15 Eylül 2009 Salı

Eskilerden Müthiş 50 Gol!

Patrick Swayze Vefat Etti!


Dirty Dancing ve Ghost filmleriyle kalbimizde önemli bir yer edinen ünlü oyuncu 57 yaşında vefat etti. İki yıldır pankreas kanseri ile mücadele eden ünlü oyuncu öldüğü sırada ailesinin yanındaydı. Aynı zamanda bir dansçı olan oyuncu bazı filmlerde bu özelliğini yansıtmıştı.

Nostalji dediğimizde akla gelebilecek ilk isimlerden olan Swayze’in ölümü eminim ki bir çok kişiyi üzmüştür. Ailesine ve tüm hayranlarına baş sağlığı diliyoruz.

13 Eylül 2009 Pazar

Galatasaray – Beşiktaş: Erken Golün Dayanılmaz Rahatlığı



Birçok anlamda ilginç bir maçtı. Maç öncesi deklare edilen söylemlerin bir çoğu da tutmuştu. Beklentilerin altında kalan bazı noktalara da şahit olduk. Nelerdi maç öncesi ortaya konulan öngörüler?

Beşiktaş açısından, alışılagelen derbi öncesi Mustafa Denizli sürprizlerinin olup olmayacağı sorgulanan bir konuydu. Denizli bu anlamda genel kitleyi yanıltmadı. Rüştü ve daha takımın sistemine tam olarak hazır olmayan Tabata gibi sürprizlerinin yanında, Fink’i kesip Yusuf ve Nihatlı bir kadroyu ortaya sürdü ki, maç öncesi bu hiç beklenmedik bir sürprizdi. Çünkü Nihat ve Yusuf hazır olmamakla birlikte, Ekrem Dağ ve Rüştü sakatlıklardan yeni çıkmış oyunculardı. Form durumlarının iyi olduğundan asla söz edilemezdi. Bu Beşiktaş açısından bir nevi intihar oldu.

Diğer görüşlerden biri ise Galatasaray’ın milli takımlara yolladığı bir çok oyuncu nedeniyle lige verilen arada tam takım olarak Beşiktaş maçına hazırlanamaması, Aydın ve Ayhan gibi sistem açısından önemli olan oyuncuların sakatlıkları, Gökhan Zan’ın yokluğu, birçok milli oyuncuya sahip olup maça yorgun çıkacak olmaları Galatasaray açısından dezavantajlı noktalardı. Öte yandan rakibi milli takımlara az sayıda oyuncu yollamış ve yaklaşık iki hafta boyunca bir nevi tam takım halinde sadece Galatasaray’a odaklanabilmişlerdi. Ayrıca kaybetmeleri halinde rakiplerinin dokuz puan gerisinde kalacak olmaları nedeniyle, Beşiktaş’ı favori olmadığı bir derbide, can derdi nedeniyle puan alabileceği yönüne itiyordu. Zaten maç 2-0 oluncaya kadar oynanan futbola bakarsak, bu paragrafta geçen cümlelerin az çok yerini bulduğu söylenebilir.

Galatasaray’ı oynayacağı futbol anlamında en çok etkileyecek faktör, takımla uzun süre çalışamayıp milli takımlarda oynayacak oyuncuların yorgunlukları olacaktı. Öyle de oldu. Galatasaray adına maçın genel gidişatına damgayı vuran hem yorgunluk hem de golün erken gelmesi oldu.

Maç öncesi aktarılan yorumlardan biri, Beşiktaş’ın bu maçı kazanmak ya da en azından puan kazanmak istiyorsa ne yapıp ne edip ilk golü yiyen taraf olmamasıydı. Çünkü gol noktalarında oldukça sıkıntı çektikleri gibi, gol yedikten sonra şu anki form düzeyleriyle oldukça etkili ayaklara sahip bir rakip karşısında maçı çevirebilmelerinin çok güç olacağıydı.

İlk yarı boyunca Beşiktaş’ı Galatasaray’a nazaran daha etkili gösteren ve topu daha çok ayağında gösteren faktör, Galatasaray’ın golü çok erken bulması ve o noktadan sonra kendisini zorlamayıp ipleri rakibin eline vermesiydi. Beşiktaş ilk yarı boyunca ipleri elinde tutan takım hüviyetinde görünüyordu ama bal yapamıyorlardı, Serdar Özkan’ın oldukça müsait bir pozisyondan yararlanamaması dışında. Bunun dışında topun daha çok ayaklarında görünmesinin renkli ve yaratıcı tarafları yoktu. Bunu etkinliğe çeviremediler. Rakibi kendisini sıkmamasına rağmen Keita’nın iki güzel ortasıyla Kewell ile çok net iki gol pozisyonundan yararlanamadı. İlk yarı daha çok topla oynayan rakım Beşiktaş olmasına rağmen, en etkili pozisyonları Galatasaray bulmuştu.

Beşiktaş ilk yarı rakibini sık sık defans arkasına atılan toplarla hırpalamak ve goller bulmak istedi. Fakat Galatasaray bu tuzağa hiç düşmedi. Bunda kısmen, bana göre maçın en iyi adamı olan Sabri’nin de büyük etkisi vardı. Galatasaray defansif kademesini arkaya atılan toplarda çok akıllı bir şekilde kurguladı. Nihayetinde ilk yarı sonuçlandığında Beşiktaş’ın ofsayta yakalanma sayısı ekrana yansımıştı bile; yedi, rakamla 7…

Beşiktaş’ın ikinci yarıya direkt iki oyuncu değişikliği ile başlaması, Mustafa Denizli’nin hatalı olduğunu ve kumar oynadığını kabullenmesi anlamına geliyordu. İkinci yarı Beşiktaş ilk yarıya oranla daha etkiliydi, Galatasaray hala yorgunluğun izlerini taşıyor ve kendisini zorlamıyordu. Galatasaray’ın bu sezon ligde oynadığı en kaygısız maçlardan biriydi. Belki de Beşiktaş, Galatasaray’ın etkili ama yorgun olan ayaklarını kilitlemeyi iyi başarmıştı.

Orta saha kurgusunda daha kalabalık olan taraftı siyah beyazlılar. Sarı kırmızılı rakibinin Ayhan Akman’sızlıktan kaynaklı, defans ve forvet hattı arasındaki bağlantıyı bir türlü kuramaması, etkili ayakların yorgunlukları ve bu yorgunluğun, yıpranmanın getirdiği çözülme iplerin Beşiktaş’ta olmasını sağlamıştı. Öte yandan asıl puana ihtiyacı olan ve tüm gücünü harcaması gereken Beşiktaş’tı. Skor 2-0 oluncaya kadar oynanan futbol bunun aynasıydı. Beşiktaş çok net dört gol pozisyonunu Serdar Özkan ile buldu fakat genç oyuncu deneyimsizliğinin kurbanı oldu. Kartallar hem kontrollü hem de maçı isteyen bir kimlik ile sahaya yayılmaya devam ediyorlardı. Galatasaray da ben ne yapar, eder, bu maçı bir türlü kazanmasını bilirim kaygısızlığında yeşil zeminde salınıyordu.

Büyük takım olmak her maçta mükemmel oynamak anlamına gelmiyor aynı zamanda. Oldukça güçlü rakibi, fazla oynamadan ve efor sarf etmeden, bitirici hamleler ile temiz bir skor ile yenmek de güçlü takımın aynalarından biri. Ya da yıldız ve etkili oyunculara sahip olmanın dayanılmaz rahatlığı…

Eğer Serdar Özkan’ın yerinde Kewell olsaydı, belki siyah beyazlıların hanesine iki golü yazılmış görürdük. Ama bunun yerine usta ayakların hiç beklenmedik anda ortaya çıkıp ikinci golü atmasıyla kartalların gardı tamamen düşüyordu. Aslan kükremeden bir anda iki farklı öne geçmesini bilmişti.

Halbuki Beşiktaş ikinci yarıya gerçekten iyi başlamıştı. Daha tehlikeli ve daha çok adamla geliyor, risk alıyordu. Galatasaray ise ısrarla rakibinin oyununu kabulleniyor gibi görünüyor ve bitirici hamleyi vurmak için fırsat kolluyor gibiydi. Eğer bir takım can derdindeyse, bir maçı kaybetmek bir çok şeyi kaybettirecekse, karşı takım da bu maça tam kadro olarak bir türlü hazırlanamamışsa, oldukça yerinde giden ve ivme kazanan futboluna ekstra ivmeler kazanmak şansından milli maç araları nedeniyle mahrum kalıyorsa, böyle bir futbolu görmek şaşırtıcı olmamalı. Galatasaraylılar açısından ise asla üzücü olmamalı. Olaya şu açıdan bakmalarında fayda var. Beşiktaş kazanmak için elinden gelen her şeyi yaptı, tüm gücüyle oynamak istedi, rakibini aynı zamanda da kilitlemek istedi. Bunları bir nebze başardılar ama durgun olan rakiplerinin söz konusu kaygısızlığına rağmen bileğini bükemediler. Güçleri yetmedi rakiplerine. Yedikleri ikinci golde ise aldıkları riskin cezasının kesilmiş olduğunu görebilirler. Mehmet Topal tek pasla Kewell’ı yalnız başına, başıboş bir şekilde ceza sahası içine sokuyor ve Baros da fırsatçılığı, takipçiliği ile iyi oynamayan takımını bir anda iki farklı üstünlüğe taşıyordu.

İlk Gaziantep maçı hariç Galatasaray iki farklı öne geçtiği tüm maçlarda rakibini tamamen sindiren bir futbol anlayışıyla istediğini yapan bir takım örgüsündeydi. Beşiktaş maçında da aynısı oldu. Maçı kazanmak için elinden geleni yapan kartallar, ikinci golü yedikten sonra tamamen oyundan düştüler ve teslim bayrağını çektiler. Galatasaray da oyunu istediği gibi yönlendirmeye başladı.

Galatasaray’ın karşısına çıkan takımların ne yapıp ne edip, iki farklı geriye düşmemeleri gerekiyor. Çünkü Galatasaray iki farkı bulduktan sonra rakibini esir alan bir futbol anlayışıyla sahaya yayılıyor. Bunda etkili silahlara sahip olmanın ve o noktadan sonra maçı vermeyecek takım hüviyetini belli etmelerinin önemli etkisi de var. Tabii yorgunluk olmasına rağmen bazı oyuncuların yüksek fizik kondisyonları ve bu kondisyonun rakiplerinden daha iyi olması rakibin teslim bayrağı çekmesine neden olabiliyor.

Galatasaray bu maçta etkili bir oyun oynamadı ama oyun disiplininden koptuğu, paniklediği asla söylenemezdi. Ligin başından beri Galatasaray’ın en önemli özelliği, disiplini ve sisteme sonuna kadar sadık kalmalarıydı. Beşiktaş’ın sürekli saldırdığı anlarda bile heyecan yapmamışlar ve kaygısız ruh hallerinden örnekler sergilemişlerdi.

Zannedersem Galatasaray’ı bu yıl rakiplerinden ayıran en önemli özelliği, sistemi tam olarak uygulayamasalar ve yer yer oyunu kuramasalar bile sakin olmaları, disiplinlerinin yanında oyunun kaderini her an değiştirebilecek üstün kalitede oyunculara sahip olmaları. Bu oyuncular asla günlerinde olmasalar bile ne yapıp ne edip skoru değiştirebiliyorlar. Bunu üçüncü golde sadece isimlere bakarak görebilirsiniz:

Elano’dan ayağa teslim bir orta, Kewell’dan hiç bekletmeden usta işi bir pas, Baros’tan usta işi bir son vuruş.

İsimlere dikkat kesiliyoruz; Elano – Kewell – Baros…

Böyle bir kadro ve bitirici ayaklar rakiplerde olmayınca kötü oynanan maçlarda bile her an golün gelmesini bekleyebiliyorsunuz. Milli maçlardan kaynaklı yorgunluğu ve yıpranması nedeniyle sahada hiç gözükmeyen Arda bile erken golün yaratıcısı olan oyuncuydu. Dört net gol pozisyonu bulmuş Serdar Özkan’a sahip büyük bir takımla, daha etkili ayaklara sahip diğer büyük takımın arasındaki en büyük farklardan biri bu olsa gerek.

Üzerinde uzun uzun konuşulması gerek öte yandan. Galatasaray söz konusu etkili ayaklarına rakibinin Tabata’ya saydığı bonservis bedeli kadar para vermiş de değil. Rakip taraftarların kendi takımlarını o anlamda sorgulamaları da bir şart.

Maçın en iyileri ise Beşiktaş tarafından tartışmasız Serdar Özkan’dı. Bu genç oyuncumuzun daha ehil ellere ihtiyacı var. Üzerinde kesinlikle durulması gereken bir oyuncu. Galatasaray’da ise Sabri bence maçın en iyisiydi. Hem defansif anlamda, hem takıma enerji pompalamak, hem de ataklara katılma anlamında oldukça etkiliydi. Geçmiş maçlarına nazaran kademelere daha iyi girdi ve birkaç kritik topu kesmesi gözlerimizden kaçmadı. Sabri’nin son maçlarda Rijkaard ve teknik ekibin ehil ellerinde bir dönüşüme uğradığı ortadaydı. Futbolu anlamında gelişim gösterdiğini bizlere gösteriyordu. Ama Beşiktaş maçı ile birlikte Uğur Uçar’ın Sabri Sarıoğlu’ndan formayı kapabilmesinin neden daha da güç olduğu ortaya çıktı gibi. Sabri’nin artık sadece futbola odaklanması, eskisi gibi sinirli olmaması, hakemler ve rakip oyuncularla uğraşmaması ise tüm futbolcuların gelişebileceğine ve olumsuz alışkanlıklarını yok edebileceğine işaret ediyor. Tabii ki ehil, planlamacı, bilge ve sistemci ellerde. Keita ise Galatasaray açısından sahanın en çalışkanlarındandı. Hem defansif ve hem de ofansif anlamda takımının etkili oyuncularındandı.


Maç yorumunu kısaca sonlandırmak gerekirse, kartallar ellerinden geleni yaptılar, daha fazla istediler, can derdiyle oynadılar, şu anki mevcut tüm güçlerini sahaya yansıttılar ama rakiplerine güçleri yetmedi. Rakipleri kaygısız ve bitirici oyunla net bir skorla sahadan galip ayrılmasını bildiler. Eğer bir takım, ligin en az gol yiyen ve çok zor gol yiyen güçlü rakibine oranla daha etkisiz olmasına rağmen, net bir skorla 3-0 galip ayrılıyorsa, büyük takım kimliğini sergilemiş demektir. Şu an için görünen bu.

11 Eylül 2009 Cuma

Samuraylar ve Şövalyeler: Bölüm III

Usta savaş taktisyeni çıngıraklı yılana benzer.
Kafasına saldırırsan, kuyruğundaki zehirle saldırır;
Kuyruğuna saldırırsan dişlerini geçirir;
Gövdesine saldırırsan hem dişleri hem de kuyruğu ile saldırır.


Sun Tzu (The Art of War)


Büyük Toplar ve Kaleler

Barutlu silahların geliştirilmesiyle, iki askeri sınıfın sonradan edindiği tecrübe ve gelişimler arka planda kalmıştır. Teknolojik gelişim sonucunda büyük top ateşinin karşısındaki samuraylar, şövalyeler, tüfekçiler, psikolojik olarak tahribat yaşamalarının yanında fiziksel olarak da büyük tahribata uğramışlardır. Tek bir top ateşiyle yirmiden fazla adam hayatını kaybedebiliyordu. 1512 yılındaki Ravenna Savaşı’nda, tek top atışıyla otuz zırhlı şövalyenin öldüğü iddia edilmiştir. 1495 yılındaki Fornovo Savaşı’nda, altmış metrekarelik alanda İsviçreli üç bin adam tahribata uğramıştı. 1522 yılında Bicocca’da dikdörtgen şeklinde askeri diziliş sağlanmıştı ve her dizilişte yan yana 7,500 adamın yer aldığını düşünürsek, bir top güllesinin hedefini şaşma ihtimali çok düşüktü.

Japonya’da topçu birlikleri özel silahlar gibi pek gelişmemişti. Tipik Japon askeri alan formasyonu daha gevşek bir düzenlemeydi ve savunma formasyonu, çabucak hareketlenerek hücum formasyonuna dönüşebilirdi. Ama İsviçre mızrak birliklerinin dizilişi genelde değişmezdi ve tipik Japon ordusunun bir anda formasyon değiştirmesi yolu takip edilerek bu tahribat biraz azaltılabilirdi. Çünkü hücum terimi, modern savaş yönteminin en önemli tanımlamalarından biriydi.

İki askeri devrimin ortak yönlerinden biri, istihkam ve güçlendirmelerin geliştirilmesiydi. Bir görüşe göre, Avrupa’nın ağır topları ortaçağa özgü duvarları çok rahat bir şekilde tahribata uğratabilmiştir. 1453 yılında İstanbul düşürüldüğünde, Türk topçu birliklerinin kale duvarlarına verdiği zarar ve o zamana kadar görülmemiş, gelişmiş ağır topların kullanılması Hıristiyan Avrupa’sını şok etmiş ve bu toplar, askeri teknoloji açısından bir devrim niteliği taşımıştır. Granada İspanya krallığının, 1487 yılındaki Malaga kuşatmasında mancınıkları kullanması, Avrupa savaş tarihi için önemli anlardan biriydi. Eski tip kaleler, top ateşine karşı çok korunmasızdı. Çünkü o zamanki kalelerin uzun ve ince duvarları, kuşatma kuleleri ve kale duvarına merdiven dayanmasına koruma sağlamak üzere inşa edilmişti. O zamanlarda ateşli silahlar ve büyük toplar diye bir teknoloji mevcut değildi. Topçu birliklerinin kullanılmaya başlanmasıyla kale mimarisinde devrime gidildi. Daha kısa ve hammaddesinde her zaman taşın kullanılmadığı kalın duvarlar yapıldı. Toprak hattının güçlendirilmesiyle top ateşlerine karşı belli bir korumanın sağlanabileceği hesap edilmiştir. Toplar, saldırı için kullanıldığı gibi kaleleri savunmak için de kullanılmıştır. Bu yüzden, uzun kuleler ve onları perdeleyen duvarlarla bezenen kale yapımı değil, daha kompleks, daha kısa ve güçlü duvarlara sahip kaleler inşa edilmiştir. Kısa duvarın mukavemeti, uzun duvara göre daha fazla olacaktı. Ayrıca üç köşeli top kale kuleleri, hendeklerin arkasına yerleştirilmişti.

Japonya’daki mevcut benzerlik ilginçtir. İlk dönemlerin yamashiro stilinde yapılan kaleleri, ormanlarla çevrili tepelik alanlara yapılıyordu. Kalenin düz avlusu bir çok yapıyı içerebiliyordu. Korkutucu yükseklikte sarp alanlara sahip tepeyi, iri taş duvarlarla kaplarsanız ürkütücü bir görüntü dikkatleri çekecek ve kaleye ateşli silahlarla saldırılması için açık alan fırsatı verilmeyecekti. Bu mimari yapı, Japon kale tasarımının en önemli özelliklerinden biriydi. Uzun menzilli topların saldırısından korkularak, ani saldırıları geri püskürtmek ve karşı saldırıyla cevap verebilmek için söz konusu tasarımla kaleler yapılmıştır. Açılı duvarlar ve derin hendeklerle güçlendirmenin yapılması, çağdaş Avrupa tasarımıyla benzerlik göstermiştir. Her iki tarafın sahip olduğu kaleler, yüksek rütbeli askerlerce yönetilen sığınaklar ve kışlaları içermiştir.


Ateşli silahlarla tanışılmasıyla, samuray ve şövalyelerin ortadan kaldırılması kendiliğinden vücut bulmadı. Hem şövalyeler hem de samuraylar, değişen koşullara adapte oldular ve söz konusu askeri yenilikleri şahsi başarılarıyla birleştirerek, zafere ulaşma yolunda bir kazanç olarak kullandılar. Makineli tüfekçilerin yaylım ateşi saçarak savaşması, samuray ve şövalyelerin liderlerini memnun etmeyecek miydi? Başarı elde etmenin kısa yoldan teknolojik gelişimlerle sağlanması, liderlerin yeni teknikleri niçin şevkle kucakladıklarını açıklayıcı niteliktedir. Ateşli silahlar rakibi zorlarken, gururlu samuray ve soylu şövalyeler silahlarıyla düşman birliklerinin hatlarını açacaktı. Ama eğer koşullar onların katılımını gereksiz kılıyorsa, geçici olarak arka planda kalacaklardı. Koşullar at üstünde savaşmayı dikte ediyorsa, samuray ve şövalyelerin savaşması uygun olacaktı. Bunda herhangi bir utanç söz konusu değildi. İngiliz şövalyeleri Agincort’da atlarından inmişlerdi, 1615 Tennoji Savaşı’nda samurayların atlarından indikleri gibi. Venedikli genç asiller çoğunlukla kadırgalarla savaşarak hizmet ediyordu. Granada Savaşları’nın büyük komutanı olarak bilinen Gonzalo de Cordoba bir piyade miğferi giymiş, Faslı olup Kuzey Afrika’da yaşayan ve 8. yüzyılda İspanya’yı fetheden Mağribi’lerin kalelerine saldırmış, büyük başarılarla dönmüştür. Savaşçıların bireysel önemleri artmışsa herhangi bir şeye adapte olabilir, yeni durumu benimseyebilir ve kendisini geliştirebilirdi. Ve de aristokratik statüsünü sürdürebilirdi.

10 Eylül 2009 Perşembe

Frank Rijkaard Olabilmek… Galatasaraylı Olabilmek…

(Rijkaard PAF Takımı'nın antrenmanını izlerken)


Albert Roca Pujol’a öğrendiği ilk Türkçe söz sorulduğunda, hiç düşünmeksizin bizi mest eden aksanıyla “Galatasaray Ruhu” diye cevap verdiği sarı-kırmızı hayat…

Bazıları için bu asla bilinemeyecek, hissedilemeyecek bir söz. Galatasaray’ı en derinden hisseden ve kendi bünyesi içinde enzimlerine kadar içselleştiren bireyler arasında tadılan ortak bir duygu. Nasıl bir duygu olduğunu anlatma konusunda kelimelerin kifayetsiz kalacağı…

Galatasaraylılık!

Nasıl anlatabilirim ki bunu? Renklerine duyduğum hayranlığı, bana yansıttığı güzelliği, hislerimi, nefesimi kesişini ve adeta ben de Florya’da onlarla birlikte yatıp kalkıyormuşum gibi hissettiren aidiyet duygusunu nasıl anlatabilirim?

Dışarıdan herhangi bir oyuncunun Galatasaray çemberi içine girdiğinde nasıl şekillendiğini, birden sarı kırmızı auralarla parlamaya başladığını, kolej havasını ciğerinin en küçük hücrelerine kadar çektiğini, bu ruh kabından tadanların transformers gibi dönüştüğünü ve Galatasaraylılığın ne olduğunu anlayabildiğini… Nasıl anlatabilirim?

Basit bir cümle vardır hani; hissedilmez, yaşanır diye… Tüm edebi sözcükleri tamamen silin yeryüzünden, sadece bu iki kelime kalsın gök kubbede:

“Hissedilmez, yaşanır…”

İşte böyle bir şeydir Galatasaraylılık.

İçine girdiğin ve hissettiğin an eski insan değilsinizdir artık. Yeryüzünün en güzel hislerinden bazılarını tatmaya başlamışsınızdır artık.

Artık siz eski Ahmet değilsinizdir.

Eski Adem - Havva değilsinizdir.

Kesinlikle eski Frank Rijkaard değilsinizdir.

Ciddi olan yüzünüz değişir, gülümsersiniz. İçselleştirirsiniz içinde olduğunuz dünyayı. Gülmeyen, ciddi yüzünüz en zayıf rakip karşısında atılan golde bile gülümser. Yumruklar hırsla havaya kalkar, haykırılır; ‘işte bu’ diye…

Galatasaraylılıktır bunun adı.

Galatasaray’ın en ufak parçasına bile hizmette bulunmak istersiniz. Dünyanın en iyisi olsanız ve bazı şeylere burun kıvırabilme imkanınız olsa bile, içinizde hissettiğiniz ve sorumlusu olduğunuz takımın tuvaletine kadar girmekten bile sakınmazsınız. Gocunmazsınız bundan. İçinde bulunduğunuz sarı-kırmızı gök kubbeyi her şeyiyle kabullenmişsinizdir. Havasıyla başınız çoktan dönmüştür bile. Tutunursunuz bir yere düşmemek için. Sevginin büyüklüğünden ve titreticiliğinden.

Tıpkı Frank Rijkaard’ın başının döndüğü gibi…

Tobol’a atılan bir gol sonrasında bile hırsla yumruklarını havaya kaldırarak haykırdığı gibi…

Gülerek oyuncularına sarıldığı gibi…

Frank Rijkaard ya da futbola dair dünyanın en iyi futbol bilgelerinden biri olup olmamak o kadar önemli değildir.

Onlar Galatasaraylı olmuşlardır bir kere.

İçimizden biri olmuşlardır.

Böbürlenmek anlamında narsistlikle işi olmayan, bu anlamda mütevazı bir insan; sadece Galatasaraylılık.

Frank Rijkaard da artık bir Galatasaraylı…

Pimapen pencerelerinden ufak çocuklarını dikkatle ayakta izleyecek kadar...

Galatasaray’ı içselleştiren ve aidiyet duygusu ile bağlı olan…

Frank Rijkaard olabilmek böyle bir şey…

Galatasaraylı olabilmek işte böyle bir şey…


Not: Bizi çarpan bu fotoğraf Galatasaray Dergisi'nden alınmıştır.

Blogum Galatasaray Dergisi'nde!



Dün çok sevindirici bir haberle güne başlamıştım. Değerli bir Galatasaraylı arkadaşım olan Arzu Keskin, dün sabah Galatasaray Dergisi’nde blogumun tanıtıldığından bahsetmiş ve çok heyecanlanmıştım. Dergimizin abonesi olduğum için heyecanla bekliyordum. Nihayet dergimiz bu sabah elime ulaştı.

Öncelikle blogumdan çok hoşlandıklarından bahsetmelerinden dolayı gururum okşanmadı dersem yalan söylemiş olurum. “Ankara’dan zaten kötü yazar çıkmaz” ifadesini kullanmaları ise yüzümü kızarttı ve çok mahcup ettiler beni. Galatasaray Dergisi çalışanlarımıza, bloguma yer verdikleri ve kullandıkları ifadeler için çok teşekkür ediyorum.

Kader Tersine Döndü


2008 Avrupa Şampiyonası’na gitmeden önce gruplarda oynadığımız takımlardan biriydi Bosna Hersek. Elemelerde Bosna Hersek her ne kadar puan olarak çok gerimizde kalmış olsa da bize yol vermek zorunda kalmış, biz katılmıştık şampiyonaya. Ama 2010 Dünya Kupası için tam tersi olacak gibi. İşimiz bu noktadan sonra gerçekten çok zor. Bosna Hersek 10 Ekimde oynayacağı Estonya maçını kazandığı taktirde Dünya Kupası'na gitmeyi garantiliyor.

Dünkü maç hakkında uzun uzun yorum yapmak istemiyorum. Söylenecek fazla bir şey yok. Bu milli takımın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi gerekiyordu ama dün oldukça pasif kaldığımızı kabul etmek zorundayız. Kötü futbolumuza rağmen çok önemli pozisyonlar elde ettik, bunlardan yararlanamadık. Turnuvalara katılma anlamındaki istikrarsız çizgimizi devam ettirmeye devam ediyoruz.

Mevcut kadro belki sorgulanabilir. Keşke şu futbolcu değil de bu futbolcu oynasaydı gibi görüşler tahminden öteye gidemez. Ama bazı oyuncuların kendi takımlarında sergiledikleri oyunu milli takımda sergileyememeleri irdelenebilir belki. Bu anlamda Fenerbahçe’de harika bir performans sergileyen Gökhan Gönül’ün milli forma altında potansiyelinin altında performans sergilemesi sorgulanabilir. Emre Aşık gibi üst düzey bir tecrübe varken Önder Turacı tercihi de sorgulanabilir. Şunu kabul etmemiz lazım; dün takım olarak gerçekten kötüydük. Dünyanın en üst düzey turnuvasına büyük ihtimalle katılamayacak olmamız gerçekten çok üzücü.

Belki bazı akıllılar çıkıp şu savda bulunabilirler. Sen git, yıllarca Bosna ile ilgilen, onları besle, elinden geleni yap; onlar gelsin senin gözünü oysun. Bu çok yanlış bir mantık olur. Çok zaman geçirmeleri, bazen sert oynamaları, arada çirkef hareketlerde bulunmaları belki bazılarının sinirine dokunmuş olabilir ama 'futbol gerçeği' diyorlar buna, siyasi, ekonomik ve din kardeşliği gerçekliği değil. Ülke tarihinin en büyük başarısını elde etme anlamında çok büyük bir şansı yakalamış bir takımın bu uğurdaki emeğine ses çıkarılamaz. Çünkü tersi durumda belki bizim oyuncularımız da aynı tavırda olacaklardı. Hayat gerçekleri söz konusu olduğunda babanızla bile olan ilişkinizi gözden geçirmeniz gerekebiliyor. Bu da öyle bir şey olsa gerek. Futbolun acımasızlığı ve çekiciliği…

9 Eylül 2009 Çarşamba

Müziğin Ruhu


Müzik deyince aklımıza neler geliyor? Bir eğlence, hayat anlamı, hayatımızın bir parçası, düşündüklerimize bir tercüman, hayatımızı bire bir anlatan sanatlar bütünü ya da ustalıklı notalar topluluğu mu? Ya da muhteşem bir hayal gücü? O hayal gücü ki, bir sanata tanıklık eden, insanlara bir şeyler veren ve içine nüfuz etmiş melodiler bütünü ve sözleriyle beynimizi bazı gerçeklerle vuran!

Müzik deyince benim aklıma gelen ilk şey muhteşem bir hayal gücüdür. Yerküremiz sayısız gizemlerle bezenmiş. Bazen de karanlıklarla. Kah politik liderlerin kararlarıyla bastırılıyoruz, kah üzerimizde çeşitli oyunlar oynanıyor, kah Doğa Ana’yı öldürüyoruz, kah insanları zehirli atmosferlerde yaşatıyoruz. Gün geliyor insanoğlunun beyninden bir şeyler çekiliyor ve içi boşaltılmış bir koyuna çevriliyor. Kimisi de mücadele ediyor ve haykırışlarını tüm semaya yayıyor. Hayatın bir derinliği vardı ve bazı şeyler bir türlü açıklığa kavuşturulamıyordu. Aslında bir yerlerde buna şahitlik eden bir sanat olmalıydı. Öyle bir sanat ki, üzerine yorum yapılamayan, bilimsel ve teknik açıklamaların yapılamadığı, başka boyuttan fışkıran inanılmaz bir zekanın ve dehanın ürünü...

Bazı sanatkarlar yaşam ve dünya üzerine öyle sorgulayıcı liriklere imza atacaklardı ki, lirikleri müzikal performanslarıyla birleştirdiğimizde anlatılamayan teknik ve bilimsel süreçler vuku bulacaktı. Sonuç; inanılmaz bir hayal gücü, tarif edilemez müzikal dahilik, saklı kaldığı yer altında kendi saltanatını idame ettiriş ve söylemleri itibariyle tırnakları dahi olamayacak grupların milyonlar satması. Meydana getirilen sanatta öyle bir ustalık ve hayal gücü vardır ki, söz konusu hayal gücü kavramı; hayalperestliği, olmayan şeyleri oluyor gibi göstermeye dayanmıyordu. Buradaki hayal gücü kavramı, sahip olunan zeka, müzikal bilgi ve muhteşem felsefi liriklerle daha önce yer küre üzerinde adım atılamamış gizli bölgelere girmek, dünyanın en özgün sanatlarından birinin yaratıcısı olmak ve müzik yapısına müthiş zeka yumaklarını monte etmektir.

Amerikalı bir grup olan Atheist aynen şöyle diyordu bir parçasında: “Bilge adam, bana elle tutulur bir şeyler vermiyor. Alt tarafı basit bir kağıda eskiden bir şeyler yazmış. Eğer gerçeği arıyorsam hiç sınırı olmayan kendi içimde arayacağım. Bunu ancak kendi duygularına hakim olabilenler yapabilir. Elbette yaşamını yaşarken zorlanacaksın ama bilgi oralarda bir yerde, senin içinde...”

Diğer taraftan Chuck Schuldiner diye biri çıkıyor. Kendisi 9 yaşındayken kardeşi Frank ölünce iç dünyasına çekiliyor, yaşamı sorguluyor, yeni bir yolculuğa çıkıyor, kendisini müzik yoluyla anlatıyor ve çok iyi bir gitarist, müzisyen olup çıkıyor. Kardeşinin ölümünden çıkışlı olarak DEATH adıyla bir grup kuruyor ve insanlara öyle sözler sarf ediyor ki, hayatın anlamını, mücadele etmemiz gerektiğini, her zaman savaşmamız gerektiğini söylüyor. Ve o adam öyle samimiydi ki, 1998 yılında beyin gövdesi tümörüne sahip olduğunu ve kanser olduğunu öğreniyor. Hayranları şoke oluyor. Ama o hayattan kopacağına, Kurt Cobain gibi bu dünyadan göçeceğine insanlara gülücükler saçıyor, hayatın mücadeleden ibaret olduğunu, savaşacağını, hasta olmasına rağmen yine müzik yapacağını ve insanlara bir şeyler aktarması gerektiğini söylüyor. Gitarist, felsefi bir söz yazarı ve müzisyen olmasından çıkışlı olarak “şu anki hayatım, hastalığım pek hoş gözükmese ve işler yolunda gitmese de umudum ve parmaklarım her zaman en iyisini yapacaktır” diyor. 13 Aralık 2001 tarihinde dünyaya kanser hastalığından veda ediyor. Bir şeyler yapmanın ve insanlara bir şeyler vermenin hazzıyla... Ölüm nedenlerinden biri de parasızlıktı! Malum yaptığı müzik ile çok para kazanmamıştı.

Testament isimli bir grubun müzisyeni olan Chuck Billy ne yapmıştı? Chuck Schuldiner kanser olduğu esnalarda, Billy de kansere yakalanıyor. Billy için bir organizasyon düzenleniyor hastalığını yenebileceği maddiyata sahip olması için ve yapılan konser organizasyonuyla 50.000 dolar toplanıyor. Chuck Billy, şahsen tanımadığı ve kendisi gibi bir müzisyen olan, ama erdemli bir insan olan Chuck Schuldiner’a, toplanan paranın bir kısmını gönderiyor. Hem de kendisi ölümle savaşırken, paraya ihtiyacı varken!

Dünyamızda böyle kişiler varken, onları tanımak gerekirken ve aslında onlardan bir şeyler öğrenmemiz gerekirken, nedense kendisini öbür dünyaya şutlayanlar, hep aynı teranelerin döndüğü sözlere sahip popçular kültürü ön planda tutuluyor. Tüketim, maddiyat, her ne olursa olsun da sonuçta para olsun anlayışı demeliyiz belki de!

Müzik ve müzik eserleri, bazen, bir insandan daha yakın, bir insandan daha canlı, daha samimi ve bizimle biz istediğimiz zamana kadar istediğimiz kadar beraber olacaklardır. Hemen yanı başımızda yaşayan insanların beyinlerimizde taşıdığımız düşüncelere, sorunlara ve duyarlılığımıza anlam veremediği metaforizmaları, o parçalar bizzat anlayacaklar ve ruhumuzu iyileştireceklerdir.

Müzik gerçekten de gerçek anlamıyla insana çok şey veriyor ama hakkı verilerek dinleniyorsa. Ve eğer ortada bir “Ruh İyileştirici” mevcutsa ortaya ruhumuzu gerçekten de iyileştiren bir filozof çıkıyor.

8 Eylül 2009 Salı

Aydınlanma Yolu...


Zihnimizi kanıların, yargıların, kararların zorbaca baskısından kurtarmak ve kitaplardan elde edilecek bilgilerle değil de kişisel yaşantılardan çıkan gerçeklere dayanarak, gerçekle zihnimiz arasına hiçbir aracı koymadan ortaya çıkabilecek gerçeğin ne türlü bir gerçek olacağına aldırmadan, gerçeklerin üstüne yürümektir; şimdiye kadar gözlerimizi kapadığımız gerçeklere gözlerimizi açmaktır.

Mutlu olabilmek, birbirimize sevgi duyabilmek için bütün yeteneklerimiz var fakat, genellikle bu gerçeğe gözlerimizi kapatıyoruz.

(D. T. Suzuki’den)

Arda Turan ve Atlas


Atlas…

Yunan mitolojisinde Iapetos ve Klmene’in on üç çocuğundan en güçlü olanı…

Olympos’a saldırdığı için Zeus tarafından dünyayı omuzlarında taşımakla cezalandırılan...

Söz konusu mitolojik temele dayanarak tıpta kafatasını taşıyan kemiğe de adı verilen…

Zeus neden cezalandırmıştır Atlas’ı?

Atlas Zeus ile savaşmak ister. Zeus da ceza olarak Atlas’ı dünyayı sonsuza kadar sırtında taşımakla cezalandırır. Herkül’ün kendisinden yardım istemesini fırsat bilen Atlas, bu yorucu görevden kurtulmak için sinsi bir plan yapar. Herkül bir bahçede bir ejderhanın koruduğu üç altın elmayı ele geçirmek istemektedir. Atlas, Herkül’e kendisi dönünceye kadar dünyayı sırtında taşırsa elmaları ona getireceğini söyler. Atlas elmaları alıp gelir ve Herkül’den dünyayı bir süre daha sırtında taşımasını ister. Herkül de kabul eder ama omuzluk takmak için Atlas’ın dünyayı bir süre tutmasını ister. Atlas dünyayı tutar tutmaz Herkül kaçar ve Atlas kandırıldığını anlar. Bazı hikayelerde gök gürültüsünün aslında Atlas’ın Herkül’e kızgınlık haykırışı olduğu söylenir.

Peki neden Atlas ve Arda Turan?

Mitolojik bir karakter olan Atlas’a biraz göz attığınızda başlığın ne ifade ettiği aslında ayan beyan ortadadır. Üzerinde yeterince sorumluluklar, kısmen önemli görevler yüklenmiş olan bir şahsiyet. Son zamanlarda Arda odaklı haberlerin artması ve bin bir türlü spekülatif haberlerin yarattığı durum sonucunda, neredeyse sırtında dünyayı taşıması istenen bir Arda Turan gerçekliği…

Arda Turan garip badireler atlatmış bir futbolcu. Kimilerine göre o yıldız bile değil. Kimilerine göre şişirilen bir balon. Fazla geriye gitmeye gerek yok aslında.

Ali Sami Yen’de oynanan bir Galatasaray – Fenerbahçe maçı. Lugano, Emre Aşık’a arkadan malum hareketini yapar. Ortalık bir anda karışır. Tansiyon artar. Şanssız olaylar örgüsü peşi sıra gerçekleşir. Aslında bir nevi kardeş gibi olan Arda Turan ve Semih olayın ateşiyle Mike Tysonlığa soyunurlar. Mücadelenin galibi yoktur, kimse kimseyi nakavt edemez. Hem yeşil saha skorunda, hem kavga arenasında. Akabinde gazeteler, dergiler ve magazinler şahlanır. Soru ayan beyan bir şekilde sorulur:

“Arda Turan bir yıldız mıdır? Yoksa abartılıyor mu?”

Sözde futbol otoritesi sayılan bir çok eski futbolcuya sorular sorulur. Bir kısım eski futbolcu Arda’nın abartıldığından bahsederken bir kısmı ise Arda’nın sonuna kadar yıldız olduğunu söyler. İlgili düşüncelerin sahiplerine göz attığımızda Arda’yı eleştiren, yıldızdan saymayan kişilerin önemli çoğunluğu Galatasaraylılardır. Arda’yı yıldız mertebesine koyan ise eski Fenerbahçelilerdir. Özellikle Turan Sofuoğlu Arda’yı göklere çıkarır. Tanju Çolak’a göre ise Arda yıldız falan değildir.

Neden mi?

Çünkü Arda skora katkı yapan bir oyuncu değildir. Çok fazla çalım yapmakta, genelde yana, olduğu yerde, dar bir alanda adam geçmekte, topu ileri taşımaktansa olduğu yerde topu gevelemektedir. Haliyle takımı ileri çıkaramamaktadır. Skora katkısı da azdır bu yönü nedeniyle. Yıldız oyuncu da skora etki eden bir futbolcudur ve bu yüzden Arda yıldız değildir, der.

Tanju’nun ne olduğunu hepimiz biliyoruz zaten. Narsistliğin doruklarında dolaşan bir golcümüzdü. Hala da kendisini en tepede gören ve günümüz futbolunu neredeyse kendi dönemlerindeki futboldan geride görecek bir futbol düşünürü!!! Ülkemizde görülmüş belki de bir numaralı golcü, 18 çizgisi içinde. Eğer top ayağına geldi mi %95 gol diyebilirdik. Ama eğer tek başına kalsaydı ve ona sürekli top taşıyan ırgatlar olmasaydı ne kadar etkili olabilirdi orası ayrı konu. Golcülüğü dışında futbolculuğunu teraziye koysaydık Torres, Villa gibi oyuncularla kıyaslanamazdı bile. Çünkü günümüzde o tür bir futbolculuğa yer yok. Günümüzün defans anlayışı cehennemde savaşmak gibi bir şey.


Arda Turan üzerinden yaratılan spekülasyonların ardı arkası kesilmiyor. Şu an Tanju Çolak ne düşünüyordur bilemeyiz. Acaba hala yıldız olmadığından dem vuruyor mudur? 5-6 ay önce yıldız değildi. Peki şimdi soralım?

“Arda şu an yıldız mı sevgili Tanju?”

Skora katkı mı dedin? Asist sayısını sayamıyorum…

Takımı yönetmek mi dedin? Çıplak gözlerimiz söylemiyor mu?

Alınan sorumluluklar ve yükler? Atlas edasında mı acaba?

Birkaç gündür neredeyse Avrupa’nın en üst düzey scout ve menajerleri Arda’yı her yerde takip ediyormuş. Arda inanılmaz geliştirmiş kendini. Arda’yı herkes istiyormuş. Arda’ya 40 milyon avro bedel biçilmiş Adnan Polat tarafından… En azından bizlere böyle söylüyorlar. Her şey iyi başlayan bir sezon başlangıcından, Estonya gibi vasatın altındaki bir takıma karşı iyi oyunundan ve en önemlisi bu sezon hiç düşmeyen çizgisinden dolayı nerelere kadar gelmiş. Arda neredeyse dünyanın en iyi futbolcusu addedilecek.

Bu çocuğun yeterince yükü vardı. Yeterince yükü taşımakla mükellefti. Ama bu haberler öyle zararlı bir boyuta ulaştı ki, Arda ve Atlas’ın kaderleri neredeyse aynı. Hiçbir fark yok.

Evet, Arda Türkiye’nin en iyi ve en değerli oyuncusudur. Bunu ülkemizdeki herkes kabul eder. Ama etten, kemikten, sinir ve kaslardan oluşmuş bir ademoğludur, bir makine değil. Ya da Atlas gibi mitolojik bir karakter değil, sonsuza kadar gök kubbeyi sırtında taşıyacak ve haykıracak kadar. Bu haberler hep Arda’ya zarar. Arda, ‘sen oldun’ havasını aktaran.

Arda hala ‘olma’ yolunda. Daha kat edeceği çok yol var. Ülkemiz futbol tarihi açısından tarihin en iyi transferi olabilecek ender yetenek, Gökhan Gönül ile birlikte. Böyle bir yeteneği tarihe yazdırmak varken, şimdiden ‘oldun sen’ demeye getirip sırtına her geçen gün inanılmaz yükler bindirmek, ülkem futbol vizyonu olsa gerek…

Ateşli bir toplumuz vesselam…

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails