27 Ağustos 2010 Cuma

Galatasaray’ı Nasıl Bilirdiniz?


1992 yılında 2-1’in rövanşında, Galatasaray, Werder Bremen’in karşısına çıkarken o günkü şanssızlığı oyuncuların beceriksizlikleri, isteksizlikleri veya kapasitesizlikleri değildi. Takımı o gün 0-0’lık sonuçla turdan eden şey sadece bir balçık parçasıydı. O günkü takım o gün turu geçebilmek için formasını, karlarla bezenmiş bataklığın devasa parçalarıyla kirletmiş, terini son damlasına kadar dökmüştü. İnsanın doğayla olan savaşında galibin adı bu kez doğa olmuştu, Werder Bremen değil.

2000 yılında Galatasaray UEFA Kupası Finali’nde on kişi kaldıktan sonra sahada onu hala diri tutan şey, sadece futbolcu kalitesi değildi. Büyük bir azim, istek, sonuna kadar savaşmak ve en başından sonuna kadar inanmışlıktı. İnanmışlık, azim ve istek yoksa eğer, ne kadar kaliteli olursan ol, içinde yoksa bu hislerin minik bir kırıntısı dahi, sokaktaki sıradan bir vatandaşın futbolcuğundan farkınız kalmayacaktır.

Uzatma dakikalarında omzu çıkmasına rağmen sinirden titreyen dudaklarıyla bandajını yaptırıp hala sonuna kadar savaşan bir kaptana sahipken, Henry’nin kafa vuruşunda ‘tamam, bu gol oldu’ diye gözlerimizi kapatmışken, bizi hayata döndüren Tafi’nin hayat öpücüğü olmuştu. Galatasaray’ı iliklerine kadar hisseden, tüm kalbiyle oynayan ve yenilecek bir gole isyan eden Tafi’nin hayat öpücüğü.. O zamanların kaptanı, kaptanları.. Günümüzün kaptanı..

1991 yılında, Galatasaray hiç de iyi zamanlarında değilken, Roman Kosecki kadrosundayken, bazı sorunlarla çalkalanırken, o zamanların öyle pek de kötü olmayan takımlarından Banik Ostrava’ya evinde 1-0 mağlup oluyordu. Hiç kimse turdan emin değilken, tamam, bu turu kaybettik diye düşünürken, deplasmanda, 1-0 geriye düşülmesine rağmen, hayatında ilk kez forvet oynayan Yusuf Altuntaş topu tavana asıyor, akabinde Kosecki’nin golü geliyordu. Hiç iyi zamanlarında olmayan bu takımın DNA’sı Avrupa’da farklılaşıyordu. Maçı kaybetseler bile “hayır, mücadele etmediler” diyemiyordunuz.

Geçmişle yaşanmaz ki ama. Neden bunları yazıyorsun? Hepsi geride kaldı. İleriye bakmak lazım diyebilirsiniz. Kesinlikle doğrudur. Ama tarih ya da geçmiş ne için vardır? Neden sürekli hatırlanmalı ve irdelenmelidir? Geçmişten dersler çıkarmak, feyz almak veyahut geçmişte düşülen hatalara düşmemek için. Geçmişini iyi bilen bir topluluk asıl DNA’sını asla unutmaz ve yıllar boyu ebeveynin çocuğuna genlerini aktarması gibi, bu genleri ruhunda barındırır. Veyahut o topluluğu yönetenler, topluluk içine bireyleri katarken ilgili DNA’yı ve ruh kalitesini dikkate alırlar. Eğer almazlarsa, işte dün Galatasaray’ın düştüğü durumla karşı karşıya kalırsınız.

Bundan tam on yıl önce bu takım Real Madrid’in elinden Süper Kupa’yı alırken, Victoria, Perez gibi vasat oyuncularla Liverpool, Barca gibi takımlara kafa tutarken sahip olduğu bir dürtü vardı: İstek, azim ve inanmak. Futbolcu kalitesi ne kadar önemli olursa olsun, siz birlik oluşturamıyorsanız, küskün çocuklar gibi oyun oynuyorsanız isminizin hiçbir önemi kalmıyor. Bugün ise ikinci sınıf takıma bile oyununu kabul ettiremeyen, küskün bir adamı kaptan olan bir güruh var.

Eğer teknik direktörünüz maçın ardından “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” diyorsa, bu bombanın yönetimin kucağına bırakılması demektir. Rijkaard geldiğinde ‘Rijkaard’ı getirmek bir devrimdir’ diyen zihniyetin sadece Rijkaard’ı getirmeyi devrim olarak gördüğünü, maç ardından yapılan açıklama sonucunda ise futbol konusunda tek yetkilinin Rijkaard olmadığını ve yönetimin, isim sahibi bir hocanın işine karıştığını, istediklerini gerçekleştirmediğini kanıtlar.

Gariptir ki, bundan 90 yıl önce, Türk Milleti, giyecek çarığı, yiyecek azığı yokken Mustafa Kemal ve askerlerine her şeyini hibe etmişti. Aylar boyu nice cefalar çekmişti. Çarığı ve azığı yokken, elinde olan iğneyi, vidayı, ipliği, minicik azığını Mustafa Kemal’in ve yüreğinden gelen ordusunun emrine amade etmişti. Devrim öyle gelmişti. Çok kan dökülmüştü, çok acılar çekilmişti ama gelmişti işte. Gelmişti. Devrimlerin kanlı olması bundandır.. Kan dökmeden, acı çekmeden devrimin gerçekleşmeyeceğini öğrenemedi bu zihniyet..

Yönetimin kaçışı öyle bir kaçıştır ki, Rijkaard söyleminin gerçekliğinin kabul edilişi aslında öyle ağır bir şeydir ki, her maç sonrasında, kaybedilen bir maç sonrasında bile resmi sitesinde Rijkaard’ın basın toplantısına hemen yer verirken, dünkü basın toplantısına dair tek bir kelam geçmedi hala. Koyabilirler de, ama “defans oyuncusu istedim ama almadılar, aldıkları oyuncular da sakat çıktı” açıklamasını koyabilirler mi? İnanıyor musunuz? Demokrasinin beşiği Galatasaray’da...

Biz merhumu iyi bilirdik ama bu kadar çabuk öleceğini bilmezdik.. Ruhunun, forma aşkının, kenetlenmenin, takım olmanın bu kadar çabuk öleceğini.. Her şey rağmen hakkımı helal ediyorum. Hakan Balta’ya bile. Çünkü ne olursa olsun, o Sarı Kırmızılı forma onların üzerindeyken ne sövebilirim, ne küfür edebilirim. Canlı bir şekilde şahitlik ettiğim ve en kötü dönem olarak gördüğüm Sigi Held zamanında bile sövmedim ben bu takıma.. Her şeye rağmen..

Sorunları tek tek yazmak istemiyorum. Herkes her şeyi görüyor sonuçta. Takımın dün sahaya çıkan kadrosu o biçim adamlardan oluşmasa bile, normal şartlar altında ikinci sınıf bir takımı ne yapıp ne edip eleyebilecek güce sahiplerdi. Bu biraz da istek, azim ve inanmakla alakalı. Hakan Balta’nın yaptığı fahiş hataları gördükçe, Arda’nın bitmiş haline şahitlik ettikçe burnuma hep yeniçeri ruhu kokusu geliyor. Çünkü bu oyuncular Terim’in olduğu bir yerde bunların hiçbirini yapamazdı. Yemezdi. Oyuncular Rijkaard’ın kuyusunu mu kazmak istiyorlar bilmiyorum ama dünkü açıklamalar sonrası Rijkaard’ın asıl kuyusunu kazan merci bellidir: Yönetim..

Hani Florya’da beş çıkış kapısı vardı ya? Sahi! Nerede o?

10 yorum:

Adsız dedi ki...

atilla abi merhaba, yine cok guzel yazmissin. maclardan sonra yazilarini merakla bekliyorum.
senin yazilarini okumak gercekten cok buyuk keyif ama maalesef galatasaray'in su durumu bizlere hic ama hic keyif vermiyor.

eskisehir macini kazanacagimizi da dusunmuyorum. alinacak kotu bir sonucta neler olur dusunmek bile istemiyorum. rijkaard her ne kadar "ben savasacagim" desede yonetime hic guvenim kalmadi. ne de olsa son uc senede 5 degisik teknik direktor ile calismis bir yonetim var basimizda.

ayrica rijkaard'in isine neden karisildigini anlamak cok guc. neeskens ve rijkaard'in futbolu daha iyi bildikleri gayet ortada. terim gelir mi bilemem ama o isine karisilmasini istemeyen birisi. bilmem artik polat'la calisir mi, ki bence hic dusunulmesin bile. rijkaard kalmali.

saglicakla kal, zehra (hollanda)

Eren dedi ki...

Türkiye'de her türlü şirket yapısında görülen totaliter yönetimin en güçlü olduğu yerlerden biri futbol sektörü. İşte Rijkaard gibi birey olarak kendini tanımlayabilmiş kişilerden takım oluşturabilmeyi başaran, yönetimin kararlarını sorgulayabilen bir toplum olan Hollanda'dan gelen efsane bir ismin düştüğü durumu görüyoruz.

Adnan Polat, Aziz Yıldırım, Yıldırım Demirören sadece tümden gelen isimler, mantaliteyi tanımlayan kişiler değil. Sorun dediğim gibi 'ben çalışanımın arkasında dururum' gibi ikiyüzlü demeçler verip arkadan oyunlar çeviren veya başarısızlıkta konunun teknik kısmını idare eden kişileri bypass edip soyunma odasına inme yüzsüzlüğünü gösteren mantık.

Sadece UEFA finali öncesi Fatih Terim'in videosunu izleyince zaten kendisinin Avrupa'da neden başarılı olamadığını (hatta kendi yetiştirdiği korkudan beslenen jenerasyon dışında hiçbir kadro ile dişe dokunur birşey yapamadığını) ve genel mantalitedeki çarpıklığı anlayabiliriz.

Rijkaard'ın sözlerini resmi sitede yazmazlar, yazamazlar, başarısızlığı kabullenmek yemez. Aynen Skibbe'ye yaptıklarını uygularlar, hatta tehdit ederler, alacaklarını vermezler, yaparlar da yaparlar. Stad ile göz boyarlar, sonunda aynen Fenerbahçe'nin durumu gibi biz de İnşaat Kulübü oluruz, olur biter.

Baştan beri boşuna mı şüpheci yaklaşıyoruz, Rijkaard Türkiye için fazla diye. Benzer şey Hiddink'in de başına gelecek diye korkarım. Mafya olacaksın, Fatih Terim gibi, müritlerini yaratacaksın daha sonra; onlar kulübün tüm medyadaki gücünü ele geçirecekler, seni kemirecekler, kanını emecekler. Onlar da kendi müritlerini yaratacak en temizlerini seçip, 3-4 sene içinde kendilerine baka baka karartacaklar.

Ve saçları beyazlayacak o güzel adamların, Hiddinkler'in Rijkaardlar'ın, Şenol Güneşler'in, Skibbeler'in, Zicolar'ın, sadece kendilerini zamanında ifade etmeye, işlerini yapmaya çalışmalarına rağmen (karizma eksikliğinden midir nedir(!!)) takanı olmadığından, piramidin tepesinde olmadıklarından.

Yazılacak çok şey var, olay GS FB BJK değil...

Atilla Çelik dedi ki...

Merhaba sevgili kardeşim Zehra,

Güzel sözlerin için çok teşekkür ediyorum. Bu takım hepimizi üzüyor. Gerçekten keyif vermiyor. Elim bazen yazı yazmaya gitmiyor bile. Keyif vermediklerinde garip bir sıkıntı yaşıyoruz. Asıl sorunun Rijkaard olmadığını herkes biliyor zaten. Çünkü dünkü demeçleri ile bombayı resmen bıraktı yönetimin kucağına. Adamın elindeki adamlar bunlar olsa bile, yıllardır yıkılamayan bir derebeylik var. Kral izin vermeden general hiçbir şey yapamaz..

Sevgili Eren,

Gayet güzel bir değerlendirme ve herkes sonuna kadar haklısın der sana. Bu futbol zihniyetine ne desek boş. Çünkü bilinen bir gerçek hepsini tamamlıyor: Balık baştan kokar..

Anıl dedi ki...

Çok şey mi istiyoruz bilmiyorum ki? Hiçbir şey yapmadan, yenilgiyi kabullenmeyi yediremiyorum ben kendime... Aksine futbolcular bu durumdan hiç sıkıntı duymuyorlar. Çok yazık!

Atilla Çelik dedi ki...

Emin ol, hepimiz aynı şeyi istiyoruz sevgili Anıl. Kabullenemediğimiz ve en çok üzüldüğümüz şey bahsettiklerindir.

Oğuzcan dedi ki...

Atilla abi ,

Eğer takımın başında Rijkaard varsa malesef sadece hırsla bir yere varamayız.Bunlar profesyonel adamlar bu tarz maçlarda bile profesyonelce oynamaya,oynatmaya alışmışlar. Ve yine malesef ki bu takımın Alibeyköy'ü bile yenebilmesi için adam akıllı topçulara ihtiyacı var.O zaman Rijkaard'ın işi ne diyebilirsin ama gerçek bu malesef.

Bence bu maçtan sonra oyunculara bir yaptırım uygulanmalı.Zira ''yeniçeleri''ler yine işbaşında.Bu sefer gözlerine kestirdikleri isim Frank Rijkaard!

Sami Yen'de oynayacağımız ilk maçta Frank Rijkaard lehine tezahürat yapılmalı 90 dakika boyunca.En güzel cevap bu olacaktır. Kalli'yi Skibbe'yi yedirttik bu oyunculara ama Rijkaard'ı yedirtmeyeceğiz.

Atilla Çelik dedi ki...

Sevgili Oğuzcan,

Bu yeniçeriliğe izin vermemesi gereken yönetimdir. Onlar hayır dedikleri sürece bir şey olmaz. Oyunculara çanak tuttukları sürece Mourinho olsa dayanamaz.

Dreamtime dedi ki...

90'a kadar olan bölüme mi ağlayayım yoksa 90 sonrası yaşanan o 4 dakikaya mı ağlayayım bilemiyorum.Durum hiç parlak değil.Bu sene zaten kime düşmesek iyidir.Benim artık takip edesim bile yok takımı, o derece soğudum.

Code-444 dedi ki...

Farklı birşey söyleyemeyeceğim. Kötü gidişe tam gaz devam. Moraller bozuk. Kaptan da tam gaz. Lobi çalışmalarına devam edeceğine ekürileri ile birlikte çıkıp biraz antrenman yapsa ??

Ibricic nedir be abi ?? Annan'ı hadi Dünya Kupasında izledik diyelim. Son güne kadar bunun için mi... ya neyse, yazıklar olsun !!!

Önceden alaydınız bari de takıma alışsalardı. Şimdi uyumuydu bilmemneyiydi. Ziyan oldu koca takım. Ibricic'i bilen duyan ?? Kaş göz yapsan gelirdi bu adam zaten. Seneye sil baştan takım mı kuracaklar Rijkaard'ı gönderip ?? Ne zaman akıllanacağız peki biz ??

Not: Kesinleşmiş birşey olmadığını biliyorum ama 3 gün kala birşey netleşsin istiyor insan.

Atilla Çelik dedi ki...

Eğer bu iki isim alınırsa Annan'dan ziyade Ibricic'in daha yararlı olacağını düşünüyorum. Kötü bir oyuncu değil. Balkan kökeninden geldiği için de uyum sorunu yaşamaz. Dediğim gibi, daha fazla sigara içmemek için gelen her oyuncuya iyi gözlerle bakmaya çalışacağm. :)

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails