27 Ocak 2011 Perşembe

Secret Garden: Alice, Beyaz Tavşan, Denizkızı ve Su Kabarcıklarında Kaybolmak


Eğilmiş, prensi alnından öpmüş.
Önce hançere, sonra prense bakmış

Birden kızın elindeki hançer titremeye başlamış.
Hançeri dalgalara fırlatmış.

Güneş ışınları denizi aydınlatıyorken
denizkızı kendini sulara bırakmış...

..ve denizkızı, denizdeki
su kabarcıklarından biri olmuş.

Küçük deniz kızı gökyüzüne
doğru çıkıp yok olmuş.


Hayat her yönüyle fena halde savaşa benzer. Mücadeleye benzer. Karun gibi zengin olsanız da, tek göz odada yaşayan fakir bir insan olsanız da bir çok problem yakanızı bırakmaz. Bazen hiçbir şey istediğiniz gibi olmaz. İnsanoğlu seçimleriyle yaşar. Önünüzdeki seçimlerden birini seçmeniz demek, diğer tüm seçenekleri öldürmeniz demek. Tek vuruşluk bir haktır bu ve bu yönüyle fena halde ‘golden shoot’a benzer. Tercih edilmeyen seçenekler için son vuruşu yapmışsınızdır. Duyumsadığınız sevgi ve aşk da bu problemlerden biridir. Karun gibi zengin olmanız, delicesine bağlandığınız fakir bir insana sorunsuz sahip olabilmenizi sağlamaz.


Lewis Carroll, Alice ve beyaz tavşan karakterini yarattığında, eserinin dünyaya damga vuracağını ve bir çok felsefi alanda didik didik incelenip, bir çok hayat sekmesinde öncü olarak dikkate alınacağını biliyor muydu, orası muammadır. 19. yüzyılda yaratılmış bir eser yıllarca irdelendi. Beyaz tavşanın peşinden koşturan nice insanoğlu oldu. Olaya basit gözle bakanlar için Alice bir çocuk karakteri, öykü de bir çocuk öyküsüdür. Ama gerçek öyle değildir. Bu öykünün içinde hayatın gizemleri yatar. Seçimlerimiz yatar.Neyi tercih ettiğimiz, hayatımızı nasıl yaşayacağımız, gerçek ile hayal gücü arasında dünyaya nasıl sarılacağımız söz konusudur. Bazılarımız için hayal gücü gerçeğin de ötesidir. Hatta gerçeğin ta kendisidir. Hayallerimizde yaşarız ve gerçekleri yaşayanlardan daha mutluyken buluruz kendimizi. Alice gibi hayallerinin peşinde koşanlar kendi tercihlerini yapmışlardır. İnsanüstü bir yaşam kuyusunun içine düşmüşlerdir.

Aşk hiç ama hiç kolay bir şey değildir. En zor savaşlardan biridir. Alice, Beyaz Tavşan’a nereye gideceğini sorduğunda, Beyaz Tavşan istediği yere gidebileceğini söylemişti. Alice bir türlü emin olamamıştı. Gideceği yer neresiydi? Nereye gitmeliydi? Beyaz Tavşan, bunu kendisinin seçmesi gerektiğini söylemiş ve hangi yolu seçerse seçsin yola devam edeceğini ve gitmesi gereken yere gideceğini söylemişti. Çünkü hangi yolu seçerseniz seçin, ulaşacağınız bir nokta vardır.

Ya da deniz kızı gibi su kabarcıkları arasında kaybolur gidersiniz. Bir hayatı yaşamak, bir aşkı yaşamak bazen denizkızı olmayı gerektirir. Hayatta var olmanıza rağmen aslında yok olmanızı gerektirir. Oradasınızdır ama yoksunuzdur.

Peki bunca kelamı neden ettim? Denizkızı’ndan girip neden Alice’den çıktık? Neden fantastik dünyalara yol aldık ve Denizkızı ile birlikte bilinmeze yol aldık?


Hepsi Secret Garden adı verilen, ölümcül bir Güney Kore dizisi yüzünden.. Kim Joo Won, harika görünüşlü fakat kibirli ve çocukça bir adamdır. Gil Ra-Im ise gözde aktrislerin bile kıskandığı, savaş sanatları bilgisi olan aksiyon filmlerinin dublörü olan bir kızdır. Kim Joo Won bir karun kadar zenginken, Gil Ra-Im tek göz odada yaşayan fakir bir kızdır. Bir gün yolları kesişir bu ikilinin ve hayatları o noktadan sonra eskisi gibi olmayacaktır. Bir savaş başlamıştır. Aşk savaşı ve mücadelesi.. Bir gün tuhaf bir eve girerler. Evdeki yaşlı kadın onlara içmeleri için likör ikram eder. Ertesi gün ikili uyandıklarında, bedenleri ve ruhlarının yer değiştiğini görürler.

Bu ikilinin yaşamları fantastik bir yolculuktur aslında. Aşklarını en güzel ifade edebilecek şey Denizkızı öyküsüdür. Sık sık okudukları “Alice Harikalar Diyarı’nda” eseriyle birbirlerine atıfta bulunurlar yaşamlarında. Bu öyle zor bir aşk öyküsüdür ki, birinin su kabarcıkları gibi patlayıp yok olması gerekebilir. Zor bir yaşam yaşaması gerekebilir. Bu iki harika öyküye atıfta bulunan dizi, bu muhteşem fantastik dokumalarını insanüstü yoğun ve duygusal müziklerle birleştirdiğinde şu an yaşadığınız hayattan kopup gittiğinizi görüyorsunuz. Aslında bu diziyi izleyenlerin her biri Alice’dir. Alice gibi kuyuya düşmüş ve hayallerinde yaşamaya başlamıştır. Bu diziye gömüldüğümde derin kuyuya düşüyor ve hayallerin içindeki gerçekliklere ulaşıyorum. İnanılmaz mutlu oluyorum. Vurucu sahnelerde hemen araya giren o müziklerle ise neye uğradığımı şaşırıyorum. Karakterler güldüğünde gülüyor, ağladığında ağlıyorum. Saflığın ve masumiyetin dokunuşlarını duyumsuyorum; alnımda, kalbimde ve beynimde. Dizinin çekildiği bazı mekanların cennet dokumaları tadında olması vurucu bir etkide bulunuyor. Tıpkı Alice’in yolunu kaybettiği orman gibi.. Hiç bitmesin istiyor insan. Bu öykü hiç bitmesin istiyor..


Dizinin müzikleri için sayfalar dolusu yazmak lazım. Bunca duygu yoğunluğunu bu kadar birebir kapsayan ve cuk diye oturan nadide şaheserleri yazabilmek insanüstü bir ruh hali olsa gerek. Hiç tarzım olmamasına rağmen bu müzikleri o sahnelerle izlediğimde gözyaşlarıma hakim olamadım.

20 bölümlük dizi, özellikle onlu bölümlere geldiğinde dayanılmaz bir ruha haline bürünüyor. O bölüme kadar sürekli gülen, eğlenen, kopan sizler, büyük bir duygusal fırtına ve hayaller dünyasında koşturmaya başlıyorsunuz. Kaldıramıyorsunuz. O yoğunluğu kaldıramıyorsunuz..

Güney Kore görsel sanatında ince bir nüans var. Büyük bir masumiyet ve saflık var. Müthiş bir oyunculuk var. Onlu bölümlere geldiğinde her bölümüyle “A Moment to Remember” tadını almaya başlıyorsunuz. Misal bu filmi dış mihraklar yapsa aynı etkiyi alamazsanız. Bu Güney Korelilerin DNA’sına nüfuz etmiş hastalıklı bir ruh hali olsa gerek. Bu DNA yapısı size evriliyor. Sanat denen şey budur diyorsunuz..


Kim Denizkızı olacaktır? Kim Joo Won mu, Gil Ra-Im mi?

Dizi boyunca iki ana karakterin birbirlerine atıfta bulunduğu ve aşklarını ifade ettikleri Denizkızı öyküsü nedir peki?


Denizkızının, su kabarcıklarından biri olup ölmemesi için ya prensin ya da denizkızının ölmesi gerekiyor. Büyücü bir hançer verip güneş doğmadan önce prensin kalbine saplamasını söyler: “Kanı senin ayaklarını ıslatınca tekrar denizkızı olabileceksin. Köpük haline gelmeden üç yüz yıl yaşayacaksın. Aman acele et! Gün doğmadan önce ikinizden birinin ölmesi gerek.”

Küçük deniz kızı prensi alnından öper. Önce hançere, sonra prense bakar. Kıyamaz. Derken vakit dolar. Birden kızın elindeki hançer titremeye başlar. Hançeri hızla, uzaklara, dalgalara doğru fırlatır.

Güneş ışınları dalgaları aydınlatıyordur. Vücudu hemen eriyiverir. Köpük haline gelir. Köpükler üzerindeki, minik baloncuklardan biridir artık. Bütün baloncuklar havada uçuşuyordur.

Küçük deniz kızı yükseğe, hep daha yükseğe çıkar. Köpükten ve diğer baloncuklardan uzaklaşır.

-“Nereye gideceğim şimdi?” diye sorar, kendi kendine.

-“Gök kızlarının yanına”, der baloncuklardan biri. “Gök kızlarının yanında üç yüz yıl insanlar için iyilik yapabilirsen tekrar insan olabilirsin.”

Gök kızlarının yanına doğru yükselirken doya doya ağlar. Prense son kez bakıp gülümser. Diğer baloncuklarla birlikte, geminin üstünden geçen bulutlara doğru hızla yükselip kaybolurlar.


Hayat gizemli bahçede kaybolmak gibi değil midir zaten? Bu dizi belki de dünyanın en iyi dramalarından biri. Beni Six Feet Under kadar yerin dibine gömmüş bir mükemmellik..

Ve işte dizinin o ölümcül parçaları.. Hiç tarzım olmamasına rağmen beni yıkan bu parçaları, dizinin yoğunluğuna bağlamak lazım..





24 Ocak 2011 Pazartesi

What's Heavy? (Bölüm VII - Son)


1990’lı yıllardan başlayarak 96-97’li yıllara kadar geçen süreç içerisinde Black Metal büyüdükçe büyüdü, liriksel ve soundsal anlamda yeni yaratıcılıkların peşine düşüldü, akıllar zorlandı ve birbirine zıt ideolojiler çevresinde farklı bakış açıları ortaya çıktı. Özellikle absürd bakış açıları bu zamanda güçlü bir hal almıştır: Faşist bakış açıları, pagan inanışlar, bu düşüncelerin çeşitli varyasyonlarla melezleştirilmesi, her şeyi yok etmek ve kendini her şeyin ötesinde görmek... Bunların yanında sanatsal içeriğin içinde Hıristiyanlığa baş kaldırıp şeytani polemikleri yapmak da vardı. Günümüzde faşist ve milliyetçi olarak adlandırılan Black Metal olgusu aslında Norveç’te ortaya çıktı ve bu tarza Nasyonal Sosyalist Black Metal deniyordu. Bu türde aslen eski dönemlerin ve o zamandan kalma pagan inanışların, yaşadıkları iklimsel koşulların ve tepkisel bir baş kaldırışın da etkisi vardı. Ama 90’lı yılların ortasından itibaren Black Metal ideolojisinde değişimler ortaya çıktı. Yıkıcı pasajlara ve vahşi bakış açılarına hayalci ve romantik akımlar da dahil oldu. Aynı esnalarda Death Metal de bir patlama yapıp daha teknik, estetik ve vurucu bir yapıyla ağırlığını koymuştur. Ama aslında bu estetik yapının ve değişimin altında daha farklı şeyler vardı: Ticari kar elde etmek, daha fazla satmak...

Black Metal’e artık sanat ile eğlence arası bir şeyler karışmıştı ve yeni bir tarzla beraber yeni yeni fanlar bu müziğe dahil edilmiş, artık opera tınıları da yerini almıştı. Bu akımda başı geçen gruplar ise Cradle Of Filth, Dark Funeral ve Dimmu Borgir’dı. Bu yeni akımda saf Black Metal etkisinden de bazı heavy tarzı kökenlerinden de demetler sunulmuştur. Aslında eski grupların kendilerince doğru yaptığı şeyleri söz konusu Yeni Akım Black Metal grupları undergroundlıktan alıp popülarizme ve ticarete dökmüşlerdir. Eski grupların takip ettiği yoldan ufak alıntılar yapılarak, underground Black Metal ile yeni çıkan eğlence tabanlı Black Metal kaynaştırılıp medyaya pohpohlanmıştır. 1997 yılı sonrası bir çok Black Metal fanı türemeye başlamıştır ki bundan daha doğal bir şey olamazdı. Çünkü Black Metal artık melodik, elektronik ve popülist araçlara da sahip olmuştu.

Metal müzikte 90’lı yılların modern bakış açısı altında Death ve Black Metalin ağırlıkları çok fazla olduğu için bu gelişmelerden ayrıntılı bahsetmek doğaldır. Her iki tür modern zamanlarda farklı modern fikirleri taşımışlardır. Death Metal kaos ortamında düzeni bulmak için yenilikçi düşünceleri saf yapıyı koruyarak ifade etmiştir. Black Metal de kendisini ifade eden objelerle bilinçaltındaki öyküsel anlatım biçimini saf gürültüyle filtrelemiştir. Death Metal güçlü etkiyi, yapıyı, kesinliği ve ahenk akışlarını melodiyle desteklerken, Black Metalde ana prensip olarak melodi kullanılmış ve her parçada ahenk zikzaklı bir görünüm çizmiştir. Death Metal genelde arka planda kalıp underground bir yapıda ticari olmadan devam ederken Black Metal’de bazı pasajlar oldukça ticari kaçmıştır. Death Metal yılların birikimi sonucunda daha hümanist ve sanatsal bir yön çizerken Black Metal, izleyicileri görünümüyle provoke ederek mantıklı sosyal konumları, korkuları küçük görüyordu. Bütün maddelere karşı iştah duymak, maddiyatçı insanları incelemek, ölümden ve eziyet olgusundan korkmayı inkar etmek, kontrol edilemeyen ve çılgın insanların dolu olduğu dünyadan pasajlar aksettirmek Death Metalin son zamanlarda taşıdığı ideolojilerdi. Yeni Black Metal akımları eskilerin sert düşüncelerinin ötesine giderek daha seçilir melodilere akıp, yaratıcılıklarını kullanarak daha geniş kompozisyonlara kayarak seçilebilir ideolojileri de aktarmışlardır.

Yıllar ilerledikçe ve modern zaman pasajları bizi bire bir kapsamışken her Metal müzik tarzı kendi tekniğini, soundunu, ilhamlarını fazlasıyla gözler önüne sermişti ve bu kadar çok sesli, teknolojik olarak ilerlemiş bir dünya üzerinde bir çok sound karınca sürüsü gibi yer bulmuştu. Artık müzikal tarzları ayırabilmek ve etiketlendirebilmek daha güç olmuştu. Çünkü katıksız olarak bir türe bağlı kalan grupları eskisi gibi görmek pek mümkün değildi. 2000’li yıllara gelinmişti ve artık ortada karınca sürüsü gibi türler, gruplar, ideolojiler gırla gidiyordu. Son dönemlerin ideolojik boyutlarından kesitler sunabilmemiz o kadar zor ki teknoloji, dünyanın iyice gelişmesi, global, kapitalist düzenin ve reklam alanlarının büyümesi, internet gibi bir teknolojinin artık Metal arenasında da çok etkili olması gibi nedenlerle Metal arenası çok hareketli bir yön kazanmıştır. Diğer yandan geçmişte belli müzikal kalıplarını koruyan bir çok grup değişik teknikleri gözler önüne sermişler ve herhangi bir türe katıksız olarak bağlı kalabildiklerini söyleyebilmemiz çok güç olmuştur. Aslında uygulanan yeni sanatlarda etiketlendirmeye gitmektense herhangi bir tür içine girme derdi olmadan bizzat yapılmak istenen tür yapılmıştır. İster samimi olsun, ister herhangi bir türe bağımlı olunmak istensin, ister piyasa amaçlı olsun, ister underground amaçlı olsun... Bu dönem aynı zamanda bir çok kavganın da yaşadığı dönemdir. Ortaya çıkan yeni Hardcore akımı, Nu Metal, endüstriyel ve elektronik bazı grupların gerçek Metal müziği yaralayıp yaralamadığı, ideolojik ve felsefi açıdan ne kadar doyurucu, gerçekçi, samimi ve olgun olduğu sürekli tartışma konusu olmuştur. Bu tartışmalar her zaman sürmekte ve Nu Metal gibi tarzlar Heavy Metal tarzı içinde düşünülmemiştir bazı kesimlerce. Artık günümüzde kulaklarımıza salgılanan sayısız müzikal yelpazeyi, felsefe ve ideolojiyi toparlayabilmemiz çok güç ama tam şu anda olan her şeyi, şu an bire bir yaşayan bireyler olarak görebiliyoruz.

14 Ocak 2011 Cuma

Ölüme Rağmen Hayata Sarılmak


Her türlü sıkıntı ve zahmetlere rağmen hayata sıkı sıkıya bağlanmayı severim. Mücadele etmeyi, bir şeyleri sorgulamayı, bazen her şey istendiği gibi gitmese bile ayakta durabilmeyi ve hep savaşmayı severim. Hiçbir şey yapmadan, her şeyin önümde serilemeyeceğini bilecek ve anlayacak kadar büyüdüm. Tüm çevremden kıskançlık dalgaları ve hoşnutsuzluklar bana doğru yayılsa, bundan yeri gelince bıkkınlık hissetsem bile, hatta en karanlık dehlizlere düşsem de bilirim ki oradan yine çıkarım. En derin kuyudan bile. Bu, biz insanoğluna ait bir güç. Özel bir güç. Hayata nasıl bakabildiğimiz ile ilgili bir meseleden başka bir şey değildir.

Bu kadar basit olamaz ki ama diye muhakkak soracaktır insanoğlu. Değildir. O kadar basit değildir. Burada yaşamın bizlere verdiklerinden bahsediyoruz. Yaşamın kendisinden. Bize sürekli bir şeyler hissettiren yoğunluklarından. Bu kadar şeyin yaşandığı doluluklar basit olamaz.

Mücadele ve savaşmak ne kadar hayata dahilse, sıkıntı ve sorunlar da hayatın bir parçası. Olduğu gibi kabul etmemiz gerekir bazen. Tüm her şey üst üste gelse bile bazı şeylerden vazgeçmek, yerkürenin en garip varlıkları olan biz insanoğluna yakışacak bir şey değildir.

Bazen canım çok sıkılır gerçekten. Bazen hayıflanırım. Dünyanın en güçlü insanı değilim. Dünyanın en savaşçı ve mücadeleci insanı da değilim. Duygularım var. Hassaslaştığım ve derine düştüğüm anlar var. Depresif boyutlara düşecek olmam da söz konusu yeri gelince.

Ama bir şey olur. Basit bir şey. Kulağıma basit bir melodi çalınır. Daha ilk tınıları ile birlikte beni depresif, hüzünlü dünyadan alır, mutluluğa götürür. O anki hislerimi değiştirir.

İşte o an dünyanın en güçlü insanıyım. Dünyanın en savaşçı ve mücadeleci insanıyım.


Çünkü Hard Rock tarihinin gelmiş geçmiş en mükemmel şeylerinden biri olan Gotthard, Tomorrow’s Just Begun ile bana ayarı çoktan vermiştir. Rock müzik dünyasının en iyi seslerinden biri olan Steve Lee’yi geçtiğimiz Ekim ayında bir trafik kazasına kurban veren grup, Steve Lee’nin sesinden bu duyguları bana yaşattığında ölümün getirdiği kırılganlık da ayreten ruhumu esir alıyor. Hayat bu çünkü..


Gotthard – Tomorrow’s Just Begun

Kafanı kaldır ve çevrene bak
Gördüğün şeylerden hoşlanmayabilirsin
Omuzlarının üzerinde ağır bir yük
Ve özgürlüğün için hiçbir şey yapamayabilirsin

Devam et
Hayatını yaşa, kendin için ve yalnız
Hiçbir şeyin kontrol etmesine izin vermeden
Bu elinde olan bir şey, sağlayabilirsin
Çünkü yarın henüz başladı

Gözlerindedir, özgürlük umudu
Kendi yolunda gidemediğini hissedersin
Sadece beni burada bulabileceğini hatırla
Her zaman mavi gökyüzü griye dönüşecektir

Öyleyse korkmuyor musun
Gitmekte olduğun yerlerden
Güneşteki adayı mı arıyorsun?
Senin ellerindedir ve yol, senin gezdiğin yoldur
Evet, çünkü yarın henüz...
Çünkü yarın henüz..
Çünkü yarın henüz başladı..

Yolunda yürürken, yeni boyutlarda
Geçmişin yankılarını duyacaksın
Geçmişte yaptığın şeylere bir daha bakma
Çünkü yanlış vaatler asla bir son anlamına gelmez

Devam et
Hayatını yaşa, kendin için ve yalnız
Hiçbir şeyin kontrol etmesine izin vermeden
Bu elinde olan bir şey, sağlayabilirsin
Oh, çünkü yarın henüz...
Çünkü yarın henüz..
Çünkü yarın henüz başladı..

11 Ocak 2011 Salı

What's Heavy? (Bölüm VI)

1990’lı yıllar aslında bir çok Metal müzik tarzının iç içe yaşadığı bir dönem olmuştur. Teknolojik gelişimler, iletişim imkanlarının büyümesi, daha iyi reklamların yapılması ve haber elde edebilme imkanlarının büyümesiyle tam bir türler karmaşası yaşanacaktı. Bu dönem aynı zamanda geçmişte uzun süre müzik yapıp da çok etkili olamayan isimlerin daha çok isim sahibi olacakları bir döneme denk geliyordu. Örnek mi? Iced Earth, Crematory, Sentenced, Blind Guardian, Dream Theater, Paradise Lost gibi sayısız gruplar.

Modern soundların yer aldığı Power Metal gibi bir tür de zamanla ağırlığını koyacaktı ve liriksel yönüyle çok farklı pasajlar içinde derin yolculuklara çıkacak, kendine has özel hayranlara sahip olacaktı. Bu müziğin felsefesi ve liriksel yönü daha geniş bir alana yayılmıştı ve söz konusu tarzın her icracısı kendi şahsına münhasır noktalardan demetler sunuyordu. Aslında derin bir mesaj kaygısının olduğunu söylemek mümkün değildi. En azından dünya problemlerine, politik karşı duruşlara, toplumsal bakış açılarına pek yer verilmemiştir. Çünkü genelde fantastik konular, mitlere dayanan tarihsel pasajlar, savaş mitleri, melankolik ve atmosfer dolu dokunduruşlar ve yenilikçi seslerin eklenmesi farklı bir boyut getiriyordu. Daha eğlenceli varyasyonlar da liriklerde göze çarpmıyor değildi ama Power Metalde değişken konu atlamalarının olduğunu ve her grubun kendine özgü dünyasını aktardığını es geçemeyeceğiz. Bu tarzın en önemli ayrıcı özelliklerinden biri güç dolu, seri şekilde giden müziğe daha temiz ve hafif opera tarzı bir sesin eşlik etmesiydi. Gruptan gruba değişen çeşitli ideolojik süreçlerin olduğu bu tarzda en çok göze batan tema ise fantastik bakış açıları olmuştur. Bu konuda en güçlü isimler Stratovarius, Gamma Ray, Helloween, Rhapsody, Blind Guardian, Symphony X, Kamelot, Hammerfall, Virgin Steele gibi isimlerdi.

Aynı anlarda Doom Metal de büyük bir yükselişe geçmişti. Bu tarzda bahsedilen şeyler Heavy Metalin bilindik felsefesinden çok farklıydı. Çünkü toplumda ve dünyada olan değişiklikler, politik süreçler, yönetim şekilleri gibi konularda kafa patlatmaktansa insana özgü psikolojik, karamsar ve melankolik duygusal boyutların aktarımları gözlere çatıyordu. İnsanoğlunun kendi içinde yaşadığı acılar, sıkıntılar, duygusallıklar müzikal anlamda Metal müzikle aktarılıyordu ve Metal müziğin genelde bunalım, karamsar, melankolik bir havası dikkatleri çekiyordu. Aslında bu yönüyle Doom Metal çok özel bir müzik tarzı oluyordu. En azından toplumsal, politik, modernleşme konularında önemli bir mesaj kaygısı taşımıyordu ve insanın iç dünyasında yaşadığı karanlık pasajlardan dokumalar sunuyordu. Saint Vitus gibi bir grubun geçmişte yaptığı işlerle tetiklenen bu tarz My Dying Bride, Anathema, Candlemass, Funeral, Winter, Theatre Of Tragedy ve yer yer de Paradise Lost gibi grupların çabalarıyla büyük atılımlara neden olacaktı. Bu müzikteki sorgulayışlar belki siyasal, ekonomiksel, dünyayı ilgilendiren global sorunlara değinmiyordu ama “her insanın kendine özgü özel bir hayatı vardır” sözünü desteklercesine dinsel, duygusal, melankolik, psikolojik, karamsar her noktadan demler vuruluyordu.

Ama kim ne derse desin bu yıllarda en çok öne çıkan müzikal tarzlardan biri de Black Metaldi. Başlangıçlarda Celtic Frost, Venom ve Bathory gibi gruplardan ilhamlar alan bu tarz, 90’lı yıllarda Death Metal’den de ufak tefek ilhamlar alarak yeni melodileri oturtmuş, müziğe daha fazla dikkat edilmiş ve hassasiyetli melodileri de empoze etmiştir. Artık bu tarzda yeni bir evre başlamıştı ve bu evrenin başlangıcında söz sahibi olan isimler Emperor, Darkthrone, Immortal, Gorgoroth, Burzum, Enslaved, Marduk, Mayhem gibi gruplardı. Bu gruplar soundlarında oldukça distorşınlı tonları, çeşitli artistik ve yaratıcı yönlerle birleştirmişler, şeytani temalarla kinayeli oyunlar oynayarak görsel, efektsel ve şova yönelik bir kaos ortamını yaratmışlardı. Thrash, Death ve Grindcore ritimlerinden de demetler sunarak lanetlenmiş düşünceleri şarkı sözlerine yansıtmışlardır. Sanatsal anlamda Black Metal sözünü ettiğimiz tarzların ahlak ve erdem kurallarına bakış açılarına kısıtlı olarak yaklaşmış, kabul edilebilir sosyal duyarlılıklar ve politik bakış açıları liriksel anlamda çok az olmuştur. Bu müzik başlangıçta politik demeçlerden tamamen uzak olarak saf kötücül ve nefret dolu bakışlara odaklanmış, her grup ve müzisyen özel ideolojisini ve kendi ilhamlarını müziğe adapte etmiştir. Onlara göre ahlaki meseleler tüm insanoğlunun tavırlarına bağlı bir olaydı. Bu müzikte doğayla birey bir ilişki içerisinde bulunur ve bu yaşam zincirinin içinde en önemli olan şey insanoğlunun yer aldığı ve bulunduğu konumdur. Zihinsel istekler ve arzular zamanlar geçtikçe disiplin eksikliği altında ezilecek ve hazcı bir bakış açısı gelecekti. Bu yönüyle de ideolojiye bir farklılık gelecekti. Black Metal öyle bir tarzdı ki hiçbir şeyden kendisini sorumlu tutmuyor, ama kendi gerçekleriyle fantezilerini topluma teröristçe görünerek birleştiriyordu. Sanki bir nevi düşünsel anlamda terörist hareketlerin fantezisi kusuluyordu. Belki de imajlarını satıyorlardı.

Bir sonraki yazı da Black Metal, Death Metal ve yeni tarzlar üzerinden gidecek ve son yazı olacaktır.

5 Ocak 2011 Çarşamba

Galatasaray ve Don Kişot’un Öldüğü Gün


Utanç vardır. Gurur vardır. Sevgi vardır. Bir de idealler ve erdemler.. Maddiyat ve maneviyat arasında gidip geliriz. Her geçen gün materyalist hırslarla boğulduğumuz şu anlarda, insanlar içlerinde hep bir eksiklik hissederler. Kendisini insan yapan, insanlığın dokunaklı pasajlarını kanında akıtan dokumalardan uzaklaştıkça ruhunu kaybetmeye başlar. Her şeyin bir ruhu vardır. Onu ‘O’ yapan bir şeyler vardır. Dokunulmazdır. Gurur vericidir. Kaya gibi sert ve sarsılmazdır. Pamuk ipliğine bağlı değildir.

Hepimiz bir çocukluk yaşadık. Çocukken bir çok şeyin farkında olmadığımız söylenir. Hayat bilinci ve sorumluluk nedir, bilmediğimiz söylenir. Bir nebze doğrudur. Ufacık benlikler için hayat sıkıntısı, geçim derdi, ülke sorunları, insanoğlunun her geçen gün ölmesi gibi bütün problemler, çocukların o naif ve ince ruhunda yer tutmaz. Tutmamalıdır da. İnsanlığın saflığının tezahürüdür çocukluk. Top peşinde koşmaktan, bebeğiyle oynamaktan, dondurma ve çikolata yemekten, güzel ayakkabı ve elbiseler giymekten mutlu olur çocuklar. Anne ve baba büyük sıkıntılar çekerken, aynı sıkıntıları çocukların çekmesini istemezler. Çekmesinler de. Çocuk denen saf varlık, daha hayatının bilincinde değilken bir çok şeyi saflıkla ve mutlulukla yaşamalı.

Galatasaray’a bağlılığım işte böyle naif bir ruh halinde olan çocukluğumda başlamıştır. Çocuktum ben o zamanlar. Hayatın ne kadar zor olduğunu bilmezdim. Ama bu saflık halimde bazı değerlerin farkında olabiliyordum. Küçücük bir çocukken ve top peşinde koşturmaya başlamışken sahiplenebileceğim renkler ne olabilir di?

Yeşil – Mavi Rizespor? Bordo – Mavi Trabzonspor? Siyah – Beyaz Beşiktaş? Sarı – Lacivert Fenerbahçe? Ve yahut Sarı – Kırmızı Galatasaray?

Saflıkla donatılmışken seçtiğim renkler neden Sarı Kırmızı olmuştu peki? Bu renklerle daha ilk tanıştığım gün Don Kişot’u yakalamıştım ben bu renklerde. Golyat’ın karşısında bir Davud, Şeytan’ın karşısında bir Tanrı, Hades’in karşısında bir Zeus, Hitler’in karşısında olabilecek bir Dalay Lama’ydı gördüğüm. Daha o zamanlar, belasını bulmuş ve Godot’sunu bekleyen bir benlik değildim. O çocuk halimle iyiyi, güzeli, saflığı görebiliyordum. Galatasaray benim için büyük kötülüklerle savaşan, kendisinden büyük devlerle müthiş hayal gücünün rehberliğinde çarpışan, ruhunu ve ideallerini koruyan, bizi biz yapan bir benlikti. Daha bacak kadar bir çocukken bunu yakalamıştım ben. Hissetmiştim bu duyguyu. O yüzden Galatasaraylı olmuştum ben. Yakaladığım naif bir ruhtu Sarı Kırmızı’dan gelen. Başarılar sonrasında geliyordu.

Ve gün geldi, bu duygularımızı, benim gibi düşünen ve hisseden, idealleri ve saflığını kaybetmemiş insanlığı paylaşan insanlığımızı, saflığımızı öldürdüler. Galatasaray’ı öldürdüler. Bunu öyle büyük bir dengesizlik ve sorumsuzlukla başardılar ki yerin dibine girdim. Hades gibi! Kendimi karanlık bir dünyanın içinde buldum. Tüm kötücüllüklerle kapsanmışken.. Şimdi ne farkım vardı benim Golyat’tan, Hitler’den, Hades’ten? Hani beni ben yapan, gerçek bir insan yapan Don Kişot ruhum nereye gitmişti? Elbirliğiyle öldürdüler. Hayallerimi öldürdüler. Hayal gücüme ve çocukluğumun saflığına tecavüz ettiler. Gururumu ezdiler. Galatasaray’ımı öldürdüler.

Ve öyle güçsüz bir durumda hissediyoruz ki kendimizi, elimizden yazmaktan başka bir şey gelmiyor. Don Kişot gibi hayali yel değirmenlerine boşuna hamle yapıyormuşuz gibi hissediyorum. Şeytan bile ruhumuzu çalamazdı bizim. Ama başardılar. Galatasaray’ın ruhunu çaldılar. Bitirdiler. Emdiler. Kanını emdiler. Tüm ruhaniliğini söküp aldılar ve her çeşit materyalist piçliği monte ettiler.

Galatasaray ruhu ve disiplin diye futbol sihirbazı Keita’yı yok ettiler. Otobüste güldü diye futbol virtüözü Misimoviç’e kıydılar. Kaybedilen bir Fenerbahçe maçının en çok çaba gösteren adamı Jo’yu, gece eğlendi diye tefe koydular. Dos Santos gibi rakip şeridi otoban yapacak beceriyi yolladılar. Ama teknik direktörünün babası öldüğü gün saha ortasında adeta kulak piçliği yapan Sarp’ı, kanunsuz abidik gubidik Serdar Özkan’ı, hocasına saygının zerresini sunmayan Servet’i, karakterden nasibini almamış topçuları tutmaya devam ettiler. Ve hepsi yetmezmiş gibi Pittbull ruhlu ve kelepçe takıntılı bir hastayı bu takıma monte ettiler. Otobüste gülen bir futbol kalitesini bir çırpıda silen zihniyet, hastalıklı ve şerefsiz ruhları kapıdan içeri sokmasını bildi.

Florya’nın beş kapısı var. Nedense, ne kadar dengesiz, karaktersiz, işe yaramaz adam varsa çıkışı verilmeyen beş kapısı var. Ne kadar garabet, harabet ve saçmalık varsa bu beş kapıdan giriyor. Florya’nın çıkışı ancak futbol güzelliklerine var. Girişi de karaktersizliklere.

Her şeye eyvallah ama bu denli dengesizliğe ve alaycılığa söylenecek kelime bulamıyorum. Bugün, Galatasaray’ın öldüğü gün değildir. Galatasaray’ı zaten öldürmüşlerdi. Yeni mabedine uygun gördüğü ruhları gördüğümüz gün, öldüğümüz gündü.

Bu bizim gibi Don Kişot ruhlu Galatasaraylıların Galatasaray’ı değil. Bu bizim Galatasaray’ımız değil. Başka bir şey. Utanç duyulacak bir şey. Ruhumuzu satan ve Galatasaray’ı öldüren bu güruha ne desek boş..

Katilden ne farkınız var? Büyük bir ruhu öldürmek cinayet değil midir? Katiller! Sizin idam hükmünüzü kim verecek?

30 Aralık 2010 Perşembe

Mükemmel Bir Duyumsayıcı Olarak Neden Proust?


Ruh ikizi kavramına inananlardan değilim. Yerkürede yaşayan altı milyar insanın farklı olduğuna, bir çok ortaklığı olsa bile karakter, özellik, yetenek, duyumsama, gözlemleme ve insan olmaya dair aklınıza gelebilecek her kriter dikkate alındığında asla aynı olamayacaklarına inanırım. Bu dünyada bizden bir tane daha yok. Birebir kopyalarımızın olduğunu düşünsek de yok. O yüzden insanız, emsalsiziz, kendimize özgüyüz. Bu bağlamda ruh ikizinden değil de büyük ortaklıklar ve benzerliklerden dem vurabiliriz.

Sevdiğimiz her film, müzik, sanatçı, ressam, yazar, sporcu ve eserde kendimizden parçalar buluruz. Bazen ruhumuza tercümandırlar. Bir yakınlık buluruz ve bağlanırız. Bizde onu, onda bizi görürüz. Bağ güçlenir ve sarsılmaz ortaklıklar kurulur. İnsan ruhundan örneklemeler sergileyen yazarları dikkate aldığımızda Marcel Proust’u diğer tüm yazarlardan ayrı bir yere koymamın iç yüzünde bu olgu yatar. Ruh ikizim değildir belki ama büyük ortaklıklardır beni yazdıklarına, emsalsiz ruhuna bağlayan.

Çocukluğumdan beri sürekli yazarım. Bir şeyler karalarım. İlköğretimdeyken bile kompozisyonun dibine vururdum. Kurallara uyardım. Ama zaman geçtikçe kendimizi kurallarla sınırlamamaya, tamamen kendi tarzımızı bulmaya başladık. Hepsi kendiliğinden gerçekleşmişti. Bir şeyler yazmak ruh ve hayal gücü ile alakalı. Yaşamın bize verdikleri, yaşattırdıkları ve hissettirdikleriyle ilgili. Öfke, sevgi, nefret, sempati, aşk, hırs gibi insanlara üst düzey duyguları hissettiren yaşam öyküleri ve geçişleri, o anki ruh halimize göre ilham perilerini aklımızın ekseninde döndürüyor. O periler orada dönüp durdukça sizi yazarken hiçbir güç durduramıyor. Muhteşem bir duygudur bu. Tamamen ilhamla kapsanmışken bir eseri yazdığınızda ve nihayetinde bitirdiğinizde, sırtınızı geriye yaslayarak sigaranızı yakıp neler yazdığınızı okuduğunuzda garip bir güç hissedersiniz. Efsunlanırsınız. Bir zihniniz vardır. Büyük bir güçtür bu. Zihin denen bu güç ışıltısını saçmıştır ve ortaya bir eser çıkarmıştır. Bazen aklınızdan korkarsınız. Bu eseri yaratan aklınızdan..

Son zamanlarda ilham konusunda güçlü olduğumdan bahsedemem. Hayat şartları, yoğun iş hayatı derken, ilhamın geldiği anda bile kendinizi stresli iş halindeyken buluyorsunuz. Kendinize bırakmanız gereken özel zamanlar ne kadar azalırsa, ilham perileriniz o kadar kaçışıyor akıl ekseninizden. Yukarıda bahsettiğimiz duyguların çok güçlü olması gerektiğinden bahsetmiştik. O duyguların bir kısmı an itibariyle sizden uçup gidince, eski ilhamlı halinizle yarattığınız eserleri ortaya koyamıyorsunuz.


Proust’u kendimce biraz geç keşfettiğim için kendisini şanssız sayanlardanım. Onunla tanışmam ilginç bir yolla olmuştu. Uzun zaman öncesi.. Her zamanki gibi bir şeyler karaladığım dönemler. O zamanlar daha bol vakte sahibim. Sürekli yazıp duruyorum. Her gün sayfalar dolusu. Özellikle sevgim, öfkem, nefretim tavan yaptığında tamamen ayrı dünyalara gidiyorum. Birinin tek bir lafından sayfalar dolusu yazabiliyordum. Ya da minik bir olayı gözlemlemem sayfalar dolusu karalamama yetiyordu. Haddinden fazla derine, gözlemlere ve duygulara sızıyordum. Gün geldi. Bir arkadaşım geldi ve Proust’tan mı öykünüyorsun dedi. İsim olarak bildiğim ama okumadığım bir isimdi. Araştırır araştırmaz şok olduğumu hatırlıyorum. Olaylara bakış açısı ve gözlemler, yaşam şekli, yazı yazma sanatına yaklaşım, hayatı kendi içimizde yaşayış, odamıza ve iç dünyamıza aşkla bağlı olmamız, fiziksel yaşamdan ziyade zihinsel yaşama önem verişimiz, melankoli, yengeç erkeği oluşumuz ve ölene kadar bu duygularla ve yazı yazmaya duyulan aşkla kaplanış derken benzeşen büyük ortaklıklar şoke ediciydi.

Proust’un muazzam gözlemleri, insan ruhunu sarmaşık gibi sarmalayıp hücrelerin en minik huzmelerine kadar inip şoke edici tespitleri ve bunu anlatırken sahip olduğu tarz, insanoğlunun aklı konusunda beni korkutmuştur. Böyle şeyler yazmanın nasıl bir ruh halini işaret edeceğini tasavvur dahi edemem. Büyük bir akıl, enfes bir ruh. Yaptığı tespitlerin üzerine çıkabilmek mümkün olmasa gerek.

Zamanın dev katedralinde yolculuk eden, hayatından demetler sunan Proust, hayatını ve hislerini anlatırken bizlere çok şey anlatıyordu. Böyle bir tarz, bakış açısı ve duygular karşısında, kendisini çok minik hissediyor insanoğlu. Marcel Proust yedi kitaplık dev yolculuğunu “Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman” ile tamamlarken şunu söylüyordu:

“Böyle bir kitabı yazmayı başaran kişi ne kadar mutlu olurdu! O kitabı yazmak ne büyük emek gerektirirdi! Bir fikir verebilmek için, en yüce, birbirinden en farklı sanatlarla karşılaştırma yapmak yerinde olur; çünkü böyle bir kitaptaki karakterlere hacim kazandırabilmek için her birinin farklı yönlerini göstermek zorunda olan yazarın, kitabını titizlikle, birliklerini sürekli yeniden gruplandırarak, tıpkı bir saldırı gibi hazırlaması, bir yorgunluk gibi ona tahammül etmesi, bir kural gibi kabullenmesi, bir kilise gibi inşa etmesi, bir perhiz gibi ona uyması, bir engel gibi aşması, bir dostluk gibi fethetmesi, bir çocuk gibi aşırı beslemesi, bir alem gibi yaratması ve üstelik, açıklaması muhtemelen ancak başka alemlerde bulunabilecek, önsezisi bizi hayatta ve sanatta en çok duygulandıran şey olan o muammaları da göz ardı etmemesi gerekir. Bu tür büyük kitaplarda öyle bölümler vardır ki, zamansızlıktan, taslak halinde kalmışlardır ve mimarın planı fazlasıyla kapsamlı olduğundan, muhtemelen hiçbir zaman tamamlanamayacaklardır. Tamamlanmamış nice büyük katedral mevcuttur.”

Kendisi tamamlanamayacağından dem vursa bile kesinlikle tamamlamıştır.


Mükemmel bir duyumsayıcı olarak neden Proust sorusuna, aynı kitaptan aşağıda alıntılayacağım “sıradan” düşünceleri, bölük pörçük alınmış paragrafları yeterli cevap olacaktır. Bu önemli gözlemlere kesinlikle tanıklık etmenizi isterim. Adeta bir algı dersi.. Ya da aşka, sevgiye bakış açısı.. Veyahut acılardan bile hayatı öğrenme düsturu.. Günümüz sanatçılarını değerlendirmek anlamında da müthiş tespitler içerir:

“Bir edebi eserin oluşturulmasında hayalgücüyle duyarlılığın birbirinin yerini tutamayacağı ve duyarlılığın, pek büyük bir sakınca yaratmadan hayalgücü yerine kullanılamayacağı kesin olarak ileri sürülemez; midesi sindirim işlevini yerine getiremeyen kişilerde de, bağırsaklar bu görevi üstlenir. Doğuştan duyarlı, ama hayalgücünden yoksun biri, buna rağmen dikkate değer romanlar yazabilir. Başkalarının sebep olacağı ıstırap, bunu önlemek için göstereceği çabalar, ıstırabın ve karşısındaki acımasız şahsın yaratacağı çelişkiler bir araya gelip zihin tarafından yorumlandığında, hayal edilmiş, uydurulmuş bir kitap kadar güzel olmakla kalmayıp, sanki yazar kendi başına bırakılmış ve mutluymuş gibi onun tahayyüllerine yabancı, kendisi için, hayalgücünün beklenmedik bir fantezisi kadar şaşırtıcı ve tesadüfi bir kitabın malzemesini oluşturabilir.”

“En aptal insanlar bile, hareketleriyle, sözleriyle, istemeden ifade ettikleri duygularıyla, kendilerinin algılamadığı, ama sanatçının onlarda yakaladığı yasaları açığa vururlar. Sıradan insanlar, bu tür gözlemler yüzünden yazarların fesat olduğunu düşünürler, ama bu hatalı bir düşüncedir. Çünkü sanatçı gülünç bir davranışta, genel olanın güzelliğini görür ve nasıl ki bir cerrah, oldukça yaygın bir dolaşım bozukluğu yüzünden hastayı küçük görmezse, yazar da gözlediği kişiyi bu davranışı yüzünden kınamaz; dolayısıyla, gülünçlüklerle herkesten daha az alay eder. Ne yazık ki, fesat olmaktan çok bedbahttır; kendi tutkuları söz konusu olduğunda, genelliğinin farkında olduğu halde, yol açtığı kişisel ıstıraptan kurtulması zordur. Elbette münasebetsizin biri bize hakaret ettiğinde, ondan hakaret yerine övgüler duymayı tercih ederiz; hele taptığımız bir kadın bize ihanet ettiğinde, sadık kalması için nelerden vazgeçeriz! Ama bunlar olmasa, hakaretin uyandırdığı hınç, terk edilmenin acısı, asla tatmadığımız duygular olurdu; bu duyguların keşfi ne kadar ıstıraplı olsa da, sanatçı için değerlidir.”

“Albertine’e aşık olduğum sıralar, onun bana aşık olmadığını pekala fark etmiş, onun aracılığıyla sadece acı çekme, sevme duygularını ve bir de, başlangıçta mutluluğu tanımaya razı olmuştum mecburen.”

“Öylesine değer verdiğim aşkımın, kitabımda bir insandan tamamen bağımsız olacağını ve bu yüzden de çeşitli okurların, başka kadınlara duydukları hislerle bu aşkı birebir özdeşleştireceklerini düşünmek beni üzüyordu. Ama daha ben hayattayken, hatta yazmaya başlamadan önce bir ihanet, aşkın bir çok kişiye bölünmesi söz konusu olmuşken, ölümümden sonraki ihanet, başkalarının benim duygularımı tanımadığım kadınlara yakıştırması niçin beni dehşete düşürüyordu? Sırasıyla Gilberte uğruna, Mme de Guermantes uğruna, Albertine uğruna acı çekmiştim. Yine sırasıyla hepsini unutmuştum; sadece farklı insanlara yönelen aşkım kalıcı olmuştu. Tanımadığım okurların kirleteceği hatıraları ben zaten onlardan önce kirletmiştim.”


“Bir kitap, çoğu mezar taşının üstündeki isimlerin artık okunamadığı büyük bir mezarlıktır. Bazen de aksine, ismi gayet iyi hatırlar, ama isim sahibinden, kitabın sayfalarında bir iz kalıp kalmadığını bilemeyiz. O çukur gözlü, tekdüze sesli kız burada mıdır? Gerçekten bu mezarlıkta yatıyorsa, kim bilir ne taraftadır, çiçeklerin altında nasıl bulunabilir?”

“Aşkta, mutlu rakibimiz, bir başka ifadeyle düşmanımız, velinimetimizdir. Bizde sadece sıradan bir fiziksel arzu uyandıran kişiye, bir anda muazzam, bilinmedik, ama bizim o kişiyle karıştırdığımız bir değer katar. Rakibimiz olmasa, haz aşka dönüşmez. Olmasa veya biz olmadığını zannetsek. Çünkü rakiplerin gerçekten var olması şart değildir. Bizim iyiliğimiz açısından, şüphemizin ve kıskançlığımızın, olmayan rakiplere hayalî bir hayat vermesi yeterlidir.”

“Nasıl ki ressamın, bir tek kiliseyi resmedebilmek için birçok kilise görmesi gerekirse, yazarın da hacim ve yoğunluk kazanmak, genelliğe ve edebi gerçekliğe ulaşmak amacıyla bir tek duyguyu tasvir edebilmek için bir çok insana ihtiyacı vardır. Sanat uzun, hayat kısadır; buna karşılık ilham kısaysa, tasvir edilmesi gereken duyguların da pek daha uzun olmadığını söyleyebiliriz. Kitaplarımızın taslağını çizen, tutkularımız, kaleme alan ise, aradaki dinleme süreleridir. İlham yeniden doğduğunda, tekrar çalışmaya koyulabileceğimiz zaman, bir duygu için bize modellik etmiş olan kadın artık bizde o duyguyu uyandırmaz. Aynı duyguyu başka bir kadına bakarak devam etmemiz gerekir; insan açısından bu bir ihanet olsa da, edebiyat açısından, bir eserin hem geçmiş aşklarımızın hatırası, hem de yeni aşklarımızın kehaneti olmasını sağlayan duygularımız arasındaki benzerlik sayesinde, bir insanın yerini bir başkasıyla doldurmamızda bir sakınca yoktur.”

(Kayıp Zamanın İzinde Yakalanan Zaman, YKB Yayınları, Çevirmen Roza Hakmen, Sayfa 208-215)

Marcel Proust bu yüzden emsalsiz..

29 Aralık 2010 Çarşamba

Ve Futbol Doğar…


İngiliz çizer ve dağcı Edward Whymper 14 Temmuz 1965’te on yedinci denemesinde Matterhorn ya da Monte Cervino’ya tırmandı. Yoldaki 4400 metrelik ilk Zamatt’ın arkasında kule gibi yükselen kaya piramitlerinden aşağıya inerken Whymper’in grubundan dört kişi düşerek öldü.


Bu Alplere ilk büyük tırmanış değildi. Mont Blanc’ın doruğuna 1799’da Ferdinand de Saussure tarafından ulaşıldı. Fakat Whympher’in muazzam başarısı alpinizm adında yeni bir spor olarak lanse edilmiş ve eğlencenin değişen tutumlarını vurgulamıştı. Spor artık boş zamanı olan seçkinlerin malı olmayacaktı. Ve de avcılık, atış, balık avlama, ata binme, denize açılma ve büyük tur gibi geleneksel uğraşlarla sınırlandırılmayacaktı. Bütün Avrupalılar yeni spor türleri, yeni heyecanlar ve fizik sağlık kaynakları arıyordu.

26 Kasım 1863 günü Londra’da Serbest Masonlar Tavernası’nda Futbol Birliği kurulmuştu. Amaç futbol kurallarını standart bir hale getirmek ve örgütlenmiş yarışmalar için bir çerçeve saptamaktı. Oyun hakkında farklı görüşleri olan temsilciler gidip Rugby Birliği’ni kurmuşlardı. Kısa zaman sonra profesyonel kulüpler kuruldu ve İngiliz Futbol Ligi 1888’de oluşturuldu.

Futbol Birliği’nin futbolu kıtaya hızla yayıldı. Yüzyılın sonunda futbol Avrupa’nın en tutulan sporu oldu ve en çok izlenen oyun haline geldi. FIFA Avusturya, Belçika, Danimarka, İngiltere, Finlandiya, Fransa, Almanya, Macaristan, İtalya, Hollanda, İsveç ve İsviçre temsilcileriyle 1904’ün Mayısında Paris’te kuruldu. Oyunların en eşitlikçisiydi.

Eskilerden kalma bir atasözü vardır: “Futbolda herkes kardeştir.”

22 Aralık 2010 Çarşamba

Ölüm, Tanrı, İnsan ve Sıfır Tolerans


Herkesi gören bir Tanrı.. Kendi iradesiyle yaşamını yaşayan Ademoğlu.. Bizi tutan, bir araya getiren gizli eller.. İster karanlık bir yola gidersin.. İstersen aydınlık. Seçim hakkının bizlere bırakıldığı çetin bir yolculuk. Hayat yolculuğu.. Derinden.. Gizemli..


Müziğin iyileştirici gücü olduğu söylenir. Tibet’ten Echizen’e, Alaska’dan Madagaskar’a, Borneo’dan Şili’ye kadar güçlü bir yoğunluktur bu. Bazı akıl hastalıklarının, geçmişte çeşme ve havuz suyu ile tedavi yoluna gidildiği bir yerkürede, enstrümanların mükemmel uyumunun kulağımızdan geçer geçmez bizi hangi boyutlara götüreceği konusu esrarlı bir yolculuktur. Bu esrarlı yolculuğu daha gizemli kılan şey ise melodilerin ruhumuza verdiği lezzetle birlikte kalbimize ve beynimize söyledikleridir.

Hayatımızı yaşarken karşılaştığımız kırılma noktaları ruhumuzu ne kadar derinden kuşatır? Bizi hangi dünyalara götürür? Hayata daha fazla mı bağlar, yoksa hayatın gizemlerini sorgularken mi buluruz kendimizi?

Yıllar önce Chuck Schuldiner kardeşi Frank’i kaybettiğinde ve bu ölüme dayanarak Death grubunu kurduğunda, zaman ilerledikçe hayatın gizemlerini karşılayan sözleri bizlere yönelteceği muammaydı.

Bir müzik çok güzel olabilir. Sözler dikkate bile alınmayabilir. Dünyanın en güzel sözlerini yazsanız bile müzik ve melodi güzel değilse, zihin çöpe atabilir dolulukları. Güzel melodilerin bizleri ne kadar dönüştürdüğü ortadayken, bunu güçlü, anlamlı ve sorgulayıcı sözlerle seviştirdiğinizde ortaya çıkan şey, insanoğlunun bu hayata ot olmak için gelmediğidir. Bir şeyleri sorgulayıp ruhunu daha yüksek ufuklara yükseltmesidir. İnsan aklının gücüdür. Erdemli bir bakış açısıdır.

Müziği seversiniz ama sözlerle iç içe girdiğinizde sizi kuşatan şey güçlü bir auradır. Sımsıkı sarar sizi. Dinlediğiniz şeyi sadece sevmezsiniz, doluluğuyla gurur duyarsınız. Daha iyiye ve güzele yönelmek istersiniz. Erdemlere..

Death’in Symbolic albümünün en usta işi parçalarından olan Zero Tolerance’da olduğu gibi.. Parça içinde ruhumuzu bıçak gibi kesen ve tüylerimizi dikleştiren solo gitar performansında hayatın derin kuyusuna düştüğümüz gibi.

Bir müzik sadece müzik değildir. Bizlere bir şeyler veren ve erdemden parçacıklar taşıyan edebi bir metindir aynı zamanda.. Hayata dair.. İnsanlığa dair.. Ya da popülerliğin ne kadar boş olduğuna dair..


ZERO TOLERANCE

Gecenin karanlığında…
Diğerleri uyuyorken
Ve bazıları kaçıyorken
Bir parça ışık gördüğünde fırsattan yararlanıyor
Bir hain fantezilerini dışarıya kusuyor-
Bağışlanamayacak kadar haksız bir küfür

Varoluşun ötesinde bir yaşam sürememek
Oldukça tuhaf olmalı

Bu bir güç sınavı değil
Bu kazananı ya da kaybedeni olan bir oyun değil
Bırak bunu adalet çözsün

Hoşgörü sıfır olacak
Kutsanmış niyetlerinin yaratıcısı için
Hoşgörü sıfır olacak
Senin hüküm veren tanrın kaderindir

Karma parçalanıyorken
Arkasında çok derin bir yara izi bırakıyor
Bir kapıyı işaret ederek
Sözlü kahpeliğin kaynağı olan
Makineler mihrabı sunarken
Erdemli hayatların kutsandığı yerde

Varoluşun ötesinde bir yaşam sürememek
Oldukça tuhaf olmalı

Bu bir güç sınavı değil
Bu kazananı ya da kaybedeni olan bir oyun değil
Bırak bunu adalet çözsün


http://fizy.com/#s/1lvdr3

20 Aralık 2010 Pazartesi

Life On Mars: “Hayatla Kalın Paralellik!”

David Bowie “Life On Mars” şarkısını 70’lerde kulağımıza fısıldadığında derinlerdeki mesajı ne kadar doğru alabilmişizdir bilinmez. Şarkı, Mars’ta hayatın olduğuna dair bir konuyu şiar edinmiş bir sinemaya giden kızın hikayesidir. Sözler dolaylı olsa bile hayata atılma yoluna girmesi gereken ergenlerin bir çok şeye yabancılaşması konusuna sarkastik sözlerle eğilmekteydi. Belki de LSD çekmiş bir kızın kendinden geçiş anıdır söylenegelen.

Britanya kasvetli ve puslu havasıyla garip bir hüzündür. Göremediği güneşiyle umutsuzluk deposu da olabilir. Bu öyle kasvetli bir ruh halidir ki, geçmiş bir dönemde ergenlikten yeni çıkmış Paradise Lost elemanları Halifax’daki mezarlıkta umutsuzca pozlar verebiliyorlardı; “biz mutsuzuz, hiç umutlu değiliz” tadında. İklimlerin insanları çok etkilediği söylenebilir. Sürekli güneş gören bir insan evladı ile yağmur ve puslu havayı tadan insan evladı arasında bir farklılık olacaktır. Dünya tarihine damgasını vurmuş bazı büyük isimlerin zamanın ötesindeki düşüncelerini biraz da kasvetli havaya yormak lazım. Eğer ortada bir kasvet yoksa melankolik ruh haline girebilmek bir o kadar zor. Puslu Britanya dünyaya Shakespeare ve Bacon gibi dahileri sunmuştu. Yaşanması zor Britanya’nın dünyaya ve kendi içinde yaşayan halkına verdiği en büyük yaşam sevinci belki de müziğidir. Özellikle 60 ve 70’li yıllarda çıkışa geçen özgürlükçü söylemleri içeren müziği..The Beatles’ından Pink Floyd’a, Deep Purple’dan Rainbow’a, David Bowie’den Thin Lizzy’e kadar..

1970’li yılların kendine has dinamikleri çekici gelir bazılarımıza. Özellikle Britanya açısından. İşçilerin haklarının peşine düşmesi, günümüzde bize hala çok çekici gelen liman işçilerinin kendine has dinamikleri, İngiltere’de çok büyük acılar çekmiş İrlandalıların mücadeleleri ve tüm bu mücadeleler, keşmekeşler yaşanırken onlarla paralel yoldan gelen Rock müzik olgusunun başkaldıran ve ezilen sınıfın yanında duran söylemleri pembe rüyalara götürmüştür bizleri.


Önemli bir dava peşinden koşturan dedektif Sam Tyler, kız arkadaşı bir katil tarafından ele geçirildiğinde şok yaşamaktadır. Biner arabaya ve basar gaza.. Döktüğü gözyaşlarıyla.. Durur otobanın ortasında bir anda. Çıkar dışarıya.. Tüm dünya durmuştur o an. Ve beklenmedik bir anda hızla ona çarpan bir arabayı görürüz. Yere kapaklanmıştır adamımız. Hayat ile ölüm arasında bir yerde sabitlenir.. Gözünü açtığında ise gördüğü bambaşka bir dünyadır. Geniş yakalı bağrı açık gömlek, İspanyol paça pantolon… 1973 Britanya’sında bulur kendisini Sam Tyler..

Spooks ve Hustle’ın yaratıcısı olan Kudos’un gerçekleştirdiği bir proje olan “Life On Mars” gizemli, polisiye, yer yer politik ve inanılmaz neşeli bir dizi. 1970’lerin canlılığına ışık tutan bir tarihsel proje tadında. Bazen bizleri düşündüren, siyasi çatlakların bam teline dokunan, yeri gelince bizi gülme krizlerine sokan ve 1970’lerin başkaldırışından izler barındıran. Dizinin bütünsel anlamdaki yüksek kalitesini geçtim, 1970’lerden bu yana politik, müzikal, toplumsal ve kuşak farklılıkları reaksiyonlarının nereden nereye geldiğini tartma konusunda müthiş dokumalar yapıyor. Dizinin müzikleri tek kelimeyle muhteşem. Tarihe damgasını vuran bir çok Rock parçasıyla kulaklarımızın pası silinmekle kalmıyor, dizide yer alan her karakterin kendine has özellikleriyle inanılmaz eğleniyoruz. O dönemde inanılmaz bir özgürlük ortamının olduğuna şahitlik ediyoruz. Dizi boyunca yakılıp durulan sigaralar, mideye boşaltılan viskilerin haddi hesabı yok. İşyerinizde çalışırken masanıza ayaklarınızı uzatarak, şefinizin karşısında elinizde puronuz, tüttürerek gevrek gevrek konuşmanız ilginç gelecektir günümüzde. Özgürlüklerimiz her geçen gün kısıtlanıyor sanki. Her geçen gün resmi hale dönüştürülen ve robotlaştırılan düzeneklerden farkımız kalmadı. Ne kadar robotlaştığımızı işte bu diziyi izlerken anlıyoruz.

Bu diziyi izlerken IRA sorunundan futbol holiganlığına, yozlaşmışlıktan işçi sınıfının haklarını koruma mücadelesine kadar bir çok şeye şahitlik ediyoruz. İrlandalıların neden dik kafalı göründüğün farkına daha yakından varabiliyorsunuz. İngiltere’nin göbeğinde yaşayanlar elini boka değdirmezken bu tür işler için İrlandalıları bok yoluna göndermeleri, İrlandalıların hayata tutunabilmek için yeter ki iş olsun mantığıyla hareket edip elini boka değdirirken, üstüne üstlük kendini beğenmiş, kibirli İngilizlerin hakkını yemesine dayanamaması güçlü bir anekdottur. Özellikle birinci sezonun 5. bölümünde Manchester United ve Manchester City taraftarları arasındaki husümet, tamamen futbol odaklı olan bölüm dillere destan. Futbolun hayat ile ne kadar iç içe olabileceği ve futbolun bizlere yüklediği gerçek anlamın farkına varabilmek noktasında nokta atışı dersler veren bir bölümdür. Kahramanımız Sam Tyler’ın, bölümün sonunda United’lı fanatikle giriştiği muhabbet müthiştir:

Sam: “Babamla futbola giderdim. United ve City taraftarları maça beraber yürürdü. Yan komşumuz, camına City bayrağı asardı. Çocuklar sokakta beraber oynardı. Kırmızı ve mavi. Ve sonra senin gibi insanlar geldi ve bunu bizden aldılar.”

Fanatik: “Bak, iyi bir kavga oyunun parçasıdır. Bu gurur. Takımınla gurur duymak, en iyisi olmak.”

Sam: “Hayır, değil! Bu nasıl başladığı ve sonra arttığı. Televizyonda ve basında çıkar ve sonra diğer kulüplerin taraftarları diğerlerini bastırmaya çalışır. Sonra da nefrete dönüşür. Artık futbolla ilgili yapacak bir şey kalmaz! Artık çete işidir. Ve senin gibi bok çuvalları ülkeyi dolaşır. Kimin daha çok belaya neden olacağına bakarlar! Sonra bir polis olarak aşırı tepki gösteriyoruz ve çitleri yükseltmek zorunda kaldık. Ve taraftarlara hayvan gibi davranıyoruz. Kıskaca alınmış, kırk, elli bin insan. Bir şeyler olduktan ne kadar zaman önce? Kötü bir şeyler olduktan ne kadar zaman önce vücutları uzatıyoruz? Sen bir United taraftarısın. Birini öldürdün.”

Fanatik: “Yanlış gitti. Ben onu sadece dövecektim.”

Sam: “Öldü. Bu benim. Bu sana ait değil. Bu bütün hafta çalışan ve cumartesi çocuklarını maça götüren ahlaklı insanlara ait. Colin Clay gibi insanlara ait.”



Zaman yolculuğunun en eğlenceli ve garip dengesizlikleriyle bizi garip bir transa sokan dizi, 2006 yılında başladı. İki sezon yayınlandı ve her sezonu birer saatlik 8 bölümden oluşuyordu. 2008 yılı versiyonunun bu diziyle kalite anlamında ilgisi yoktur.

Baş adamımız Sam Tyler, kurallara körü körüne bağlı, asla rüşvet almayan, inanılmaz insancıl ve naif bir dedektifken, bölümlerinin şefi olan Gene Hunt karakterini oynayan Philip Glenister ise öfke küpü oluşu, huysuzluğu, inanılmaz celallenmesi, gaz hali ve kontrolsüzlüğü ile gülme krizlerine sokuyor bizleri. Muazzam eğlenceli bir karakter ve Sam ile giriştikleri ters diyaloglar destan tadında. Çarpılmamak mümkün değil. İnanılmaz keyif veren LSD’den farksız bu dizi. Hem diyalogları, hem konusu ve hem de müzikleriyle. Hem de tarihsel gerçeklere dokunuşuyla. Özellikle bazı bölümler inanılmaz çarpıcı ve akıl dolu.

Peki bu dizinin adı neden Life On Mars?

Dizinin başında, kaza anında arabada çalan şarkı David Bowie’den Life on Mars’tır.. Ondan olsa gerek..

Bir çok dizi çılgınlar gibi izlenip değerlendirmelere tabii tutulurken, böyle harika bir dizi üzerine neden pek konuşulmamıştır, o da ayrı merak konusu..

17 Aralık 2010 Cuma

What's Heavy? (Bölüm V)


Death Metal’in tam anlamıyla oturmasından birkaç zaman önce ortaya çıkmış Death, Morbid Angel, Massacre, Sepultura, Entombed, Slayer, Posssessed gibi gruplar Hıristiyanlık doktrinlerine karşılık kendi fikirlerini katarak mezhep ayrılıklarına dikkat çekmişler, yaşamı her insanın kendi bireysel fikirleriyle yönlendirmişler, varlıkla ilgili ve bağımsız bir çok sosyal etmenleri müziklerinde takdim etmişlerdir. Ahlaki değerler müziğin içinde sorgulanırken Death Metal demeçleri asla yavşaklığı, samimiyetsizliği içermemiş, söz konusu ekstrem tarz; gizli saklı bir düzlemde ilginç ideolojiler ve akıcı tasvirlerle kendisini ortaya koymuştur. Soundsal olarak nasıl açabilirdik bunu? Yapısal düzenlemeleri fazlasıyla üzerinde bulunduran, çok sert olmasına rağmen aslında çok dokunaklı pasajların güçlü şekilde, kaos ve karanlık bir ortamda suratlarımızda patlaması, bunu dinamik bir tonla sağlaması ve söz konusu yapısal düzenlemeleri, müzikal motifleri kilit nokta olarak yansıtması.

1990’lı yıllarla beraber metal müzik periyodunda daha büyük patlamalar oldu ve daha fazla ürünler vücut bulmaya başladı. Bu dönemlerde sound melodik pasajlarla da pekiştirilmiş ve müziğe değişik renkler katılmıştı. Bu yıllarda Thrash Metal düşüşe geçmiş, kimlik değiştirmiş ve farklı bir hal almışken Death Metal Avrupa ve Amerika’da büyük bir aşama kaydetmiş, Black Metal de Kuzey Avrupa’dan tüm dünyaya yayılmaya, insanları etkilemeye başlamıştır. Ayrıca Doom Metal de yükselmeye başlamış ve dikkatleri iyice üzerine çekmeye başlamıştı. Bu dönemde Death ve Black Metal ikinci yükselme dönemlerini yaşıyor gibiydiler. Mesela Death Metal bu esnalarda daha renkli yollara gitmiş, tekniklik olgusunu temel amaç olarak ele almış, renkli süreçleri ortaya koymuştur. Üretimler artık daha duygulu, yine underground ve piyasa kaygısından uzaktı. Ahlak kuralları etnik, çevresel ve eşsiz kaynaklarla duygusal bir şekilde dikkatleri çekiyordu. Aslında 1993 yıllarına kadar ekstrem tarzlar birkaç kişinin elindeydi, o kişiler de bu işe kendilerini adamışlardı ve oldukça underground yapılarını devam ettiriyorlardı. Ama diğer müzikal türlerle kıyaslanmalara gidildiğinde bariz farklılıklar dikkati çekiyordu. Bir yandan da kendini beğenmiş, kibirli, ben senden daha iyiyim tarzı ideolojik bakış açıları da yer alabiliyordu ve bu aslında tüm türler için en büyük belaydı.


1993 yılından itibaren metal müzikte liriksel yönlere çok önem verildiğini ve felsefi alanların farklı bir boyut kazandığına da şahit olacaktık. İşte bu noktadan sonra Death Metal derin boyut kazanmış, felsefi derinlikleri içermiş, genel düşüncelerini topluma daha ikna edici bir şekilde yansıtmaya başlamıştır ve bu tarzın söz konusu dönemde bir anda tavan yapmasına neden olmuştur. Bu noktada Death grubunun ortaya koyduğu yeni yapıyı es geçemezdik, çünkü heavy arenasında çok etkili lirikler, filozofça bakış açıları, etkileyici pasajlar çok sağlam karakterlerle aktarılmış ve bu insanları düşünmeye sevk etmişti. Ama grubun lideri Chuck Schuldiner yaptıklarıyla her zaman heavy dünyasında ayrı bir yere sahip olmuş ve bu ekolün en önemli temsilcilerinden olmuştur. Çünkü onun farklılığı; türlerde etiketlendirmelere karşı çıkması ve her şeyin Metal müzik için olduğunu söylemesiydi. Zaten karakteri ve davranışlarıyla bu müzik arenasında herkesten çok farklı olduğunu tüm dünya kabul edecekti.

Bu yıllarda yaşanan bu gelişmelerin asıl özelliği neydi? Metal müzik artık büyük bir farklılığı ortaya koymuş ve modern bir hal almıştı. Bunda liriksel temaların büyük bir önemi olmasının yanında müzikal pasajların daha teknik ve melodik bir hal alması da etkendi. Belki Thrash ve Speed Metal eski etkisini kaybetmişti ama çeşitli alternatifler ortaya koyulmuş, diğer Heavy tarzları bu açığı fazlasıyla kapatmıştır. Yılların en etkili müzikal tarzlarından Thrash Metalin eski etkisini kaybetmesi belki sayısız insanı çok üzdü ama madem Metal müzik toplumsal ve dünyevi değişikliklere göre kendisini geliştiriyor, ileriye gidiyor, kendisini değiştiriyor; mevcut olan tüm müzik türleri de bunu takip etmek zorunda kalacaklardı. Bu değişime ayak uyduramayan eski gruplar tarihte güzel anılarıyla yer alırken, değişime ayak uyduranlar da eskisi gibi çok etkin olmasalar da yaşamlarını sürdürecekler ve diğer müzikal tarzlarla birlikte Heavy arenasında yerlerini alacaklardı. Diğer ilginç nokta ise Thrash Metal tek başına her ne kadar etkisini kaybetmiş gibi görünse de ortaya çıkan bir çok türe kaynaklık etmiştir. Zamanın sert gruplarına dikkat edildiğinde Thrash Metal tarzının kökenlerinden izlere rastlanmıştır. Death Metal ve Black Metal gibi tarzların alt yapıları aslında Thrash Metal kökenlerine dayanarak vücut bulmuştur. En önemlisi şu lafı kullanmamız asla yanlış bir cümle olmayacaktır: Dünya üzerinde vücut bulan sayısız ekstrem tür ve gruba kaynaklık eden tarz ve bu tarzların atası Thrash Metal soundu, etkilenimleri ve lirikleri olmuştur.


Yine bu dönemlerde Old School (Florida) Death Metal olarak adlandırılan oldukça ekstrem heavy tarzı tamamen kabuk değiştirip mazide kalacak, yeni türler ortaya çıkacaktı. Bu esnada Therion’un ilk albümüyle beraber yeni bir türün müjdesi verilmiş gibiydi. İsveç Death Metali olarak adlandırılacak olan bu tarz büyük bir patlama yapacaktı. Gerek görünümü gerekse liriksel bakış açılarıyla. Müzikal bakış açısı değiştirilerek kendi bilincinin farkında olan, ahlaki değerlere bakış atan, yer yer anti-dinsel bakış açısını yansıtan ama kısmen de din olgusunu Metal müzikle çatıştıran bir türdü. Ahlak kuralları ve erdemler emniyetteydi! Hemen sonrasında In Flames, Dark Tranquillity, Hypocrisy, Amorphis, At The Gates gibi gruplar da bu konuda atağa geçecekler ve yeni ideolojileri gözler önüne sereceklerdi. Bu noktada daha kırılgan ve bazı yönleriyle de saldırgan pasajlardan örneklemeler sergilenecekti. Bu da ayrı bir tür ve ideoloji olarak Metal arenasındaki yerini alacaktı. Özellikle mitolojik yönlere ayrıntılı bakış açıları ve bir çok felsefi bakış açısını derince, ince boyutlara girerek, coşkun ve karanlık atmosferler katarak liriksel anlatımı ortaya koymaları bu türü daha farklı yerlere götürdü. Aslında İsveç Death Metali içinde sayısız değişken bakış açıları vardı ve her grubun kendine has bir anlatım ifadesi vardı. Bu yüzden İsveç Death Metali’nin genel ideolojik yapısını anlatmaktan ziyade bu türde müzik yapan grupları ayrı ayrı incelemek gerekir ideolojik bağlamda.

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails