5 Haziran 2010 Cumartesi

Delicatessen – Varolmayan Yerin Görsel, Ritmik, Trajikomik Senfonisi


Belirsiz bir gelecekte, varolmayan bir yer. Bilinmeyen bir zamanın tam içerisinde, savaşın ortasında kalınmıştır. Paralel bir evrendir burası. Lidyalılar'ın bu evrende yaşamış olduğu söylenemez. Para denen bir şeyden söz edilemez. Delicatessen adı verilen bir kasap dükkanında başlar bu trajikomik, kara mizah silsilesi. İnsanlar yokluk içindedir. İhtiyaçlarını karşılamaları için satın aldıkları şeyleri yiyecek, giyecek ya da eşya ile takas etmeleri gerekmektedir. Sanki tarih öncesinin fi yıllarında yaşıyormuş gibi.

Delicatessen Almanca delikat (güzel, hoş) ve essen (yemek) kelimelerinden oluşmuş bir cümledir. Akabinde Fransızca’ya, oradan İngilizceye geçmiştir ve şarküteri anlamına gelir.

Jean-Pierre Jeunet ve Michael Caro imzalı 1991 yılı yapımı Fransız filmi, daha başlar başlamaz bıçak, metal malzemeler, kağıt gibi maddelerden yayılan ritmik seslerle kuşatıyor bizleri. Nevrotik, takıntılı ruh haliyle fırına verilip kirli sarı, koyu kahverengi, koyu altın rengi yoğunluklu görüntü kurgusuyla kıyametimsi bir dünyanın içine girdiğinizi hissediyorsunuz.

Fransız filmlerinin genel bir yönü vardır. Doğal kalıplar tercih edilmez ve normların dışına çıkılır. Klişe kavramlar kapı dışarı edilip insan ruhunun en derinliklerine ve en rahatsız bölgelerine sıradan bir şeymiş gibi yaklaşılır. Bu yönüyle göz attığınız her sahnede bir mesaj olduğunu anlamak zorunda kalırsınız. Bu derinliği ve mesajları yakalayamadığınız an izlediğiniz karanlık dünyadan bir anlam çıkartamazsınız. Tıpkı Delicatessen’de çıkartamayacağınız gibi.

Savaş ortamında ya da hayatın zorlaştığı anlarda ilgili mekanda her daim bir egemen olacaktır. Söz konusu egemen şahsiyet olayları kendi kurgusuna göre düzenleyecektir. Kendisi istediği şeyi yapmakta özgürdür ve diğerlerinin bir çöp kadar değeri bile yoktur. Aslında her şeyin merkezi insandır. İnsanın kendisi.. Benliği, ruhu ve özü.. Hayatı güzelleştiren, yücelten, çekilmez kılan da insandır. Bu çekilmez sistemleri hayatımızın içine sokan ve buna bir köpek gibi uymayı emreden yine insandır. Bunlar sistemin köpekleri diyen de insandır.

Bu filmi izlerken hiçbir şeye emin olamazsınız. Ne yanlış, ne doğru uzun süre sorgulayamazsınız. Film boyunca mesajlar, simgeler ve ritmik sesler esir alır sizi. Gözünüze ısrarla sokulan simgeler, an gelir antitezleri sunularak gözünüzden geri çıkarılır. Film boyunca normalliğin ne olduğunu unutur, anti vejetaryen dünyanın karanlık dehlizlerinde garip insan tavırları, yöntemleri, testere ve yatak yayından yayılan harmoniden yaratılan karanlık senfonileri dinlerken bulursunuz kendinizi. İnsan korkulacak bir varlıktır gerçekten. Bu yönüyle iç karartır, her ne kadar kara komedi yoğunluklu derin darbelere sahip bir sanat eseri olsa da.

Bir kasabın vahşeti ve açlığın getirdiği mecburiyet, hayatta kalma ülküsünün öncelikli insan ihtiyacı olduğunu ve söz konusu ortam içinde bunu ne kadar imkansız kılan şartlar var olsa bile o anda yapılanların doğal sayılması gerektiği üzerine sıkı vurguyla karşılaşırsınız. Söz konusu insan doğrayıcı kasabın yerine günümüz dünyasında koyabileceğimiz öyle rol modelleri vardır ki, hatta, şu an, hemen yanı başınızda bile görebilirsiniz. Belki de hiç fark etmemişsinizdir o saklanmış sinsileri ve kaypakları.

Jean-Pierre Jeunet’in ne kadar takıntılı, ayrıntılara düşkün olduğunu anlatmaya gerek yoktur. Bu film ile birlikte sinema dünyasında açtığı çığır ve yeni bakış açısı ile Hollywood’a bile kapağı atmış, Alien serilerinin en sonuncusuna sarsılmaz bir damga vurmuştu. Alien’ın son serisindeki rahatsız insanların iç yüzünü, muazzam ayrıntıları, çarpıcı, akılda kalıcı sahneleri bu yönetmende aramak gerekiyor.

Hani olur ya, bir sanat eseri konu olarak belki size hiçbir şey sunmaz. Bunu varsayım olarak söylüyorum. Filmde konuya kayıtsız kalmak zaten mümkün değil. Ama salt konuyu bir kenara bıraksanız bile, film sahip olduğu muazzam görsel efekt, ışık oyunları ve kullanılan özel filtre yöntemiyle alternatif bir evrenin rahatsız edici ve boğucu tozlarını genizinize tıkıyor. Yavaş yavaş öyle bir orgazma ulaşmaya başlıyorsunuz ki, bu görsellik karşısında mükemmelliğe adım adım yaklaşan bu ivme sizi rahatsız bir kuyuya bırakıyor. Tam bir sanat eseri izlediğinizi iliklerinizde, en ufak hücrelerinizde bile hissediyorsunuz.

Doğada bin bir türlü ses var. Kimisi anlamlı, kimisi anlamsız gelir bizlere; dikkat kesilmediğimiz sürece. Kendinizi verdiğinizde aslında doğanın, çevrenin, içinde bulunduğumuz mekanın kendine has ritmik bir müziğe sahip olduğuna şahitlik edebilirsiniz. Her bir elementin birbiriyle dansı, birbirine sürtünmesi, yatak yayları, dikiş makinesi, akan su.. Anlamsızdır belki tek başlarına. Ama hepsi bir araya gelip bir armoniye sebebiyet verip bir ritim tutturduğunda duyumsarsınız. Ortada enfes bir senfoni orkestrası vardır. Kendiliğinden var olan.. İcracılara ve bir şefe ihtiyaç duymayan. Kulaklarınızı ilgili ritmi almaya zorlayan. Çellonun gizemli dokunuşunu kulak zarlarınıza akıtan.. Hayatın bilinmeyen gizemleri, sesleri ve ritimlerini sizlere armağan eden.

Hayatın tüm olumsuz, çözücü etkilerine karşı intihar etmek isteyip bir türlü edememek de vardır. Defalarca denenir. Ölüme gitmek istenir. Ölüm bile kabul etmez sizi. Kendisini rahat bırakmanızı ister. Hayatın kucağına atar ilgili nevrotik ruhu. Siz bu trajikomik durum karşısında üzüleceğinize, kahkahalarla gülerken bulursunuz kendinizi.

Bazı filmler için hikayeye bile ihtiyaç duymazsınız. Gerek bile yoktur. Olsa da olur, olmasa da olur. Eğer bu 100 dakikalık filmi 5 parçaya da 50 parçaya da ayırsanız her birinden ayrı bir zevk alacaksınızdır. Ama bu parçaları birleştirip, bütünleştirilmiş bir yapıya getirdiğinizde sevme katsayınız tavan yapıyor. Ne gariptir ki normal hayatta görsek uzaklaşacağımız, tiksineceğimiz, inanılmaz rahatsızlık duyacağımız yaşanmış anlar sahnelerine, burada şahit olduğumuzda tiksinemiyoruz. Vahşet sahnelerinde bile eğlendiğinizi hissediyorsunuz. Ne de olsa sinema tarihinin en kült, benzersiz ve kalıplaşmış göstergeleri delik deşik eden filmlerinden biri olan Delicatessen’den bahsediyoruz.

Filmin konusunu, her ayrıntısını, yaşananları anlatma gereği duymuyorum bile. Çünkü hiçbir sahnesini atlamak isteyebileceğimi sanmıyorum. Hepsini anlatmak isterim. Her sahnesinde bir mesaj taşıyan, absürd bir ruhla çevrilen, beklenmedik anormallikleri zihnimize sokan ve sayısız delice ayrıntıyı yakalayabileceğiniz bir sanat eserinden söz ediyoruz.

Kasap diyoruz. İnsan eti diyoruz. Çaresizlik diyoruz. Ritim diyoruz. İki çocuğun manyaklığı diyoruz. İnsanlığın karanlık ruhu ve trajedyası diyoruz. Kurbağa diyoruz. İntihar diyoruz. Ve susuyoruz..

Normal şartlar altında Fransız filmlerinden pek haz etmem. Rahatsız eder bazı yönleriyle. Ağırdır. Bazı filmlerini izlerken balyoz tadını alırsınız, başınızdan ağzınıza akan kanda. Kendimi Fransız filmlerini izlemeye zorlasam bile rahatsızlık dürtüm bırakmaz beni. Delicatessen rahatsız edici bir çok sahneye ve ruh haline sahip olsa bile benden mükemmel bir not aldı. Ama en kral Fransız filmi deyince “La science des rêves” der, orada dururum. “The Science of Sleep” İngilizce adıyla yayımlanmış olan bu film en tepeye koyduğum Fransız filmidir ve beni çok etkilemiş Delicatessen’den daha vurucu bir ruha sahiptir. Fransızların ruhunda, spermlerinde bir rahatsızlık var ama nedir çözemedim. Belki de kibirleri onların şeytani ve rahatsız edici yüzüdür.

4 Haziran 2010 Cuma

İsa Mesih Kovalasın Seni


Misyoner, evin hanımına ahırda doğmuş birinin hikayesini anlatıyordu. Arada bir dinlemek için uğradığımda ve kulak kabarttığımda bunun babası olmayan biri olduğunu anladım. Tıpkı benim gibi dediğimde, annem bana tükürdü. Ayrıca marangozmuş da ahırda doğan.

Derken bir gün hizmetçi ağlayarak çıkageldi. Ona kendisini kimin ağlattığını sorduğumda, hıçkırarak “O öldü!” dedi. “Romalılar onu çarmıha germiş.”

Odasına girdiğimde annem ipek bir mendille gözlerini siliyordu. Misyonerin ise zafer kazanmış bir görünümü vardı. Pencerenin önüne neredeyse yarı çıplak ve zayıflıktan kaburgaları çıkmış bir insan figürü koymuştu. İki kadını ağlatan kişi bu olmalı diye düşündüm. Elleri, bir suçlu gibi asıldığı tahtaya çivilenmişti. Yaralarından sızan kan yere damlamak üzereydi. Ölümüne kandığı düşüncesi beni güldürdü. Yoksa neden kafası, boynu kırılmışçasına göğsüne düşmüş olabilirdi ki?

Misyoner “Tanrım, cahillerin saygısızlık ettiği sanılmasın” dedi. Bana bakarak “Lütfen bu genç adamı bağışla. Onu senin masumlarından birine dönüştüreceğim” diye içten bir şekilde söylendi.

“Orada kanayan adam kim?” diye sordum.
“İsa efendimiz.”
“Ne yapabilir?”
“Senin için acı çekip, sana kurtuluş sağlar.”
“Ama kendi hali çok acınası. Başka birine nasıl yardım edebilir ki?"


Misyoner sadece omzunu silkti ve dağ bayır dolaşarak değerli taşları aramaya başladı.

Kızılderili Gözünden


Son ırmak kuruduğunda,
Son ağaç kesildiğinde,
Son balık tutulduğunda,
İnsanoğlu paranın yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacaktır.


Bizler ağaçlara zarar vermek istemeyiz. Ne zaman onları kesmemiz gerekse, önce onlara tütün ikram ederiz. Odunu asla ziyan etmeyiz, lazım olduğu kadar keser, kestiğimizin hepsini kullanırız. Eğer onların hislerini düşünmez ve kesmeden önce tütün ikram etmezsek, ormanın diğer bütün ağaçları gözyaşı dökecektir. Bu da bizim kalbimizi yaralar.

Mitakuye Oyasin (Siyu Kabilesi Kızıl Yol Bilge Sözlerinden)

3 Haziran 2010 Perşembe

Dünyanın Farkına Varmak


En güzel hayat ışıklarımdan biridir Gojira, dünyaya ve doğaya dair söylemleri, ekolojik sistemin sağlıklı işleyişine çanak tutan tavırları ile. Gezegenler arası yolculuklar yaparken buluruz kendimizi. Veyahut Mars'tan Sirius'a kadar. Ve bunu yaparken de içime oturan kocaman bir güç, hiddet ve hazların en tatlı dokunuşları..

Söylemlerinin derinliklerinde sağlam bir güçle enerjiyle dolmak ve akabinde rahatlamak..

Ya da daha ayrıntılı bir şekilde:

http://kayipzamaninpesinde.blogspot.com/2009/12/gojira-dunya-soluyor.html


GOJIRA - Love

Son gece, yalnız, ayla karşılaştım
Onun halesini gördüm çevresinde sevgi olan
"Şimdi yönünü bul, zamanını kaybetme
Sadece içinde sahip olduğun ışığı izle"

İçini gördüm ve gözlerim yandı
Ay haklıydı
Kökleri öyle derin, başı öyle yüksek ki
İçinde olmak ve dışarıdan izlemek istedim

Başarısız olma sebeplerimi biliyorum
Yıldızlar varlığımı aydınlatıyor
Köleliklerinin farkına varıyor, seni mecbur kılıyor
Çevresinde gezegenlerin olduğuna




Mutluluğun Susturduğu Duyarlılık


Herhangi bir konu hakkında bilgi sahibi olamayanlar.. Veya bilgi sahibi olmaya cesaret edemeyenler.. Üşenenler.. Kendisini hayatın akışına kaptıranlar.. Ve bunun gibi çok renkli kişilikler. Bazen ancak elle tutulabilir bir takım bilgiler verebileceklerinde rahat edebilecek olanlar.. Ama yeri gelince bazen ortaya konulanların bir ayrıntı taşıyabileceği gerçeği Demokles’in Kılıcı gibi başımızın üstünde sallanır.

Çeşitli konulardaki fikirleri ve bu fikirler üzerindeki yazıtları aşırı ciddiyete bindirmeyi, tırnak işareti içine almadan hükümleri ifade etmeyi, akabinde stres küplerine bindirecek meşguliyetlere ve kılı kırk yaran bir zarafetle kendini okutabilmeyi nasıl başarıyordu? Hangi hayata saklıyordu?

Büyüleyici bir zekaya sahip midir? Kendine has bir kişilik midir? İmzasını görmeye gerek var mıdır? Başlangıçta farklı bir çehre olarak algıladığımızdan bir yetenek olarak mı addederiz, bir deneyim küpü mü, nice yaşanmış ayrıntılardan öyküler çıkarabilen masal anlatıcılığı mı, yoksa doğal olarak sahip olunan bir yeti mi?

Bilgi, birikim, fikir, deneyim, zeka, yetenek, ayrıntıcılık ve derin zihinsel bakış açısı mı? Aslında, hepsinden bir parçayı barındırmakla birlikte, her şeyin özünü tek bir parça oluşturur. Yetenekmiş gibi görülebilecek yazıtlar bütünü aslında içten gelen, sadece anlık coşkuyla ortaya çıkmış, üzerine hiç çalışılmamış ani patlamalardır belki de. Tüm bunları birleştiren, birbirine zamklanmasını sağlayan, söz konusu özgünlüğü açığa çıkaran ve farklı bir dünya yaratmasını sağlayan şey; derinde saklanan ve titrek bir şekilde su yüzüne çıkan bir şeydir. Aslında çok basit bir şeydir bu. His ve coşkunun birbirine karışıp beyni harekete geçirmesi ve hipnotize olmuş parmakların yüreğin ve beynin içinden geçenleri farkında olmaksızın harflere dökmesidir.

Böyle olmasaydı, üzerinde konuşabilecek, yazılabilecek ayrıntılar olmayacaktı. Yapılan özel ve yorucu bir şey yoktur aslında.

İnsanın varolandan başka bir şeye susadığı, enerji ve hayal gücü eksikliğinden dolayı kendi kendilerini yenileyemeyenlerin gelecek zamanlarda büyük bir değişikliğe heves ettiği olabilir. En kötüsünden bir heyecan, bir keder de olsa yenilik yeniliktir. Yeni bir kişinin varlığı, yeni bir hüznün, yeni bir karamsarlığın bile yenilik getirici özüne kaptırır kendini. Bazen de mutluluğun susturduğu duyarlılık.

En ufak bir yorgunlukla tükenen güç, dinlenirken ancak damla damla geri geldiğinden yaşam sevinci ve özü deposunun dolması uzun sürebilir. Başkalarının icraata yönelttiği, bazılarınınsa nasıl kullanacağını bilmediği, buna karar veremediği hafif taşma halinin gerçekleşmesi için uzun zamanların geçmesi gerekebilir.

Adam Olabilmek… Ronnie James DIO Olabilmek…


Heavy müzik dinleyicilerinin çok yakından tanıdığı bir gruptur WASP. Ülkemize gelmişlerdi. Bir hayranları onlara bir kere olsun sarılabilmek için her şeyi yapmıştı. Söz konusu hayran WASP ve grubun lideri Blackie Lawless’ın (Zeyna olarak tanıdığımız Lucy Lawless ile akrabalar) neredeyse ölümüne bir hayranıydı. Yıllardır onlar için adeta çıldırıyordu ve Blackie’ye bir kez olsun sarılabilmek hayallerinin gerçekleşmesi demekti. Organizatörün de yardımıyla söz konusu bayan hayran Blackie’ye yaklaştı ve Blackie’den tek bir laf çıktı: “Fuck off!”

Yüzüne bile bakmamıştı hayranının. O bayan gözyaşlarına boğulmuştu. Ne kadar dil dökülse de oralı olmadı Blackie.. Umursamadı bile yılların delicesine hayranlığını.

Bir de Ozzy Osbourne vardır. Muazzam bir ses. Muazzam bir yetenek. Ama karaktersizin önde gideni. Blackie ve Ozzy gibi adamlar dünyanın en iyi müziğini yapsalardı dahi severek dinlemezdim. Böyle karaktersiz insanların müziğini severek dinleyemem. O yüzden WASP’ı nedense sevememişimdir.


Yıl 2003. Rock The Nations konserleri. Mekan İstanbul. Heavy Metal’in babalarından Ronnie James DIO gelmiş Türkiye’ye. Şu an 55 yaşında olan Engin ağabeyim yıllar boyu müziğiyle büyüdüğü, serpildiği, kendinden geçtiği ve adamlığına bayıldığı Ronnie James DIO ile tanışmak, albümlerini imzalatmak ister. Ulaşır da. Çevresi kalabalıktır DIO’nun. Kimseye böbürlenmemekte, yukarıdan bakmamaktadır. Kendisi bir aile babası, hayranları da çocuklarıdır sanki. Öyle bir sıcaklık.. Bizden biri gibi. Normal, sıradan, sıkı fıkı dostlar gibi..

Engin ağabey albüm kapağını uzatır. DIO almak isterken kapak yere düşer. DIO aceleyle ve üzgün bir şekilde yere eğilir. Hayranının eğilmesine izin bile vermez. O an 57 küsur yaşında olan o adam kapağı alır. Üstündeki tozları çıplak elleriyle siler. Büyük bir ilgiyle, dünyanın en önemli işini yapıyormuş gibi imzalar. Engin ağabeye uzatır.

Böyle bir rol ve sanatçı modeli getirin aklınıza. Burnu yukarılarda, süperstar ayaklarında olan piyasa müzikçilerini aklınızda tartın. Bir de DIO gibi şahsiyetleri..


12 yaşından beri Heavy Metal dinleyen Sam Dunn isimli antropolog bir gün Heavy Metal üzerine belgesel çeker. Bu belgesel meşhur “A Headbanger’s Journey”den başkası değildir. Heavy Metal, din, satanizm, müzikteki öğelerin açılımları gibi bir çok sosyal konuya değinilir videoda. İnanılmaz eğlencelidir.

Black Metal grupları olan Gorgoroth ve Mayhem ile olan röportajlar rezalet ötesidir. Bildiğin barbar denyodan ve şekilci karaktersizlerden farksızdırlar. En büyük bizcidirler. İmajcı puştların önde gidenidirler. Acınacak durumdadırlar. Mayhem elemanları antropologu neredeyse döveceklerdir. Bir pataklamadıkları kalır. Gorgoroth lideri Gaahl ürkütücü bir ortamda satanizmi ve Norveç’te kilise yakılmasını över durur. Şeytana inandığını ve bunun özgürlük olduğunu söyler.

Aynı antropolog DIO’yu bulur. Tüm karanlık düşünceler uçar gider. Aydınlanır ekran birden. Sıcak bir şekilde karşılar DIO antropologu. Öyle zeki ve esprilidir ki. Adamlığın ne olduğunu gösterir yedi düvele. Kiss grubu lideri Gene Simmons’a da ayar verir durur. Sıcakkanlıdır, sürekli gülümser durur DIO. İnsanların bazı şeyleri ne kadar abarttığından dem vurur.


Ronnie James DIO’nun en meşhur olduğu nokta ise Heavy Metal işaretini bulmuş olmasıdır. Bu ayrı bir hikayedir. O işareti Ronnie’ye babaannesi yaparmış. Korkutmak için. Öcüler, cadılar ve korkulacak varlıklar olduğunu göstermek için. Ronnie de inanılmaz korkarmış. Sonra bu müziği icra etmeye başlayınca korkuların üzerine gitmeye odaklı olan ironik bir hareketi metal alemine sunar.

16 Mayıs 2010 tarihinde 67 yaşında kaybettik DIO’yu. İnsanlar bu yaşta bastonla zoraki dolaşırken o hâlâ sahnelerdeydi. Geriye adamlığı kaldı.. Bir de, bundan 16 yıl önce bir kasetçiye girerek DIO var mı diye sorduğumda, “boya satmıyoruz maalesef” cevabıdır bende kalan..

2 Haziran 2010 Çarşamba

Arid - If You Go


Daha önce isimlerini duymamıştım bu Belçikalı Alternative Rock grubunun. Seyhanım sağolsun, bana bir parçalarını yollamış ve dinler dinlemez acayip sardı. Bence müthiş ötesi bir parça. Direkt çarpıyor insanı. Bu tarzın takipçilerine kesinlikle öneririm. Özellikle yeni lezzetler arayanlar için "All Things Come In Waves" albümü tatlı gelecektir..

If You Go parçaları gelsin.. Çok tatlı, sıcak ve eğlenceli bir klip..

Ölüm Çiçekleri


Hâlâ okuyor olduğum Ölüm Çiçekleri isimli eser, sağlam olaylar örgüsü ve birbirinden ilginç karakter tiplemeleri ile oldukça hoşuma gitti. Kitabın yazarı ise 1959 doğumlu Tibet menşeili Alai isimli şair ve romancı. Ayrıca Çin’de 1979 yılından beri yayımda olan Science Fiction World dergisinin editörüdür.

1998 yılında İngilizce Red Poppies (Kızıl Haşhaşlar) adıyla yayınlanan eser, ülkemiz edebiyat arşivine Ölüm Çiçekleri ismiyle girdi. Konuya gelince;

1930'larda Tibet'in doğusunda, meşruiyetlerini geçmişteki Çin imparatorlarından alan feodal beylikler hüküm sürmektedir. Maichi Şefliği de bunlardan biridir. Diğerlerinden ne daha güçlü ne de daha zengindir. Aralarında sürekli bir husumet bulunsa da, şeflikler bir şekilde uzlaşmayı başarmışlardır hep. Ama gün gelip, Çin hükümetinin Maichi Şefliği'ne haşhaş tohumları ve modern silahlar bağışlamasıyla tüm dengeler altüst olacaktır.

Ancak elde ettiği bu yeni gücü arkasına alan Şef Maichi, lamaların kehanetine kulak asmaz ve kısa sürede diğer şefliklere de sirayet eden haşhaş ekme çılgınlığı bölgeyi kasıp kavuran felaketleri de beraberinde getirir.


Şef Maichi'nin sıra dışı bir "budala" olan ikinci oğlunun dilinden aktarılan, Tibet'in Çin Halk Cumhuriyeti tarafından işgal edilmesi sürecinin de işlendiği Ölüm Çiçekleri, feodal yapısı, kan davaları, Budist gelenekleri, zengin coğrafyası ve heyecanlı aşk oyunlarıyla adeta bir Tibet panoraması..

Kitabı oldukça zevkli bir şekilde okuduğum söylenebilir. Öyküde geçen karakterlerin normal huylu olduklarını söylemek mümkün değil. Devamlı baş ağrısı çeken ve hastalık hastası olan şefin karısının şakaklarına sürekli sarımsak koydurması, 13 yaşındaki budala ikinci oğulun 18 yaşındaki bakıcısı ile şiirsel ve şehevi bir bağa sahip olması, şefin ve birinci oğlunun psikopata bağlaması, lamalar ile Sutralar arasında bir mücadelenin söz konusu olması derken haşhaş ekimi sonrası şefin geniş toprakları tamamen kızıla bürünmüştür. Topraklar kızıla dönüştükten sonra şehevi duygular kabarır, zaten normal olmayan huylar iyice zıvanadan çıkmaya başlar. Aslında bir nevi deliliği ve ölümü getirmeye başlar kızıllık. Haşhaş tarlasına adım atanların nevrinin dönmesi ve olmadık absürd işlere kalkışılması ise açgözlülük ve hırsın aynası olsa gerek.

Yazarımız Alai haşhaşları araç olarak kullanarak çok derin toplumsal ve politik mesajlar vermekte. Öyküye dahil edilmiş lamaların sözleri, öyküdeki şiirsel yapı, ilginç örf ve adetler, yer yer söylenen baladlar ve şiirlerle gerçek bir edebi eserden söz edebiliyoruz.

1 Haziran 2010 Salı

Ve Bakire Buyurdu


1617'de dünyaya geldi
Rüzgar gibi süzüldü
Daima rüyalarının peşinden koştu

Acı içinde kavrulan bir ruhtu
Sakınılası karanlıkta fısıldadı
"Yalnız değilsin, asla böyle korkak olma
Biz soğuk ve güzeliz, sizler ise hüzünlü deli"

Bazen tahtından iniyorsun
Ve uzaklara koşuyorsun
Bazen bilmeleri gerekenleri kendin sunuyorsun
Uyumaksızın

Ve bakire buyurdu
Dalgalanan akıntılarda
Onun ruhu öldüğünde
Hiçbir şey buyuramaz

O sınırsızdır
O delirmiştir
Ruhundan kan damlamaktadır
Talihsizce ve acı dolu

Yağmurda takılı kalmış arsız bir ruhtu
Kurtuluşu asla gelmedi ve yavaşça delirmeye başladı

Kulaklarımda bazen senin fısıltın
"Korkacak hiçbir şey yok"
Bazen tahtından iniyorsun

Ve bakire buyurdu
Mahvolmuş rüyalarımın içinde
Onun ruhu öldüğünde
Tüm ülkeye buyurdu

Bakire bana buyurdu

O sadece sistemin başka bir kölesiydi
Sadece sistemin başka bir kölesi
Mezara kadar takip edilen



by Nevermore

İnsan Değilsin Tabrett!


Geçtiğimiz haftalarda Legend of the Seeker isimli dizinin ikinci sezonu bitmişti. Üçüncü sezonu büyük bir ihtimalle yayınlanmayacak. Bu yüzden dizinin hayranları tarafından tepkiler verilmiş durumda. Gayet fantastik olan bu dizi üst seviye kalitede olmasa bile çok eğlenceli ve hoş bir diziydi. Başlangıçta bana garip gelse de bölümler ilerledikçe beni içine çekmiş ve gerçekten eğlendirmişti.


Dizide Mord'Sith adı verilen karakterler var. Küçük bir kızken ailelerinden kaçırılıp tüm olumlu duyguları kendilerinden alınıp öfke, nefret, acı gibi ne kadar kötü duygular varsa benliklerine yüklenen ve duygusuz işkencecilere çevirilen karakterlerdir. Sevgi, merhamet, olumlu duygu denen hislerden eser bile yoktur ruhlarında. Bu Mord'Sithlerden birini Cara karakteriyle oynayan Avustralyalı Tabrett Bethell güzelliği, o soğuk, duygusuz ve vahşi bakışlarıyla beni benden almıştır. Sonrasında Cara'mız iyilerin yanında yer alıyor ve olumlu duygular kazanmaya başlıyor.


Diziyi izlerken Tabrett'i ne zaman görsem insan olup olmadığını sorguluyorum. Hemşerisi Kewell ile izdivaçta bulunsalardı yerküreye nasıl yavrular sunarlardı merak etmiyor değilim. :)

İnsan değilsin işte Tabrett!



LinkWithin

Related Posts with Thumbnails