hayat her geçen zaman daha da zorlaşıyor. Bazı yenilikler zaman kayıplarını ortadan kaldırıyordu ama hayatın taşınma haddini yükseltiyordu. Yoruluyorduk. Büzülüyorduk. Bir de umursamazlık çöküyor dimağlarımıza. Kendimizi dış dünyanın heveslerine kaptırıyoruz ve bazı güzellikleri unutuyoruz. İlacımızı içeride değil, dışarıda arıyoruz.

Bir anne ve baba çocuklarını dünyaya getirir. Onları hayata hazırlar. Ama başarılı, ama baskılı, ama gururlu, ama ilgisiz. Çocuklar belli bir yaşa gelir ve kendi yollarını arşınlamaya başlar. Anne ve babalar her şeye rağmen kaygılanır. Çocuklarının nasıl olduğundan dem vururlar. Mutlu olup olmadıklarını düşünürler. Çocuklar ise bazen çok iyi bir yalancıdır. Bazıları gerçekten ilgisizliklerinden, bazıları da endişelendirmek korkusundan. Bir baba için çocuk kocaman birey olsa bile, o çocuk hala altını bezlediği bir bebektir. Bu bakış açısı kolay değişmez ve bir evladın artık büyüdüğü gerçeği umursamazca kabullenilmez.

Kirk Jones’un yönettiği ve başrollerinde Robert de Niro, Drew Barrymore, Kate Beckinsale, Sam Rockwell gibi isimlerin yer aldığı “Everybody’s Fine” isimli dramatik yapıt bunları düşündürmüştü bana. Annenin sekiz ay önce vefat etmesinden sonra Frank Goode hayatın kırılma noktasında bulur kendini. Yıllar boyu çocuklarla daha çok anneleri ilgilenmiş, tüm sırlarını annelerine anlatmışlardır. Baba ise daha arka planda kalmıştır. Çünkü çocuklar babalarını endişelendirmek konusunda her daim kaygı gütmüştür. Frank; bir hafta sonu için çocukları David, Amy, Robert ve Rosie’yi beklemektedir. O hafta sonu gelemezler. Hepsinin bir işi vardır. Hepsi bir mazeret ileri sürerler. Aslında bu mazeretin altında yatan gerçek, ilgisizlik ya da babalarıyla uğraşmamak isteği değildir. Kaygıya dairdir. Sakladıkları bir kaygıya.

Baba nihayetinde çok üzülür. Yıllar boyu sağlıksız bir ortamda çalışmış, çocuklarının en güzel noktalarda olması için kendince savaşmıştır. Frank, çocuklarının en iyisini elde edebilmesi için milyonlarca metrelik telleri yıllar boyu PVC ile kaplamıştır. Baba, hepsini sırayla ziyaret etmeye karar verir. Kendince bu onlar için bir sürpriz olacaktır. İlk olarak David’in evine uğrar. Onu evinde bulamaz. Bir gece boyunca kapısının önünde beklemesine rağmen ortada görünmez David. Kapının altından bir zarf atar ve diğer çocuklarını ziyaret etmeye başlar. Hepsini tek tek görür. Ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardır. Hepsinin hayatında bir yalan saklıdır sanki. Hayatlarına dair hep yalan söyledikleri dürtüsü rahatsızlık verir. Baba, o zamana kadar çocuklarının harika bir hayata sahip olduğunu, hepsinin harika bir işe sahip olduğunu ve her şeyin yolunda olduğunu sanmaktadır. İşin iç yüzü tam olarak öyle değildir. Yavaş yavaş gerçekleri görmeye, bir şeyleri anlamaya başlar. Aslında bazı sorunların olduğunu özellikle uykudayken, rüya görürken görmesi ilgi çekicidir, çocuksu ve fantastiktir.

Frank, çocuklarını o kadar çok sevmektedir ki onları gördüğünde ilk olarak çocukluk halleriyle görür. Çocukluk halleriyle babalarına yaklaşırlar. Babanın dibine yaklaştıklarında şimdiki hallerine bürünürler. Hepsine özellikle mutlu olup olmadıklarını sorar ısrarla. Yanlarında maalesef fazla kalamaz. Onlardan ayrılırken daha sonra açmaları koşuluyla zarf içinde not verir.

Babanın aklı sürekli David’e gider. Bir sorun olduğunun ve kendisinden saklandığının farkındadır. Bu esnalarda çocuklar sürekli telefonlaşmaktadır. David’in başına bir bela gelmiştir ve bunu bir süre babalarından saklama gereği duyarlar. Çocuklarını iyi bir yaşama kavuşturmak için yıllar boyu direkt tellerini PVC ile kaplayan, bu uğurda ciğerlerini hasta eden babanın, ilgili teller gösterilerek çocuklarının birbirleriyle telefonlaşmasını, kötü haberlerin o tellerden iletilmesini görememesi, işitememesi hayatın ironik bir tarafıdır.


Direk ve tel deyip geçmemek lazım. O tellerden geçen görüşmeleri. İyi haberleri, kötü haberleri ulaştıran.. Bugün bulundukları mevkide olabilmeleri için milyonlarca metre tel yapan bir baba.. Babalarını ziyarete gelemeyen çocuklar..

İnsanlar değişiyor. Hayat değişiyor. Herkes çok meşgul. O kadar meşguller ki insanlar birbirleriyle konuşamıyor. Kendi içlerine düşüyorlar. İçlerine.. Kendi evladınla görüşmek için bile randevu alman gerekebiliyor. Kaybolup gidiyorlar. Kimseye ihtiyaçları yok. Bugün biriyle tokalaştığınız zaman ‘beş parmağımı da geri alabildim mi’ diye kontrol etmeniz gerekiyor.


Tüm ülkeyi gezip ailesini görmeye çabalayan yaşlı bir adam.. Onlara hep göz kulak olan anneleriydi. Emeklilik ve annenin ölümü sonrası kocaman çocuklarına dahi kendisini sorumlu hisseden bir baba. İnsanlar salgın hastalık gibi.. Çok yiyerek, çok içerek, çok strese girerek teknik olarak kendilerini öldürüyorlar. Ölümü ehlileştiriyorlar. Tüm hayatları boyunca bahaneler uyduruyorlar. Çünkü gerçeklerle yüzleşmek onlar için kolay değil. İşin kolayına kaçmak işin basit yönü. Kimsenin incinmeye ve baskılara göğüs germeye niyeti yokmuş gibi..

Bu filmden derin bir hayat ve aile profili çıkarabilirsiniz. Dersler çıkarabilirsiniz. Aslında bir ebeveyn olarak farkında olmadan çocuklarınızı ne kadar çok etkilediğinizi anlayamayabilirsiniz. Söylediğiniz bir şey, kurduğunuz bir cümle, baskıladığınız bir istek tüm hayatlarını değiştirebilir. Bu filmin her bir karesinde yoğun bir etki altında kalacaksınız. Robert de Niro’nun o bilindik muazzam oyunculuğunu.. Hayatın kendi içinde sahip olduğu keşmekeşleri..

Her aile kendi yolunu bulur. Çocuklar kendi yolunu bulur. Onlarla gurur duyabilirsiniz. Olduğu gibi kabul edebilirsiniz. Sonra da bakmışsınız ki herkesin keyfi yerinde. Aşağıdaki şarkı bu filmin özünü ve finalini mükemmel vurguluyor. Kulak kabartmalı ve öncesinde bu filmi muhakkak izlemeli.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails